|
Dünya
basını cenazeyi değerlendirdi Dinkin
son yolculuğuna 100 bin kişilik bir kalabalıkla
yollandığını vurgulayan basın, töreni sessiz bir
meydan okuma olarak algıladı. Türkiyede ender görülen bir
özeleştiri sürecinin başladığını yazan
gazeteler, bu sürecin kalıcılığından şüpheli. |
BBC Türkçe
Servisi ve Ajanslar
Güncelleme: 11:06 TSİ 24 Ocak 2007
Çarşamba
LONDRA/BERLİN - Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant
Dinkin dün, son yıllarda görülmedik derecede büyük bir kalabalıkla
son yolculuğuna uğurlanması dünya basınının
sayfalarında geniş yer buldu.
Amerikan
New York Times gazetesi, haberi Cenazede Türk-Ermeni birliği
başlığıyla duyurdu. Haberde, Farklı etnik kökenlerden
gelen gözü yaşlı Türk vatandaşları omuz omuzaydı
dendi.
İngiliz Times da, Öldürülen gazetecinin cenaze töreni, sessiz bir meydan
okuma oldu diye başlık attı. Cenaze törenine
katılanların sayısını 100 bin olarak veren gazete,
Cumhurbaşkanı Sezer ve Başbakan Erdoğanın cenazeye
katılmamasını dikkat çekici olarak niteledi.
GÖSTERİLEN SAMİMİYET KALICI OLMAYABİLİR
Financial Times gazetesi de cenaze haberini, birinci sayfasından
verdiği dev bir fotoğrafla yorumladı.
Dinkin öldürülmesinin Türklerde ender görülen bir kendini sorgulama
dalgasına neden olduğunu belirten gazete, Ortada son derece asil ve
ciddi bir hava olduğu, kuşku götürmezdi. Türkiye açısından
asıl soru ise, bunun uzun vadede önemli olup olmayacağı. Dinke
gösterilen sempati samimiydi - onun görüşlerinden nefret eden milliyetçi
yönetici sınıfında ve ifade özgürlüğüne genelde
kayıtsız kalan hükümette bile. Ama bu duygu fazla derine inmiyor
olabilir. Yetkililerin, Ermeni meselesini gözden geçireceğine dair hiçbir
işaret yok değerlendirmesinde bulundu.
CİNAYET
TERS TEPTİ
İngiliz Guardian gazetesi de Dinkin cenaze törenine yarım sayfa
ayırdı. Gazetenin dış politika yorumcusu Simon Tisdall,
Cinayet pek çok açıdan ters tepti yorumunu yaptı.
Tisdall, Aşırı uçların şiddeti, bir kez daha,
istediklerinin tam tersi bir sonuç yarattı. İki toplum arasında
köprüler kuran Ermeni kökenli Türk gazeteci Hrant Dinki geçen hafta vurmakla
suçlanan Ogün Samast, olayı soruşturanlara Türkiyenin ulusal onurunu
koruduğunu söylemiş. Bunun yerine, dehşete düşen
uluslararası kamuoyu nezdinde Türkiyenin onuru lekelenmiş oldu. Aynı
şekilde, dün İstanbulda yapılan etkileyici cenaze törenine
eşlik eden genel bir utanç, öfke ve kendi kendini sorgulama duygusu da
Türkiyenin milliyetçi uç çevrelerini memnun edecek bir sonuç değil
herhalde.
Törene Türkiyenin diplomatik ilişkisi bulunmayan Ermenistan hükümetinin
ve Amerikadaki etkin Ermeni Kilisesinin davet edilmesi de, her ne kadar mühim
fakat geçici bir sembolik öneme sahip olsa da, bu suikasta (doğrudan ya da
dolaylı olarak) ilham verdiği ve desteklediği düşünülen
aşırı milliyetçilerin kendi kalelerine attığı bir
başka golü simgeliyor diye yazdı.
ERMENİLER
ONURLANDIRILDI
Alman Der Spiegel de, Hepimiz Ermeniyiz sözlerini
başlığına taşıdı. Cenaze töreninin
etkileyici olduğunu kaydeden Spiegel, Türkiyenin tarihinde ilk kez
Ermeniler bu denli onurlandırıldı, milliyetçiler
kınandı ifadelerini kullandı.
Frankfurter Allgemeine gazetesi ise bir cinayet zanlısının daha
tutuklandığı haberini ön plana çıkardı. Gazete, cenaze
törenine farklı kiliselerin temsilcilerinin katıldığına
dikkat çekti.
Alman Frankfurter Rundschau gazetesi, Dink cinayetinin ülkede 301. madde
konusunda yeni bir tartışma başlattığını da
yazdı.
Ermeni diasporası canlı
yayında: İstanbul ve cenazeden çok etkilendik
İSTANBUL
Milliyet
Cinayet kurban giden Agos gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni Hrant Dink için dün düzenlenen cenaze töreni sadece
Türkiye'de onbinleri biraraya getirmekle kalmadı. Ermeni
diasporasının önemli isimleri de ilk kez Türkiye'ye geldi. Cenaze
törenine katılan Fransa Ermeni Dernekleri Konfederasyonu Başkan ve
Başkan Yardımcısı ile Ermenistan Dışişleri
Bakan Danışmanı cenazeden etkilendiklerini belirttiler.
Dink'in cenazesine katılmak için Türkiye'ye
gelen Fransa Ermeni Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Aleksi Govciyan
ve Başkan Yardımcısı Rene Dzagoyan CNN Türk'ün
sorularını yanıtladılar.
Govciyan, 17 yaşında Türkiye'den
ayrıldığını ve . 35 yıl sonra ilk kez
İstanbul'a geldiğini anlattı. Başkan
Yardımcısı Zagoyan da, ilk kez Türkiye'ye geldiğini
belirtti. Govciyan ve Dzagoyan, cenaze törenine gösterilen ilgiden çok
etkilendiklerini ifade ettiler.
Govciyan: Yüreğimize su serpildi.
Dzagoyan törende binlerce insanın,
"Hepimiz Hrantız" demesinden çok etkilendiğini ve
şaşırdığını anlattı. Törene
katılanlardan biri de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ermeni
İş Konseyi Başkanı ve Ermenistan Dışişleri
Bakanı Oskanyan'ın Danışmanı Samson Özararat'tı.
Özararat: Türkeş gibi bir lidere ihtiyaç
var "Uzlaşmaya doğru adım atmak için bu yıl geçen
yıldan daha zor, gelecek yıl bu yıldan zor olacak" diyen
Özararat, Ermeni geleneği gereği tutulacak 40 günlük yastan sonra
konuşacağını vurguladı. Özararat, merhum MHP Genel
Başkanı Alparslan Türkeş gibi bir lidere de ihtiyaç
olduğunu sözlerine ekledi. Fransa Ermeni Konfederasyonu Başkanı
Aleksis Govciyan da programın sonunda Türk halkına Türkçe
başsağlığı dileğinde bulundu.
HURRIYET 24/01/07
Liderler
sınıfta kaldı, toplum Hrant'ı kucakladı...
Bundan daha güzel bir fırsat bulunamazdı.
Hani durmadan ağızlarından düşürmedikleri, "birlik,
beraberlik" sloganları var ya... Hani eli silahlı gruplara
karşı olduklarını söyleyenler var ya
Hani demokrasi ve
fikir özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu vurgulayanlar var ya
Sokaklara dökülüp, mahkeme basan, insanları vuran, sergilere saldıran
ve kendilerini "vatan sevgisiyle kavrulan milliyetçiler" diye
adlandıranlara karşı çıktıklarını ve bu
kesimlere karşı durduklarını belirtenler var ya
İşte bunları söyleyenler sınıfta kaldılar.
Liderlerimiz sınıfta kaldılar.
Bu fırsatı kullanamadılar.
Oysa dün cenazeye katılsalar, bu söylediklerinin arkasında
durduklarını göstereceklerdi. Bütün bürokrasi ve toplum, bu resmi
görünce farklı düşünecekti.
En kötü notu, Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan Erdoğan ve
Dışişleri Bakanı Gül ile birlikte iktidar partisi Ak Parti
aldı.
Cumhurbaşkanı hani hukuk devleti üzerinde titrerdi? Hani fikir
özgürlüğüne büyük duyarlık gösterirdi?
Sayın Sezer bizleri büyük bir hayal kırıklığına
uğrattı.
Hayal kırıklığına uğratan ve en düşük notu
alanların başında, Erdoğan-Gül ve Ak Parti iktidarı
geliyor.
Başbakan dün İstanbul'da olmalıydı. Yanına
İtalyan Başbakanı Prodi'yi de alıp, Bolu Tüneli'ni
açtıktan sonra iki saatliğine dahi olsa gelebilirdi. Gelemediyse hiç
değilse yardımcısı Gül'ü gönderebilirdi. Irak gizli oturumu
zaten geceydi. Dolayısiyla bize, programlarının yüklü
olduğunu filan da anlatmasınlar. Bu cenaze töreninden daha önemli ne
olabilir ki?..
Nerede kaldı AB kriterleri?..
Nerede kaldı demokrasi ve fikir özgürlükleri?..
Erdoğan ve Gül, milliyetçi oylara mağlup oldular. Bir kaç yüzbin oy
uğruma kendilerini inkar ettiler. Demek ki, bu kriterleri
benimsememişler, laf olsun diye savunurlarmış.
AK Parti liderliği içinde tek sağlıklı ses Ömer Çelik'ten
çıktı.
Hrant'ın cenazesine Türk bayrağı sarma önerisiyle, milliyetçilere
göz kırpmadığını da gösterdi. Bravo Çelik'e
Yazıklar olsun Başbakan'a ve yardımcısına
Peki Deniz Baykal'a ne demeli?
Hepimizin ümidi o değil miydi? Fikirlerin kutsallığını
onun partisi korumayacak mıydı ?
Baykal da sınıfta kaldı. Hrant'ın evine gidip
başsağlığı dilemek yetmezdi. Arslanlar gibi, o
kortejin en önünde yürümeliydi.
Ben Bahçeli'yi de beklerdim.
Ülkücü kadroları sokaklardan çekip bilgisayarın önüne oturtmak
istediğini söyleyen Bahçeli için de bundan daha iyi fırsat
olamazdı. Onu da kortejde görmeliydik. Hem kendi kadrolarına, hem de
Türk toplumuna son derece önemli bir mesaj verebilirdi.
Mehmet Ağar'a ne oldu?
Yoksa o da mı korktu? Milliyetçi oy kaygısı
olasılığı mı katılımını önledi? Ne
olursa olsun, bu tutum Ağar'a hiç yakışmadı.
Benim gönlümde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ı
da orada görmek yatıyordu. Bundan daha sembolik, bundan daha güzel bir
jest olabilir miydi? Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu tip olayları
kınadığı bundan daha iyi gösterilebilir miydi?
Bu resim müthiş olurdu
Kortejin başında Cumhurbaşkanı Sezer, tüm siyasi parti
liderleri ve Genelkurmay Başkanı
Türkiye'nin en güzel resmi bu olurdu
Hem kendimize, hem de dünyaya bundan daha
güzel bir mesaj verilebilir miydi ?
Büyük bir fırsatı kaçırdık.
* * *
KENDİNİ
SAKLAMAK İSTEMEYENLER DE VAR
Buna karşılık milliyetçi oyların arkasına saklanmayan
siyasetçilerimiz de var.
İşte Erkan Mumcu, Zeki Sezer ve Murat Karayalçın.
Arslan gibi ortaya çıktılar. Kendilerini saklamadılar. Yürekli
olduklarını gösterdiler.
Her üçüne de koskocaman bir bravo
Asıl dikkat etmesi, oylarını teker teker sayması gereken
parti liderleri olmalarına rağmen, genel tutumlarının
arkasında durdular. Diğerleri gibi davranmadılar.
Tabii en önemlisi, sabahın erken saatlerinden itibaren kontej
oluşturan onbinlerin tutumuydu. Onlar, nasıl bir Türkiye
istediklerini ortaya koydular. İnsanların, fikirlerinden dolayı
öldürülmediği bir Türkiye'yi özlediklerini gösterdiler.
Türkiye'de artık eskisi gibi politika yapılmayacak. Göreceksiniz, bu
alışkanlıklar geride kalacak. Sözünde duran liderler dönemine
girilecek.
MEHMET ALI
BIRAND MILLIYET 24/01/07
Rumlardan Ercan
tepkisi
Kıbrıs
Rum yönetimi, Ercan Havaalanını kullanarak İstanbul üzerinden
Kuzey Kıbrısa giden iki Alman milletvekiline sert tepki gösterdi.
NTV
Güncelleme: 14:24 TSİ 25 Ocak 2007 Perşembe
LEFKOŞA
- Rum yetkililer, Hessen Eyalet Parlamentosu Üyesi sosyal demokrat Jurgen
Valter ile Lothar Kilem için Alman makamlarına nota verdi. Valter ile
Kilemin Adaya yasadışı yollardan gittiğini öne süren
Rumlar, milletvekillerini, uluslararası olarak tanınmayan Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde siyasi görüşmelerde bulunmakla
suçladı.
İkilinin diplomatik kuralları çiğnediğini savunan
Rum yönetimi, Alman milletvekillerinin Rum yönetimi temsilcileriyle de
görüşmesi gerektiğini savundu.
Karşılaştıkları tepkiye şaşıran Alman
milletvekilleri ise, Avrupanın göbeğinde bu öfke kabul edilebilecek
gibi değil yorumunu yaptı.
Alman vekiller, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile görüşmüştü.
|
AİHMden
Türkiyeye övgü AİHMde
başkanlık görevini İsviçreli Yargıç Luzius Wildhaberden
devralan Fransız Yargıç Jean-Paul Costa, mahkeme
kararlarını pratikte hayata geçirmeye başlayan Türkiyeyi örnek
bir ülke olarak gördüklerini söyledi. |
NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:38 TSİ 25 Ocak 2007 Perşembe
STRASBOURG
- AİHMin 2006 bilançosuna göre, Türkiye, mahkemeye yapılan
başvuru sayısında dördüncü sırada geliyor. AİHM
Başkanı Fransız yargıç Jean-Paul Costaya, AİHMin
türban davası kararı ile çok yakında açıklaması
beklenen seçim barajı ve okullarda zorunlu din dersleriyle ilgili
davaları NTVMSNBC için değerlendirdi.
Herkes AİHMin başarısının kurbanı
olduğunu söylüyor. İş hacminiz oldukça yüksek, davaların en
kısa sürede sonuçlanması için çalışıyorsunuz.
Mahkemenizin son durumu hakkında istatistiklere dayalı bilgi
verebilir misiniz?
Son istatistikler 2006 yılında mahkemeye yaklaşık 40 bin
başvuru geldğini gösteriyor. 2006 sonu itibarıyla AİHMde
incelenme aşamasında olan yaklaşık 90 bin dava bulunuyor.
Mahkemenin, başarısının kurbanı olduğu bir
gerçek. Her geçen gün daha fazla başvuru geliyor. Ama asıl tehlike,
bu kurbanın gelen başvuru ve dava sayısı içinde
boğulma riski.
En fazla başvuru hangi ülkelerden geliyor?
Net biçimde Rusya başta geliyor. Bu ülkeyi Romanya ve Polonya izliyor.
Türkiye dördüncü sırada. Ardından Ukrayna, Fransa geliyor.
Bunları da İngiltere, İtalya ve Almanya izliyor. Elbette bu
ülkeler Avrupanın nüfus bakımından en kalabalık ülkeleri. Ama
aynı zamanda Rusya ve Ukraya gibi ciddi insan hakları sorunları
olan ülkeler.
Sıralamanın başında Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri
geliyor. AİHMin iş yükünün büyük ölçüde Avrupanın bu bölümüne
kaydığı söylenebilir mi?
Bir bakıma evet. Bu ülkelerin vatandaşları artık
AİHMi her geçen gün daha iyi tanıyorlar. Başlangıçta yeni
bir sistemdi ve az başvuru vardı. Şimdi, davacılar,
hukukçular ve sivil toplum, Strasbourg sistemini yakından tanıyor ve
kullanmak istiyor. Buna karşılık, eski demokrasilerde -Fransa
veya İngiltere gibi- sistem iyi tanınıyor. Bu nedenle bu
ülkelerden gelen başvuru sayısının çok hızlı
artması için neden yok.
Son yıllarda AİHMin reforme edilmesi konuşuluyor. Bu reform
için kısaca 14üncü protokol adı verilen bir belge
hazırlandı. Rusya dışındaki tüm Avrupa devletleri bu
protokolü onayladılar. Oysa protokolün yürürlüğe girmesi için tüm
devletler tarafından onaylanması gerekiyor. Şimdi ne olacak?
14üncü protokol AİHM için çok önemli. Maddi ve materyel olanakları
arttırmadan her yıl görülen dava sayısını en az dörtte
bir çoğaltacak. Protokol yeterli olmasa da mahkeme için
kaçınılmaz. Rusya Duması Noel öncesinde protokolü
onaylamayı değil, Rusya Federasyonu başkanına bu belgeyi onaylama
izni veren yasa tasarısını reddetti. Doğal olarak hayal
kırıklığına uğradık ve
şaşırdık. Rusya diğer tüm Avruıpa devletleri gibi
protokolü imzalamış ve protokolden yana olduğunu dile
getirmişti. Buna rağmen bu durumun geri dönülemez
olmadığı umudu taşıyorum. Belki Rusya Federasyonu
başkanı yeni bir yasa tasarısı sunabilir ve ilke olarak
protokole sıcak bakan Dumayı ikna edebilir. Sonuç olarak
endişeliyim ama tamamen umudumu yitirmiş değilim.
Bunu beklerken mevcut olanaklarla çalışmaya devam edeceksiniz...
Protokolün yürürlüğe girmesini sağlayacak tüm tedbirleri
almış durumdayız. Umarım rötar birkaç hafta ya da en kötü
ihtimalle birkaç ayla sınırlı kalır. Parlamento veya
politik takvime bağlı. Bunu beklerken ve 14üncü protokol olmadan en
etkin biçimde çalışmaya devam edeceğiz.
Türkiyenin AİHM ile ilişkileri konusunda bir bilanço yapmak
gerekirse neler söyleyebilirsiniz?
Üç şey söyleyebilirim. Birincisi; AİHM ile Türk makamları
arasındaki ilişkiler son yıllarda net biçimde iyileşti.
Türk meslektaşım yargıç Rıza Türmenle birlikte
İzmirde yargıçlar ve savcılara yönelik beraber bir konferansta
yaptığımız sunuşu örnek gösterebilirim.
Başlangıçta çok soğuk hatta neredeyse düşmanca
karşılandığımızı hatırlıyorum. Ancak
ikinci gün sonunda sıcak biçimde alkışlandık. Bu da
AİHMin Türkiyeye karşı düşmanca hiçbir tavrı
olmadığını, Fransa, İtalya veya başka ülkeler
için nasıl yapıyorsa Türkiye için de öyle kararlar
aldığını iyi açıklayabilmiş olmamızdan
kaynaklanıyor.
İkincisi; Türkiyeden gelen ciddi insan hakkı ihlalleriyle ilgili
davaların sayısı iyice azaldı. Öncelikle, mahkemenin, çok
eski davaları sonuçlandırmak için sarfettiği gayret sayesinde
sayısal olarak azaldı. Diğer yandan, samimi olarak konuşmak
gerekirse Türkiyede insan haklarının durumunun son 3-4 yılda
iyileştiğini düşünüyorum.
Üçüncü olarak da; Türkiye bizim için çok önemli bir ülke. Nüfusu yoğun,
politik ve ekonomik önemi var. Başka faktörler de var elbette ama
AİHM kararlarıyla, yasaların ve pratikteki uygulamaların
değişmesi Türkiyeyi örnek gösterilir bir ülke kılıyor.
Türkiye hakkında 2006 yılına ilişkin istatistik vermeniz
mümkün mü?
Türkiye, yeni gelen başvuru sayısında dördüncü sırada. Reel
olarak görülen dava sayısında ise ikinci sırada. Bu da eski
davalardan kaynaklanıyor. Türkiyeden gelen başvurular şu anda
mahkemede kayıtlı başvuru sayısının
yaklaşık yüzde 10unu oluşturuyor.
AİHMin aldığı bazı kararlar Türkiyede geniş
tartışmalar yarattı, türban davası olarak bilinen Leyla
Şahin kararında olduğu gibi. Bu kararın sadece Türkiye
değil tüm Avrupa için önemli olduğu söyleniyor. Buna ne diyorsunuz?
Bu kararın Türkiyenin sınırlarını
aşabileceğini düşünüyorum. Karar, öncelikli olarak, bir ülkedeki
politik ve kültürel gelenek üzerine kurulu. Türk anayasası da laiklik
ilkesi üzerine kurulu. Fransa ve bazı İsvçre kantonlarında da bu
durum mevcut. İskandinavya veya bir ölçüde İngiltere gibi, dinin
resmi bir din olduğu, devlet dini olan ülkeler de var. AİHMin
tavrının, bir ülkeden diğerine değişen teamüller ve
hatta anayasal kurallardan etkilenmesi söz konusu. Temkinli konuşmak gerek
ancak Leyla Şahin kararının Türkiye dışında
başka ülkeler için de geçerli olabileceği düşüncesindeyim.
Bir de seçim barajı davası gündeminizde. Bu konuda bir AİHM
içtihadı ya da Avrupa kriterlerinden söz etmek mümkün mü?
Bu davanın kararı çok yakında açıklanacak. Bir Avrupa
içtihadı var ama bu içtihadı da belirlemek seçim sistemleri çok
değişik olduğundan çok güç. Salt nispi sistem var, Türkiyedeki
gibi seçim barajının olduğu ülkeler var, İngilteredeki
gibi tek turlu çoğunluğa dayalı sistem var. AİHM için hukuksal
güçlük, tüm bu değişik sistemlerin hangi ölçüde az çok müşterek
Avrupa standardı yaratabileceğini çözmek olacak.
Anladığım kadarıyla mahkemenizin şu seçim
barajı demokratik, şu değil demesi mümkün görünmüyor.
Karar henüz açıklanmadığı için bu soruya yanıt vermem
güç. Ama uç bir örnek verecek olursam, Monaco Avrupa Konseyine üye olmak
istediğinde, Avrupa Konseyi kendisinden seçim yasasını
değiştirmesini istedi. Çünkü Monacoda bir partinin seçimlerde mutlak
çoğunluğu alması halinde parlamentodaki tüm koltuklara sahip
olmasını sağlayan bir sistem vardı. Muhalefetin
varlığını ortadan kaldıran bu sisteme Avrupa Konseyi
karşı çıktı ve yasanın değişmesini istedi.
Monaco da değiştirdi. Elbette devletlerin bir yargı marjı
olabilir. Ama çok da ileri giderek bu marjı aşmamak gerekir.
Gündeminizde Türkiyede okullardaki zorunlu din dersleriyle ilgili de
Zengin davası olarak bilinen bir dava var. Bu konuda AİHMin emsal
kararları veya içtihadı var mı?
Bu konuda da içtihadımız zayıf, daha doğrusu az sayıda.
Konu hakkında çok sayıda dava geldiğini söyleyemem. Eskiden
İskandinav ülkelerini ilgilendiren davalar oldu. Ancak okulda din
değil cinsel eğitim dersleri ve bazı ailelerin kendi eğitim
ilkelerine aykırı buldukları bu derse çocuklarının
girmesini engellemek istemeleriyle ilgiliydi. Zorunlu din dersleriyle ilgili
Zengin davasının güçlüğü, göreceli olarak yeni bir sorun ortaya
koymasından kaynaklanıyor. Kamu okullarında mevcut zorunlu din
dersinin tek dini mi yoksa çok sayıda dini mi temel alarak verilmesi
gerekiyor. Yanıtlamamız gereken soru burada.
Bu davada karar ne zaman bekleniyor?
Seçim barajı kararından sonra çıkar. Normalde bu yıl içinde
açıklanır.
|
||
|
|
||
|
A.A. |
||
|
|
||
|
Kara Kuvvetleri Komutanı
Orgeneral İlker Başbuğ, AB'nin Kıbrıs konusunda
tarafsızlığını ve yaptırım gücünü
kaybettiğini söyledi. Kara
Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, KKTC
ziyaretini tamamladı. Kıbrıs'a geliş amacının,
KTBK Komutanlığının icra ettiği
"Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve KTBK ve
birliklerini denetlemek olduğunu anımsatan Orgeneral
Başbuğ, Kıbrıs'a yaptığı ziyaretin
başka amaçlarla ilişkilendirilmemesi gerektiğini
vurguladı. Kıbrıs'ta
çözümün, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı olması
gerektiğini belirten Başbuğ, Avrupa Birliğinin (AB),
Kıbrıs Rum yönetimin AB üyeliğinin 24 Nisan referandumundan
yaklaşık bir yıl önce 16 Nisan 2003'te Atina'da
imzalanmasıyla Kıbrıs konusunda tarafsızlığını
tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde kaybettiğini söyledi.
İlker Başbuğ, Kıbrıs sorununun çözüm yerinin BM
olduğunu ifade etti. |
HURRIYET 25/01/07
|
||
|
|
||
|
ANKA |
||
|
|
||
|
BMnin yeni Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, görevine
getirilmesinden sonra Brüksele ilk yaptığı ziyaret
sırasında KKTC için ülke demesi dikkat çekti. |
HURRIYET 25/01/07
Orgeneral Başbuğ: AB,
Kıbrıs'ta tarafsızlığını kaybetti
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
İlker Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı
Kuvvetleri olarak sorumluluklarının başında,
Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve
savunulmasının sağlanmasının geldiğini
vurguladı.
Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri
(KTBK) Komutanlığının icra ettiği
"Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve askeri
birliklerde denetlemelerde bulunmak üzere pazartesi günü KKTCye gelen
Orgeneral Başbuğ, adadan ayrılamadan önce KTBKda basın
açıklaması yaptı.
Kıbrısa geliş
amacının, KTBK Komutanlığının icra ettiği
"Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve KTBK ve
birliklerini denetlemek olduğunu anımsatan Orgeneral Başbuğ,
Kıbrısa yaptığı ziyaretin başka amaçlarla
ilişkilendirilmemesi gerektiğini vurguladı.
KKTCde bulunduğu süre içinde başta
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat olmak üzere, diğer devlet
yetkilileriyle çok yararlı görüşmelerde bulunduğunu ifade eden
Orgeneral Başbuğ, gezisi sırasında Kıbrıs Türk
halkından da yakın ilgi gördüğünü belirterek, Kıbrıs
Türk halkına teşekkür etti.
Başbuğ, "KTBK ve birliklerinde
yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, gerçekten birliklerimizin
üstün bir moral, düzen, kendilerine güven ve disiplin içinde kendilerine
verilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini
görmekten de büyük bir mutluluk duydum. Bu duygularla, KTBKya ve
Kıbrıs Türk halkına güven duygularım daha da artarak bugün
adadan ayrılacağım" dedi.
Orgeneral Başbuğ, "Bugünlere
ulaşılması uğrunda canlarını vererek şehit
olan kahraman mücahitler ve askerler ile başta Dr. Fazıl Küçük olmak
üzere, bu uğurda unutulmaz emekleri bulunup da hayatta olmayanların
hepsini rahmet ve minnetle; KKTCnin bugünlere gelmesinde en büyük rolü oynayan
başta kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmak üzere, bu
amaç uğrunda emek veren herkesi de şükran ve saygıyla
andığını" kaydetti.
"İYİ ANLAŞILMALI"
Kıbrısın 1960 sonrası ve
içinde bulunulan dönemin doğru değerlendirilebilmesi için 16
Ağustos 1960 tarihinde imzalanan Kıbrıs Cumhuriyetinin
Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmalarının iyi
anlaşılması ve iyi değerlendirilmesi gerektiğini ifade
eden Orgeneral Başbuğ, Garanti Antlaşması ile, Garantör
Devletlere verilen hak ve sorumlulukların başında,
Kıbrısın güvenliğinin garanti edilmesinin geldiğini
belirtti. Orgeneral Başbuğ, "Mutlu Barış
Harekatının da 1974te Garanti Antlaşmasına
dayandırılarak icra edildiğinin" altını çizdi.
