Taraf/AYŞE HÜR -
Istanbul - 19.10.2008

BAŞLARKEN
PKKnın
1984 Eruh baskınından bugüne dek, Avrupanın en büyük,
dünyanın altıncı büyük ordusuna sahip olan Türkiye, 20 bin
civarındaki PKK üyesini etkisiz hale getirmek için 300 bin askerini ve 67
bin korucuyu seferber etti. 14 ilde 1987-2002 arasında Olağanüstü
Hal (OHAL) ve sıkıyönetimler ilan edildi. Bunlar tam 57 kez
uzatıldı. 24 kez sınırötesi operasyon yapıldı.
Resmî rakamlara göre 14 yılda 96 milyar dolar harcandı.
Bazıları bu rakamın aslında 400 milyar dolar olduğunu
söyledi. Resmî rakamlara göre Türk tarafından asker-sivil 10 bini
aşkın kişi hayatını kaybetti, bir o kadarı da
yaralandı, sakat kaldı. PKK mensubu ya da yandaşı 25 bini
aşkın kişi etkisiz hale getirildi.
AD KOYAMAMAK Yedi yıl kulağımızın
üstüne yattıktan sonra 2006dan itibaren tekrar tırmanan düşük
yoğunluklu çatışma durumunun bilançosu hakikaten vahim.
Yürekleri dağlayan ölüm haberleri, sadece ilan edilmemiş bir
savaşın sürdüğü bölgede değil, tüm ülkede yaşanan ama
tam dökümünü bilmediğimiz ekonomik, sosyal, psikolojik yıkımlar,
Ayvalık örneğinde ürkerek izlediğimiz türden Türk ve Kürt
toplumları arasında yükselen düşmanlık hali ve daha nicesi.
Damadı gazeteci Metin Tokere bakılırsa, İsmet İnönü
Daha Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte düşünmeye başladı
bu Kürtleri ne yapacağız diye? demişti. (Aktaran Hasan Cemal 26
Ekim 2007 Milliyet) Yani, sorun bazılarının göstermek
istediği, 1984te PKKnın Şemdinli ve Eruh
baskınlarıyla başlamadı. Aksine Cumhuriyetle
yaşıt. Tam 85 yıldır, şekavet, eşkıyalık,
asayişsizlik, feodalizm, geri kalmışlık,
modernleşme karşıtlığı gibi bağlamlarda
ele aldığımız bu meseleye Kürt Meselesi/Sorunu, Terör
Meselesi ya da dış mihrakların işi adı
takmanın tarihçesi oldukça yeni. Yani PKK bir neden değil bir sonuç.
Adı doğru koyulamadığı için, meselenin nasıl
bitirilebileceği konusunda da uzlaşma yok. Eskiden harekât,
tedip, tenkil, sürgün ve imha, asimilasyon gibi zorbalıkla
çözülmeye (!) çalışılan sorun şimdi de benzer yöntemlerle
ele alınıyor. Kimi, PKKyı tepelemek, kimi yerel yönetimleri ele
geçirmek, kimi Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine yatırım
yapmak, kimi Kuzey Iraka girmek, kimi Batılı ülkelere ültimatom
çekmekten söz ediyor. Ama pek az kimse, bu ülkenin dört bir yanında
Türklerle iç içe yaşayan, onlarla birlikte aş ve iş peşinde
koşan, onlarla birlikte gülen ağlayan şiddete
bulaşmamış Kürtlerin ne istediğini sormuyor. Sormak ne
kelime Kürtlerin en azından belli bir bölümünü temsil eden HEP, DEP,
HADEP, DEHAP ve nihayet DTP gibi partiler devlet katında, medyada ya da sivil
toplumda sürekli yok sayılıyor, tahkir ediyor veya
dışlanıyor. Benzer muamele, Türkiyeli Kürtlerin akrabaları
olan Iraklı Kürtlere karşı da yapılıyor.
EMPATİ EKSİKLİĞİ Bunun bir de
öteki yüzü var. Tarihi devletin izin verdiği ölçülerde öğrenebilen
Türk tarafı, Kürtlerin karda yürürken kart kurt sesi
çıkardığı için Kürt adını almış bir
Türk boyu olmadığını yeni idrak etmeye başladı
ama, Kürtler arasındaki farklılıkları, Kürtler ile PKK, PKK
ile Kürt milliyetçiliği, milliyetçi taleplerle kültürel talepler, kültürel
taleplerle insan hakları gibi olgular, kavramlar arasındaki
ilişkileri kurmakta zorluk çekiyor. Özetle, Kürtlerin (ve onlara destek
veren uluslararası toplumun) kendilerinden ne istediğini bir türlü
anlayamıyor.
Gerçi Kürtler bu saptamaya çok kızıyorlar ve 85 yıldır
söylüyoruz, duymuyorsunuz, anlamıyorsunuz, anlamak istemiyorsunuz
diyorlar. Ama Aralık 2004de International Herald Tribuneün Avrupa
baskısı ile Le Mondea verdikleri 200 imzalı Kürtler ne
istiyor? başlıklı ilandan sonra çıkan
tartışmalardan hatırlıyoruz ki, henüz Kürtlerin kafası
da ne istedikleri konusunda berraklaşmış değil. Federal
haklarla esnetilmiş üniter devletten ekolojik topluma, Kemalizmi referans
alan demokratik konfederalizmden bağımsız ulus-devlete kadar pek
çok projenin yandaşı var. Üstelik bazen aynı kişiler,
birden fazla projeyi aynı anda savunuyorlar. Yani her iki taraf da
haklı. Ne Kürtler taleplerini derli toplu, açık, net anlatabiliyor,
ne Türkler onları anlamak istiyor.
Bunlara ek olarak, her iki taraf da Türkler ve Kürtler gibi
yaratılmış kategorilerle konuşmanın
mahzurlarını yaşıyorlar. Halbuki ne yekpare bir Türklük
ne de yekpare bir Kürtlük var. Ama en kötüsü, her iki tarafın büyük bir
kesiminin, meseleye milliyetçi paradigma içinden bakması. Çünkü her
milliyetçilik gibi, Türk ve Kürt milliyetçiliği de diğerini
ötekileştirerek kendini tanımlayabiliyor.
Bu yazı dizisinde, iki halk arasında modern çağlardaki
ilişkilerinin tarihçesini, milliyetçi paradigmalardan haberdar olarak ama
onların esiri olmadan özetlemeyi amaçlıyorum. Çünkü konu, ciltler
dolusu kitapla bile anlatılmayacak kadar karmaşık ve derin. Bu
özetten hareket ederek, merak ettiğiniz başlıkları daha
derinlemesine inceleyebileceğinizi umuyorum. Elbette, gerek yer
sınırlılığı yüzünden, gerekse benim
bilgisizliğim ya da unutkanlığım yüzünden
atlanmış önemli noktaları sizlerin eleştiri ve
katkılarıyla ilerde tamamlarım.
KENDİ VAR, ADI YOK BİR ÜLKE: KÜRDİSTAN
Kürdistan terimi ilk kez, son Büyük Selçuklu Sultanı Sancar Beyin (ö.
1157) merkezi bugünkü İranın Hemedan kentine yakın Bahar kenti
olan Kürdistan Eyaletinde kullanılmıştı. Kürdistan
adı, coğrafi bir terim olarak, Kanuni Sultan Süleyman 1525 ve 1553
tarihli fermanlarında da vardı. I. Ahmet 1604 tarihli fermanında
Umum Kürdistan terimini kullanmıştı. 17. yüzyıl
yazarı Evliya Çelebi ünlü seyahatnamesinde ayrıntılarıyla
Kürdistan bölgesini ve şehirlerini anlatmıştı. Sadrazam
Mustafa Reşit Paşa 1847 yılında yönetim birimi olan
Kürdistan Eyaletini kurdu. 13 Aralık 1847 tarihli Takvim-i Vekayide
yayınlanan düzenlemedeki eyaletin merkezi Ahlattı ve
Diyarbakır, Muş, Van, Hakkâri, Cizre, Botan ve Mardini
kapsıyordu. Merkez sonra sırasıyla Vana, Muşa ve
Diyarbakıra taşındı. 1856da bu eyaletin sınırları
yeniden düzenlendi, 1864te ise Diyarbakır ve Van vilayetlerine bölünerek
son buldu. Dahiliye Nazırı Mehmed Ali Beyin Hariciye
Nazırı Ferid Paşaya gönderdiği 13-14 Nisan 1335/1919
tarihli tezkirede bakılırsa bu tarihte de Kürdistan, Ermenistan, Kürt
gibi terimler hiçbir komplekse kapılmadan kullanılıyordu. Milli
Mücadelenin başlarında, Mustafa Kemalin, Kürt aşiret
reislerine çektiği telgraflarda, Sovyet Rusya Dışişleri
Komiseri Çiçerine yazdığı mektuplarda, bazı Meclis
konuşmalarında Kürdistan dediğini, Birinci Meclisin
Doğudan gelen üyelerine Kürdistan milletvekili dendiğini biliyoruz.
Ama 1923ten itibaren belgelerde bölgeden Vilayat-ı Şarkıya veya
Şarkî Anadolu olarak söz edilmeye başladı. 1930larda Şark,
1950lerde Doğu ve Güneydoğu Anadolu, 1960larda Kalkınmada
Öncelikli Yöreler, 1984ten 2002ye kadar OHAL Bölgesi dendi. Bugün ise
belirgin bir adı yok ama Kürdistan adını telaffuz etmek adeta
tabu haline geldi. Öyle ki, Irakta resmi adı Kürdistan Bölge Yönetimi
olan idari yapı için bile Kuzey Iraktaki oluşum gibi garip bir
terminoloji kullanılıyor. İrandaki Kürdistan bölgesinden ise
çok az kimsenin haberi var.
Osmanlı Devletinde,
1839da Tanzimat ilanından sonra yaşanan ilk ciddi Kürt
ayaklanması Cizredeki son Botan Emiri Bedirhan Beyin 1847deki
ayaklanmasıydı ama bu bırakın milliyetçiliği, Kürtlük
bilinciyle bile değil, merkezî devlete karşı yetke
alanını genişletmek için yapılmış bir
başkaldırıydı. Yıllarca merkezle işbirliği
içinde yöredeki Kürt aşiretlerine hükmeden Bedirhan Bey, bir süre sonra
gücünün büyüsüne kapılmış, önce devletin Hıristiyan
tebaasından Nasturilere saldırmış, arkasından Van
bölgesinde Tanzimat reformlarına karşı çıkan Kürt
aşiretlerine arka çıkmıştı. Merkezî devlet de,
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Paşa tehlikesini
savuşturduktan sonra Bedirhan Beye haddini bildirmeye karar
vermişti. 1847de başlayan çatışmalar, sekiz aylık bir
mücadeleden sonra merkezin galibiyeti ile sonuçlandı. Bedirhan Bey önce
İstanbula sonra yabancı ülkelerin ricasıyla Girite sürgüne
gönderildi. Orada Müslüman ve Hıristiyanlar arasında arabuluculuk
yapması üzerine devlet tarafından affedildi ve Paşa
unvanıyla ödüllendirildi.
ŞEYH UBEYDULLAH İSYANI Bedirhan Beyin
yenilgisinden sonra bölgede dinsel, ekonomik ve siyasal anlamda en güçlü aktör
Hakkârinin Şemdinli bölgesindeki Nehri köyünde ikamet eden Şeyh
Ubeydullah olmuştu. Peygamber soyundan gelen ve Nakşibendîliğin
Halidiye koluna bağlı olan Şemdinanlar, 1877-1878
Osmanlı-Rus Savaşından sonra Osmanlı Devleti ile İran
arasındaki bölgenin kontrolünü tamamen eline geçirmişlerdi.
Ağır vergileri ve 1879da kötü geçen hasadı bahane eden
Şeyh, önce vergi sistemini değiştirmek için devletle
pazarlık yapmış, ama istekleri yerine gelmeyince Nasturilerin de
desteğini alarak 1880de hem Osmanlı Devletine, hem de
İrandaki Kaçar Devletine isyan ettiğini
açıklamıştı. Uzun bir pazarlıktan sonra Medineye
sürgüne gitmek zorunda kalan Ubeydullahın Başkaledeki
İngiltere Konsolos Yardımcısı Claytona
yazdığı mektuptaki bazı ifadeler, Kürtlük bilincinin
şekillenmeye başladığını düşündürüyordu,
çünkü talepler arasında Kürdistanın bağımsız bir
bölge olarak tanınması vardı. (Ayaklanma hakkında
ayrıntılı bilgi için: Waidieh Jwadiah, Kürt
Milliyetçiliğinin Tarihi ve Gelişimi, İletişim, 1999,
s.143-193)
İTCNİN KÜRT ÜYELERİ Ama ortada henüz
Kürt milliyetçiliği diye bir oluşumun olmadığı
1889da ilerde Türk milliyetçiliğinin şampiyonluğunu yapacak
olan İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) kuruluşu
sırasında anlaşıldı. İTCyi kuran beş
kişiden ikisi, Arapkirli Abdullah Cevdet ve Diyarbakırlı
İshak Sukuti Kürttü. Cemiyetin önde gelenleri arasına bulunan
Bağdat Mebusu ve Darülfünun Hocası Babanzade İsmail Hakkı,
İslamcı çevrelerde itibar gören Darülfünun Hocası Babanzade
Ahmet Naim, sosyolog Ziya Gökalp önemli Kürt aydınlarıydı.
Ayrıca 1847de ayaklanan Botan Emirinin oğlu Bedirhan Bey, Şeyh
Ubeydullahın oğlu Nehri Şeyhi Seyit Abdülkadir Efendi ve
Bitlisli Saidi Nursi de İTC üyesiydi. (Kutlay, İttihat Terakki ve
Kürtler, Koral-Fırat Yayınları, 1991, s.26)
KÜRDİSTAN GAZETESİ İstanbulda bunlar
olurken, Batı ile ilişki kurulan ve ondan etkilenilen diğer
coğrafyalardaki modern anlamda milliyetçiliğin ilk emareleri
görülmeye başlamıştı, ama henüz siyasal değil kültürel
bir uyanış söz konusuydu. 1889da Bedirhan Beyin oğlu Midhat
Mikdat Beyin Kahirede çıkardığı Kürdistan gazetesi bunun
bir örneğiydi. Gazete geniş kitlelere ulaşamıyordu ancak,
büyük kentlerdeki Kürt aydın ve elitlerini etkiliyordu. Gazetede Kürtlerin
birliği, eğitime önem vermeleri, sanayi ve bilime yönelmeleri,
köklerine uzanmaları, geçmişlerinden onur duymaları gibi konular
vurgulanıyordu. Ahmedê Xanênin Mem u Zin adlı ünlü destanı ilk
kez bu gazetede dizi halinde yayınlanmıştı. (Kutlay,
İttihat Terakki, s. 23.)
II. Abdülhamitin baskı rejiminden Avrupaya kaçan Jön Türklerle Kürt
aydınlarının sıkı olmasa da teması sürmüştü.
Nitekim Mithad Beyin kardeşi Abdurrahman Bedirhan 1897de Cenevrede
Kürdistan gazetesini çıkarttı. Gazetedeki yazılarında
Abdurrahman Bey, Anadolu Kürtlerini sersemletici uykudan uyanmaya davet
ediyordu ama bu çağrılarında milliyetçi tonlar yoktu. Çünkü o
dönemin pek çok İttihatçısı gibi monarşi
yanlısıydı ve çareyi Osmanlı Devletinin restorasyonda
görüyordu. (Celile Celil, Kürt Aydınlanması, Avesta Basın
Yayın, 2000, s.30)
KÜRT TEAVÜN VE TERAKKİ CEMİYETİ Seyit
Abdülkadir, Saidi Nursi, Babanzade İsmail Hakkı, Hacı Tevfik
(Piremerd) ve diğer Kürt aydınları tarafından 1908de
kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (Kürt Dayanışma ve
Gelişme Cemiyeti) o tarihe kadar aralarında çekişme olan
Bedirhanlar, Şemdinanlar ve Babanzadeleri ilk kez bir araya getiriyordu.
Seyit Abdülkadire büyük saygı duyan İstanbullu hamallar da cemiyetin
halk ayağını oluşturuyordu. Kürtlüğe, İslama,
Osmanlılığa, Anayasaya bağlılığın esas
olduğu bir dayanışma örgütlenmesi olan cemiyet, Kürt
aşiretleri arasındaki sorunları çözmek için eğitim,
ticaret, zanaatı teşvik etmeyi hedefleyen cemiyete sadece
İstanbulda oturan ve Türkçeyi okuyup yazabilen Kürtler üye
yapılıyordu. Kürtçe bilmek ise zorunlu değil, sadece arzulanan
bir özellikti. Anlaşılan cemiyet kendini Kürt olmaktan ziyade
Osmanlı olarak tanımlıyordu. (Tarık Zafer Tunaya,
Türkiyede Siyasal Partiler, İkinci Meşrutiyet Dönemi, 1908-1918,
Hürriyet Vakfı Yayınları, 1984, s. 405-407.) Cemiyetin aynı
adı taşıyan bir gazetesi, Meşrutiyet adlı bir de okulu
vardı. (Kutlay, Bedirhan Ayaklanmasından 1920ye, s.30)
KÜRT TALEBE HEVİ CEMİYETİ İlk legal
Kürt öğrenci derneği 1912de çok sayıda Kürt öğrencinin
okuduğu Halkalı Ziraat Mekteb-i Âlisinde kurulan Kürt Talebe-i Hevi
Cemiyetiydi. (Hevi ümit demekti) Savaş dolayısıyla 1914te
ara verdiği faaliyetlerine 1919da tekrar başlayan ve hükümetçe
kapatıldığı 1922ye kadar devam eden cemiyetin amacı,
İstanbulda okuyan Kürt öğrenciler arasındaki
dayanışmayı sağlamaktı. Hevinin yayın
organı Kürtçe ve Kürt edebiyatı ile ilgili yazıların
yayınlandığı Roja Kurd, Osmanlıca ve Kurmanci dilinde
yayınlanıyordu. Hevinin amacı Kürtlerin cahilliğine ve
yoksulluğuna çare bulmaktı. Roja Kurd hükümetçe
kapatıldıktan sonra yerine Hetawe Kurd yayınlanmaya
başladı. Kürdistandan Mektuplar başlıklı
köşede Kürtlerin yaşadığı çeşitli bölgelerden
haberlere yer veriliyordu. Her ne kadar Hevi siyasi meselelere ilgi
duymadığını ifade ediyorsa da, 1919da Paris
Barış Konferansında Kürtleri temsil ettiğini iddia eden
Şerif Paşaya büyük sempati duyduklarını
saklamıyorlardı. (Malmisanij, Kürt Talebe-Hevi Cemiyeti, Avesta
Basım Yayın, 2002)
İTTİHATÇILARIN NÜFUS MÜHENDİSLİĞİ
1913-1914te Bitlis-Hizanda çıkan Mele Selim ve 1914te Barzanda
çıkan Şeyh Abdüselam ayaklanmaları, belirgin olmasa bile
milliyetçi öğeler taşıyordu. Örneğin Barzan
İsyanındaki temel talep, Kürt bölgelerine Şafii müftülerin ve
Kürt kökenli memurların atanmasıydı. Her iki başkaldırının
önderleri İttihatçı yöneticiler tarafından idam edildiler. Bu
Kürtlerle Türklerin arasını açmadı, çünkü Kürt feodalleri ve
Sünni din adamları henüz Sultan karşıtı milliyetçi
hareketlere soğuk bakıyorlardı. (Jwaideh, s. 211-219, 247)
Kürtlerle İttihatçıların ilişkisini ilk bozan 1914te
kurulan İskan-ı Aşair ve Muhacirin Müdiriyetinin
politikaları oldu. Kanun uyarınca önce 1916da Kürtçe coğrafi ve
yerleşim yerlerinin isimlerini Türkçeye dönüştürmeye
başladı. Ardından Talat Paşanın emriyle savaş
sırasında değişik yerlere göç etmiş Kürt nüfusun Türk
nüfus içinde yüzde beş oranında dağıtılmasına
başlandı. Amaç, Kürtleri daha medeni olduğu düşünülen
Türk gruplarının arasında eriterek modernleştirmekti.
