Dünya basını cenazeyi değerlendirdi

Dink’in son yolculuğuna 100 bin kişilik bir kalabalıkla yollandığını vurgulayan basın, töreni ‘sessiz bir meydan okuma’ olarak algıladı. Türkiye’de ender görülen bir özeleştiri sürecinin başladığını yazan gazeteler, bu sürecin kalıcılığından şüpheli.

 

BBC Türkçe Servisi ve Ajanslar

Güncelleme: 11:06 TSİ 24 Ocak 2007 Çarşamba

LONDRA/BERLİN - Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in dün, son yıllarda görülmedik derecede büyük bir kalabalıkla son yolculuğuna uğurlanması dünya basınının sayfalarında geniş yer buldu.

Amerikan New York Times gazetesi, haberi ‘Cenazede Türk-Ermeni birliği’ başlığıyla duyurdu. Haberde, “Farklı etnik kökenlerden gelen gözü yaşlı Türk vatandaşları omuz omuzaydı” dendi.

İngiliz Times da, “Öldürülen gazetecinin cenaze töreni, sessiz bir meydan okuma oldu” diye başlık attı. Cenaze törenine katılanların sayısını 100 bin olarak veren gazete, Cumhurbaşkanı Sezer ve Başbakan Erdoğan’ın cenazeye katılmamasını ‘dikkat çekici” olarak niteledi.

’ GÖSTERİLEN SAMİMİYET KALICI OLMAYABİLİR’
Financial Times gazetesi de cenaze haberini, birinci sayfasından verdiği dev bir fotoğrafla yorumladı.

Dink’in öldürülmesinin Türklerde ender görülen bir kendini sorgulama dalgasına neden olduğunu belirten gazete, “Ortada son derece asil ve ciddi bir hava olduğu, kuşku götürmezdi. Türkiye açısından asıl soru ise, bunun uzun vadede önemli olup olmayacağı. Dink’e gösterilen sempati samimiydi - onun görüşlerinden nefret eden milliyetçi yönetici sınıfında ve ifade özgürlüğüne genelde kayıtsız kalan hükümette bile. Ama bu duygu fazla derine inmiyor olabilir. Yetkililerin, Ermeni meselesini gözden geçireceğine dair hiçbir işaret yok” değerlendirmesinde bulundu.

‘CİNAYET TERS TEPTİ’
İngiliz Guardian gazetesi de Dink’in cenaze törenine yarım sayfa ayırdı. Gazetenin dış politika yorumcusu Simon Tisdall, “Cinayet pek çok açıdan ters tepti” yorumunu yaptı.

Tisdall, “Aşırı uçların şiddeti, bir kez daha, istediklerinin tam tersi bir sonuç yarattı. İki toplum arasında köprüler kuran Ermeni kökenli Türk gazeteci Hrant Dink’i geçen hafta vurmakla suçlanan Ogün Samast, olayı soruşturanlara Türkiye’nin ulusal onurunu koruduğunu söylemiş. Bunun yerine, dehşete düşen uluslararası kamuoyu nezdinde Türkiye’nin onuru lekelenmiş oldu. Aynı şekilde, dün İstanbul’da yapılan etkileyici cenaze törenine eşlik eden genel bir utanç, öfke ve kendi kendini sorgulama duygusu da Türkiye’nin milliyetçi uç çevrelerini memnun edecek bir sonuç değil herhalde.”

“Törene Türkiye’nin diplomatik ilişkisi bulunmayan Ermenistan hükümetinin ve Amerika’daki etkin Ermeni Kilisesi’nin davet edilmesi de, her ne kadar mühim fakat geçici bir sembolik öneme sahip olsa da, bu suikasta (doğrudan ya da dolaylı olarak) ilham verdiği ve desteklediği düşünülen aşırı milliyetçilerin kendi kalelerine attığı bir başka golü simgeliyor” diye yazdı.

‘ERMENİLER ONURLANDIRILDI’
Alman Der Spiegel de, “Hepimiz Ermeniyiz” sözlerini başlığına taşıdı. Cenaze töreninin etkileyici olduğunu kaydeden Spiegel, “Türkiye’nin tarihinde ilk kez Ermeniler bu denli onurlandırıldı, milliyetçiler kınandı” ifadelerini kullandı.

Frankfurter Allgemeine gazetesi ise bir cinayet zanlısının daha tutuklandığı haberini ön plana çıkardı. Gazete, cenaze törenine farklı kiliselerin temsilcilerinin katıldığına dikkat çekti.

Alman Frankfurter Rundschau gazetesi, Dink cinayetinin ülkede 301. madde konusunda yeni bir tartışma başlattığını da yazdı.

Ermeni diasporası canlı yayında: İstanbul ve cenazeden çok etkilendik


      İSTANBUL Milliyet

      Cinayet kurban giden Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink için dün düzenlenen cenaze töreni sadece Türkiye'de onbinleri biraraya getirmekle kalmadı. Ermeni diasporasının önemli isimleri de ilk kez Türkiye'ye geldi. Cenaze törenine katılan Fransa Ermeni Dernekleri Konfederasyonu Başkan ve Başkan Yardımcısı ile Ermenistan Dışişleri Bakan Danışmanı cenazeden etkilendiklerini belirttiler.
      Dink'in cenazesine katılmak için Türkiye'ye gelen Fransa Ermeni Dernekleri Konfederasyonu Başkanı Aleksi Govciyan ve Başkan Yardımcısı Rene Dzagoyan CNN Türk'ün sorularını yanıtladılar.
      Govciyan, 17 yaşında Türkiye'den ayrıldığını ve . 35 yıl sonra ilk kez İstanbul'a geldiğini anlattı. Başkan Yardımcısı Zagoyan da, ilk kez Türkiye'ye geldiğini belirtti. Govciyan ve Dzagoyan, cenaze törenine gösterilen ilgiden çok etkilendiklerini ifade ettiler.
      Govciyan: Yüreğimize su serpildi.
      Dzagoyan törende binlerce insanın, "Hepimiz Hrantız" demesinden çok etkilendiğini ve şaşırdığını anlattı. Törene katılanlardan biri de Karadeniz Ekonomik İşbirliği Ermeni İş Konseyi Başkanı ve Ermenistan Dışişleri Bakanı Oskanyan'ın Danışmanı Samson Özararat'tı.
      Özararat: Türkeş gibi bir lidere ihtiyaç var "Uzlaşmaya doğru adım atmak için bu yıl geçen yıldan daha zor, gelecek yıl bu yıldan zor olacak" diyen Özararat, Ermeni geleneği gereği tutulacak 40 günlük yastan sonra konuşacağını vurguladı. Özararat, merhum MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş gibi bir lidere de ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi. Fransa Ermeni Konfederasyonu Başkanı Aleksis Govciyan da programın sonunda Türk halkına Türkçe başsağlığı dileğinde bulundu.

HURRIYET 24/01/07

 

Liderler sınıfta kaldı, toplum Hrant'ı kucakladı...



Bundan daha güzel bir fırsat bulunamazdı.

Hani durmadan ağızlarından düşürmedikleri, "birlik, beraberlik" sloganları var ya... Hani eli silahlı gruplara karşı olduklarını söyleyenler var ya… Hani demokrasi ve fikir özgürlüğünün ne kadar önemli olduğunu vurgulayanlar var ya… Sokaklara dökülüp, mahkeme basan, insanları vuran, sergilere saldıran ve kendilerini "vatan sevgisiyle kavrulan milliyetçiler" diye adlandıranlara karşı çıktıklarını ve bu kesimlere karşı durduklarını belirtenler var ya…

İşte bunları söyleyenler sınıfta kaldılar.

Liderlerimiz sınıfta kaldılar.

Bu fırsatı kullanamadılar.

Oysa dün cenazeye katılsalar, bu söylediklerinin arkasında durduklarını göstereceklerdi. Bütün bürokrasi ve toplum, bu resmi görünce farklı düşünecekti.

En kötü notu, Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül ile birlikte iktidar partisi Ak Parti aldı.

Cumhurbaşkanı hani hukuk devleti üzerinde titrerdi? Hani fikir özgürlüğüne büyük duyarlık gösterirdi?

Sayın Sezer bizleri büyük bir hayal kırıklığına uğrattı.

Hayal kırıklığına uğratan ve en düşük notu alanların başında, Erdoğan-Gül ve Ak Parti iktidarı geliyor.