İttifak Antlaşmasının
girişinde, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyetinin
bölgedeki barışı ve her üç devletin güvenliğinin
korunmasını, temel olarak kabul ettikleri ifadesinin yer
aldığını kaydeden Başbuğ, "bu noktadan
hareketle, bugün için de geçerli olan Türkiyenin Kıbrısa
ilişkin geleneksel tutum ve davranışlarını"
şöyle özetledi:
"Türkiyenin, Kıbrıs
Cumhuriyetinin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmaları
çerçevesinde; Kıbrısa karşı tarihi, ahdi ve hukuktan
doğan sorumlulukları ve hakları bulunmaktadır.
Sorumluluklarımızın
başında, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olarak,
Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve
savunulmasının sağlanması gelmektedir. 1960da bu
antlaşmalar imzalandığı zaman ne kadar geçerli ve
yürürlükte ise bugün 2007 yılında da aynı şekilde
geçerliliktedir ve geçerliliğini de koruyacaktır.
Diğer sorumluğumuz ise İttifak
Antlaşmasının girişinde de ifade edildiği gibi,
Kıbrıs, Türkiyenin güvenliğinin sağlanması ve
Doğu Akdenizdeki mevcut dengenin korunması açısından da
tarihi, stratejik bir istikrar ve denge rolü oynamaktadır. Bunun hiç bir
zaman unutulmaması lazım."
"MİLLİ VE ORTAK KONUMUZ"
Kıbrıs sorununun, Türkiyenin ve
KKTCnin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak konusu olduğunu vurgulayan
Orgeneral Başbuğ, şöyle devam etti:, "Bu ortak hedefe
ulaşılması ve korunması için ise, Kıbrısta güçlü
bir Türk halkının varlığının daha da
güçlendirilerek devam ettirilmesi fevkalade önemlidir. 1983 yılında
kurulan KKTCnin egemenliği, güvenliği ve siyasal
eşitliğine de her zaman sahip çıkılmasının
gerekliliğine inanmaktayız." Bugün Kıbrısta,
uluslararası toplum tarafından tanınan devletin, 1959-1960
antlaşmalarının asıl konumundaki "1960
Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığının
altını çizen Başbuğ, uluslararası toplumun 1960
antlaşmaları gereği, Kıbrıs Rum halkının
Kıbrıs Türk halkı adına söz söylemesine ve karar
almasına izin vermemesi gerektiğini kaydetti.
Orgeneral Başbuğ, aynı
anlaşmalar kapsamında iki halkın ortak iradesi olamadan
Kıbrıs Cumhuriyetinin iradesinin oluşamayacağını
da vurguladı.
"AB TARAFSIZLIĞINI
KAYBETTİ"
Kıbrısta çözümün, BM çerçevesinde,
kapsamlı, adil ve kalıcı olması gerektiğini belirten
Başbuğ, Avrupa Birliğinin (AB), Kıbrıs Rum yönetimin
AB üyeliğinin 24 Nisan referandumundan yaklaşık bir yıl
önce 16 Nisan 2003te Atinada imzalanmasıyla Kıbrıs konusunda
tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de
büyük ölçüde kaybettiğini söyledi.
İlker Başbuğ, Kıbrıs
sorununun çözüm yerinin BM olduğunu ifade etti.
Kıbrıs sorununa çözüm aranırken
Kıbrısta ırk, dil din ve kültürel açıdan iki ayrı ve
farklı halkın bulunduğunun hiçbir zaman unutulmaması
gerektiğini kaydeden Orgeneral Başbuğ, geçmişte
yaşananların sonucunda iki halkın arasında, özellikle nüfus
açısından daha zayıf durumda olan Kıbrıs Türk
halkının Rum halkına karşı güven içinde olduğunu
söylemenin zor olduğunu belirtti ve şöyle devam etti:
"Elbette iki halk arasındaki
güvenliğin artırılmasına çalışmak
düşünülebilir, gayret edilmelidir. Ama burada önemli olan nokta,
güvenliğin artırılmasına çalışılması
başka bir şey, çalışılsın, itiraz olmaz, ama
geçmişte olanları unutmak, geçmişte olanlardan ders almamak ise
başka bir şeydir. Bu ikisinin birbirinden ayırt edilmesinde
yarar mütalaa ediyoruz." 16 Ağustos 1960ta kurulan Kıbrıs
Cumhuriyetinde göreceli huzur ve güvenlik
ortamının ancak 1963
yılının sonuna kadar sürdüğünü, Aralık 1963te Rum
saldırılarının başladığını ve 1974
yılına kadar sürdüğünü anlatan Orgeneral İlker
Başbuğ, KTBKnın adadaki varlığının, 1974
yılından bugüne kadar Kıbrıstaki huzur ve güvenin
sağlayıcısı ve teminatı olduğunun
unutulmaması gerektiğini vurguladı.
RUM SİLAHLANMASI
Kıbrıs Türk halkının
güvenliği ve savunulmasının sağlanması görevinin
KTBKya verildiğini, bu görevin anayasa çerçevesinde yerine
getirildiğini ve getirilmesine devam edileceğini belirten Orgeneral
İlker Başbuğ, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun
son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine de dikkat çekti.
Orgeneral Başbuğ, şöyle
konuştu:
"Bizim tespitlerimiz, son dönemlerde
Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun silahlanma faaliyetlerinde
oldukça ciddi artışların olduğu noktasındadır. Bu
açıdan Kıbrıs Türk halkının haklı nedenlerle
Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duymaması, duyamaması,
gerçekten üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan birisidir.
Bugün dünyada buna benzer birçok olaylar yaşandı ve yaşanmaya
devam ediyor. En canlı devam eden örneği ise maalesef Irakta
görülüyor. Etnik ve mezhep farklılıkları ile karşılıklı
güvenin olmamasının yarattığı çatışma
ortamını net olarak bugün Irakta görmekteyiz. Aynı kanlı
olayları Bosnada da yaşadık." Garanti ve İttifak
antlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyetinin
bağımsızlığının
sınırlandırıldığını, cumhuriyetin tek
başına gerekli güven ortamını
sağlayamayacağını ve bu nedenle 1960
Antlaşmasında güvenliğin garantör devletlere
bırakıldığını anlatan Orgeneral Başbuğ,
24 Nisan 2004te referanduma sunulan Annan planında da "her ne kadar
biraz sulandırılmaya çalışılmakla beraber, Garanti ve
İttifak antlaşmalarının muhafaza edilmesinin" prensip
olarak kabul edildiğini anımsattı. Başbuğ, bunun,
güvensizlik ortamının halen devam ettiğini gösterdiğini,
Rumların Annan planına yüzde 76 oranında "hayır"
demesinin de Rumların Kıbrıslı Türkler için iyi niyetli
olmadığını gösterdiğini belirtti.
Başbuğ, çözüm için atılacak her
adımda, Kıbrıs Türk halkının güvenlik
sorumluluğunu devamlı dikkate almak ve hassas olmak zorunda
olduklarını vurgulayarak, geçmişte yaşananların
kendilerini bu noktada düşünmeye zorunlu
kıldığını vurguladı.
Orgeneral Başbuğ, "Çözüm
çalışmalarında, özellikle, iki kesimlilik, Garanti ve
İttifak antlaşmalarının delinmeden ve
sulandırılmadan korunmasını hiçbir zaman unutmamamız
lazım. Eğer bu hususlarda hata yapılırsa, bu hususlara
gerekli dikkat verilmezse, kanaatimizce Kıbrıs Türk
halkının geleceği ipotek altına alınabilir.
Bu geçmişten alınması gereken,
bizce en büyük derstir" dedi.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral
İlker Başbuğ, temaslarını tamamladıktan sonra
KKTCden ayrıldı.
MILLIYET 25/01/07
AB'nin 'doğrudan
ticaret' oyunu
Kötü bir hafta geçiriyoruz. Sevgili dostumuz Hrant Dink toprağa verildi.
Anısını da kalbimize gömdük. Aydın ve
barışçı kişiliğiyle Türkiye'nin parlak yüzünü dünyaya
yansıtan İsmail Cem'i de dün kaybettik. Onun da toprağı bol
olsun.
Üzüntülüyüz ama dünya dönmeye devam ediyor. Döndükçe de, Almanya'nın KKTC
için "doğrudan ticaret" olanağının
yaratılması konusunda AB adına oynadığı oyunun
beklenen şekilde başladığını görüyoruz.
Gerçi AB konusu kamuoyumuzun radarından düşmüştür. Birliğin
bu aşamada KKTC'ye dönük herhangi bir samimi ve ciddi açılımda
bulunması ise beklenmiyor. Ama söz konusu "oyun"u gene de tahlil
etmek durumundayız.
Almanya'nın kandırmacası
AB dışişleri bakanları, pazartesi günü yaptıkları
toplantıda, KKTC'nin üzerindeki izolasyonların
kaldırılması için 2004'te kabul edilen, ancak Rumlar
tarafından bloke edilen, "doğrudan ticaret tüzüğü" ile
ilgili çalışmalara yeniden başlanmasını
kararlaştırdılar.
Dönem Başkanı Almanya şimdi, adadaki iki tarafla
görüşmelere başlayacakmış. Bazıları,
"Almanya sorunu çözmek için harekete geçiyor" diye
düşünebilirler. Ancak ortada bir kandırmaca var.
Her şeyden önce, Almanya'nın taraflarla neyi müzakere edeceğini
anlayamadık. AB Komisyonu tarafından 2004'te önerilenlerle ilgili
olarak yapılması gerekenler ortadadır. Konunun özü itibariyle
Türk tarafıyla müzakere edilecek bir şey de yok. Yapılacak
şey, Rumları ikna etmektir.
Bir formül aranıyor
Ancak AB tarafı "müzakere şart" diye bastıracaksa bu
da, olsa olsa, Türk tarafına Rumların taleplerini kabul ettirme
girişimi olacaktır. Zira elinde "veto silahı" bulunan
Rum tarafı, "hayır" dedikçe, doğrudan ticaret
konusunda bir ilerleme olmayacağını Almanlar dahil herkes
biliyor.
Rumların, KKTC'nin dünyayla ticaretini Güney üzerinden yapması
konusunda Almanya ile anlaştıklarını zaten kendi
basınları haftalar önce yazdı. Bu durumda akla, "Almanya
niçin sonuç çıkmayacak bir işe soyunuyor?" sorusu geliyor.
Kanımca, Rumların aksine, AB'nin de istediği gibi "Annan
Planı"nı onaylayarak barıştan yana
olduklarını açıkça gösteren Kıbrıslı Türklere
karşı yapılan haksızlık, Avrupa'da biraz da olsa
vicdan sızlatıyor. Rahatlamak için de şimdi bir formül
aranıyor.
Vicdanen rahatsız olanlar
Çıkacak formül ise şu: "Biz iyi niyetle gerekeni yaptık.
Kıbrıslı Türk mallarının dünyaya ulaşması
için olanak yarattık. Türk tarafı bunun Güney üzerinden
yapılmasına itiraz ediyorsa bu bizi bağlamaz."
Yani Almanya "elinden geleni yapmış", fakat "Türk
tarafı takdir etmemiş" olacak. Güzel de, Almanya'ya
hatırlatmakta yarar var. Rumların merhametine bağlı olarak
Güney Kıbrıs üzerinden ticaret yapmak, Türklerin "doğrudan
ticaret" yapma olanağına kavuştukları anlamına
gelmez.
"Doğrudan ticaret" kavramı ister Türkçe, ister Almanca,
ister İngilizce, ister Çince telaffuz edilsin, aynı yola çıkar.
Almanya'nın AB Dönem Başkanı sıfatıyla önümüze koymaya
hazırlandığı önerilerin ise bununla yakından uzaktan
bir ilgisi olmayacak.
Onun için, Avrupa'da bu konuda vicdanen rahatsız olanlar varsa,
onları rahatlatacak olan Türk tarafı değil, Rum
tarafıdır.
SEMIH IDIZ
MILLIYET 25/01/07
Kıbrıslı Türklerin mutlu ve huzurlu olması temel hedef
Türkiye Başbakan
Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu
Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, izolasyonlara rağmen KKTC'nin
dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi olduğunu; son 4 yılda
büyüme oranının yüzde 11 olduğunu; kişi başına
milli gelirin 11 bin 800 dolara; satın alma paritesine göre ise 22 bin
dolara ulaştığını söyledi.
Şener, KKTC'deki
milli gelirin AB ülkelerindeki standartlarda olduğunu belirtti.
TBMM Başkanı
Bülent Arınç'ın davetlisi olarak Meclis Başkanlık
Divanı üyesi milletvekilleri ve meclis görevlilerinden oluşan heyetle
Ankara'daki temaslarını sürdüren Cumhuriyet Meclisi Başkanı
Fatma Ekenoğlu, dün ilk olarak Başbakanlık Merkez
Binası'nda Türkiye Başbakan Yardımcısı ve
Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif
Şener'i ziyaret etti. Ziyarette KKTC'nin Ankara Büyükelçisi Tamer
Gazioğlu da hazır bulundu.
Ekenoğlu: Türkiye
kardeş ülke
Ekenoğlu, Ankara'da
yararlı temaslar yaptıklarını ve kendilerine gösterilen
ilgiden memnun olduklarını belirterek, "kardeş ülke"
diye nitelediği Türkiye'nin deneyimlerinden yararlandıklarını;
Türk halkına ve hükümetine de zor zamanlarda yanlarında
oldukları, bütçeye ve altyapı yatırımlarına katkı
yaptıkları için teşekkür ettiklerini söyledi.
KKTC ekonomisinin
düzelmeler gösterdiğini, fert başına milli gelirin
arttığını kaydeden Meclis Başkanı Ekenoğlu,
"Önümüzdeki süreçte kendi ayaklarımız üzerinde durmak için çaba
harcıyoruz" diye konuştu.
Meclis Başkanı
Fatma Ekenoğlu, Rumların "Kıbrıs Cumhuriyeti"
adıyla AB üyesi olmasından ve Türkiye'nin AB sürecine takoz
koymasından üzüntü duyduklarını ifade ederek, Kıbrıs
sorununun kapsamlı çözümünün BM çatısı altında olacağını
vurguladı.
Ekenoğlu, Avrupa
Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in de bunu
ifade etmesinden sevinç duyduklarını kaydetti ve
"İnşallah ilerlemeler 2007'de de sürer" dedi.
Şener:
Kıbrıslı Türklerin mutlu ve
huzurlu olması temel
hedef
Türkiye Başbakan
Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu
Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, de Meclis Başkanı
Ekenoğlu ve heyetiyle görüşmesinde yaptığı
konuşmada, Kıbrıs'taki gelişmelerin iyi olmasından
Türkiye'nin Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Bakanı olarak
mutluluk duyduğunu söyledi.
Şener,
"Kıbrıs" denince KKTC'yi anladığını
vurgulayarak, "Oradaki insanlarımızın mutlu, huzurlu
olması, çağdaş standartlarda bir yaşamları olması
temel hedefimizdir" diye konuştu.
Türkiye ile KKTC'nin
ilişkilerini "dost ilişki" diye nitelemenin yetersiz
kaldığını, bunun da ötesinde bir ilişki
bulunduğunu anlatan Abdüllatif Şener, "Türkiye neyse, KKTC de
odur; KKTC neyse, Türkiye odur" ifadelerini kullandı.
Dünyanın
Kıbrıs'ı daha doğru
anlayacağı bir
sürece girildi
Abdüllatif Şener, son
yıllarda Kıbrıs'ı etkileyen uluslararası
gelişmeler yaşandığını; 2004'teki referandum ile
dünyanın Kıbrıs'ı daha doğru anlayacak bir sürece
girildiğini kaydederek, KKTC Cumhurbaşkanı'nın,
Başbakanı'nın, bakanlarının kurumlarının
artık dünyada, hatta AB nezdinde meşru görülmeye
başlandığını vurguladı.
Kıbrıs Türk
halkına uygulanan izolasyonların da kalkacağı umudunu dile
getiren Şener, Kıbrıs Türklerinin dünyaya
açılmasının önemli bir gelişme olacağını;
izolasyonlara rağmen KKTC'nin son yıllarda dünyanın en
hızlı büyüyen ülkesi olduğunu ifade etti.
En hızlı
ekonomik büyüme KKTC'nin
Türkiye Başbakan
Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu
Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, son 4 yılda yıllık
büyüme oranı ortalama yüzde 11 olan KKTC'nin, BM'ye üye 192 ülkeden daha
hızlı büyüdüğünü söyledi.
İzolasyon ve
ambargolara rağmen bu büyümenin, KKTC-Türkiye ekonomik ilişkilerinin
güçlü olması sayesinde sağlandığına işaret eden
Abdüllatif Şener, KKTC'de kişi başına düşen milli gelirin
11 bin 800 dolara çıktığını; satın alma
paritesine göre milli gelirin ise 22 bin dolar olduğunu; bu oranın
Güney Kıbrıs'ta 25 bin dolar olduğunu kaydetti.
Milli gelir AB
standardında
Abdüllatif Şener,
"KKTC'nin milli gelir düzeyi, AB ülkeleri standardındadır"
dedi.
KKTC'yle ilişkilerinin
gelişmesinin ve devamının hem Kıbrıs Türk
halkının dünyaya açılması hem de ekonomik yoksulluğa
düşülmemesi açısından önemli olduğunu belirten Şener,
gelecekte güzel şeyler olacağına inandığını
vurguladı.
Uzun'a geçmiş olsun
Abdüllatif Şener, bugün
Ankara'ya gelmesi beklenen, ancak rahatsızlığı yüzünden bu
ziyareti ertelenen Maliye Bakanı Ahmet Uzun'a geçmiş olsun
dileklerini de iletti.
600 Trilyon TL
Şener bir soru
üzerine, 2007 bütçesine KKTC için 600 trilyon TL ödenek konulduğunu, bu
paranın yatırımlar, cari harcamalar, kredi, borç, hibe
şekillerinde verileceğini; geçmişte de yapılan
yardımların geri ödemesi olmadığını söyledi.
Memurlara Türkiye'dekinin
3-4 katı zam
KKTC'de sendikaların
çalışanların maaşlarına zam talebiyle ilgili bir
soruyu yanıtlarken, "Her sene Türkiye'de memurlara verilenin 3-4
katı Kıbrıs'taki memurlara veriliyor" diyen Şener,
reel olarak maaşlarda artış olduğunu belirtti.
Abdüllatif Şener,
zamma dayalı ekonomik programı çok da verimli görmediklerini
kaydederek, KKTC'nin ekonomik performansının
artırılması gerektiğini, verimlilik ve üretime dayalı
bir ekonomik yapıyla küresel rekabette yer alınabileceğini
vurguladı.
Ekenoğlu'nun
programı
Cumhuriyet Meclisi
Başkanı Fatma Ekenoğlu, Şener'le görüşmesinin
ardından AB Uyum Komisyonu Başkanı ve Türkiye-KKTC
Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Yaşar
Yakış'ın onuruna vereceği çalışma yemeğine
katılacak.
Daha sonra Yakış
ve komisyon üyeleriyle görüşmeye geçilecek.
Ekenoğlu, saat
15.00'te TBMM'ye giderek genel kurulu selamlayacak; ardından TBMM TV'ye
mülakat verecek.
Meclis Başkanı
Fatma Ekenoğlu ve heyeti, gece saat 22.00'de İstanbul'a gitmek üzere
Ankara'dan ayrılacak.
Ekenoğlu ve heyeti,
bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir
Topbaş ile biraraya gelecek.
KIBRIS 25/01/07
SU ÖRNEKLERİ
TAHLİLE GÖNDERİLDİ... Jeoloji ve Maden Dairesi, Su
İşleri Dairesi ve Çevre Dairesi yetkilileri dün konu ile ilgili bir
toplantı yaptı. Toplantıda verilen izinler ile yapılan
iş ve çıkartılacak suyun uygun olup olmadığı
detaylı olarak araştırılması kararı
alındı. CMC'ye giden üç dairenin ekipleri mevcut kuyudan su örnekleri
aldı ve tahlile gönderdi
Ali CANSU
Bilim
adamlarının "Burada evrensel bir felaket görüntüsü var. Adeta
yaşamın olmadığı bir gezegendeyiz. Bu alanda
yaşamsal kontrol yapılması gerekir. Alanın çevresinin
tellenmesi ve buraya her türlü canlı
giriş-çıkışının yasaklanması gerekir. Önlem
alınmazsa doğal denge bozulur" dediği CMC'de dün
yaşanan su bulma çalışmasının ardından devlet
daireleri alarma geçti.
CMC'de yaşanan
gelişmelerin ardından harekete geçen Çevre ve Doğal Kaynaklar
Bakanlığı'na bağlı daireler ekiplerle bölgeye giderek
inceleme başlattı.
Jeoloji ve Maden Dairesi,
Su İşleri Dairesi ve Çevre Dairesi yetkilileri dün konu ile ilgili
bir toplantı yaptı. Toplantıda verilen izinler ile yapılan
iş ve çıkartılacak suyun uygun olup olmadığı
detaylı olarak araştırılması kararı
alındı. CMC'ye giden üç dairenin ekipleri mevcut kuyudan su örnekleri
aldı ve tahlile gönderdi.
Bölgede kuyudan uzak yerde
bu durumda olan ve tarımsal alanda kullanılan beş altı kuyu
daha olduğu ve 2002'den bugüne kadar bu kuyulardan düzenli su örnekleri
alınmadığı ve bu kuyulardan da su örnekleri
alınacağı belirtildi.
Bölgeden su tahlilleri
alındı
Çevre Dairesi Müdürü Hülya
Atlan, dün Su İşleri ve Jeoloji ve Maden Dairesi ile konu ile ilgili
olarak bir toplantı yaptıklarını söyledi.
Üç daireden alınan
izinlerin araştırıldığını ve su tahlilleri
alınmasına karar verdiklerini kaydeden Atlan, verilen izinler ile
tahlil sonuçlarının bir araya getirildikten sonra yapacakları
toplantıda bu yönde bir karar verileceğini ifade etti. Suyun
tarım amaçlı mı yoksa kullanma amaçlı mı
kullanılacağının tahlillerin göstereceğini anlatan
Hülya Atlan, suyun kullanılamayacak derecede tehlikeli çıkması durumunda
bölgeden su çekilmesine izin verilemeyeceğini söyledi.
İzinlerin farklı
olabileceğini de anlatan Atlan, "Kullanım izinlerinin ne
şekilde verileceği ve Su Dairesi ve Jeoloji ve Maden Dairesi
tarafından alınan izinlerin nasıl olduğu da bir araya getirilip
araştırılacak ve bir karara varılacak" dedi.
Tahliller olumsuz
çıkarsa izin verilmeyecek
Jeoloji ve Maden Dairesi
Müdür Mustafa Alkaravlı, CMC'de bulunan gözlem kuyularının 1974
öncesinden kalan kuyular olduğunu ve yeni kuyu
olmadığını söyledi.
Bölgede kuyu temizleme
çalışması yapıldığını ve şu anda
suyun kimyasının yapılmadığını kaydeden
Alkaravlı, "Dairemizin ekiplerini bölgeye yolladık ve kuyuya
moto- pomp inecekse usulüne uygun belirli saatlerde su numuneleri
alınacak. Numuneler daha sonra Devlet Kimya Laboratuara gönderilecek ve
çıkan sonuçlar sizinle paylaşılacak. Eğer suyun içerisinde
ağır metallar çıkarsa suyun kullanılması uygun
değildir denecektir. Dünkü işlem kuyunun içerisinden çamurlaşmış
kısmı temizlemekti" dedi.
2002'de beri düzenli örnek
alınmadı
Su Dairesi ile Jeoloji ve
Maden Dairesi ekiplerinin bölgede üç değişik zamanda numuneler
aldığını kaydeden Alkaravlı, bölgede biraz uzakta
faaliyette beş altı tane gözleme kuyusu bulunduğunu ve bu
kuyulardan 2002'den beridir düzenli olarak su örneği
alınmadığını söyledi.
Şu anda bu
kuyuların su tahlil sonuçlarını bilmediklerini kaydeden
Alkaravlı, bu kuyulardan da su örnekleri alınacağını
ve tahlile gönderileceğini kaydetti.
İzinlerin
doğruluğu araştırılacak
Su İşleri
Dairesi Müdürü Yaşar Mavioğlu, CMC bölgesinde
çalışmaların ve ekiplerin kuyunun bulunduğu bölgeye giderek
su numuneleri alındığını söyledi.
Mavioğlu, bölgeden
didik didik su örnekleri alınacağını ve numuneler
doğrultusunda çıkacak sonuca göre kararın Çevre ve Doğal
Kaynaklar Bakanı Asım Vehbi tarafından
açıklanacağını ifade etti.
Geçmişte bölge sular
komitesinin ilgili dairelerden kuyunun tarımsal amaçlı
kullanılabileceği izinlerinin alındığını ve
bu izinlerin şu anda tekrar gözden geçirileceğini ifade eden
Mavioğlu, "Şu anda bu izinlerin doğru verilip
verilmediği de araştırılacak" dedi.
KIBRIS
25/01/07
"Kıbrıs'ta iki ülke" ifadesine tepki
26 Ocak, 2007 08:12:00 (TSİ) CNN TURK
Birleşmiş Milletler'in yeni Genel Sekreteri Ban Ki
Moon'un Kıbrıs'la ilgili ilk açıklaması Rum yönetiminin
tepkisine neden oldu. Açıklamasında ''iki ülke'' ifadesini kullanan
Ban Ki Moon, tepki üzerine açıklamasını değiştirdi.
Belçika'nın
başkenti Brüksel'de bir gazetecinin, "Kıbrıs sizin için bir
öncelik mi?" şeklindeki sorusuyla karşılaşan Genel
Sekreter, geçen yıl Kıbrıs Türk ve Rum liderleri arasında
sürecin ilerletilmesi için bir anlaşmaya
varıldığını belirtti.
Ban Ki Moon, "İki liderin ve iki ülkenin bu anlaşmayı
uygulaması önemlidir" dedi.
BM tarafından yazılı olarak gazetecilere gönderilen bu
açıklamadaki "iki ülke" ifadesinden rahatsız olan Rum
diplomatları BM yetkililerini uyardı.
Bunun ardından metin üzerinde değişiklik yapıldı ve
"iki ülke" sözlerinin yerine "iki toplum" yazılarak
gazetecilere ikinci kez gönderildi.
BM: "Soruna bakışımızda değişiklik
yok"
BM Sözcülüğü, Genel Sekreter Ban Ki-Moon'un Kıbrıs'la ilgili
sözlerine açıklık getirmek amacıyla bir açıklama yaptı
ve BM'nin Kıbrıs sorununa bakışında bir
değişiklik olmadığını belirtti.
BM sözcülerinden Farhan Haq tarafından Kuzey Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nin (KKTC) BM Temsilciliği'ne gönderilen açıklamada,
Genel Sekreter'in, Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak kullanılan
'terminolojiyle ilgili hassasiyetin' tamamen farkında olduğu ve Brüksel'de
24 Ocak'ta konuya ilişkin yaptığı değerlendirmelerin
hiçbirinin BM'nin Kıbrıs sorununa yönelik bakışında
bir değişiklik işareti verme amacı
taşımadığı kaydedildi.
Açıklamada, Genel Sekreter Ban'ın, Annan Planı'nın
Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilip
Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedildiği için
yürürlüğe girmediği gerçeğini bildiği belirtildi.
|
||
|
|
||
|
Esin ÇILDIR / DHA |
||
|
|
||
|
|
HURRIYET 26/01/07
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
HURRIYET 26/01/07
|
||
|
|
||
|
Ömer BİLGE / LEFKOŞA |
||
|
|
||
|
|
HURRIYET 26/01/07
ABDULLAH KARAKUŞ Ankara
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği'nin (AB)
Ankara'daki büyükelçilerine, Kıbrıs siteminde bulundu. Müzakerelerin
kısmen askıya alınmasının AB ile ortak belirlenen
hedefe gölge düşürdüğünü söyleyen Erdoğan,
"Kıbrıs'la ilgili yanlış ve haksız bir
yaklaşım içindesiniz" dedi.
