'Daha
birbirimizle kavga edeceğiz'
|
|
Mustafa Kemal,
kendisine, 'İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz
Paşam. Çok yoruldunuz' diyen Halide Edip'e şu yanıtı verir:
'Dinlenmek mi? Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz,
birbirimizi yiyeceğiz.' Bu öngörü doğru çıkar
18/02/2007
RADIKAL
AYŞE HÜR
Mustafa
Kemal'i Milli Mücadele liderliğine taşıyan tarihsel
koşulları bir yana bırakırsak, yüksek zekâsının
ve hırslı kişiliğinin bu yükselişte önemli payı
olduğu açıktır. Milli Mücadele'nin asker üyelerinden Fahrettin
Altay'ın aktardığı bir hikâyeye bakılırsa,
İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (İTC) güçlü adamı Enver,
Çanakkale Savaşları sırasında, "Siz Mustafa Kemal'i
benim gibi tanımazsınız. Vakıa çok değerli, fakat o
nisbette de haristir. Emin olun, şimdi liva yaparız. Kolordu
kumandanlığı ister. Onu yaparız, ordu
kumandanlığı ister. Ordu kumandanı yaparız,
başkumandanlık ister. Ona da peki desek, yine kâfi görmez. Daha
büyüğünü ister. Çünkü hırsına hudut yoktur. Bu sebeple, onu azar
azar vererek gayet maharetle idare etmek, hoş tutmak
lazımdır" demiştir.
Bu konuşma Mustafa Kemal'e aktarıldığında "Ben
Enver'in bu kadar zeki ve ileri görüşlü olduğunu bilmezdim"
diyerek, hakkındaki yargıları adeta onayladığı
bilinir. Mustafa Kemal, yakın arkadaşı Yunus Nadi ile
yaptığı bir sohbette, Mütareke döneminde Ahmet İzzet
Paşa'nın oluşturacağı hükümette kendisine Harbiye
Nazırlığı'nın verilmesi için çektiği telgraftan
bahsederken "Kendisi bunu mansıp (rütbe, mevki) hırsı ile
yorumlamış. Halbuki ben adamlarımızı biliyordum. Orada
memlekette yapılacak hizmeti, en büyük salahiyetle ancak ben yapabilirdim.
Eğer ben o kabinede bulunsaydım, işi daha İstanbul'un
eşiğindeyken hallederdim..." diyerek, kendine olan aşırı
güvenini anlatmıştır. Bu güven öylesine büyüktür ki, ileriki
yıllarda, kendisine muhalefet eden herkesi teker teker saf
dışı etmesinde hiçbir yanlışlık görmeyecektir.
'Emirlerin yerine
getirilmesi'
Kendisine "İzmir'i aldıktan sonra artık biraz dinlenirsiniz
Paşam. Çok yoruldunuz" diyen Halide Edip'e "Dinlenmek mi?
Yunanlılardan sonra birbirimizle kavga edeceğiz, birbirimizi
yiyeceğiz" diyen Mustafa Kemal'in öngörüsü doğru
çıkmıştır.
Ancak, dava arkadaşlarının en büyük mücadelesi, onun
liderliğini önlemek değil, diktatörlük eğilimlerini frenlemek
yolunda oldu. "Onbaşı" diye hitap ettiği Halide Edip'e
"Ben hiçbir eleştiri, hiçbir fikir istemiyorum. Yalnız
emirlerimin yerine getirilmesi[ni istiyorum]" demesi ile Nutuk'ta,
"Tarih, itiraz kabul etmez bir şekilde ispat etmiştir ki, büyük
meselelerde muvaffakiyet için kabiliyet ve kudreti sarsılmaz bir Reis'in
vücudu lazımdır" demesi eylemlerinin ardındaki
mantığı açıklar.
Fevzi Paşa
sevgisi
Yine de 1919'da Samsun'a doğru yola çıkmasıyla, 1926'da
İzmir Suikastı Davası arasında kalan yedi yıl içinde
Milli Mücadele'ye birlikte başladığı
arkadaşlarından ikisi dışında hepsini tasfiye etmesini
anlamak pek kolay değildir. Bu iki kişiden biri olan Mareşal
Fevzi Çakmak'a duyduğu sevgi hakikaten özeldir. Bazı
araştırmacılar bunu Fevzi Paşa'nın siyasi hiçbir
hırsı olmamasına bağlar. Paşa'nın isminin
Osmanlıca'da 'kuzu' kelimesiyle benzer şekilde
yazılmasından kalkarak yapılan 'Kuzu Paşa' esprisi bunu
doğrular niteliktedir.
İkinci 'en çok sevdiği kişi' ise İsmet İnönü'dür.
Falih Rıfkı'ya göre, Milli Mücadele'nin başında Anadolu'ya
birlikte gitmeyi öneren Mustafa Kemal'e, 'yeni evlendim, beni biraz rahat
bırak' diyen; 1920 yılı başında kısa
süreliğine Anadolu'ya geçip hemen İstanbul'a dönen, en sonunda
İngilizlerin çerçevesini çizdiği 'ya Malta, ya Anadolu' ikilemi
yüzünden adeta harekete katılmak zorunda kalan İsmet İnönü'ye 6
Ağustos 1933'te çektiği bir telgrafta, "İsmet sen büyük
adamsın. Hassas olduğun kadar his veren adamsın. Sen benim
sözlerimi okurken gözlerin yaşarmış; ya ben seni okurken
hıçkırıklarla ağladığımı söylersem,
inanır mısın? Bu duygularımı sonradan değil,
kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimde
yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni!" demesi, bu
sevginin şaşırtıcı boyutlarını gösterir.
Ama,
Mustafa Kemal'in sevgisini kazanmayı başaramayan, ya da muhafaza
edemeyen diğer kişilerin örneğin Cavit Bey, Küçük Talat, Dr.
Nazım Bey ve Kara Kemal gibi İttihatçı
yoldaşlarının; Milli Mücadele'ye birlikte başladığı
Çerkes Ethem, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Ali Fuad Cebesoy,
Cafer Tayyar Eğilmez, Kazım Özalp, Ali İhsan Sabis Paşa,
Rüştü Paşa, Mersinli Cemal Paşa gibi silah
arkadaşlarının; Adnan Adıvar ve Halide Edip Adıvar
gibi entelektüel dostlarının, Rıza Nur, Ali Şükrü Bey,
Hüseyin Avni (Ulaş) Bey gibi siyasi şahsiyetlerin akıbeti hiç de
iyi olmamıştır. Kimi görevden alınmış, kimi
sürülmüş, kimi İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmış,
kiminin siyasi hayatı ebediyen sona ermiş, kimi öldürülmüştür.
Bu yazı dizisinde, Mustafa Kemal'le muhalifleri arasında, kimi
kişisel, kimi siyasal, kimi ideolojik nedenlere dayanan
çatışmaların perde arkasına göz atmaya
çalışacağız. Böyle mütevazı bir çalışmada,
bugüne kadar genel kabul görmüş 'doğruları' tersyüz etmek gibi
iddialı bir hedefin gerçekleşmeyeceğini biliyoruz. Sadece yeni
sorular üretmeyi umuyoruz. Bu soruların yeni cevaplara neden olması
ise, araştırmacıların olduğu kadar okuyucuların
da çabasını gerektiriyor.
Büyük hayaller mi,
gerçekçi hedefler mi?
Enver, geleceğin Gazneli Mahmut'u veya Cengiz'i olmak için Türkistan'a
yürüyordu. Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu'da
kurulacak bir ulus-devlete odaklanmıştı
Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra, 2/3 Kasım 1918 gecesi
bir Alman gemisi ile İstanbul'u terk eden İttihat ve Terakki
liderlerinden Talat, Kara Vasıf Bey ve Kara Kemal'e, 'Karakol' adlı
bir örgüt kurmalarını ve Anadolu'da mücadeleye devam etmelerini
önermişti. Enver ise Teşkilat-ı Mahsusa'nın isminin, 'Umum
Alemi İslam İhtilal Teşkilatı' olarak
değiştirilerek eski faaliyetlerine devam etmesini istedi. Mustafa
Kemal'in Anadolu'ya Karakol tarafından gönderildiğini, ancak daha
Sivas Kongresi (4-11 Eylül 1919) sırasında Karakol'un faaliyetlerine
karşı çıktığını biliyoruz. Karakol'un liderlerinden
bir bölümünün, 16 Mart 1920'de işgal edilmesi sırasında
tutuklanmasıyla örgüt iyice zayıflayacak ve Mustafa Kemal İTC
vesayetinden biraz daha kurtulacaktı.
Ülkeyi terk ederken bile ayrı örgütler kurmayı düşünen İTC
liderlerinin ilişkileri, sürgün yıllarında da iyi olmadı.
Bazen aynı şehirde oturdukları halde aylarca görüşemeyen
liderler, daha çok mektupla temas kurdular. Birçoğu Hüseyin Cahit
(Yalçın), Cemal Kutay ve Şevket Süreyya Aydemir tarafından
yayımlanan bu mektuplarda sürgünde yaşamanın zorlukları
hissedilirken, kullanılan dilin duygusallık, kırgınlık,
umut, öfke gibi değişik duygular arasında gidip gelmesi, parasal
ve ailevi meselelerin sıkça siyasi meselelerin önüne geçmesi gibi hususlar
dikkati çeker.
Stratejik
farklılıklar
İkili, Mustafa Kemal'le yazışma işini Talat'a
bırakmıştır. Cavit Bey, anılarında, Talat'ın
'Sarı Paşa' dediği Mustafa Kemal'e, hareketin başı
edasıyla yolladığı mektuplara, o sırada yeterince
güçlü olmadığı için, uzun cevaplar vermek zorunda kalan Mustafa
Kemal'in, "Biz çabalıyoruz, Berlin'deki[ler] bizim
yaptıklarımızı kendilerine mal ediyorlar" diye
şikâyet ettiğini yazar. Talat, önce Anadolu hareketini desteklemeyi,
Anadolu'da başarı kazanıldıktan sonra bir siyasi parti
kurarak iktidarı kontrol etmeyi planlarken, Enver, Anadolu hareketinin
derhal başına geçmeyi ve ardından Asya içlerine yayılacak
bir imparatorluk kurmayı hayal ediyordu. Ancak mektuplara
bakılırsa, Talat'ın önerdiği strateji de Pan-İslamist
ve Pan-Türkist boyutlar taşıyordu.
Hem İngilizleri hem de Rusya'yı karşısına
alacağı belli olan bu stratejide, Talat, İngilizlere
karşı Rusya'nın desteğinden medet umuyordu, ancak
Rusya'nın desteğini nasıl sağlayacağı konusunda
gerçekçi bir açıklaması yoktu. Talat'ın ikinci planı
Araplar ve Türkler bağımsızlıklarını elde
ettikten sonra Avusturya-Macaristan örneğine benzeyen 'federatif
İslam devleti' kurmaktı. 1. Dünya Savaşı'na girerken
kendine Mısır krallığını seçen Cemal, Afganistan
ve Hindistan'da İngilizler'e karşı bir İslam ihtilali
yapmak için Rusların desteğini sağlamaya
çalışırken, Enver, İngilizlerin icazetiyle, geleceğin
Gazneli Mahmut'u veya Cengiz Han'ı olmak için Türkistan'a doğru
yürüyordu.

Rusya'yla ilişki
Mustafa Kemal ise daha sınırlı bir hedefe, Anadolu'da kurulacak
bir Türk ulus devletine odaklanmıştı. Gerçi Mustafa Kemal de
Rusya'nın silah ve para desteğine güveniyordu. Hatta, Kazım
Karabekir'in iddia ettiği gibi bu uğurda, 'Bolşevik prensipleri'
kabul etmeyi bile düşünmüştü. Ancak askeri başarılar
geldikçe, bu planı uygulamasına gerek kalmadı.
Nitekim, Ocak 1921'de, önce ülkedeki sol muhalefeti tasfiye etti, ardından
Moskova'ya, "Anadolu Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına hiçbir
suretle mezun olmadıklarının Enver, Talat ve Cemal paşalara
tebliği" konulu bir mektup yolladı. Mustafa Kemal, Talat-Enver
ikilisi ile arasındaki farkı, TBMM'de 1 Aralık 1921'de
yaptığı konuşmada şöyle koydu: "Büyük hayaller
peşinde koşan, yapamayacağımız şeyleri yapar
görünen sahtekâr insanlar değiliz. Efendiler, büyük ve hayali şeyleri
yapmadan yapmış gibi görünmek yüzünden bütün dünyanın
husumetini, garazını, kinini bu memleketin ve bu milletin üzerine
celbettik. Biz Panislâmizm yapmadık. Belki 'yapıyoruz,
yapacağız' dedik. Düşmanlar da 'yaptırmamak için bir an
evvel öldürelim' dediler. Panturanizm yapmadık. 'Yaparız, yapıyoruz'
dedik ve yine 'öldürelim' dediler. (.) Bütün dava bundan ibarettir. (.)
Haddimizi bilelim!"
Berlin ve Türkistan
'Haddini bilen' Mustafa Kemal ülkede olmanın avantajıyla ipleri
yavaş yavaş elinde toplarken, sürgünde onun bunun himmetiyle hareket
etmeye çalışan Talat, 15 Mart 1921'de Berlin'de bir Ermeni
tarafından; Cemal, 21 Temmuz 1922'de Tiflis'te Rus veya İngiliz
istihbaratı için çalışan Ermeni veya Gürcü eylemciler
tarafından; Enver ise 4 Ağustos 1922'de Türkistan'da Kızıl
Ordu tarafından öldürüldüler. Mustafa Kemal, dikkatini içerideki muhaliflerine
vermeye başladı. Sonuçta Mustafa Kemal'in 'gerçekçi'
politikaları uygulandı. Bazı tarihçiler Rusya'nın Enver'i
Mustafa Kemal'i kontrol etmek için kullandığını söylerken,
bazı tarihçiler ise, Mustafa Kemal'in hiç de imkânsız
olmadığı halde Musul'u bile bırakmasıyla sonuçlanan
gerçekçiliğinin, İttihatçı önderlere duyduğu kişisel
antipatiyle çizilmiş dar görüşlülük sınırında
gezindiğini söylerler. Onlara öre, Enver'in ütopik planlarının
aslında İngilizleri ve Rusları, Mustafa Kemal'in 'gerçekçi' planına
razı etmekte önemli bir rol oynamıştır. Kazım
Karabekir de, farklı yollardan, benzer iddialarda bulunur.