Başbakan dün İstanbul'da olmalıydı. Yanına İtalyan Başbakanı Prodi'yi de alıp, Bolu Tüneli'ni açtıktan sonra iki saatliğine dahi olsa gelebilirdi. Gelemediyse hiç değilse yardımcısı Gül'ü gönderebilirdi. Irak gizli oturumu zaten geceydi. Dolayısiyla bize, programlarının yüklü olduğunu filan da anlatmasınlar. Bu cenaze töreninden daha önemli ne olabilir ki?..

Nerede kaldı AB kriterleri?..

Nerede kaldı demokrasi ve fikir özgürlükleri?..

Erdoğan ve Gül, milliyetçi oylara mağlup oldular. Bir kaç yüzbin oy uğruma kendilerini inkar ettiler. Demek ki, bu kriterleri benimsememişler, laf olsun diye savunurlarmış.

AK Parti liderliği içinde tek sağlıklı ses Ömer Çelik'ten çıktı.

Hrant'ın cenazesine Türk bayrağı sarma önerisiyle, milliyetçilere göz kırpmadığını da gösterdi. Bravo Çelik'e… Yazıklar olsun Başbakan'a ve yardımcısına…

Peki Deniz Baykal'a ne demeli?

Hepimizin ümidi o değil miydi? Fikirlerin kutsallığını onun partisi korumayacak mıydı ?

Baykal da sınıfta kaldı. Hrant'ın evine gidip başsağlığı dilemek yetmezdi. Arslanlar gibi, o kortejin en önünde yürümeliydi.

Ben Bahçeli'yi de beklerdim.

Ülkücü kadroları sokaklardan çekip bilgisayarın önüne oturtmak istediğini söyleyen Bahçeli için de bundan daha iyi fırsat olamazdı. Onu da kortejde görmeliydik. Hem kendi kadrolarına, hem de Türk toplumuna son derece önemli bir mesaj verebilirdi.

Mehmet Ağar'a ne oldu?

Yoksa o da mı korktu? Milliyetçi oy kaygısı olasılığı mı katılımını önledi? Ne olursa olsun, bu tutum Ağar'a hiç yakışmadı.

Benim gönlümde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ı da orada görmek yatıyordu. Bundan daha sembolik, bundan daha güzel bir jest olabilir miydi? Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bu tip olayları kınadığı bundan daha iyi gösterilebilir miydi?

Bu resim müthiş olurdu…

Kortejin başında Cumhurbaşkanı Sezer, tüm siyasi parti liderleri ve Genelkurmay Başkanı…

Türkiye'nin en güzel resmi bu olurdu… Hem kendimize, hem de dünyaya bundan daha güzel bir mesaj verilebilir miydi ?

Büyük bir fırsatı kaçırdık.

* * *

KENDİNİ SAKLAMAK İSTEMEYENLER DE VAR…


Buna karşılık milliyetçi oyların arkasına saklanmayan siyasetçilerimiz de var.

İşte Erkan Mumcu, Zeki Sezer ve Murat Karayalçın.

Arslan gibi ortaya çıktılar. Kendilerini saklamadılar. Yürekli olduklarını gösterdiler.

Her üçüne de koskocaman bir bravo…

Asıl dikkat etmesi, oylarını teker teker sayması gereken parti liderleri olmalarına rağmen, genel tutumlarının arkasında durdular. Diğerleri gibi davranmadılar.

Tabii en önemlisi, sabahın erken saatlerinden itibaren kontej oluşturan onbinlerin tutumuydu. Onlar, nasıl bir Türkiye istediklerini ortaya koydular. İnsanların, fikirlerinden dolayı öldürülmediği bir Türkiye'yi özlediklerini gösterdiler.

Türkiye'de artık eskisi gibi politika yapılmayacak. Göreceksiniz, bu alışkanlıklar geride kalacak. Sözünde duran liderler dönemine girilecek.

MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 24/01/07

 

Rumlardan Ercan tepkisi

Kıbrıs Rum yönetimi, Ercan Havaalanı’nı kullanarak İstanbul üzerinden Kuzey Kıbrıs’a giden iki Alman milletvekiline sert tepki gösterdi.

 

NTV

Güncelleme: 14:24 TSİ 25 Ocak 2007 Perşembe

LEFKOŞA - Rum yetkililer, Hessen Eyalet Parlamentosu Üyesi sosyal demokrat Jurgen Valter ile Lothar Kilem için Alman makamlarına nota verdi. Valter ile Kilem’in Ada’ya yasadışı yollardan gittiğini öne süren Rumlar, milletvekillerini, uluslararası olarak tanınmayan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde siyasi görüşmelerde bulunmakla suçladı.

İkilinin diplomatik kuralları çiğnediğini savunan Rum yönetimi, Alman milletvekillerinin Rum yönetimi temsilcileriyle de görüşmesi gerektiğini savundu. Karşılaştıkları tepkiye şaşıran Alman milletvekilleri ise, “Avrupa’nın göbeğinde bu öfke kabul edilebilecek gibi değil” yorumunu yaptı.

Alman vekiller, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer ile görüşmüştü.

 

 

AİHM’den Türkiye’ye övgü

AİHM’de başkanlık görevini İsviçreli Yargıç Luzius Wildhaber’den devralan Fransız Yargıç Jean-Paul Costa, mahkeme kararlarını pratikte hayata geçirmeye başlayan Türkiye’yi örnek bir ülke olarak gördüklerini söyledi.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 17:38 TSİ 25 Ocak 2007 Perşembe

STRASBOURG - AİHM’in 2006 bilançosuna göre, Türkiye, mahkemeye yapılan başvuru sayısında dördüncü sırada geliyor. AİHM Başkanı Fransız yargıç Jean-Paul Costa’ya, AİHM’in türban davası kararı ile çok yakında açıklaması beklenen seçim barajı ve okullarda zorunlu din dersleriyle ilgili davaları NTVMSNBC için değerlendirdi.

Herkes AİHM’in başarısının kurbanı olduğunu söylüyor. İş hacminiz oldukça yüksek, davaların en kısa sürede sonuçlanması için çalışıyorsunuz. Mahkemenizin son durumu hakkında istatistiklere dayalı bilgi verebilir misiniz?
Son istatistikler 2006 yılında mahkemeye yaklaşık 40 bin başvuru geldğini gösteriyor. 2006 sonu itibarıyla AİHM’de incelenme aşamasında olan yaklaşık 90 bin dava bulunuyor. Mahkemenin, başarısının kurbanı olduğu bir gerçek. Her geçen gün daha fazla başvuru geliyor. Ama asıl tehlike, bu kurbanın gelen başvuru ve dava sayısı içinde boğulma riski.

En fazla başvuru hangi ülkelerden geliyor?
Net biçimde Rusya başta geliyor. Bu ülkeyi Romanya ve Polonya izliyor. Türkiye dördüncü sırada. Ardından Ukrayna, Fransa geliyor. Bunları da İngiltere, İtalya ve Almanya izliyor. Elbette bu ülkeler Avrupa’nın nüfus bakımından en kalabalık ülkeleri. Ama aynı zamanda Rusya ve Ukraya gibi ciddi insan hakları sorunları olan ülkeler.

Sıralamanın başında Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri geliyor. AİHM’in iş yükünün büyük ölçüde Avrupa’nın bu bölümüne kaydığı söylenebilir mi?
Bir bakıma evet. Bu ülkelerin vatandaşları artık AİHM’i her geçen gün daha iyi tanıyorlar. Başlangıçta yeni bir sistemdi ve az başvuru vardı. Şimdi, davacılar, hukukçular ve sivil toplum, Strasbourg sistemini yakından tanıyor ve kullanmak istiyor. Buna karşılık, eski demokrasilerde -Fransa veya İngiltere gibi- sistem iyi tanınıyor. Bu nedenle bu ülkelerden gelen başvuru sayısının çok hızlı artması için neden yok.

Son yıllarda AİHM’in reforme edilmesi konuşuluyor. Bu reform için kısaca 14’üncü protokol adı verilen bir belge hazırlandı. Rusya dışındaki tüm Avrupa devletleri bu protokolü onayladılar. Oysa protokolün yürürlüğe girmesi için tüm devletler tarafından onaylanması gerekiyor. Şimdi ne olacak?
14’üncü protokol AİHM için çok önemli. Maddi ve materyel olanakları arttırmadan her yıl görülen dava sayısını en az dörtte bir çoğaltacak. Protokol yeterli olmasa da mahkeme için kaçınılmaz. Rusya Duma’sı Noel öncesinde protokolü onaylamayı değil, Rusya Federasyonu başkanına bu belgeyi onaylama izni veren yasa tasarısını reddetti. Doğal olarak hayal kırıklığına uğradık ve şaşırdık. Rusya diğer tüm Avruıpa devletleri gibi protokolü imzalamış ve protokolden yana olduğunu dile getirmişti. Buna rağmen bu durumun geri dönülemez olmadığı umudu taşıyorum. Belki Rusya Federasyonu başkanı yeni bir yasa tasarısı sunabilir ve ilke olarak protokole sıcak bakan Duma’yı ikna edebilir. Sonuç olarak endişeliyim ama tamamen umudumu yitirmiş değilim.