Erdoğan dün Başbakanlık
Konutu'nda AB ülkelerinin Ankara büyükelçilerine akşam yemeği verdi.
Dönem Başkanı Almanya'nın Ankara
Büyükelçisi Eckart Cuntz yaptığı açılış
konuşmasında, AB'nin bir Hıristiyan kulübü
olmadığını söyledi. Türkiye'nin AB süreci ile ilgili bir
tren kazasının önlendiğini belirten Cuntz, "Türkiye ile
müzakereleri sürdürmekten memnuniyet duyacağız.
AB, Türkiye'nin Ankara Protokolü'nden
kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesini beklemektedir. AB projesinin
Türkiye'de kamuoyu desteğine ihtiyacı vardır. AB'nin Türkiye'de,
Türkiye'nin de AB'de daha iyi daha olumlu bir imaja sahip olması için
birlikte gayret sarfedelim" ifadelerini kullandı.
Dink cinayeti ve 301 madde talebi
Agos genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in
öldürülmesinin kendilerini şoke ettiğini belirten Cuntz, şöyle
devam etti:
"Dink, ifade özgürlüğünü simgeliyordu.
On binlerce Türk insanı, Dink'i barışçıl bir şekilde
uğurlayarak bütün dünyayı etkiledi. İfade özgürlüğü ve
Türk-Ermeni uzlaşısı için çağrıda bulunarak çok güçlü
mesajlar verdiler. Siz kendi deneyimleriniz nedeniyle de ifade özgürlüğünün
güçlü bir savunucusu oldunuz. Tarih bazen fırsat pencereleri
açmaktadır. Acaba bu ceza yasasının hassas 301. maddesi
konusunda olumlu bir ivme ve Türk Ermeni barışı konusunda
insanların yararı için bütün tarafların çaba sarfetmeleri için
bir fırsat olabilir mi?"
"Ek protokol kriter oldu"
Erdoğan da konuşmasında, AB'nin
14 Aralık'ta Türkiye ile müzakereleri askıya almasını
eleştirdi.
"Bu karar ilişkilerimizin özü ve
ruhuyla bağdaşmaz" diyen Erdoğan, şunları
kaydetti:
"İlave kriter haline getirilen 'ek
protokolün uygulanması' meselesi aslında müzakere sürecimizle ilgisi
olmayan bir konudur. Türkiye AB ilişkilerinin uyum protokolünün
uygulanmasıyla ilgili hususlara indirgenmesi yanlış ve haksız
bir yaklaşımdır. AB'nin de yükümlülüklerini yerine getirmesini
ve KKTC'ye uygulanan izolasyonların son verilmesini bekliyoruz.
Değerlerimizi ve yaşam hakkımızı tehdit eden fikir ve
eylemlerle ancak birlikte mücadele ederiz. Dink'in kaybına milletimizin
gösterdiği tepki işte bu anlaşıyın ürünüdür. AB üyesi
bir Türkiye bölge ve dünya barışına katkı
sağlar."
MILLIYET 26/01/07
KIBRIS TÜRK HALKININ GÜVENLİĞİ KTBK'DE... Türkiye
Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve
savunulmasının sağlanması görevinin, Kıbrıs Türk
Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verildiğini, bu
görevin; mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmeye
de devam edileceğini ifade etti. Orgeneral Başbuğ, Rum Milli
Muhafız Ordusu'nun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine dikkat
edilmesi gerektiğini de vurguladı
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve
savunulmasının sağlanması görevinin, Kıbrıs Türk
Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verildiğini, bu
görevin; mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmeye
de devam edileceğini ifade etti.
Orgeneral Başbuğ, Rum Milli Muhafız Ordusu'nun son
zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine dikkat edilmesi gerektiğini de
vurguladı.
Kıbrıs'ın 1960 sonrası ve bugün içinde
bulunduğu durumu doğru değerlendirebilmek için; Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin 1960 tarihli Kuruluş, Garanti ve İttifak
Antlaşmaları'nın iyi anlaşılması gerektiğini
vurgulayan Orgeneral Başbuğ, antlaşmanın girişinde;
"Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin; bölgedeki
barışı ve her üç devletin güvenliğinin
korunmasını, temel olarak kabul ettikleri" ifadesinin yer
aldığına dikkati çekti.
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
bağımsızlığının aslında, Garanti ve
İttifak Antlaşmaları ile
sınırlandırıldığını da unutmamak gerektiğini
kaydederek, çünkü bu cumhuriyet 1960'ta kurulduğunda cumhuriyetin
kendisinin gerekli güven ortamını yaratamayacağı,
sağlayamayacağı nedeniyle, güvenliğin garantör devletlere
bırakıldığını, bunun da; Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının
sınırlı olduğunu gösterdiğini ve altı çizilmesi
gereken bir nokta olduğunu vurguladı.
Kıbrıs sorunu "milli ve ortak" sorun
Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye'nin; Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları
çerçevesinde; Kıbrıs'a karşı, tarihi ve ahdi hukuktan
doğan sorumlulukları ve hakları bulunduğunu,
sorumluluklarının başında ise, Kıbrıs Türk
halkının güvenliğinin ve savunulmasının
sağlanmasının geldiğini kaydetti.
Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs sorununun; Türkiye'nin ve
KKTC'nin güvenliklerini ilgilendiren "milli ve ortak" sorunu
olduğunu, ortak hedefe ulaşılması ve korunmasının
ise; Kıbrıs'ta güçlü bir Türk halkı
varlığının devam ettirilmesine ve KKTC'nin
egemenliğine, güvenliğine ve siyasal eşitliğine her zaman
sahip çıkılmasına bağlı bulunduğunu söyledi.
Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs'ta özellikle "güçlü bir
Kıbrıs Türk halkının varlığının
fevkalade önemli olduğunu" yineledi.
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, KKTC ziyaretini tamamladı.
Başbuğ, temasları ve birliklerdeki denetlemelerinin
ardından, dün KTBK Karargahı'nda bir basın toplantısı
düzenledi.
Basın toplantısında, KTBK Komutanı Korgeneral
Hayri Kıvrıkoğlu ve Orgeneral Başbuğ'un beraberindeki
Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanı Tümgeneral
Erkal Bektaş ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı Genel Plan ve
Prensipler Başkanı Tümgeneral Nazım Altıntaş da
hazır bulundu.
Başta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve diğer
yetkililerle çok yararlı görüşmelerde bulunduğunu belirten
Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs Türk halkı ve medyanın
ziyaretine gösterdiği yakın ilgi ve alakaya teşekkür etti.
Ziyaretin amacı seminer
Orgeneral Başbuğ, ziyaretin amacının;
yıllık icra edilen plan seminer ve tatbikatlarla ilgili
olduğunu, bu çerçevede Barış 2007 Plan Semineri'ne katılmak
ve KTBK'nin bazı birliklerinde ziyaret ve denetlemelerde bulunmak
amacıyla geldiğini, ziyaretinin başka amaçlarla
ilişkilendirilmemesini istedi.
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, denetlemeleri sonunda birlikleri; üstün bir moral, güven ve
disiplin içinde, kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel
şekilde yerine getirebilecek durumda görmekten büyük mutluluk
duyduğunu vurguladı.
Geçmişle ve Kıbrıs'ta çözüm
çalışmalarıyla ilgili görüşler
Kıbrıs'ta geçmişle ve çözüm
çalışmalarıyla ilgili görüşlerini de ortaya koymak
istediğini belirten Orgeneral Başbuğ, bugün Kıbrıs'ta
uluslararası toplum tarafından tanınan devletin, 1959-60
antlaşmalarının asıl konusu durumundaki
"Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığını
vurguladı.
Başbuğ, söz konusu antlaşmalara göre, iki halkın
"ortak iradesi" olmaksızın "Kıbrıs
Cumhuriyeti" iradesinin oluşamayacağını
vurguladı.
Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs sorununa, BM
çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm
bulunmasını elbette istediklerini belirterek, AB'nin; Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye katılım antlaşmasının
16 Nisan 2003'te Atina'da imzalanmasıyla, Kıbrıs konusundaki tarafsızlığını
tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde yitirdiğini
vurguladı.
"İki halk arasında güven kalmadı"
Kıbrıs'ta geçmişte yaşananlar sonucunda iki halk
arasında güven olmadığını belirten Başbuğ,
KTBK'nin adadaki varlığının; 1974 yılından bugüne
kadar, Kıbrıs'ta yaşanan huzur ve güvenin
sağlayıcısı ve teminatı olduğunun da
unutulmamasını istedi. Orgeneral Başbuğ, 1974 Mutlu
Barış Harekatı'nın adanın tümüne barış
getirdiğinin de unutulmamasını istedi.
Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ, Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunlukla
Annan planını bile kabul etmeyerek, Kıbrıs Türklerine
karşı ne düşündüklerini ortaya koyduklarını söyledi.
Orgeneral Başbuğ, iki kesimliliğin delinmesinin,
Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına
alınması olduğunu da vurguladı.
"Garanti ve ittifak antlaşmalarıyla
bağımsızlık sınırlandırıldı"
Başbuğ, 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
bağımsızlığının aslında, Garanti ve
İttifak Antlaşmaları ile
sınırlandırıldığını da unutmamak
gerektiğini kaydederek, çünkü bu cumhuriyet 1960'ta kurulduğunda,
cumhuriyetin kendisinin gerekli "güven ortamını
yaratamayacağı, sağlayamayacağı" nedeniyle
güvenliğin garantör devletlere bırakıldığını,
bunun da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin
bağımsızlığının sınırlı
olduğunu gösterdiğini ve altı çizilmesi gereken bir nokta
olduğunu vurguladı.
Orgeneral Başbuğ, Annan planında da, her ne kadar
"sulandırılmaya" çalışıldıysa da,
Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın muhafaza edilmesinin
kabul edildiğini ve bunun güvensizlik ortamının devam
ettiğini gösterdiğini kaydetti.
Konuşma metni
Türkiye Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker
Başbuğ'un basın toplantısında yer verdiği
konuşma metni şöyle:
"Kıbrıs'ta bulunduğum süre içerisinde, başta
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Talat
ve diğer devlet yetkilileri ile çok yararlı görüşmelerde
bulundum. Ayrıca, Kıbrıs Türk halkının gezi boyunca
göstermiş olduğu yakın ilgi ve alakaya da teşekkür ederim.
Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri
Komutanlığı ve birliklerinde yapmış olduğum
denetlemeler sonucunda, birliklerimizin üstün bir moral, güven ve disiplin
içinde, kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine
getirebileceklerini görmekten büyük bir mutluluk duydum.
Bugünlere ulaşılması uğrunda canlarını
vererek şehit olan kahraman mücahit ve askerlerimiz ile bu uğurda
unutulmaz emekleri bulunup da aramızdan ayrılan, başta
Sayın Dr. Fazıl Küçük olmak üzere, rahmet ve minnetle, Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni bugünlere getiren, başta Kurucu
Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş olmak üzere, herkesi
şükranla ve saygıyla anıyorum.
Kıbrıs'ın 1960 sonrası ve bugün içinde
bulunduğu durumu doğru değerlendirebilmek için 16 Ağustos
1960 tarihinde imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti
ve İttifak Anlaşmaları'nın iyi anlaşılması
gerekir.
Garanti Antlaşması ile garantör devletlere verilen hak ve
sorumlulukların başında Kıbrıs'ın
güvenliğinin garanti edilmesi gelmektedir.
İttifak Anlaşması'nın girişinde, 'Türkiye,
Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin; bölgedeki barışı
ve her üç devletin güvenliğinin korunmasını, temel olarak kabul
ettikleri' ifadesi yer almaktadır.
Bu noktalardan hareket ederek, bugün için de geçerli olan Türkiye'nin
Kıbrıs'a ilişkin geleneksel tutum ve
davranışını şu şekilde ifade edebiliriz;
Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve
İttifak Anlaşmaları çerçevesinde, Kıbrıs'a
karşı, tarihi ve ahdi hukuktan doğan sorumlulukları ve
hakları bulunmaktadır.
Sorumluluklarının başında, Kıbrıs Türk
halkının güvenliğinin ve savunulmasının
sağlanması gelmektedir.
Diğer sorumluluğu ise, İttifak
Anlaşması'nın girişinde de ifade edildiği gibi;
Kıbrıs'ın, Türkiye'nin güvenliğinin sağlanması ve
Doğu Akdeniz'deki mevcut dengenin korunması açısından
taşıdığı stratejik istikrar ve denge rolünün devam
ettirilmesini sağlamaktır.
Buradan açıkça görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu,
Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliklerini
ilgilendiren milli ve ortak sorunudur.
Ortak hedefe ulaşılması ve korunması ise;
Kıbrıs'ta güçlü bir Türk halkı varlığının
devam ettirilmesine ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin
egemenliği, güvenliği ve siyasal eşitliğine her zaman sahip
çıkılmasına bağlıdır.
Bugün Kıbrıs'ta uluslararası toplum tarafından
tanınan devlet, 1959/60 Antlaşmaları'nın asıl konusu
durumundaki '1960 Kıbrıs Cumhuriyeti' değildir.
Bu nedenle, uluslararası toplum, 1959/60 Antlaşmaları
gereği, Kıbrıs Rum halkının; Kıbrıs Türk
halkı adına söz söylemesine ya da karar almasına izin vermeme
yükümlülüğü altındadır.
Söz konusu antlaşmalara göre, iki halkın 'ortak iradesi'
olmaksızın 'Kıbrıs Cumhuriyeti' iradesi oluşamaz.
Bu genel çerçeve içerisinde; Kıbrıs sorununa, BM
çerçevesinde kapsamlı adil ve kalıcı bir çözüm bulunması
elbette istenilen bir husustur.
Avrupa Birliği; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, Avrupa
Birliği'ne Katılım Antlaşması'nın 16 Nisan
2003'te Atina'da imzalanmasıyla, Kıbrıs konusundaki
tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de
büyük ölçüde kaybetmiştir.
İki ayrı ve farklı halk
Kıbrıs sorununa çözüm aranırken, Kıbrıs'ta
ırk, dil, din ve kültürel açıdan iki ayrı ve farklı
halkın bulunduğu ve en önemlisi de geçmişte
yaşananların sonucunda bu iki halkın arasında güvenin
olmadığı unutulmamalıdır.
Güvenliğin artırılmasına
çalışılması başka bir şeydir, geçmişten hiç
ders almamak, her şeyi unutmak başka bir şeydir.
16 Ağustos 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nde
göreceli huzur ve güvenlik ortamı, ancak 1963 yılının
sonuna kadar sürdürülebilmiştir.
Aralık 1963'te başlayan Rum saldırıları,
1964'te Erenköy, 1967'de Boğazköy ve Geçitkale saldırıları
ile devam etmiş; 1974 yılına kadar geçen sürede,
Kıbrıs'ta kan ve gerginlik hakim olmuştur. Kıbrıs Türk
Barış Kuvvetleri Komutanlığı'nın adadaki
varlığının, 1974 yılından bugüne kadar, Kıbrıs'ta
yaşanan huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı
olduğu da unutulmamalıdır.
Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve
savunulmasının sağlanması görevi, Kıbrıs Türk
Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verilmiştir. Bu
görev, mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirilmektedir ve getirilmeye de
devam edilecektir.
Bu arada; Rum Milli Muhafız Ordusu'nun son zamanlarda artan
silahlanma faaliyetlerine de dikkat edilmelidir.
Üzerinde durulması gereken en önemli husus
Kıbrıs Türk halkının, haklı nedenlerle,
Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duymaması,
üzerinde durulması gereken en önemli husustur.
1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Garanti ve
İttifak Antlaşmaları ile
bağımsızlığının
sınırlandırılması; Annan Planı'nda,
sulandırılmaya çalışılmakla beraber, Garanti ve
İttifak Antlaşmaları'nın muhafaza edilmesi;
Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunlukla Annan
Planı'nı bile kabul etmeyerek Kıbrıs Türklerine
karşı ne düşündüklerini ortaya koymaları; adada
Kıbrıs Türk halkının güvenlik sorunu olduğunu
açık bir şekilde göstermiyor mu?
Bu nedenle, Kıbrıs sorununun çözümünde, 'iki kesimlilik' ile
Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın delinmeden ve
sulandırılmadan korunması şarttır. 'İki
kesimliliğin' delinmesi, Kıbrıs Türk halkının
geleceğinin ipotek altına alınmasıdır."
KIBRIS 26/01/07
Ercan ve Mağusa'ya Avrupa Birliği merceği
Avrupa Birliği Komisyonu'ndan iki heyet, deniz ve hava
limanlarının teknik altyapısıyla ilgili incelemeler yapmak
üzere KKTC'ye gelecek.
AB Koordinasyon Merkezi'nden TAK'a yapılan açıklamada,
limanlarda incelemelerde bulunacak heyetin 30 Ocak'ta KKTC'ye gelip, 31 Ocak'ta
çalışmalara başlayacağı; Ercan Havalimanı'yla
ilgili çalışmalar yapacak olan ikinci heyetin ise, 6 Şubat'ta
KKTC'ye gelip, 7 Şubat'ta temaslarına başlayacağı
belirtildi.
Heyetlerin, limanların güvenliği ve çalışma
yöntemleriyle ilgili incelemelerde bulunacağı ve AB'deki uygulamalar
hakkında KKTC yetkililerine bilgi aktaracağı ifade edildi.
KIBRIS 26/01/07
KKTCnin petrol
tepkisi
Kıbrıs
Rum yönetiminin, Mısır ve Lübnanla Adanın güney
kıyılarında petrol aranmasına ilişkin
yaptığı anlaşma, KKTCnin tepkisini çekiyor.
NTV
Güncelleme: 15:37 TSI 27 Ocak 2007 Cumartesi
LEFKOŞA
- Rum basınına konuşan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
Anlaşma hayata geçirilirse sıcak durumlar yaşanabilir
uyarısında bulundu. Rum tarafı, Talatın bu sözlerine sert
tepki gösterdi.
Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas,
Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi
olsun dedi ve petrol gelirinin Kıbrıslı Türklerle
paylaşımının ihtimal dahilinde
olmadığını söyledi.
Talatın açıklaması, Rum basınında da yankı
buldu. Rum gazetelerinde, Talatın bu açıklamayı Ankaranın
talimatıyla yaptığı ve Türkiyenin petrol konusunu,
savaş sebebi saydığına ilişkin ifadeler yer
aldı.
Petrol rezervinin değeri 400 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Rum
kesimi, çalışmalara gelecek ay başlamayı planlıyor.
Talat'tan Rumlara 'petrol' uyarısı
27 Ocak, 2007 18:30:00 (TSİ) CNN TURK
KKTC lideri Mehmet Ali Talat, KKTC karasularının da
içinde bulunduğu ada çevresinde yabancı şirketlere petrol arama
izni veren yasayı geçiren Kıbrıs Rum yönetimini, 'sıcak
durumlar' meydana gelebileceği konusunda uyardı.
Talat,
denizde petrol, doğal gaz aramak ve çıkarmak amacıyla
Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge
sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata
geçirilmesi halinde, Rum yönetimiyle meydana gelebilecek gerginliğinin
sinyalini nverdi.
Cumhurbaşkanı Talat, Türkçe, Rumca ve İngilizce olarak üç dilde
yayımlanan 'Cyprus Dialogue' gazetesinde yayımlanan
açıklamasında, Kıbrıs çevresindeki petrollerden
müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak
durumlar meydana geleceğini belirtti.
Cumhurbaşkanı Talat, bu konudaki uyarılarını,
yazılı olarak, Lübnan ve Mısır hükümetlerine de bildirdi.
Lillikas'tan Talat'a yanıt
KKTC lideri Talat'ın açıklamalarına Kıbrıs Rum
yönetiminden yanıt gecikmedi. Rum yönetimi Dışişleri
Bakanı Yorgos Lillikas, ''komşu ülkelerle anlaşmalar
imzalamanın, Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip
olduğu kaynakları değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin
de 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu''
söyledi.
Cumhurbaşkanı Talat'ın 'hiçbir devleti temsil etmediğini,
bu nedenle söz sahibi olmadığını' iddia eden Lillikas,
''deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde edilecek gelirin
Kıbrıslı Türklerle paylaşımının ihtimal bile
olmadığını'' açıkladı.
Rum radyosunun haberine göre, Rum radyo televizyon kurumuna (RİK)
açıklama yapan Lillikas, ''Kıbrıs Türk tarafı
Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak istiyorsa
şantaj yapmak yerine, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi
için iyi niyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir'' dedi.
"Ankara'nın müdahale hakkı yok"
Lillikas, bu konuda Türkiye'yle diyaloğa başlamayı da, ''Böyle
bir şey Ankara'ya söz ve müdahale hakkı tanınması demek
olur'' diyerek reddetti. ''Kıbrıslı Türkler için özel bir fon
oluşturulması'' ihtimalini de göz ardı eden Lillikas, Rum
yönetiminin Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınması
adına çok şeyler yaptığını öne sürdü.
Rum Dışişleri Bakanı Lillikas, ''(İşgal)
bölgelerindeki mallarımızdan yararlanmakta olan 'sahte' devlet ve
Türkiye, Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu?''
ifadesini kullandı.
Petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum yönetiminin egemenlik
hakkı olduğu iddiasını yineleyen Lillikas,
''Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz
sahibi olsun... 'Kıbrıs Cumhuriyeti' Türkiye'ye ne Kıbrıs'ın
zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle anlaşmalarında
hak tanıyor'' dedi.
Eski Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis de, Güney
Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi
durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya
araştırmaları durdurmak için savaş gemilerini
gönderebileceği uyarısında bulundu. Rolandis, konunun
Kıbrıslı Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkat
çekti.
Rumlar olağanüstü toplandı
Kıbrıs Rum basını, Cumhurbaşkanı Talat'ın
uyarıları ve Türkiye'nin de Kıbrıslı Türklerin
haklarını her ne pahasına olursa olsun
koruyacağını açıklamış olması nedeniyle Rum
Bakanlar Kurulu'nun dün olağanüstü toplandığını yazdı.
Türkiye'nin petrol konusunu 'savaş sebebi' saydığını
ve Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına
olursa olsun koruyacağını açıkladığını
hatırlatan Rum gazeteleri, Rum yönetiminin ve Rum bakanların bu
uyarıları 'küçümseme' tavrı içine girdiğini belirtti.
Çalışmalar 15 Şubat'ta başlıyor
Petrol konusundaki çalışmaların 15 Şubat'ta
başlayacağını duyuran Rum basını, ''Toplam mali
değeri 400 milyar dolar olduğu belirtilen deniz dibindeki petrol
rezervi için 15 Şubat 2007 itibarıyla tam yol ileri'' ifadesini
kullandı.
Rum meclisi, petrol yataklarını arama, araştırma ve
çıkarmayı düzenleyen yasayı geçtiğimiz perşembe
günü kabul etmişti.
Rum meclisinin dünkü birleşimde, Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı
Andonis Mihailidis, petrol konusunda yabancı büyükelçilerle
yaptığı görüşmelerden elde ettiği sonuçlar
hakkında bilgi verdi.
Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos başkanlığında dün
olağanüstü toplanan Rum bakanlar kurulu, sözde Rum münhasır ekonomik
bölgesi içerisindeki 13 araştırma parselinin
sınırlarını belirledi. Rum yönetimi sözcüsü Hristodulos
Paşardis, söz konusu 13 parselin, petrol arama-araştırmalarla
ilgili ilk tur başvuruları çerçevesinde
değerlendirileceğini söyledi. Konuyla ilgili ihale
başvurularının ilki 15 Şubat'ta başlayacak.
Rum Ticaret Bakanı Mihailidis, üç boyutlu inceleme yapılacak 3'üncü
ve 13'üncü parselleri ilk tur başvuruların dışında
bırakma kararı aldıklarını söyledi. Mihailidis, kalan
11 parselde, 3 boyutlu incelemenin çok pahalı olması nedeniyle sadece
2 boyutlu inceleme yapıldığını kaydetti.
Rumlar Doğu Akdeniz'de petrol arıyor
Rumlar, son yıllarda büyük bir gizlilik içinde Doğu Akdeniz'de petrol
araştırmaları yapıyor.
2005'te, Mısır'la denizde ekonomik sınırı belirleyen
anlaşma imzalayan Rum yönetimi, geçen ay da benzer bir anlaşmayı
Lübnan ile imzaladı. Rumlar, son olarak Suriye ile temas kurdu.
Bu gelişmeler üzerine bir açıklama yapan KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rumlarla petrol anlaşması
imzalayan Lübnan ve Mısır'ı, "Anlaşmaları
uygulamayın, yoksa gerginlik çıkar" diye uyardı..
|
||
|
|
||
|
Ömer BİLGE LEFKOŞA |
||
|
|
||
|
Rumlar, Türkiye ve KKTCnin sert tepkisine rağmen
KKTC karasularını kapsayan ada çevresinde yabancı
şirketlere petrol arama izni veren yasayı geçirdi. Ada çevresindeki
12 bölgede petrol aramak için Çin ve Norveç şirketleri sırada.
Rumlar, Mısır, Lübnan ve Suriye ile de araştırma
anlaşmaları yapıyor. |
HURRIYET 27/01/07
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
Kıbrıs Rum yönetiminin, denizde petrol, doğal gaz aramak ve
çıkarmak amacıyla Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik
bölge sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata
geçirilmesi halinde, sıcak durumlar meydana gelebileceği
uyarısında bulundu.
Cumhurbaşkanı Talat, Türkçe, Rumca ve
İngilizce olarak üç dilde yayımlanan ''Cyprus Dialogue'' gazetesinde
yayımlanan açıklamasında, Kıbrıs çevresindeki
petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde
sıcak durumlar meydana geleceğini kaydetti.
Cumhurbaşkanı Talat, bu konudaki
uyarılarını, yazılı olarak, Lübnan ve Mısır
hükümetlerine de bildirdi.
Kıbrıs Rum basını,
Cumhurbaşkanı Talat'ın uyarıları ve Türkiye'nin de
Kıbrıslı Türklerin haklarını her ne pahasına
olursa olsun koruyacağını açıklamış olması
nedeniyle Rum bakanlar kurulunun dün olağanüstü
toplandığını yazdı.
Türkiye'nin petrol konusunu ''savaş
sebebi'' saydığını ve Kıbrıslı Türklerin
hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını
açıkladığını hatırlatan Rum gazeteleri, Rum
yönetiminin ve Rum bakanların bu uyarıları ''küçümseme''
tavrı içine girdiğini belirtti.
ÇALIŞMALAR 15 ŞUBATTA BAŞLIYOR
Petrol konusundaki çalışmaların
15 şubatta başlayacağını duyuran Rum basını,
''toplam mali değeri 400 milyar dolar olduğu belirtilen deniz
dibindeki petrol rezervi için 15 Şubat 2007 itibarıyla tam yol
ileri'' ifadesini kullandı.
Rum meclisi, petrol yataklarını arama,
araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı önceki gün
kabul etmişti.
Rum meclisinin dünkü birleşimde, Rum
Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis, petrol konusunda
yabancı büyükelçilerle yaptığı görüşmelerden elde
ettiği sonuçlar hakkında bilgi verdi.
Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos
başkanlığında dün olağanüstü toplanan Rum bakanlar
kurulu, sözde Rum münhasır ekonomik bölgesi içerisindeki 13
araştırma parselinin sınırlarını belirledi.
Rum yönetimi sözcüsü Hristodulos Paşardis,
söz konusu 13 parselin, petrol arama-araştırmalarla ilgili ilk tur
başvuruları çerçevesinde değerlendirileceğini söyledi.
Konuyla ilgili ihale
başvurularının ilki 15 şubatta başlayacak.