Mustafa Kemal-Enver
çekişmesi
Enver Paşa, Harbiye Nazırı Vekili'yken Naciye Sultan'la
(üstte) evlendi. Sabiha Sultan'sa Mustafa Kemal'in evlenme talebini geri
çevirmişti.
Mustafa Kemal'in bildiğimiz ilk muhalifi Enver'dir. Hırslı
kişiliğine rağmen II. Meşrutiyet'in önderliğini
Enver'e kaptıran Mustafa Kemal, 31 Mart Olayı'ndan sonra askerlerin
siyasete karışmaması yolundaki tavsiyesi ile Enver'i
kızdırınca, kendisine Trablusgarp yolu görünmüştü.
Balkan savaşları
Balkan Savaşları sırasında düşman, Edirne önlerinde
boy gösterince, Mustafa Kemal İstanbul'a döndü ama Edirne'nin düşmana
bırakılmasını önlemek için Mustafa Kemal'in itirazına
rağmen Babıali Baskını'nı yapan ve bir süre sonra
Edirne'nin geri alınmasıyla stratejisinin doğru olduğu
anlaşılan Enver'in yıldızı tekrar parlayıp
Harbiye Nazırı olduğunda, ilk işi, Edirne'ye ilk giren
birliklerin başında bulunduğu için
kıskandığı Mustafa Kemal'i pasif Sofya Askeri
Ataşeliği'ne göndermek oldu.
Bir süre sonra Genelkurmay Başkanlığı'na talip olan Mustafa
Kemal'e itiraz yine Enver'den geldi. Mustafa Kemal'in şansı ancak
Sarıkamış faciasından sonra döndü, fakat Enver, Çanakkale
ziyaretinde, Anafartalar'daki başarısından sonra bile Mustafa
Kemal'in grubuna uğramadı.
Bu çekişmeye bir de, Mustafa Kemal'in Enver Paşa gibi padişah
damadı olmak için Vahidettin'in kızı Sabiha Sultan'a talip
olması, ancak reddedilmesinin yarattığı burukluğu
eklersek, ikili arasındaki çekişmenin hiç de sıradan
olmadığını tahmin edebiliriz.
·
YARIN: Çerkez Ethem, kahraman mı, hain mi?
Ethem Bey: Kahraman mı, hain mi?
|
|
Çerkes Ethem
hakkında 'milli kahraman'dan 'vatan haini'ne varan birbirine zıt çok
sayıda değerlendirme yapılır. Kendisi, 'Belki çok
hatalarım oldu, fakat asla vatan haini olmadım' demişti...
19/02/2007 RADIKAL
AYŞE
HÜR
Tarihimizin
her açıdan karanlıkta kalmış bir döneminin belki de en
karanlık figürlerinden biridir 'Çerkes' Ethem Bey. Mustafa Kemal'e, Yunus
Nadi'ye ve Nâzım Hikmet'e göre 'vatan haini'dir. Cemal Kutay'a göre 'büyük
Turancı', 'milli kahraman'; Doğan Avcıoğlu'na göre
'başıbozuk', 'çeteci'; Bolşeviklere göre "Kemalistlerin
solun içine yerleştirdiği provokatör"; İngilizlere göre
'Alman ajanı', Almanlara göre 'Antant ajanı'dır. Kendisi ise
"Belki çok hatalarım oldu; fakat asla vatan haini olmadım"
demişti. Üstelik bu tanımlardan hangisinin doğru olduğuna
bugün de karar verilemedi. Peki, Milli Mücadele'ye
katıldığı 1919 yılından Yunanlılara
sığındığı 1921 yılına kadarki dönemde
ne olmuştu ki, Ethem Bey böylesine tartışmalı bir figür
haline geldi?
Kafkasya'dan göç eden Çerkes boylarından Adigelerin, Şapsığ
Oymağı'nın Dipşov Ailesi'nden gelen Ethem Bey, 1886'da
bugün Balıkesir'e bağlı olan Emreköy'de doğdu. Ziraat ve
değirmencilikle geçinen ailenin beş oğlunun en küçüğüydü.
İki ağabeyi Rum çetecilerle savaşırken ölmüş,
Reşit ve Tevfik beylerse Askeri Okul'dan mezun olmuştu. 19 yaşında
evden kaçıp İstanbul'a gelen Ethem, Bakırköy Süvari Küçük Zabit Mektebi'nden
mezun olduktan sonra Bulgar cephesinde savaştı. 1. Dünya
Savaşı sırasında, daha önce babasının da üye
olduğu İTF'ye ve Teşkilat-ı Mahsusa'ya katıldı.
Kardeşi Reşit'le kendisini Milli Mücadele'ye davet eden kişinin
yine Çerkes asıllı Rauf (Orbay) Bey'e bağlı görev yapan
Bekir Sami Bey olduğu sanılır.

'Düzenli'
güç yokluğu
Ankara'ya karşı isyanların bastırılmasında
önemli rol oynayan Çerkes Ethem (Atatürk'ün solunda) hizmetleri için Mustafa
Kemal'den bir tebrik telgrafı da almıştı.
Ethem Bey, hapishanelerden salıverdiği suçluların
ağırlığını oluşturduğu 3-4 bin
kişilik birliğiyle Salihli Cephesi'ni kurduğunda, ortada Ege'yi
işgal eden Yunan kuvvetleriyle savaşacak düzenli ordu diye bir
şey yoktu. Dahası yıllardır süren savaşların verdiği
büyük bıkkınlık yüzünden sayıları 300 bine ulaşan
asker kaçakları ciddi bir sorun haline gelmişti. Nitekim Meclis
tarafından, 'Kuvva-i Seyyare ve Kuvva-yı Tedibiye Umum
Kumandanı' ilan edilen Ethem Bey'in birlikleri Bolu, Adapazarı, Düzce
ve Anzavur Ahmet ayaklanmalarını bastırdıktan sonra Mustafa
Kemal, 2 Mayıs 1920'de Ali Fuad Paşa aracılığı
ile çektiği telgrafta, "Başarıları ve hizmetleri
kurtuluş tarihimizde en parlak satırları işgal
edecektir" diyerek ondan övgüyle bahsetti, Meclis'teki bazı mebuslar
kendisine 'Ümid-i Halas' (Kurtuluş Ümidi), 'Münci-i Millet' (Milletin
Kurtarıcısı), 'Kahraman-ı Millet' diye övgüler düzdü.
Ankara hesabına yazılacak tek bir başarının
olmadığı o karanlık günlerde, Ethem Bey Yozgat'ta patlak
veren Çapanoğlu İsyanı'nı bastırması için davet
yapıldığında Meclis'e hitap ederek, "...Orta
Anadolu'da ve bir köşede hiçbir ecnebi ve İstanbul Hükümeti ile
irtibatı kalmayan Yozgat İsyanı'nı söndürmekten acizsiniz.
Anladığım şudur ki, bidayetten beri hâlâ vaziyeti
kavrayamadınız ve yahut da şahsi ve daha ehemmiyetsiz
şeylerle meşgul oluyorsunuz. Ve belki de (.) tamimler,
tebliğler, konferanslarla her şey olup bitiverecek sandınız
ve aldandınız, af buyurunuz. Bu serzenişten muradım, bu
gafletler tekerrür etmesin temenniyatına mebnidir. Ben bu kalan isyan
meselesini emriniz üzerine uhdeme alıyorum. Ve sizleri bu gaileden
kurdaracağımı ümit ediyorum" diye böbürlenmekten kendini
alamadı.
Mustafa Kemal'in
kutlaması
Meclis'in 'Ethemci' olduğunu bilen Mustafa Kemal bu sözleri sineye çekmiş,
hatta Ethem Bey isyanı bastırıp Ankara'yı büyük bir beladan
kurtardıktan sonra, kendisine, "Bütün kalbimle zatıalilerinizi
ve kahraman savaş arkadaşlarınızı kutlarım"
şeklinde bir telgraf yollamıştı, ama artık Milli
Mücadele'nin liderliğini Ethem Bey'e
kaptırdığının farkındaydı. Bu yüzden, Ethem
Bey, isyanda kusurlu gördüğü Ankara Valisi Yahya Bey ve Refet (Bele)
Bey'in, cezalandırılmak üzere Yozgat'a gönderilmesini
istediğinde, bu talebe 'hayır' dedi. Bu tavra sinirlenip,
"Ankara'ya dönüşümde Büyük Millet Meclisi Başkanı'nı
Meclis önünde asacağım" dediği rivayet olunan Ethem Bey'in,
Yozgat dönüşü, Sovyet Rusya'nın gözüne girmek için Mustafa Kemal
tarafından eski İttihatçılara kurdurulan 'İslamcı-bolşevik'
Yeşil Ordu Cemiyeti ile temasa geçmesi ise alarm zillerinin çalmasına
neden oldu. Mustafa Kemal ilk iş olarak Yeşil Ordu Cemiyeti'nin
kapatılmasını emretti.
Nasihat heyeti
Sıra askeri başarıların sorgulanmasına gelmişti.
24 Ekim 1920'de, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuad (Cebesoy)
Paşa'nın emrindeki iki piyade tümeni ve Ethem Bey'in Kuva-yı
Seyyâresi, Ankara'nın itirazlarına rağmen, Gediz'de
konuşlanmış olan Yunan tümenine bir baskın yaptı.
Baskın, Ethem Bey'e göre 'başarılı', Ankara'ya göre
'başarısız' idi. Daha sonradan, o sırada Ertuğrul
Grubu Kumandanı olan Kazım (Özalp) Bey, her iki tarafın da
aynı zamanda geri çekildiğini, yani ortada ne yenilgi ne de yengi
olduğunu söyledi. Ne var ki Ankara'nın yorumu belirleyici
olduğundan Ali Fuad Paşa, Moskova'ya elçi olarak gönderildi, yerine
Ethem Bey'in hiç sevmediği Albay İsmet Bey getirildi. Sonunun
yaklaştığını hisseden Ethem Bey, önce İsmet
Paşa'nın karargahına silahlı baskın düzenledi.
Ardından, Mustafa Kemal'in İstanbul'dan gelen Yusuf İzzet
Paşa'yla buluşma bahanesiyle kendisini Bilecik'te öldürtmeye teşebbüs
ettiğini ileri sürerek Kütahya'ya geçti.
Bundan sonrası çok açık değildir. Ethem Bey, 9 Aralık
1920'de, Mustafa Kemal'e, "Paşam, hayatınız ve mevkiiniz
bendenizce son dereceye kadar mukaddesattan sayılır.(.) İnsan
hatasız olmak, ikaz etsinler. Ben, memleketin selameti için amir kabul
ettiğimin değil, en aciz mensupların bile mütalaasına
müracaat ediyorum" demiş, fakat kendisiyle görüşmek üzere Meclis
tarafından gönderilen Nasihat Heyeti'nin iyimser raporlarına
rağmen, Mustafa Kemal, 27 Aralık 1920'de, meselenin 'kuvvet yoluyla
hallolması' için Batı ve Güney Cephesi komutanlarına birer
telgraf çekmiştir.
Meclis zabıtlarına bakılırsa, Ethem Bey, bu telgraftan iki
gün sonra, yani 29 Aralık'ta Meclis'e ağır bir telgraf çekti.

'Hain' ilanı
Mustafa Kemal Meclis'te öfkeyle telgrafı okuduktan sonra milletvekilleri
arasında ateşli bir tartışma başladı ve iki gün
sonra iki oy farkla Ethem Bey 'hain' ilan edildi. Burada ilginç olan nokta,
Meclis zabıtlarında sadece 'telgraf okundu' ibaresinin olması,
buna karşın metnin olmamasıdır. Bu konu önemlidir çünkü,
Ethem'in hangi ifadelerinin 'vatan haini' ilan edilmesine neden olduğu
bilinmemektedir. Zabıtta yer almayan bu metin, ilk kez 1955
yılında Yunus Nadi tarafından bastırılan "Çerkes
Ethem Kuvvetlerinin İhaneti" adlı broşürde boy gösterir.
Buna göre telgraftaki en ağır itham "Ankara'da toplanan
Meclis'in ne şekilde toplandığını tabii hepimiz
biliyoruz. İlk icraatı da bu fakir milletin sırtından
kendilerine senede üçyüz bin küsur lira tahsisat yapmaları olmuştur
ki, senede içlerinde yüz lirayı bir arada gören pek azdır. Şimdi
bol bol dalkavuklukla meşguldürler" ifadesidir.
Bu tarihten sonra taraflar arasında başka telgraflar gidip gelir.
Bunlardan 2 Ocak 1921 tarihinde İsmet Paşa'ya yazılan ve
"Baki ilk selam" diye biten telgrafta Ethem Bey, "köprüyü
geçinceye kadar öyle olsun diyorsunuz ama bilmiyorsunuz ki köprünün binde
birine ulaşmamışsınızdır. Ah içleri fesat dolu
yurtseverler, zavallı Millet Meclisi, sizin askeri sahte ünlerinizi
anlamış değil.(.) Tarih bana az, size çok lanet edecektir"
demektedir.
Yunanlılara
gitmeden önceki tereddüt
Kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra Ethem
Bey bir süre bekledi, 1. İnönü Muharabesi'nden sonra 64 adamıyla
Yunanlılara sığındı
İsmet Paşa, Ethem Bey'in hoşlanmadığı
komutanlardandı. Ethem Bey'in Yunanlılara
sığınmasının arkasında, ikili arasındaki
gerginliğin payı büyüktü.
İsmet Bey'in "son selam" diye biten olumsuz mektubu üzerine,
adeta isyan etmek zorunda kalan Ethem Bey, 3 Ocak'ta Yunanlılarla temasa geçer.
Ethem Bey'in emrinde o sırada emrinde 2000 kadar milis vardır.
Kendisini teslim almak için gönderilen 11. Tümen'in iki alayı ile 61.
Tümen'in toplam mevcudu ise yaklaşık 13 bin kişidir.
Bu güç dengesizliğine rağmen, daha önce gözü kara
davranışları ile tanınan Ethem Bey'in savaşmayı
göze alamamasını yorgun ve hasta olmasına bağlamak mümkün.
Adamlarına düzenli orduya teslim olmak; dağa çıkmak ve
Yunanlılara sığınmak şeklinde üç seçenek sunan Ethem
Bey'in kardeşleri Yunanlılara sığındıktan sonra,
kararından vazgeçerek, 300 kişilik birliği ile süre Manyas,
Sındırgı, Susurluk civarında dolaşması, durumu
içine sindiremediğini gösterir. Ancak, İsmet Bey'e soyadını
kazandıran I. İnönü Muharebesi'nin kazanılmasından sonra
Ankara'nın elinin güçlendiğini görünce, 27 Ocak'ta, 64 adamı ile
Yunanlılara teslim olmak zorunda kalır.