Bunu beklerken mevcut olanaklarla çalışmaya devam edeceksiniz...

Protokolün yürürlüğe girmesini sağlayacak tüm tedbirleri almış durumdayız. Umarım rötar birkaç hafta ya da en kötü ihtimalle birkaç ayla sınırlı kalır. Parlamento veya politik takvime bağlı. Bunu beklerken ve 14’üncü protokol olmadan en etkin biçimde çalışmaya devam edeceğiz.

Türkiye’nin AİHM ile ilişkileri konusunda bir bilanço yapmak gerekirse neler söyleyebilirsiniz?
Üç şey söyleyebilirim. Birincisi; AİHM ile Türk makamları arasındaki ilişkiler son yıllarda net biçimde iyileşti. Türk meslektaşım yargıç Rıza Türmen’le birlikte İzmir’de yargıçlar ve savcılara yönelik beraber bir konferansta yaptığımız sunuşu örnek gösterebilirim. Başlangıçta çok soğuk hatta neredeyse düşmanca karşılandığımızı hatırlıyorum. Ancak ikinci gün sonunda sıcak biçimde alkışlandık. Bu da AİHM’in Türkiye’ye karşı düşmanca hiçbir tavrı olmadığını, Fransa, İtalya veya başka ülkeler için nasıl yapıyorsa Türkiye için de öyle kararlar aldığını iyi açıklayabilmiş olmamızdan kaynaklanıyor.

İkincisi; Türkiye’den gelen ciddi insan hakkı ihlalleriyle ilgili davaların sayısı iyice azaldı. Öncelikle, mahkemenin, çok eski davaları sonuçlandırmak için sarfettiği gayret sayesinde sayısal olarak azaldı. Diğer yandan, samimi olarak konuşmak gerekirse Türkiye’de insan haklarının durumunun son 3-4 yılda iyileştiğini düşünüyorum.

Üçüncü olarak da; Türkiye bizim için çok önemli bir ülke. Nüfusu yoğun, politik ve ekonomik önemi var. Başka faktörler de var elbette ama AİHM kararlarıyla, yasaların ve pratikteki uygulamaların değişmesi Türkiye’yi örnek gösterilir bir ülke kılıyor.

Türkiye hakkında 2006 yılına ilişkin istatistik vermeniz mümkün mü?
Türkiye, yeni gelen başvuru sayısında dördüncü sırada. Reel olarak görülen dava sayısında ise ikinci sırada. Bu da eski davalardan kaynaklanıyor. Türkiye’den gelen başvurular şu anda mahkemede kayıtlı başvuru sayısının yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyor.

AİHM’in aldığı bazı kararlar Türkiye’de geniş tartışmalar yarattı, ‘türban davası’ olarak bilinen Leyla Şahin kararında olduğu gibi. Bu kararın sadece Türkiye değil tüm Avrupa için önemli olduğu söyleniyor. Buna ne diyorsunuz?
Bu kararın Türkiye’nin sınırlarını aşabileceğini düşünüyorum. Karar, öncelikli olarak, bir ülkedeki politik ve kültürel gelenek üzerine kurulu. Türk anayasası da laiklik ilkesi üzerine kurulu. Fransa ve bazı İsvçre kantonlarında da bu durum mevcut. İskandinavya veya bir ölçüde İngiltere gibi, dinin resmi bir din olduğu, devlet dini olan ülkeler de var. AİHM’in tavrının, bir ülkeden diğerine değişen teamüller ve hatta anayasal kurallardan etkilenmesi söz konusu. Temkinli konuşmak gerek ancak Leyla Şahin kararının Türkiye dışında başka ülkeler için de geçerli olabileceği düşüncesindeyim.

Bir de seçim barajı davası gündeminizde. Bu konuda bir AİHM içtihadı ya da Avrupa kriterlerinden söz etmek mümkün mü?

Bu davanın kararı çok yakında açıklanacak. Bir Avrupa içtihadı var ama bu içtihadı da belirlemek seçim sistemleri çok değişik olduğundan çok güç. Salt nispi sistem var, Türkiye’deki gibi seçim barajının olduğu ülkeler var, İngiltere’deki gibi tek turlu çoğunluğa dayalı sistem var. AİHM için hukuksal güçlük, tüm bu değişik sistemlerin hangi ölçüde az çok müşterek Avrupa standardı yaratabileceğini çözmek olacak.

Anladığım kadarıyla mahkemenizin “şu seçim barajı demokratik, şu değil” demesi mümkün görünmüyor.
Karar henüz açıklanmadığı için bu soruya yanıt vermem güç. Ama uç bir örnek verecek olursam, Monaco Avrupa Konseyi’ne üye olmak istediğinde, Avrupa Konseyi kendisinden seçim yasasını değiştirmesini istedi. Çünkü Monaco’da bir partinin seçimlerde mutlak çoğunluğu alması halinde parlamentodaki tüm koltuklara sahip olmasını sağlayan bir sistem vardı. Muhalefetin varlığını ortadan kaldıran bu sisteme Avrupa Konseyi karşı çıktı ve yasanın değişmesini istedi. Monaco da değiştirdi. Elbette devletlerin bir yargı marjı olabilir. Ama çok da ileri giderek bu marjı aşmamak gerekir.

Gündeminizde Türkiye’de okullardaki zorunlu din dersleriyle ilgili de ‘Zengin davası’ olarak bilinen bir dava var. Bu konuda AİHM’in emsal kararları veya içtihadı var mı?
Bu konuda da içtihadımız zayıf, daha doğrusu az sayıda. Konu hakkında çok sayıda dava geldiğini söyleyemem. Eskiden İskandinav ülkelerini ilgilendiren davalar oldu. Ancak okulda din değil cinsel eğitim dersleri ve bazı ailelerin kendi eğitim ilkelerine aykırı buldukları bu derse çocuklarının girmesini engellemek istemeleriyle ilgiliydi. Zorunlu din dersleriyle ilgili Zengin davasının güçlüğü, göreceli olarak yeni bir sorun ortaya koymasından kaynaklanıyor. Kamu okullarında mevcut zorunlu din dersinin tek dini mi yoksa çok sayıda dini mi temel alarak verilmesi gerekiyor. Yanıtlamamız gereken soru burada.

Bu davada karar ne zaman bekleniyor?
Seçim barajı kararından sonra çıkar. Normalde bu yıl içinde açıklanır.

 

 

Başbuğ: AB tarafsız değil ve yaptırım gücü yok

25 Ocak 2007

 

A.A.

 

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, AB'nin Kıbrıs konusunda tarafsızlığını ve yaptırım gücünü kaybettiğini söyledi.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, KKTC ziyaretini tamamladı. Kıbrıs'a geliş amacının, KTBK Komutanlığının icra ettiği "Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve KTBK ve birliklerini denetlemek olduğunu anımsatan Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs'a yaptığı ziyaretin başka amaçlarla ilişkilendirilmemesi gerektiğini vurguladı.

Kıbrıs'ta çözümün, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı olması gerektiğini belirten Başbuğ, Avrupa Birliğinin (AB), Kıbrıs Rum yönetimin AB üyeliğinin 24 Nisan referandumundan yaklaşık bir yıl önce 16 Nisan 2003'te Atina'da imzalanmasıyla Kıbrıs konusunda tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde kaybettiğini söyledi. İlker Başbuğ, Kıbrıs sorununun çözüm yerinin BM olduğunu ifade etti.

Kıbrıs sorununa çözüm aranırken Kıbrıs'ta ırk, dil din ve kültürel açıdan iki ayrı ve farklı halkın bulunduğunun hiçbir zaman unutulmaması gerektiğini kaydeden Orgeneral Başbuğ, geçmişte yaşananların sonucunda iki halkın arasında, özellikle nüfus açısından daha zayıf durumda olan Kıbrıs Türk halkının Rum halkına karşı güven içinde olduğunu söylemenin zor olduğunu belirtti ve şöyle devam etti:

"Elbette iki halk arasındaki güvenliğin artırılmasına çalışmak düşünülebilir, gayret edilmelidir. Ama burada önemli olan nokta, güvenliğin artırılmasına çalışılması başka bir şey, çalışılsın, itiraz olmaz, ama geçmişte olanları unutmak, geçmişte olanlardan ders almamak ise başka bir şeydir. Bu ikisinin birbirinden ayırt edilmesinde yarar mütalaa ediyoruz."