Dışlama içermeyen bu tutumun nedeni Kürt asıllı sosyolog
Ziya Gökalpin birbiri ardına yayınladığı
raporlardı. Ancak, Kürt tehciri sırasında açlık,
soğuk, hastalık ve jandarma şiddeti sonucu büyük can
kayıpları oldu. (Fuat Dündar, Modern Türkiyenin Şifresi,
İttihat ve Terakkinin Etnisite Mühendisliği, 1913-1918,
İletişim Yayınları, s. 399-422) Nuri Dersimi, Türkçülerin o
günlerde her yerde Ne mutlu Türküm diyene, Yaşasın Türkler
şeklindeki sloganlarına Ne mutlu Kürdüm diyene, Yaşasın
Kürtler diye cevap verdiklerini anlatır. (M. Nuri Dersimi,
Hatıratım, Doz Basım Yayın, 1997, s.31) Türk
milliyetçiliği uyuklayan Kürt milliyetçiliğini
kışkırtmakta önemli rol oynadı. Bu dönemlerde İTC
üyesi pek çok Kürt aydını rakip Hürriyet ve İtilaf
Fırkasına katıldılar. Şerif Paşa da İTFye
maddi destek sağlıyordu. (Kutlay, İttihat ve Terakki, s.100,
Tunaya, s.282)
KÜRDİSTAN TEALİ CEMİYETİ 30 Ekim
1918de Mondros Mütarekesinin imzalandığı ve
İttihatçı önderlerin yurt dışına
kaçtığı günlerde, Kürdistan Teali Cemiyeti kuruldu.
Başkanı yine Seyit Abdülkadirdi. Jin adlı yayın
organıyla cemiyet Kürt milliyetçiliğinin artık modern anlamda
dile getirilmeye başladığı ilk platform oldu. Ancak,
milliyetçi ideolojiyi taşıyacak bir Kürt burjuvazisi henüz
oluşmadığı için, milliyetçi projelerini büyük devletlerin
desteği ile tepeden inme gerçekleştirmek istiyorlardı.
Diyarbakırdaki Kürt Kulüpleri ise hâlâ İTCnin kontrolü
altındaydı ama. Cemiyetin için Seyit Abdülkadir gibi Osmanlı
Devletinin içinde kalarak otonomi ile yetinmek isteyenler ile Bedirhanlar ve
Cemilpaşazadeler gibi bağımsız Kürdistan için arasında
büyük çatışma vardı. Seyid Abdülkadir önderliğindeki grup
İstanbuldaki ABD, Britanya ve Fransız büyükelçilikleri ile temasa
geçerek özerklik (otonomi) için destek beklerken, (Silopi, s.57)
bağımsızlık yanlısı Bedirhanlar ve Cemilpaşazadeler
Teşkilat-ı İçtimaiye Cemiyetini kurdular. Bölünme Kürdistan
Teali Cemiyetinin aleyhine olmuştu. 1920de Jin yayın hayatına
son verdi ve Kürdistan Teali Cemiyetinin bazı üyeleri örgütten
ayrıldı. Bir süre sonra da cemiyetin sonu geldi. Ancak bunun ne zaman
olduğu belli değil. Çünkü Suriyeye geçen Seyid Abdülkadir, örgütün
tüm dokümanlarını yakmış. (Oğuz Aytepe, Yeni Belgeler
Işığında Kürdistan Teali Cemiyeti, Tarih ve Toplum, S.174,
Haziran, 1998. s. 13-15.)
HAMİDİYE ALAYLARI VE AŞİRET MEKTEPLERİ
Birbiri peşi sıra gelen toprak kayıplarını
İslamın toparlayıcı ve yenileyici gücü ile önlemek, hatta
sınırları eski haline çevirmek düşüncesi Halife
unvanlı II. Abdülhamitin iç ve dış politikalarının
temel motifiydi. Bu amaçla içerde devletin resmî dini olan Sünni İslam
dairesinde olduğu için doğal müttefik kabul edilen Kürtler, Hamidiye
Alaylarında örgütlenerek, hem imparatorluğun kadim düşmanı
Rusyaya, hem İrana karşı bir tampon bölge oluşturuldu,
hem başıbozuk Kürt unsurları merkezin kontrolüne
alındı, hem de giderek güçlenen Ermeni milliyetçiliğinin önü
kesilmeye çalışıldı. (M.S. Lazarev, Kürdistan ve Kürt
Sorunu, Jîna Nû Yayınları, s.151)
Başlangıçta sadece Sünni (Türkmen, Karapapak, Kürt ve Arap)
aşiretlerden oluşturulması öngörülen alaylar, 1891de 100 kadar
Sünni Kürt (Kurmanc) aşiretinden oluşturulan 36 alayla
başladı, sayı 1895de 57ye, 1910da 66ya ulaştı. Bu
süre içinde, Sünni Zaza aşiretleri de alaylara dahil edildi.
Abdülhamit tahttan indirildikten (1909) sonra adları Aşiret Hafif
Süvari Alayları olarak değiştirilen alaylar, Birinci Dünya
Savaşının patlak vermesiyle özellikle Üçüncü Orduya
bağlı olarak Doğu Cephesinde görev aldılar. Sünni Kürt
Cibran Aşiretine bağlı alayların, Ermenilere ve
Varto-Hınıs-Bingöl havalisindeki Kızılbaş (Alevi) Zaza
aşiretlerine karşı gerçekleştirdiği eylemler Sünni ve
Alevi Kürtlerin ilişkilerinde onulmaz yaralar açtı.
Ancak Abdülhamitin 1886da Hicaz, Yemen, Trablusgarptan getirdiği 48
öğrenci ile başlattığı Aşiret Mektebi
uygulaması tam tersi bir sonuç doğurdu. Hamidiye Alaylarına asker
veren Zilan aşiretinin Abdülhamite bir mektup yazarak kendi
çocuklarının da okula kabul edilmesini istemesi üzerine önce
kapılar Kürtlere (başka nedenlerle Arnavutlara) de
açılınca, okullar Arap, Arnavut ve Kürt milliyetçiliğinin
taşıyıcısı olacak aydınların
yetiştiği ocaklara döndü. (Ayrıntılı bilgi için:
Alişan Akpınar ve Eugene L. Rogan, Aşiret, Mektep, Devlet,
Osmanlı Devletinde Aşiret Mektebi, Aram Yayıncılık,
2001) Böylece Abdülhamit politikaları bir yandan Sünni ve
Kızılbaş Kürt toplumları ile Ermenileri, Süryanileri,
Yezidileri ve Türkleri birbirine düşürürken, bu memnuniyetsizliği
milliyetçi taleplerin temeli yapacak aydın gruplarının da
yetişmesinde pay sahibi olmuştu. Şeyh Said İsyanını
örgütleyecek Azadi örgütünün lideri Cibranlı Halit Bey de bu okullardan
mezun olmuştu. Ancak, Kürt milliyetçiliği hâlâ tabandan kopuk bir
aydın hareketiydi. Tepedeki kadrolar ise ne istediklerine henüz karar
verememişlerdi.
Taraf/AYŞE HÜR -
Istanbul - 21.10.2008
Erzurum
Kongresine Alevi Kürtlerin yurdu Dersimden delege davet edilmemişti.
Ağırlıklı olarak Kürtlerin yaşadığı
Elazizden dört, Mardinden üç delegeyi Elaziz Valisi, Diyarbakırdan
seçilen üyeleri ise Diyarbakır Valisi engellemişti

Erzurum ve Sivas Kongrelerinde Kürtler temsil edildi
mi?
Mustafa Kemal Vahdettin
görevlendirmesiyle, 3. Ordu Müfettişi ve Fahrî yaver-i hazret-i
şehriyari unvanı ile 19 Mayıs 1919da Samsuna
çıktıktan kısa süre sonra Doğu ve Güneydoğu
Anadoludaki bazı Kürt aşiret reislerine telgraflar çekmişti.
Telgraflarda kendisinin Sultan tarafından atandığını
yakın bir zamanda Kürdistanı ziyaret etmek istediğini söylüyor,
aynı zamanda ülkenin işgalci güçlerden kurtuluşu için onlardan
destek istiyordu. Osmanlı Meclis-i Mebusanı ve Diyarbakırdaki
Kürt Kulübünün üyesi Kamil Beye ve Diyarbakırlı Cemil
Paşazadeye çektiği telgraflarda, İngilterenin
bağımsız Kürdistanı Ermeni çıkarlarına kurban
etmeye çalıştığını, halbuki Kürtlerin ve
Türklerin kardeş olduğunu söyledikten sonra Bizim
varlığımızın Kürtlerin,Türklerin ve bütün
Müslümanların yardımına ihtiyacı var. Genel olarak hepimiz
bağımsızlığımızı korumalıyız
ve ülkemizin bölünmesine izin vermemeliyiz. Ben Kürtlere, Osmanlı
Devletinin parçalanmaması şartı ile, onların
gelişmesine ve ilerlemesine vesile olacak bütün hukuk ve imtiyazın
verilmesinden yanındayım diyordu. (Ghalib Sabah, The Kurds between
Sevres and Laussanne: to what extend does the Treaty of Sevres justify the
Kurds nationalism aspiration?, Londra Üniversitesi Tarih Bölümünde kabul
edilmiş master tezinden, s.26)
KÜRT LAWRENCE FAKTÖRÜ Mustafa Kemali bu vaatleri yapmaya
götüren en önemli faktör İngilterenin 1919un yazında, Kürtlerin
devlet kurma kapasitesini anlamak için daha sonra Kürt Lawrence olarak tanınan istihbarat
binbaşısı E.W.C. Noeli, Kürdistana göndermesiydi. Bağımsız
Kürdistan devletinin ateşli taraftarı olan Noel, Celadet Bedirhan ve
Kamran Bedirhan başta olmak üzere Bedirhanilerle ilişki
kurmuştu. Bu haber Mustafa Kemale ulaştığında Noel ve
arkadaşlarının tutuklanması için emir
çıkardı. Bu işte
bazı Kürt aşiret reisleri Mustafa Kemale rehberlik ve yardım
ettiği gibi Mustafa Kemale destek mesajları gönderdiler. Halbuki
Noelin Nisan 1919da Musuldan çıkarak bir çok merkeze
uğradıktan sonra Haziran ayında Diyarbakırda sona eren
gezisi Kürtlerden ziyade Yunanlıların Egeye yaptığı
çıkartmadan sonra hemen hepsi eski İttihatçı olan Kürt Kulübü
üyelerinin hakim olduğu bölgede, bir katliama uğramaktan korkan
gayrimüslimlerin durumunu tespit etmeye yönelikti. Noel gezi
sırasında bazı önemli Kürt aşiretlerinin ulusal bir
yapıyı taşıyacak güçte ve gelişmişlikte
olmadığını da tespit etmişti. Nitekim bir süre sonra
başka gerekçeler de araya girince İngilizler bağımsız
bir Kürdistan projesinden vazgeçtiler. Bunun üzerine Mustafa Kemal Kürtleri,
Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin (VŞMHC) Erzurumda yapılacak
genel kongresine davet etmeye karar verdi. (Andrew Mango, Ataturk and Kurds, Middle Eastern Studies, Vol. 35, No.4,
1999, s. 1-10)
WILSON PRENSİPLERİ VŞMHC, 1918de
İttihatçılar tarafından İstanbulda kurulmuştu.
Amacı, Doğu Anadolu bölgesinde bir Pontus devleti ya da Ermenistan
kurulmasını önlemekti. Erzuruma giderken hem Türk
tarafının hem de Kürt tarafının temel beklentisi, Mondros
Mütarekesi ile her köşesi yabancı işgaline
uğramış Anadoluda, ABD Başkanı Wilsonun 14
İlkesi uyarınca bir çıkış yolu bulmaktı. Çünkü
Wilson ilkelerinin temelini savaş sonrasında kurulacak dünya
düzeninin milliyet esasına göre olması oluşturuyordu. 14
İlkenin 12. maddesi ise Osmanlı İmparatorluğunun Türk
olan kısımlarının Osmanlı egemenliği
sağlanacak fakat Türk olmayan diğer halklara otonom idareler
verilecek, Çanakkale Boğazının milletlerarası garanti
altında her milletin gemilerine daimi suretle açık olacak diyordu.
Wilsonun Ermeni mandası konusunda isteksiz olması da eklenince
Kürtler ve Türkler, ABDye iyice sempati duymaya başlamışlardı.
İTTİHATÇILARIN HAKİMİYETİ 23
Temmuz 1919da başlayan kongreye, Türklerin ağırlıklı
olduğu Erzurum Vilayetinden 24 (bazı kaynaklara göre 26)
kişi, Sivas Vilayetinden 12
(bazı kaynaklara göre 10) kişi, Trabzon Vilayetinden 18 (bazı
kaynaklara göre 16) kişi katılırken, Kürtlerin
ağırlıklı olduğu Bitlis Vilayeti'nden dört kişi,
Van Vilayetinden iki kişi katılmıştı. Bunlardan 33ü
(bazı kaynaklara göre 53ü) İttihatçı, ikisi Hürriyet ve
İtilafçı idi. Delegelerin 22si Kürt asıllıydı ama
Kürtleri temsil etmiyorlardı. Aksine, İttihatçıların
Türkçülük ideolojisini benimsemiş kimselerdi. (Derviş Kılınçkaya, Milli Mücadelede Kongreler ve
İttihatçılık Sorunu, http://www.ait.hacettepe.edu.tr/akademik/arsiv/kongr.htm.)
Öte yandan, kongreye Alevi (Kızılbaş) Kürtlerin yurdu olan
Dersim Vilayetinden kimse seçilmemiş ve katılmamıştı.
Yine ağırlıklı olarak Kürtlerin
yaşadığı Elazizden katılacak dört kişiyle,
Mardinden katılacak üç kişiyi Elaziz Valisi Ali Galip
engellemişti. Diyarbakırdan seçilen üyeleri ise (kaç kişi
bilinmiyor) Diyarbakır Valisi engellemişti. Kürt
milliyetçiliğinin önderlerinden olan Cibranlı Miralay Halit Bey
kongreye davet edildiği halde mazeret gösterip katılmamıştı.
(Bunun nedeni 1925te anlaşılacaktı.) Seyit Abdülkadirin
başını çektiği Kürt Teali Cemiyeti ise, Erzurum
Kongresince gönderilen heyeti sessizce dinleyip, başlarının
çaresine bakmalarını söylemişti. Bağımsız
Kürdistan peşindeki Bedirhaniler ise yurt dışına
çıkmışlardı.
Böylece Kürt milliyetçiliğinin temsilcileri olmadan toplanan Erzurum
Kongresinin 7 Ağustos 1335/1919 tarihli Beyannamenin 1. maddesinde
Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretülaziz, Van, Bitlis Vilayeti
dahilindeki toprakların ve üzerlerinde yaşayanların
ayrılamayacağı ifade edilerek, Türk milliyetçilerinin
Misak-ı Milli söylemi kağıda geçiriliyordu. Beyannamenin 8.
maddesinde ise Wilsonun milletlerin kendi kaderini tayin hakkı prensibinin
geçerliliği vurgulanıyor, konunun toplanacak milli mecliste ele
alınacağı vaat edilerek, deyin yerindeyse, Kürtlere havuç
uzatılıyordu. (Kongre hakkında ayrıntılı bilgi
için: Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara 1946; Süleyman Necatinin Hatıra Defteri, Yay. Haz. Ali Birinci, İstanbul
1999)
SİVAS KONGRESİNDE NE OLDU? Peki, Mustafa Kemal'in
asıl kongre kabul ettiği Sivas Kongresi'nde Kürtler temsil edildi
mi? Maalesef hayır. Sivasa gitmek üzere Erzurumda seçilen 8 kişilik
Heyet-i Temsiliye şu üyelerden oluşmuştu: Mustafa Kemal (Eski
Üçüncü Ordu Müfettişi); Rauf Bey (Eski Bahriye nazırı), Hoca
Raif Efendi (Eski Erzurum Milletvekili), İzzet Bey (Eski Trabzon
Milletvekili) , Servet Bey (Eski Trabzon Milletvekili), Şeyh Fevzi Efendi
(Erzincanda Nakşî Şeyhi), Sadullah Efendi (Eski Bitlis
milletvekili), Hacı Musa Bey (Mutki Aşiret Reisi.)
Bu sekiz kişiden son beşi, Erzurum Kongresine delege olarak bile
katılmamışlardı. Trabzonlu delegeler o günlerde Milli
Mücadeleye katılmak yerine özerk bir Trabzon oluşumu peşinde
koşan Trabzonluları ikna etmek için seçilmişti, Kürt delegeler
ise Türk-Kürt ittifakı görünümünü pekiştirmek için listeye
yazılmışlardı. Mustafa Kemalin Erzuruma özel olarak davet
ettiği Mutkili Hacı Musa Bey, bölgesinde zorbalığıyla
tanınan bir aşiret reisiydi, korkusundan bölgesinden
çıkamadığı için Sivasa da gidememişti.
Sonuçta, 4 Eylül 1919da açılan Sivas Kongresinde Mustafa Kemal ve
arkadaşlarıyla beraber sadece 38 kişi hazır bulundu. Kongreye Osmanlı dönemi
yöneticilerinden İttihatçı Mazhar Müfitin (Kansu)
dışında herhangi bir Kürt asıllı katılmadı.
Diyarbakır temsilcisi olarak giden İhsan Hamid, Sivasa
yetiştiğinde kongre sona ermişti. Ancak, kongreye
katılmayan İhsan Hamid, Sadullah Efendi ve Hacı Musa Mutki
adlı üç Kürt reisi, 12 üyeden oluşan başkanlık konseyine
seçilerek Türk-Kürt ittifakı zahiren de olsa kuruldu. Kongreye damgasını İttihatçılık ve
manda meseleleri vurduğu için, Wilson Prensipleri uyarınca kendi
kaderini tayin hakkı gibi konular ele alınmadı. Kongrenin sonuç
bildirisinde sadece "Milli iradeyi temsil etmek üzere Millet Meclisi'nin
derhal toplanması mecburidir" gibi muğlak bir ifadeyle yetinildi
ve Ankaraya doğru yola çıkıldı. (Uluğ
İğdemir, Sivas Kongresi Tutanakları,
1999.)
BÜYÜK DEVLETLER KÜRTLERE
İHANET Mİ ETTİ? 1916 tarihli meşhur Sykes-Picot
Andlaşması çerçevesinde Irak, İngiltere nüfuz bölgesi olarak
tanımlanmıştı. İngiliz Hükümeti ele geçirilen
topraklarda oluşturulacak yönetim modellerine karar vermek üzere Lord Curzon
başkanlığında bir komisyonu görevlendirmişti. Ama İngiltere Kürtler için belli bir
politika geliştirmemiş gibi görünüyordu.