Hikâyenin anlamı
Bu hikâye ne anlama gelmektedir? Düşmana teslim olmak gibi
aşağılayıcı bir eylemde bulunduğu için kendisini
'hain' olarak görenlerle, adeta isyana zorlandığını
düşünerek 'çaresiz bir kahraman' muamelesi yapanları anlamak
mümkündür. Ancak bu tür öznel değerlendirmeleri bir yana
bırakırsak, hem Ethem Bey ve benzeri çetecilerin Milli Mücadele'nin
mali gücünü sağlayan servet sahibi yerel eşraf ve tüccarlardan zorla
haraç alması gibi eylemlerin, henüz yeni palazlanan 'milli burjuvaziyi'
korkutmuş olduğunu, hem de 21 Şubat-12 Mart 1921'de Londra'da
toplanan konferans masasında yer almak isteyen Ankara'nın,
Batılı güçlerin güvenini sağlamak için, Milli Mücadele'nin
'Bolşevik olduğu' yolundaki kuşkuları gidermek
ihtiyacında olduğunu düşünebiliriz. Nitekim, Ethem Bey'in
tasfiyesi ile birlikte Türkiye Halk İştirakiyyun Fırkası ve
Mustafa Kemal tarafından kurdurulan 'resmi' Komünist Partisi gibi sol
oluşumlar kendini feshederken, bu talimatı dinlemeyen Yeşil Ordu
Cemiyeti mensupları İstiklal Mahkemesi tarafından çeşitli
cezalara çarptırıldı. Sonuç olarak, düzenli ordunun desteği
ile merkezi elinde tutan kesimler, çetecilikle merkezi ele geçirmeye
çalışan ve bir bölümü düpedüz 'İttihatçı', bir bölümü ise
'İslamcı-solcu' nitelikteki çevresel güçleri tasfiye etti. Bu
çatışmanın ikinci katmanını Balkan kökenli
İttihatçılar'la Çerkes kökenli İttihatçılar'ın
mücadelesinin oluşturduğunu ileri sürenler, ayrıca
İnönü'nün kişesel olarak belirleyici olduğunu düşünenler de
vardır.
Çerkes Ethem'in sürgün
yılları
27 Ocak 1921'de Yunanlılara teslim olduktan sonra İzmir'de hastaneye
yatırılan Ethem Bey, oradan 19 ay kalacağı Atina'ya,
ardından da Berlin'e götürüldü. Frankfurt yakınlarındaki Könisgstein
kasabasındaki sanatoryumda bir süre kaldıktan sonra bilinmeyen bir
tarihte Bağdat'a geçti. Cumhuriyet'in 10. yılında kendisinin de
arasında olduğu 150'likler için çıkarılan genel aftan
kardeşleri yararlandı, ama kendisi dönmedi. Ürdün'ün başkenti
Amman'da, tek odalı kerpiç bir evde, hasta, yalnız ve yoksul biri
olarak, sürekli ölüm korkusu içinde yaşadı. 21 Eylül 1948'de öldü ve
Amman'daki Kabartay Mezarlığı'na gömüldü.
Sürgün yıllarında, Yunanlıların uçaklarla Türk ordusuna
dağıttığı bildirilerden birine imzasını
attığı iddiası dışında aktif bir Yunan
destekçiliğinden söz edilmedi. Yabancı arşiv belgelerine göre,
sürgün yıllarında Yunan veya İngiliz makamları tarafından
itibar görmediği ve maaşa bağlanmadığı gibi, her
zaman kuşkulanılan biriydi.
Nutuk'ta bile kendisinden 'Çerkes' diye söz edilmediği halde resmi tarihte
'Çerkes' diye anılmasını 'hayatında maruz
kaldığı en büyük haksızlıklardan biri' olarak
nitelediği söylenir. Gerçekten de, her ne kadar birliklerinde çok
sayıda Çerkes kökenli milis varsa da, mücadelesinde hiçbir zaman etnik
kökenini öne çıkarmamıştır. Hatta, Çerkes asıllı
olan Anzavur Ahmet'in isyanını o kadar kanlı biçimde
bastırmıştır ki, bu olayın Çerkes toplumu üzerindeki
yıkıcı etkisi hâlâ sürer. 1947'de yazdığı
"Gerçeklere Doğru Uyarı İçin Şiddetli Bir
Haykırış" adlı risalede, olayları kendi
açısından anlatırken, Mustafa Kemal için 'Neron', 'Mustafa
Deccal' gibi ağır ifadeler kullanır ve Anzavur meselesinde
kendisini yanıltanın kardeşi Reşit Bey olduğunu iddia
eder.
YARIN: İkinci Grup
Sırf 'muhalefet
için muhalefet' mi?
|
|
Resmi tarih
yazımında, Birinci Grup 'devrimci, ilerici, laik, cumhuriyetçi',
İkinci Grup, 'gerici, şeriatçı, saltanat yanlısı' diye
değerlendirilir. Oysa o dönemde, Mustafa Kemal dahil herkes
'saltanatçı' ve 'hilafetçi' sayılabilirdi
20/02/2007 RADIKAL
AYŞE
HÜR
'Çerkes'
Ethem meselesinin hallinden sonra dikkatini Meclis içindeki
çatışmalara çeviren Mustafa Kemal, il ve sancaklara bir tamim
gönderdi ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin (A-RMHC) merkez
heyetinin üyelerini sordu. Asıl amacı, 10 Mayıs 1921'de A-RMCH
adında bir grup kurunca anlaşıldı. (İlk oturumda
sekreterliği, ileride Mustafa Kemal'in amansız düşmanı
olacak Lazistan Mebusu Ziya Hurşit yapmıştı.) Bu grup
sonradan Birinci Grup diye anıldı.
Bazı kaynaklara göre 133, bazılarına göre 202 üyesi olan bu
grup, kâğıt üstünde 437 üyesi olan, ama en fazla 365 kişinin
katıldığı Meclis'i başından itibaren kontrol
etti. (Toplantı yeter sayısı 160 kabul edildiğine
bakılırsa, üye sayısı 320 sayılıyordu) Mustafa
Kemal'in grubuna girmeyenler, Erzurum milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) ve
eski Meclis-i Mebusan Reisi Celalettin Arif'in etrafında '2. Müdafaai
Hukuk Grubu' adıyla toplanmaya başladı. Bazı kaynaklara
göre 63, bazılarına göre 90 kişiden oluşan ekibe sonradan
'İkinci Grup' denildi.
Milli Mücadele'nin kalbi görevini yürüten Türkiye Büyük Millet Meclisi,
kuruluşundan itibaren sert mücadelelere sahne oldu.
Ayrımlar
Resmi tarih yazımında 1. Grup 'devrimci, ilerici, laik,
cumhuriyetçi', 2. Grup 'gerici, dinci, şeriatçı, saltanat ve
halifelik yanlısı' diye değerlendirilir. Saltanat'ın 1
Kasım 1922'de 2. Grup'un desteğiyle kaldırılması bir
yana, o dönemde, Mustafa Kemal dahil herkes 'saltanatçı' ve 'hilafetçi'
sayılabilirdi. Çünkü, 23 Nisan 1920'de açılan Meclis'in
aldığı ilk kararlarda saltanat ve hilafetin
kurtarılması vurgulanırken, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i
Vataniye Kanunu'nda, 5 Eylül 1920 tarihli Nisab-ı Müzakere Kanunu ve Mebus
Andı'nda, 18 Eylül 1920 tarihli Halkçılık Programı'nda, 20
Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasi Kanunu'nda (Anayasa), nihayet
Mustafa Kemal'in pek çok telgraf ve konuşmasında, Saltanat ve Hilafet
Makamı'nın kurtarılması ve korunmasından söz
ediliyordu.
Nitekim Mustafa Kemal, Ocak 1923'te İzmit'te İstanbullu gazetecilere,
"Hakikatte aramızda bir prensip itilafı yok (.) sırf
menfaat ve hissi şeylerden doğma bir şeydir" derken,
1927'de yazdığı Nutuk'ta da grubu şiddetle eleştirse
de, bu tanımları kullanmadı. Anlaşılan ileriki
yıllarda, Milli Mücadele'nin başında, İslamcı ve
Saltanatçı çevrelerle kurulan zorunlu ittifakların ideolojik yükünden
kurtulmak gerektiğinde, İkinci Grup 'günah keçisi' olarak
kullanılmıştı.
Yakup Kadri bir yazısında, "2. Grubu temsil eden kimseler
arasında fikir ve his birliği yoktur, bunlar yalnız 'muhalefet'
etmekte birleşiyor" der. Ancak durum söylendiği gibi
değildir. Örneğin bugün liberal çevrelerde 'Türkiye'nin Danton'u',
'Türkiye'nin ilk demokratı' olarak övülen 2. Grub'un lideri Hüseyin Avni
Bey, "BMM idaresi bugün bir takım müstebit kumandanların,
valilerin elindedir. Zihniyet değişmiyor, yalnız sandalye
değişiyor" derken veya İstiklâl Mahkemeleri'ni savunmak
için "Cepheler kan ağlarken bunlara da ne oluyor" diye soranlara
"İhtilalin de bir hukuku vardır. Hüner, isyan ettirmemektir.
Kanun hâkim olmalı. Şahısları hâkimiyeti payidar olamaz.
Cepheleri tutacak olan kanundur, adalettir!" diye cevap verirken, Yakup
Kadri'nin iddia ettiği gibi sırf 'muhalefet yapmak için muhalefet
yapıyor' değildi.
Eylemleri
incelendiğinde iktidarı hedeflemediği anlaşılan
İkinci Grup'un hassas olduğu konuların başında
'kişi tahakkümünü önlemek' geliyordu. 2 Mayıs 1920 tarihli dört
maddelik bir kanunla meclis hükümeti sistemi dolayısıyla yasama ve
yürütmenin birliği ilkesi kabul edilmiş, 11 Eylül 1920 tarihli
İstiklal Mahkemeleri Kanunu ile buna yasama yetkisi de katılınca
tam olarak 'kuvvetler birliği' sistemi uygulamaya geçmişti.
Bunlar ve 1921 Anayasası sayesinde, Mustafa Kemal hukuken hem Meclis'in,
hem hükümetin hem de Ordu'nun başı iken, fiilen de devletin başı
idi. Tek kişiye verilen bu olağanüstü yetkilere ilaveten, seçimlerin
iki dereceli olması ve Meclis'in çalışma usullerine ilişkin
bir kanunun olmaması, rejim tartışmalarını
kaçınılmaz kılıyordu. Grup, bir nevi diktatörlük olarak
tarif ettiği bu durumu önlemek için, meclis başkanlığı
ile hükümet başkanlığının tek elde
toplanmasını ve Meclis Başkanı'nın bakan seçimlerinde
aday göstermesini önledi. Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda değişiklik
yapılarak, Saltanat'ın kaldırılmasına sözle ya da
yazıyla karşı çıkanların, 'vatana ihanet'ten
cezalandırılmasına itiraz ise 'insanlığın
fikrine, düşüncesine pranga vurulamayacağı' gerekçesini
taşıyordu. Yine, 'hukukun üstünlüğü' ilkesi uyarınca,
İstiklal Mahkemeleri'ne sınırsız yetkiler verilmesine
karşı çıkan İkinci Grup mahkemelerin Meclis denetimine
alınmasını sağladı.
Gruba yönelik bir başka suçlama, Mustafa Kemal'in, Sakarya Meydan
Muharebesi (Ağustos-Eylül 1922) öncesinde Başkumandanlık
makamına getirilmesine karşı çıktıkları
yolundadır. Ancak bu iddia doğru değildir. Grubun itiraz
ettiği konu, Başkumandanlık Kanunu ile Başkumandan'a,
üçüncü kez, 'Meclis yetkilerini kullanma hakkı' verilmesi idi.
Bunun nedeni de, söz konusu tarihte, taarruz
hazırlıklarının çok uzaması ve bu durumun daha ne
kadar süreceğinin belli olmamasıydı. İkinci Grup,
Başkumandan'ın belirsiz bir süre için tek karar verici
olmasını, diktatörlük rejimi olarak görüyor, bunun Anayasa'daki
'milli egemenlik' kavramı ile bağdaşmadığını
düşünüyordu. Ancak, sonuçta Mustafa Kemal'in
ağırlığını koymasıyla, Başkumandanlık
Kanunu üç ay kısıtlaması olmadan onaylandı, İkinci
Grup hedefine ulaşamadı.
İkinci Grup'un tasfiyesi ve Ali
Şükrü Bey
İkinci Grup, Lozan görüşmelerine gidecek delegeleri hükümetin
değil de Meclis'in seçmesinde ısrar etti, sonuç alamadı. Musul'un
anlaşma dışında bırakılmasına da
karşıydılar. Bu engeller, başarılarını
uluslararası arenada tescillemek isteyen Mustafa Kemal'in hoşuna
gitmedi. İsmet Paşa'nın aktardığına göre Mustafa
Kemal, 1921 sonu ve 1922 Martı'nda, yani iki kez Meclis'i kapatmayı
düşünmüş, İnönü'nün telkinleriyle vazgeçmişti. Ancak,
sahibi olduğu Tan gazetesinde Hilafet yanlısı yayınlar
yapan ve Lozan görüşmelerine diplomat olmayan İsmet Bey'in
katılması konusunda Mustafa Kemal'le ters düşen 2. Grup
liderlerinden Ali Şükrü Bey'in ortadan yok olduğu günlerde seçim
kararını almakta gecikmedi. Karar yürürlükteki 1921 Anayasası
gereğince 2/3 çoğunlukla alınması gerekirken, basit
çoğunlukla alınmıştı. O gece Ali Şükrü Bey'in
katili olduğu anlaşılan Mustafa Kemal'in Muhafız Alayı
Kumandanı Topal Osman, müsademede öldürüldü. Olayın arkasında
Mustafa Kemal'in olduğu dedikoduları ortalığı
sarmıştı.
Meclis'in tatile girmesinden bir gün önce, 15 Nisan'da, Birinci Grup'un
oylarıyla Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda alelacele bir
değişiklik yapıldı ve Millet Meclisi Hükümeti'ne muhalefet
etmek ve Saltanat'ın yeniden kurulması için kampanya yürütmek 'vatana
ihanet' kapsamına alındı. Sonra Mustafa Kemal yeni
milletvekillerini bizzat seçmek için Ankara'da bir seçim bürosu oluşturdu.