16 Ağustos 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde göreceli huzur ve güvenlik ortamının ancak 1963 yılının sonuna kadar sürdüğünü, Aralık 1963'te Rum saldırılarının başladığını ve 1974 yılına kadar sürdüğünü anlatan Orgeneral İlker Başbuğ, KTBK'nın adadaki varlığının, 1974 yılından bugüne kadar Kıbrıs'taki huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğunun unutulmaması gerektiğini vurguladı.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olarak sorumluluklarının başında, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanmasının geldiğini vurguladı.
Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanlığının icra ettiği "Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve askeri birliklerde denetlemelerde bulunmak üzere pazartesi günü KKTC'ye gelen Orgeneral Başbuğ, adadan ayrılamadan önce KTBK'da basın açıklaması yaptı.

KKTC'de bulunduğu süre içinde başta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat olmak üzere, diğer devlet yetkilileriyle çok yararlı görüşmelerde bulunduğunu ifade eden Orgeneral Başbuğ, gezisi sırasında Kıbrıs Türk halkından da yakın ilgi gördüğünü belirterek, Kıbrıs Türk halkına teşekkür etti.

Başbuğ, "KTBK ve birliklerinde yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, gerçekten birliklerimizin üstün bir moral, düzen, kendilerine güven ve disiplin içinde kendilerine verilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini görmekten de büyük bir mutluluk duydum. Bu duygularla, KTBK'ya ve Kıbrıs Türk halkına güven duygularım daha da artarak bugün adadan ayrılacağım" dedi.

Orgeneral Başbuğ, "Bugünlere ulaşılması uğrunda canlarını vererek şehit olan kahraman mücahitler ve askerler ile başta Dr. Fazıl Küçük olmak üzere, bu uğurda unutulmaz emekleri bulunup da hayatta olmayanların hepsini rahmet ve minnetle; KKTC'nin bugünlere gelmesinde en büyük rolü oynayan başta kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmak üzere, bu amaç uğrunda emek veren herkesi de şükran ve saygıyla andığını" kaydetti.

"İYİ ANLAŞILMALI"

Kıbrıs'ın 1960 sonrası ve içinde bulunulan dönemin doğru değerlendirilebilmesi için 16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan Kıbrıs Cumhuriyetinin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmalarının iyi anlaşılması ve iyi değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Orgeneral Başbuğ, Garanti Antlaşması ile, Garantör Devletlere verilen hak ve sorumlulukların başında, Kıbrıs'ın güvenliğinin garanti edilmesinin geldiğini belirtti. Orgeneral Başbuğ, "Mutlu Barış Harekatının da 1974'te Garanti Antlaşmasına dayandırılarak icra edildiğinin" altını çizdi.

İttifak Antlaşmasının girişinde, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyetinin bölgedeki barışı ve her üç devletin güvenliğinin korunmasını, temel olarak kabul ettikleri ifadesinin yer aldığını kaydeden Başbuğ, "bu noktadan hareketle, bugün için de geçerli olan Türkiye'nin Kıbrıs'a ilişkin geleneksel tutum ve davranışlarını" şöyle özetledi:
"Türkiye'nin, Kıbrıs Cumhuriyetinin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmaları çerçevesinde; Kıbrıs'a karşı tarihi, ahdi ve hukuktan doğan sorumlulukları ve hakları bulunmaktadır.

Sorumluluklarımızın başında, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanması gelmektedir. 1960'da bu antlaşmalar imzalandığı zaman ne kadar geçerli ve yürürlükte ise bugün 2007 yılında da aynı şekilde geçerliliktedir ve geçerliliğini de koruyacaktır.

Diğer sorumluğumuz ise İttifak Antlaşmasının girişinde de ifade edildiği gibi, Kıbrıs, Türkiye'nin güvenliğinin sağlanması ve Doğu Akdeniz'deki mevcut dengenin korunması açısından da tarihi, stratejik bir istikrar ve denge rolü oynamaktadır. Bunun hiç bir zaman unutulmaması lazım."

"MİLLİ VE ORTAK KONUMUZ"

Kıbrıs sorununun, Türkiye'nin ve KKTC'nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak konusu olduğunu vurgulayan Orgeneral Başbuğ, şöyle devam etti:, "Bu ortak hedefe ulaşılması ve korunması için ise, Kıbrıs'ta güçlü bir Türk halkının varlığının daha da güçlendirilerek devam ettirilmesi fevkalade önemlidir. 1983 yılında kurulan KKTC'nin egemenliği, güvenliği ve siyasal eşitliğine de her zaman sahip çıkılmasının gerekliliğine inanmaktayız."
Bugün Kıbrıs'ta, uluslararası toplum tarafından tanınan devletin, 1959-1960 antlaşmalarının asıl konumundaki "1960 Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığının altını çizen Başbuğ, uluslararası toplumun 1960 antlaşmaları gereği, Kıbrıs Rum halkının Kıbrıs Türk halkı adına söz söylemesine ve karar almasına izin vermemesi gerektiğini kaydetti.
Orgeneral Başbuğ, aynı anlaşmalar kapsamında iki halkın ortak iradesi olamadan Kıbrıs Cumhuriyetinin iradesinin oluşamayacağını da vurguladı.

RUM SİLAHLANMASI

Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulmasının sağlanması görevinin KTBK'ya verildiğini, bu görevin anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmesine devam edileceğini belirten Orgeneral İlker Başbuğ, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine de dikkat çekti. Orgeneral Başbuğ, şöyle konuştu:
"Bizim tespitlerimiz, son dönemlerde Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun silahlanma faaliyetlerinde oldukça ciddi artışların olduğu noktasındadır. Bu açıdan Kıbrıs Türk halkının haklı nedenlerle Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duymaması, duyamaması, gerçekten üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan birisidir. Bugün dünyada buna benzer birçok olaylar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. En canlı devam eden örneği ise maalesef Irak'ta görülüyor. Etnik ve mezhep farklılıkları ile karşılıklı güvenin olmamasının yarattığı çatışma ortamını net olarak bugün Irak'ta görmekteyiz. Aynı kanlı olayları Bosna'da da yaşadık."

Garanti ve İttifak antlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının sınırlandırıldığını, cumhuriyetin tek başına gerekli güven ortamını sağlayamayacağını ve bu nedenle 1960 Antlaşmasında güvenliğin garantör devletlere bırakıldığını anlatan Orgeneral Başbuğ, 24 Nisan 2004'te referanduma sunulan Annan planında da "her ne kadar biraz sulandırılmaya çalışılmakla beraber, Garanti ve İttifak antlaşmalarının muhafaza edilmesinin" prensip olarak kabul edildiğini anımsattı. Başbuğ, bunun, güvensizlik ortamının halen devam ettiğini gösterdiğini, Rumların Annan planına yüzde 76 oranında "hayır" demesinin de Rumların Kıbrıslı Türkler için iyi niyetli olmadığını gösterdiğini belirtti.
Başbuğ, çözüm için atılacak her adımda, Kıbrıs Türk halkının güvenlik sorumluluğunu devamlı dikkate almak ve hassas olmak zorunda olduklarını vurgulayarak, geçmişte yaşananların kendilerini bu noktada düşünmeye zorunlu kıldığını vurguladı.

Orgeneral Başbuğ, "Çözüm çalışmalarında, özellikle, iki kesimlilik, Garanti ve İttifak antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunmasını hiçbir zaman unutmamamız lazım. Eğer bu hususlarda hata yapılırsa, bu hususlara gerekli dikkat verilmezse, kanaatimizce Kıbrıs Türk halkının geleceği ipotek altına alınabilir. Bu geçmişten alınması gereken, bizce en büyük derstir" dedi. Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, temaslarını tamamladıktan sonra KKTC'den ayrıldı.

HURRIYET 25/01/07

 

BM Genel Sekreteri KKTC için ülke dedi

25 Ocak 2007

 

ANKA

 

BM’nin yeni Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, görevine getirilmesinden sonra Brüksel’e ilk yaptığı ziyaret sırasında KKTC için “ülke” demesi dikkat çekti.

Ban Ki-Moon, Brüksel’de düzenlediği basın toplantısı sırasında Kıbrıs’taki “iki ülke”nin varlığından söz etti. Bu ifade, Brüksel’deki yorumcularca dikkat çekici bulundu.