İngilizler uzun süre Kürdistanlı Lawrence Binbaşı W. C.
Noel aracılığıyla politika geliştirmeye
çalıştılar. Binbaşı Noelin önerisi, Kuzey Kürdistan
denilen Güneydoğu Anadolu bölgesinde İngilterenin gözetiminde özerk
bir idare kurmaktı. Halbuki Britanyanın Irak Valisi Sir Arnold
Wilson Kürdistan terimi genel anlamda coğrafi bir ehemmiyeti olmayan,
müphem (belirsiz) bir terimdir
Bugün Suriye, Türk ve Irak
sınırlarının kesiştiği bölgelerdeki büyük
dağlar arasında uzanan vadilerde yaşayan Kürtlerin ait
oldukları aşiret dışında pek fazla birlik ya da
bağlılık duygusu yoktur... diyordu.
Kemalist güçlerle İngiltere arasındaki çekişmelerin Musulda
yarattığı boşluktan yararlanmak isteyen Şeyh Mahmud
Berzenci adlı Kürt beyi, 22
Mayıs 1919da Süleymaniyedeki İngiliz birliklerini esir alıp
bağımsız Kürdistan hükümetini ilan edince İngilizlerin
tepkisi sert oldu. Haziran ayına gelindiğinde Berzenci Hindistana
sürgüne gönderilmişti bile. Çünkü A. Wilsonun selefi Sir Percy Cox,
Kerkük ve Musul petrollerinin önemini fark etmişti ve bölgede
bağımsız bir Kürdistanın kurulmasının bu
zenginlikten vazgeçilmesi anlamına geldiği konusunda merkezi ikna
etmişti. Nitekim 1919 sonlarında, Suriyeden
Paris Barış Konferansına gitmeye çalışan Kürt
delegeler, İngiliz ve Fransız yetkililer tarafından çeşitli
yöntemler kullanılarak (havalar bozuk, gemi bozuldu, tamire
alındı vs.) oyalandılar, engellendiler.
Ağustos 1921de, Irak manda yönetimi kuruldu. Faysal, Bağdatta
krallık tacını giyerken, Milletler Cemiyeti (MC), Kürtlere
özerklik verilmesini tavsiye etmişti. Ancak Britanya, Kürtlerin
taleplerine ve MCnin önerilerine hiç olumlu karşılık vermedi.
Ancak Araplarla Kürtler arasındaki çatışmaların sertleşmesi
üzerine Ekim 1922de Berzenciyi Hindistandan getirip bazı yetkilerle
Özerk Kürdistanın başına koydular. 1923te İngiltere ile
Irak arasında anlaşma yapılarak özerk Kürdistan yine Iraka
bağlandı. İngiltere 1924 ve 1927de tekrar başkaldıran
Berzenciye son darbeyi 1930da vurdu ve 1941e kadar Irakın güneyine
sürgüne gönderdi. Berzenci 1956da sürgünde öldü. (Paul C. Helmreich, Sevr Entrikaları, Sabah
Kitapları, 1996, ilgili sayfalar.)
SOVYET RUSYANIN TAVRI 26 Nisan 1920de BMM
adına Lenine bir mektup yazan Mustafa Kemal Batılı emperyalistlere karşı Sovyet Rusyadan
destek talebinde bulunmuştu. Sovyet Rusya Dışişleri
Komiseri Çiçerinin 3 Haziran tarihli
cevabında Türk
Ermenistanı, Kürdistan, Lazistan, Batum ili, Doğu Trakya ve ahalisi
karışık Türk ve Arap olan bütün yerlerin, kendi kaderlerini
belirlemesi gerektiği belirtiliyordu. Rusyanın yardımına muhtaç olan Mustafa Kemal 20
Haziran 1920de Lenine gönderdiği ikinci mektubunda bu prensipler bizim de samimi ve ciddi
prensiplerimizdir. Garp devletleriyle olan mücadelemizin esas amacı da
budur. Koşulları oluştuğunda ve fırsat
bulunduğunda bu kurallar uygulanacaktır demişti. Ancak
iki hafta sonra meclisin gizli oturumunda asıl niyetini gösterdi
Arabistan ve Suriyenin hududu milli
haricinde müstakil bir devlet olmasını
Erivan Cumhuriyetini tesis ve
teşkil eden Ermenierin müstakil olmalarını ve bapta arzları
her ne ise zaten kabul etmişizdir. Fakat Kürdistan, Lazistan vesaire
hakkında değil. (TBMM
Gizli Celse Zabıtları, c. I, TBMM Basımevi, 1980, s. 73.)
Yani Mustafa Kemal o sırada Fransızların otorite alanına
giren Suriyenin ya da Sovyet Rusyanın kontrolündeki Ermenistanın
müstakil olmasına evet diyor ama kendi otorite alanındaki
Kürtlerinkine hayır diyordu. Bu tavır elbette meclisteki Kürt
asıllı milletvekilleri tarafından eleştirilmedi.
Ama Kürtler için asıl şansızlık, Mustafa Kemalin
ordularının I. İnönü Savaşı ile Yunan
ordularını püskürtmeye başlamasıydı. 16 Mart 1921de
imzalanan Moskova Anlaşması ile Kürtlerin kaderi iyice
netleşmişti. Şeyh Mahmut Berzencinin Kürt halkının kendi kaderini Sovyet
halkının kaderiyle birleştirmeye hazır olduğunu
bildirerek yardım talebinde bulunduğu iki mektubuna Sovyet Rusya
yanıt bile vermedi.1923 yılında,
Ermenistanla Yukarı Karabağ arasında kalan Laçin, Qelbejer,
Kubatlı, Zengilan gibi yörelerde
kurulan Kızıl Kürdistan adlı özerk bölge ise ancak 1928e
kadar varlığını sürdürebildi.
SEVRDE KÜRT-ERMENİ İTTİFAKI NASIL BOZULDU?
Birinci Dünya Savaşının hesabını görmek üzere Ocak
1919dan Ocak 1920ye kadar süren Paris Barış Konferansında
neler oluyordu? İngiliz ve Fransızların kendi kontrolleri
altındaki bölgelerden gidecek Kürt delegelerine
çıkardıkları engeller yüzünden Kürtleri konferansta Kürtçe bilmediği bile söylenen Osmanlı
Devletinin Stockholm Büyükelçisi Şerif Paşa temsil etmişti.
Kürt halkı ile organik bir bağı olmayan Şerif Paşa,
meslekten gelen becerisi ve hırsı ile muhayyel bir Kürdistanın
pazarlığını yapmaya başlamıştı. Ne var
ki Şerif Paşanın Sevrde Ermeni heyetinin Başkanı
Bogos Nubar Paşayla imzaladığı muhtıra, Kürt
ülkesinin sınırlarını Van Gölünün güneyinden
geçirdiği ve fazlaca topraksal tavizler içerdiği için Bedirhanlar
tarafından; Ermeni gavuruyla uzlaştığı için de
Şemdinanlar tarafından reddedilmişti. (Bedirhanlarla
Babanların temsil ettiği devrimci gelenek ile Şemdinanlar ve
Seyit Abdülkadirin temsil ettiği muhafazakar gelenek ileriki
yıllarda da sürekli çatışacaklardı.)
Sevrde Kürtler ve Ermenilerin ortak bir devlet kurma yolunda adımlar
attığını öğrenen Mustafa Kemal, derhal Doğudaki
bazı Kürt aşiretlerini örgütledi ve Sevre protesto telgrafları
göndertmeye başladı. 22 Şubat 1920de Erzincan havalisindeki
Baban, Basuranlı, Bodmanlı, Bal, Medarlı, Göçerli, Abbas, Rol,
Şadi ve Şişanlı aşiretlerinin reislerinden
Fransız Yüksek Komiserliğine çekilen barış
konferansına bildiririz ki Kürtler, soy ve din olarak Türklerle aynı
ülke içerisinde birleştikleri yasal kardeşlerdir. Osmanlı
hükümetinden başka hiç kimsenin Kürtler adına konuşma
hakkı yoktur (
) Ermenilerle iş birliği yapma çabaları
sonuçsuz kalacaktır (
) Barış Konferansının dikkatine
sunuyoruz ki bizi Osmanlı imparatorluğundan ayırmak için
varlığımızdan hiçbir şey bırakmaksızın
yok etmeleri gerektiğini kendilerine bildiririz
deniyordu. Benzer
telgraflar 19 Şubat 1920de Vandan, 23 Şubatta Tercan ve
Hasankaleden de gönderildi.
Telgraflarda kullanılan dil, bu aşiretlerin Mustafa Kemalin
hedefleri konusunda en ufak bir bilgisi olmadığını
gösteriyordu. Onu Padişahın temsilcisi sanıyorlardı ve
Ermeni tehlikesi ile korkutuldukları anlaşılıyordu.
Osmanlıların masada yalnız bırakılmaması yolunda
bir telgrafı da Seyit Abdülkadir çekti
Ama sonuçta telgraflarla yapılan baskı en sonunda etkisini
gösterdi ve Şerif Paşa, 5 Mayıs 1920de Paris Barış
Konferansı masasından çekildiğini açıklamak zorunda
kaldı. (Bu süreç hakkında ayrıntılı bilgi için: Hasan
Yıldız, Fransız
Belgeleriyle Sevr-Lozan-Musul
Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları.)
Pariste Kürt ve Ermeni ittifakını bozmayı başaran Mustafa
Kemalin 23 Nisan 1920de Büyük Millet Meclisinin açılış
konuşmasındaki şu sözleri, Ermeni tehlikesi henüz bertaraf
edilmediği için Türk-Kürt ittifakının hala önemli olduğunun
kanıtıydı: Efendiler bu hudut sırf askeri mülahazalarla
çizilmiş bir hudut değildir, hududu millidir
Bu hudut dahilinde Türk
vardır, Çerkes vardır ve anasırı saire-i İslamiye
vardır
ve Efendiler
burada maksut olan ve Meclisi alinizi teşkil
eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkes değildir,
yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden
mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır
(Atatürkün Söylev ve Demeçleri, C. I.
1997, s. 30 ve 74-75)
KOÇGİRİ AYAKLANMASI Resmî tarihe göre, 1919 ile 1921 sonu arasında,
Ankara Hükümeti'ne karşı 23 isyan gerçekleştirildi. Bu
isyanlardan sadece dördü Kürtlerin oturduğu bölgelerdeydi ve sadece üçüne
Kürt aşiretleri katılmıştı. Diğerleri Saltanata
ve Halifeye bağlı Türkler ve Çerkezler tarafından
çıkarılmıştı. Kürt isyanlarından en önemlisi
Dersimde (bugünkü Tunceli havalisi) meydana gelen Koçgiri Kürt
Ayaklanması oldu.
Dersimdeki Alevi Kürt aşiretleri bölgenin
ulaşılmazlığı ile Osmanlı Devletine vergi ve
asker vermeyen özerk beyliklerdi. Hafik (Koçhisar), Zara, İmranlı, Refahiye,
Kemah, Divriği, Kangal, Kurucay ve Ovacık coğrafyasındaki
135 köy, Koçgiri konfederasyonunun
kontrolündeydi. 1916da Ruslar
yaklaştığında Sivas merkezli bir Kürdistan için
görüşmelere başlamışlar, fakat Ruslar bölgede
bağımsız bir Ermenistan kurulmasını tercih ettiği
için anlaşma sağlanamamıştı. Bu aşiretler daha
sonra Kürt Teali Cemiyeti ile işbirliği yaptılar ve Ankaradaki
yeni meclise temsilci göndermediler. Şubat 1920de, özerklik
taleplerini yaşama geçirmek üzere harekete geçtiler.
MECLİSE GİREN AĞALAR Hareketin
liderliğini II. Abdülhamid tarafından
paşalık rütbesi verilen İboların reisi Mustafa
Paşanın oğulları Alişan ve Haydar beyler ile bu beylerin
maslahatgüzarı olan Alişer (Alişir) yapıyordu. Hareketin
fikri önderi ise Veteriner Hekim Nuri Dersimiydi. Ankara önce bölgeye bir Nasihat
Heyeti gönderdi ve Diyap Ağa, Meço Ağa, Ahmet Ramiz, Mustafa Bey,
Hasan Hayri gibi Koçgiri liderleri Dersim mebusu olarak meclise katılmaya
ikna etti. Aynı günlerde 72 Kürt mebusu üzerlerinde yerel giysileri
ile Meclise getirilirler ve İtilaf Devletlerine Ankara hükümeti ile
beraber olduklarını bildiren bir telgraf çektiler.
Koçgiri liderlerinden Nuri Dersimi, Dersimde özerklik kazanmak üzere
oldukları bir dönemde, bu soysuzların indirdiği darbeyi hükümsüz
bırakmak için Dersimliler adına mufassal bir rapor tanzim ederek,
Kürdistan Teali Cemiyeti vasıtası ile İtilaf devletleri
mümasillerine gönderdik. Bu raporda Ankara hükümetinin tazyiki ile çektirilen
ve mahiyeti yukarıda yazılı telgrafta bahis konusu olan iddiayı
red ve tekzip etmekle beraber, bağımsız bir Kürdistan
yaratılmasını istedik diye yakınacaktı. (Nuri
Dersimi, Kürdistan Tarihinde Dersim,
Zel Yayıncılık, 1994. s.125.) Ama, ne İngilizler ne de
Fransızlar, yek vücut davranmaktan aciz Kürtler uğruna giderek konumu
güçleşen Kemalist hareketi karşısına alacak kadar
maceracı değildi.
72 Kürt beyinin
ihanetini sindiremeyen Alişir ve adamlarını Ankaranın
gönderdiği birliklere saldırmaya başlayınca, asileri
tepelemek için, önce Sivas, Erzincan ve Elazığda
sıkıyönetim ilan edilir, ardından 14 Mart 1921de Zo [Ermeniler] diyenleri temizledik. Lo [Kürtler]
diyenlerin köklerini de ben temizleyeceğim" diyen Sakallı
Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu bölgeye gönderilir.
Nurettin Paşanın komutasında Mustafa Kemalin Muhafız
Alayı Komutanı Giresunlu Topal Osman'ın 47. Müfrezesi de
vardır. 17 Haziran 1921de Alişan ve Haydar Beyler sarıldı.
300 civarında isyancı ölüm dahil çeşitli cezalara
çarptırıldılarsa da kaçmayı başaran Nuri Dersimi ve
Alişer dışında kalanlar Ankara tarafından
affedilecektir, ancak isyan o kadar sert yöntemlerle
bastırılmıştır ki, Mecliste Sakallı Nurettin
Paşanın aleyhine büyük bir tartışma başlar. Nurettin
Paşayı cezalandırılmaktan kurtaran ise Mustafa Kemal
olacaktır. (Ayrıntılı bilgi için: Koçgiri halk hareketi: 1919-1921,
Komal,1992.)
YARIN Mustafa Kemal Kürtlere özerklik sözü verdi mi?
Taraf/AYŞE HÜR -
Istanbul - 22.10.2008
Yıllardır bazı Kürt çevreleri Mustafa Kemalin, Kürtlere özerklik vaadettiğini, ancak sonra bundan caydığını iddia ediyor. Hatta, son olarak insan haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin, bu iddiayı tekrarladığı için yargılanıyor. Peki, Kürtler ve Eren Keskin haklı mı? Peşinen söyleyelim: Evet, haklıdırlar!
Kürtlere özerklik sözü
verildi mi?
Yıllardır
bazı Kürt çevreleri, Mustafa Kemalin, Kürtleri Milli Mücadeleye kazanmak
için özerklik vaadinde bulunduğunu ancak daha sonra bundan
caydığını iddia ederler. Son olarak insan
haklarının gözüpek savunucusu avukat Eren Keskin bu iddiayı
tekrarladığı için yargılanıyor. Üstelik Keskini
yargılayan mahkemenin atadığı bilirkişi heyeti (ki
konuyla ilişkisi olan uzmanlar değiller) Mustafa Kemalin böyle bir
vaadi olmadığına dair rapor yazarak, Keskini mahkûm etmenin ilk
adımını atmış durumdalar. Peki, Kürtler ve Eren Keskin
haklı mıdır? Gelin birlikte karar verelim.

AMASYA PROTOKOLÜ Özerklik vaadine değinen belgelerden bildiğimiz
kadarıyla ilki (çünkü henüz gün ışığına
çıkmamış pek çok belge var) Sivas Kongresinden hemen sonra
hazırlanan Amasya Protokolleri (Buluşması, Mülakatı) diye
bilinen siyasi metindir. Sıklıkla 22 Haziran 1919 tarihli Amasya
Tamimi (Genelgesi, Kararları) ile karıştırılan bu
belge, İstanbul ile Milli Mücadele kadrolarının bir uzlaşma
girişiminin sonucu olarak 20-23 Ekim 1919 tarihlerinde
hazırlanmıştı. 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında
toplanan Sivas Kongresinden hemen sonra Mustafa Kemal, İstanbul
hükümetinin Anadolu ile irtibatını kesmek için, Milli Mücadeleyi
destekleyen posta-telgraf müdürlerini örgütlemiş, uygulanan
haberleşme ambargosu sonunda işbirlikçi Damat Ferit Paşa
hükümeti düşürülmüş, Kuva-yı Millicilere sempati ile bakan Ali
Rıza Paşa yeni kabineyi kurmakla görevlendirilmişti.
İlişkilerin normale dönmesini takiben İstanbul adına
Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri
Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına
Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar ülke
meselelerini, bu arada Kürt meselesini konuşmak için Amasyada
buluşmuşlardı. Nutuk'tan (TDK Yayınları, 1965,
s.176-181) öğrendiğimize göre burada, üçü kayıt ve
imzaaltına alınmış, ikisi gizli
sayıldığı için kayıt altına
alınmamış beş protokol hazırladılar. (Gizli
protokollerde ne olduğunu hala bilmiyoruz.) Bunlardan Kürt meselesine
değinen 22 Ekim 1919 tarihli İkinci Protokoldeki bazı ifadeler,
1960lı yıllara kadar kamuoyundan özenle saklandı.
IRK HUKUKU Gözlerden saklanan cümleler, aşağı
koyu renkle (sadeleştirerek) gösterdiğimiz cümlelerdi: Beyannamenin
[Sivas Kongresi sonuç bildirisi] birinci maddesinde Osmanlı Devletinin
düşünülen ve kabul edilen sınırının Türk ve
Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin
Osmanlı toplumundan ayrılmasının
imkansızlığı izah edildikten sonra bu
sınırın en asgari bir talep olarak kabul edilmesinin temini
lüzumu müştereken kabul edildi. Bununla birlikte Kürtlerin
gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve
sosyal haklar bakımından daha iyi duruma getirilmelerine izin
verilmesine ve yabancılar tarafından Kürtlerin
bağımsızlığını gerçekleştirme
amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan
karıştırıcılığın önüne geçmek için buhususun
şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..."
Protokoldeki
bu ifadelerin en önemli yanı Kürtlerin ırk hukuku denilerek,
onların farklı bir etnisiteden geldiklerinin Mustafa Kemal ve
muhatapları tarafından kabul edilmesidir. Bu sözlerin Milli
Mücadeleye Kürtleri katmak için verildiği açıktır.
Bu sansürü gün
ışığına çıkaran tarihçi Faik Reşit Unat Başbakanlık
Arşivindeki belgenin aslını 1961 yılında Tarih Vesikaları Dergisinde (S.18,
s. 359-365) yayınladığında Kürtlerin bu tür
tartışmalara girecek cesaretleri yoktu, çünkü siyasi açıdan çok
zayıftılar. (Bu konuya ileriki bölümlerde değineceğim.)