Ankara PTT Müdürü Sabri Bey, adayların eğilimleri için bir nevi
ajanlık yaparken, Teşkilat-ı Mahsusa'nın lideri Hüsamettin
Ertürk, Alevi ve Bektaşi dedelerini etkilemeye çalışıyordu.
Ordu ve emniyet mensupları ise ikinci seçmenlere baskı
yapıyordu. (Seçimler iki dereceliydi. Halk ikinci seçmenleri, onlar da da
milletvekillerini seçiyordu.) Sonuçta, yeni Meclis'in neredeyse tamamı
ileride Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) adını alacak olan
Birinci Grup üyeleri girebildi. Üç kişinin

İkinci Grup üyesi
olduğu halde Birinci Grup'tan seçildiği, ayrıca iki
kişinin, Bursa'dan (Sakallı) Nureddin Paşa ile
Gümüşhane'den Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey'in bağımsız
olarak Meclis'e girdiği biliniyor. Meclis, 11 Ağustos 1923'te açıldıktan
iki gün sonra Meclis Başkanlığı'na Mustafa Kemal'i seçti. Aynı
gün Lozan görüşmeleri yüzünden İsmet Paşa ile çatışan
Rauf Bey başbakanlıktan çekildi. Mustafa Kemal'in yakın
arkadaşı Ali Fethi (Okyay) Bey başkanlığındaki
yeni hükümet, İkinci Grup'un muhalefet ettiği Lozan Barış
Antlaşması'nı 23 Ağustos 1923'te onaylayarak Mustafa Kemal
ve ekibini büyük bir dertten kurtardı.
İstiklal Mahkemeleri
Vahdettin, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı
olarak görev yapmıştı.
İkinci Grup'un önlemlerine rağmen, savunucuları tarafından
'Devrim Mahkemesi' diye tarif edilen İstiklal Mahkemeleri, Cumhuriyet'in
ilk yıllarında, rejime muhalefet edenlerin korkulu rüyası olarak
görevlerini başarı ile ifa etti. İstiklal Mahkemeleri,
yargılama usulleri açısından hukuk ilkelerine uymuyorlardı.
Çünkü, üyeleri hukukçu olmayıp, meclis içinden seçilen mahkemeler
verdikleri kararlardan sorumlu değildi. Kararın verilmesi için delile
gerek yoktu. Avukat tutmaya bir engel olmadığı halde, pratikte
hemen bütün davalar avukatsız yürütüldü. Kararlar hâkimlerin vicdani
kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar (idam dahil)
derhal infaz edilirdi.
1920-1923 döneminde görev yapan 14 ilk dönem İstiklal Mahkemesi, esas
olarak 'casusluk', 'bozgunculuk', 'asker kaçakları', 'eşkıya',
'saltanat yanlıları' ve 'isyancılar' ile mücadele etmek için
kurulmuştu. Bu mahkemelerde, 29 Nisan 1920 tarihli Hıyanet-i Vataniye
Kanunu'na (ve bu kanunda 15 Nisan 1923'te yapılan
değişikliğe) dayanarak, toplam
59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678'ine çeşitli
cezalar verildi. 1054 idam cezası infaz edildi. Divan-ı Harbi Örfi
(Sıkıyönetim) mahkemelerinde yargılanan ve ceza görenlerin
sayısı ise bilinmemektedir.
Saltanatın
kaldırılması
Saltanatın ilgası, 'gök gürültüsünü andıran
alkışlar arasında'
'oybirliği'yle kabul edildi. Ziya Hurşit'in karşı oyu
görmezden gelinmişti
Saltanat'ı kaldırma fikrini Meclis'te ilk telaffuz eden
sanıldığı gibi Mustafa Kemal değil, Birinci Grup üyesi
Antalya mebusu Rasih (Kaplan) Efendi'dir. Önerge, Mustafa Kemal'e
karşı ölçüsüz eleştirileriyle bilinen Rıza Nur
tarafından hazırlanmış, "Mustafa Kemal bir gün
sultanlık ve halifelik yetkilerini kullanmaya kalkar" korkusunu
içlerinden bir türlü atamayan İkinci Grup üyeleri tarafından
imzalanmıştı. Mustafa Kemal ise, önergeye imzasını
koyan 80. milletvekili idi. 81. imza birçok kaynakta İkinci Grup'un lideri
diye anılan, aslında 1. Grup'a yakın duran Rauf Bey'e aitti.
Mustafa Kemal tarafından Nutuk'ta 'Saltanatçı' diye itham edilen Rauf
Bey, önergeyi imzalamakla yetinmemiş, "Padişahlığın
lağvı cümlesi zayıftır Bunu şiddetlendirelim"
diyerek tadil de ettirmişti.
Bir günlük aradan sonra, 1 Kasım'da, saat 6.45'te başlayan oturumda,
İkinci Grup lideri Hüseyin Avni Bey ve 25 arkadaşının
verdiği önerge ile "Saltanatın ilgasından sonra Hilafetin
korunması" yolundaki ifadelerin eklenmesine Mustafa Kemal itiraz
etmedi.
Ancak 23 kişilik komisyon, Mustafa Kemal'in, Halifeliğin ve
Sultanlığın tarihine ilişkin gece yarısına dek
süren uzun konuşmasından sonra bile önergeye son halini veremeyince,
iki gündür mutat akşam yemeklerini kaçırdığı için
sinirleri iyice gerilmiş olan Mustafa Kemal'in bir sıranın
üstüne çıkarak "...Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati
ifadeden ibarettir. Bu mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve
herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde yine hakikat
usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar
kesilecektir" şeklindeki ünlü nutkunu attığı bilinir.
Tehdit ve sonuç
Tehdit işe yarayacak, gece saat üçte de yine toplanan Meclis, Birinci Grup
adına Mustafa Kemal, İkinci Grup adına Hüseyin Avni Bey'in lehte
konuşmalarını takiben Saltanatın İlgasını
'gök gürültüsünü andıran alkışlar arasında' (daha sonra
İzmir Suikastı dolayısıyla asılacak Birinci Grup'un
ilk sekreteri, Lazistan milletvekili Ziya Hurşit Bey'in karşı
oyunu görmezden gelerek) 'oybirliği' ile karara bağlayacaktır.
· YARIN: İstanbul basını
Mustafa
Kemal ve muhalifleri (4)
|
|
Cumhuriyet'in ilk
İstiklal Mahkemesi, halifelik tartışmaları nedeniyle
kuruldu. İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkar ve Vatan mensupları beraat
etti, Lütfi Fikri Bey beş yıl kürek cezası aldı
21/02/2007
AYŞE HÜR
11
Ağustos 1923'te açılan 'muhalefetsiz' İkinci Meclis'in
aldığı ilk kararlardan biri 13 Ekim'de Ankara'yı
başkent ilan eden kanunu çıkarmak oldu. Rauf Bey'in kendi arzusuna
aykırı olarak Meclis'in İkinci Meclis
Başkanlığı'na seçilmesine kızan Mustafa Kemal'in
çıkardığı bir kabine bunalımının
ardından ustaca bir manevrayla 1921 Anayasası'nın devletin şeklini
tarif eden 1. maddesi tadil edilerek 29 Ekim'de Cumhuriyet ilan edildi. Esas
olarak Cumhuriyet Halk Fırkası içinde tartışılarak
alındığı anlaşılan karar, kâğıt
üzerinde 287 (veya 286) üyesi olan Meclis'in 158 üyesinin
katıldığı oturumda 158 oyla alınırken Mustafa
Kemal de cumhurbaşkanı seçilmişti. Mustafa Kemal böylece
artık hem CHF Başkanı, hem TBMM'nin, hem de İcra Vekilleri
Heyeti'nin (hükümet) doğal başkanı, hem Başkumandan, hem de
Cumhurbaşkanı idi. Ardından Mustafa Kemal, İsmet İnönü
ve Fevzi Çakmak'ın üçü bir arada resimleri basılarak etrafa
dağıtılmaya başladı.
Kabine bunalımından sonra küsüp İstanbul'a giden Rauf Bey
olayı gazetelerden, Sarıkamış'tan dönerken
uğradığı Trabzon'da bulunan Kazım Karabekir ise top
atışlarından öğrenmiş, 30 Ekim gecesi, sabaha
karşı 03.00'te Selimiye Kışlası'dan yapılan 101
pare top atışı ise olaydan haberdar olmayan İstanbul
halkının büyük paniğe kapılmasına neden olmuştu.
Rauf Bey, 31 Ekim günü Vatan ve Tevhid-i Efkar gazetelerine verdiği
demeçle, kendisinin demokratik ilkelere bağlı kalındığı
sürece rejimin ismi ile sorunu olmadığını, ancak Meclis'te
ve hükümette yeterince tartışılmadan alınan bu kararın
İTC'nin merkez komitesinin sorumsuz kararlarına benzediğini
söyledi. O'na göre "Önce iyi düşünüp doğru dürüst bir Anayasa
hazırlanmalıydı." (Nitekim Anayasa ancak 6 ay sonra
hazırlandı). Trabzon'dan İstanbul'a gelen Kazım Karabekir
ise ancak 10 Kasım'da konuştu ve "Cumhuriyet şeklinin
memleketleri yükselten bir idare şekli olduğu şüphesizdir.
Şahsi saltanatın aleyhindeyim" demekle yetindi.
10 Kasım'da Tanin'de İstanbul Barosu Başkanı ve Dersim
Milletvekili Lütfi Fikri Bey'in, Cumhuriyet'in ilanından dolayı
tedirgin olan Halife'nin görevinden çekileceği dedikodularına
karşı yazdığı bir mektup yayımlandı. Lütfi
Bey, "Efendimiz Hazretleri" diye başladığı
mektupta yaygın bazı dedikodulara değinerek eğer Abdülmecid
Efendi halifelikten kendi rızasıyla ayrılırsa, İslam
dünyasına büyük hizmetleri dokunan Osmanlılar üzerinde büyük
dış baskıların ortaya çıkacağından dem
vuruyor, Halife Efendi'nin kesinlikle böyle bir şeye
kalkışmaması için adeta yalvarıyordu. 12 Kasım'da Rauf
Bey ve Kazım Karabekir ayrı ayrı Halife Abdülmecit Efendi'ye
birer ziyaret yaptılar. 13 Kasım'da Halife'nin Karabekir için bir
ziyafet vermesi, Cumhuriyet'in ilanı meselesini iyice Halifelik meselesine
dönüştürmüştü.
15 Kasım'da Ankara'ya dönen Rauf Bey, tebrik etmek için
Cumhurbaşkanı'nı ziyaret etti, ancak Mustafa Kemal rahatsız
olduğu gerekçesiyle kendisini kabul etmedi. 22 Kasım'da toplanan CHF
grubu Rauf Bey'i Cumhuriyet konusundaki görüşlerini öğrenmek için
sekiz saat sorguladı. 5 Aralık'ta, İkdam, Tanin ve Tevhid-i
Efkar gazetelerinde boy gösteren bir mektup Ankara ile İstanbul
Basını'nı karşı karşıya getirdi. Mektubu
yazanlar Güney Asyalı Şii Müslümanların önde gelen liderlerinden
Londra'daki İslam Cemiyeti'nin reisi Seyit Emir Ali ile İsmailiye
Mezhebi'nin lideri Ali Ağa Han'dı. Kendilerini Türkiye'nin dostu ve
gerçek destekçileri olarak tanıtan ikili, Halifeliğin şu andaki
belirsiz durumundan ve Halife'nin Türkiye'nin politik yaşamından
dışlanmasından duydukları üzüntüyü belirtiyordu. Hükümet
mektubu almadığını iddia ederek, bu olayı bir komplo
olarak niteledi. İki Hint soylusunun mektubuyla Türkiye'nin tehlikeye
girmeyeceğini gayet iyi bilen Mustafa Kemal bu olayı muhaliflerini sıkıştırmak
için kullanmaya karar verdi. İsmet Paşa Meclis'te ateşli bir
konuşma yaparak konunun Hıyanet-i Vataniye Kanunu kapsamına
girdiğini, olayı soruşturmak üzere bir İstiklal
Mahkemesi'nin kurulması gerektiğini belirtti. İnönü'ye göre böylesi
bir karar 'siyasette reculiyetin, erkekliğin

alameti'
idi.
Ateşli tartışmalardan sonra, 8 Aralık 1923'te, 156
milletvekilinin 134'ünün oyuyla Cumhuriyet Dönemi'nin ilk İstiklal
Mahkemesi kuruldu. Birkaç gün sonra İstanbul'a giden heyet, hemen
tutuklamalara başladı. Bunların sonunda beş ayrı dava
açıldı.
'Cumhuriyet'in
prensleri'
Davalarından ilkinde Baro Başkanı Lütfi Fikri Bey
yargılandı. Matbuat Davası denen diğerinde ise Ali Ağa
Han ve Emir Ali'nin mektuplarını yayımlayan Tanin'in
Başyazarı Hüseyin Cahit, İkdam'ın Başyazarı Ahmet
Cevdet ile Mesul Müdürü Ömer İzzeddin, Tevhid-i Efkâr'ın
Başyazarı Velid Bey ile Mesul Müdürü Hayri Muhittin Bey
yargılandı. Her iki davada, sanık avukatları mektubun
'herzevekillikten' ibaret olduğunu söylemekle birlikte yayınları
'gazetecilik teknikleri ile' savunmaya çalıştılar.
Falih Fıfkı 'Çankaya' adlı eserinde durumu şöyle
özetlemişti: "Yılın önemli olayları arasında
İstiklal Mahkemesi var. Mahkeme Başkanı Ankara İstiklal
Mahkemesi Başkanı İhsan ve savcı Vasıf (Rahmetli).
Bizler duruşmaları izliyorduk. Basın "Cumhuriyetin
prensleri" dedikçe gülüşüyorduk. Öyle anlar oluyordu ki, sanki
yargıçlar yargılanıyordu. İstiklal Mahkemesi'nin hiçbir
zaman [İstanbul'a] gönderilmemiş olmasını arzu
ederdim..."
Sonuçta, İkdam, Tanin, Tevhid-i Efkar ve Vatan mensupları beraat ederken,
Lütfi Fikri Bey, 5 yıl kürek cezasına mahkûm oldu, fakat altı ay
hapis yattıktan sonra başvurusu üzerine TBMM tarafından
affedildi. Ancak, bu meşrutiyetçi tavırlar İstanbul'da destek
görüyor olmalıydı ki, Lütfi Fikri Bey, hapisten çıktıktan
sonra yeniden Baro yönetim kuruluna seçildi. Yine de, Mustafa Kemal
amacına ulaşmış, hem Rauf ve Kazım Bey gibi Hilafet
makamına saygı gösterenlere, hem de İstanbul'un muhalif
basınına gözdağı verilmişti.