HURRIYET 25/01/07

 

Orgeneral Başbuğ: AB, Kıbrıs'ta tarafsızlığını kaybetti


      Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olarak sorumluluklarının başında, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanmasının geldiğini vurguladı.
      Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri (KTBK) Komutanlığının icra ettiği "Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve askeri birliklerde denetlemelerde bulunmak üzere pazartesi günü KKTC’ye gelen Orgeneral Başbuğ, adadan ayrılamadan önce KTBK’da basın açıklaması yaptı.
      Kıbrıs’a geliş amacının, KTBK Komutanlığının icra ettiği "Barış 2007 Plan Semineri"ne katılmak ve KTBK ve birliklerini denetlemek olduğunu anımsatan Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs’a yaptığı ziyaretin başka amaçlarla ilişkilendirilmemesi gerektiğini vurguladı.
      KKTC’de bulunduğu süre içinde başta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat olmak üzere, diğer devlet yetkilileriyle çok yararlı görüşmelerde bulunduğunu ifade eden Orgeneral Başbuğ, gezisi sırasında Kıbrıs Türk halkından da yakın ilgi gördüğünü belirterek, Kıbrıs Türk halkına teşekkür etti.
      Başbuğ, "KTBK ve birliklerinde yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, gerçekten birliklerimizin üstün bir moral, düzen, kendilerine güven ve disiplin içinde kendilerine verilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini görmekten de büyük bir mutluluk duydum. Bu duygularla, KTBK’ya ve Kıbrıs Türk halkına güven duygularım daha da artarak bugün adadan ayrılacağım" dedi.
      Orgeneral Başbuğ, "Bugünlere ulaşılması uğrunda canlarını vererek şehit olan kahraman mücahitler ve askerler ile başta Dr. Fazıl Küçük olmak üzere, bu uğurda unutulmaz emekleri bulunup da hayatta olmayanların hepsini rahmet ve minnetle; KKTC’nin bugünlere gelmesinde en büyük rolü oynayan başta kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmak üzere, bu amaç uğrunda emek veren herkesi de şükran ve saygıyla andığını" kaydetti.
     
     "İYİ ANLAŞILMALI"
      Kıbrıs’ın 1960 sonrası ve içinde bulunulan dönemin doğru değerlendirilebilmesi için 16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan Kıbrıs Cumhuriyetinin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmalarının iyi anlaşılması ve iyi değerlendirilmesi gerektiğini ifade eden Orgeneral Başbuğ, Garanti Antlaşması ile, Garantör Devletlere verilen hak ve sorumlulukların başında, Kıbrıs’ın güvenliğinin garanti edilmesinin geldiğini belirtti. Orgeneral Başbuğ, "Mutlu Barış Harekatının da 1974’te Garanti Antlaşmasına dayandırılarak icra edildiğinin" altını çizdi.
      İttifak Antlaşmasının girişinde, Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyetinin bölgedeki barışı ve her üç devletin güvenliğinin korunmasını, temel olarak kabul ettikleri ifadesinin yer aldığını kaydeden Başbuğ, "bu noktadan hareketle, bugün için de geçerli olan Türkiye’nin Kıbrıs’a ilişkin geleneksel tutum ve davranışlarını" şöyle özetledi:
      "Türkiye’nin, Kıbrıs Cumhuriyetinin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmaları çerçevesinde; Kıbrıs’a karşı tarihi, ahdi ve hukuktan doğan sorumlulukları ve hakları bulunmaktadır.
      Sorumluluklarımızın başında, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Silahlı Kuvvetleri olarak, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanması gelmektedir. 1960’da bu antlaşmalar imzalandığı zaman ne kadar geçerli ve yürürlükte ise bugün 2007 yılında da aynı şekilde geçerliliktedir ve geçerliliğini de koruyacaktır.
      Diğer sorumluğumuz ise İttifak Antlaşmasının girişinde de ifade edildiği gibi, Kıbrıs, Türkiye’nin güvenliğinin sağlanması ve Doğu Akdeniz’deki mevcut dengenin korunması açısından da tarihi, stratejik bir istikrar ve denge rolü oynamaktadır. Bunun hiç bir zaman unutulmaması lazım."
     
     "MİLLİ VE ORTAK KONUMUZ"
      Kıbrıs sorununun, Türkiye’nin ve KKTC’nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak konusu olduğunu vurgulayan Orgeneral Başbuğ, şöyle devam etti:, "Bu ortak hedefe ulaşılması ve korunması için ise, Kıbrıs’ta güçlü bir Türk halkının varlığının daha da güçlendirilerek devam ettirilmesi fevkalade önemlidir. 1983 yılında kurulan KKTC’nin egemenliği, güvenliği ve siyasal eşitliğine de her zaman sahip çıkılmasının gerekliliğine inanmaktayız." Bugün Kıbrıs’ta, uluslararası toplum tarafından tanınan devletin, 1959-1960 antlaşmalarının asıl konumundaki "1960 Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığının altını çizen Başbuğ, uluslararası toplumun 1960 antlaşmaları gereği, Kıbrıs Rum halkının Kıbrıs Türk halkı adına söz söylemesine ve karar almasına izin vermemesi gerektiğini kaydetti.
      Orgeneral Başbuğ, aynı anlaşmalar kapsamında iki halkın ortak iradesi olamadan Kıbrıs Cumhuriyetinin iradesinin oluşamayacağını da vurguladı.
     
     "AB TARAFSIZLIĞINI KAYBETTİ"
      Kıbrıs’ta çözümün, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı olması gerektiğini belirten Başbuğ, Avrupa Birliğinin (AB), Kıbrıs Rum yönetimin AB üyeliğinin 24 Nisan referandumundan yaklaşık bir yıl önce 16 Nisan 2003’te Atina’da imzalanmasıyla Kıbrıs konusunda tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde kaybettiğini söyledi.
      İlker Başbuğ, Kıbrıs sorununun çözüm yerinin BM olduğunu ifade etti.
      Kıbrıs sorununa çözüm aranırken Kıbrıs’ta ırk, dil din ve kültürel açıdan iki ayrı ve farklı halkın bulunduğunun hiçbir zaman unutulmaması gerektiğini kaydeden Orgeneral Başbuğ, geçmişte yaşananların sonucunda iki halkın arasında, özellikle nüfus açısından daha zayıf durumda olan Kıbrıs Türk halkının Rum halkına karşı güven içinde olduğunu söylemenin zor olduğunu belirtti ve şöyle devam etti:
      "Elbette iki halk arasındaki güvenliğin artırılmasına çalışmak düşünülebilir, gayret edilmelidir. Ama burada önemli olan nokta, güvenliğin artırılmasına çalışılması başka bir şey, çalışılsın, itiraz olmaz, ama geçmişte olanları unutmak, geçmişte olanlardan ders almamak ise başka bir şeydir. Bu ikisinin birbirinden ayırt edilmesinde yarar mütalaa ediyoruz." 16 Ağustos 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetinde göreceli huzur ve güvenlik
      ortamının ancak 1963 yılının sonuna kadar sürdüğünü, Aralık 1963’te Rum saldırılarının başladığını ve 1974 yılına kadar sürdüğünü anlatan Orgeneral İlker Başbuğ, KTBK’nın adadaki varlığının, 1974 yılından bugüne kadar Kıbrıs’taki huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğunun unutulmaması gerektiğini vurguladı.
     
     RUM SİLAHLANMASI
      Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulmasının sağlanması görevinin KTBK’ya verildiğini, bu görevin anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmesine devam edileceğini belirten Orgeneral İlker Başbuğ, Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine de dikkat çekti.
      Orgeneral Başbuğ, şöyle konuştu:
      "Bizim tespitlerimiz, son dönemlerde Kıbrıs Rum Milli Muhafız Ordusunun silahlanma faaliyetlerinde oldukça ciddi artışların olduğu noktasındadır. Bu açıdan Kıbrıs Türk halkının haklı nedenlerle Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duymaması, duyamaması, gerçekten üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan birisidir. Bugün dünyada buna benzer birçok olaylar yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. En canlı devam eden örneği ise maalesef Irak’ta görülüyor. Etnik ve mezhep farklılıkları ile karşılıklı güvenin olmamasının yarattığı çatışma ortamını net olarak bugün Irak’ta görmekteyiz. Aynı kanlı olayları Bosna’da da yaşadık." Garanti ve İttifak antlaşmalarıyla Kıbrıs Cumhuriyetinin bağımsızlığının sınırlandırıldığını, cumhuriyetin tek başına gerekli güven ortamını sağlayamayacağını ve bu nedenle 1960 Antlaşmasında güvenliğin garantör devletlere bırakıldığını anlatan Orgeneral Başbuğ, 24 Nisan 2004’te referanduma sunulan Annan planında da "her ne kadar biraz sulandırılmaya çalışılmakla beraber, Garanti ve İttifak antlaşmalarının muhafaza edilmesinin" prensip olarak kabul edildiğini anımsattı. Başbuğ, bunun, güvensizlik ortamının halen devam ettiğini gösterdiğini, Rumların Annan planına yüzde 76 oranında "hayır" demesinin de Rumların Kıbrıslı Türkler için iyi niyetli olmadığını gösterdiğini belirtti.
      Başbuğ, çözüm için atılacak her adımda, Kıbrıs Türk halkının güvenlik sorumluluğunu devamlı dikkate almak ve hassas olmak zorunda olduklarını vurgulayarak, geçmişte yaşananların kendilerini bu noktada düşünmeye zorunlu kıldığını vurguladı.
      Orgeneral Başbuğ, "Çözüm çalışmalarında, özellikle, iki kesimlilik, Garanti ve İttifak antlaşmalarının delinmeden ve sulandırılmadan korunmasını hiçbir zaman unutmamamız lazım. Eğer bu hususlarda hata yapılırsa, bu hususlara gerekli dikkat verilmezse, kanaatimizce Kıbrıs Türk halkının geleceği ipotek altına alınabilir.
      Bu geçmişten alınması gereken, bizce en büyük derstir" dedi.
      Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, temaslarını tamamladıktan sonra KKTC’den ayrıldı.