İKİ PARSELDE ÜÇ BOYUTLU
İNCELEME
Rum Ticaret Bakanı Mihailidis, üç boyutlu
inceleme yapılacak 3'üncü ve 13'üncü parselleri ilk tur
başvuruların dışında bırakma kararı
aldıklarını söyledi.
Mihailidis, kalan 11 parselde, 3 boyutlu
incelemenin çok pahalı olması nedeniyle sadece 2 boyutlu inceleme
yapıldığını kaydetti.
LİLLİKAS'IN AÇIKLAMASI
Kıbrıs Rum yönetimi
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın, Kıbrıs çevresindeki
petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiği, aksi halde
sıcak durumlar meydana geleceği açıklamasını
yorumlarken, ''komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamanın,
Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu
kaynakları değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin de
'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu'' söyledi.
Cumhurbaşkanı Talat'ın ''hiçbir
devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi
olmadığını'' iddia eden Lillikas, ''deniz bölgesindeki
petrol yataklarından elde edilecek gelirin Kıbrıslı
Türklerle paylaşımının ihtimal bile
olmadığını'' açıkladı.
Rum radyosunun haberine göre, Rum radyo
televizyon kurumuna (RİK) açıklama yapan Lillikas, ''Kıbrıs
Türk tarafı Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak
istiyorsa şantaj yapmak yerine, Kıbrıs'ın yeniden
birleşmesi için iyi niyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir'' dedi.
Lillikas, bu konuda Türkiye'yle diyaloğa
başlamayı da, ''Böyle bir şey Ankara'ya söz ve müdahale
hakkı tanınması demek olur'' diyerek reddetti.
''Kıbrıslı Türkler için özel bir
fon oluşturulması'' ihtimalini de göz ardı eden Lillikas, Rum
yönetiminin Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınması
adına çok şeyler yaptığını öne sürdü. Rum
Dışişleri Bakanı Lillikas, ''(İşgal)
bölgelerindeki mallarımızdan yararlanmakta olan 'sahte' devlet ve
Türkiye, Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu?''
ifadesini kullandı.
Petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum
yönetiminin egemenlik hakkı olduğu iddiasını yineleyen
Lillikas, ''Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki
söz sahibi olsun... 'Kıbrıs Cumhuriyeti' Türkiye'ye ne
Kıbrıs'ın zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle
anlaşmalarında hak tanıyor'' dedi.
''TÜRKİYE SAVAŞ
GEMİLERİNİ GÖNDEREBİLİR''
Eski Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı
Nikos Rolandis de bu konudaki açıklamasında, Güney
Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi
durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları
durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği uyarısında
bulundu.
Rolandis, konunun Kıbrıslı
Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkati çekti.
MILLIYET 27/01/07
Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son verilmeli
DOĞRUDAN TİCARETTE,
KIBRISLI TÜRKLERİN GÖRÜŞÜ ALINMALI... Erdoğan: Süreci
yavaşlatmak maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan
sorunlar önümüze çıkartılıyor. AB, yükümlülüklerini yerine
getirmeli, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son
verilmeli, doğrudan ticaret tüzüğü ile ilgili çalışmalarda
Kıbrıslı Türklerin de görüşleri ve onayları
alınmalı
Türkiye
Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, "Süreci yavaşlatmak
maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan sorunlar önümüze
çıkartılıyor. Bazı ülkelerin de iç siyasi mülahazaları
nedeniyle bu meselenin arkasına
sığındıklarını görüyoruz" dedi.
Erdoğan, AB'nin
yükümlülüklerini yerine getirmesini, Kıbrıslı Türklere uygulanan
izolasyonlara son verilmesini beklediklerini, doğrudan ticaret tüzüğü
ile ilgili çalışmalarda Kıbrıslı Türklerin de
görüşleri ve onaylarının alınması gerektiğini
vurguladı.
Erdoğan, AB üyesi
ülkelerin Ankara büyükelçilerine verdiği yemekte yaptığı
konuşmada, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda ifade edilen tereddüt
ve itirazlara Avrupalı seçkin devlet adamı, politikacı, iş
adamı ve entelektüellerin güçlü dayanaklarla karşılık
verdiğini gördüğünü ifade etti.
Köklü bir geçmişi
olan Türkiye AB ilişkilerinin, uyum protokolünün uygulanmasıyla
ilgili hususlara indirgenmesi ve bundan ilişkilerin geleceğini olumsuz
etkileyecek sonuçlar çıkartılmasının düşündürücü
olduğuna dikkat çeken Erdoğan konuşmasını sürdürdü:
"Süreci
yavaşlatmak maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan
sorunlar önümüze çıkartılıyor. Bazı ülkelerin de iç siyasi
mülahazaları nedeniyle bu meselenin arkasına
sığındıklarını görüyoruz. Bu yanlış ve
haksız bir yaklaşımdır. Kıbrıs sorunu 40
yılı aşkın süredir Birleşmiş Milletler
gündemindedir. Sorunun çözüm yeri de BM zeminidir.
Türkiye uyum protokolünü
imzalarken AB Konseyinin de Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna son
vermeyi öngören 26 Nisan 2004 tarihli kararına sadık
kalacağı anlayışıyla hareket etmiştir. Ancak
geçen iki yıldan fazla süreye rağmen AB bu kararını hayata
geçirememiştir. Bu durum uyum protokolünün uygulanmasına ilişkin
mevcut sorunun da kaynağı olmuştur. AB'nin yükümlülüklerini
yerine getirmesini, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara
son verilmesini bekliyoruz. Doğrudan ticaret tüzüğü ile ilgili
çalışmalarda Kıbrıslı Türklerin de görüşleri ve
onayları alınmalı. Konseyin bu meseleyi en doğru
şekilde çözüme kavuşturmak için çaba sarf edeceğine
inanıyorum."
KIBRIS 27/01/07
Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği önerilerin içeriği henüz bilinmiyor
UMARIM AYRINTILARDA
KAYBOLMAZLAR... Abdullah Gül, Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği
önerilerin içeriğinin henüz bilinmediğini belirterek,
"Umarım ayrıntılarda kaybolmazlar" dedi. Gül,
"Biz yolumuza devam ederiz. Gerekirse fasılları kendimiz açar ve
kapatırız. Türk halkının çıkarına
gerçekleştirilen reformlar devam eder" diye konuştu
NATO toplantıları
çerçevesinde Brüksel'de bulunan Türkiye Dışişleri Bakanı ve
Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Kıbrıs
konusunda Avrupa Birliği'nin getireceği önerilerin içeriğinin
henüz bilinmediğini belirterek, "Umarım ayrıntılarda
kaybolmazlar" dedi.
A.A'nın haberine göre
temas ve toplantıların ardından basınla görüşen Gül,
Türkiye-AB ilişkilerine yönelik soruları yanıtlarken,
temaslarında gereken mesajları verdiğini belirterek, şöyle
konuştu:
"Biz yolumuza devam
ederiz. Gerekirse fasılları kendimiz açar ve kapatırız.
Türk halkının çıkarına gerçekleştirilen reformlar
devam eder. AB kafa karışıklığından
kurtulduğunda daha ciddi bir şekilde gelir, müşterek
çalışmalarımıza devam ederiz. Reformları dış
telkinlerle yapmıyoruz, dışardan müdahale bazen işleri
zorlaştırıyor. Ne yapacağımızı biz
biliyoruz."
AB Dönem Başkanı
Almanya'nın, Türkiye'nin katılımının önemi ve
katkıları konusunda bilinçli olduğunu söyleyen Gül,
Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği önerilerin içeriğinin
henüz bilinmediğini belirtirken, "Umarım ayrıntılarda
kaybolmazlar" dedi.
"Maraş'ın
bu işlerle ilgisi yok"
Gül, bir soru üzerine,
"Maraş'ın bu işlerle hiçbir ilgisi yoktur. Maraş,
müzakere masası üzerinde değildir. Ancak kalıcı bir çözüm
aşamasında masaya getirilir" dedi.
KIBRIS
27/01/07
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
HURRIYET 28/01/07
Kıbrıs'ta
petrol çatışması
SEFA KARAHASAN Lefkoşa
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rum Yönetimi'nin, denizde
petrol, doğal gaz aramak ve çıkarmak amacıyla Mısır ve
Lübnan'la münhasır ekonomik bölge sınırlarını
belirleyen anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde, "sıcak
durumlar" meydana gelebileceği uyarısında bulundu.
Talat, Türkçe, Rumca ve İngilizce yayımlanan "Cyprus
Dialogue" gazetesine yaptığı açıklamada,
Kıbrıs çevresindeki petrollerden ortaklaşa
faydalanılması gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar
meydana geleceğini söyledi. Talat, bu konudaki uyarılarını,
yazılı olarak, Lübnan ve Mısır hükümetlerine de
ilettiklerini belirtti. Rum Dışişleri Bakanı Yorgo Lillikas
ise Talat'ın 'paylaşalım' önerisini reddetti ve petrol
çıkarmanın kendi egemenlik hakları olduğunu idida etti.
Petrol arama çalışmalarının 15 Şubat'ta
başlayacağını duyuran Rum basını, deniz dibindeki
6-8 milyar varil petrol rezervinin mali değerinin 400 milyar dolar
olduğunu kaydetti. Rum Alithia gazetesi, Türkiye'nin petrol konusunu
"savaş sebebi" saydığını ve
Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına olursa
olsun koruyacağını yazdı. Eski Rum Ticaret, Sanayi ve
Turizm Bakanı Nikos Rolandis de Güney Kıbrıs'ın petrol
arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin müdahalede
bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için savaş
gemilerini gönderebileceği uyarısında bulundu.
MILLIYET 28/01/07
Org. Başbuğ'un
konuşmasındaki vurgular
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un KKTC'de
yaptığı konuşma, TSK'nın bugünkü aşamada
Kıbrıs sorununu nasıl okuduğunu gösteriyor.
Org. Başbuğ'un yaptığı vurgular izlendiğinde
ortaya bir çizgi çıkıyor.
Bu çizgi, Annan Planı'nın kabul edilmesine karşın
sonrasında yaşananların yarattığı hayal
kırıklığına işaret ettiği gibi KKTC'ye dönük
mesajlar da içeriyor.
KKTC yönetiminin Ankara'nın da desteğiyle sürekli adım
atmasına karşın Rum tarafının tutum
değiştirmemesi, karşılıklılık
esasının işlemeyişi Genelkurmay Başkanı Org.
Yaşar Büyükanıt'ın da dikkat çektiği bir durumdu.
Org. Başbuğ'un konuşması bu açıdan ele
alındığında, KKTC yönetimine ve uluslararası topluma
bazı anımsatmalar yapıldığı söylenebilir.
"Milli ve ortak sorun"
Org. Başbuğ'un hem uluslararası topluma hem de KKTC yönetimine
yaptığı anımsatmanın başında Kıbrıs
sorununun Türkiye ve KKTC için "milli ve ortak bir sorun" olduğu
vurgusu geliyor.
Bu vurgu, Kıbrıs sorununda uluslararası toplumun veya KKTC'nin
"Türkiye'yi yok" sayarak hareket edemeyeceğinin altını
çiziyor.
Bu gerçeğin hukuki ve siyasi gerekçelerini de sıralıyor.
Org. Başbuğ, 16 Ağustos 1960'ta imzalanan Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak
antlaşmalarını anımsatıyor. Bu antlaşmaların
garantör devlet olarak Türkiye'ye verdiği hakları ve yüklediği
sorumlulukları gündeme getiriyor.
"Ortak sorun" vurgusu buradan kaynaklanıyor.
Antlaşmalarda da yer aldığı gibi Türkiye'nin
sorumluluklarının başında Kıbrıs Türk
halkının güvenliği ve savunulmasının
sağlanmasının bulunduğunu anımsatarak, sorunun
"milli" yönüne dikkat çekiyor.
Org. Başbuğ'un verdiği mesaj, Kıbrıs sorununun Türkiye
ve KKTC için "ortak ve milli" bir karakter
taşıdığı...
Hangi Kıbrıs?
Org. Başbuğ'un uluslararası topluma verdiği bir mesaj da
AB'ye üye olan "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin hangi
Kıbrıs olduğu sorusunda yatıyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı, AB'nin tüm Ada'yı temsil ettiği
iddiasıyla üyeliğe kabul ettiği Güney Kıbrıs'ın,
1960'ta kurulan iki halkın ortak iradesini yansıtan
"Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığına dikkat
çekiyor. Güney Kıbrıs'ın, Kıbrıs Türk
halkını temsil etmediğini, iki halkın ortak iradesi olmadan
"Kıbrıs Cumhuriyeti" iradesinin
oluşamayacağını da vurguluyor.
İki kesimlilik
Güney Kıbrıs'ın, özellikle AB üyesi olduktan sonra Ada'da
"iki kesimlilik" gerçeğini değiştirmeye yöneldiği
biliniyor. Rum yönetiminin, Ada'nın Kuzey'inde de egemenliğinin
tanınmasına ve böylece iki kesimli-iki toplumlu-iki demokrasili
yapının delinmesine uğraştığı sır
değil. Rum yönetimi, Ada'da tek egemenlik olduğu iddiasında. Bu
süreçte Türklerin de Rum egemenliğini kabullenmesi için yoğun çaba
harcıyor. Bu da Rum yönetiminin adil, kalıcı, iki egemen devlete
dayalı bir çatı devlet çözümüne yanaşmayacağını
gösteriyor.
Org. Başbuğ, bu gerçeğe de vurgu yaparak dikkat çekiyor.
İki kesimliliğin delinmesi halinde Kıbrıs Türk
halkının geleceğine "ipotek" konulacağını
söylüyor.
Org. Başbuğ'un konuşması, sorunun özünü ortaya koyarak
"kimsenin kendini kandırmaması" gerektiği
mesajını veriyor.
FIKRET BILA MILLIYET
28/01/07
Rum
Yönetimi pişkin petrol hırsızı çıktı
28/01/2007
RADIKAL
LEFKOŞA - Rum
Yönetimi'nin KKTC karasularını da kapsayacak şekilde
Kıbrıs çevresinde yabancı şirketlere petrol arama izni
verme girişimi yeni kriz yarattı. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet
Ali Talat'ın sert tepkisine Rumların yanıtı ise
"Petrol gelirlerini paylaşmayız" oldu.
Petrol arama için Mısır ve Lübnan'la sınır belirleyen
anlaşmalar imzalayan Rum Yönetimi, adanın çevresinde yabancı
şirketlere petrol arama izni veren bir yasayı da onayladı.
Yasaya göre KKTC karasuları dahil 12 parçaya ayrılan adanın
çevresinde 15 Şubat'tan itibaren ihaleyle yabancı petrol
şirketlerine arama izni verilecek. Buna "Kıbrıs'taki her
şeyin ortağıyız ve hakkımızın yenilmesine
izin vermeyiz" tepkisini gösteren Talat, Kıbrıs çevresindeki petrollerden
müşterek istifade edilmesi gerektiğini belirtip,
"Anlaşmalar uygulanırsa, sıcak durumlar meydana gelebilir'
uyarısı yaptı. Talat bu görüşünü Lübnan ve Mısır
yönetimlerine mektupla iletti.
'Talat devlet temsil
etmiyor, söz hakkı yok'
Rum bakanlar kurulu önceki gün olağanüstü toplanırken,
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Nisan 2004'teki
referandumda birleşmeye Türklerin evet, Rumların hayır
dediğini göz ardı eden bir yanıt verdi: "Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin zenginliğini tüm vatandaşlarıyla
paylaşıp adada barış ve bütünlük içinde yaşamanın
tek yolu Kıbrıs'ın birleşmesi. Türkler petrol gelirlerini
paylaşmak istiyorsa, tek yol diyalogdan geçer, tehditten değil."
Petrol gelirlerinin paylaşımının bu şartlarda ihtimal
dışı olduğunu söyleyen Lillikas, Talat'ı da "Kıbrıslı
Türk lider bir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun" diye küçümsedi.
Rum basını, Talat'ın bu sözlerini Ankara'nın
talimatıyla söylediği ve Türkiye'nin bu konuyu 'savaş sebebi'
saydığı yorumu yaptı. Eski Sanayi ve Turizm Bakanı
Nikos Rolandis de Türkiye'nin çalışmaları durdurmak için
savaş gemilerini gönderebileceği iddiasında bulundu.
Kıbrıs çevresindeki petrol rezervinin değeri 400 milyar dolar
olarak hesaplanıyor. (Dış Haberler)
Papadopulos, Türk yiyici bir canavar değil
KIBRIS'a konuşan AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis
Başkanı Dimitris Hristofyas, Türk toplumu içinde Papadopulos'u kötü
göstermeye çalışan çevreler olduğunu belirterek, bu durumu
eleştirdi:
HRİSTOFYAS, PAPADOPULOS'U SAVUNDU... AKEL Genel Sekreteri ve Rum
Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas, Kıbrıslı Türkler
arasında Papadopulos'a haksız saldırılar olduğunu öne
sürdü. Hristofyas, "Kıbrıs Türk toplumu içerisinde bazı
çevreler, Papadopulos'u, sanki 'Türk yiyici bir canavarmış' gibi
sunma eğilimindeler. Benzer bir mantıkla hareket edildiği
takdirde, Sayın Talat ile derin devlet arasındaki farklar nelerdir,
ya da Sayın Talat ile işgal orduları arasındaki farklar
nelerdir? sorusu gündeme gelir" dedi
PAPADOPULOS İLE UZUN YOLUN AÇILMASI KONUSUNDA
BİRLEŞİYORUZ... Hristofyas: Papadopulos ile bizim
birleştiğimiz nokta Uzun Yol'un açılması konusundaki isteğimizdir.
Yakın bir dönem önce, Sayın Papadopulos, bir basın
toplantısı yaptı ve güvenlik konularının çözüme
kavuşturulması ve derhal Lokmacı kapısının
açılmasından yana olduğunu dile getirdi. Kapı nasıl
açılacak? Bizim, Ferdi Sabit Soyer ile görüştüğümüzde, birlikte
üzerine hemfikir olduğumuz yol izlenerek açılacak. AKEL de bu yönde
çalışmaya devam edecek
DUVARIN SEBEBİ İŞGAL ORDUSU... "Söz konusu olan ve
adına utanç duvarı denilen duvar, işgal ordusu orada olduğu
için vardır. Bunu da unutmamalıyız. Mevcudiyetini sürdüren
güçler, yabancı bir ülkenin askeri güçleri. Bizim işgal ordusu
dediğimiz ordu, görülen bütün hat boyunca mevcudiyetini koruyor..."
KÖPRÜNÜN KALDIRILMASI İYİ NİYET GÖSTERGESİ
DEĞİL... "Biz, köprünün yıkılmasını, iyi
niyet hareketi olarak yorumlamıyoruz. Bu tür oldubittiler, olumsuzluklar
yaratıyor. Bizim görüşümüze göre, köprünün kurulmaması
gerekirdi. Ben tahrik edici olmak istemiyorum. Ancak öyle bir kanaat
doğuyor ki, sanki bu köprünün konulması konusundaki karar,
dışardan alınmış bir karar"
TÜRK BAYRAĞI İŞGALİN SEMBOLÜ... "1974'den
itibaren, ne yazık ki, Türkiye bayrağı, Türkiye'nin adaya
yaptığı müdahalenin ve işgalin bir sembolü haline
gelmiştir. Diğer yandan Beşparmaktaki bayrak var. Şimdi
yeni bayraktan da söz ediyorlar. Üstelik KKTC bayrağı da var ve bu
bayrağın anayasada yeri de yok..."
İKİ BÖLGELİ İKİ TOPLUMLU FEDERASYON...
"İki bölgeli, iki toplumlu, federasyon çözümü, BM kararlarında
da belirtildiği gibi, iki tarafın siyasi eşitliğinin
olduğu, tüm Kıbrıslıların, insan haklarının güvence
altına alındığı bir çözüm istiyorum. Çünkü, adada
oluşacak federasyonda, geçmişte Kıbrıslı Türklerin
yaşadığı türden olayların, Kıbrıslı
Rumlar tarafından da yaşanmasını istemiyoruz. Söz konusu
koşullarda, Kıbrıslı Rumların ikinci kategorideki toplum
muamelesi görmelerini, arzu etmiyoruz..."
ADAYLIK KARARI 15 HAZİRAN'DA... "Şu anda, ben 'evet
aday olacağım' ya da 'hayır aday olmayacağım'
diyebilecek bir nokta değilim. Yanıtım, hem evet, hem
hayır. Bunun için 15 Haziran'a kadar zamanımız var..."
Aysu Basri AKTER
KIBRIS Gazetesi için Aysu Basri Akter'in sorularını
yanıtlayan AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris
Hristofyas, Kıbrıs Türk toplumunda Papadopulos'u "Türk yiyici
bir canavar" olarak göstermek isteyenler olduğuna vurgu yaparak, bir
tarafın istekli olduğunu belirtirken, diğer tarafı
Lokmacı'nın açılmasını istememekle suçlamanın,
doğruları yansıtmadığını belirtti.
"Lokmacı'daki duvarın sebebi işgal
ordularının varlığıdır" diyen Hristofyas,
Kıbrıslı Rumların da belli hassasiyetleri ve güvenlik
sorunları olduğuna dikkat çekti.
Zaten yapılmaması gereken bir köprünün, asker
baskısı ile yapıldıktan sonra
kaldırılmasının, bir iyi niyet göstergesi olarak
algılanamayacağını söyleyen Hristofyas, Rum yönetimi Lideri
Papadopulos'un da geçişlerin başlaması konusunda istekli
olduğunu daha önce de duyurduğunun altını çizdi.
Hristofyas, Lokmacı'nın geçişlere açılması
konusunda çalışacaklarını belirterek, AKEL'in de CTP ile
gerçekleştirdiği görüşmede alınan karar uyarınca,
üzerine düşeni yapmaya devam edeceğini, diğer kapılarda
uygulanan prosedür çerçevesinde, bu kapıda da geçişlerin
başlayabileceğini kaydetti.
1960 Anayasası içerisinde, KKTC bayrağının yer
almadığına da vurgu yapan Hristofyas, semboller ve bayraklar
konusunun da tartışılabilmesi gerektiğini söyleyerek, bu
konuda zemin yaratılmasının önemine dikkat çekti.
Rum tarafında yaklaşan Cumhurbaşkanlığı
seçimlerine de değinen Hristofyas, aday olup olmayacağına henüz
karar vermediğini, bu yöndeki kararı, parti yetkili
organlarının, 15 Haziran'a kadar yapacakları geniş
katılımlı değerlendirmeler sonucunda ortaya
koyacağını söyledi.
Kıbrıs'ta iki toplumlu, iki bölgeli, BM kararları
çerçevesinde federal bir çözümden yana olduklarını vurgulayan
Hristofyas, olası bir çözümün, Kıbrıslı Türklerin
geçmişte yaşadığı acıların benzerini,
Kıbrıslı Rumların da yaşamayacağı bir zemini
oluşturması gerektiğine vurgu yaptı.
KIBRIS: CTP-AKEL görüşmesinin sonrasında olumlu mesajlar
verildi. Özellikle Türk tarafında, Papadopulos, Lokmacı'daki
geçişlerin başlamasına karşı çıkarken, AKEL bu
konuda Papadopulos'tan farklı olarak bir inisiyatif üstelenebilir
düşüncesi var. AKEL Lokmacı konusunda ne yapacak?
D.HRISTOFYAS: Aslında konuya yanlış bir temelde
giriyoruz. Bence, bir tarafın Lokmacı kapısının
açılması konusunda hazır olduğunu söyleyip, diğer
tarafın kapının açılmasını istemediğini
söylemek, yanlış olur. Çünkü, gerçek, var olan durum böyle
değil. Kapının ya da kapıların açılması
konusunda, yaklaşık bir buçuk yıl önce, Kıbrıs Rum
tarafınca somut öneriler sunuldu. Aydemet (Kermiya/Metehan)
kapısı açıldı. Astronomeridi'deki (Bostancı) kapı
açıldı. Larnaka'ya giren kapı (Beyarmudu) açıldı.
Bütün bu geçiş kapılarının açılması sürecinde,
aynı prosedür işledi. İki taraf da kapı
açılmasını istediği takdirde, BM inisiyatif alıyor ve
güvenlik konuları ile ilgili olarak askerler arası temasa geçiyor.
Söz konusu bölgede, eğer mayınlı arazi varsa, ona göre önlemler
alınıyor. Bunun dışında, o bölgede bulunan askeri güçlerin
geri çekilmesi konusunda, gerekli konular görüşülüyor ve bu noktanın
sonucunda da siyasi işlemler yapılıyor. Her bir tarafın
kontrol noktası, nereye konulacak, onlar tartışılıyor.
Ve geçişle ilgili olarak, herhangi bir baraka oluşturulacaksa,
bunlar, hangi noktada oluşturulacak, görüşülüyor. Yaklaşık
bir buçuk yıldır, Uzun Yol'un ve Dillirga bölgesindeki
kapının (Yeşilırmak) açılması konusu
konuşuluyor. Dillirga bölgesindeki kapının
(Yeşilırmak) açılması konusunda, bazı sorunlar var.
Eğer yanılmıyorsam, dostum Talat da yaptığı bir
açıklamada, "oradaki kapının açılması, sadece
Kıbrıslı Rumların işine yarıyor, sadece
Kıbrıslı Rumların çıkarına" gibi ifadeler
kullanmış. Kıbrıs Rum toplumu içerisinde de Papadopulos
değil ama başkaları var ki, bunlar, Uzun Yol'un
açılmasının, sadece Kıbrıslı Türklerin
çıkarına olduğunu iddia ediyorlar. Eğer, bu
düşünceleri esas alarak hareket edersek, bu bir kayıp demektir.
KIBRIS: Başkaları derken kimi kastediyorsunuz?
D.HRISTOFYAS: Yanlış anlaşılma olmaması için
söylemek istemiyorum. Şüphesiz, AKEL'i kastetmiyorum. Başka
şahıslar, gruplar var ve bu görüşü dile getiriyorlar.
Örneğin, sizde de "Volkan" çeşitli şeyler
yazıyor. "Volkan'da" yazılanlar, Kıbrıs Türk
tarafının resmi tezleridir diyebilir miyiz? Kıbrıs Rum
tarafında da bazı gazeteler, bazı köşe yazıları
var. Bunlar da yazdıkları yazılarda dile getirdikleri
görüşler ama Kıbrıs Rum tarafının görüşleri
değil. Hatta Kıbrıs Rum tarafının görüşlerine
ters görüşler.
KIBRIS: Haravgi'de de bazı yazılar rahatsızlık
yaratıyor. Örneğin, son örneklerden birini KIBRIS Gazetesi Yazı
İşleri Müdürü Başaran Düzgün köşesine aldı. 21 Ocak'ta
yayımlanan bu yazıda, Lokmacı'daki duvarın kesinlikle
yıkılmaması gerektiği söyleniyor, özetle. Bunun
dışında, Sayın Soyer, Sayın Talat'ı
"işgalin lideri" olarak tanımlayan haberlerinden
şikayet ediyor, Haravgi'nin. Sizin, Papadopulos'un Lokmacı'daki
politikalarından farklı olan politikanız nedir?
D.HRISTOFYAS: Öncelikle, şikayetler konusuna değinmek
istiyorum. Gazetelerde, şunu yayımlıyorlar, şu yazıyor
konusuna gelirsek, o gazetelerde doğru olmayan şeyler de
yayımlanıyor ve ben bu konuyu, Ferdi dostumla bir araya
geldiğimde de görüştüm. Eğer, bu mantıkla hareket edilirse,
yani, bir zıtlaşma, bir rekabet mantığı ile hareket
edilirse, bu koşullarda, örneğin, ben de basında
yayımlanmış, dostum Ferdi'nin, ya da Talat'ın
yapmış oldukları açıklamalarla, onlarca yazı ortaya
koyabilirim. Bu tür bir zıtlaşma mantığının
verimli olmadığını düşünüyorum. Birisi
çıkıp, "Hristofyas şovenist" dediğinde, ben uzun
yıllara dayanan bir geçmişi olan partinin genel sekreteriyim,
dolayısı ile bunu partimize de yapılan bir hakaret olarak
algılayarak, cevap verme gerekliliğini duyuyorum. Ancak, yakın
zamanda Ferdi ile bir araya geldiğimizde, bu konulara da değindik ve
gerçekten, bu tür zıtlaşmalar yaratacak tutumların yararlı
olmadığı görüşündeyiz ve bu mantıkla hareket etmek
istemiyoruz.