Basınla
barışma teşebbüsü
Mustafa Kemal İstiklal Mahkemesi ile sindirdiği basınla bir kez
daha görüşmek istedi. 2 Şubat'ta İstanbul Basını'ndan
bir heyet İzmir'de bulunan Mustafa Kemal'i ziyaret etmek üzere Altay
Vapuru ile Bandırma'ya doğru yola çıktığında,
Tevhid-i Efkar'da bu ziyaretin 'Mustafa Kemal'in arzusu ile
yapıldığı' yolunda bir haber çıktı.
Mustafa Kemal, 4 Şubat'ta gazetecileri kayınpederi Uşakizade
Muammer Bey'in Göztepe'deki köşkünde kabul etti, ancak Tevhid-i
Efkar'ın sahibi Velid Bey'i toplantıya almadı. Toplantıda
basından Cumhuriyet'in etrafına "çelikten bir kale
örmelerini" isteyen Mustafa Kemal'i gazeteciler sessizce dinlediler,
sadece Hüseyin Cahit Bey cevap vermiş ve 'esasta hiçbir ihtilafın
olmadığını' ancak 'hürriyetlerin muhafazası için geniş
bir müsamahakârlık istediğini' söyledi. Ancak, Halifeliğin en
büyük savunucusu, Rauf Bey, hastalığını bahane ederek
Almanya'ya gitmek üzere, 18 Şubat'ta Ankara'dan
ayrıldığında, tüm muhalifler Halifeliği
kurtarmanın artık mümkün olmadığını
kavramıştı.
Nitekim, 3 Mart 1924'te Halifelik Makamı kaldırıldıktan
sonra İstanbul basını haberi genel olarak olumlu bir dille
duyurdu. 6 Mart tarihli Tevhid-i Efkar'da önce olayın 'emrivaki'
olduğu yazıldığı halde, 18 Mart'ta "Türkiye
Şark'a veda etmiştir" başlığı ile günah
çıkarıldı. 8 Mart tarihli Resimli Gazete'de "Sultan Selim
dahi hilafetin kaldırılmasından memnunluk duyardı"
denilirken. Halifelik yanlısı Hüseyin Cahit Bey bile sesini
çıkarmadı.
Halifelik kalktı,
tartışmaları bitmedi
Halifelik, saltanatın ilgasından 16 ay sonra
kaldırıldı. Pek çok araştırmacı 13 Şubat
1925'te patlak veren Şeyh Sait İsyanı ile halifeliğin
kaldırılması arasında bağ olduğunu öne sürer
Saltanatın kaldırılmasından sonra 'uluslararası
gücünden yararlanmak' için muhafaza edilen halifelik makamında, Abdülmecit
Efendi oturmuştu. Halifelik kaldırılınca Abdülmecit Efendi
de yurtdışına çıkarıldı.
3Mart 1924 tarihli Meclis oturumunda, Urfa milletvekili Şeyh Saffet
(Yetkin) Efendi ve 53 arkadaşı bir önergeyle, halifeliğin hem
ülke içinde, hem de dış ilişkilerde iki başlılık
yarattığı, hanedanın yüzyıllardır bir felaket
olduğunu ve Türk milletinin yıkımına sebep olduğunu,
Halifeliğin bu açıdan Türkiye'nin bekası açısından
yeni tehlikelere gebe olduğu söylenerek ilgasını istedi.
2. Meclis'in tek bağımsız üyesi Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey'in
ve Dadaylı Miralay Halid (Akmansü) Bey'in itirazları şiddetli
protestolar arasında yok oldu gitti. Adalet Bakanı Seyit Bey'in 2,5
saatlik konuşmasından sonra Hilafetin İlgası'na ve
Hanedan-ı Osmani'nin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine
Çıkarılması Hakkındaki (431 Sayılı) Kanun,
oturuma katılan 158 üyenin 157'sinin oyuyla kabul edildi.
(İtirazcılardan Halit Bey'in olumlu oy verdiği söylenir, ancak
daha sonra CHF'den istifa etmesi, bu kişinin başkası olduğunu
düşündürüyor.) Aynı oturumda daha önce Şer'iye ve Evkaf ve
Erkânı Harbiye-i Umumiye Vekaleti'nin İlgasına Dair Kanun ile
Tevhid-i Tedrisat Kanunu da kabul edildi.
1 Kasım 1922'den
3 Mart 1924'e
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılırken, uluslararası
arenada gücünden yararlanmak amacıyla korunan halifelik
makamının sonraki 16 ay içinde, siyasi gücünü tamamen yitirdiği
ve sıkıntıların biçimsel sorunlardan
kaynaklandığı açık iken, niye alelacele
kaldırıldığı meselesi hâlâ cevap bekliyor.
İngiliz yazarı Ph. Graves "Türk Cumhuriyetçileri, Müslüman
uyrukları olan herhangi bir gayr-i Müslim devlet için her zaman güçlükler
yaratabilecek bir kurumu ortadan kaldırmakla, böyle bir niyetleri
olmadığı halde, Britanya'ya büyük iyilik
yapmışlardır" derken, Rauf Bey, İsmet İnönü'nün 4
Şubat 1923'te Lozan görüşmelerine ara verilmesini fırsat bilip,
18 Şubat'ta Ege seyahatini yapmakta olan Mustafa Kemal'le
Eskişehir'de buluşmasından sonra Halifelik aleyhine
faaliyetlerin artmasını, İngiltere temsilcisi Lord Curzon'un
Lozan'da İsmet Paşa'ya yaptığı 'laiklik'
baskılarına bağlar. İngiliz Dışişleri
belgelerini inceleyen Ömer Kürkçüoğlu ise İngiltere'nin Musul'daki
bir görevlisinin Türklere sadece Halifelik bağı ile bağlı
olan Kürtlerin durumunu düşününce bu olayın "Türklerin kendi
bindikleri dalı kesmelerinin İngiltere için inanılmayacak kadar
mükemmel olduğunu" söylediğini aktarır. Nitekim, pek çok
araştırmacı 13 Şubat 1925'te patlak veren Şeyh Sait
İsyanı ile Halifeliğin kaldırılması arasında
bağ kurar.
Portre: Hüseyin Cahit
Yalçın
"Hayatta en çok, mübârezeyi (düello) severim. En mesut günlerim, en
şiddetle hücuma uğradığım, en şiddetle hücum
ettiğim zamanlardır.
O zaman damarlarımda hayat veren bir ateş tutuşur, hayatın
solukluğu silinir ve gözümün önünde bir gaye canlanır, mübarek ve
muazzez bir gaye... Fenalığa karşı müsamahakâr, lakayd veya
müsadekâr duranları sarsmak, hepsini bu mübâreze meydanına çekmek
isterim. Yalnız fenâ olmamak kâfi gelir fikrinde değilim..."
Bu ateşli sözlerin sahibi olan Hüseyin Cahit Yalçın (1875-1957) eski
bir İttihatçı idi. 1908'de yakın arkadaşları Tevfik
Fikret ve Hüseyin Kazım'la birlikte kurdukları Tanin gazetesi,
İngilizler tarafından götürüldüğü Malta'dan döndüğü 1922
yılına kadar dönemin en önemli siyasi platformlarından biri oldu.
Sürgünden Meclis'e
Milli Mücadele sırasında İttihatçı kadrolar birer birer
Mustafa Kemal'in yanına geçerken, ne Ankara'nın yanında ne de
karşısında yer aldı. Ancak inandıklarını
savunmaktan da geri durmadı. 1923 yılında Halifelik meselesinden
İstanbul İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp beraat
ettiği halde ikinci kez yargılanıp 1925'te Çorum'a ömür boyu
sürgüne mahkûm oldu. Daha sonra aklandı ancak Mustafa Kemal'in ölümüne
kadar siyasetle uğraş(a)madı, sadece Akşam gazetesinde
yazdı, Fikir Hareketleri dergisini çıkardı. İsmet
İnönü'nün daveti üzerine politikaya döndü ve 1939-54 yılları
arasında Çankırı, İstanbul ve Kars milletvekili olarak
TBMM'ye girdi. 1935-46 arasında Yedigün'de yazdı, 1943'te yeniden
Tanin'i çıkardı. 1948'de CHP'nin yayın organı Ulus
gazetesinde yazdı. Demokrat Parti döneminde hapse girdi. 18 Ekim 1957'de
İstanbul'da vefat etti.
YARIN: Ebedi sürgün Saidi Nursi
Mustafa
Kemal ve muhalifleri (5)
|
|
Said-i Nursi, sadece
Nurculuk akımının günümüzdeki etkileri açısından
değil, Milli Mücadele yıllarında dinsel çevrelerle kurulan
ittifakların akıbeti bakımından da önemli bir figür
22/02/2007
RADIKAL
AYŞE HÜR
Bugün
müritleri tarafından 'Bediüzzaman' (zamanımızda eşi,
benzeri bulunmaz kişi), 'hakikat kahramanı', 'ilmi açıdan
Aristo'yu, İbni Sina'yı, Farabi'yi geride bırakan filozof',
'Türkiye'nin Gandhi'si' diye tanımlanan; siyasetçiler ve bilim
adamları tarafından 'dinler arası diyaloğun
başlatıcısı', 'ihya geleneğinin temsilcisi', 'tefsir
okulunun mümtaz şahsiyeti' olarak nitelenen Said-i Nursi, sadece kurucusu
olduğu Nurculuk akımının günümüzdeki etkileri
açısından değil, Milli Mücadele sırasında dinsel
çevrelerle, pragmatik nedenlerle kurulduğu anlaşılan
ittifakların Cumhuriyet'in ilanından sonra tasfiye edilmesi
sırasında yaşanan başarısızlıkları
sembolize etmesi açısından da önemli bir figürdür.
Said-i Nursi, 1876'da Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde
doğdu. (Karşıtlarına göre kasabanın adı Nors
olduğu halde, 'ışık' anlamına gelen Nur sözcüğüne
benzerlikten yararlanabilmek için kasten Nurs olarak telaffuz ediyordu.)
Babası yedi çocuklu küçük bir toprak sahibi idi. Said-i Nursi'ye göre
aile, Hz. Muhammed'e kadar uzanıyordu. Said-i Nursi, sert ve kavgacı
mizacı yüzünden medrese eğitimini tamamlayamadı. Ancak, kendi
iddiasına göre 15 yaşında 'Bediüzzaman' mertebesine erişti.
İki
önemli tarikat
Said-i Nursi'nin memleketi Bitlis, 19. yy'dan itibaren Nakşibendi
tarikatının Halidiye kolunun merkeziydi. Said-i Nursi hem
Nakşibendilik'ten hem de Nakşibendiliğin rakibi Kadirilik'ten
etkilenerek büyüdü. Yöredeki Osmanlı devlet ricaliyle yakın ilişki
kurarak bilgi ve görgüsünü artırdı. 1900'lerin başlarında,
'özgürlük, ilerleme, uygarlık, milli birlik, insan emeği, bilim' gibi
liberal-meşrutiyetçi bir terminoloji kullandığı görülen
Said-i Nursi, 1908'de Saray'a dilekçe yazarak 'Kürdistan'a' eğitim
yatırımları yapılmasını ve bir üniversite
açılmasını isteyince gördüğü tepki, akıl
sağlığını kontrol ettirmek için Topbaşı
Tımarhanesi'ne yollanmak oldu. Sonrası baş döndürücü bir
hızla geçti. Kurucularından olduğu İttihad-ı
Muhammedi'nin (Müslüman Birliği) önderlik ettiği 31 Mart olayına
katılmakla suçlandı, ceza almadı. 1. Dünya Savaşı
sırasında Teşkilat-ı Mahsusa'ya katıldı,
Sunusileri Osmanlı devletinin ünlü cihat çağrısına
katılmaya ikna etmek için Libya'ya gitti. Dönüşünde Bitlis
savunmasında Ruslara esir düştü. İki yıl dört aylık
esaretten sonra, Petersburg, Varşova, Berlin ve Viyana üstünden
İstanbul'a geldi.
Milli Mücadele başladığında, İstanbul Sarıyer'de
oturuyor, Dar ül-Hikmet il-İslamiye'de (İslam akademisi) hocalık
yapıyordu. Kafasında gençliğinde Van Kütüphanesi'nde
tanıştığı fizik, kimya, astronomi, matematik gibi
doğal bilimler ile dini eğitimin birlikte verileceği
üniversitesini kurmak vardı. Kahire'deki Cami'ül-Ezher'in 'kız kardeşi'
olarak tahayyül ettiği Medrese't-üz Zehra'nın kuruluşu için
İstanbul'dan ümidini kestiğinden, Kuva-yı Milliye Hareketi'ne
yaklaştı. O günlerde başarıya ulaşmak için her türlü
ittifakı yapmaya hazır olan Mustafa Kemal de Said-i Nursi'yi
Ankara'ya davet etmekte gecikmedi. Ama, 9 Kasım 1922 tarihinde TBMM'de
'hoşamedi merasimi' ile karşılanan Said-i Nursi, Ankara'daki
havayı görünce, dilini tutamayıp 19 Ocak 1923 tarihinde Meclis'e
hitaben yazdığı on maddelik beyannamesinde, peygamberlerin
Şark'ta, filozofların da Garp'ta ortaya çıkmasını
'kaderin bir işareti' sayıp, "Şark'ı ayağa
kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değildir" diyor
ve "bedbaht, milliyetsiz, Avrupa meftunu, Frenk mukallitlerini
Müslümanlara tercih ederlerse", İslam Âlemi'nin dikkatini başka
tarafa çevireceği çıkışını yapınca durum
değişti.
Mektuptaki laflardan pek
heyecanlanan 50-60 kadar mebusun oracıkta namaza durmasından
rahatsız olan Mustafa Kemal'in "Sizin gibi kahraman bir hoca bize
lazımdır. Sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya
çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dair şeyleri
yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz" diyerek sitem
ettiği söylenir. Said-i Nursi ise güya "Paşa! Paşa!