Ondan sonra da konu unutuldu. Son yıllarda Kürt aydınları ısrarla şu soruyu
soruyor: İkinci Protokolün bu bölümleri neden gözlerden
kaçırılmak istendi? Cevabı tahmin etmek zor olmasa gerektir.
FRANSIZ
ARŞİVLERİNDEKİ BİR BELGE Kürtlere özerklik sözü
verildiğine dair bir diğer iddia Fransız Arşivlerinde
çalışan Hasan Yıldıza ait. Yıldıza göre Koçgiri
Ayaklanmasını takip eden günlerde, Van, Mardin, Bitlis, Diyarbakır
yöresindeki Kürtler 25 Kasım 1921de ortak bir bildiri ile TBMMden
özerklik talebinde bulunmuşlardı. Halil Bey
başkanlığındaki Kürt heyeti ile görüşmek üzere,
Mustafa Kemal o sıralarda Türkiyede bulunan Libyalı dini lider
Şeyh Senusi başkanlığında bir heyeti
görevlendirmiş, ancak Kürt heyetinin temsili niteliği
olmadığı anlaşılınca, görüşme
sonuçlanmamıştı. (Fransız Dışişleri
Bakanlığı arşivi, Kürdistan Dosyası, Cilt 13, s.
12-14ten aktaran Hasan Yıldız, Belgeleriyle
Sevr-Lozan-Musul Üçgeninde Kürdistan, Koral Yayınları, 1991, s.
220-221.)
İNGİLİZ ARŞİVİNDEKİ BELGELER
İkinci iddia, İngiliz Arşivlerinde çalışan Robert
Olsona ait. Olsona göre 24 Mart 1922 tarihinde, İstanbuldaki Britanya
Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından Britanya Dışişleri
Bakanı Lord Curzona gönderilen bir raporun ekinde, 10 Şubat 1922de,
TBMMde yapılan bir celsede Kürtlere özerklik verecek 18 maddelik bir
kanun hakkında ciddi tartışmalar yapılmıştı.
Horace Rumbolda göre Meclisteki Kürt asıllı üyeler ki
sayılarının 70 civarında olduğu sanılır,
kanunda vaat edilenleri yeterli görmemişlerdi. Kürt üyelerden 64ü
hayır oyu vereceğini söyleyince, mecliste büyük kargaşa
çıkmıştı. Sonunda konu başka oturuma
ertelenmişti. Rumbold raporunu, bir daha bu konunun ele alındığını
duymadığını belirterek bitiriyordu. Yazının
ekinde, 18 maddenin açılımını içeren bir yazı
vardı. (The Public Record Office,
Foreign Office, 371-778/Eastern E. 3553/96/65, no. 308den aktaran Robert Olson, Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları
ve Şeyh Said İsyanı, Öz-Ge Yayınları, 1992.)
Kanun teklifinin maddeleri gerçekten çok radikal unsurlar içeriyordu.
Ancak böyle bir kanun teklifinden haberim yoktu. Hemen TBMMnin gizli ve
açık celse zabıtlarına baktım. Her ikisinde de 10
Şubat 1922 tarihli bir oturum yoktu. Çünkü o gün Cuma günüydü, yani tatildi.
Tarih yanlışlığı olabilir diye bir yıl öncesinin
ve bir yıl sonrasının Şubat ayı oturumlarını
taradım. 1921 yılında 10 Şubat tarihinde oturum vardı
ama orada Kürt özerkliği tartışılmamıştı.
İşin ilginç yanı bu iddiayı ortaya atan Robert Olson
tartışmayı sadece İngiliz Arşivlerinde bulduğu
mektup ve eki üzerinden yapıyor, buna karşılık meclis
zabıtlarına bakıp bakmadığına dair bilgi
vermiyordu. Robert Olsondan alıntı yapan bazı Türk
araştırmacılar ise, bu durumun farkına vardıkları
için olsa gerek, Türk arşivlerinde hala açıklanmayan pek çok belge
var notu düşmüşlerdi. Gerçekten de henüz gün
ışığına çıkmamış pek çok belge
olduğunu biliyorum ancak, benim baktığım zabıtlarda
içtima tarihleri ve içtima sayıları birbirini izlediği için,
çok sağlam kanıtlar bulununcaya kadar Robert Olsonun sözünü
ettiği özerklik kanunu meselesini kuşkuyla karşılamak
gerektiğini düşünüyorum. Kürt çevrelerinin de benim gibi kuşkucu
olmasını tavsiye ediyorum.
EL CEZİRE KOMUTANLIĞINA TALİMAT Özerklik
konusunda TBMM zabıtlarına geçmiş tek olay, 22 Temmuz 1922
tarihinde Mecliste okunan Kürdistan hakkında Büyük Millet Meclisi
Heyetinin Elcezire (Irak) cephesi kumandanlığına
yazılmış 15 Temmuz 1922 tarihli talimatıdır. Oldukça
uzun bu talimatın Kürtlere özerklikle ilgili bölümlerinde (sade Türkçe
ile) şöyle denmektedir:
1- Aşamalı olarak, bütün ülkede ve geniş ölçekte doğrudan
doğruya halk tabakalarının ilgili ve etkili olduğu bir
biçimde yerel yönetimlerin oluşturulması iç siyasetimizin
gereğidir. Kürtlerle meskûn
mıntıkalarda ise, hem iç politikamız ve hem de dış
siyasetimiz açısından aşamalı bir yerel yönetim
kurulmasını savunmaktayız.
2- Milletlerin
kendi kaderlerini bizzat idare etmeleri bütün dünyada kabul edilmiş bir
prensiptir. Biz de bu prensibi kabul etmişizdir. Tahmin olunduğuna
göre Kürtlerin bu zamana kadar yerel yönetime ilişkin
örgütlerini tamamlamış ve başkanlarını ve
yetkililerini bu amaç uğruna bizim tarafımızdan
kazanılmış olması ve oyları açık ettikleri zaman
kendi kaderlerine zaten sahip olduklarını Türkiye Büyük Millet
Meclisi idaresinde yaşamaya talip olduklarını ilan etmelidir.
Kürdistandaki bütün çalışmanın bu gayeye dayanan siyasete
yöneltilmesi Elcezire kumandanlığına aittir
. Elcezirenin idaresi ile ilgili üç maddesi daha olan
talimatı Mustafa Kemal imzalamış. (TBMM.Gizli Celse Zabıtları,
Cilt 3, TBMM Basımevi, 1980, s. 550-551.)
Bu talimatın neden verildiğini soran milletvekillerine önce hükümet
işidir denilerek cevap verilmek istenmemiş ancak ısrarlar
üzerine Nihad Paşanın 35 sayfalık gerekçesi okunmuştur.
(Gerekçe ve üzerine tartışmalar için bkz. s. 552-574) Burada özetlememe imkan olmayan bu mektupta
anlatılanlar özerklik kararın gerekçesini açıklamaktan uzaktır.
Arka planda o sıralar İngilizlere karşı ikinci kez isyan
eden Şeyh Mahmut Berzenciyi kontrol altına almak isteği
vardır. Nitekim, Berzenci bu teklife güvenerek, İngilizlere meydan
okumakta ölçüyü kaçırmış sonunda
uzlaşmazlığının cezasını Hindistana sürülerek
ödemiştir.
İZMİT BASIN KONFERANSI Kürtlere özerklik verilmesi
ile ilgili şüphesiz en açık belge Mustafa Kemalin İsmet
Paşa ve ekibi Lozanda ter dökerken, 14 Ocak 1923de başlayan ve 20
Şubata kadar 35 gün süren Batı Anadolu gezisi kapsamında, 16
Ocak akşamı başlayıp 17 Ocak sabahına kadar,
İzmit Kasrına davet ettiği dönemin ünlü gazetecileriyle yaptığı
sohbet toplantısının metinleridir. (Mustafa Kemalin annesi bu
gezi sırasında vefat etmiş, Mustafa Kemal Latife Hanımla
bu gezi sırasında evlenmiştir.)
Vakitten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkardan Velit Ebuzziya,
İleriden Suphi Nuri (İleri), Taninden İsmail Müştak
(Mayakon), Akşamdan Falih Rıfkı (Atay), İkdamdan Yakup
Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleriden Kılıçzade
İsmail Hakkı ve Kızılay Derneği Başkanı Dr.
Adnan (Adıvar) ile Halide Edipin (Adıvar) özel olarak
çağrıldığı bu toplantı TBMMnin yeminli dört
katibi tarafından zabıt altına alınmış ancak
konuşmaların yayınlanmaması
kararlaştırılmıştı. Yine de 20 Ocak 1923te
Mustafa Kemalin kontrol ve tasvibinden geçtiği anlaşılan bir
haber-bildiri yayınlandı. Sohbette alkollü içkilerden Hilafet
makamına, azınlıklardan kadın mebuslara kadar 60ı
aşkın konu ele alındığı halde, Nutukta sadece Hilafetle ilgili
bölümleri yer aldı, Kürtlerle, Batı Trakya'yla ve Rusya Türkleriyle ilgili
bazı cümleleri neredeyse başından itibaren sansürlendi. Belgenin
aslını ise kasalarda saklandı, araştırmacılara
açılmadı. Kürtlerle ilgili olarak, aşağıdaki cümleleri
okumak için tam 64 yıl bekledik:
Ahmed Emin Bey - Kürt sorununa temas
buyurmuştunuz. Kürtlük sorunu nedir? Bir iç sorun olarak temas
buyurursanız çok iyi olur.
Mustafa Kemal - Kürt sorunu bizim yani Türklerin çıkarına olarak da
kesinlikle söz konusu olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi bizim milli
sınırımız içinde var olan Kürt unsurlar o şekilde
yerleşmişlerdir ki pek az yerlerde yoğundur. Fakat
yoğunluklarını kaybede kaybede ve Türk unsurunun içine gire gire
öyle bir sınır doğmuştur ki, Kürtlük adına bir
sınır çizmek istersek türlüğü ve Türkiyeyi mahvetmek gerekir.
Sözgelimi, Erzuruma kadar giden Erzincana, Sivasa kadar giden Harputa kadar
giden bir sınır aramak gerekir. Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt
aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı
başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikle
oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar
kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiyenin halkı söz konusu
olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade
olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları
daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de
Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur,
bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir.
Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir
sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.
Tahmin edileceği gibi sansürün nedeni, koyu renklerle gösterdiğimiz
cümleleriydi. Ancak, sansürü yapanların hatırlamadıkları
şey, 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanununun şuralar yoluyla
yerel yönetimlere özerklik veren maddeleri 1924 Teşkilat-ı Esasiye
Kanunundan çıkarılmış olduğuydu. Yani Mustafa Kemal
vaadini tutmamak için, gerekli önlemleri almıştı. Ama bizim
sansürcüler, her ihtimale karşı bu satırları gizli
tutmayı tercih etmişlerdi. Şimdi neredeyse tüm Cumhuriyet tarihi
boyunca özenle uygulanan sansürün ilginç hikâyesine bakalım.
64 YILDIR KİLİTLİ KASALARDA
Aslında toplantının tam metni, Mustafa Kemalin iznini
aldığını söyleyen Siirt milletvekili Mahmut Soydan
tarafından, Milliyet Gazetesinde (bugünkü Milliyet değil) 26
Kasım 1929dan 7 Şubat 1930a kadar süren 75 bölümlük Gazi ve
İnkılap dizisinde yayınlanmıştı. Eski devlet
bakanlarından Kocaeli milletvekili İsmail Arar da bunlardan
yararlanarak 1969da, Atatürkün İzmit Basın Toplantısı
(Burçak Yayınevi) adlı bir kitap yayınlamıştı.
Arar, kitabının önsözünde [Bu önemli belge] öyle unutuldu ki Türk
Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan Atatürkün Söylev ve Demeçleri ve Atatürkün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri adlı kitaba bile
alınmadı diyordu. Ancak o zaman bilmiyorduk ama meğerse Arar da
Kürtlerle ilgili bölümü kitabına almamıştı.
İzmit Basın Konferansının metinlerini bir kez de 1982de
Türk Tarih Kurumu (TTK) bastı. Gazi
Mustafa Kemal Atatürkün 1923 Eskişehir-İzmit Konuşmaları
adıyla yayımlanan kitabı, Afet İnanın kızı
Arı İnan yayıma hazırlamıştı. İnan,
Anıtkabir Arşivinden aldığını söylediği
asıllar üzerinden hazırladığı kitabın önsözünde,
bu kitabın İsmail Ararınki gibi
olmadığını, yani
noksansız, tam olduğunu özenle vurgulamıştı. Ama
daha sonra anlayacağımız üzere bu bilgi de doğru
değildi. Arı İnanın sansürünü, İkibine Doğru dergisi 9-15 Ağustos 1987 tarihli
sayısında Gizlenen Belge başlığıyla ifşa etmişti. Dergi, bu haber yüzünden
toplatılmış ancak, 6 Kasım 1988de DGMde beraat edince,
Anıtkabir Arşivini kaynak gösterip Konferans metinlerini
yayımlamıştı. Derginin muhabirleri bu sansürün
nedeni Arı İnana sorduklarında henüz bu meseleler
halledilmemişken zamanı değil cevabını
almışlardı. Aynı soruyu, o sırada TTK
Başkanı olan Yücel Tanaya (Tanay kitap basılırken görevde
değildi) sorduklarında aldıkları cevap da benzer
nitelikteydi: Türkiyeye karşı olanlara bu dokümanları vermek
istemedim çünkü ayrılıkçılığa neden olurdu!
Noksansız metin, 1993 yılında Doğu Perinçekin Kaynak
Yayınları tarafından Mustafa
Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923
adlı kitapta (s. 105) yayımlanabildi. Yukarıdaki paragrafı
da ancak o zaman okuyabildik. Ancak günümüzde, Kürt çevreleri de kendilerine
göre bir sansür uygulayarak Mustafa Kemalin konuya girişte söylediği
Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis
olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, bizim milli hudutlarımız
dâhilinde Kürt unsurlar öyle yayılmışlardır ki, pek
sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat
yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurların içine gire
gire öyle bir hudut ortaya çıkmıştır ki, Kürtlük
namına bir hudut çizmek istesek Türklüğü ve Türkiyeyi mahvetmek
gerekir cümlelerini yazılarında kullanmıyorlar.
Başa dönersek, 1923 Ocağında ima edilen bu özerkliğin
anlamı nedir? Mustafa Kemal Kürtlere bu vaadi, Lozanda Musulun
İngilizlerden kopartılamayacağının
anlaşıldığı, dolayısıyla Meclisteki Kürt
milletvekillerinin kıyameti koparması ihtimalinin olduğu
günlerde yapılmıştır. Özerklik vaadiyle, Kürt muhalefetinin
yumuşatılması hedeflenmiş olmalıdır. Peki amaç
hasıl olmuş mudur? Pek sayılmaz, ama onun da çaresi
bulunmuştur. Hikâyesi aşağıda
LOZANDA KÜRDİSTAN MESELESİ 21 Kasım 1922
tarihinde, İsviçrenin Lozan şehrinde başlayan barış
görüşmelerin en önemli konularından biri Musuldu. Türkiyeyi,
İsmet (İnönü), Dr. Rıza Nur ve Hasan (Saka)
başkanlığındaki 27 kişilik heyet temsil ediyordu. Peki
Kürtleri bu kadar yakından ilgilendiren bir konuyu tartışan
heyette Kürt kadrosundan temsilci var mıydı? Görünüşte
vardı. Bu kişi Mustafa Kemal tarafından atanan Diyarbakır
Milletvekili Zülfü (Tigrel) Beydi. Zülfü Bey Kürt TBMMnin, Osmanlı
Mebusan Meclisinden devraldığı İttihatçı mebuslardandı.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra arkadaşı Diyarbakır
Mebusu Pirinçcizade Fevzi Beyle birlikte Ermeni kırımı suçlusu
olarak 15 Ocak 1919da İngilizler tarafından Mısırdaki
Seydibeşir kampına götürülmüş, sürgünden döndükten sonra
doğrudan Ankaraya gelerek TBMMye Diyarbakır Milletvekili olarak
katılmıştı. Yani, Zülfü Bey Kürt asıllıydı
ama Kürt toplumunu temsil eden biri değildi. (İsmail Göldaş, Lozan, Biz Türkler ve Kürtler, Avesta
Yayınları, 2000, s. 36-37.)
ET İLE TIRNAK GİBİ Musul sorununu ele alan
alt komisyonlarda, Türk temsilcisi İsmet Bey ile Britanya temsilcisi Lord
Curzon günler, aylar boyu birbirine taban tabana zıt görüşleri dile
getirmişlerdi. Aslında her iki taraf da Musulda en büyük grubun
Kürtler olduğunu kabul ediyordu ama, Türk delegelerinin temel tezi
"Musul Vilayeti'nde çoğunluk Türk (147 bin) ve Kürttür (264 bin).
Türklerle Kürtler de etle tırnak gibi ayrılmaz unsurlardır
şeklinde iken, İngilizlere göre 425 bin kişilik Kürt
topluluğu Musulda çoğunluğu oluşturmakla birlikte,
aynı zamanda 185 bin Arap yaşıyordu ve Musul tarihi olarak bir
Arap şehriydi ve Türklerle Kürtler de et ile tırnak değildi!
12 Aralık 1922 tarihli oturumda, İsmet İnönü "Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir.
Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne
girmiştir. Türklerin temsilcileriyle aynı ölçüde ülkenin hükümetine
ve yönetimine katılmaktadırlar. Kürt halkı ve meşru
temsilcileri, Musul Vilayetinde oturan kardeşlerinin anayurttan
ayrılmasına razı değillerdir" dediğinde, Lord
Curzon umarım öyledir diye cevap vermişti. Curzon, Kürtlerin
Türklerden çok farklı bir halk olduğunu, Musulda yaşayan hiçbir
etnik grubun Türklerle birlikte yaşamak istemediğini
düşünüyordu. Bunun kanıtı olarak da Britanya makamlarına
yapılan bir dizi şikayeti ve TBMMde Musul bölgesinden hiç
milletvekili bulunmamasını gösteriyordu. Curzon "Ankaranın
Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş
olduklarını kendi kendime sormaktayım. Halkoyu ile seçilmiş
tek milletvekili var mıdır? Bütün bu insanların doğrudan
doğruya atanmış oldukları ve bunlar arasında bir
takımının dil bilmedikleri için Meclisin
çalışmalarına katılmadıkları herkesçe
bilinmektedir" demişti.
Curzon haklıydı ama Ankarada manevra çoktu. O zamana dek, Kürtleri
Milli Mücadeleye katılmaya razı etmek için hem özerklik hem de özerk
bölgenin kalbi olacağı belli olan Musulu kurtarma hedefinin
canlı tutulması gerekmişti. Ama Mustafa Kemalin
kafasındaki modernleşme projelerine hız vermek için, bir an önce
Lozanın imzalanmasına ihtiyacı vardı. 6 Mart 1923
tarihinde yapılan ateşli gizli celse görüşmelerde 63 Kürt
asıllı milletvekili Musulsuz bir Lozana karşı
çıkacaklarını belirtince (TBMM
GCZ. s. 181-183) bir oldu bittiyle seçimlerin yenilenmesine karar
verilmiş, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış
Antlaşmasını Mustafa Kemalin elleriyle seçtiği yeni
milletvekilleri imzalamıştı. (18 Kasım 2007 tarihli
Tarafta, Hayali Cihan Değer: Musulu Almak başlıklı
yazımda daha ayrıntılı bilgi bulunabilir.) Bu tarihten
sonra özerklik lafı son kez Ağustos 1924te, Musulun ebediyen terk
edilmesinin arifesinde ağza alındı, buna da yeri gelince
değineceğim.