KIBRIS: Peki ya Lokmacı ve Papadopulos?
D.HRISTOFYAS: Lokmacı konusunda olsun, Kıbrıs sorunu
ile ilgili konularda da ya da genel olarak bütün siyasi konularda AKEL'in
görüşlerini, parti genel sekreteri, partinin politbürosu, partinin üst
düzeydeki kadroları, dile getirirler. Yoksa bir gazetede, Haravgi gazetesi
dahi olsa, yayımlanan bir okuyucu mektubu, AKEL'in görüşlerini dile
getiren görüşler değildir. Dostum Başaran, köşe
yazısında, "Kavazoğlu ve Mişaulis'in kanları,
alınlarında utanç lekesi olsun" şeklinde, bir ifade
kullanmış. Ben, eğer ona cevap vermeye kalksam, şu sorular
gündeme gelir; acaba, Kavazoğlu ve Mişaulis'in kanlarına, kim
saygı duyuyor? Kim o kanların onuruna denk düşen bir biçimde
davranıyor?" Gerek, adanın bir tarafında, gerek ise de
diğer tarafında, onların anısına saygılı bir
biçimde hareket ediliyor mu?" sorusu gündeme geliyor. Ama, bu noktada,
benim ortaya koyduğum soru bu değil. Benim ortaya koyduğum soru,
adamızda, kedi köpek gibi birbirimizle didişerek mi, yarınlara
ulaşmayı istiyoruz, yoksa bir taraf kedi, bir taraf köpek
olacağı yerde, iki taraf da güvercin olup, en azından, adadaki
barış güçleri, adadaki ilerici güçler, güvercin olmayı
üstelenip, ülkemizin yarınlarını kurmaya yönelik adımlar
mı atmalı? Şimdi Papadopulos ile ne tür
farklılıklarımız olduğunu soruyorsunuz. Elbette ki,
Kıbrıs Türk toplumu içerisinde bazı çevreler, Papadopulos'u,
sanki "Türk yiyici bir canavarmış" gibi sunma
eğilimindeler. Benzer bir mantıkla hareket edildiği takdirde,
Sayın Talat ile derin devlet arasındaki farklar nelerdir, ya da
Sayın Talat ile işgal orduları arasındaki farklar nelerdir
sorusu gündeme gelir. Ama böylesi bir durum, bizi nereye götürür?
KIBRIS: Siz bir fark görmüyor musunuz, Sayın Talat ile derin
devlet ya da "işgal orduları" dediğiniz güçlerle?
D.HRISTOFYAS: (Gülüyor) Benim sorunum, konuyu oraya götürmek
değil. Ben, bunu tamamen soyut olarak ortaya koyuyorum. Bence
yapılması gereken, bizi ayıran noktaları değil, bizi
birleştiren noktaları öne çıkarmak. Ve bu noktada, Papadopulos
ile bizim birleştiğimiz nokta da Uzun Yol'un açılması
konusundaki isteğimizdir. Yakın bir dönem önce, Sayın
Papadopulos, bir basın toplantısı yaptı ve basın
toplantısında, güvenlik konularının çözüme kavuşturulması
ve derhal Lokmacı kapısının açılmasından yana
olduğunu dile getirdi. Kapı nasıl açılacak? Bizim, Ferdi
ile görüştüğümüzde, birlikte üzerine hemfikir olduğumuz yol izlenerek
açılacak. AKEL de bu yönde çalışmaya devam edecek. Bir konuya
daha değinmek istiyorum. Ledra kapısının açılması
konusunda anlaşmaya varılmaya gidilirken, bu konuda AKEL'in de
hemfikir olmadığı bir şekilde, bölgeye, köprü
konulmasına karar verildi. Bu askerler tarafından gündeme getirilen
bir konuydu. Askerler, bölgede denetimlerinin olması için, bölgede askerin
bulunmasını istiyordu ve bu köprü de askerlerin bu yöndeki
isteklerine uygun bir adım olarak kuruldu. Gözlerimizi kapatmamamız
lazım. Söz konusu olan ve adına utanç duvarı denilen duvar,
işgal ordusu orada olduğu için var. Bunu da unutmamalıyız.
Mevcudiyetini sürdüren güçler, yabancı bir ülkenin askeri güçleri. Bizim
işgal ordusu dediğimiz ordu, görülen bütün hat boyunca mevcudiyetini
koruyor. Bütün hat boyunca var.
KIBRIS: Türk tarafı "biz köprüyü kaldırdık ve
şimdi karşı taraftan bir adım bekliyoruz" diyor.
AKEL'den burada beklenen de duvarın yıkılması ve
kapının açılması konusunda bir inisiyatif üstlenip, öncülük
yapması. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
D.HRISTOFYAS: Yine aynı noktaya geliyoruz. Örneğin,
Strovolo'da (Akyar) yaşananları hepimiz biliyoruz. BM'nin de mahkum
ettiği bir biçimde, Türk askeri yerini değiştirmişti. Eski
yerine gitmesi, bizim ve BM'nin talebiydi. Tekrar eski yerlerine
dönüşleri, sanki bir iyi niyet uzaklaşması olarak görüldü. Köprü
konusunda da benzer bir olay yaşanıyor. Köprüyü koyuyorsunuz, daha
sonra, köprüyü kaldırıyorsunuz ve bunu iyi niyet olarak
gösteriyorsunuz. Biz, köprünün yıkılmasını, iyi niyet
hareketi olarak yorumlamıyoruz. Bu tür oldubittiler, olumsuzluklar
yaratıyor. Bizim görüşümüze göre, köprünün kurulmaması
gerekirdi. Ben tahrik edici olmak istemiyorum. Ancak öyle bir kanaat
doğuyor ki, sanki bu köprünün konulması konusundaki karar,
dışardan alınmış bir karar. Kıbrıslı
Türk kardeşlerimizin anlaması gereken bir nokta var. O da şu;
güvenlik sorunu ile biz de karşı karşıyayız. Güvenlik
sorunu ile karşı karşıya olmamızın sebebi de
mevcut olan işgal ordularıdır. Ben, Kıbrıslı Türk
yurttaşlarımızı üzmemek için, "işgal
altındaki bölge" demeyim, adanın kuzeyindeki bölge deyim.
Adanın kuzeyine geçtiğimde, ben yüreğimin boğulduğunu
hissediyorum. Çünkü bölgenin askeri egemenlik altında olduğunu
hissediyorum ve görüyorum. Ben, gerçekten, adada ne Yunan, ne Türk ordusu, ne
de ulusal muhafızların olmasını istemiyorum. Ancak, adada
bugünkü koşullar var olduğu sürece, yani küçük bir toprak
parçası üzerinde, 35 bin silahlı askerin bulunduğunu göz önüne
alırsak, pek tabii ki, bizim açımızdan da bir güvenlik sorunu
gündeme gelmektedir. Yine Sayın Papadopulos'a dönüyoruz. İlginç olan,
Papadopulos'un adı, Kıbrıs Türk toplumunda
anıldığı kadar, Kıbrıs Rum toplumunda
anılmıyor. Ben Papadopulos ile görüştüğümde, Papadopulos,
bana şu sözü veriyor; güvenlik ve ordular ile askerin, oradaki hareketi
ile ilgili sorunlar çözüme kavuşturulduğunda, aynı gün duvarın
yıkılabileceğini ve buna hazır olduğunu belirtiyor.
Duvarın öbür tarafında camdan bir duvar oluşturuldu, şimdi.
Ola ki, Rum tarafında da böylesi bir uygulamaya gidilirse, biz Ledra
Caddesi açıldı mı diyeceğiz? Artık
Kıbrıslılar, özgür ve rahat bir şekilde, oradan geçip,
gidebiliyor mu diyeceğiz? Böylesi bir uygulamaya gidildiği takdirde,
konu, yine BM himayesinde ele alınacak. Bayrak ve sembol konuları,
tekrar BM himayesinde değerlendirilecek. Bu şekilde kapı mı
açılmış oluyor yani?
KIBRIS: Bayrak ve sembol konuları Kıbrıs Türk
tarafınca ayak sürüme bahanesi olarak algılanıyor. Ne
düşünüyorsunuz?
D.HRISTOFYAS: Bazen Kıbrıslı Türk siyasi liderler, 1960
anayasasına göre, Türk bayrağı da bayramlarda, tıpkı
Yunanistan bayrağı gibi kamu binalarına asılabilir
diyorlar. 1960 öncesinde, bizim gençlik hareketimiz, yaptığı
etkinliklerde, festivallerde, hem Yunanistan bayrağını, hem Türk
bayrağını, asardı. Bunu da hatırlatmak istiyorum.
Burada amaç, Kıbrıs'ın, hem Kıbrıslı
Rumların, hem de Kıbrıslı Türklerin ortak vatanı
olduğunu vurgulamak ve bu ülkede yaşayanların kökenlerinin, Türk
ve Yunan olduğunu ortaya koymaktı. 1960'da, özünde İngilizlerin
bize dayatmış oldukları, o bağımsızlığı
elde ettik. Ve Kıbrıs bayrağı üzerinde hemfikir olundu. O
dönemden itibaren, AKEL, her yerde Kıbrıs bayrağının
bulunması ve sadece anayasanın öngördüğü yerlerde Yunan
bayrağının bulunabilmesini ısrarla savundu. Sanıyorum,
adanın kuzeyinde Türk bayrağı, sadece bayram günlerinde
asılan bir bayrak değil. Oysa, 1974'den itibaren, ne yazık ki,
Türkiye bayrağı, Türkiye'nin adaya yaptığı müdahalenin
ve işgalin bir sembolü haline gelmiştir. Diğer yandan
Beşparmaktaki bayrak var. Şimdi yeni bayraktan da söz ediyorlar.
Üstelik KKTC bayrağı da var ve bu bayrağın anayasada yeri
de yok. Benimkiler bana ait benim, seninkiler de bana ait benim
mantığı, terk edilmeli. Ben, Kıbrıs Türk toplumu
içindeki hassasiyetleri anlıyorum. AKEL olarak da bunu anlıyor ve
kavrıyoruz. Pek çok kez, yabancılarla da temaslarımda dile
getirdiğim bir konudur, bu. Kıbrıslı Türkler, doğru
biçimdeki davranışlara tanık olmadılar, maalesef,
Kıbrıslı Rumlar tarafından. Ancak diğer yandan,
Kıbrıs Türk toplumu içinde de böylesi milliyetçi güçler vardı ve
bu mantığa uygun hareketlere giriştiler. Darbeyi izleyen süre
içinde, Türkiye adaya müdahale yaptı. Ama bu iki üç misli darbe
düzeyindeydi. Adanın kuzeyinde, 35,000'i aşkın askerin
bulunması, Kıbrıslı Rumlarda da endişe yaratmıyor
mu? Bunu da düşünmeliyiz. Kıbrıslı Rumların da bu
konularda, bazı hassasiyetleri yok mu? Bir yandan, evlerinden,
topraklarından, köylerinden dağılmak zorunda kalmış
insanların durumları da belli hassasiyet yaratmıyor mu? Ben ilk
kez, kendi köyüme, Digoma'ya (Dikmen) gittim.
KIBRIS: Ne zaman gittiniz?
D.HRISTOFYAS: Geçtiğimiz hafta, Ferdi ile görüşmenin dönüşünde
gittim?
KIBRIS: Yalnız mıydınız?
D.HRISTOFYAS: Dönüşte, Ömer Kalyoncu dostumdan rica ettim. Beni o
götürdü. Ömer ile gençlik hareketi dönemine dayanan, çok uzun geçmişli bir
dostluğumuz var. Birlikte çok mücadeleler verdik.
KIBRIS: Eviniz hala orada mı?
D.HRISTOFYAS: Yıkıldı.
KIBRIS: Yerinde ne var şimdi?
D.HRISTOFYAS: Büyük bir semti yıkmışlar orada ve yerine
bir park yapılmış. Oranın merkezine de Kemal Atatürk'ün
heykeli dikilmiş. Bu konularda, benim de hassasiyetlerim yok mu?
KIBRIS: Ne hissettiniz evinizin yerini bu şekilde bulunca?
D.HRISTOFYAS: Gerçekten ağlayacak duruma geldim.
Ağladım da. Orada insanlarla oturup, konuştum. Yeni insanlar
tanıdım. Daha önce Hristofu'da (Baf), ya da başka yerlerde
yaşayan Kıbrıslı Türk yurttaşlarımız, bu
insanlar da. Onlar da yaşadıkları yerleri terk edip, gelip benim
köyüme, Digomo'ya (Dikmen) yerleşmek zorunda kalmış. Şimdi,
ben acaba bu hissettiğim duyguların etkisi ile milliyetçi bir tutum
içerisine girip, kinci bir tutumu mu benimsemeliyim? Yoksa, ülkemizdeki bu
anormal durumu sona erdirmek için ne yapmamız gerekir, bu soruya mı
yanıt aramalıyım? Eğer Papadopulos'un dediği gibi,
semboller konusu tartışılsın deniyorsa,
tartışılsın, bu konu da. Söz konusu sembollerin, yeşil
hat içinde mi dışında mı oldukları, yoksa, biraz daha
geriye gidip gitmeyecekleri konusu tartışılabilir. Keşke bu
semboller olmasa. Benim isteğim bu. Ancak var olan koşullar
içerisinde, mesela Aydemet'te (Kermiya/Metehan), bunların olduğunu
biliyoruz. Eğer, mesele bunların nereye konulacağı konusu
ise, bunu aşmalıyız.
KIBRIS: CTP ile bu konuları defalarca konuşmuşsunuzdur.
Son görüşmenizde de bu konu gündeme geldi. Hassasiyetlerinizin CTP
tarafından da anlaşıldığına inanıyor
musunuz?
D.HRISTOFYAS: Biz orada bu konuyu çok detaylı olarak görüşmedik
aslında. Biz orada yaptığımız açıklamada da
belirttiğimiz gibi, Ledra kapısının, diğer
kapıların açıldığı prosedürler kapsamında
açılması konusunda hemfikir olduk. Kıbrıslı Türklerin
acı tecrübeleri var. Ve bu yaşadıklarından ötürü de güven
altında olmak istemelerini anlıyorum. Ama, bunu anlamak demek, adada
iki ayrı devletin, iki ayrı gettonun kurulması ve
insanların birbirinden tecrit olmuş bir şekilde
yaşamaları anlamına gelmiyor. İki bölgeli, iki toplumlu,
federasyon çözümü, BM kararlarında da belirtildiği gibi, iki
tarafın siyasi eşitliğinin olduğu, tüm
Kıbrıslıların, insan haklarının güvence
altına alındığı bir çözüm, istiyorum. Çünkü, adada
oluşacak federasyonda, geçmişte Kıbrıslı Türklerin
yaşadığı türden olayların, Kıbrıslı
Rumlar tarafından da yaşanmasını istemiyoruz. Söz konusu
koşullarda, Kıbrıslı Rumların ikinci kategorideki
toplum muamelesi görmelerini, arzu etmiyoruz. Tüm fikir
ayrılıklarımıza rağmen, Kıbrıslı
Türkler ve Rumlar, kendi hallerine bırakılsa, benim kanaatime göre,
şimdiye kadar çoktan bir çözüm olacaktı.
KIBRIS: Seçimlerde aday olacak mısınız?
D.HRISTOFYAS: Bu, adanın güneyinde de çok
tartışılan bir konu. Şu anda, ben "evet aday
olacağım" ya da "hayır aday
olmayacağım" diyebilecek bir noktada değilim.
Yanıtım, hem evet, hem hayır. 2005 yılı, Aralık
ayında yaptığımız parti kongremizde
aldığımız kararlar var. Biz, bu parti kongresinde, seçimler
gündeme geldiğinde, o dönemdeki dünya konjonktürüne, Kıbrıs'ın
içinde bulunduğu koşullara, o dönemde Kıbrıs sorunu
aşamasına, bütün somut ve soyut koşulları göz önüne alarak,
uluslararası faktörlerin de ne durumda olduğuna bakarak, hükümet
programının hayata geçirilmesi konusunda, neler
yapılmış olduğuna da bakarak, karar vereceğiz dedik.
Ayrıca, sosyoekonomik durumu da göz önüne alacağız. Partimizin
üyeleri ile konuşup, tartışacağız. Partinin bütün
üyelerinin katılımı ile Kıbrıs çapında
toplantılar yapılacak. Bu toplantıların
sonuçlarını da analiz edip, inceleyeceğiz. Partinin merkez
komitesinde de konu ele alınacak ve tıpkı parti kongresi gibi,
Kıbrıs'ın bütün bölgelerinden gelen üyelerin, delegelerin
katılacağı bir konferans düzenlenecek. Henüz Papadopulos da aday
olup olmayacağı konusunda, karar vermiş değil. Bu
süreçlerin sonunda da AKEL'ci bir adayı mı Cumhurbaşkanı
adayı olarak göstereceğiz, yoksa merkezden bir siyasi adayı
mı destekleyeceğiz, tabii şu anda hükümette işbirliği
içinde olduğumuz partilerin de görüşlerini alacağız ve bir
karar vereceğiz. 1988'de, yaklaşık 20 yıl önce, ben
partinin genel sekreterliğine seçildiğimde, yoldaşlarıma
dedim ki, AKEL, sadece başka adayları destekleyen bir parti
değil, aynı zamanda, kendi adaylarını da öne
çıkarıp, destekleyen bir parti olmalı. Ve AKEL'in de kendi
adaylarını destekleme hakkı olduğunun altını
çizerek, bu hakkı talep etme cesaretini kullanması gerektiğini
savunduk. Bizim en büyük siyasal gücümüz, bunu izleyen süreç içerisinde, meclis
başkanlığı makamına yönelik adayımızı
göstermiş olmaktı. Cumhurbaşkanlığı konusunda da
kendi adayımızı gösterme zamanı geldi mi, bütün daha önce
söylediğim hususları göz önüne alarak, buna bakacağız.
Bunun için 15 Haziran'a kadar zamanımız var. Kendimize
verdiğimiz tarih bu.
KIBRIS: Cumhurbaşkanı olmanız halinde çözüm ve
ilişkiler için yapmayı planladığınız bugüne kadar
yapamadığınız farklı şeyler var mı kafanızda?
D.HRISTOFYAS: Eğer partimiz, benim
Cumhurbaşkanlığı'na aday olmama karar verirse,
şüphesiz, kendi hükümet programımızı ortaya
koyacağız. Kıbrıs sorunu dahil, AB dahil, AB
tarafından dayatılan pek çok politika ile AKEL olarak hemfikir
değiliz. Sosyoekonomik politikalar, dış politikalar ile ilgili
konularda, biz somut olarak önerilerimizi, hem Kıbrıslı Türk hem
Kıbrıslı Rum, bütün Kıbrıslılara ilan
edeceğiz. Ama varsayımsal olarak konuşmak istemiyorum. Çünkü ben
de aday olmayabilirim. Ama eğer bu yönde karar alırsak, size söz
veriyorum, bunu paylaşacağım ilk kişilerden biri siz
olacaksınız.
KIBRIS: Efkaristo bara boli. (Çok teşekkür ederim)
D.HRISTOFYAS: Rica ederim. Memnun oldum. (Türkçe söylüyor)
KIBRIS 28/01/07
Türkiye, petrol konusunu "savaş sebebi"
sayıyor
RUM BAKANLAR KURULU OLAĞANÜSTÜ TOPLANDI... Türkiye'nin, "Rum
yönetiminin, denizde petrol ve doğalgaz aramak ve çıkarmak
amacıyla çalışmalar yapmasına" yönelik tepkisi Rum
tarafında geniş yankı buldu. Konuyu manşetlerine
taşıyan Rum basını, Türkiye'nin tepkisini, "Türkiye,
petrol konusunu savaş sebebi sayıyor" diye duyurdu. Türkiye'den
ve Cumhurbaşkanı Talat'tan gelen tepkileri üzerine Rum Bakanlar
Kurulu olağanüstü toplanarak konuyu değerlendirdi
Türkiye'nin, "Rum yönetiminin, denizde petrol ve doğalgaz
aramak ve çıkarmak amacıyla çalışmalar yapmasına"
yönelik tepkisi Rum tarafında geniş yankı buldu.
Konuyu manşetlerine taşıyan Rum basını,
Türkiye'nin tepkisini, "Türkiye, petrol konusunu savaş sebebi
sayıyor" diye duyurdu.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın; Rum yönetiminin
denizde petrol ve doğalgaz aramak ve çıkarmak amacıyla,
Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge
sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata
geçirilmesi durumunda, sıcak durumlar meydana geleceği
uyarısında bulunması ve Türkiye'nin de, Kıbrıslı
Türklerin haklarını her ne pahasına olursa olsun
koruyacağını açıklamış olması nedeniyle, Rum
Bakanlar Kurulu olağanüstü toplandı.
Rum gazeteleri, ilgili haberlere geniş yer verdiler ve
manşetlerine çıkardılar.
Türkiye'nin petrol konusunu "savaş sebebi"
saydığını ve Kıbrıslı Türklerin
hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını
açıkladığını hatırlatan Alithia gazetesi, haberini
manşetten, "Türkiye İçin Savaş Sebebi - Kıbrıs
Petrol Yatakları Konusunda 1980'de ve 2003'te Türkiye Tarafından
Tehdit Edildi - Bakanlar Kurulu Olağanüstü Toplandı -
Çalışmalar 15 Şubat'ta Başlıyor - Rolandis: Dikkat,
Ama Çözüm Var - Lillikas: İstediğimizi Yapmak
Hakkımızdır" başlık ve spotlarıyla
aktardı.
Cumhurbaşkanı Talat'ın uyarısının Cyprus
Dialogue ve Alithia gazetesinde yayımlanmasının ardından
kargaşa yaşandığı belirtilen haberde,
yurtdışından ve özellikle yabancı ajanslardan, medyadan ve
büyükelçiliklerden; konuyla ilgili daha geniş bilgi ve belge talebinde
bulunulduğu, Rum Bakanlar Kurulu'nun da Türkiye'nin
"tehditlerini" görüşmek üzere olağanüstü
toplandığı ancak Rum yönetiminin ve bakanlarının, bu
"tehditleri" küçümseme gayreti içine girdiği kaydedildi.
Gazete, "Toplam mali değeri 400 milyar dolar olduğu
belirtilen deniz dibindeki petrol rezervi için 15 Şubat 2007
itibarıyla tam yol ileri" ifadesini kullandığı
haberinde, Cumhurbaşkanı Talat'ın "tehditlerinin" ilk
kez alenî olarak dile getiriliyor olmasına rağmen "aslında
Türkiye'nin; Spiros Kiprianu ve Glafkos Klerides hükümetleri dönemindeki
savaş sebebi şeklinde netleştirdiği tehditlerinin bir
devamı niteliğinde olduğunu" yazdı, şunları
ekledi:
"Egemenlik hakkımızdır"
"Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas;
Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat'ın Kıbrıs
çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiği, aksi
halde sıcak durumlar meydana geleceği açıklamasını
yorumlarken; komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamanın da
Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu kaynakları
değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin de Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu söyledi.
Lillikas, Talat'ın hem Kıbrıs'a, hem de komşu
ülkelere tehditler savurmasından üzüntü duyduğunu da söyledi ve 'Bu;
uyum ve diyalog ruhunu göstermez, çağdışı bir
yaklaşımdır' dedi ve devamla şunları söyledi:
'Komşu devletlerle anlaşmalar imzalamak da,
Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu
kaynakları değerlendirmek ve bunlardan istifade etmek de
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkıdır. Sayın Talat;
işgale son verecek, Kıbrıs'ı yeniden birleştirecek ve
iki toplumlu iki kesimli federasyon çerçevesinde bütün toplumların
hükümete katılımına olanak tanıyacak bir çözüme süratle
ulaşmamız için olumlu yaklaşım ve uzlaşı ruhuyla
katkı koyabilirdi.'
"400 milyar dolarlık rezerv"
Kıbrıs'ın yaptığı araştırmalar
ve Mısır'da var olan ve aynı bölgede (bu bölge harita üzerinde
teknik bir çizgiyle belirtiliyor ve deniz sınırlarını
belirliyor) Kıbrıs'la birlikte istifade edilmekte olan petrol
sayısal oranları temelinde Kıbrıs'ın; toplam mali
değeri 300-400 milyar dolar olan 6-8 milyar varil petrol yataklarına
sahip olduğu görünüyor. Kıbrıs'ın 10 milyar dolara
ulaşan 2007 yılına dair devlet bütçesiyle
karşılaştırıldığında Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin elde edeceği menfaat anlaşılabilir.
DİSİ Başkanı Nikos Anastasiadis;
Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat'ın,
Kıbrıs'ın Lübnan'la petrol yataklarından müştereken
istifade edilmesine ilişkin anlaşma imzalamasının
sıcak durumlar yaratabileceği açıklamasını kabul edilemez
olarak niteledi.
Anastasiadis, Selanik'e gidişi öncesinde önceki gün Larnaka
Havaalanı'nda yaptığı açıklamada; bu
açıklamaların kabul edilemez ve kınanası açıklamalar
olduğunu belirtti, şunları söyledi :
'Talat petrolden müştereken istifade etmek istiyorsa,
Kıbrıs sorununun çözülmesi ve ülkenin zenginliklerinden herkesin yararlanabilmesi
için özlü bir diyalogun başlaması hazırlıklarının
yapılması amacıyla 8 Temmuz Anlaşması'nın
maddelerinin hayata geçirilmesine kendisi de katkı koysun.'
"Kıbrıslı Türklerle özel bir anlaşma
yapalım"
Böylesi bir başlıca konuda kendi egemenlik hakkımız
olduğunu söyleyip ve Kıbrıslı Türkleri bir kenara itmemiz,
alevlenmeyi veya süresiz ertelemeyi gündeme getirir.
Gazetemizin; Türkiye'nin tehditleri bağlamında
Kıbrıs'ın petrolden istifade etmek için bu konuyu nasıl
yönetmesi gerektiğini sorması üzerine Ticaret Sanayi ve Turizm Eski
Bakanı Nikos Rolandis 10 Ekim 2006 tarihli makalesini adres gösterdi.
Rolandis ilgili makalesinde şunları kaydetmişti:
'Muhtemel büyük miktardaki petrol zenginliğini, kısmen de
olsa kaybetmek istemiyorsak tek çıkış yolumuz; muhtemel petrol
yatakları ve bunların istifadesinden elde edilecek net karın
paylaşımı konusunda Kıbrıslı Türklerle özel bir
(ad hoc) anlaşma müzakere etmemizdir. Petrol zenginliğini korumak hem
bizim hem de Kıbrıslı Türklerin çıkarınadır.
Böyle bir paylaşımda; Petrol Yataklarından
İstifade Anlaşmasından doğduğu düşünülebilecek
herhangi siyasi veya diğer taahhüdü Tanımama Anlaşması
(Disclaimer) paralelinde BM aracılığıyla yapılabilir.
Kıbrıs sorununun çözümü teşviki olabilmesi için olası
kazanç; uzun zaman sonra veya Kıbrıs sorununun çözümünden sonra
çekilmek üzere özel bir hesaba (escrow account) yatırılabilir.
Mantık ve hukuk açısından, Kıbrıslı
Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs'ın maden
zenginliğinde hak sahibidir. Bizim hakkımız olduğu
şeklindeki herhangi başka bir mantık ve böylesi bir
başlıca konuda Kıbrıslı Türklerin bir kenara itilmesi
alevlenmeye veya süresiz ertelemeye sürükler.'