İslâmiyet'te imandan sonra en yüksek hakikat, namazdır. Namaz
kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur" demiştir. Yine
yandaşlarına göre, tartışmadan dolayı Mustafa Kemal
önce özür dilemiş, ardından kendisine mebusluk, Diyanet
azalığı ve Şark Umum Vaizliği önermiştir. Ancak
Said-i Nursi bunları kabul etmemiştir... Ankara'dan ayrılıp
Erzurum'a geçen Said-i Nursi, 13 Şubat 1925'te patlak veren Şeyh Said
Ayaklanması'na katılmakla suçlandığında, Mustafa
Kemal'in aslında ne düşündüğünü anlamış
olmalıdır.
Sürgün günleri
Said-i Nursi, kendisini desteğe davet eden isyancılara
gönderdiği mektupta asırlardan beri İslamiyet'in
bayraktarlığını yapan Türk milletine kılıç
çekmenin dinen caiz olmadığını, böyle bir şeye niyet
edildiğinde bunun başarısızlıkla
sonuçlanacağını söylediğini iddia etti, ancak isyancı
Kürt liderleriyle birlikte önce Antalya'ya, sonra Burdur ve Isparta'ya
sürülmekten kurtulamadı. İleriki yıllarda kendisine 'Said-i
Kürdi' denmesi de bu olaydan dolayı oldu.
Ancak Cumhuriyet yönetimi, nedense, sürgün yeri olarak Bitlis gibi din
adamı yetiştiren, muhafazakâr, merkezden kopuk dağlık
şehir olan Isparta'yı seçmişti. Mevlevi ve Nakşibendilerin
güçlü olduğu Isparta'da 60 medrese, 200 Kuran kursu ve sayısız
tekke vardı ve sadece birer dinsel lider değil aynı zamanda
toplum önderi olan din adamları ise birden zeminlerini ve statülerini
kaybettikleri için merkeze öfkeli idiler.
Hafız İbrahim tarafından kurulan Demir Alay ve 'Isparta
Mücahitleri' gibi örgütler aracılığıyla Milli Mücadele'ye
katılan Isparta şehir eşrafı ise Cumhuriyet Halk
Fırkası'nın en ateşli destekleyicisi idi. Bu sadakatin
karşılığında şehirde merkezi hükümetle
işbirliği yapanlar giderek zenginleşirken, köylerde yoksulluk
aynen devam ediyordu. Said-i Nursi, böyle bir ortamda, yoksul ve muhafazakâr
kesimlerin merkezi devlete yönelik tepkisini yönlendirmeyi gayet iyi
başardı.
Hapis ve yeniden
sürgün
Vaazlarında hâlâ 'elektrik enerjisi', 'motor', 'santral' veya 'fabrika'
gibi Batı ürünü teknik metaforları kullanıyor ama, ilişki
ağını Bitlis'teki Halidiye üyelerinden, Van'dan gelen
öğrencilerinden, isyanlar yüzünden sürülen Kürt aşiret reislerinden
oluşturmuştu. Said-i Nursi, giderek popülerliğinin artması
üzerine bu sefer Isparta'nın Barla Köyü'ne sürüldü. 1932'de Arapça ezan
yasaklandığı sırada köyde Arapça ezan okumak yüzünden
tutuklandı, fakat ceza almadı. 1934'te Barla'dan tekrar Isparta'ya
getirildi. Öğrencilerinin sayısı hızla artınca
Eskişehir'de hapse atıldı. 1936'da serbest
bırakıldıktan sonra yedi yıl kalacağı
Kastamonu'ya sürüldü.
Nurculuk nedir?
Popülerliğini, sürgüne gönderildiği illerin Bitlis'in tersine,
seçkinci olmayan muhafazakârlığına, uzun vadeli
başarısını ise Cumhuriyet'in hızlı ve yüzeysel
laiklik politikalarının başarısızlığına
borçlu olan Nurculuk aslında bir tarikat olmaktan çok bir tefsir ekolüdür.
Nurculuğun temel düsturu, modern bilim ve felsefeye karşı
imanı korumaktır. Ancak, Said-i Nursi'nin Risale-i Nur külliyatını,
söz dizimi ve kullanılan sözcükler yüzünden okumak ve anlamak zordur.
Bunun temel nedeni anadili Kürtçe olan Said-i Nursi'nin Türkçeyi 20'li
yaşlarında, Arapçayı ise daha sonra öğrendiği için
risalelerini yardımcılarına (Nur şakirtleri) yazdırması
olmalıdır. Bazıları bu metinlerin aslında basit bir
içeriği olduğunu, bazıları ise İslam mistisizmine has
esoterik dili yüzünden basit sanıldığını ileri sürer.
Nurcular fikirlerini yaymak için şiddete başvurmazlar. Batı
kurumlarını ve kültürünü "Müslümanlığa külliyen
aykırı" bulmakla birlikte Batı'nın toplumsal
seferberlik usullerini, teknik olanaklarını kullanmakta sakınca
görmezler. Said-i Nursi, 1925 sonrası yazılarının hiçbirinde
Halifelik kurumundan söz etmediği halde, Müslümanların belirli bir siyasi
düzenin uyruğu değil, bir cemaatin üyesi olarak harekete geçmesine
yaptığı vurgu Cumhuriyet elitlerini çok
endişelendirmiş görünmektedir. Ancak Hıyanet-i Vataniye Kanunu
ve İstiklal Mahkemesi gibi organların gadrine uğramaması da
ilginçtir. Öte yandan Barla Mektupları ve Emirdağ Lahikası'nda
adını vermeden Mustafa Kemal'den 'Deccal' diye söz etmesi,
müritleri-nin de Mustafa Kemal hakkında 'Beton Kemal' türü
aşağılayıcı ifadeler kullanması, destekçisi
olduğu Demokrat Parti'nin bile üzerindeki yasağı kaldırmasını
imkânsız kılmıştır. Said-i Nursi, ölümünden sonra
geride bir 'halife' bırakmamıştır. Hareketin günümüzde bir
heyet tarafından yönetildiği sanılmaktadır.
Ankara'da
'mürteci', Mısır'da 'Hıristiyan!'
Fikir ayrılığına düştüğü Ankara'da 'mürteci'
gözüyle bakılan Mehmet Akif Ersoy'a, uzun süre kaldığı
Mısır'da Batılı giysileri nedeniyle 'Hıristiyan Akif'
deniliyordu

İstiklal Marşı'nın şairi Mehmet Akif Ersoy, son
yıllarını Mısır'da geçirdi.
Said-i Nursi'nin 1907'de İstanbul'a geldiğinde kaldığı
Şekerci Han'ın müdavimlerinden biri de İslamcı-Türk
şiirinin usta kalemi Mehmet Akif (Ersoy) Bey'di. Birinci Dünya
Savaşı'ndan önce Teşkilat-ı Mahsusa adına çeşitli
ülkelerde gizli görevlerde bulunan Ersoy, savaş sırasında
Dâr'ül-Hikmet'ül-İslâmiye'nin başkatipliğini yapıyordu.
Dostları tarafından "Hazret-i Arif" diye anılan Mehmet
Akif 1919'da, Kuva-yı Milliye'yi desteklemek için Bandırma'da
yaptığı konuşma yüzünden görevden alınınca,
Anadolu'ya geçti ve Burdur milletvekili olarak BMM'ye alındı. 23 Ocak
1920'de Cuma günü Balıkesir'deki Zağanos Paşa Camii'nde
halkı Yunanlılara karşı Milli Mücadele'ye davet etti.
Benzeri bir konuşmayı Ankara'da Hacı Bayram Camii'nde de
yaptı.
Ekim 1920'de, Konya Ayaklanması'nı önlemek, halka öğüt vermek
için Konya'ya gönderildi. Oradan Kastamonu'ya geçti ve Nasrullah Camii'nde Sevr
Antlaşması'nın içyüzünü, Milli Mücadele'nin niteliğini
anlatan coşkulu bir vaaz verdi. Bu vaaz Diyarbakır'da basılarak
bütün vilayetlere ve cephelere dağıtıldı. Şubat
1921'de, İstiklâl Marşı'nın güftesini yazdı, ancak
ihtiyacı olduğu halde kendisine ödül olarak verilen 500 lirayı
bir hayır kurumuna bağışladı. 1922'den itibaren
kışlarını Mısır'da geçirmeye başladı,
Cumhuriyet'in kurulmasından sonra tümüyle Kahire yakınlarındaki
Helvan'a yerleşti. 1926-1936 arasında Kahire'deki Câmi-ül
Mısriyye Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı müderrisliği
yaptı. Yakalandığı siroz hastalığını
tedavi için döndüğü İstanbul'da 27 Aralık 1936'da öldü.
Milli Mücadele'nin
başında İslamcı unsurları davaya kazanmak için
Meclis'e davet edildiği, bu tür bir desteğe ihtiyaç kalmayınca
gözden düştüğü anlaşılan Mehmet Akif'in Ankara'da 'Arap
Akif', 'mürteci Akif' diye alaya alındığı söylenir.
Mısır'da ise entari giyip dolaşmak yerine ceket, pantolon ve
frenkgömleği giydiği gerekçesiyle 'Hıristiyan Âkif', 'Gavur
Âkif' denen Mehmet Akif'in ülkeden ayrılışını
'şapka giymemek için' diye açıklayanlar vardır.
Akif ülkeden ilk ayrıldığında henüz Şapka Devrimi
yapılmadığı için bu iddia pek inandırıcı
değildir ama ülkeden ayrılmasının 'laiklik' konusundaki
fikir ayrılıklarıyla ilişkili olduğu
açıktır. Ülkeyi terk ederken, bir arkadaşına, "Arkamda
polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve
memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve
işte bundan dolayı gidiyorum" demiştir. Bu tepkisi eski bir
Teşkilat-ı Mahsusacı için oldukça naiftir ancak, ileriki
yıllarda muhaliflerin başına gelenler düşünülünce, gayet
gerçekçidir.
Emirdağ
yılları
Mustafa Kemal'in ölümünden sonra önce Denizli'ye sonra Afyon-Emirdağ'a
sürülen Said-i Nursi sürekli takip edildi, defalarca tutuklandı ve
yargılandı. 1948 yılında açılan son davada 20 ay hapse
mahkûm oldu. 1950 affıyla serbest bırakıldı ve Emirdağ'a
döndü. Demokrat Parti'yi desteklemesine rağmen Ankara'ya gelmesine izin
verilmedi. 24 Mart 1960'da Urfa'da hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde önce
Urfa'daki Halilülrahman Camii Haziresi'ne defnedildi. 1960 İhtilali'nden
sonra, Yassıada Mahkemeleri'nde Said-i Nursi konusu defalarca gündeme
geldi. İhtilal Komitesi'nin, cenazesini Urfa'dan alarak Isparta
dağlarında bilinmeyen bir yere naklettiği söylendi. Ancak
Kasım 2006'da yayınlanan Polis Arşiv Belgeleri'nde Gerçekler
adlı kitaptaki tutanağa bakılırsa, cenaze (muhtemelen
komitenin isteği ile), kardeşi Abdülmecit Ünlükul tarafından 12
Temmuz 1960 günü Afyon'a getirilmiş, buradan Isparta Şehir
Mezarlığı'na defnedilmiştir. Halen mezarının
nerede olduğu bilinmemektedir.
YARIN: Bir parti, bir isyan
Mustafa
Kemal ve muhalifleri (6)
|
|
Kuvvetler
ayrılığı ilkesini, tek dereceli seçimleri ve
cumhurbaşkanının fesih ve veto yetkisinin
sınırlanmasını savunan Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası, Şeyh Sait isyanının ardından
kapatıldı. Partinin, isyana destek olduğu iddiasıysa bugüne
kadar belgelenmiş değil
23/02/2007
RADIKAL
AYŞE HÜR
18Ekim
1924'te yeni yasama yılı için Meclis'i açmaya gelen Mustafa Kemal,
kendisini karşılayanlar arasında Rauf ve Adnan beylerin
olmadığını gördüğünde bir şeyler döndüğünü
anlamıştı. 26 Ekim'de Kazım Karabekir, hakkındaki
muhafazakârlık suçlamalarından yorgun düştüğünü, rapor ve
tavsiyelerinin Genelkurmay Başkanlığı'nca dikkate
alınmadığını söyleyerek istifa edip, ardından Ali
Fuat Cebesoy da istifa edince Mustafa Kemal'in tepkisi sert oldu.
'Ya askerlik, ya
siyaset'
Çünkü, sonradan Nutuk'ta belirteceği gibi, epeydir bazı Milli
Mücadele paşalarının eski 2. Grup üyeleri ve bazı gazeteler
aracılığıyla ulusu kendisine karşı
kışkırtmak için yurtiçinde gizli örgütler kurma çabasında
olduklarına inanıyordu. Bu 'tertip'i boşa çıkarmak için, 30
Ekim 1924'te Meclis'in kumandan üyelerine ya milletvekilliğini, ya
askerliği seçmelerini emretti. 'Kuzu Paşa' lakaplı Fevzi Çakmak
ve dört kolordu kumandanı bu isteğe uyarak orduda kalmayı
seçtiler. Talebe itiraz edenler ise zorla istifa ettirildi. 8 Kasım'da
yaşanan bir kabine bunalımından sonra Rauf Bey ve 10
arkadaşı istifa ettiler ve 17 Kasım 1924'te Terakkiperver
Cumhuriyet Fırkası'nı (TpCF) kurdular.
Partinin Genel Başkanı Kazım Karabekir, ikinci
başkanları Dr. Adnan Adıvar ve Rauf (Orbay), Genel Sekreteri Ali
Fuat (Cebesoy) idi. Üyeler arasında bazı eski İttihatçılar
da vardı. Mustafa Kemal'in üç gün sonra, "benim burnuma barut ve kan
kokusu geliyor, inşallah ben yanılmışımdır"
demesi, tepkisinin ne olacağını göstermişti.
21 Kasım 1924'te The Times gazetesinin İstanbul muhabiri Mr.
Macartney'e mülakat veren Mustafa Kemal'e göre "Terakkiperverlerin
cumhuriyetçilikleri içtenliksiz, programları sahte, kendileri de düpedüz
gerici" idiler. Gazi bunları söylerken "çok öfkelenmiş, yüzü
kıpkırmızı kesilerek, muhalefetin her bir üyesini teker
teker anmış; onların her şeylerini borçlu bulundukları
kendisine karşı nankörlük ettiklerini ve vatan haini
olduklarını" söylemişti. Gazeteci bu hiddet
karşısında, Paşa'yı yatıştırmak zorunda
kalmıştı. Diğer suçlama ise TpCF'nin programının
ve tavrının irticayı cesaretlendirdiği idi. Oysa
programın 6. maddesinde sadece şunlar yazıyordu: "Parti
dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır." Ayrıca
programda Halifeliğin geri getirilmesi talebi olmadığı gibi
dinin önemine ilişkin en ufak bir atıf yoktu.