YARIN: 16 Kürt isyanının nedeni tutulmayan
sözler mi?
Taraf/AYŞE HÜR -
Istanbul - 23.10.2008
"Ağrı
Dağı tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok
şiddetli bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi
olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları
asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına
kadar ceset dolmuştur (16 Temmuz 1930, Cumhuriyet )

Devletin isyanları
önleme reçetesi
İkinci
Adam İsmet İnönü şöyle demişti: Kürtler Ermeni
tehlikesini biliyorlardı. Milli Mücadele'nin devamınca canla
başla beraberlik gösterdiler. Lozan Muahedesi yapılırken de
Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber bulunmuşlardır. Biz
Lozan'da milli davamızı 'Biz Türkler ve Kürtler' diye bir millet olarak
müdafaa ettik ve kabul ettirdik. Şeyh Sait İsyanı Kürtlerin bu
umumi tutumundan ayrılan bir sapmadır." ( Anılar, Ulus,
31 Mart 1969.)
Anlaşılan İnönü, Genelkurmay Harb Tarihi
Başkanlığı tarafından 1972 yılında
yayımlanan Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938) adlı
eserdeki saptamaları pek ciddiye almıyordu. Çünkü bu kitaba
bakılırsa söz konusu dönemde, Türkiyede 17si doğuda
yaşanan 18 ayaklanma yaşanmıştı. Genelkurmayın
bu olayları nitelerken kullandığı harekat, tedip
(terbiye etme) ve tenkil (cezalandırma) gibi terimlere
bakılırsa, bunların bir kısmı isyan ya da
ayaklanma değildi ama, hakikaten de, İnönünün sözü ettiği
isyan, Türkiyenin siyasi tarihinde önemli bir dönüm noktasına
işaret ediyordu.
ŞEYH SAİD İSYANI 13 Şubat 1925de
varlıklı ve eğitimli Nakşibendi (Zaza) Şeyhi Saidin,
Bingöl'ün (o zamanki adıyla Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil
bucağına bağlı Piran köyündeki evine sığınan
bir grup asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine
ateş açılmasıyla başlayan isyan, gerek
isyancıların halktan bekledikleri desteği alamaması,
gerekse devletin 20 bin kişilik orduyla, isyancıların üzerine
gitmesi sayesinde iki ay gibi kısa sürede
bastırılmıştı. Şeyh Said ve yanındakiler, 14
nisanda, Ankaranın isyanın planlayıcısı Azadi
örgütündeki casusu olan Cibranlı Binbaşı Kasım Bey
tarafından yakalanarak hükümete teslim edilmiş, Azadi (Özgürlük)
örgütü liderleri Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey ve üç akrabası 14
Nisan 1925te Bitliste kurşuna dizilirken, Şeyh Said ve 47
adamı, 29 Haziran 1925te, Diyarbakırda halkın da
katılımı ile idam edilmişti. (Yusuf Ziya Bey 1924 Ekim
ayında Beytüşşebap Ayaklanması ile ilgisi bulunduğu
gerekçesi ile tutuklanmıştı.)
ÇARESİ SÜRGÜN Türk Hükümeti, Musul sorunun Milletler
Cemiyeti gündeminde olduğu bir sırada çıkan ayaklanma, Musulu
almak için Türk-Kürt etle tırnak gibidir tezine zarar vereceği
için, ayaklanmayı dışarı karşı olduğundan
küçük, içeri karşı olduğundan büyük gösterecekti.
Hükümetin olayı iç muhalefeti bastırmak için
kullandığı açıktı. Çünkü 13 ilde sıkıyönetim
ilan edilmiş, ardından 1920 tarihli Hiyanet-i Vataniye Kanununda
değişiklik yapılarak dini esaslı cemiyet kurmak ve dini
siyasete alet etmek vatana ihanet kapsamına alınmıştı.
Pasif bulunan Ali Fethi (Okyar) Bey hükümeti düşürülmüş ve yerine
şahin İsmet Paşa hükümeti kurulmuştu. 4 Mart 1925te,
ülkedeki tüm özgürlükleri rafa kaldırmaya olanak veren Takrir-i Sükun
Kanunu çıkarıldıktan sonra isyancıları
yargılayacak Şark İstiklâl Mahkemeleri kurulmuş
İstanbul ve Anadoludaki İslamcı, muhafazakâr ve solcu gazeteler
de kapatıldıktan sonra 20 bin askerin katıldığı
tenkil harekatı başlamıştı. Tenkil harekatı
sırasında 15-20 bin isyancı öldürülmüş, yüzlerce köy yakılmıştı.
İsyan bölgesindeki İstiklal Mahkemelerinin görev
yaptığı Mart 1927ye kadar 5.110 kişi
yargılanmış, 420 idam, 1911 hapis cezası verilmişti.
17 Kasım 1924te Mustafa Kemalin muhaliflerinin kurduğu
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, isyanla ilişkilendirilerek 3
Haziran 1925te kapatılmıştı. (Mete Tunçay, Türkiye
Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı Yayınları, 2005,
s. 134-155 ve Ergun Aybars, İstiklâl Mahkemeleri 1923-1927, Kültür ve
Turizm Bakanlığı Yayınları, 1982, s. 125.)
AĞRININ TEDAVİSİ ZİLAN DERESİ
İsyanın ardından ilan edilen 1925 Şark Islahat Planı
uyarınca Cemilpaşazadeler, Bedirhaniler gibi bölgenin
aristokratları, Saidi Nursi gibi dinsel liderleri sürgüne gönderildi.
1927de Bazı Şahısların Şark
Mıntıkalarından Garp Vilayetlerine Nakline Dair Kanunla sürgünün
çapı daha da genişletildi. Aynı yıl, eski Kürdistan Teali
Cemiyetinin üyeleri, Şeyh Saitin, Bedirhan Bey ve Cemil
Paşanın çocukları, Ermeni Taşnak Komitesinin üyeleri,
birbiriyle didişen aşiret reisleri gibi karışık bir
grup, Lübnanda Xoybun (Bağımsızlık) adlı bir örgüt
kurdular. Böylece şehirli ve kırsal kökenli grupların veya bir
zamanlar fail ve mağdur olarak karşı karşıya gelen
Kürtlerin ve Ermenilerin zoraki evliliği ortaya çıktı. Xoybun
(Hoybun) 1926-1930 arasında Yezidi, Sünni ve Alevi Kürt
aşiretlerinden oluşan Celali Konfederasyonunun Ağrı
Dağına sığınmasıyla başlayan olaylara
damgasını vuracaktı. Çeşitli dönemlerde İran, Irak ve
Suriyeye kaçmış olan Kürt aydınları, aristokratları,
aşiret beyleri Ağrıya gelmişler, bunlara İrandaki
Şikan aşireti de katılmış, eski bir Osmanlı
askeri olan İhsan Nurinin yönetiminde dağda Ağrı
Cumhuriyeti diye bir yönetim kurup, Milletler Cemiyetine bile
başvurmuşlardı. Cumhuriyetin yeşil, sarı
kırmızı bantların üstünde Ağrı Dağı
motifli bir bayrağı bile vardı. (Naci Kutlay, Cumhuriyet ve
Kürtler, Toplumsal Tarih, S. 160, Nisan 2007, s. 27-28)
Hükümet, isyancıları vazgeçirmek için 1928 yılında bir af
çıkardı. İlginçtir, Erzurum Kongresini düzenleyen VMHCnin
kurucularından Kürt kökenli Süleyman Nazif affa karşı
çıktığı gibi vaaz ve nasihat veya refet ve şefkat
zamanı çoktan geçti, eline silah almış olan her asinin eli
başıyla birlikte kesilmelidir demişti. (Mehmet Bayrak,
Kürdoloji Belgeleri II, Öz-Ge Yayınları, 2004, s. 291-292.) Bir süre
sonra Nazifin yöntemleri uygulandı, çünkü isyancılar dağdan
inmişler ama İranda yeniden örgütlenmeye
başlamışlardı.
Alınan tedbirler hakkında bir fikir vermesi için 16 Temmuz 1930
tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım: "Ağrı
Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1500 kadar şaki
kalmıştır. Tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli
bombardıman ediyorlar. Ağrı Dağı daimi olarak infilak
ve ateş içinde inlemektedir. Türkün demir kartalları asilerin
hesabını temizlemektedir. Eşkıyaya iltica eden köyler
tamamen yakılmaktadır. Zilan harekatında imha edilenlerin
sayısı 15 bin kadardır. Zilan Deresi ağzına kadar
ceset dolmuştur (.) Bu hafta içinde Ağrı Dağı tenkil
harekatına başlanacaktır. Kumandan Salih Paşa bizzat
Ağrı'da tarama harekatına başlayacaktır. Bundan
kurtulma imkanı tasavvur edilemez."
Zilan Deresi cesetlerle dolunca İsmet Paşa noktayı koydu: Bu
ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına
sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur (Milliyet, 31
Ağustos 1930) Ödemiş'te bir konuşma yapan Adalet Bakanı
Mahmut Esat (Bozkurt) ise lafı gevelemeyecekti: Biz Türkiye denen
dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mebusunuz
inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir ortam
bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin
yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu
memlekette tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma
hakkı. Dost ve düşman, hatta dağlar bu hakikati böyle
bilsinler! (Milliyet, 19 Eylül 1930)
1933te, Cumhuriyetin 10. Yılı şerefine çıkarılan
genel aftan, 1923te Lozan Barış Antlaşması kapsamında
yurt dışına sürülen 150likler affedilip Türkiyeye dönmelerine
izin verilirken, sürgündeki Kürtlere bu hak tanınmamıştı.
(Bayrak, s. 294)
DERSİMİN TERBİYESİ ZOR Mülkiye
Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926da hükümete sunduğu raporda,
Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıban başıdır. Bu
çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek,
memleket selameti için mutlaka lazımdır demişti. 1931de
Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi
açıkladı: A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek
(keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak
halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve
şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı
surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak
ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden
çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek.
Erkanı Harbiye Reisine verilen raporda ise açık
konuşulmuştu: Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Müsellah
kuvvenin (silahlı kuvvetlerin) müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar
ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni
gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük
eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar
kılınmalıdır. (Dersim, Jandarma Genel
Komutanlığının Raporu, Kaynak Yayınları, 1998,
s. 174 ve 184.)
Geçmiş tecrübelere bakarak devletin bu tavsiyeleri dinleyip
dinlemediğini tahmin etmek zor değil ancak bu konuya, önümüzdeki
haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?
başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar
Gürsoyun mektubuna cevap verirken değineceğim.
Şeyh Said İsyanının mahiyeti neydi?
13 Şubat 1925te jandarma kışkırtması ile patlak
veren isyana adını veren varlıklı ve eğitimli
Nakşibendi Zaza Şeyhi Said Hilafetin
kaldırılmasına tepki gösteriyor, II. Abdülhamid'in en büyük
oğlu olan ve o sıralar Beyrut'ta yaşayan Mehmed Selim Efendi'yi
başa geçirerek Saltanat ve Hilafet'i yeniden kurmak istediğini
söylüyordu. Ancak isyanın arkasındaki Azadi örgütü Abdülhamitin
Hamidiye Alaylarında görev yapmış milliyetçi subayların
kurduğu seküler bir örgüttü. Öte yandan, olaya irticai
damgasının hükümetin işi olduğu Bakanlar Kurulunun 3
Mayıs 1341/1925 tarihli kararnamesindeki şu ifadeler gösteriyor:
"Yüce Genel Kurmay Başkanlığından gelen 30 Nisan 1341
tarih ve 1835/2270 numaralı tezkerede, son isyan ve irticâ
olayının basınımızda ve özellikle İstanbul
basınının büyük bir kısmında genel bir Kürt ayaklanması
şeklinde gösterilmesi, iç ve dış düşmanlarca propaganda
zemini ittihaz edilmekte olduğundan ve esasen sınırlı bir
sahada çeşitli emeller ve iğfalât (aldatmalar) neticesi oluşan
olayın büyütülmesi uygun olmadığından, isyanın
ayrımcılıktan ziyade irticâî cehalet ve aldatma neticesi
zemininde yayın yapılması için gereğinin yerine getirilmesi
teklif olunmuştur...irticâi görünümü olduğu tespit ve malum olan
hadisenin, basında Kürt meselesi şeklinde inhisar ettirilmesi
gerçeğe mutabık olmadığı kadar siyaseten de
sakıncalı olduğundan, keyfiyetin bu açıdan
yayınlanması için Dışişleri Bakanlığına
tevdiî münasib görülmüştür."
YABANCI PARMAĞI VAR MIYDI? Resmi tarihin daha sonraki
yıllarda olaya kattığı ikinci sos, bu irticai
kalkışmanın iç dinamiklerle değil dış
mihraklarla ilişkisi olduğudur. Peki bu doğru mudur? Önce,
İsmet İnönüyü dinleyelim: Şeyh Said İsyanını
doğrudan doğruya İngilizlerin hazırladığı
veya meydana çıkardığı hakkında kesin deliller
bulunamamıştır. Fakat, bundan şüphe edilmiş ve gerekli
tahkikat yapılmıştır. Çünkü, İngilizlerin Musul
Hareketi esnasında ve daha sonra Nesturi ayaklanmasında olduğu
gibi, hudutlarda ve dışarıda propagandayla, münasebetlerle
Şeyh Sait İsyanının patlamasına zahiren
yardımcı oldukları intibaı mevcuttu. (İnönü,
Hatıralar, Cilt I, I, s. 202)
Gerçekten de, Azadi örgütü, Ermenilerden İngilizlere, Ruslardan
Fransızlara kadar herkesten yardım almaya
çalışmıştır. Dönemin tanıklarından Hesen
Hişyar Serdî'nin anılarında dış destek
arayışı ile ilgili çabalardan şöyle anlatılır:
"
bazı üyeler, 'Suriye üzerinde Fransa ile ilişkiler kurmak
gerektiğini,' önerdi. Bazıları ise, 'Biz Irak üzerinden
İngilizlerle ilişki kuralım,' dedi. İçlerinden iki üye de,
'Sovyetler bize komşu ülkedir, onunla ilişkiye geçelim,'
görüşünü ileri sürdü. Bu öneriyi ezici bir çoğunluk, 'Sovyetler
dinsiz bir ülkedir. Bizim onlardan hiçbir beklentimiz olamaz,' diye
bağırarak tepki ile karşıladı. Toplantıda
Şeyh Sait bağdaş kurup oturmuş vaziyette sessizce
dinliyordu. Tepkiler karşısında sessizliğini bozarak,
'Kimisi Fransa kimisi İngiltere dedi, hiç kimse de kızmadı. Ne
zaman ki Rusya'nın bahsi geçti çoğunluk yerinden tepki ile
sıçradı. Biz siyasi bir dost ve bizi destekleyecek birini
arıyoruz. Sizin devletlerin dini ile ne alakanız olacak ki?" (Hesen
Hişyar Serdî, Görüş ve Anılarım, Med Yayınları,
İstanbul 1994, s. 194.)
EMNİYETİN TUZAĞI MI? Metin Toker Şeyh
Said ve İsyanı adlı kitabında İstanbul Emniyetinin,
Nizamettin Bey adlı bir zabıta görevlisine İngiltere Hariciye
Nezareti görevlisi Mr. Templeton süsü vererek, 1924ten 1925 Mart ayına
kadar Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı Seyit Abdülkadirin
yakını Palulu Kör Saidle defalarca görüştürdükleri,
ancak Seyit Abdülkadir Beyin, Mr. Templetonun getirdiği 80 bin
liralık şahsi çeki kabul etmediği, ayrıca önceden
kararlaştırılan anlaşma metnini
imzalamadığını anlatır. (s. 131)
İngiliz arşivlerine dayanarak doktora çalışması yapan
İhsan Şerif Kaymaza göre ise İngiliz rolüne ilişkin somut
kanıt yoktur ancak Britanya Hükümetinin parmağı yoksa bile,
Britanyanın bölgedeki istihbarat görevlisi Dobbsun işin içinde
olması muhtemeldir. Çünkü Dobbs, isyan günlerinde
alışılmadık bir suskunluk içerisindedir. Kaymaz haklı
olarak, her zaman belgelerin değil, bazen suskunlukların da
açıklayıcı olabileceğini düşünmektedir. (İ.
Şerif Kaymaz, Musul Sorunu, Otopsi Yayınları, 2003, s. 468-495)
Peki, isyan Musul sorununda kendisine yaramış olsa da, büyük bir
Müslüman nüfusa sahip Britanya İmparatorluğunun Halifeliği geri
getirmek isteyen bir mürteciye destek vermesi mantıklı
mıdır? Musul petrollerini kontrolüne almak isteyen Britanyanın
Sovyet yayılmacılığına karşı tampon olarak
güçlü bir Türkiyeden yana olması gerekmez miydi soruları
ortadadır. Dolayısıyla isyancıların İngiliz
desteğini aramış olması, İngilizlerin destek
verdiğinin kanıtı olamaz diyenler de haklıdır.
ULUSAL MI? Peki, isyanın gerçek mahiyeti neydi? O
yıllarda ne üretim biçimi ve ilişkileri ne de bunların üzerinde
yükselen üst yapı kurumları ulusal nitelikte bir ayaklanmaya müsait
değildi. Ancak ayaklanmayı planlayanlar ulusal uyanış
içinde olan kimselerdi. Buna karşılık halkı harekete
geçiren söylemler dinseldi. Yine de ayaklanmaya katılım
sınırlı kaldı çünkü, Zaza olmayan Kürtler, Zaza olup Alevi
mezhebine dahil olanlar, Sünni olup Nakşibendi olmayanlar ayaklanmayı
desteklememişti. Yani, ortada ulusal bir bilinç yoktu. Şeyh Said
İsyanı davasını gören Şark İstiklal Mahkemesi
reisi Mazhar Müfit Bey ise şöyle demişti: Kiminiz hasis şahsi
menfaatlerinize bir zümreyi âlet, kiminiz ecnebi
kışkırtması ve siyasî hırslarını rehber
ederek, hepiniz bir noktaya, yani Müstakil Kürdistan teşkiline doğru
yürüdünüz. (B. Cemal, Şeyh Said İsyanı, s. 113ten aktaran Mete
Tunçay, Türkiye Cumhuriyetinde Tek Parti Yönetimi, Tarih Vakfı
Yayınları, 2005, s. 137.)
RIZA NUR İLE ZİYA GÖKALP NE KONUŞTU 1921
Mayısı'nın son günleriydi. Samsun'dan yola çıkan yaylı
bir arabada, iki önemli adam, Ankara'ya doğru ilerliyordu. Birisi,
Rıza Nur'du, diğeri ise Malta'daki bir buçuk yıllık sürgün
hayatından henüz yeni dönmüş olan Ziya Gökalp. Rıza Nur,
yıllar sonra, yol arkadaşının vasıflarını
överken suskunluğundan şöyle yakınacaktı: Ziya,
İttihatçılar'ın içinde yegane bir düşünür kafa ve âlim
adamdı. Memleket ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl
muhasım (karşıt) saflarda bulunduk. Ama vatan işi
başka. Kıymetli adamları iş başına koymalı.
Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Laf
ağzından damla damla çıkıyor. Yaylılarla beraber
Ankara'ya gidiyoruz.
İLMİ TETKİKLER Gökalp'in sözünü ettiği konulardan
biri, yeni Türkiye'nin sosyolojik yapısıydı. Gökalp, savaş
sonrasında Kürtler hakkında nasıl bir politika izlenmesi
gerektiği sorusunu şimdiden araştırmak gerektiğini
düşünüyordu. Rıza Nur'a bu amaçla bir "İlmi
Araştırma Enstitüsü" kurmak gerektiğinden söz etti.
Az ama öz konuşuyordu. Ankara'ya varmalarından bir süre sonra,
Rıza Nur, Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili (yani
Sağlık Bakanı) oldu. Ziya Gökalp'e ise, Maarif Vekaleti (Milli
Eğitim Bakanlığı) içinde alt düzey bir görev verildi. Bu
görevde fazla kalmayarak, sonbaharda memleketi olan Diyarbakır'a gitti.
Kısa bir süre sonra Rıza Nur, "memleket ondan istifade
etmeli" düşüncesiyle, Gökalp'e bir mektup yazdı ve doğudaki
Kürt aşiretleri hakkında bir araştırma yapmasını
rica etti. Rıza Nur, sonradan bunu şöyle anlatacaktı:
"Sıhhiye vekili iken, isyanın da o vakit bu vekalete ait
olmasından istifade ederek, Ziya Gökalp'e Kürtler'i tetkik ettirdim.
Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir
surette öğrendikten sonra, Kürtlere Türk olduklarını anlatmak
için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu
adamların çoğunun Türk olduğunu bilirim. Yalnız onlara bunu
bildirmek, öğretmek lazımdı."
Gökalp Kürt Aşiretleri Hakkında Tetkikler başlıklı
araştırmasını yaptı ve Ankara Hükümetine sundu. Bir
sosyolog olarak konunun öneminin bilincinde olan Gökalp, 1924'teki erken
ölümüne dek çeşitli dergilerde Kürtler'i ele alan, Türklerle Kürtlerin
kaynaşmışlığını ve ayrılmazlığını
anlatan önemli makaleler kaleme aldı.
MODERNLEŞME FARKI Gökalp, Türklerle Kürtler
arasındaki temel farkı şöyle tarif ediyordu: "Türkler
şehir medeniyetine daha istidatlı olduklarından şehirler
Türklük merkezi halini almakla beraber, oralara gelen Kürtleri de Türkleştirmektedir.
Köylerde ve çadırlarda yaşayan Türkmenler ise, sahra medeniyetinde
daha kuvvetli bulunan Kürtlüğe temessül etmektedirler."
Bu durumda, Kürtleri hem Türklerle kaynaştırmak hem de
modernleştirmek için yapılması gereken, onları göçebe ve
dağlık yaşamdan yerleşik şehir yaşamına geçirmekti.
Bu nedenle Gökalp, raporunda dağlık bölgelerde yaşayan Kürtlerin
ovalara indirilmesini ve orada arazi sahibi kılınmalarını
savunmuştu. Ancak bunlar yapılırken Kürtler ve Türkler
arasında kardeşlik korunmalı, bunun için de ortak inançlar,
değerler ve tarihsel birliktelik vurgulanmalıydı.
OKUNMAYAN RAPORLAR Gökalp'in çalışması,
dört kopya olarak çoğaltıldı. Birisi doğrudan Mustafa Kemal
Paşa'ya gönderildi. Paşa raporu çok takdir etti. Hükümet, Gökalp'ten,
araştırmayı genişletmesini istedi. Ancak hastaydı ve
kendisine yardım edecek kimse de yoktu. Bu nedenle çalışma
barış zamanına ertelendi. Fakat barıştan sonra da
fazla yaşayamadı. Kürt konusundaki araştırmalarına
devam edemedi, çok istediği Türkiye içtimaiyatı incelemelerini
yapamadı, yoksulluk içinde vefat etti.
İleriki yıllarda, Ziya Gökalpin değil Rıza Nurun çizgisi
egemen oldu. Zaten, Şevket Süreyya Aydemir'e göre Mustafa Kemal de, genel
olarak, Ziya Gökalpe fazla bir meyil göstermemişti!(Mustafa Akyol, Kürt
sorunun yeniden düşünmek: Yanlış giden neydi? Bundan sonra
nereye?, Doğan Kitap, 2006dan kısaltılarak
aktarılmıştır.)
Ziya Gökalp'in raporunu, Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey'in İçişleri
Bakanlığı'na raporu (1926), Diyarbakır Valisi Cemal
Bardakçı'nın raporu (1926), Umumi Müfettiş İbrahim Tali
Öngören'in raporu (1931), Dahiliye Vekili Şükrü Kayanın raporu
(1931), Korgeneral Ömer Halis Bıyıktay'ın raporu (1931),
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya'nın raporu (1931),
Başbakan İsmet İnönü'nün raporu (1935), Umumi müfettiş
Abidin Özmen'in Şark Meselesi raporu (1936), İktisat Vekili Celal
Bayar'ın Şark Raporu (1936), eski Vali ve Mülkiye Müfettişi
Ahmet Hasip Koylanın raporu (1939 ?), Maliye müfettişi Burhan
Ulutan'ın raporu (1947), 27 Mayısçıların raporu (1961)
izledi.
YARIN Çok partili dönemde Kürtler için ne değişti?
Taraf/AYŞE HÜR -
Istanbul - 24.10.2008
1961 darbecilerinin Kürt meselesini çözmek için oluşturdukları Doğu Grubunun gizli raporundaki asimilasyon önerileri âdeta 1925 tarihli Şark Islahat Planındaki önerilerin kopyasıydı. Ancak, 1925 raporundaki Kürt teriminin yerini 1961de kendini Kürt sananlar terimi almıştı.

Parti çok ama zihniyet tek
Talepleri
ister kültürel olsun, ister siyasi, ister idari olsun ister dinsel olsun,
devletten tek tip tepki gören, bu tepki de baskı, zulüm,
yıldırma, silah, bomba, hatta zehirli gaz gibi sert yöntemler olan
Kürtler, 1946da Çok Partili yaşama geçildiğinde sindirilmiş
durumdaydılar. 14 Mayıs 1950de yapılan tarihî seçimlerde
bazı Kürt toplum liderleri Demokrat Parti (DP) listelerinden aday olurken,
Kürtlerin büyük bir bölümü oylarını ilk kez CHPye değil, DPye
verdiler. Bunun altında yatan en önemli neden CHPnin 1945te uygulamaya
çalıştığı ancak başarısız olduğu
Toprak Reformu idi. Ancak CHP ile Kürt feodalleri arasındaki ittifak
1957ye kadar sürdü.
DİCLE ÖĞRENCİ YURDU Türkiyenin
modernleşmesiyle uyumlu olarak Kürt eşrafının da giderek
burjuvalaşması sürecinde, bu ailelerin çocukları eğitim
için İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere gelmeye
başladılar. Bu gençler için Doğu ve Güneydoğu illerinin
özel idare ve belediyelerinin yardımlarıyla kurulan Dicle Talebe
Yurdu, Kürtlük bilincinin yeniden tanımlanmasında önemli rol
oynadı. 15 günde bir çıkan Dicle Kaynağı adlı
yayında Doğu Sorunu terimi kullanıp, jandarma ve vergi
toplayan tahsildarlardan şikâyet ediliyor, baskılar ve yasa
dışı uygulamalara karşı çıkılıyordu ama
eski isyankârlık yoktu. Nitekim dergi uzun süre yaşayamadı. Buna
karşılık Suriye, Lübnan ve Irak Kürtleri arasında solcu ve
Kürt milliyetçisi şairlerin şiirleri ki bunların
başında Cigerxwin geliyordu, sınırları aşıp
Türkiye Kürtlerinden aydın ve din hocaları arasında elden ele
dolaşıyordu. Kürt tarihi, uygarlığı ve edebiyatı
dünyaya, komşu halklara ve Kürtlerin daha çok kentli kitlelerine
ulaştırıldı. Özetle etnik kimlik bilinci artık bir
avuç Kürt milliyetçisinin özel alanı olmaktan
çıkmıştı.
BARZANİNİN DÖNÜŞÜ Bu dönemde
yaşanan ve Kürt milliyetçiliğini radikalleştiren iki önemli
olayı, 13 Temmuz 2007 tarihli Kımıl olayından 49lar
davasına başlıklı yazımda uzunca
anlatmıştım ancak okumayanlar için kısaca özetlemek
istiyorum. 14 Temmuz 1958de Irak Kralı Faysal, General Abdülkerim
Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirildikten sonra
cumhuriyet ilan eden generalin ilk işi, İranda kurulan Mahabad
Cumhuriyetinin önderlerinden olup 1947den beri sürgünde olan Molla Mustafa
Barzaniyi Bağdata davet etmek ve Kürtlere Kerkükün de içinde
olduğu bir otonom bölge sözü vermek olmuştu. 1961da Molla Mustafa
Barzaninin Irak yönetimiyle savaşa girmesi ve Irak ordusunun yenilgisi
İran, Irak, Suriye ve Türkiye Kürtlerinde yeni umutların
yeşermesine neden oldu.
49LAR OLAYI Bu durum Menderes Hükümetini tedirgin
etmişti. 14 Temmuz 1959da Kerkükte bir grup Türkmenin Irak ordusunca
katledilmesine misillime olarak, MİTin (o zaman MAH) önerisiyle bin ila
iki bin 500 kişilik bir Kürt grubunun tenkil edilmesi fikriyle
başlayan beyin fırtınası sonucu 49 Kürt aydın idam
cezası ile mahkemeye verildi. 49ların davası sürerken 27
Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti. Sanıklar demokratikleşme
vaadiyle iktidara gelen darbecilerin kendilerini salıvereceğini
umarken yanıldıklarını kısa sürede anladılar.
Gerçi tutuklulukları bir süre sonra kaldırıldı ama, 49lar
ancak 1965te zaman aşımından paçayı kurtarabildiler.
SİVAS KAMPI 27 Mayısçıların Kürt
meselesine buldukları çare ise 1 Haziran 1960ta bölgelerinde etkili olan
toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerinden ve
Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen 485 kişinin
Sivas-Kabakyazıda açık arazide kurulan bir kampa
kapatılmasıydı. Aralık ayında Sivas Kampı
sakinlerinden 55 kişi, Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon,
Isparta, Manisa, Çorum ve Denizlide zorunlu ikamete tabi tutuldular.
İddialara göre bu 55 kişinin babaları 1919da Erzurum ve Sivas
kongrelerine davet edildikleri halde katılmayı nazikçe (!) reddeden
kişilerdi. Yine iddiaya göre, bu kişilerin cezalandırılmasını
ihtilalin kudretli albayı Alparslan Türkeş istemiş, Kürt
asıllı Cemal Gürsel ise daha yüksek olabilecek sayıyı 55te
tutmuştu. Ekim 1963te çıkarılan genel afla olay kapanmıştı
ama, devletle Kürtlerin arası bir kez daha açılmıştı.
(Bu dönemde coğrafi ve yerleşim yeri isimlerinin
Türkçeleştirilmesi de tüy dikmişti.)
23LER DAVASI 22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963
tarihlerinde Talat Aydemir ve arkadaşlarının
başarısız darbe girişimlerinden sonra ülkedeki tüm
aşırı uçların törpülenmesi politikası uyarınca,
1963 yılında, Kürt milliyetçileriyle kişisel ilişkisi olan
Hamewendi adlı Arap emlakçinin üzerinde adı bulunan Musa Anterle
ilişkide olan 23 Kürt, Müstakil bir Kürdistan Devleti kurma yolunda
faaliyette bulunmak suçuyla tutuklanmışlardı. Tutuklular 1964te
salındı, dava çok sonra sonuçlandı ancak ağır
cezalandırma olmadı. Bu 23 kişi, Talat Aydemir ve ekibiyle
aynı hapishaneye konulmuştu. İddialara göre darbeci
subayların çoğu iyi eğitimli olduğu halde Kürt sorunu ile
ilgili bilgili değillerdi, ancak Talat Aydemir, Kürtlerin Ey Raqip
adlı milli marşlarını söylerken koğuşa
girmiş, marşı duyunca hazır ola geçmişti.
SOL VE KÜRTLER Musa Anter, Yaşar Kaya, Medet
Serhat, Naci Kutlay, Kemal Burkay, Methi Zena, Tarık Ziya Ekinci ve Canip
Yıldırımın başını çektiği bir grup
Kürt aydını ise 13 Şubat 1961 tarihinde 12 sendikacı
tarafından kurulan Türkiye İşçi Partisine (TİP)
katıldılar. Bu grubun oluşturduğu Doğulular
kanadının etkisiyle, TİP literatüründeki adıyla Doğu
Meselesi Türkiyenin gündemine taşındı. İlk kez Genel
Başkan Mehmet Ali Aybarın, 1963te Gaziantepte yapılan Genel
Yönetim Kurulundaki açış konuşması ile getirilen
Doğu Meselesi 1966da Malatya Kongresinde parti kararlarına girdi.
Buna paralel olarak yayın hayatında da Kürtlerin sesi duyulmaya
başlamıştı. Ancak Medet Serhatın 1963te
çıkardığı Deng dergisi ancak üç sayı
yayımlanabildi. 1966da yayımlanan Roja Newe (Yeni Akış) ve
Dicle-Fırat gibi dergiler de çok dayanamadı. Halbuki bunlar Kürtçe
şiirlere ve radikal olmayan fikir yazılarına yer
veriyorlardı. TİP çizgisine yakın Sosyal Adalet ve Ant, Milli
Demokratik Devrim (MDD) çizgisindeki Türk Solu gibi dergilerde Kürt
aydınları seslerini duyurmaya başlamışlardı.
Mısırdaki Cemal Abdülnassır hareketinden esinlenen devrimci
çizgideki Yön dergisinde Kürt Meselesi Doğu Sorunu olarak dile
getiriliyordu ama bu sorunun hallini devrimin arkasına koyuyordu.
Atatürk dönemi aydınlarından Ahmet Hamdi Başarın liberal
eğilimli Barış Dünyasında da Kürtlerin kültürel
haklarına yer veriliyordu. Yönde yazan Dr. Sait
Kırmızıtoprakla Barış Dünyasında yazan Musa
Anter arasındaki polemikler Kürtleri çok heyecanlandırıyordu.
Kürt edebiyatının baş eseri Mem û Zinin Mehmet Emin Bozarslan
tarafından Latin alfabesiyle yeniden yayımlanması da bu dönemde
oldu.
DOĞU MİTİNGLERİ Doğu
meselesini kamuoyuna mal etmek için, T-KDPli muhafazakârlarla ve TİPli
solcular elbirliği yaptılar ve 1967de çeşitli il ve ilçelerde
Doğu Mitingleri düzenlendiler. Mitinglerde, Doğunun ihmal
edilmişliği, jandarma ve polis baskısı, fırsat
eşitliğinin olmayışı gibi konular işleniyordu.
TİPi pasif bularak ayrılan Kürt gençlerinin kurduğu Doğu
Devrimci Kültür Ocakları (DDKO), ile Dev-Genç ve Fikir Kulüpleri
Federasyonu (FKF) gibi Marksist örgütlerde sol söylemlerle Kürt milliyetçisi
söylemler el ele gidiyordu. Bu oluşumlara, Kürt feodallerinin,
ağalarının, Cumhuriyet döneminin sürgünlerinin çocukları da
katılınca rejimin muhafızlarında alarm zilleri çalmaya başladı.
TÜRKİYE KDPSİ DP ve 27
Mayısçıların dışlayıcı
politikalarının yarattığı hayal
kırıklığı içinde yeni arayışlara giren
dinsel-muhafazakâr eğilimli Kürtler ve küçük bir aydın grubu ise
1965te Barzaninin etkisiyle illegal olarak Türkiye Kürdistan Demokrat
Partisini (T-KDP) kurdular. Partiyi kuranlar 1925te Şeyh Saidin
yardımcısı olan Liceli Fehmiye Bilalın etkisindeki
kişilerdi. İlk başkan Faik Bucakın Urfada bir
eşkıya tarafından öldürülmesi üzerine yerini Sait Elçi aldı.
(Kürtler bu olayın arkasında Türk istihbaratının
olduğunu düşündüler.) Partinin Kürt kimliğinin kabullenmesi ve
kültürel haklarla yetinen ılımlı yapısı bazı Kürt
aşiret reislerini etkilemişti. T-KDP legal siyasette, Kürt
asıllı Yusuf Azizoğlunun içinde bulunduğu Yeni Türkiye
Partisini (YTP) destekliyordu.
BALYOZ HAREKATI 12 Mart 1971de askerlerimizin adet
olduğu üzere siyasete müdahalesi gerçekleştiğinde T-KDP illegal
olduğu için sadece üyelerinin yargılanması ile
cezalandırıldı ama Doğu Meselesi TİPin sonunu getirdi.
Mahkemenin TİPi oybirliği ile kapatan 20 Temmuz 1971 tarihli
gerekçeli kararında, okuryazar olan belki de olmayan fakat çevresinde
geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kişilerce, anayasal
vatandaşlık haklarından anlayacağı, anayasada Kürt
vatandaşlara tanınan hakların dışında kalan
konulara ilişkin bir takım özlem ve istekler olabileceği gibi
ilginç bir endişe yer alıyordu. Kapatma kararından sonra
TİP liderleri 15 yıla kadar değişen hapis cezalarına
çarptırıldılar. Bir kez daha
anlaşılmıştı ki, devletin en mutedil biçime de olsa Kürt
meselesinin dile getirilmesine tahammülü yoktu!
KÜRTLER RADİKALLEŞİYOR TİPin ve
ardından DDKOnun kapatılmasıyla siyasi taleplerini dile
getirecek platformları kalmayan solcu Kürtler, ister istemez,
muhafazakârlar gibi gözlerini Kuzey Iraka çevirdiler. Zaten iki taraf
arasındaki ilişkiler, kaçakçılık ve akraba ziyareti gibi
nedenlerle aralıksız sürmüştü. Türkiyeli Kürtler 1971-1972de
Mustafa Barzani önderliğindeki Kürtlere şeker, lastik ayakkabı,
çay ve elbise gibi eşya yardımında bulunuyorlar,
karşılığında da ideolojik takviye
alıyorlardı. Bu durum devletin gözünden kaçmadı ve
Şırnak ve Silopi yöresindeki DDKOlu gençler Diyarbakır ve Siirt
İlleri Sıkı Yönetim Mahkemelerinde, Irak KDPsinin (I-KDP)
uzantısı T-KDP sanıkları olarak ağır cezalara
çarptırıldılar. (Şerafettin Elçi de bunlardan biriydi.)
1973te iktidara gelen CHPli Bülent Ecevit seçim kampanyasında
Doğunun sorunlarını çözme sözü vermişti ama bir süre
sonra bundan vazgeçti. Hem legal siyasi partilerden, hem Türk solundan umudunu
kesen Kürtler, 1974te I-KDPnin ve Barzaninin Iraktaki
ayrıcalıklı konumunu kaybetmesi üzerine sol ile
milliyetçiliğin karışımı radikal bir söyleme
kaydılar. Cezaevinden çıkan Mümtaz Kotan ve arkadaşları
Rızgari dergisini Kemal Burkay ve arkadaşları Özgürlük Yolu
dergisini çıkardılar. Ayrıca DDKD, KAWA, KIP, KUK gibi ona
yakın örgüt ortaya çıktı. İleride ülkeye büyük bir fatura
çıkaracak olan Partiya Karkerên Kürdistan (PKK) ise 1978 yılında
kuruldu.