MILLIYET 25/01/07

 

AB'nin 'doğrudan ticaret' oyunu



Kötü bir hafta geçiriyoruz. Sevgili dostumuz Hrant Dink toprağa verildi. Anısını da kalbimize gömdük. Aydın ve barışçı kişiliğiyle Türkiye'nin parlak yüzünü dünyaya yansıtan İsmail Cem'i de dün kaybettik. Onun da toprağı bol olsun.
Üzüntülüyüz ama dünya dönmeye devam ediyor. Döndükçe de, Almanya'nın KKTC için "doğrudan ticaret" olanağının yaratılması konusunda AB adına oynadığı oyunun beklenen şekilde başladığını görüyoruz.
Gerçi AB konusu kamuoyumuzun radarından düşmüştür. Birliğin bu aşamada KKTC'ye dönük herhangi bir samimi ve ciddi açılımda bulunması ise beklenmiyor. Ama söz konusu "oyun"u gene de tahlil etmek durumundayız.

Almanya'nın kandırmacası
AB dışişleri bakanları, pazartesi günü yaptıkları toplantıda, KKTC'nin üzerindeki izolasyonların kaldırılması için 2004'te kabul edilen, ancak Rumlar tarafından bloke edilen, "doğrudan ticaret tüzüğü" ile ilgili çalışmalara yeniden başlanmasını kararlaştırdılar.
Dönem Başkanı Almanya şimdi, adadaki iki tarafla görüşmelere başlayacakmış. Bazıları, "Almanya sorunu çözmek için harekete geçiyor" diye düşünebilirler. Ancak ortada bir kandırmaca var.
Her şeyden önce, Almanya'nın taraflarla neyi müzakere edeceğini anlayamadık. AB Komisyonu tarafından 2004'te önerilenlerle ilgili olarak yapılması gerekenler ortadadır. Konunun özü itibariyle Türk tarafıyla müzakere edilecek bir şey de yok. Yapılacak şey, Rumları ikna etmektir.

Bir formül aranıyor
Ancak AB tarafı "müzakere şart" diye bastıracaksa bu da, olsa olsa, Türk tarafına Rumların taleplerini kabul ettirme girişimi olacaktır. Zira elinde "veto silahı" bulunan Rum tarafı, "hayır" dedikçe, doğrudan ticaret konusunda bir ilerleme olmayacağını Almanlar dahil herkes biliyor.
Rumların, KKTC'nin dünyayla ticaretini Güney üzerinden yapması konusunda Almanya ile anlaştıklarını zaten kendi basınları haftalar önce yazdı. Bu durumda akla, "Almanya niçin sonuç çıkmayacak bir işe soyunuyor?" sorusu geliyor.
Kanımca, Rumların aksine, AB'nin de istediği gibi "Annan Planı"nı onaylayarak barıştan yana olduklarını açıkça gösteren Kıbrıslı Türklere karşı yapılan haksızlık, Avrupa'da biraz da olsa vicdan sızlatıyor. Rahatlamak için de şimdi bir formül aranıyor.

Vicdanen rahatsız olanlar
Çıkacak formül ise şu: "Biz iyi niyetle gerekeni yaptık. Kıbrıslı Türk mallarının dünyaya ulaşması için olanak yarattık. Türk tarafı bunun Güney üzerinden yapılmasına itiraz ediyorsa bu bizi bağlamaz."
Yani Almanya "elinden geleni yapmış", fakat "Türk tarafı takdir etmemiş" olacak. Güzel de, Almanya'ya hatırlatmakta yarar var. Rumların merhametine bağlı olarak Güney Kıbrıs üzerinden ticaret yapmak, Türklerin "doğrudan ticaret" yapma olanağına kavuştukları anlamına gelmez.
"Doğrudan ticaret" kavramı ister Türkçe, ister Almanca, ister İngilizce, ister Çince telaffuz edilsin, aynı yola çıkar. Almanya'nın AB Dönem Başkanı sıfatıyla önümüze koymaya hazırlandığı önerilerin ise bununla yakından uzaktan bir ilgisi olmayacak.
Onun için, Avrupa'da bu konuda vicdanen rahatsız olanlar varsa, onları rahatlatacak olan Türk tarafı değil, Rum tarafıdır.

SEMIH IDIZ MILLIYET 25/01/07

 

Kıbrıslı Türklerin mutlu ve huzurlu olması temel hedef

Türkiye Başbakan Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, izolasyonlara rağmen KKTC'nin dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi olduğunu; son 4 yılda büyüme oranının yüzde 11 olduğunu; kişi başına milli gelirin 11 bin 800 dolara; satın alma paritesine göre ise 22 bin dolara ulaştığını söyledi.

Şener, KKTC'deki milli gelirin AB ülkelerindeki standartlarda olduğunu belirtti.

TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın davetlisi olarak Meclis Başkanlık Divanı üyesi milletvekilleri ve meclis görevlilerinden oluşan heyetle Ankara'daki temaslarını sürdüren Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, dün ilk olarak Başbakanlık Merkez Binası'nda Türkiye Başbakan Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener'i ziyaret etti. Ziyarette KKTC'nin Ankara Büyükelçisi Tamer Gazioğlu da hazır bulundu.

Ekenoğlu: Türkiye kardeş ülke

Ekenoğlu, Ankara'da yararlı temaslar yaptıklarını ve kendilerine gösterilen ilgiden memnun olduklarını belirterek, "kardeş ülke" diye nitelediği Türkiye'nin deneyimlerinden yararlandıklarını; Türk halkına ve hükümetine de zor zamanlarda yanlarında oldukları, bütçeye ve altyapı yatırımlarına katkı yaptıkları için teşekkür ettiklerini söyledi.

KKTC ekonomisinin düzelmeler gösterdiğini, fert başına milli gelirin arttığını kaydeden Meclis Başkanı Ekenoğlu, "Önümüzdeki süreçte kendi ayaklarımız üzerinde durmak için çaba harcıyoruz" diye konuştu.

Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu, Rumların "Kıbrıs Cumhuriyeti" adıyla AB üyesi olmasından ve Türkiye'nin AB sürecine takoz koymasından üzüntü duyduklarını ifade ederek, Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümünün BM çatısı altında olacağını vurguladı.

Ekenoğlu, Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in de bunu ifade etmesinden sevinç duyduklarını kaydetti ve "İnşallah ilerlemeler 2007'de de sürer" dedi.

Şener: Kıbrıslı Türklerin mutlu ve

huzurlu olması temel hedef

Türkiye Başbakan Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, de Meclis Başkanı Ekenoğlu ve heyetiyle görüşmesinde yaptığı konuşmada, Kıbrıs'taki gelişmelerin iyi olmasından Türkiye'nin Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Bakanı olarak mutluluk duyduğunu söyledi.

Şener, "Kıbrıs" denince KKTC'yi anladığını vurgulayarak, "Oradaki insanlarımızın mutlu, huzurlu olması, çağdaş standartlarda bir yaşamları olması temel hedefimizdir" diye konuştu.

Türkiye ile KKTC'nin ilişkilerini "dost ilişki" diye nitelemenin yetersiz kaldığını, bunun da ötesinde bir ilişki bulunduğunu anlatan Abdüllatif Şener, "Türkiye neyse, KKTC de odur; KKTC neyse, Türkiye odur" ifadelerini kullandı.