Takrir-i
Sükûn dönemi
Cumhuriyet'in ilanından sonra
13 Şubat 1925'te patlak veren Şeyh Said isyanı, ülkede
demokrasinin tümüyle rafa kaldırılmasına yol açtı.
İsyandan sonra Şeyh Sait dahil 47 kişi, Diyarbakır'da yerli
ve yabancı erkânın huzurunda idam edildi.
Siyasi iklim böyleyken, 13 Şubat 1925'te Bingöl'ün (o zamanki adıyla
Çapakçur'un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı
Piran Köyü'nde patlak veren, dinci, feodal ve ulusal taleplerin iç içe
geçtiği Şeyh Said isyanı, demokrasinin tümüyle rafa
kaldırılmasına bahane oldu. Aslında Sünni Zazalar
arasında kalan isyan sadece kırsal bölgelerde destek görmüştü.
Örneğin Şeyh Said'in Diyarbakır'ı ele geçirme girişimi
başarısızlıkla sonuçlanmıştı, çünkü
şehir halkı destek çıkmamıştı.
Elazığ'da da benzer şeyler yaşandı. Lolan, Hormek ve
Hayderan aşiretleri başta olmak üzere pek çok Alevi Kürt/Zaza
aşireti Şeyh Said'in güçlerine karşı savaştı. Pek
çok Kürt aşireti Ankara'ya bağlılık telgrafı çekmekte
yarıştı. Bitlisli Nakşibendi lideri Said-i Nursi de isyana
desteğini esirgeyenlerdendi.
Meclis'te isyana ılımlı yaklaşılmasını
önerenler vardı ama Mustafa Kemal'in sert önlemler
alınmasını tavsiye eden uzun konuşmasından sonra
radikaller galip geldi ve 14 Doğu vilayetinde sıkıyönetim ilan
edildi. Ardından Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda dini esaslara göre
cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri 'vatan
haini' ilan eden değişiklik yapıldı. İsmet
Paşa'nın rahatsızlığı yüzünden
başbakanlığa getirilmiş olan Fethi Bey'in oylamayı
kendisine güvensizlik olarak görüp istifa etmesinden sonra kurulan ikinci
İsmet Paşa kabinesinin ilk icraatı ise, demokrasiyi askıya
alma konusunda hükümete iki yıllık bir süre için neredeyse
sınırsız yetkiler veren 4 Mart 1925 tarihli Takrir-i Sükûn
(Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu'nu çıkarmak oldu. 22 ret oyuna
karşılık 122 oyla kabul edilen kanunla biri Doğu için
Diyarbakır'da (Şark), diğerleri Ankara'da olmak üzere, üç
İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Türk Ordusu'nun 7, 8 ve 9. Kolorduları
ile 12 tümenin katıldığı bir bastırma harekâtı
sonunda isyan iki ayda bastırıldı, ancak gerek ordu gerekse
isyancılar büyük kayıplar verdi. Şark İstiklal
Mahkemesi'nde görülen Şeyh Said davasında 81 sanık
yargılandı, dava sonunda 12 kişi beraat etti, Şeyh Said'le
beraber 49 idam kararı verildi, bunlardan ikisinin cezası 10 yıl
hapse çevrildi, diğer 47 hükümlü 28 Haziran'da Diyarbakır'da yerli ve
yabancı erkânın huzurunda idam edildi. Diğer sanıklar ise
bir ila 10 yıl arasında değişen hapis cezalarına
çarptırıldı. 3 Haziran 1925'te ise isyana destek verdiği
iddia edilen TpCF kapatıldı. (Bu desteği gösteren belgeler
bugüne kadar ortaya konulmadı.)
Sadece yedi ay faaliyet gösterebilen, ancak bir ara seçime girebilen,
dolayısıyla hiç hükümet kuramayan parti, Cumhuriyet tarihinde ancak
bir 'dipnot' olarak kaldı. Partiye, dönemi anlatan önemli eserlerde bile
yer verilmedi, verildiği durumlarda da Mustafa Kemal'in bakış
açısıyla verildi. Prens Sabahattinci liberal bir programı olan
parti, CHF'nin tersine, kuvvetler ayrılığı ilkesini, tek
dereceli seçimleri, cumhurbaşkanının fesih ve veto yetkisinin
sınırlanmasını savunuyordu. Partinin, esas olarak
bağımsızlığın kazanılmasından sonra
yapılması kaçınılmaz olan devrimlerin hızı ve
derinliği konusunda Mustafa Kemal'den farklı düşündüğü,
daha tedrici bir dönüşümü savundukları
anlaşılmaktadır. CHF'den daha az otoriter, daha az merkeziyetçi,
daha az köktenci oldukları söylenebilir. Nitekim, partinin
kapatılmasından birinci derece sorumlu olanlardan İsmet İnönü,
1963'te partinin 'muhafazakâr' olmadığını, aksine parti
liderlerinin "ileri fikirli ve islahatçı" olduklarını
söylemek gereğini duymuştur.
* * * * * * * * * *
Festen şapkaya
geçilirken
Türkiye'de 'modern şapka'
kullanmak, 25 Kasım 1925'te çıkan kanunla zorunlu hale getirildi.
Peşinden bugün devrim kanunu diye anılan bir dizi yasal düzenleme
daha yapıldı.
Mustafa Kemal, Nutuk'ta "Fesin kaldırılması zorunluydu.
Çünkü fes, kafalarımızın üstünde, bilgisizliğin,
bağnazlığın, uygarlık ve her türlü ilerleme
karşısında duyulan nefretin bir simgesi gibi oturuyordu"
demişti.
Ama Mayıs 1925'te Donanma'da Alman tipi keplerin giyilmesiyle
başlayan süreçte hem komik; hem trajik olaylar yaşandı.
24 Ağustos-1 Eylül 1925 tarihleri arasında, Çankırı,
İnebolu ve Kastamonu'yu kapsayan bir yurt gezisi sırasında,
Kastamonu'da elinde bir 'Panama şapka' ile halka 'medeni ve
milletlerarası' olmak için şapka giymeyi öğütleyen Mustafa
Kemal, aynı gezi sırasında, ordunun gücüne ve önemine de vurgu
yapmıştı. Halkın çoğu mesajı
almıştı, ancak ülkede yeterli sayıda şapka yoktu. Kimi
başına kâğıt şapka, kimi kadın şapkası
takmak zorunda kalırken, namaz kılarken düşmeyen kopçalı
kasketler yapmak gerekti. Kastamonulu terzilerin hepsi kasket terzisi oldu ama
yine ihtiyaç karşılanamadı. Yabancı tüccarlar
fırsatı kaçırmadılar ve yurtdışından gemiler
dolusu fötr, panama kasket vb. şapkayı ülkeye getirdiler.
Bu sefer fiyatlar çığrından çıktı ve şapkaya
'narh' konması gerekti. Böylece Mustafa Kemal'in Kastamonu'da
söylediği, "İşte takke, üzerinde fes, onun üstünde de
ağbani sarık... Bunların hepsinin ayrı ayrı
parası yabancılara gidiyor" sözü boşa çıktı.
Bağımsız Bursa milletvekili Sakallı Nureddin
Paşa'nın, milletvekillerinin şapka giymeye zorlanışını
Anayasa'ya aykırı bulması 'gericilik', 'vatana ihanet',
'bağnazlık' nidalarıyla karşılandı. Ahmet
Ağaoğlu'nun, "Şapka meselesinin Anayasa ile ilgili
olduğunu işitince utandım. Şapkanın, gömleğin,
redingotun, mendilin Anayasa ile ne ilgisi var?" diye sorması fayda
etmedi, 25 Kasım 1925'te Şapka İktisası (Giyilmesi) Kanunu
çıktı.
Peş peşe
kanunlar
30 Kasım'da, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve
Türbedarlıklarla Birtakım Unvanların Men' ve İlgasına
Dair Kanun geçince, Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun,
Kırşehir, Kayseri, Tokat, Amasya, Samsun, Trabzon ve
Gümüşhane'de 'gavur memur istemeyiz', 'şapka istemeyiz' diye
gösteriler başladı. Tepkiler, Ankara İstiklal Mahkemesi'nce
verilen 12 (bazı kaynaklara göre 78) idam ve yüzlerce ağır hapis
cezası ile bastırıldı.
İdam cezaları İsmet İnönü'nün teklifi ile, Meclis'in
onayı aranmaksızın infaz edildi. Mustafa Kemal, daha sonra
"Bunu 'Takrir-i Sükûn' düzeninin sağlanması için geçerli
olduğu zamanda yaptık. Bu yasa yürürlükte olmasaydı yine
yapacaktık. Ama bunda sözü edilen yasanın yürürlükte olması
işi kolaylaştırdı denirse, bu çok doğrudur"
demişti.
* * * * * * * * * *
Yolları
ayrılan iki güçlü paşa
Karabekir, sonradan Mustafa Kemal'e
ağır suçlamalar yöneltti.
Muhafazakâr milliyetçi denilebilecek bir çizgisi olan Kazım Karabekir
(1882-1948) Mustafa Kemal'le daha Milli Mücadele sırasında görüş
ayrılıklarına düşmüştü. Ama ikilinin yolları
Cumhuriyet'in ilanı ve halifeliğin kaldırılmasından
sonra ayrıldı.
TpCF deneyimi ve bunu izleyen İzmir suikastı davasından sonra
Moda'daki evinde göz hapsine alınan Karabekir, 1933'te Milliyet gazetesinin
'Ankaralının Defteri' isimli sütununda neşredilen ve 'Millici'
imzasıyla kendisini eleştiren yazılara yedi cevap gönderdi.
Mektuplardan sonuncusu 'devletin beynelmilel menfaatlerine aykırı
olduğu' gerekçesiyle yayınlanmayınca Karabekir, İstiklal Harbimizin
Esasları kitabını yazdı. Kitabın içerdiği
iddialar yüzünden hiç hoş karşılanmadı ve tüm
nüshaları Kılıç Ali başkanlığındaki bir
heyetçe toplatılıp yakıldı.
Paşa'nın iddiaları
Karabekir'e göre 'İstiklal Harbi yapmak fikri'ni ilk kez kendisi 29 Kasım
1918'de İsmet Bey'e açmıştı. Vahidettin'i de ikna edince,
konuyu 11 Nisan'da Mustafa Kemal'e açan Karabekir, bir gün sonra Trabzon
üzerinden Erzurum'a geçerken, Mustafa Kemal Samsun'a ancak Harbiye
Nazırı olmaktan umut kesince gitmişti.
Erzurum ve Sivas kongreleri sırasında 'milli güçlere' güvenmekten
vazgeçip, önce Bolşeviklerden, sonra Amerikan mandasından medet
ummuştu. Kendisinin Doğu'da Ermenileri durdurmak için harekete geçme
isteğine, Rusya'ya bel bağladığı için bir türlü izin
vermemişti. Karabekir kendi inisiyatifiyle harekete geçerek Doğu
Cephesi'nde 'Ermeniler'i darmadağın ederken', Mustafa Kemal, Meclis'i
kontrol etmeye aklını taktığı için iç isyanlar
artmıştı.
Ordu ihmal edildiği için Yunanlılar Ankara önlerine
gelebilmişti. Sakarya Savaşı'nı Mustafa Kemal'in
hataları uzatmıştı. Karabekir ayrıca, Mustafa Kemal'i,
Ali Şükrü'nün katili Topal Osman'ı, TKP'li Mustafa Suphiler'in katili
Yahya Kahya'yı, Erzurum Kongresi sırasında Mustafa Kemal'i
tutuklamaya çalışan Trabzon Valisi Ali Galip'i ve Fevzi
Paşa'yı öldürme emri verdiği için de suçluyordu. Ama en büyük
eleştirisi Cumhuriyet'in alelacele ilan edilmesi, halifeliğin ise
Musul meselesi çözülmeden kaldırılması konusunda idi.
Kitabın müsadere edilen nüshalarından biri üzerinden Mustafa Kemal tarafından
hazırlanan dokuz sayfalık yanıtlarda, bazı
açıklamaların yanı sıra, 'yalan', 'saçma ve ayıp',
'beyinsizce' şeklinde notlar düşülmüşse de
İslamcı-milliyetçi ideolojisinin ve benmerkezci kişiliğinin
yarattığı öznelliği hesaba katarak belli bir ihtiyat
payı bırakmak kaydıyla, Kazım Karabekir'in
iddialarını incelemekte fayda vardır.
· YARIN:
İzmir suikastı
İzmir
suikasti: İdamlar ve bir devrin sonu
|
|
Mustafa Kemal'e
İzmir'de suikast yapılacağı haberiyle başlayan
tutuklamalar, 'muhaliflerle nihai hesaplaşma'nın yolunu açtı.
İdamlardan kurtulan paşalardan kiminin siyasi hayatı ebediyen,
kimininki Mustafa Kemal'in ölümüne kadar sona erdi
24/02/2007
RADIKAL
AYŞE HÜR
Muhaliflerle
nihai hesaplaşma, 15 Haziran 1926 günü, Giritli Motorcu Şevki'nin
İzmir Valiliği'ne yaptığı bir ihbarla
başladı. Şevki'nin iddiasına göre o gün İzmir'e
gelecek olan Mustafa Kemal'e Kemeraltı'ndan geçerken bir suikast
yapılacaktı. Aynı akşam İzmir'de ve İstanbul'da
bir dizi tutuklama yapıldı.
Tutuklananlar arasında Saltanat'ın kaldırılmasına tek
ret oyunu veren eski Lazistan milletvekili Ziya Hurşit, Mustafa Kemal'in
çocukluk arkadaşı, Samsun'a birlikte çıktığı
Miralay (Ayıcı) Arif Bey, Çopur Hilmi, Gürcü Yusuf, Laz İsmail
ile İstanbul'da Bristol Oteli'nde 'yakalanan' Sarı Efe Edip adlı
istihbaratçı vardı. Sarı Efe Edip'e göre suikast, Şeyh Said
İsyanı ile ilişkilendirilerek bir yıl önce apar topar
kapatılan TpCF Umumi Heyetince planlanmıştı.
'Benim naçiz
vücudum...'
Mustafa Kemal, "Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır;
fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet pâyidar kalacaktır" dedi.