Bu kesimler, 11 Eylül 1980 askeri darbesinde ilk tutuklananlar
arasındaydı. Bir bölümü çok ağır cezalara
çarptırıldı, bir bölümü çatışmalarda, faili
meçhullerde öldürüldü. Diyarbakır Cezaevinde en ağır
işkencelerle geçen yıllardan sonra artık, solculuk,
sağcılık gibi siyasi kavramlar değil, Kürtlük gibi etnik
kavram ağırlık kazanmaya başlamıştı. Bunun
ne anlama geldiğini 1984ten itibaren ülkece anlayacaktık...
Ek Kaynakça: Naci Kutlay, 21. Yüzyıla Girerken Kürtler, Peri
Yayınları, 2002; Tarık Ziya Ekinci, Vatandaşlık
Açısından Kürt Sorunu Ve Bir Çözüm Önerisi, Kuyerel
Yayınları, 1997; Kemal Kirişçi&Gareth M. Winrow, Kürt
Sorunu, Kökeni ve Gelişimi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları,
1997.
DOĞU GRUBUNUN YAPILACAKLAR LİSTESİ
Rıdvan Akar ve Can Dündar, Karaoğlan belgeselini hazırlarken,
Bülent Ecevitin kişisel arşivinde 27 Mayısçıların
Kürt raporunu bulmuştu. DPT bünyesinde kurulan Doğu Grubunun MAH
(MİT) Genelkurmay, Emniyet gibi kurumlardan, bölgede
çalışmış ve çalışmakta olan idareci ve
siyasetçilerden elde ettiği bilgilerden oluşan bir raporda,
bölgenin, kendilerini Kürt sananlar lehindeki nüfus yapısını
Türk lehine çevirmek için kendini Kürt sananların Türklerin yoğun
olduğu bölgelere iskanı, bölgede kız ve erkek misyonerlerin
yetiştirilmesi, mahalli radyolarda Türkçe güfteli mahalli havaların
çalınması ve propaganda uzmanlarının
hazırladığı bölgesel programların
yayınlanması, kendini Kürt sananlara ırk
bakımından, Türk siyasi düzeninin kendi menfaatleri bakımından
en elverişli, en emin ve en çok imkân sağlayan düzen olduğunun
telkin edilmesi, dünya entelektüel muhitine Türkiyede bir Kürt meselesinin
mevcut olmadığının anlatılması, bir Türkoloji
Enstitüsü kurularak kendini Kürt sananların menşelerinin Türk
olduğunun ispat olunarak yayınlanması, İslam
Ansiklopedisi ile Rus alim ve politikacısı Minorskinin kendini Kürt
sananların İran kökenli olduğu yazısı ile Lozanda
delegelere kabul ettirilen, kendilerini Kürt sananların dağlı
Türkler olup, Turan kökenli oldukları tezlerinin derhal tashih edilmesi
gibi her biri bir fars konusu olacak öneriler vardı.
(Ayrıntılı bilgi için: Can Dündar, Tarihi bir arşivin
kapıları ilk kez açılıyor, http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=5968)
KÜRT CEMAL NASIL KEŞANLI ALİ OLDU Yazımızı
edebiyattaki atraksiyonlarla bitirelim. Dersim Kürt isyanlarını
anlatan Memo ve Cemonun yazarı Kemal Bilbaşar bu romanlarda olan
biteni bir güzel anlatır ama şöyle rahatça Kürt diyemez. Fakat edebiyattaki
gizli sansürün en ilginç örneği 1960lı yılların kült
tiyatro eseri Keşanlı Ali Destanıdır. Hem yazarı
Haldun Taner tiyatro yazarlığında hem de Türk epik tiyatrosunda
çok önemli bir yere sahip olan bu eser, mekânı, konusu, karakterleri ve
diliyle tam bir Kürt hikâyesi olduğu halde, gizli bir Türkleştirme
operasyonuna uğramış ve seyircilerin karşısına
Trakyanın güzel kasabası Keşanın destanı olarak
çıkmıştır.
Gazeteci Mehmed Kemal (Kurşunlu), Mayıs 1982de Cumhuriyette
yayımlanan Türkiyenin Kalbi Ankara konulu yazı dizisinin bir
bölümünde Kürt bağlantısını şöyle anlatır: Kürt
Cemali, Altındağ ve Atıfbeyde çok sevildiğinden tutuluyor,
ağıtlar yakılıyor. O günlerin akşam gazeteleri
Cemalinin öldürülüşünü ballandıra ballandıra yazıyorlar.
Öyle ki Haldun Tanerin dikkatini çekiyor. Bir gün Haldun Taner bana
çıkageldi. Şu Kürt Cemali nerelerde geçti, aslı ne öğrenmek
istiyorum dedi. Haldunu Altındağ ve Atıfbeyin çocuğu
Avukat Şefik Günder ve Atıfbeyli Tahsin Yamanla tanıştırdık.
Öğrendi, inceledi, bu olaydan Keşanlı Ali Destanı
doğdu. Mehmed Kemalin açıklamalarından sonra gerçeği
açıklamak zorunda kalan Haldun Taner ise 1984te eserinin 4.
basımına yazdığı Önsözde hikâyenin Altındağ
kısmını doğruladıktan sonra şöyle diyor: Konu ne
kadar bizdense, oyunu üslubu da o kadar bizden olsun istiyordum.
Böylece Türkleştirme operasyonunun nedeni öğreniyoruz: Yazar
hikâyenin bizden olmasını istemiştir. Bizden olması için de
kırk yıllık Altındağlı Kürt Cemalinin
Keşanlı Aliye döndürülmesi gerekmiştir!
KÜRT ÇEVRELERİNİ YAKLAŞIK 40 YILDIR MEŞGUL EDEN
İKİ SAİT OLAYI NEDİR 3-10 Eylül 1962
tarihinde, CHPnin Türkçü kanadından Avni Doğan, Dünya Gazetesinde
Barzanlı Olayının Altındaki Büyük Tehlike adlı
yazı dizisinde dikkatleri Kürtlere çekiyor, Irak, İran, Türkiye
toprakları üzerinde Kürt hükümeti kurmak artık bir düşünce
olmaktan çıkmış, tehlike halini almış diyordu.
Avni Doğanın bu yazılarına Dersim-Nazimiyeli Dr. Sait
Kırmızıtoprak 14 Eylül 1962de Yön dergisinde Çanlar Kimin
İçin Çalıyor? başlıklı yazıyla cevap verdi.
49lar Davası sanıklarından olan ve tıbbiyeyi tutuklu iken
bitiren Dr. Sait yazıda, Kürt-Türk kardeşliğinin asimilasyon
yoluyla değil, ulusların eşitliği temelinde
gerçekleşmesini savunuyordu.
O yıllarda CHPyi Atatürkçü-ilerici, DPyi gerici-işbirlikçi
olarak niteleyen Dr Sait, daha sonra TİPin içinde, Milli Demokratik
Devrimci (MDD) muhalefeti örgütlemiş ancak bir süre sonra, bir grup gençle
birlikte Kürt (Kurmanci) dilini yerinde öğrenmek (Dersimli olduğu
için Zazaca konuşuyordu) ve mücadeleye katılmak için Ekim 1969da
Iraka geçmişti. Altı ay kadar sonra Kürtler otonomiye
kavuştular, bölgenin lideri Molla Mustafa Barzani Dr. Saitin solcu
olduğunu öğrenince soğuk davrandı, ama kendisine Zaho
bölgesinde bir kamp yeri verdi. Oradaki bir barakayı hastaneye çevirerek
kısa sürede halkın sevgisini kazanan Sait
Kırmızıtoprak, Dr. Şivan adını ve doktor olarak
popülaritesinin verdiği cesaretle Tde-KDP adıyla kendi partisini
kurdu. Dr. Şivanın ana tezi, Kürt milliyetçiliğinin esas
enerjisini ABD emperyalizmine değil, Türk milliyetçiliğine mücadeleye
hasretmesi gerekliliğiydi. Yani sol söylemden radikal bir kopuş ve
pragmatik bir yöneliş söz konusuydu. Parti bir süre sonra I-KDP
tabanına yöneldi. Aynı zamanda Barzaninin adını kullanarak
Türkiyede de örgütlenme çalışmasına başladı. Bu
cüretkâr tutum, hem T-KDPyi hem de Barzaniyi rahatsız etti.
SAİT ELÇİ IRAKA GİDİYOR Hal
böyleyken, Türkiyede 12 Mart 1971 darbesi oldu, kovuşturmadan kaçan T-KDP
lideri Sait Elçi, Iraka gitti. Bir süre sonra Elçinin cesedi bulundu.
Öldürenin Dr. Şivan olduğu söylendi. Olaydan iki ay sonra, T-KDPnin
isteğiyle Molla Barzaninin adamları Dr. Şivanı ve iki
adamını tutukladılar ve zindana koydular. İddialara göre
burada zincire bağlı şekilde dört ay tutulan Dr.
Şivanın, yargılanma, Barzaniyle görüşme ve ailesiyle
görüşme talepleri reddedildi ve 26 Kasım 1971de iki adamıyla
kurşuna dizilerek öldürüldü.
O günden beri, İki Sait Olayı ya da Saitler Olayı
adıyla anılan bu olay Kürt çevrelerini çok meşgul etti. Herkesin
bir fikri vardı ama olayın üstündeki sır perdesi hâlâ
kalkmadı. Bazı kişiler Sait Elçiyi Türk
istihbaratının öldürdüğünü söylediler. Çünkü Sait Elçi önemli
bir Kürt lideriydi ve Elçinin öldürülmesinin T-KDP ve Barzani tarafından
Dr. Şivana yıkılması sonucu her iki Saitten de kurtulmak
mümkün olmuştu. Bunun bir versiyonu da, Kerkük meselesi yüzünden birbirine
ihtiyacı olan Irak istihbaratı (başında İlyas Barzani
vardı) ile Türk istihbaratının karşılıklı
olarak birbirine jest yaptığıydı. Saitlerin öldürülmesi
Türkiyeyi, bunun karşılığında Kerkük olaylarında
elinin serbest bırakılması Barzaninin işine gelmişti.
Bazı kişilere göre, olay tamamen Barzaninin siyasi komplosuydu,
çünkü iki Sait de ilerde Barzaninin rakibi olabilirdi.
Bazı çevrelere göre ise cinayeti hırslı ve pragmatik bir
kişiliği olan Dr. Şivan işlemişti. Çünkü Barzani
Mardin, Hakkari, Siirtte örgütlenme işini Elçinin T-KDPsine
bırakmıştı. Bu da Dr. Şivanı kızdırmıştı.
Siyasi idam hükmü anlamına gelen bu karara boyun eğmek yerine Sait
Elçiyi öldürmüştü (veya bu işi yapması için Barzani
tarafından kışkırtılmıştı), sonunda da
hak ettiğini bulmuştu.
Görüldüğü gibi, senaryoların sonu yok. Ancak hepsinde Barzaninin
olumsuz bir rolle yer aldığı görülüyor. Bu durum, bize bugün de
Barzani-Talabani ilişkisinde olduğu gibi ideolojik olmaktan ziyade,
yapısal sorunların Kürt siyasetini hegemonyası altına
aldığını düşündürüyor. Barzaninin aşiret reisi
diye küçümsenmesi ile Talabaninin modern kimliğinin öne
çıkarılması bunun bir tezahürü olsa gerek.
(Farklı yorumlara örnek olarak: Hüseyin Akar, Dr. Şivan ve Barzani
Kürt Liderliği, Ankara 2006 ve Sait Aydoğmuş, Yakın
Tarihimizde İki Sait Olayı, www.kurdinfo.com/portre/s_aydogmus_Saitler_olayi.pdf)
YARIN PKK Süleyman Demirelin dediği gibi 29. Kürt
İsyanı mı?
Taraf / AYŞE HÜR - Istanbul - 25.10.2008
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, PKKnın 1984te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan süreci 29. Kürt İsyanı olarak adlandırmıştı.
Halbuki,
1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve 1939 Ağrı isyanları
dışındakiler, devletin Kürtlere yönelik tedip, tenkil ve
harekatlarıydı.
29. KÜRT İSYANI MI?
9. Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel, PKKnın 1984te Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla
başlayan süreci 29. Kürt İsyanı olarak
adlandırmıştı. Halbuki, 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said
ve 1939 Ağrı isyanları dışındakiler, devletin
Kürtlere yönelik tedip, tenkil ve harekatlarıydı.
1993te
Süleyman Demirelin ifşa ettiğine göre, bir gün
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, kendisine gizli bir yazı
göndermiş ve şöyle demişti: Sorunlu bölgeler, köyler ve
dağlık bölgelerdeki mezralardan başlamak üzere bölge kademeli
olarak boşaltılmalıdır. En fazla 150-200.000 kişi
arasında olduğu tahmin edilen PKK destekçilerinin ülkenin Batı
bölgelerine dikkatli bir şekilde yerleştirilmesinden sonra,
PKKnın lojistik desteği kesilecek, göç ettirilenlerin de yaşam
standartları yükselecek. Bu gruba iş vermede öncelik tanımak
lazım. Dağlık bölgelerin boşaltılması ile
terörist örgüt izole olacak. Güvenlik güçleri derhal harekete geçmeli ve bu
bölgeleri kontrol altına almalı. Bu kişilerin bölgeye
dönüşlerinin önlenmesi için, bölgeye büyük barajların
yapılması bir diğer alternatiftir
deniyordu. (Turkish Daily News&Turkish Probe, 16
Kasım 1993) Zamanın Genelkurmay Başkanı Doğan
Güreş, köylerin boşaltılması kararını
doğrulamış ve bunu PKKya karşı bir askeri strateji
olarak tanımlamıştı. (Reuters,
30 Temmuz 1994) Anlaşılan pragmatik Özal, Osmanlıdan beri her
başı sıkışan yöneticimizin başvurduğu
tehcirde büyük hikmet görmüştü. Hele de, bu kişilere gittikleri
yerlerde belli avantajlar sağlanırsa, entegrasyon (hadi olmadı
asimilasyon) mümkün olamaz mıydı? Olurdu belki ama, bakın neler oldu.
NEO HAMİDİYELER . 1984'te PKK'nın Şemdinli ve Eruh
baskınlarından sonra, devlet Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki
köyleri önce güvenilir ve güvenilmez diye ikiye
ayrılmıştı. (İkibine
Doğru, 13-19 Aralık 1987) Güvenilir köyler, Abdülhamitin
Hamidiye Alaylarına asker veren aşiretlerdi. (Bu aşiretlerin
mensupları, 1950'li yıllara kadar eşleri
aracılığıyla devletten maaşlarını almaya
devam etmişlerdi. Bir okurumun söylediğine göre bunlar arasında
Şeyh Said İsyanını planlayan Azadi örgütünün başı olduğu için idam edilen
Cibranlı Halit Beyin eşi de vardı.) İlk korucular,
Beytüşşebaplı Jirki Aşiretinden seçildi. Aşiret reisi
Tahir Adıyaman, bir savcıyı ve yedi askeri öldürmekten dolayı
idam istemiyle yargılanırken devletle koruculuk anlaşması
yaptı ve aşiretine mensup 336 cinayet sanığıyla
birlikte takipten kurtuldu. Onu diğer Hamidiye aşiretleri izledi. 4
Nisan 1985te 3175 sayılı Köy Kanununa yapılan bir ekleme ile
57 bin korucuya asgari ücretten maaş bağlandı, bunlara daha
sonra 12 bin civarında da gönüllü korucu eklendi.
ZORUNLU GÖÇ BAŞLIYOR . Güvenilmez aşiretler ise bazen açık
şiddet, bazen tehdit, bazen yıldırma, bazen de ikna yoluyla
köylerinden çıkarıldılar ve önce Batman, Diyarbakır,
Hakkari, Şanlıurfa ve Van gibi en yakın şehir merkezlerine
göç ettiler. Bazıları OHAL dışında kalan Adana,
Gaziantep, Kahramanmaraş ve Mersine göçtüler. Daha gözü kara olanlar
Ankara, Antalya, Bursa, İstanbul ve İzmirde
şanslarını denediler. Devletin en son
araştırmasına göre zorunlu göç mağdurlarının sayısı
953.680 ila 1.201.200 arasına idi. (Ayrıntılı bilgi için
Dilek Kurbanın 31.12.2006 ve 7.1.2007 tarihli Radikal 2lerdeki yazılarına bakılabilir.)
Bu
gariban nüfus, hem şehirlerin çeperlerinde, hem de merkezlerdeki çöküntü
bölgelerinde, onlardan gayri kimsenin razı olmayacağı,
mutfağı ve banyosu olmayan, yarı harabe konutlarda, naylon
çadırlarda, bidon evlerde 9-10 kişi sığışarak
yaşamaya çalıştılar. Bu zorunlu göçmenler hayata tutunmak
için meşru, gayri meşru bulabildikleri her işte bütün fertleriyle
çalışmak zorunda kaldılar. Çocuklarını okula
gönderemediler. Zaten onları kabul edecek okul bulmaları da zordu.
Hal böyleyken, hastalıklar, bunalımlar, intiharlar, şiddete
başvurmalar, suça karışmalar hiç
şaşırtıcı değildi. Zorunlu göçün bir diğer
sonucu, radikal milliyetçiliğin artık Türkiyenin her köşesine
yayılması oldu.
GERİ DÖNEBİLDİLER
Mİ? Türkiye uzun bir süre
problemi reddetti. 2002 yılında BM Yerinden Edilmiş Kişiler
Temsilcisi Francis Dengin raporu üzerine ilk diyalog başladı. Avrupa Birliği bu sorunla 2003
yılında ilgilenmeye başladı. Peki devlet bu sorunu
çözmek için ne yaptı? Dönemin İçişleri Bakanı Abdülkadir
Aksunun Haziran 2005te yaptığı açıklamaya göre resmi
rakam olan 355,803 kişiden 125,539ü
güvenli biçimde köylerine dönmüştü. Ancak, 18 Kasım 2005te durumu
yerinde görmek isteyen İnsan Hakları Örgütü, Diyarbakırın
Hazro ilçesinin Koçbaba köyüne bir ziyaret yaptı. Devlet listesine göre 27
hane, 278 kişi geri dönmüş iken, köyde 13 hane ve 69 kişi
yaşıyordu. Yakındaki Çiftlibahçede ise hükümete göre 49 hane
dönmüştü ve rakam doğruydu. Diyarbakırın Lice ilçesine
bağlı Duru köyünde devletin listesine göre 207 hane ve 346 kişi
varken, örgüt 10 hane buldu. Yine Liceye bağlı Dibek köyünde 16 hane
değil, kimse yoktu. Bingöle bağlı Esmataş ve
Kırık köyleri hiç boşaltılmamıştı ancak
devletin listesinde geriye dönenler arasında
sayılmışlardı. Bazı durumlarda köyler geri dönmüş
olarak gösteriliyordu ancak köyü iskan edenler koruculardı. Bunun gibi
daha nice örnek vardı. (Human Rights Watch (HRW) Report, 7 March 2005,
Vol.17, No.2/D)
ZARARLARI TAZMİN EDİLDİ
Mİ? Devletin uygun bulduğu
terminoloji ile Terörden doğan zararların giderilmesi için
çıkarılan 5233 sayılı yasa, sadece terör yüzünden zarar
görenleri kapsadığı, buna karşılık yaygın
şiddet yüzünden kaçmak zorunda kapsamadığı, giderilecek
zararların ne olduğu tarif edilmediği, şikayetlerin
iletileceği komisyonlar devletçe oluşturulduğu, izlenecek
prosedür çok karmaşık olduğu, etkili bir temyiz mekanizması
olmadığı için ve daha onlarca neden yüzünden yaralara merhem
olmadı. TBMM raporuna göre, Temmuz 2005 itibariyle örneğin
Diyarbakırda yapılan 18.240 başvurudan sadece 369u, Batmanda
5.847 başvurudan 328i, Bingölde ise 14.105 başvurudan sadece 124ü
kabul edilmişti. Talepleri kabul edilenlere ödenen tazminatlar ise komik
düzeydeydi. (Zarar Tespit Komisyonlarının sorunları nasıl
çözdüğünü (!) merak edenlere: Human Rights Watch 2006 Türkiye Raporu, hrw.org/turkish/backgrounder/2006/turkey1206/turkey1206tuweb.pdf).