"Kıbrıslı Türklerle müzakereye
hazırlanıyorduk ki..."
Bu konuların zamanında Kıbrıslı Türklerle
neden müzakere edilmediği sorusuna ise şu yanıtı verdi:
'Petrol konusu Kıbrıslı Türklerle müzakere edilmeye
hazırlanılıyorken, hidrokarbonun federal devlete ait
olacağı Annan planı dayatıldı. Annan planını
reddederek; diğer şeyler yanında, güya İngiliz Üsleri
kıyıları karşısındaki
karasularımızı İngilizlere
bıraktığımız sahte argümanını
kullandık.
Ancak bu karasuları hiçbir zaman bize ait değildi.
Makarios'un 1960'ta imzaladığı Kuruluş
Anlaşmasının 3. bölümünün A Eki; Kıbrıs
cumhuriyeti'nin İngiliz Üslerinin karşısındaki denizin
karasularını talep etmeyeceğini öngörüyor. O zaman hangi
karasularını İngilizlere verecektik? 1960'ta bizim
olmadığının altına imzamızı
attığımız karasularının mı?
Bunun ötesinde karasuları yalnızca 12 deniz mili
genişliğindeyken bizim münhasır ekonomik bölgemiz ve muadili
kıta sahanlığımız o noktanın 165 kilometre daha
ilerisindedir. Yine; İngiliz Üsleri yalnız askeri amaçlarla kuruldu
ve ekonomik faaliyetlere girme hakları yoktur."
Simerini gazetesi, Ankara'nın; Güney Kıbrıs'ın
Mısır ve Lübnan'la imzaladığı anlaşmalardan
"rahatsız olmaktan daha ileri bir şey olmuş
göründüğünü, birkaç gün önce Mısır ve Lübnan'a
gerçekleştirdiği protesto girişimlerinin ötesinde Türk
Dışişleri Bakanlığı'nın Mehmet Ali Talat'a;
söz konusu anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde bölgede sıcak
olay bile çıkabileceği tehdidinde bulunması direktifi
verildiğini" öne sürdü.
Haberi, "Ankara'yı Arkasına Alarak... Talat Petrol
Nedeniyle Savaş Tehdidinde Bulundu" başlığıyla
yansıtan gazete bilgi sahibi kaynaklara dayanarak, "Türk hükümetinin
patlamasının siyasi ve ekonomik nedeni bulunduğunu çünkü
beklenmekte olan gelişmelerin, başrol oyuncularına çok büyük
ekonomik çıkar sağlayacağını ve Güney
Kıbrıs'ın bölgedeki rolünün büyüyüp gelişeceğini
savundu.
Gazete Rum Ticaret Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis'in
dün; "Mehmet Ali Talat'ın tehditleri yabancı hükümetleri
endişelendirmedi. Petrol konusunda görüştüğümüz büyükelçilerden
hiçbiri söz konusu tehditlerden hiç söz etmedi" dediğini yazdı.
"Türkiye savaş gemilerini gönderebilir"
Gazeteye göre, Rum Ticaret Sanayi ve Turizm Eski Bakanı Nikos
Rolandis önceki günkü açıklamalarında; Güney Kıbrıs'ın
petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin
müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için
savaş gemilerini gönderebileceği uyarsında bulundu ve konunun
Kıbrıslı Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkat çekti.
Haberde; Rum meclisinin petrol yataklarını arama,
araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı geçirmesinden
24 saat sonra ve Rum Ticaret Bakanlığı yetkililerinin
yapılan yasal düzenleme konusunda yabancı şirketleri
bilgilendirmek üzere Birleşik Devletler'e gidişinden önce Rum
Bakanlar Kurulu'nun dün olağanüstü toplanarak bundan sonra atılacak
adımları değerlendirdiğine dikkat çekildi.
Gazeteye göre, önceki günkü birleşimde, Rum Ticaret Sanayi ve
Turizm Bakanı Andonis Mihailidis; petrol konusunda yabancı
büyükelçilerle yaptığı görüşmelerden elde ettiği
sonuçlar hakkında bilgi verdi.
İki parselde üç boyutlu inceleme
Rum Ticaret Bakanı Rum yönetiminin; 3. ve 13. parsellerin (2
parsel) ilk turun başvuruların dışında bırakma
kararı aldığını çünkü; bu iki parselde üç boyutlu
inceleme yapmaya karar verdiğini söyledi. Geriye kalan 11 parselde; 3 boyutlu
incelemenin masrafları fazla olduğundan yalnız 2 boyutlu inceleme
yapılmıştı.
KIBRIS 28/01/07
Moon, Rum yönetiminden görüşme talebinde bulundu
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum
yönetimi ile Kıbrıs konusunu görüşmek istediğini belirtti.
Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ile Genel Sekreter Ban'ın
önümüzdeki haftalarda bir araya gelmesi bekleniyor.
Rum basını, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri
Ban Ki-Moon'un, Rum yönetimi ile Kıbrıs konusunda masaya oturmaya
hazırlandığını yazdı.
Rum basınında yer alan haberlere göre, Birleşmiş
Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum Dışişleri Bakanı
Yorgos Lillikas ile Paris'te yapılan Lübnan'a destek amaçlı
uluslararası toplantı sırasında kısa bir görüşme
yaptı.
Rum gazeteleri, genel sekreterin Lillikas'a Rum hükümeti ile
yakın zaman içerisinde Kıbrıs sorununu görüşmek üzere bir
araya gelme isteğini ilettiğini yazdı.
Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Lillikas konuyla
ilgili açıklamasında; "Genel Sekreter Kıbrıs sorunu
hakkında görüşmek ve fikir alış verişinde bulunmak
amacıyla kısa zaman içerisinde görüşmemiz yönündeki
isteğini iletti. Elbette Genel Sekreter'in hizmetindeyiz ve yakın
zamanda bir görüşme gerçekleştireceğimizi umut ediyorum"
şeklinde konuştu.
Lillikas, Kıbrıs sorununun Moon'un öncelikli konuları
arasında yer alacağına inandığını da
vurguladı.
Gazetelere nasıl yansıdı?
Haravgi gazetesi: "Kıbrıs Sorunu Konusunda Ban İle
Görüşme - Genel Sekreter Dışişleri Bakanı Lillikas'a
Bu İsteğini Bizzat İletti" başlıkları
altında verdiği haberinde, Rum Dışişleri Bakanı
Lillikas'ın konuya ilişkin açıklamasına yer verdi.
Lillikas açıklamasında; "Genel Sekreter
Kıbrıs sorunu hakkında görüşmek ve fikir alış
verişinde bulunmak amacıyla kısa zaman içerisinde
görüşmemiz yönündeki isteğini iletti. Elbette Genel Sekreterin
hizmetindeyiz ve yakın zamanda bir görüşme gerçekleştireceğimizi
umut ediyorum" dedi.
Moon'un "iki ülke" ifadesi için "üzgün
olduğunu" ve bunun bir yanlış olduğunu
açıkladığını da belirten Lillikas, kendisinin ise
Genel Sekreter'e, Rum hükümetinin zaten bunun bir yanlış
olduğunu düşünerek bu sözlere herhangi başka bir siyasi anlam
yüklemediğini ilettiğini söyledi.
Moon'un Kıbrıs sorununu pek de iyi bilmediği
şeklindeki bir yorum soru üzerine ise Lillikas; Genel Sekreterin görevini
devralalı 3 hafta geçer geçmez hemen eleştirilmemesi
gerektiğini, Moon'un görevi devralışının ilk
aşamasında olduğunu ve sadece Kıbrıs sorunu
hakkında değil diğer tüm uluslararası konularda
bilgilendirileceğini ifade etti.
Lillikas; Kıbrıs sorununun Moon'un öncelikli konuları
arasında yer alacağına da inandığını
vurguladı.
Habere göre Lillikas ayrıca, Moon ile görüşmesinde 8 Temmuz
anlaşmasının uygulanması konusunun gündeme
gelemediğini de sözlerine ekledi.
KIBRIS
28/01/07
Rum
Dışişleri Bakanı Lillikas: Talat, hiçbir devleti temsil
etmiyor
Rum radyosunun haberine göre "Kıbrıs Türk tarafı
Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak istiyor ise
şantaj yapmak yerine; Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi
için iyiniyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir" diyen Lillikas, bu
konuda Türkiye'yle diyaloga başlamayı da; "Böyle bir şey
Ankara'ya da söz ve müdahale hakkı tanınması demek olur"
diyerek reddetti.
Yorgos Lillikas RİK'e yaptığı açıklamada,
Kıbrıslı Türkler için özel bir fon oluşturulması
ihtimalini de göz ardı etti ve Rum yönetiminin Kıbrıslı
Türklerin ekonomik kalkınması adına çok şeyler yaptığını
öne sürdü. Lillikas, "İşgal bölgelerindeki
mallarımızdan yararlanmakta olan sahte devlet ve Türkiye
Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu" diye
sordu.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın
"tehditlerini" de reddeden Rum Dışişleri Bakanı,
petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum yönetiminin egemenlik
hakkı olduğu iddiasını yineledi. Lillikas,
"Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz
sahibi olsun... Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye'ye ne
Kıbrıs'ın zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle
anlaşmalarında hak tanıyor" dedi.
KIBRIS
28/01/07
Prof. Dr. Ata ATUN
ata.atun@kibrispostasi.com
KIBRIS POSTASI 25/01/07
Güney K?br?s
Rum yönetimi (GKRY) petrol yataklar? konusunda 1980de ve 2003te Türkiye
taraf?ndan uyar?lmas?na ve günümüzde de Türkiye ve Kuzey K?br?s Türk
Cumhuriyeti'nin (KKTC) sert tepkisine ra?men, KKTC karasular?n?n da içinde
bulundu?u ada çevresinde yabanc? ?irketlere petrol arama izni veren yasay?
kendi Meclisinden geçirdi.
ABnin içinde
olman?n verdi?i güvence ile, 1980 ve 2003de yapmaya cesaret edemedi?i petrol
konusunda ?imdi boyundan büyük i?lere kalk??maya ve ate?le oynamaya ba?lad?.
Türkiye ve KKTC karasular?n? da kendi denizleri addederek, büyük bir
aç?kgözlülükle geçirdikleri yasa ile K?br?s Adas?'n?n çevresini 12 bölgeye
ay?rd?lar. Amaçlar?, petrol arama izinlerini 12 ayr? bölgede 12 kez ihaleye
açmak ve mümkün oldu?unca çok say?da ülkeye ihaleyi kazand?rarak ve bu ülkeleri
Türkiye ile yasal sorun içine sokmak.
GKRYnin, anla?malar?
yapt?ktan sonraki niyetleri, anla?malar? Birle?mi? Milletlere götürmek ve kom?u
ülkelerle yapt??? Münhas?r Ekonomik Bölge anla?malar?na yasal statü
kazand?rmak. Yasal statü için, uluslararas? deniz hukukuna göre, petrol ve
gaz?n bulundu?u bölgeyle ilgili herhangi bir siyasi sorunun bulunmamas?
gerekiyor. K?br?sta büyük bir siyasi sorun olomas?na ra?men götürmeyi
planl?yorlar.
Amaçlar? asl?nda Petrol ç?karmak de?il, K?br?s?n ada olmas? nedeni ile yasal
olarak hakk?n?n bulunmad??? k?y?lar?ndan 200 mil aç??a kadar olan alan
içinde Münhas?r Ekonomik Bölge hakk?na sahip olmak ve Türkiyeyi
Akdenizden koparmak.
|
|
Rumlar, son
y?llarda güya büyük bir gizlilik içinde Do?u Akdeniz'de petrol ara?t?rmalar?
yap?yorlar ve konuyu hep deniz alt?ndaki petrol ve do?al gaz rezervleri üzerine
çekmeye çal???yorlar. M?s?r'la 2002de ba?latt?klar? görü?melerini evvelki sene
bitirdiler ve 2005'te, her iki ülkenin aras?nda bulunan denizde petrol arama ve
ortak çal??ma anla?mas? imzalad?lar. Arkas?ndan geçen ay da benzer bir
anla?may? Lübnan ile imzalad?lar. ?imdi de Suriye ile de temas kurdular ve
onlarla da ayn? anla?malar? yapmay? planl?yorlar.
Hedefleri deniz
alt?ndaki petrol veya do?al gaz? ç?karmak ve sahiplenmek de?il. As?l hedefleri
kom?u ülkeler ile Münhas?r Ekonomik Bölge anla?mas? yapmak ve Türkiyeyi hem
Do?u Akdenizden koparmak, hem de kom?ular? ile sorun ya?amas?n?
sa?lamak.
Bir k?tan?n
veya anakaran?n parças? olmayan adalar?n K?ta Sahanl?klar? oldu?u yasal
olarak kabul edilmiyor, dolay?s? ile k?ta sahanl??? olmad??? için adalar?n
Münhas?r Ekonomik Bölgeleri de olmuyor.
K?ta sahanl???
sorunu Egede halen mevcut ve Yunanistana ait Oniki adalar?n k?ta sahanl???
olmad??? için, Yunanistan Egede, kara sular?n? 12 Mile ç?karam?yor.
Türkiyenin verdi?i notaya göre bu Casus Belli (Latincede Casus : Neden ,
Belli : Dö?ü?) yani aç?kças? sava? nedeni, askeri bir ültimatom.
Asl?nda
GKRYnin göz dikti?i alan, petrol yataklar? de?il, Türkiyenin Do?u
Akdeniz içindeki hükümranl?k haklar? ve Münhas?r Ekonomik Bölgesi.
GKRYnin petrolün arkas?na saklanarak yapt??? bu tür giri?imlerden beklentisi,
çevre ülkelerle Münhas?r Ekonomik Bölge anla?malar? yapmak ve k?talar veya
anakaralar gibi denizdeki haklar?n? k?y?dan 200 mil aç??a kadar uzatmak.
Gerçekte
K?br?s, ada oldu?u için denizlerdeki hududu k?y?dan 4 mil aç?kta bitmekte.
K?br?s?n etraf?n? saran denizlerdeki hükümranl??? yani kara sular? 12 mil
bile de?il. ??te GKRYnin hedefi kara sular?n? 12 mile, Do?u Akdenizdeki hakk?
olmayan Münhas?r Ekonomik Bölgesini de k?y?dan 200 mil aç??a kadar uzatmak.
??in birde
denizin dibindeki petrolün nas?l ç?kar?laca?? konusu var. Olaya bu aç?dan
bak?ld???nda, bir ba?ka aldatmaca ve hedef ?a??rtma oldu?u görülüyor.
K?br?s ile
M?s?r aras?nda, ada'dan 50 deniz mili uzakl?kta ve denizin yakla??k 2 kilometre
alt?nda zengin petrol yataklar? tespit edildi?i yönündeki iddialar vard?r.
Öncelikle bu iddialar?n do?rulu?u iyice ara?t?r?lmal?d?r.
Ara?t?rmadan sonra yap?lacak ikinci bir i? de dünyadaki mevcut teknoloji ile
deniz yüzeyinin 2000 m. alt?ndaki kara parças?ndan bu petrolün nas?l
ç?kar?laca??d?r.
?u andaki mevcut teknoloji, deniz yüzeyinden sadece 2000 m. derinde bulunan
petrolü ç?karabilecek düzeydedir. Karada ise bu 3000 m. derinli?e kadar
inebilmektedir. ABDdeki çok derin olamayan Louisiana sahillerinde en fazla
2,440 m. den petrol ç?kar?labilmektedir.
Dünyada bu güne kadar kurulabilmi? en derin yerdeki deniz platformu 1880 m.
dir. Daha derin yerlere petrol platformu kurulmas? mümkün olmam??t?r. ?u
anda halen, alt?nda 2000 m. derinlikte su olan bir deniz platformu yoktur ve
in?a edilememi?tir.
K?br?s
Rumlar?n?n, M?s?r ve Lübnan ile yapt?klar? petrol anla?mas?, Türkiyenin do?al
k?ta sahanl??? haklar?n? ve ekonomik bölge haklar?n? iyice k?s?tlamak
amac?ndad?r.
Yap?lan anla?ma ile Rodos-Baf-Larnaka-Port Said-?skenderiye-Rodos çok kenar?
tamamen Yunanistan-K?br?s Rum ve M?s?r kontrolüne girmekte ve
Türkiyenin Gazipa?adan Dalamana kadar uzanan sahilinin 200 mil aç???na kadar
uzanan ekonomik bölge haklar?n?, ki bu bölge Türkiye ile M?s?r aras?ndaki
denizin neredeyse yar?s? demektir, tamamen yok etmektedir. Ayn? ?ekilde K?br?s
Rumlar?n?n Lübnan ile yapt??? anla?ma da, Türkiyenin Akdenizin en do?usundaki
haklar?n? da budamaktad?r.
GKRYnin iddia
ettikleri gibi amaçlar? K?br?s adas?ndan 50 deniz mili uzakl?kta ve
denizin yakla??k 2 kilometre alt?ndan petrol ç?kartmakm?d?r yoksa, Egedeki
oniki adalardan ba?layarak Türkiyenin bat? k?y?lar?n? ve do?u k?y?lar?n? çepe
çevre Yunanistan ile birlikte Münhas?r Ekonomik Bölge ilan edip, Türkiyeyi Akdenizden
kopartmakm?d?r.
Türkiye, bu konuda Casus Belliden asla geri ad?m
atmamal?d?r.
KKTCliler iki
devletli çözüme yakın
KKTCde
yapılan bir kamuoyu yoklaması, Kıbrıslı Türklerin
yüzde 65inin iki devletli çözümden yana olduğunu ortaya koydu.
AA
Güncelleme: 19:38 TSI 29 Ocak 2007 Pazartesi
LEFKOŞA
- Kıbrıs Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi
KADEMin yaptığı bir kamuoyu yoklamasına göre,
Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik ve sosyal tercihleri yanında
Kıbrıs konusundaki tercihlerinde de ciddi değişiklik oldu.
Ankette,
2006 yılında Kıbrıs Türklerinin
ağırlıklı tercihinin yüzde 65 ile iki devletli çözümden
yana olduğu, federasyon tercihinin ise yüzde 20lere gerilediği
belirlendi.
İki devletli çözüm tercihi yüzde 65 ile bugüne kadar en yüksek orana
çıktı.
Kamuoyu yoklaması verilerine göre, 2004 referandum sürecinin ardından
ekonomik göstergelerdeki iyileşme ve refah düzeyinin yükselmesine
karşın, bu gelişmenin kamusal politikalara yansımaması
nedeniyle hizmet kalitesi yükselmedi.
Refah artışı bölgeler arasında dengeli bir
dağılım göstermedi ve nüfusun yüzde 10-15i fakirleşme
yoluna girdi.
Kıbrıs Türkünü kimlik açısından yorumlayan kamuoyu
araştırmasında, Türkiyeliye karşı
Kıbrıslı, Rumlara karşı Kıbrıslı Türk
kimliğinin ön plana çıkıyor, genel eğilim ise
Kıbrıslı Türk kimliğine vurgu yapılması yönünde.
|
NTV
Güncelleme: 17:05 TSİ 29 Ocak 2007 Pazartesi
LEFKOŞA
- Kıbrıs Rum yönetiminin, Mısır ve Lübnanla Adanın
güney kıyılarında petrol aranmasına ilişkin
yaptığı anlaşmaya ilişkin tartışma
karşılıklı açıklamalarla sürüyor.
KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrısın
münhasır ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her
türlü ekonomik avantajda Kıbrıslı Türklerin de hakkı
bulunduğunu belirterek bundan asla taviz verilmeyeceğini
açıkladı.
Talat, anlaşma hayata geçirilirse sıcak durumlar
yaşanabileceği yönündeki açıklamalarının Rumlar
tarafından savaş tehdidi olarak algılanmasını da
değerlendirdi. Talat, sözlerinin sadece uyarı niteliği
taşıdığını vurguladı.
Rum yönetiminin ardından Yunanistan da, Türk tarafının tutumunun
kabul edilemeyeceğini açıkladı. Yunan hükümet sözcüsü, Rum
yönetiminin kararlarını hayata geçirmek için kimseden izin
almasına gerek olmadığını belirtti.
Rum kesimi, Mısır ve Lübnan arasındaki bölgedeki petrol
rezervinin değeri 400 milyar dolar olarak hesaplıyor.
Çalışmalara gelecek ay başlanması planlanıyor.
Ankara'dan Lübnan'a Kıbrıs notası
29 Ocak, 2007 17:57:00 (TSİ) CNN TURK
Kıbrıs Rum kesiminin, KKTC
karasuları da dahil adanın çevresini 13 petrol bölgesine
ayırarak, petrol ve doğalgaz yataklarından yararlanma
amacıyla Lübnan'la ortak ekonomik bölge sınırlandırma
anlaşması imzalaması Ankara'yı harekete geçirdi.
Ankara, Lübnan'a sert ifadelerin yer aldığı bir nota
verdi. Ankara'da Lübnan Büyükelçisi'nin Dışişleri
Bakanlığı'na çağrılarak, Beyrut'ta da Türkiye
Büyükelçisi İrfan Acar tarafından Lübnan Dışişleri
Bakanlığı'na iletilen notalarda, Akdeniz'e kıyısı
olan ülkelerin haklarının ihlal edilmek istendiği, bunların
başında da KKTC'nin geldiği belirtildi.
Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki hassasiyetin tüm dünya tarafından
bilinmesi gerektiğine dikkat çekildi.
Notada ayrıca Kıbrıs Rum yönetiminin hukuken ve fiilen
adanın tamamını temsil etme ve Rumların,
Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde ikili anlaşma
yetkisi bulunmadığına vurgu yapıldı.
Türkiye, bundan böyle Lübnan yönetiminin konuyla ilgili Rumlarla yapmayı
planlandığı anlaşmalarla ilgili Ankara'ya görüş
sormasını da talep etti.
Rum kesiminde çıkarılan yasa ile
Doğu Akdeniz'de petrol arama ve çıkarma yapılması için izin
verilmiş, ilk ihalenin 15 Şubat'ta yapılacağı ve 6 ay
süreyle uluslararası şirketlerden başvuru kabul edileceği
açıklanmıştı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise, Kıbrıs
çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini,
aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini
açıklamıştı.
Yunanistan Hükümet Sözcüsü Teodoros Rusopulos "Kıbrıs Türk
tarafınca bu konuda yapılan açıklamalar kabul edilemez
niteliktedir" derken, Kıbrıs Rum yönetimi
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Talat'ın hiçbir
devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi
olmadığını iddia etmişti.
Lillikas ayrıca, deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde
edilecek gelirin, Kıbrıslı Türklerle
paylaşılmasının ihtimal dahilinde bile
olmadığını söylemişti.
Petrol
rezervi bulundu
Norveç petrol arama şirketleri, geçen ay, ada çevresinde ilk etapta 400
milyar dolar değerinde 8 milyar varillik petrol rezervi tespit
etmişti.
2005'te, Mısır'la denizde ekonomik sınırı belirleyen
anlaşma imzalayan Rum yönetimi, geçen ay da benzer bir anlaşmayı
Lübnan ile imzalamıştı. Rum yönetimi son olarak, Suriye ile temas
kurdu.
Türkiye daha önce Suriye ve Mısır'ı da bu konuda dikkatli
adım atmaları konusunda uyarmıştı.
|
"RUM YAKLAŞIMI İLGİNÇ" |
|
|
KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan
Erçakıca, Kıbrıs'ı çevreleyen denizlerdeki doğal
kaynakların kullanılması konusunda Kıbrıs Rum
tarafında yaşanan tartışmanın, Kıbrıs Rum
tarafının Kıbrıs sorununa nasıl
baktığını göstermesi bakımından ilginç
olduğunu belirtti. Erçakıca Kıbrıs Rum tarafının,
Kıbrıs'ın tümünü temsil edermişçesine komşu
ülkelerle anlaşma yapmaya teşebbüs etmesinin kabul
edilemeyeceğini bildirdi. Erçakıca, "var olduğu ileri sürülen petrol
kaynaklarının, yeni gerginliklerin değil,
barışın ve refahın nedeni olması"
gerektiğini kaydetti. |
|
CNN
TURK 29/01/07
Akdeniz
yüzünden Lübnan'a nota
Türkiye,
Kıbrıslı Rumların tek taraflı olarak Akdeniz'de petrol
çıkarma girişimine ortak ettiği Beyrut'a protesto notası
verdi
29/01/2007
RADIKAL
SERKAN
DEMİRTAŞ
ANKARA -
Türkiye, Doğu Akdeniz'de mali büyüklüğü 400 milyar dolar olduğu
söylenen petrol rezervlerini çıkarma konusunda Kıbrıs Rum
Kesimi'nin işbirliği yapmaya çalıştığı
Lübnan ve Mısır'ı ikna edemedi. Mısır, 2003'teki
anlaşmayla Rumlarla işbirliğine gitmişken, Lübnan'ın
da bu anlaşmanın benzerini imzalaması Ankara'yı harekete
geçirdi. Olayı takip eden Dışişleri, Beyrut'a
"Doğu Akdeniz'de çıkabilecek bir krizin parçası
olursunuz" şeklinde sert bir uyarıyla protesto notası
verdi.
Rum Meclisi üç gün önce petrol yataklarını arama, araştırma
ve çıkarmayı düzenleyen yasayı kabul edererk, 15 Şubat'tan
itibaren çalışmaların başlayacağını
duyurmuştu. Rum Dışişleri Bakanı Yorgos
Lillikas'ın 17 Ocak'ta Lübnan'la 'münhasır ekonomik bölgeleri
sınırlandırmaya dönük anlaşmayı' imzalaması bardağı
taşırdı ve Ankara'nın protesto notasını getirdi.
Türkiye'nin Rum itirazları şu noktalarda:
· Kıbrıs
uluslararası bir sorun olarak BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu
kapsamında. Rum Kesimi adanın tümünü temsil etmiyor. Hiçbir devletin,
meşruluğu tartışmalı bir yönetimle böyle bir
anlaşma imzalaması doğru değil.
· Doğu Akdeniz
coğrafik yapısı nedeniyle yarı kapalı bir deniz.
Ekonomik zenginliklerin çıkarılıp işlenmesi için tüm
kıyıdaş ülkelerin genel bir çözüm bulması gerek.
· Rum yöneticilerinin petrol gelirlerinin
Kıbrıs Türk tarafıyla paylaşmama ısrarı dikkat
çekici. Böylesi bir girişim kabul edilemez.
Suriye ve İsrail
de listede
Ancak Ankara'nın eli kolu bağlı görünürken, Rumların Suriye
ve İsrail'le de ekonomik bölgeleri sınırlandıran
anlaşmalar imzalamak istediği öğrenildi. Bu durumda Doğu
Akdeniz'in ekonomik varlıklarından yararlanma konusunda tek
başına kalmış olacak Türkiye'nin Şam ve Tel Aviv'le
yakın temasla şimdilik girişimi engellediği belirtiliyor.
Yunanistan 1987'de
Ege'nin tartışmalı sularında petrol arama
çalışmalarına başlayınca savaşın
eşiğine gelinmiş, diplomatik girişimlerle iki ülke
ihtilaflar giderilene dek petrol arama çalışmalarının
askıya alınmasında uzlaşmıştı.
Federasyondan
iki devletli çözüme
FEDERASYON TERCİHİ YÜZDE 20'LERE GERİLEDİ...
KADEM'in yaptığı kamuoyu yoklamalarında, ilk kez 2006
yılında Kıbrıs Türklerinin ağırlıklı
tercihinin yüzde 65'le "iki devletli çözüm"den yana olduğu,
"federasyon" tercihinin ise yüzde 20'lere gerilediği belirlendi
(Nezire GÜRKAN-TAK)
Kıbrıs Türk toplumunda 2001 yılında doruğa
ulaşan ekonomik krizin ve özellikle 2004 referandum sürecinin
ardından ekonomik göstergelerdeki artışa ve refah düzeyinin
yükselmesine karşın, bu gelişmenin kamusal politikalara
yansımaması nedeniyle hizmet kalitesinin yükselmediği, refah
artışının bölgeler arasında dengeli bir
dağılım göstermediği ve nüfusun yüzde 10-15'inin
fakirleşmeye doğru gerilediği bildirildi.