Dünyanın Kıbrıs'ı daha doğru

anlayacağı bir sürece girildi

Abdüllatif Şener, son yıllarda Kıbrıs'ı etkileyen uluslararası gelişmeler yaşandığını; 2004'teki referandum ile dünyanın Kıbrıs'ı daha doğru anlayacak bir sürece girildiğini kaydederek, KKTC Cumhurbaşkanı'nın, Başbakanı'nın, bakanlarının kurumlarının artık dünyada, hatta AB nezdinde meşru görülmeye başlandığını vurguladı.

Kıbrıs Türk halkına uygulanan izolasyonların da kalkacağı umudunu dile getiren Şener, Kıbrıs Türklerinin dünyaya açılmasının önemli bir gelişme olacağını; izolasyonlara rağmen KKTC'nin son yıllarda dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi olduğunu ifade etti.

En hızlı ekonomik büyüme KKTC'nin

Türkiye Başbakan Yardımcısı ve Kıbrıs İşlerinden de Sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, son 4 yılda yıllık büyüme oranı ortalama yüzde 11 olan KKTC'nin, BM'ye üye 192 ülkeden daha hızlı büyüdüğünü söyledi.

İzolasyon ve ambargolara rağmen bu büyümenin, KKTC-Türkiye ekonomik ilişkilerinin güçlü olması sayesinde sağlandığına işaret eden Abdüllatif Şener, KKTC'de kişi başına düşen milli gelirin 11 bin 800 dolara çıktığını; satın alma paritesine göre milli gelirin ise 22 bin dolar olduğunu; bu oranın Güney Kıbrıs'ta 25 bin dolar olduğunu kaydetti.

Milli gelir AB standardında

Abdüllatif Şener, "KKTC'nin milli gelir düzeyi, AB ülkeleri standardındadır" dedi.

KKTC'yle ilişkilerinin gelişmesinin ve devamının hem Kıbrıs Türk halkının dünyaya açılması hem de ekonomik yoksulluğa düşülmemesi açısından önemli olduğunu belirten Şener, gelecekte güzel şeyler olacağına inandığını vurguladı.

Uzun'a geçmiş olsun

Abdüllatif Şener, bugün Ankara'ya gelmesi beklenen, ancak rahatsızlığı yüzünden bu ziyareti ertelenen Maliye Bakanı Ahmet Uzun'a geçmiş olsun dileklerini de iletti.

600 Trilyon TL

Şener bir soru üzerine, 2007 bütçesine KKTC için 600 trilyon TL ödenek konulduğunu, bu paranın yatırımlar, cari harcamalar, kredi, borç, hibe şekillerinde verileceğini; geçmişte de yapılan yardımların geri ödemesi olmadığını söyledi.

Memurlara Türkiye'dekinin 3-4 katı zam

KKTC'de sendikaların çalışanların maaşlarına zam talebiyle ilgili bir soruyu yanıtlarken, "Her sene Türkiye'de memurlara verilenin 3-4 katı Kıbrıs'taki memurlara veriliyor" diyen Şener, reel olarak maaşlarda artış olduğunu belirtti.

Abdüllatif Şener, zamma dayalı ekonomik programı çok da verimli görmediklerini kaydederek, KKTC'nin ekonomik performansının artırılması gerektiğini, verimlilik ve üretime dayalı bir ekonomik yapıyla küresel rekabette yer alınabileceğini vurguladı.

Ekenoğlu'nun programı

Cumhuriyet Meclisi Başkanı Fatma Ekenoğlu, Şener'le görüşmesinin ardından AB Uyum Komisyonu Başkanı ve Türkiye-KKTC Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı Yaşar Yakış'ın onuruna vereceği çalışma yemeğine katılacak.

Daha sonra Yakış ve komisyon üyeleriyle görüşmeye geçilecek.

Ekenoğlu, saat 15.00'te TBMM'ye giderek genel kurulu selamlayacak; ardından TBMM TV'ye mülakat verecek.

Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu ve heyeti, gece saat 22.00'de İstanbul'a gitmek üzere Ankara'dan ayrılacak.

Ekenoğlu ve heyeti, bugün İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile biraraya gelecek.

KIBRIS 25/01/07

 

 

CMC'de kırmızı alarm

SU ÖRNEKLERİ TAHLİLE GÖNDERİLDİ... Jeoloji ve Maden Dairesi, Su İşleri Dairesi ve Çevre Dairesi yetkilileri dün konu ile ilgili bir toplantı yaptı. Toplantıda verilen izinler ile yapılan iş ve çıkartılacak suyun uygun olup olmadığı detaylı olarak araştırılması kararı alındı. CMC'ye giden üç dairenin ekipleri mevcut kuyudan su örnekleri aldı ve tahlile gönderdi

Ali CANSU

Bilim adamlarının "Burada evrensel bir felaket görüntüsü var. Adeta yaşamın olmadığı bir gezegendeyiz. Bu alanda yaşamsal kontrol yapılması gerekir. Alanın çevresinin tellenmesi ve buraya her türlü canlı giriş-çıkışının yasaklanması gerekir. Önlem alınmazsa doğal denge bozulur" dediği CMC'de dün yaşanan su bulma çalışmasının ardından devlet daireleri alarma geçti.

CMC'de yaşanan gelişmelerin ardından harekete geçen Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanlığı'na bağlı daireler ekiplerle bölgeye giderek inceleme başlattı.

Jeoloji ve Maden Dairesi, Su İşleri Dairesi ve Çevre Dairesi yetkilileri dün konu ile ilgili bir toplantı yaptı. Toplantıda verilen izinler ile yapılan iş ve çıkartılacak suyun uygun olup olmadığı detaylı olarak araştırılması kararı alındı. CMC'ye giden üç dairenin ekipleri mevcut kuyudan su örnekleri aldı ve tahlile gönderdi.

Bölgede kuyudan uzak yerde bu durumda olan ve tarımsal alanda kullanılan beş altı kuyu daha olduğu ve 2002'den bugüne kadar bu kuyulardan düzenli su örnekleri alınmadığı ve bu kuyulardan da su örnekleri alınacağı belirtildi.

Bölgeden su tahlilleri alındı

Çevre Dairesi Müdürü Hülya Atlan, dün Su İşleri ve Jeoloji ve Maden Dairesi ile konu ile ilgili olarak bir toplantı yaptıklarını söyledi.

Üç daireden alınan izinlerin araştırıldığını ve su tahlilleri alınmasına karar verdiklerini kaydeden Atlan, verilen izinler ile tahlil sonuçlarının bir araya getirildikten sonra yapacakları toplantıda bu yönde bir karar verileceğini ifade etti. Suyun tarım amaçlı mı yoksa kullanma amaçlı mı kullanılacağının tahlillerin göstereceğini anlatan Hülya Atlan, suyun kullanılamayacak derecede tehlikeli çıkması durumunda bölgeden su çekilmesine izin verilemeyeceğini söyledi.

İzinlerin farklı olabileceğini de anlatan Atlan, "Kullanım izinlerinin ne şekilde verileceği ve Su Dairesi ve Jeoloji ve Maden Dairesi tarafından alınan izinlerin nasıl olduğu da bir araya getirilip araştırılacak ve bir karara varılacak" dedi.

Tahliller olumsuz çıkarsa izin verilmeyecek

Jeoloji ve Maden Dairesi Müdür Mustafa Alkaravlı, CMC'de bulunan gözlem kuyularının 1974 öncesinden kalan kuyular olduğunu ve yeni kuyu olmadığını söyledi.

Bölgede kuyu temizleme çalışması yapıldığını ve şu anda suyun kimyasının yapılmadığını kaydeden Alkaravlı, "Dairemizin ekiplerini bölgeye yolladık ve kuyuya moto- pomp inecekse usulüne uygun belirli saatlerde su numuneleri alınacak. Numuneler daha sonra Devlet Kimya Laboratuara gönderilecek ve çıkan sonuçlar sizinle paylaşılacak. Eğer suyun içerisinde ağır metallar çıkarsa suyun kullanılması uygun değildir denecektir. Dünkü işlem kuyunun içerisinden çamurlaşmış kısmı temizlemekti" dedi.

2002'de beri düzenli örnek alınmadı

Su Dairesi ile Jeoloji ve Maden Dairesi ekiplerinin bölgede üç değişik zamanda numuneler aldığını kaydeden Alkaravlı, bölgede biraz uzakta faaliyette beş altı tane gözleme kuyusu bulunduğunu ve bu kuyulardan 2002'den beridir düzenli olarak su örneği alınmadığını söyledi.

Şu anda bu kuyuların su tahlil sonuçlarını bilmediklerini kaydeden Alkaravlı, bu kuyulardan da su örnekleri alınacağını ve tahlile gönderileceğini kaydetti.