Sonra Kazım Karabekir, Ali Fuat, Refet, Cafer Tayyar Paşa ve
Rüştü Paşa başta olmak üzere, Terakkiperver
paşalarının ve partili milletvekillerinin tutuklanarak,
yargılanmak üzere İzmir İstiklal Mahkemesi'ne
yollanmasını emretti. Rauf Bey 'sağlık nedenleri yüzünden'
yurtdışında olduğu için; Dr. Adnan Adıvar ise o
günlerde Fransa'ya gittiği için kurtulmuştu. Karabekir, mahkemeye
kadar, penceresi tahtalarla çivilenmiş bir hücrede yerde yatırılmış,
çok kötü muamele görmüştü. İsmet Paşa ciddi bir kanıt
olmadan Milli Mücadele'nin önderliğini yapmış bu önemli
şahsiyetlerin tutuklanmasının bir skandal
olacağını söyledi, ama sadece Kazım Karabekir'in serbest
bırakılmasını sağladı. Bunu içine sindiremeyen
Mahkeme Heyeti, az kalsın İsmet Paşa'yı da
tutuklayacaktı, neyse ki bu kadar ileri gidilmedi.
Ankara İstiklal Mahkemesi, 1924 Anayasası'nın milletvekili
dokunulmazlığını düzenleyen 17. maddesini çiğneyerek,
çoğu milletvekili olan 49 sanığı yargılamaya 26
Haziran 1926'da başladı. Sanıklar, 'suikastçiler', 'onlarla
ilişkili olanlar' ve 'eski İttihatçılar' olarak üçe
ayrılmıştı. İlk iki gruptaki paşalar, hükümetin
Mustafa Kemal'e yönelik bir suikast hazırlığından haberdar
olduğunu, hatta suikastçilerin arasına emekli jandarma
yüzbaşısı Sarı Efe Edip'i soktuğunu söyledi. İma
ettikleri, suikast girişiminin kendilerini suçlamak için kasten
önlenmediğiydi. Diğer sanıklar çeşitli şekilde nedamet
getirdiler ve aflarını istediler. Ancak itirazlar sonuç vermedi ve
mahkeme başkanı Kel Ali, 13 Temmuz'da aralarında
altısı TpCF yöneticisi 15 kişi için idam cezasını
açıkladı. TpCF'yi suçlayan ifadenin sahibi Sarı Efe Edip,
"Bu kararda benim hizmetim nazara alınmadı" diye
yakındı, ama idam cezasından kurtulamadı. Böylece
'hizmetlerinin' ne olduğu hiçbir zaman ögrenilemedi.
Özel istekle af
Kara Kemal ve Abdülkadir Bey dışındaki 13 kişi, o gece idam
edildi. Kara Kemal yakalanacağını anlayınca intihar etti.
İdamlarla gereken gözdağının verildiğini düşünen
Mustafa Kemal'in 'özel isteği ile' Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali
Fuat, Refet ve Mersinli Cemal paşalar ise cellattan kurtuldular ama
kiminin siyasi hayatı edebiyen, kimininki Mustafa Kemal'in ölümüne kadar
sona erdi, aileleri maddi ve manevi yıkıma uğradı,
yıllarca polis denetiminde yaşadı.
'Kara Çete' diye anılan eski İttihatçılar, Ankara'da
yargılandı, kanıt olmadığı halde Cavit Bey, Dr.
Nazım, Ardahan mebusu Hilmi ve Nail beylere idam, Balkan
Savaşları'nın 'Hamidiye Kahramanı', Misak-ı Milli
kararının mimarı Rauf Bey'le eski İzmir Valisi Rahmi Bey de
dahil yedi kişiye 10'ar yıl kalebentlik cezası verildi.
İdam cezaları 26/27 Ağustos 1926 gecesi infaz edildi. Daha önce
gıyabında idama mahkûm olan Abdülkadir Bey de yakalanarak idam
edildi.
Mustafa Kemal 18 Mart 1927'de Ali Fuat Cebesoy'a "Paşaları senin
hatırına affettim" dedi. Rauf Bey, ancak 1936'da ülkeye dönmeye
cesaret edebildi. Mustafa Kemal'in olay sırasındaki şoförü
Seyfettin Yağız yıllar sonra "Kazım Karabekir'in
suikasttan haberi yoktu... Vali Kazım Paşa (Dirik) istihbarat
almış. 'Gelmeyin paşam' diye telgraf çekti. Bunun üzerine
Atatürk 'Sür kocaoğlan' dedi. Tam gaz İzmir'e girdik" dedi.
Portre: Rıza Nur
Rıza Nur, Atatürk muhalifleri arasında, ölçüsüz, pervasız,
hatta hakaretamiz üslubuyla
tanınan bir isimdi.
Yakın arkadaşı Ziya Gökalp'le birlikte Meclis'in Türkçü, daha
doğrusu 'ırkçı' kanadını temsil eden Rıza Nur
(1879-1942), Cumhuriyet'in İlanı'na kadarki dönemde Maarif ve
Sıhhiye bakanlıklarında bulundu. 1920'de destek sağlamak
için Sovyet Rusya'ya gönderildi, Çiçerin ve Stalin'le görüştü.
Saltanat'ın kaldırılmasında aktif rol oynadı. Lozan
Barış Görüşmelerinde İkinci Murahhas (Delege) olarak görev
yaptı. İzmir Suikasti Davası'ndan hemen sonra Paris'e kaçtı
ve Türkiye'ye ancak Mustafa Kemal'in ölümünden sonra dönebildi. Paris'teki
Biblioteque Nationale ve Londra'daki British Museum'a, 1960 yılından
önce yayımlanmamak kaydıyla teslim ettiği dört ciltlik
tartışmalı eserini 1929-1935 arasında kaleme aldı.
Mustafa Kemal ve dönemi hakkında yazanların ezici
çoğunluğu, ölçülü, temkinli hatta korkak diye nitelenebilecek bir
yaklaşım içinde iken, Rıza Nur, son derece pervasız,
saldırgan, hatta hakaret dolu üslubuyla diğerlerinden
ayrılır. Ancak Mustafa Kemal ve İsmet İnönü ekibine
yönelttiği eleştirilerin benzerlerini kendisi (hatta eşi ve
diğer yakınları) için de kullandığı
düşünülürse, bunun psikolojik bir rahatsızlıktan
kaynaklandığı anlaşılır. Küfürler dışarıda
bırakılırsa, Rıza Nur'un canlı, renkli, ve 'sansürsüz'
anlatımları, dönemin resmi tarih tarafından yer verilmeyen
yanlarını kavramak açısından önemli bir kaynaktır.
Af kapsamı
dışında kalan 150'likler
Ünlü edebiyatçı Refik Halit Karay, 150'likler listesindeki
isimlerdendi. 150'likler 29 Haziran 1938'de çıkan afla Türkiye'ye dönme
olanağına kavuşmuştu.

24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması'na konan bir maddeyle Milli
Mücadele sırasında İtilaf Devletleri'yle ya da İstanbul
hükümetleriyle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle af
kapsamında bırakılan kişiler '150'likler' diye
anıldı. Türkiye'ye girmesi ya da Türkiye'de oturması yasaklanan
ilk 'hainler listesi' 600 kişilikti. (Bu kişilerin kimler olduğu
hâlâ bilinmemektedir.) Ancak anlaşma hükümleri bu sayıya izin
vermeyince, liste önce 300 kişiye, sonra da 149 kişiye indirildi.
Bakanlar Kurulu rakamı 150'ye tamamlamak için 'Köylü Gazetesi' sahibi
Refet Bey'i de ekledikten sonra 1 Haziran 1924'te durumu kesinleştirdi. Bu
listede 'hain' yaftası epeydir boyunlarında asılı olan son
padişah Vahdettin ile Damat Ferit Paşa nedense yoktu.
O sırada Türkiye'de olanlar yurtdışına
çıkarıldı, Türkiye'de mülk edinmeleri ve miras
bırakmaları yasaklandı. Neyle suçlandıkları belli
olmayan ve suçları belgelenmeyen bu kişilerin Türk uyruğundan
düşürülmesi 1927'de oldu. Afları için ise 29 Haziran 1938'i beklemek
gerekti. Yakup Kadri'ye göre, 150'liklerin affı, Mustafa Kemal'in listede
yer alan edebiyatçı Refik Halit Karay'a duyduğu sempati sayesinde
olmuştu. Affa rağmen, 150'liklere eski memuriyetlerinden dolayı
emeklilik bağlanmaması ve sekiz yıl süre ile kamu hizmetinden
yasaklanmaları öngörüldü. Ayrıca, gerekli görülürse
yurttaşlıktan yine çıkarılabileceklerdi. Elbette, geriye
dönmeye çok az kişi cesaret etti.
KAYNAKÇA
Mete Tunçay, Türkiye Cumhuriyeti'nde Tek Parti Yönetimi'nin Kurulması,
1923-1931, Tarih Vakfı Yayınları, 2005; Sina Akşin,
'Mustafa Kemal Atatürk'ün İktidar Yolu' Çağdaş Düşünce
Işığında Atatürk, Eczacıbaşı Vakfı
Yayınları 1983;
Selim İlkin-İlhan Tekeli, "Kurtuluş Savaşı'nda
Talât Paşa ile Mustafa Kemal'in Mektuplaşmaları", Belleten,
XLIV, 174(1980): 301-345; Ş. Süreyya Aydemir, Tek Adam (4 cilt) Remzi
Kitabevi 1969 ve Enver Paşa (3 cilt), Remzi Kitabevi, 1993; Melih
Pakdemir, Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük (2 Cilt), Su
Yayınları 1999; Emrah Cilasun, Baki İlk Selam, Belge Yayınları,
2004; Cemal Şener, Çerkes Ethem Olayı, Etik Yayınları,
2001; Şerif Mardin, Saidi Nursi Olayı, İletişim
Yayınları, 1999; Emel Akal, Mustafa Kemal, İttihat Terakki ve
Bolşevizm, TÜSTAV Yayınları, 2002, İsmail Göldaş,
Takrir-i Sükûn Görüşmeleri, Belge Yayınları, 1997; Michael
Finefrock, From Sultanate to Republic: Mustafa Kemal Ataturk and the Structure
of Turkish Politics, 1922-1924 (Basılmamış doktora tezi,
Boğaziçi Üni. Kütüphanesi'nde); Faruk Alpkaya, Türkiye Cumhuriyeti'nin
Kuruluşu (1923-24), İletişim Yayınları, 1998;
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (5 Cilt), Türk İnkılap Tarihi
Enstitüsü Yayınları, 1961-72; Atatürk, Nutuk (3 cilt), Türk Devrim
Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1973; Ergün Aybars, İstiklal
Mahkemeleri (1920-1923/1923-1927), Zeus Yayınları, 2006; Kazım
Karabekir, İstiklal Harbimiz, Türkiye Basımevi, 1960; Uğur
Mumcu, Kazım Karabebir Anlatıyor, Um:Ag Vakfı
Yayınları, 1998; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 45
Yıl, Bilgi Yayınları, 1981; Falih Rıfkı Atay, Çankaya,
Doğan Kardeş Basımevi, 1969; General Ali Fuat Cebesoy'un Siyasi
Hatıraları (2 cilt), Vatan Neşriyatı, 1957; Ahmet Demirel,
Birinci Meclis'te Muhalefet-İkinci Grup, İletişim
Yayınları 1994; Ömer Kürkçüoğlu, Türk-İngiliz İlişkileri
1919-1926, SBF Yayınları, 1978; Kadir
Mısırlıoğlu, Kurtuluş Savaşı'nda
Sarıklı Mücahitler, Sebil Yayınları, 1972; Hülya Küçük,
Kurtuluş Savaşı'nda Bektaşiler, Kitap Yayınevi, 2003,
Seyfi Öngider, Kuruluş ve Kurucu, Aykırı Yayınları,
2003; Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Bağlam
Yayınları, 1992;
Azmi Nihat Erman, İzmir Suikasti ve İstiklal Mahkemeleri,
İstanbul, Temel Yayınları, 1971; Sümer Kılıç,
İzmir Suikasti, Emre Yayınları, İstanbul, 2005.
Ayşe Hür, hurayse@hotmail.com
BİTİRİRKEN
Dava ile bir devir tamamen kapanırken, Mustafa Kemal, İsmet
İnönü ve Kazım Özalp, ordudaki görevlerinden istifa ederek sivil
oldular. 1 Eylül 1927'de çalışmaya başlayan Üçüncü Meclis
tümüyle sivildi, ancak muhalif tek ses yoktu. Sıra galiplerin tarihini
yazmaya gelmişti. Mustafa Kemal, 15-20 Ekim 1927 tarihli CHF
Kurultayı'nda ünlü Nutuk'unu irad etti. Kendisi, İsmet İnönü ve
Fevzi Çakmak dışında herkesin nasıl 'gaflet ve delalet'
içinde olduğunu anlattı. Takrir-i Sükûn dönemi İstiklal
Mahkemeleri 4 Mart 1927'ye kadar fiilen çalıştı. 4 Mart 1929'da
hukuken sona eren mahkemelerin kuruluş kanunu ve ekleri 'her ihtimale
karşı' 1949 yılına kadar yürürlükte tutuldu. Bu
mahkemelerde yaklaşık 7500 kişi yargılandı,
bunların yaklaşık 3280'i çeşitli cezalara
çarptırıldı. Bu cezaların 660 kadarı idam cezası
idi. Mustafa Kemal, Takrir-i Sükûn görüşmeleri sırasında
güvensizlik oyu verilerek istifaya zorlanan ve mebusluktan istifa ederek Paris
büyükelçiliğine giden Ali Fethi Okyar'a 12 Ağustos 1930'da Serbest
Cumhuriyet Fırkası'nı (SCF) kurdurdu ama partinin umulmadık
biçimde popüler olması ve kendisine karşı muhalefetin merkezi
haline gelmeye başlaması üzerine 17 Kasım 1930'da partiyi feshe
zorladı. 1935'te milletvekili seçilen 399 kişiden 383'ünün adı
bizzat Mustafa Kemal tarafından belirlendi, geriye kalan 16 kişi
bağımsız mebusluklar için boş bırakıldı,
ancak bağımsızların başvurusu için yeterli süre
bırakılmadığı için hemen hiçbir
bağımsız aday seçilmeyi başaramadı. Son sözü Mustafa
Kemal'in has adamlarından Esat Mahmut Bozkurt'a bırakalım:
"Kemalizm otoriter bir demokrasidir ki kökleri halktadır. Türk
milleti bir piramide benzer, taban halk, tepesi yine halktan gelen
baştır ki, bizde buna şef denir. Şef otoritesini yine
halktan alır. Demokrasi de bundan başka bir şey değildir."
- BİTTİ -