Kıbrıs Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar
Merkezi'nin (KADEM) çeşitli başlıklar altında
yaptığı araştırma ve kamuoyu yoklamalarında,
Kıbrıs Türk toplumunun bugünkü yapısıyla modern ve geleneksel
öğeleri bir arada taşıyan "eklektik"
yapısıyla "geçiş toplumu" özelliği
taşıdığına da vurgu yapıldı.
Ekonomik ve sosyal tercihler yanında Kıbrıs konusundaki
tercihlerde de ciddi değişiklik olduğuna dikkat çekilen kamuoyu
yoklamalarında, ilk kez 2006 yılında Kıbrıs
Türklerinin ağırlıklı tercihinin yüzde 65'le "iki
devletli çözüm"den yana olduğu, "federasyon" tercihinin ise
yüzde 20'lere gerilediği belirlendi.
Kıbrıs Türk toplumunun sosyal, siyasal, ekonomik
tercihlerine gösterge niteliğinde kamuoyu araştırma ve
anketleriyle tanınan KADEM'in sahibi Sosyolog Muharrem Faiz, çeşitli
konulardaki bir dizi araştırma, inceleme ve kamuoyu
yoklamalarının sonuçlarını TAK muhabirine
değerlendirdi.
Faiz, kurumlara güven-güvensizlikten siyasete ilgiye,
evlenme-boşanmalardan gelir durumuna ve yaşamdan memnuniyete, araba
satışlarından konut inşaatlarına, Kıbrıs
siyasi sorununa ilişkin tercihlerden sağlık ve eğitim
hizmetlerinden yararlanma şekillerine kadar yaşama dair her konuda
yapılan kamuoyu yoklamalarının, yıllarla kıyaslamalı
olarak toplum yapısına gösterge niteliğinde olduğuna dikkat
çekti.
Sosyolog Muharrem Faiz'in verdiği bilgiye göre çeşitli
alanlardaki göstergeler, özellikle 2001 yılından itibaren genel refah
seviyesinde artış olduğunu, alım gücünün yükseldiğini
gösteriyor. Ancak bölgelere ve sosyal gruplara göre dengeli bir
dağılım yok. Örneğin memur kesiminin
ağırlıkta olduğu Lefkoşa ile Güzelyurt ve
İskele-Karpaz bölgesindeki refah artışı arasında denge
yok. Gelir artışına, refah düzeyinin yükselmesine
karşın özellikle Güzelyurt ve İskele-Karpaz bölgelerinde
yoğunlaşan yüzde 10-15 gibi küçümsenmeyecek bir kesimin geliri
sürekli düşüyor, fakirleşiyor...
Peki, refah artışının, gelir düzeyindeki
yükselmenin göstergeleri neler?
Muharrem Faiz'in verdiği bilgiye göre bu konuda araba
satışından memnuniyet ifadelerine, tatil yapanların
artışından konutların durumuna kadar birçok gösterge var.
Bunlardan birkaç örnek:
-2006 verilerine göre yüzde 30'luk bir kesim bir önceki yıla göre
gelirinin arttığına, geriye kalan yüzde 30 da aynı
kaldığına inanıyor.
-"Mutluyum" diyenlerin oranı yüzde 70'in üstünde.
-Batı ülkelerinde insanlar yaşam boyu taksit ödeyerek ev
sahibi olurken, KKTC'de hane sahiplerinin yüzde 75'i kira ödemiyor.
-2006 yazında nüfusun yüzde 24'ü yurt dışına tatile
gitti.
-Yine 2006'da yüzde 15'ten fazlası ya araba değişti, ya
yeni araba aldı.
-Özel klinik ve hastanelerden sağlık hizmeti alanların
oranı yüzde 60'a çıktı...
Güzelyurt ile İskele-Karpaz farklı bir dünya
Genel veriler, özellikle 2006'da yapılan kamuoyu
yoklamalarından, yükselen genel refah seviyesinden İskele-Karpaz ile
Güzelyurt'un yeterince yararlanmadığı da ortaya
çıkıyor.
Özellikle Güzelyurt'ta gelir artışı değil
düşüş dikkat çekiyor. Örneğin 2006'da yapılan ankette
"gelirim arttı" diyenler Lefkoşa'da yüzde 36 iken,
Güzelyurt'ta bu oran yüzde 13, İskele-Karpaz'da yüzde 20.
Muharrem Faiz, bölgeler arası dengesizliği yorumlarken,
Güzelyurt bölgesinde narenciye ve ticaret hacmindeki gerileme ile beyin göçüne
vurgu yaptı.
Faiz, gelir artışında, ikinci iş, uzmanlık
alanları gibi faktörleri öne çıkaran bireysel yetenek ve
girişimin esas rol oynadığına da dikkat çekerek, artan
gelirden özellikle eğitimli ve memur kesimlerinin
yararlandığına işaret etti. Faiz, dünyadaki eğilime
uygun olarak eğitimin, uzmanlığın giderek gelir
artışında belirleyici rol oynadığının
altını da çizdi.
Bölgeler arası dengesizliğin, refah artışı ve
"zenginliğin" kamusal politikalara yansımamasından
kaynaklandığını anlatan Faiz, genel refah
artışına karşın yüzde 10-15 gibi küçümsenmeyecek bir
nüfusun fakirleşmesinin de bunun en önemli göstergelerinden olduğunu
söyledi. Faiz, "Ay sonunu getiremeyen, kendini bir önceki yıla göre
daha az mutlu hisseden, sağlık ve eğitim hizmetlerinden
gereğince yararlanamayan, tatil yapamayan, umutları dibe vuran bu
kesim kendini ifade etmede de güçlük çekiyor. Genel zenginleşmenin
baskısıyla kasaptan yarım önge kıyma alırken
'gizleniyor', arabasızlıktan yakınmaktan utanıyor..."
diye konuştu.
Ev-apartman yapılıyor ama işyeri
yapılmıyor... Neden?
Toplumda genel refah artışı, ev-araba
satışlarında, daha fazla özel ders, daha fazla özelden
sağlık hizmeti, yaşamdan memnuniyet şeklinde kendini
gösterirken ekonomiye dönük kalıcı etki gözlemlenmediğini de
anlatan Faiz, konut ve apartman inşaatında patlama olduğu
dönemde bile işyeri sayısının artmamasını örnek
gösterdi.
Bu görüşünü rakamlarla da örnekledi Muharrem Faiz...
Örneğin, 2005 yılında Lefkoşa merkeze 24 ev, 35
apartman yapılırken sadece 6 işyeri; Mağusa'ya 58 ev, 71
apartman yapılırken 7 işyeri; Girne'ye 38 ev, 40 apartmana
karşılık 1 işyeri, Güzelyurt'ta 7 ev 2 işyeri,
İskele merkezde 114 ev, 3 apartmana karşılık 1 yeni
işyeri yapılmış.
Refah artışının ekonomiye, sermaye birikimine
dönüşmemesinin çelişki oluşturduğuna dikkat çeken Muharrem
Faiz, özetle şu değerlendirmeyi yaptı:
"Refah artışı kamusal politikalara
yansımıyor. Çözümler bireysel... İnsanlar jeneratör alıyor
ama elektrik sorunu çözümlenmiyor. Bu kaynak elektriğe gitse sorunun
çözümünde adım olacak. Veya sağlık... Büyük paralar
harcanıyor ama sağlıkta iyileşme yok. 40-50 yaş
civarında sağlık problemi olanların oranı yüzde 3-5
iken, 65 yaş üzerinde bu oran bir anda yüzde 27'ye dayanıyor. Bu da
kamusal sağlık politikaları olmamasının göstergesi...
Eğitimde de durum aynı... Sınıflardaki öğrenci
sayısı azalıyor, özel ders alanların sayısı
artıyor ama eğitimde düzelme yok. Özel derslerle, özel okullarla
sorun çözmeye çalışıyoruz, çok para harcıyoruz ama
eğitim politikasına yansımadığı için
kalıcı olamıyor. Özel derse para veremeyenler, özel okula
gönderemeyenler ve aslında uzun vadede herkes mağdur oluyor...
İşsizlik yüzde 9 gibi Avrupa standartlarına
yakın... Ama gizli işsizlik çok... Mühendis şoförlük
yapıyor, kasap işletmeci v.s."
Çelişkili değer yargılarının, doğru ile
yanlışın iç içe geçmesinin "eklektik" toplum
yapısının özellikleri olduğunu belirten Muharrem Faiz,
"Tam bir geçiş toplumu özelliği gösteriyoruz. Hangisinin iyi ve
kötü, hangisinin doğru ve yanlış olduğu konusunda
çelişkiler yaşanıyor. Çift değerlilik, normsuzluk hâkim...
Hem modern, hem muhafazakâr. Geleneksel ile modernlik iç içe...
Batılı gibi giyiniyoruz, yaşıyoruz, harcıyoruz ama
Batı'da görülen değerler de yok" ifadelerini kullandı.
Çelişkilere vurgu yaparken, "2005 yılında 1100
civarında evlilik olurken aynı yıl 700 boşanma
başvurusu var. Yani yarısından fazlası... Ama diğer
yandan da boşanmayı hâlâ yadırgıyoruz" diye
konuşan Faiz, şu örneklerle de çelişkili toplum
yapısına vurgu yaptı:
"Kürtaja yasal olmasına karşın karşı
çıkıyoruz ve gizli yapıyoruz... Bireysel özerkliğe önem
veriyoruz ama bir kadının tek başına
yaşamasını yadırgıyoruz."
Çağdaş değer yargıları arasında önemli
yer tutan çevre konusunda da hassasiyetlerin kamusal değil
"bireysel" olduğunu söyleyen Faiz, Girne örneğini vererek
ilginç bir tespitte bulundu.
" 'Girne çevre açısından mahvoldu' diyoruz.
Aslında Girne'yi mahvedenler ağaç kesenler değil, 'ağaç
severleri'dir. Herkes ağaçlık bölgelerde ev yaptı, bahçesi var,
duvar da çekti ama kamusal alan kalmadı. Herkes yeşili seviyor ama
kendi 'hapishanesi' içinde. Ortak paylaşılabilecek alanlara
karşı çıkıyor. Oysa önemli olan o ağaçtan, o
yeşilden herkesin yararlanması..."
Kamusal politikalar için toplumsal talebin yükselmesi gerektiğini
anlatan Faiz, özetle şunları söyledi:
"Özel ders alarak eğitim sorununu, özel kliniğe giderek
sağlık sorununu çözemezsiniz. Kendi bahçenizi düzenleyerek ülkedeki
yeşil alanlara katkı yapamazsınız. Kamusal politikalarla
kamusal çözümler bulmanız gerekir. Bu da ancak toplumsal taleple olur. Bu
ülkede böyle bir toplumsal talep yok. Sıradan insanın toplumsal
talebini yükseltmeden sorunları formüle de edemezsiniz, çözüm de
bulamazsınız. Politik arz değil toplumsal taleptir esas olan.
Yoksa 'falan parti gelsin, falan parti gitsin' diyerek çözüm olmaz."
Toplumsal sorumluluk-sorumsuzluk konusunda genellikle gençlerin
eleştirildiğine dikkat çekerken de "Eleştireceksek
kendimizi eleştirmemiz lazım. Gençler bize, bizi gösteriyor.
Gençlerdeki eğilim yetişkinlerdeki eğilimin saf halidir"
diyen Faiz, toplumdaki olumsuzluklar kolektif olarak yaratılmasına
karşın herkesin "günah keçisi" aradığına
dikkat çekti.
Ülkedeki olumsuzluklarda de-jure ile de-facto nüfus arasındaki
farkın da önemli pay taşıdığını söyleyen
Faiz, şunları kaydetti:
"Nüfus konusunda konuşurken bir yandan
ırkçılık, bir yandan rakam abartma var... İkisi de uç...
Oysa asıl olan gerçekliktir, fiiliyattır... De-jure nüfus 190 bin
civarındayken, de-facto nüfusun 300 bine yakın olması dünyada
görülmüş bir şey değil. Arapların İngiltere'de,
Cezayirlinin Fransa'da olması çok normal... Hatta daha adil bir dünya için
katkı da yapar bu durum. Ama iki kat nüfus sosyal ekolojiyi bozar.
Hastaneler girilemez, otobüsler binilemez olur. Üstelik bu nüfus
yaşadığı ülkeye aidiyet duygusuyla bağlı
olmadığı için yola, okula, hastaneye bakma ihtiyacı da duymaz,
titizlik göstermez."
Kıbrıs Türkü'nü kimlik açısından yorumlarken de,
"Türkiyeliye karşı Kıbrıslı, Rumlara
karşı Kıbrıslı Türk" kimliğinin ön plana
çıkarıldığına, anketlerden çıkan genel
eğilimin ise Kıbrıslı Türk kimliğine vurgu
yapılması yönünde olduğuna işaret eden Faiz,
"Kıbrıslı Türklerde dışlama duygusu var ama bu
hiçbir zaman ırkçılık, saldırganlık noktasına
gelmedi" ifadelerini de kullandı.
KADEM Sorumlusu Sosyolog Muharrem Faiz, Kıbrıslı
Türklerin Kıbrıs sorununa çözüm şekline ilişkin beklentileriyle
ilgili son kamuoyu yoklamaları hakkında da bilgi verdi.
2006 yılında yapılan kamuoyu yoklamalarında
"iki devletli" çözüm tercihinin yüzde 65 ile bugüne kadar en yüksek
orana çıktığını, "federasyon" tercihinin ise
yüzde 20'yle en düşük seviyeye indiğini açıklayan Faiz,
"1989 yılından beri araştırma, kamuoyu yoklaması
yapıyorum. Böyle bir oran şimdiye kadar görmedim" dedi.
Siyasete güven yok... Ordu, polis, mahkemeler güvenilir
Ve yine 2006'dan dikkat çeken başka veriler...
Siyasete, partilere güven yüzde 19.
Siyasetle çok ilgili olanların oranı sadece yüzde 14.
En çok güvenilen kurumlar ordu, polis ve mahkemeler.
KIBRIS 29/01/07
Möller açıklama yapamadı
Fileleftheros, diplomatik kaynaklara dayandırdığı
haberinde, bir hafta önce Möller'in BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin
büyükelçiliklerine yaptığı bilgilendirmede, tarafların 8
Temmuz anlaşması konusunda uzlaşı ekseninde
bulunduklarını belirttiğini, ancak son günlerde engellerin
ortaya çıktığını savundu.
Gazete, Rum tarafının, gündelik konulara ilişkin
sunduğu önemli bir konunun Türk tarafınca kabul görmediğini,
böylece Kıbrıs Türk tarafının, tarafların
sundukları tüm konuların müzakere masasında bulunacağı
yönünde geçtiğimiz Temmuz ayında iki lider tarafından
varılan anlaşmaya uymadığını iddia etti.
Gazete, Kıbrıs Türk tarafının bu
itirazının BM tarafından kayda geçirildiğini ve Möller'in
bir çıkış yolu aradığını belirtirken, bu
bağlamda Möller'in Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ve
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüşmeler
gerçekleştirdiğini ifade etti.
Gazete, görüşmeler sırasında üzerinde
uzlaşıya varılan bir konunun ertesi gün bizzat
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev
tarafından geçersiz kılındığını iddia
ederken, bu durumun da anlaşmaya varılmasını
zorlaştırdığını savundu.
Kiprianu'dan Kıbrıs Türk liderliğine çağrı
Öte yandan gazete bir diğer haberinde ise, AKEL Basın
Sözcüsü Andros Kiprianu'nun yaptığı açıklamada,
Kıbrıs Türk liderliğine 8 Temmuz anlaşmasının
uygulamaya konması için çalışma çağrısında
bulunduğunu yazdı.
Habere göre, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan
Erçakıca'nın Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ile
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın görüşmelerinin 8 Temmuz
anlaşmasında yer aldığı şeklindeki
açıklamasını yorumlayan Kiprianu, "anlaşmaların
veya görüşlerin sadece bir kısmının ifade edilmesinin en
kötü şey olduğunu" söyledi.
Kiprianu, 8 Temmuz anlaşmasının iki liderin
görüşmesini öngördüğünü, ancak bunun öncesinde başka
şeylerin gerçekleşmesi gerektiğini savunurken, DİSİ
Başkanı Nikos Anastasiadis'e yönelik eleştirilerde de bulundu.
Kiprianu, Cumhurbaşkanı Talat ile görüşebileceğini
açıklayan Anastasiadis'in özlü bir diyalogun başlaması
koşullarının oluşmasına yardımcı olmak için,
Rum toplumunun çözüm için işbirliği yapmaya hazır olup
olmadığına ilişkin kuşku yaratmak yerine
Kıbrıs Türk siyasi partileri ile görüşmesi gerektiğini
ifade etti.
KIBRIS 29/01/07
Sorakın:
Güneydeki Türk okulu, Karpaz'daki Rum okuluyla muadil olmalı
Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı
Müsteşarı Erdoğan Sorakın, Güney Kıbrıs'taki Türk
okulunun Karpaz'daki Rum okuluyla muadil olmasını istediklerini
belirterek, "orada herhangi bir Türk öğretmenin görev alması,
bizim buradaki hedeflerimize ulaşmamıza yardımcı
olmayacaktır" dedi.
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) genel
Sekreteri Şener Elcil de, Türk öğrencilerle ilgili tüm
atamaların 1960 Anayasası gereği sadece Kıbrıs Türk
makamlarınca olabileceğini anımsatarak, Kıbrıslı
Türk öğretmenlerin her şeye rağmen Güney Kıbrıs'taki
Türk okulunda görev almamalarını çağrısında bulundu.
Bir süre önce hayatını kaybeden Pefkios Yeorgiyadis'in Rum
Eğitim ve Kültür Bakanlığı görevini vekaleten yürüten
İçişleri Bakanı Neoklis Silikiotis, Limasol'daki Türk
İlkokulu'nda eğitim gören 50'den fazla Kıbrıslı Türk
öğrenci için 1 Kıbrıslı Türk öğretmen istihdam edeceklerini
açıkladı.
Silikiotis, Rum basınına yansıyan
açıklamasında, geçen hafta içerisinde Kıbrıslı Türk
öğrenciler için bazı kararlar alınmış olduğunu
belirterek, Kıbrıslı Türk öğrencilere yardımcı
olunması amacıyla bir Kıbrıslı Türk öğretmen ile
Türkçe öğretmenleri işe alacaklarını kaydetti.
Elcil
Rum Eğitim Bakanlığı'nın girişimiyle
ilgili olarak BRT'ye değerlendirmede bulunan KTÖS Genel Sekreteri
Şener Elcil, yapılanın konuyla ilgili olarak sürmekte olan
hukuki mücadelelerinin önünü kapatmak amacı
taşıdığını ifade ederek, okulda halen görev yapan
ve Rum Eğitim Bakanlığı tarafından atanmış
olan 3 Kıbrıslı Türk'ün ilkokul öğretmeni değil, lise
öğretmeni olduğunu anımsattı.
Elcil, Eğitim Bakanlığı makamı bulunmayan
1960 Anayasası'na göre Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı
Türklerin eğitimi konusunda söz hakkı olmadığına
işaret ederek, bu görevin her iki tarafta da Maarif Dairesi
Müdürlükleri'ne bırakıldığını
hatırlattı.
Bu noktadan hareketle, Güney Kıbrıs'ta halen
Kıbrıs Cumhuriyeti Eğitim Bakanlığı olarak
faaliyet gösteren makamın hiçbir hukuki yanı
olmadığının altını çizen Elcil, 1960
Anayasası'na aykırı bir kurumun Kıbrıslı
Türklerin eğitimiyle ilgili karar alamayacağını vurguladı.
Şener Elcil, Güney'deki okullara atamanın sadece
Kıbrıs Türk tarafı makamlarınca olabileceğini ifade
ederek, "Kıbrıslı Türklerin dikkatli olması ve cazip
paralara atfen görev almamaları lazım. Bunu doğru
bulmuyoruz" dedi. Elcil, Kıbrıslı Türkleri siyaseten
geriletmeyi amaçlayan bir mantığın devrede olduğuna
işaret etti.
Konuyla ilgili olarak Rum Yüksek Mahkemesi'nde sürmekte olan
davalarının 6 Şubat'ta görüşülmeye devam edeceğini
anımsatan Elcil, ikinci kez verdikleri görüşe istinaden Rum
Başsavcılığı'nın karşı görüşünü
beklediklerini kaydetti.
Sorakın
Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı
Erdoğan Sorakın da açıklamasında, Güney'deki Türk
öğrencilere yönelik olarak faaliyet gösteren okulun, Karpaz'daki Rum
okuluna muadil olmasını arzu ettiklerini belirtti. Kuzey'deki
müfredatın Güney'deki Türk okullarında da uygulanmasını
istediklerini anlatan Sorakın, bunun sadece Kıbrıslı Türk
öğretmen istihdamı ile olamayacağını vurguladı.
Sorakın, "Orada herhangi bir Türk öğretmenin görev
alması, bizim buradaki hedeflerimize ulaşmamıza
yardımcı olmayacaktır" dedi.
Güney Kıbrıs'taki okulda görev yapacak öğretmenlerle
ilgili çalışmalarını bir süre önce
tamamladıklarını anımsatan Sorakın, ancak Rum
tarafından olumlu yanıt gelmemesi üzerine belirlenen 6
öğretmenin görevlerine başlayamadığını
açıkladı.
Erdoğan Sorakın, Karpaz'da halen faaliyet göstermekte olan
Rum okulundaki öğretmenlerin ise Rum Yönetimi tarafından
belirlendiğini ve Kıbrıs Türk makamlarınca
onaylandığını ifade etti. Rum Eğitim
Bakanlığı'nın kararında art niyet aramanın
yanlış olmayacağına işaret eden Sorakın, herkesin
kendi ana dilinde eğitim hakkı bulunduğunu anımsattı.
Sorakın, 'ürk öğretmen görevlendireceğim'
şeklindeki göstermelik kararlarla bunu dünya kamuoyuna açıklamak
mümkün değildir. Bunun mücadelesi tabii ki yapılacaktır"
dedi.
KIBRIS 29/01/07
"Akel'in Kıbrıslı Türklere
yönelik tezlerini Rumlar çarpıtıyor"
Haravgi'nin Katsuridis'le yaptığı geniş
söyleşisinin CTP-AKEL ilişkileriyle ilgili bölümleri şöyle:
"Soru: AKEL ve CTP birkaç gün önce, iki parti arasındaki
sıkı ilişkiler çerçevesinde görüştü. İki partinin
lideri, kamuoyuna yönelik açıklamalarında, mutabakata
vardıkları noktaları açıkladılar. AKEL'in ve CTP'nin
tutumları arasında ayrılık var mı?
Yanıt: AKEL liderliğinin Cumhuriyetçi Türk Partisi
liderliğiyle görüşmesi, referandumun hemen ardından ve özellikle
8 Temmuz Anlaşması'ndan sonra bizim üstlendiğimiz çabada bir
istasyondur. Zeminin ön hazırlığının
yapılması, yani hem Kıbrıs sorununun yönleri, hem
karşılıklı anlayış, hem de her iki topluma vermemiz
gereken çözüme ulaşabilmemize ve çözümü hayata geçirmemize
yardımcı olabilecek kurumlar bulunduğu ortak görüntüsü
konusunda... AKEL ve CTP arasındaki Kıbrıs sorununa ilişkin
bütün görüş ayrılıkları çözülmedi ama bazı
adımlar atıldı. Görüşmede uzlaşıya
varılanların hayata geçirilmesi halinde 2007 içerisinde daha
başka adımlar da atılacağını umuyor ve
inanıyoruz.
Soru: Çoğu zaman AKEL'in tutumunun vatanımızın
öteki yarısında çarpıtıldığı şikâyet
ediliyor. Bugün durum nedir?
Yanıt: Çarpıtmalar devam ediyor ama her seferinde bundan CTP
veya yetkilileri sorumlu olmak zorunda değil. AKEL'in ve Kıbrıs
Rum toplumunun Kıbrıs Türk toplumuna yönelik tezlerinin
çarpıtılmasının esası Rum tarafından
yapılıyor olması trajiktir. Gece-gündüz Kıbrıslı
Türklere AKEL'i milliyetçi, taksimi isteyen ve 'sağır' göstermeye
çalışan politikacıları ve gazetecileri kastediyorum. Bütün
bunlardan sonra, Kıbrıs Türk toplumunda yanlış izlenim
sahibi insanlar olmaması mümkün mü? Kıbrıslı Türkleri,
AKEL'in milliyetçi olduğuna, çözümü istemediğine v.b inandırmayı
başarmaları halinde çözüme nasıl
ulaşacağımızı ve çözümün nasıl
uygulanacağını soruyoruz.
Soru: Bunun için temasların
yoğunlaştırılması mı gerek?
Yanıt: AKEL tarafından temaslar sürekli
yoğunlaştırılıyor ancak aynı zamanda
altımızı oyanların, son tahlilde Kıbrıs'a hiç
hizmet etmedikleri konusunda duyarlılaşması gerekir."
KIBRIS 29/01/07
LETTER WRITTEN BY MUSTAFA GENCSOY & PROF. DR SALAHI SONYEL AND
SENT TO INDEPENDENT NEWSPAPER WRITER ROBERT FISK
The Editor 24 January 2007
The Independent
Sir
Letter for Publication
On behalf of the Cyprus Turkish Association (London), we deplore and condemn vehemently the heinous murder of the Turkish Armenian journalist, Mr Hrant Dink in Istanbul a few days ago. We equally deplore the attitude of your reporter, Mr Robert Fisk (Award-winning writer shot by assassin in Istanbul street, January 20,2007), who is in the habit of Turkey-bashing at the slightest opportunity that arises, to pour out his mostly unfounded and venomous vituperations against the Turks on the so-called Armenian genocide or holocaust. He uses these terms interchangeably and claims that Winston Churchill was among the first call it a holocaust(!) without telling us his source.
Considering that the term genocide was invented by the Jewish writer, Raphael Lemkin, in his book Axis Rule in Occupied Europe, published in 1944, and the role that Churchill had played during the 1915 Dardanelles Campaign that cost him his post as a Cabinet Minister, it is doubtful whether he would have labelled the Turco-Armenian incidents of that year as holocaust. In fact, the British Government called these incidents as massacres, and the Blair Administration in April 1999 did not recognise these as genocide.
Similarly, the original quotation from the Hitler speech to his Generals in August 1939 does not refer to the Armenians, but to the Polish-speaking race. A forged document which had been leaked to the Press and appeared in print at the time is the source of the alleged Hitler statement on the Armenians. This was published in the Times on Saturday, 24 November 1945. (See Heath Lowry: The US Congress and Adolf Hitler on the Armenians, Political Communication and Persuasion, vol.3, no.2 New York, 1985, pp.111-140).
Finally, whether a genocide did/or did not take place against the Armenians during the First World War and the culpability, if any, of any side and others (as, in the words of a former British Foreign Secretary, Lord Nathaniel Curzon, the Armenians are not innocent lambs), only a panel of honest, impartial and reputable scholars, (including Armenians and Turks) can decide, as a first decide, as a first step towards conciliation and rapprochement between the two peoples, and not sensation-seeking know-alls.
Yours faithfully
( Prof.S.R. Sonyel)
(M. Gencsoy)
Almanya'nın eski Dışişleri Bakanı J. Fischer de,
Kıbrıs konusunda önemli bir açıklama yaptı. 2004 Brüksel
Doruğunda, Erdoğan ile yapılan pazarlıkta bulunan Fischer,
sözlerini hiç çiğnemeyen ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasını
en heyecanla destekleyen Alman siyasilerden biridir. Benimle konuşurken
çok netti; "Doruk sırasındaki pazarlıkta Erdoğan'a söz
verdik" dedi ve aynı heyecanla devam etti:
"Türk Başbakanı, Kıbrıs Türkleri'ne yönelik ambargonun
kaldırılıp kaldırılmayacağını sordu ve
bizlerde EVET dedik. Erdoğan'ın şimdi bizlerden sözümüzü
tutmamızı istemesi son derece normaldir".