GÜVENLİKLERİ SAĞLANDI
MI? Ama geriye dönenleri bekleyen
sadece yokluk, işsizlik, açlık değil, sayıları 70 bine varan korucular da bekliyordu. Bunlar
öyle bir gruptu ki, resmi rakamlara göre 1985-2006 tarihleri arasında
5.129 korucu çoğu terör, cinayet, kaçakçılık, ırza geçme
gibi ağır suçlar işlemişti. (http://www2.tbmm.gov.tr/d22/7/7-6226c.pdf)
Bir
de her yıl onlarca kişinin canını alan kara
mayınları sorunu vardı. Çünkü, Türkiyenin sahip olduğu 3
milyon kara mayınından 920 bini sınır boylarındaki
Ardahan, Batman, Diyarbakır, Doğubeyazıt, Gaziantep, Hakkari,
İskenderun, Kağızman, Kars, Mardin, Şanlıurfa,
Şırnak ve Vanda, sınır ili olmayan (acaba neden?) Tunceli
ve Siirte yerleştirilmişti ve bunların temizlenmesi için somut
bir adım atılmıyordu. (Landmine
Monitor Report, 2005-Turkey. www.icbl.org)
Daha
pek çok dertleri olan bu insanlar büyük bir sabırla devletçe ve Türk
halkı tarafından fark edilmeyi ve elbette sorunlarının çözülmesini
bekliyorlar. İnsan sormadan edemiyor: Acaba PKK ile mücadeleye
ayrılan 400 milyar, daha işin başında bölgenin ve ülkenin refahı için
harcansaydı bütün bunları yaşar mıydık?
VATANDAŞ TÜRKÇE KONUŞ!
Türkiyede kaç Kürt yaşadığını tam olarak
bilmiyoruz çünkü 1965 sayımından beri etnik kökene ve dile dair
sorular sorulmuyor. Tahminler, toplam nüfusun yüzde 7si ile 12si
arasında oldukları yönünde. Sayılarını bilmiyoruz ama Kürtlerin yıllarca gizli ya da açık Kürtçe
konuşma yasağı ile boğuştuğunu biliyoruz. Bu
yasakları delmeyi kafasına koyan Turgut Özal ne yazık ki,
projelerini yaşama geçirme fırsatı bulamadan vefat etti. 1991de
DYP ve SHPnin kurduğu koalisyon hükümeti, SHP içindeki HEPlilerin
etkisiyle, Kürt adına doğrudan değinmeden Türkiyede kendi
kültürel kimliklerini ifade etme ve geliştirme durumunda olması
gereken farklı etnik grupların varlığından söz
ediyordu.
KÜRTÇE YEMİN KRİZİ . 6 Kasım 1991de, milletvekillerinin yemin
töreni sırasında yaşanan Kürtçe yemin krizi, yedisi DEPli, biri
bağımsız, sekiz milletvekilinin ağır hapis
cezalarına çarptırılmaları ile sonuçlandı. 1993de
Tansu Çiller, Kürtçe yayın ve eğitim konusunda olumlu
düşündüğünü açıkladı, ancak partisindeki ve ordudaki
sertlik yanlılarının muhalefeti yüzünden bundan vazgeçti.
Alparslan Türkeş Kürtlerin büyük çoğunluğunun Türk soyundan
olduğunu söylerken, köy korucu sistemine büyük destek veren Kürt
aşiretleri de bu politikaya uyum göstermişler ve MHPye büyük ölçüde
oy vermişlerdi. SHP ve CHPnin tavrı ise Kürtlerin kültürel
haklarını desteklemekle birlikte Türkçenin resmî dil ve bütün ülkede
ortak eğitim dili kalması yönünde olmuştu. RP, Kürtleri
İslam ümmetinin bir parçası gördükleri için konuya gayet sıcak
yaklaşmıştı. ANAP ise, bazı Kürt kökenli
milletvekillerinin zorlaması ile Kürtçe eğitim hakkı dahil,
Kürtlerin kültürel hakları konusunda bazı girişimlerde
bulunmuş ama nedense 1995te Güneydoğu ve Doğu Anadoludaki
oyları ciddi bir gerilemeye uğramıştı.
ANADİLE GEÇİT YOK . Şubat 1999da PKK lideri Abdullah
Öcalanın yakalanmasından günümüze kadarki dönemde, Avrupa
Birliğinin zorlamaları ile bazı olumlu gelişmeler olmakla
birlikte Türkiye anadil konusunda son derece muhafazakar davranmaya devam
etti. Örneğin sadece bir bildirge olduğu için herhangi bir
bağlayıcılığı olmayan BM Ulusal ya da Etnik,
Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları
Bildirgesine (1992) konsensüs yoluyla katıldı ama bir yorum
beyanı ekledi. Aynı şekilde 1 Mart 1998de yürürlüğe giren Bölgesel
ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (1992) ile Ulusal Azınlıkların
Korunması Çerçeve Sözleşmesini de (1995) imzalamadı. Türkiyenin ancak 15 Ağustos 2000de
imzaladığı 1966 tarihli BM Uluslararası
Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinin 27. Maddesi, "Etnik, dinsel veya dilsel
azınlıkların bulunduğu bir devlette böyle bir
azınlığa mensup bulunan kişilerin gurubun diğer
üyeleriyle birlikte toplu olarak kendi kültürel haklarını kullanma,
kendi dinlerinin gereği ibadeti etme ve uygulama veya kendi dillerini
kullanma hakları engellenemez dediği halde, Türkiye
bunun gereklerini yerine getirmemekte direniyor. Üstelik şimdi bir de,
ilkelerini sürekli çiğnediği BMnin Güvenlik Konseyi üyesi oldu!
GENEL
BİR DEĞERLENDİRME
Altı gündür özetlemeye çalıştığım
tarihçe, Kürtlerin kimliklerinin tanınmasıyla ilgili taleplerinin PKK
ile başlamadığını, dolayısıyla, PKKyı
veya onun uzantısı sandığımız
oluşumları yok sayarak veya yok ederek içine
kısıldığımız kapandan
kurtulamayacağımızı, aynı şekilde, her ne kadar,
tarihsel ve güncel nedenlerle uluslar arası boyutları olsa da,
sorunun köklerinin bu topraklarda, bizim tarihimizde olduğunu
göstermiştir diye umuyorum.
Bundan birkaç yıl öncesine kadar, Kürtler, haklı taleplerine meşruiyet
sağlamak için Türk ulusçuluğunun doğuş anına gönderme
yapıyorlardı. Milli Mücadelede Kürtler olarak yer
aldıklarını, bunun karşılığında
kendilerine bazı sözler verildiğini, ama bu sözlerin
tutulmadığını söylüyorlardı. Bu iddialarında da
büyük ölçüde haklıydılar. Ancak, Kürtlerin unuttuğu bir şey
vardı. O da her milliyetçiliğin diğer milliyetçilikleri
dışlayarak var olabileceğiydi. Öte yandan bu tarihçe,
başından beri devletin sıkı sansürü altında
yaşayan Türk tarafınca çok iyi bilinmediği için, Kürt
taleplerinin PKK ile başladığını iddia eden resmi
söylem genel olarak kabul görüyordu. Osmanlıdan beri millet-i hâkime
olarak hüküm sürmeye alışmış Türklerin idrak etmesi gereken
husus ise, eğer milliyetçilik denilen şey meşru ise Kürt
milliyetçiliğinin de en az Türk milliyetçiliği kadar meşru
olduğuydu. (Milliyetçilik hakkındaki düşüncelerimi ilerde
yazacağım.)
1920lerde,
Wilsonun 14 İlkesi uyarınca ulus-devletini kurmayı
başaramayan, ya da buna destek verilmeyen tek halk Kürt
halkıydı. Ancak bunun çeşitli nedenleri vardı.
Bilindiği gibi ulus-devlet kapitalist gelişmenin belli bir aşamasına
tekabül ediyordu. Halbuki Kürtler o tarihte sosyo-ekonomik açıdan o
aşamaya henüz gelmemişlerdi. Nitekim, erken dönem Kürt
milliyetçiliğinin kanaat önderleri, Osmanlıcılık ile
bağımsızlık arasında değişik bölünmeler
yaşadılar.
FARKLI EĞİLİMLER . Örneğin Türklerle Kürtlerin din kardeşi
olduğunu söyleyen Seyit Abdülkadir ve yandaşları Osmanlı
İmparatorluğuna bağlı kalırken, bir grup Kürt seçkini
Anadoludaki direniş hareketine katıldılar. Ancak bunların
da bir bölümü, Ermenilerin Anadoluya dönemeyeceği kesinleştikten
sonra Türklerle kurdukları ittifakı gözden geçirdiler ve özerklik
veya bağımsızlık için uğraşmaya
başladılar. Ama bu süreçte, Cibranlı Halit Bey ve Bitlisli Yusuf
Ziya Bey örneklerinde olduğu gibi, Hamidiye Alaylarına asker veren
Sünni aşiretlerin mensupları, bir zamanlar ezdikleri ve zulmettikleri
Alevi aşiretlerin desteğini alamadılar. Nitekim, Koçgiri, Alevi
isyanı sayıldığı için Sünni Kürtlerin/Zazaların
desteğini; Şeyh Said isyanı ise Alevi (Kızılbaş)
Kürtlerin/Dersimlilerin desteğini sağlayamadı.
Hiçbir
zaman yürürlüğe girmeyen Sevr Antlaşmasında öngörülen
bağımsız bir Kürdistan uğruna Anadoluda
bağımsız bir Ermeni devletini bile kabul eden Şerif
Paşa veya Kürt Teali Cemiyetini kuran Bedirhaniler Batıyla
işbirliğine yöneldi. Bir ayağını İngilizlerde bir
ayağını Türklerde tutan, hatta İngilizlere karşı
Ankara ile askeri ittifaka bile yanaşan Şeyh Mahmud Berzenci veya
1922de İranlılara yenildikten sonra Türkiyeye
sığınmak zorunda kalan Batı İrandaki Şekak
aşiretinin reisi Simko İsmail Ağa gibi unsurlar ise Kürt
ulus-devletinden çok kendi feodal beyliklerini kurmayı hedefliyordu.
HÜKMEN YENİK . Buna, İngilizlerin önceliğinin Arap
coğrafyası olmasını, tarihi boyunca önceliği
Hıristiyan azınlıkların hamiliğine vermiş olan
Fransızların İngiltereye karşı güçlü bir Türkiye
uğruna zaten pek ilgili olmadıkları bu Müslüman grubun kaderine
ilgisiz kalmalarını, Sovyet Rusyanın kaypak
politikalarını eklersek, Birinci Dünya
Savası sonrasında Kürtlerin neden Wilsoncu kendi kaderini tayin
hakkından
yararlanamadığını/yararlandırılmadığını
anlarız.
Aslında bu değerlendirmeyi Kürtler de büyük
ölçüde kabul etmişlerdi. Kürtlerin kabul edemediği, yeni kurulan
devletin giderek katı bir Türkçülüğe yönelmesiydi. Buna tepkilerini
esas olarak 1925 Şeyh Said ve 1930 Ağrı isyanlarıyla
göstermişlerdi. Ancak, devletin Kürtlere tepkisi çok daha sert oldu.
Modernleşme sürecine Kürtleri dahil edecek projeler geliştirmek
yerine onları zorla asimile etmeyi, ezmeyi, hatta imha etmeyi tercih
ettiler. Bu da doğal olarak aslında yeni rejime uyum sağlamaya
hazır kesimlerin bile etnik kimliklerine, bölgelerine, aşiretlerine,
mirlerine, şeyhlerine, seyitlerine daha çok bağlanmalarına neden
oldu.
SÖMÜRGECİLİK
SONRASI . Tarihçesini
anlatmayı ileriye bıraktığım 1937-1938 Dersim Tedip
Harekâtından sonra Kürt milliyetçiliği uzun süre sesini
çıkaramadı. 1950lerden itibaren, Türkiyedeki modernleşme ve
görece demokratikleşme süreciyle uyumlu olarak Kürtler de kendilerini daha
rahat ifade etmeye başladılar. Modernleşme sürecinin ivme
kazandığı 1960larda, ağırlıklı olarak
öğrenci ve aydınlardan oluşan bir kesim, 1920lerin,
1930ların milliyetçi söylemlerini popüler bir tarzda da olsa yeniden
canlandırmaya çalıştılar. Bu dönem, dünyada
sömürgeciliğin tasfiye olduğu, eski sömürge halklarına kendi
kaderini tayin hakkının tanındığı
yıllardı. Kürtler sömürge halkı olmadığı için bu
haktan yararlanamazlardı ama, sömürge olmayan halklara tanınan azınlık
haklarından yararlanabilirlerdi. Ancak bunu sağlayacak projeleri hem
iç sorunları hem de devletin göz açtırmaması yüzünden
geliştiremediler.
ÜÇÜNCÜ
DENEME . 1980lerden
itibaren, Kemalist ideoloji ile göbek bağını
koparamamış Türk soluyla yolunu ayıran Kürt solu, Türk radikal
solunun 1960 ve 1970lerde savunduğu ulusal demokratik devrim tezinden
esinlenen, Kürt ulusal demokratik devrimi teziyle gerilla mücadelesine
yöneldi. Bu örgütlerin en güçlüsü PKKydı. PKK, uluslar arası hukukun
sömürge olmayan halklara tanıdığı azınlık haklarına
(ve genel olarak üçüncü kuşak haklara) atıfta bulunularak kendi
kaderini tayin hakkı söylemini tekrar gündeme getirmeye
kalkıştı. Meşruiyetini de şiddete dayanarak
sağlamaya çalıştı. Bir süre sonra, uluslar arası
arenada tanınmayı başardı. PKK, Abdullah Öcalanın
Türkiyeye tesliminden sonraki altı yılda şiddete ara verdiyse
de, esas olarak devletin hiçbir adım atmamasından, tali olarak da
Irak ve İran faktörü yüzünden iki yıl önce silahlı mücadeleye
tekrar döndü/döndürüldü.
LEGAL
SİYASETE İZİN YOK .
PKKnın hala nihai şeklini almadığı görülen
politikaları, legal Kürt partileri tarafından belli ölçülerde
desteklenmekle birlikte bu partilerin PKKdan farklılaşan yönleri de
vardı. Ancak devlet bu farkları görmezden gelerek, legal Kürt
partilerini sürekli siyasetin dışına itti. HEP, DEP, DEHAP,
HADEP devletin uzlaşmaz tavrının kurbanı oldu ve
kapandı/kapatıldı. Legal siyasi partilerin
boşalttığı alanı da illegal örgütler doldurdu.
Sıra DTP mi, göreceğiz. Eğer DTPde ise, onun yerini neyin
dolduracağını da hep birlikte göreceğiz.
Peki,
bu tehlikeli sarmaldan nasıl çıkabiliriz? Esas
alanı tarih olan biri için, çözüm önerileri sunmaya kalkmak haddini
aşmak olur. Üstelik bu konuda son günlerde Tarafta çok güzel yazılar yayımlandı. Örneğin
22 Ekim 2008te yayımlanan Emekli Büyükelçi Akın Özçerin Türkiye
terörle mücadelede ne kadar samimi başlıklı
yazısını, hem Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin tekrar tekrar
okumasında büyük fayda var.
NİYETİMİZ
NE? Ama yazıda
anlatılan İspanyol modelinin başarılı olabilmesi
için öncelikle her iki tarafın da, aslında ne istediğine karar
vermesi gerekiyor. Türk milliyetçiliği 85 yıldır etkisiz hale
getirmeyi başaramadığı bir başka milliyetçilikle
sürekli çatışma halinde yaşamaya, hatta ülkesinin
ortasından bölünmesine hazır mı? Yoksa diğer etnik, dinsel
veya dilsel gruplarla birlikte, uluslar arası hukukun ve insan
haklarının vardığı çağdaş düzeye uygun
demokratik bir ülkede yaşamayı mı tercih eder? Aynı
şekilde Kürt milliyetçiliği de karar vermeli. Kötülüğü,
çirkinliği defalarca ispatlanmış 19. yüzyıl paradigmalarına
sarılarak, büyük ihtimalle eleştirdiği Türk ulus devletine
benzeyecek kendi ulus-devletini kurmak uğruna (ki
kullandığı yöntemler bunu düşündürüyor), sonu belli olmayan
kanlı bir savaşta hem kendi halkını hem Türk
halkını yıkıma götürmeyi ahlaki buluyor mu? Yoksa daha
kozmopolit, daha demokratik, daha gelişmiş bir ülkenin
oluşturulmasına katkıda bulunarak, her iki halka da mutluluk
vermeyi mi tercih eder?
Eğer niyetler ikincilerse öncelikle
karşılıklı silah bırakma, ardından, özgürlükleri,
çoğulculuğu ve anayasal vatandaşlık
anlayışını hedefleyen bir demokratikleşme paketiyle;
Suriye, İran, Irak ve özellikle Iraktaki Kürdistan Bölge Yönetimiyle
sağlıklı ilişkileri hedefleyen bir dış politika
anlayışıyla işe başlayabiliriz. Yok, birincilerse her
iki tarafa da geçmiş ola
Yazarın Notu: Yazı dizisinin web sayfasına aktarımında bazı sorunlar yaşadık. Bunlar esas olarak her zaman olduğu gibi, gazete sayfasında çerçeve olarak verilen bölümlerin ana metne yedirilmesinin zorluğuyla ilgiliydi. Yani, çerçeve içinde verildiği zaman bağlam veya kronolojik açıdan sorun yaratmayan bazı bölümler, web nüshalarında ana yazıdan kopuk görünebiliyordu. Ancak, dizinin 3. yazısının web nüshasında Şeyh Said İsyanının mahiyeti neydi? başlıklı bölüm, isyanın anlatıldığı yerin hemen altına konabilecekken, yanlışlıkla Ağrı İsyanı ve Dersimle ile ilgili bölümün altına yazılmıştı. Nedenini çözemediğimiz bir teknik engel yüzünden bu karışıklığı web sayfamızda hala düzeltemedik. Kronolojik olarak dönemle ilgili olmayan Rıza Nur-Ziya Gökalp çerçevesi de yukarıda anlattığım çerçeve sorunlarına bir örnekti. Bunlar ve farkına varmamış olabileceğim başka hatalar için özür diliyorum.