Ancak Fischer, Türkiye'nin ne olursa olsun önüne çıkan engellere
takılmaması gerektiğini de söylüyor. "Bırakın
bunları. Büyük resmi görün ve yolunuzda devam edin. Avrupa'daki
tereddütler sizleri korkutmamalı" diyor. Doğrusu ben de
aynı fikirdeyim. Baksanıza her şey nasıl
değişiveriyor. Bir hükümet (Sosyal Demokratlar) Türkiye'yi Avrupa'ya
taşıyor, yerine gelen Hıristiyan Demokratlar engelliyor.
Takılmamak ve hedefe doğru gitmek şart.
Alınganlığa hiç gerek yok. AB'ye tam üye olacağız
diye, bütün ödünleri vermek, hatta KKTC'den vazgeçmek tabii ki söz konusu
değil. Ancak bugünden 15 yıl sonrasına bakıp "Bu
adamlar bizi nasıl olsa almayacaklar. İyisi mi, biz de vaktimizi
harcamayalım" demenin hiçbir anlamını bulamıyorum.
Unutmayalım, uluslararası ilişkilerde
alınganlığın yeri yoktur.
MEHMET ALI
BIRAND MILLIYET 30/01/07
ANKARA(ANKA)
Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Rum
Kesiminin Doğu Akdenizde petrol-doğal gaz
araştırmasıyla ilgili verdiği ruhsatların hükümsüz
olduğunu belirterek, bu ruhsat çerçevesinde Akdenizde araştırma
yapmak isteyecek ülke ve şirketleri uyardı.
Dışişleri
Bakanlığından yapılan açıklamada, Güney
Kıbrıs Rum Yönetiminin , 2003 yılından itibaren Doğu
Akdenizdeki ülkelerle deniz yetki alanlarını ilgilendiren ikili
anlaşmalar yapma gayretlerini arttığı kaydedildi.
Açıklamada, KKTCnin ve Türkiyenin en başından beri bu
teşebbüslere karşı çıktığı ve yarı
kapalı bir deniz niteliğindeki Doğu Akdenizde kıta
sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge sınırlandırmalarının
ancak bütün ilgili ülkeler arasında ve bütün tarafların hak ve
çıkarlarını gözetecek şekilde yapılacak düzenlemelerle
mümkün olabileceğini savunduğu vurgulandı.
Bu doğrultuda, Türkiyenin itirazına
rağmen Mısır ile Rum kesimi arasında 17 Şubat 2003
tarihinde imzalanan münhasır ekonomik bölge sınırlandırma
anlaşmasının Türkiye tarafından tanınmadığının
hem Mısır nezdinde hem de Birleşmiş Milletler Örgütünde
kayda geçirildiği belirtilen açıklamada, Mısırla bu
konudaki temaslar devam ettiği kaydedildi.
ANLAŞMA OLMAYACAK
DENMİŞTİ"
GKRY ile bu defa Lübnan arasında aynı
konuya ilişkin müzakereler yürütüldüğünün öğrenilmesi üzerine,
Lübnan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı nezdinde
girişimde bulunulduğu da belirtilen açıklamada,
Tarafımıza böyle bir anlaşmanın
yapılmayacağının açıklanmasına rağmen Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi ile Lübnan arasında sözkonusu
anlaşmanın imzalanacağına dair 15-16 Ocak tarihinde
basına da yansıyan haberler üzerine, Ankarada Lübnan Büyükelçisi ve
Beyrutta da Dışişleri Bakanlığı nezdinde yeniden
girişimlerde bulunulmuştur" denildi.
Açıklamada, Ancak, sözkonusu
anlaşmanın 17 Ocak 2007 tarihinde imzalandığı
öğrenilmiş olup, Lübnan makamlarından anlaşmanın
mahiyeti hakkında izahat istenmiş, her hal ve karda böyle bir
anlaşmanın yürürlüğe konulmaması talep
edilmiştir" ifadeleri yer aldı.
Son olarak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
Meclisinde Kıbrıs Adasının deniz alanlarındaki petrol
yataklarında arama yapılmasını düzenleyen bir yasanın
kabul edildiğine ilişkin haberler çerçevesinde konunun hukuki ve
siyasi boyutlarına bir kez daha dikkat çekilmesinde yarar görüldüğü
kaydedilen açıklamada, KKTC tarafından da
açıklandığı üzere, Kıbrıs Adasının
deniz alanlarında KKTCnin de hak ve yetkileri bulunmaktadır. Öte
yandan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Adanın tümünü temsil
etmemektedir. Dolayısıyla, bu konuda çıkardığı yasaların
veya ilgili ülkelerle yaptığı anlaşmaların bizim
açımızdan hükmü bulunmamaktadır" denildi.
TÜRKİYE ÇIKARLARINI KORUMAKTA
KARARLI"
Dışişleri
Bakanlığı, Türkiyenin Doğu Akdenizdeki hak ve
çıkarlarını korumakta kararlı olduğunu ve
bunların aşınmasına yönelik teşebbüslere müsaade
etmeyeceğini duyurdu.
Açıklamada son olarak, Bu bağlamda,
Kıbrıs Adasının deniz alanlarında Güney
Kıbrıs Rum Yönetiminin vermeye teşebbüs edebileceği
hükümsüz ruhsatlara dayanarak petrol-doğal gaz
araştırmasıyla ilgili çalışmalar yapmayı
düşünebilecek ülkelerin ve şirketlerin, durumun hassasiyetini ve
Adadaki diğer kurucu halk olan Kıbrıs Türklerinin iradesini de
dikkate almaları, her hal ve karda Kıbrıs meselesinin çözüm
sürecine olumsuz etkide bulunacak girişimlere yönelmemeleri
gerektiğini hatırlatıyor ve buna göre davranmalarını
bekliyoruz" denildi.
MILLIYET 30/01/07
Mübadillerin
hüzünlü günü
Kimisi 'Bir daha
dönemem' diye anahtarları denize fırlattı. Kimisiyse 'Her an
dönebilirim' diye sandığını bile açmadı. 84 yıl
önce alınan kararla yerinden edilen mübadiller bugün Rumca ve Türkçe
şarkılar söylemek için bir araya geliyor
30/01/2007
RADIKAL
BAHAR ÇUHADAR
İSTANBUL
- Onlar denklerinin, sandıklarının peşi sıra,
Balkanlar'dan
İstanbul ve Anadolu'ya doğru yollara dökülen bir neslin
çocukları. Savaşın acı bir meyvesi gibi doğan
'mübadiller' Lozan görüşmeleri sırasında, 30 Ocak 1923 tarihinde
imzalanan anlaşmayla, doğup büyüdükleri, ekip biçtikleri
toprakları geride bıraktı. Kimisi 'Bir daha asla dönemem, bitti'
diyerek tüm anahtarlarını denize fırlattı, kimisi
yıllarca açmadıkları sandıklarıyla 'Her an geri
dönebiliriz' diye tetikte bekledi. Yunanistan ve Türkiye arasında
imzalanan Mübadele-Zorunlu Göç Sözleşmesi sonucu, İstanbul'daki
Rumlar ve Batı Trakya'daki Türkler kapsam dışı
kalmış, geri kalan 1 milyon 200 bin Rum, 600 bin Türk de yerlerini
yurtlarını birbirlerininkilerle değiştirmişti.
Depremle gelen
buluşma
Mübadiller, geldikleri yeri hiç unutmadı. Geride kalan tarlalar,
çiftlikler, evler ama en çok da komşular, arkadaşlar hep
anlatıldı yeni kuşaklara. Topraktan kopmuş olmanın
verdiği acının yanında şarkılar, türküler,
yemekler, gelenekler de hep saklı kaldı. Mübadele
çocuklarının yanlarında ufacıkken getirdiği bebekleri
büyüdü sonra, anne, baba oldular. Onların çocukları da unutmadı
mübadelenin ne demek olduğunu. 1999 Marmara depreminin Türkiye ve
Yunanistan arasında dostluk rüzgârları estirdiği dönemde
birbirlerini bulup, 'Çekilen acıların bir daha yaşanmaması'
için Lozan Mübadilleri Vakfı'nı kurdular. Bugün kaderlerini
belirleyen anlaşmanın 84. yıldönümü. Mübadele çocukları bu
akşam her sene olduğu gibi anıları tazelemek, koronun
Türkçe-Rumca seslendireceği ortak türküleri dinlemek için
buluşacak...
Evde Rumca
konuşmaya devam
Lozan Mübadilleri Vakfı Başkan Yardımcısı Prof. Dr.
Müfide Pekin, Giritli bir ailenin kızı. Girit, Hanya'dan gelip
İzmir'e iskân olan ailesi evde Rumca konuşmayı, Girit yemekleri
yapmayı hiç bırakmamış. Müfide Pekin de çocukken
öğrendiği Rumcayı hâlâ konuşuyor. "Bizimkiler mübadele
kararına şokolmuş. 1922'de savaş bitince biz burada
kalırız demişler. Bir sürü insan tekrar döneceğini hayal
etmiş. Dedemse gemiyle gelirken, bütün anahtarlarını denize
atmış. Bir daha buraya gelemeyeceğim diye
düşünmüş" diye anlatıyor ailesinin öyküsünü.
Vakfın kurucu üyesi Zübeyde Tuğpare'nin annesi Yanya'dan gelmiş,
1924'te. O da Yanya kültürü içinde büyüdüğünü, evde sürekli Rumca
konuşulduğunu anlatıyor.
Vakfın faaliyetlerini takip eden Ahmet Aşıcı'nın
ailesi Selanik'ten Kırklareli'ne gelmiş. "10 yıl
sayın, sonra geri döneceksiniz demişler, hep geri dönme umudunu
taşımışlar" diyen Aşıcı, mübadele
kültürünü en derin biçimiyle yaşadığını söylüyor.
Anne-babası 20'li yaşlarındayken Selanik, Langa'dan
Tekirdağ, Malkara'ya göç eden Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri
Sefer Güvenç, 1983 yılında ikisiyle de mübadele sürecini konuşup
kaydetmiş. "Mübadele aslında bir dramdır, çok acılar
çekilmiştir. Lozan Mübadilleri Vakfı'nın sloganı da zaten
çekilen acılar bir daha tekrarlanmasındır" diye
konuşuyor.
Mübadele türküleri
Vakıf üyeleriyle mübadillerden oluşan koro da Rumca ve Türkçe
söylediği türkülerle ayakta tutuyor geçmişten gelenleri. Bugüne kadar
ikisi Yunanistan'da yedi konser veren koro, şimdilerde 'Belleklerdeki
Güzellik: Mübadele Türküleri' isimli bir derleme projesi için
hazırlamış seslerini. CD olarak basılacak olan
çalışma, mübadeleyle gelen alt grupların türkülerini Türkçe,
Rumca, Makedonca, Romence, Arnavutça ve Pomakça dillerinde söyleyecek.
Vakıf hemen hiç boş durmuyor. Yılda bir defa geleneksel olarak
aile büyüklerinin doğduğu topraklar ziyaret ediliyor. Birinci
kuşakların anılarını sözlü tarih yöntemiyle
toparlıyor, mübadele belgeselleri hazırlıyor, AB desteğiyle
mübadele sempozyumları düzenliyor. Büyüklerinin 'anadilimiz' dediği
Rumca ve Yunancayı öğrenmeye meraklı genç mübadillerin
katıldığı Yunanca seminerleri de vakfın
etkinliklerinden. Mekân sorunu halledilirse, mübadillerin taşınabilir
anı, belge ve fotoğraflarını bir araya getirecek bir
'Mübadele Müzesi' de yolda. Çekilen acılar unutulmasın ve
tekrarlanmasın diye...
İzolasyonların sona ermesi için çalışılacak
İZOLASYONLAR ELLE TUTULUR DÜZEYDE... "Avrupa Parlamentosu
Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu"nun, AP'ye
sunulmak üzere hazırladığı taslak raporda, Kıbrıslı
Türklerin maruz kaldığı izolasyonların elle tutulur düzeyde
olduğu ve ticaret, eğitim ve spor alanında zor
koşulları beraberinde getirdiği vurgulandı. Raporda,
Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların sona erdirilmesi
gerektiği ve bunun için çaba sarf edileceği kaydedildi
Osman KALFAOĞLU
Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Kıbrıslı Türkler ile
diyaloğu güçlendirme amacıyla oluşturduğu "Avrupa
Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas
Grubu"nun, Avrupa Parlamentosu'na sunulmak üzere hazırladığı
taslak raporda Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların
sona erdirilmesi gerektiği ve bunun için çaba sarf edileceği
vurgulandı.
Temas grubu, Kıbrıslı Türklerin maruz
kaldığı izolasyonların elle tutulur düzeyde olduğunu
ve söz konusu izolasyonların; ticaret, eğitim ve spor alanında
zor koşulları beraberinde getirdiğini vurguladı.
Raporda, temas grubunun, izolasyonların
kaldırılması için birtakım çalışmalar
yapmayı kararlaştırdığı da belirtildi.
Grup, Kıbrıs Türk toplumuyla kalıcı diyaloğun
geliştirilmesi için görevini bir basamak yukarıya çekmeye karar
verdiğini ve Kıbrıslı Türk toplumuyla Avrupa Parlamentosu
arasında tüm politik ve sivil toplum düzeyinde temaslar
kurulmasını organize edeceğini vurguladı.
Bu amaçla, 2007'de adanın kuzeyindeki ekonomik ve sosyal aktivite
merkezlerine çok sayıda ziyaret yapılmasının
planlandığı vurgulandı.
İzolasyonların son bulması için grup, yakın
ilişkide olduğu Avrupa kurumlarıyla, Kıbrıslı
Türklerin ilişkisini daha da geliştirmeyi
planladığını ve Kıbrıslı Türkler için bir
'Ombudsman' pozisyonunu üstlenmeyi istediğini vurguladı.
"Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek
Seviyede Temas Grubu"nun girişimiyle, Kıbrıslı
Türklerin istek veya önerileri için bir e-mail adresi ve bu amaç
doğrultusunda ilk olarak grup için daha fazla çalışanı olan
kalıcı bir sekreterya oluşturulabileceği kaydedildi.
Raporda, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmadan,
Kıbrıslı Türklerin sorunlarının kesin sonuç
bulunamayacağı vurgulanıyor.
Eğitim konusunda sorunların çözümlenebileceğine
işaret edilen raporda ayrıca, adada kalıcı çözümün adresi
olarak Birleşmiş Milletler'i işaret ediyor.
KIBRIS'a konuşan bir yetkili, Türk tarafının raporu
genel hatlarıyla beğendiğini ancak, raporun bir yerinde
"işgal" ifadesinin yer almasının üzüntü
yarattığını bildirdi.
Raporda, "Bu sorunların büyük çoğunluğu,
adanın kuzeyindeki yönetimin uluslararası düzeyde
tanınmış olmaması gerçeği ve kuzeyin gayrı yasal
bir şekilde işgal altında olması nedeniyledir" ifadesi
yer alıyor.
Türk tarafının, mücadele vererek bu ifadeyi taslak rapordan
çıkarmayı hedeflediği bildirildi.
İşte rapor
"Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek
Seviyede Temas Grubu"nun raporu şöyle:
"Grup; adanın her iki bölgesinde de kamuoyunun, özellikle
genç kuşağın de fakto durumu büyük oranda kabullenmesi
şeklinde giderek daha da katılaştığını
gözlemler;
Sınırların açıldığı Nisan 2003'ten
bu yana, sadece bir okulda meydana gelen ender olay dışında iki
toplum arasında büyük bir olayın patlak vermemiş
olmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirir.
Buna ek olarak, iki taraf arasındaki ticaret, yeşil hat
tüzüğünün yürürlüğe girmesinin ardından çok yavaş bir
şekilde gelişmekte. İki tarafın
karşılıklı olarak gerçekleştirdiği ticaret
hacminin artmasına karşı, kayıtlara geçen birkaç hadise,
arada, yeşil hat tüzüğünün geliştirilmesi doğrultusunda
halen birçok engel olduğunu doğrular nitelikte. Ne yazık ki, her
iki kesimdeki baskı grupları, çeşitli nedenlerden dolayı
aradaki ticari ilişkinin gelişmesini engellemek için aktif olarak
çalışmakta.
İzolasyonlara rağmen, Kıbrıslı Türk
toplumunun refah düzeyi, turizmdeki gelişme ve yabancıların
yatırımları sayesinde patlayan inşaat sektörü nedeniyle
2004'ten bu yanı göz görülür bir şekilde artmıştır.
Buna rağmen Kıbrıslı Türklerin maruz
kaldığı izolasyon elle tutulur düzeyde olmakla beraber ticaret,
eğitim ve spor alanında zor koşulları da beraberinde
getirmektedir.
Bu sorunların büyük çoğunluğu, adanın kuzeyindeki
yönetimin uluslararası düzeyde tanınmış olmaması
gerçeği ve kuzeyin gayrı yasal bir şekilde işgal
altında olması nedeniyledir. Ne yazık ki bu sorunlar,
Kıbrıs sorununda varılacak tümden bir anlaşma olmadan
çözülemez.
Kıbrıslı Türk öğrencilerin Erasmus programına
kabul edilmeleri gibi özel konularda grup komisyon tarafınca parasal programlar
aracılığıyla önerilen alternatifleri destekler. Ancak, bu
programda değişimin sadece tek yönlü olacağı ve
Kıbrıslı Türk öğrencilerin bir
yıllığına herhangi bir AB üniversitesinde eğitim
görebileceğini not eder.
Grup, her iki toplumu içeren görüşmeleri organize etmenin
barındırdığı zorlukları bizzat tecrübe
etmiştir. Üye ülke elçileri bu problemlere dair birkaç örnek
sunmuşlardır.
Son olarak grup, her iki kesimdeki yönetimin sanat ve
gazeteciliğe yönelik ifade özgürlüğü alanında
uyguladığı politikaların kimi zaman uzlaşma kültürüne
aykırı bir şekilde gerçekleştiğini not eder.
Kuzey Lefkoşa'da Komisyon Destek Bürosu'nun kurulması ve AB
mali yardımının adanın kuzeyine
ulaştırılması, Kıbrıs ile yeni ve etkili bir
ilişkinin başlangıcına işaret ediyor. 259 milyon
Euro'luk yardım, komisyonun Kıbrıslı Türkler ile AB
arasındaki iletişimi geliştirmeye devam etmesini ve
müktesebatın kuzeyde uygulanmasını sağlayacaktır. Bu
destek, aşağıdaki beş amaç için kullanılacaktır:
1. Amaç: Altyapının geliştirilmesi ve yeniden
yapılandırılması için.
2. Sosyal ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek.
3. Uzlaşım ve güven artırıcı önlemleri
teşvik ile sivil toplumu destekleme.
4. Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye daha da
yakınlaştırmak.
5. Kıbrıs Türk toplumunu müktesebatın sunumuna ve
uygulanmasına alıştırmak.
Grup, yukarıdaki beş amaca da
ulaşılmasını garanti altına alma doğrultusunda
desteğin ne şekilde kullanıldığını
yakından takip edecek.
Adanın kuzeyindeki izolasyonun sona erdirilmesi için neler
yapılacak:
Grup, Kıbrıs Türk toplumuyla kalıcı diyaloğun
geliştirilmesi için görevini bir basamak yukarıya çekerek,
Kıbrıslı Türk toplumuyla Avrupa Parlamentosu arasında tüm
politik ve sivil toplum düzeyinde temaslar kurulmasını organize
edecektir. Bu nedenle 2007'de adanın kuzeyindeki ekonomik ve sosyal
aktivite merkezlerine pek çok ziyaret düşünülmektedir.
Bu yönde grup, yakın ilişkide olduğu Avrupa
kurumlarıyla, Kıbrıslı Türklerin ilişkisini daha da
geliştirme düşüncesindedir.
Grup, Kıbrıslı Türkler için bir 'Ombudsman' pozisyonunu
üstlenebilir. İstek veya öneriler için bir e-mail adresi
oluşturulabilir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak grup için daha
fazla çalışanı olan kalıcı bir sekreterya
oluşturulması gerekir.
Grup, öğrenciler ve sivil toplumla açık bir şekilde
tartışarak AB bilincini yükseltme çabalarına devam
edecektir."
KIBRIS 30/01/07
AB kaynaklarından edinilen bilgiye göre, 2004 yılından
bu yana ilerleme sağlanamayan KKTC'yle Doğrudan Ticaret
Tüzüğü'nün kabul edilmesi konusunda da Almanya'nın kararlı
olduğunu belirtiyor.
Bu konuda daha önce Lüksemburg ve Finlandiya dönem
başkanlıkları sırasında yürütülen ve
başarısızlıkla sonuçlanan çalışmaları
dikkate almayacak olan Almanya, Kıbrıs'taki her iki toplumun kabul
edebileceği bir plan sunmak istiyor.
Bu amaçla gelecek dönemde taraflarla görüşmelerini
hızlandıracak olan Almanya, dönem başkanı olarak önerisini
şekillendirene dek çalışmalarını tek başına
sürdürecek.
AB Komisyonunun da destek vereceği Almanya'nın önerisi
netlik kazanınca, AB üyesi tüm ülkelerin temsil edildiği "Kuzey
Kıbrıs Ad-Hoc Grubu"na sunulacak.
Diplomatik kaynaklar, KKTC ile doğrudan ticaret konusunun Almanya
Dönem Başkanlığı süresince çözülememesi halinde, daha sonra
görevi devralacak Portekiz (2007 yılının ikinci yarısı)
ve Slovenya (2008 yılının ilk yarısı) gibi küçük
ülkelerin bu konuya el atmaktan kaçınacağını ifade ediyor.
Edinilen bilgiye göre Almanya, KKTC'yle doğrudan ticaret konusunu
Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından,
görev süresinin son iki ayında (mayıs ve haziran)
sonuçlandırmayı planlıyor.
Türkiye-AB ilişkileri
AB kaynaklarından edinilen bilgiye göre Almanya, işletmeler
ve sanayi politikaları faslının mart ayı sonunda ya da
nisan ayı başında müzakerelere açılmasını
hedefliyor.
AB'nin Türkiye ile müzakereleri Gümrük Birliği ile ilgili 8
fasılda donduran kararının ardından, geçen ay Finlandiya
dönem başkanlığı sırasında işletmeler ve
sanayi politikaları faslında Türkiye'den tutum belgesini sunması
istenmişti.
İlgili fasılda tutum belgesini sonuçlandırmak üzere
olan Türkiye'nin hazırlıklarını tamamlayarak birkaç gün
içinde bunu AB tarafına iletmesi bekleniyor. Bunun ardından AB
Komisyonu, birlik adına ortak tutum belgesi hazırlayacak. Yaklaşık
5 haftada tamamlanması beklenen bu çalışmanın üye devletlerce
onaylanmasıyla, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan ya da
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Abdullah Gül'ün katılımıyla müzakereleri başlatacak
Hükümetler Arası Konferans toplanabilecek.
Dönem Başkanı Almanya, yine tutum belgesini sunması
için bu ay içinde Türkiye'ye davet gönderilen istatistik ile ekonomik ve
parasal politika fasıllarının ise haziran ayı
ortalarında müzakerelere açılmasını planlıyor.
Geçen yılın ilk yarısındaki Avusturya dönem
başkanlığı sırasında bilim ve araştırma
faslında müzakereleri tamamlayan Türkiye, Kıbrıs Rum kesiminin
engellemeleri nedeniyle daha sonraki Finlandiya dönem
başkanlığı sırasında hiçbir fasılda ilerleme
sağlayamamıştı.
KIBRIS 30/01/07
Ankara'dan Lübnan'a Kıbrıs
notası
Kıbrıs Rum kesiminin, KKTC karasuları da dahil
adanın çevresini 13 petrol bölgesine ayırarak, petrol ve
doğalgaz yataklarından yararlanma amacıyla Lübnan'la ortak
ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalaması
Ankara'yı harekete geçirdi.
Ankara, Lübnan'a sert ifadelerin yer aldığı bir nota
verdi. Ankara'da Lübnan Büyükelçisi'nin Dışişleri
Bakanlığı'na çağrılarak, Beyrut'ta da Türkiye
Büyükelçisi İrfan Acar tarafından Lübnan Dışişleri
Bakanlığı'na iletilen notalarda, Akdeniz'e kıyısı
olan ülkelerin haklarının ihlal edilmek istendiği, bunların
başında da KKTC'nin geldiği belirtildi.
Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki hassasiyetin tüm dünya
tarafından bilinmesi gerektiğine dikkat çekildi.
Notada ayrıca Kıbrıs Rum yönetiminin hukuken ve fiilen
adanın tamamını temsil etme ve Rumların, Kıbrıslı
Türkleri de kapsayacak şekilde ikili anlaşma yetkisi
bulunmadığına vurgu yapıldı.
Türkiye, bundan böyle Lübnan yönetiminin konuyla ilgili Rumlarla
yapmayı planlandığı anlaşmalarla ilgili Ankara'ya
görüş sormasını da talep etti.
Rum kesiminde çıkarılan yasa ile Doğu Akdeniz'de petrol
arama ve çıkarma yapılması için izin verilmiş, ilk ihalenin
15 Şubat'ta yapılacağı ve 6 ay süreyle uluslararası
şirketlerden başvuru kabul edileceği açıklanmıştı.
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise, Kıbrıs
çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini,
aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini
açıklamıştı.
Yunanistan Hükümet Sözcüsü Teodoros Rusopulos "Kıbrıs
Türk tarafınca bu konuda yapılan açıklamalar kabul edilemez
niteliktedir" derken, Kıbrıs Rum yönetimi
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Talat'ın hiçbir
devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi
olmadığını iddia etmişti.
Lillikas ayrıca, deniz bölgesindeki petrol yataklarından
elde edilecek gelirin, Kıbrıslı Türklerle
paylaşılmasının ihtimal dahilinde bile
olmadığını söylemişti.
Talat: Kimseyi savaşla tehdit etmem söz konusu
değil
Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamaya
göre Talat, Şehit Ertuğrul İlkokulu'nda pilot uygulama olarak
başlatılan "Okul Geliştirme Modeli (OGEM) Projesi"nin
alt yapısıyla ilgili temel atma töreni sonrasında
yaptığı açıklamada, Kıbrıs Rum Yönetimi ile
Lübnan arasında imzalanan petrol anlaşması konusunu
araştırmakta olduklarını belirtirken, tutumlarını
önceden ortaya koyduklarını; Kıbrıs'ın münhasır
ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik
avantajın Kıbrıslı Türkler'in de hakkı olduğunu
vurguladı.
Bunun, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile
Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşunda var olduğuna dikkat
çeken Cumhurbaşkanı Talat, "Biz bu hakkımızdan feragat
edecek durumda değiliz" diyerek, bunun basına bir tehdit olarak
yansımasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
Cumhurbaşkanı Talat şunları kaydetti:
"Konuyu araştırıyoruz. Tutumumuzu ortaya zaten
önceden koyduk.
Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde veya
bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik avantaj,
Kıbrıslı Türkler'in de hakkıdır.
Bu, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ve Kıbrıs
Cumhuriyeti'nin kuruluşunda vardır.
Biz bu hakkımızdan feragat edecek durumda değiliz.
Bunun bir tehdit olarak basına yansımasında dolayı
da çok üzgünüm.
Ben kimseyi tehdit etmedim, sadece uyardım.
Bu olayların sonunda bu iş büyür ve daha karmaşık
hale gelir uyarısında bulundum. Böyle bir durumda kimseyi
savaşla tehdit etmem söz konusu değil."
KIBRIS 30/01/07