İzinlerin doğruluğu araştırılacak

Su İşleri Dairesi Müdürü Yaşar Mavioğlu, CMC bölgesinde çalışmaların ve ekiplerin kuyunun bulunduğu bölgeye giderek su numuneleri alındığını söyledi.

Mavioğlu, bölgeden didik didik su örnekleri alınacağını ve numuneler doğrultusunda çıkacak sonuca göre kararın Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı Asım Vehbi tarafından açıklanacağını ifade etti.

Geçmişte bölge sular komitesinin ilgili dairelerden kuyunun tarımsal amaçlı kullanılabileceği izinlerinin alındığını ve bu izinlerin şu anda tekrar gözden geçirileceğini ifade eden Mavioğlu, "Şu anda bu izinlerin doğru verilip verilmediği de araştırılacak" dedi.

KIBRIS 25/01/07

 

"Kıbrıs'ta iki ülke" ifadesine tepki


26 Ocak, 2007 08:12:00 (TSİ) CNN TURK

Birleşmiş Milletler'in yeni Genel Sekreteri Ban Ki Moon'un Kıbrıs'la ilgili ilk açıklaması Rum yönetiminin tepkisine neden oldu. Açıklamasında ''iki ülke'' ifadesini kullanan Ban Ki Moon, tepki üzerine açıklamasını değiştirdi.

Belçika'nın başkenti Brüksel'de bir gazetecinin, "Kıbrıs sizin için bir öncelik mi?" şeklindeki sorusuyla karşılaşan Genel Sekreter, geçen yıl Kıbrıs Türk ve Rum liderleri arasında sürecin ilerletilmesi için bir anlaşmaya varıldığını belirtti.
 
Ban Ki Moon, "İki liderin ve iki ülkenin bu anlaşmayı uygulaması önemlidir" dedi.
 
BM tarafından yazılı olarak gazetecilere gönderilen bu açıklamadaki "iki ülke" ifadesinden rahatsız olan Rum diplomatları BM yetkililerini uyardı.
 
Bunun ardından metin üzerinde değişiklik yapıldı ve "iki ülke" sözlerinin yerine "iki toplum" yazılarak gazetecilere ikinci kez gönderildi.
 
BM: "Soruna bakışımızda değişiklik yok"
 
BM Sözcülüğü, Genel Sekreter Ban Ki-Moon'un Kıbrıs'la ilgili sözlerine açıklık getirmek amacıyla bir açıklama yaptı ve BM'nin Kıbrıs sorununa bakışında bir değişiklik olmadığını belirtti.
 
BM sözcülerinden Farhan Haq tarafından Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) BM Temsilciliği'ne gönderilen açıklamada, Genel Sekreter'in, Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak kullanılan 'terminolojiyle ilgili hassasiyetin' tamamen farkında olduğu ve Brüksel'de 24 Ocak'ta konuya ilişkin yaptığı değerlendirmelerin hiçbirinin BM'nin Kıbrıs sorununa yönelik bakışında bir değişiklik işareti verme amacı taşımadığı kaydedildi.
 
Açıklamada, Genel Sekreter Ban'ın, Annan Planı'nın Kıbrıslı Türkler tarafından kabul edilip Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedildiği için yürürlüğe girmediği gerçeğini bildiği belirtildi.

 

Karamanlis’in sözleri ahlaksızlık

26 Ocak 2007

 

Esin ÇILDIR / DHA

 

Karamanlis’in sözleri ahlaksızlıkKKTC 1’inci Cumhurbaşkanı Denktaş, Yunanistan Başbakanı Karamanlis’in "Türk askerinin 21’inci Yüzyıl’da hálá Ada’da bulunması, ahlaki, siyasi ve mantık olarak kabul edilemez" sözüne karşılık verdi. Dentaş, "Buna ahlaksızlık demek ahlaksızlıktır" dedi.

KUZEY Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) 1’inci Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs Türk Kültür Derneği ve Türk Ocağı Antalya Şubesi’nin düzenlediği basın toplantısında, Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis’i eleştirdi. Karamanlis’in Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Genel Kurulu’ndaki, "Türk askerinin 21. Yüzyıl’da hálá Ada’da bulunması, ahlaki, siyasi ve mantık olarak kabul edilemez" sözleri için Denktaş, şunları söyledi:

TÜRK ASKERİNİN HAKKI "Karamanlis de biliyor ki, en büyük ahlaksızlık, uluslararası anlaşmalarla eşit ortak addedilen Kıbrıs Türklerinin haklarını silah zoruyla, terörle toplu mezarlar açarak, gasp etmiş olan Rum idaresini meşru Kıbrıs hükümeti olarak Yunanistan’ın tanıması ve tanıtmaya çalışmasıdır. Türk askeri, dolayısıyla eşitliğini ve hürriyetini canı pahasına korumuş olan Kıbrıs Türklerinin koruyucusu olarak uluslararası anlaşmalarla kendisine verilen hakkı kullanarak Kıbrıs’ta bulunmaktadır. Buna ahlaksızlık demek ahlaksızlıktır."

"Türkiye’nin Kıbrıs konusunda tutumu ne olmalıdır?" sorusuna ise Denktaş, "AB’ye ’Bunu benim önüme ön şart olarak koyamazsınız’ diyerek diretmelidir" karşılığını verdi.

TALAT’IN SÖZCÜSܒNDEN TEPKİ KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın sözcüsü Hasan Erçakıca da, Karamanlis’in sözlerine tepki göstererek, Ada’da uluslararası anlaşmalara dayalı olarak bulunan tek ordunun Türk ordusu olduğunu söyledi. Erçakıca, şöyle konuştu: "Kıbrıs’ta yasal herhangi bir dayanağa sahip olmadan, ihtiyatları ile birlikte asker sayısı 80 bine ulaşan Rum Milli Muhafız Ordusu ve içine gizlenmiş bulunan Yunan Ordusu vardır. Karamanlis, adamızda askeri güçlerin bulunmasından utanç duyuyorsa, kendi emrinde olması gereken Yunan askerlerini ülkesine çekmeli ve kendi desteği ile ayakta duran, Rum Milli Muhafız Ordusu’nun dağıtılması için katkıda bulunmalıdır."

HURRIYET 26/01/07

 

Kıbrıs’a ağır geldim

26 Ocak 2007

 

 

 

Kıbrıs’a ağır geldimKKTC’nin Girne kentinde işlettiği ’Grand Ruby Casinosu’ adlı kumarhanede 2 kişinin ölümüyle sonuçlanan silahlı çatışmanın ardından, 1 ay önce sınır dışı edilen Yaşar Öz, KKTC’de el koyulan evrakını, Yalova Emniyet Müdürlüğü’nden teslim aldı.

Pasaport ve diğer evrakını yetkililerden alan Öz, KKTC hükümetinin, Bakanlar Kurulu kararıyla kendisini sınır dışı ettiğini kaydetti ve "Ben Kıbrıs’a ağır geldim" dedi. Öz, avukatlarının karara itiraz ettiklerini, ’yürütmeyi durdurma’ isteminin kabul edilmesi halinde yeniden KKTC’ye dönüp, kapatılan işletmesini açacağını anlattı. Öz, "Eğer suçluysam beni yargı önüne çıkartmaları lazımdı. Suçsuzsam bu karar verilmemeliydi" dedi.

 

HURRIYET 26/01/07

 

Türk halkının savunulması Türk askerinin görevidir

26 Ocak 2007

 

Ömer BİLGE / LEFKOŞA

 

Türk halkının savunulması Türk askerinin görevidirKKTC’de Türk ordusunu denetleyen Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Lefkoşa’da Lokmacı üst geçidi konusunda, askerin yetkisi ve bu yetkiyi veren Anayasa maddesi ile ilgili tartışmalarına son noktayı koyarak, "Türk halkının güvenliği ve savunulması Türk askerinin görevidir. Yetki KKTC Anayasası’nda yer alıyor. Bu görev yerine getirilmekte ve getirilmeye de devam edecektir" dedi.

4 günlük resmi ziyareti çerçevesinde adadaki Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri birliklerini denetleyen ve KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüşen Başbuğ dün Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu ile basın toplantısı düzenledi. Başbuğ, Rum Milli Muhafız ordusunun silahlanma faaliyetlerine dikkat çekti.

Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs sorununun Türkiye’nin ve KKTC’nin güvenliklerini ilgilendiren ’milli ve ortak’ sorunu olduğunu, ortak hedefe ulaşılması ve korunmasının ise Kıbrıs’ta güçlü bir Türk halkı varlığının devam ettirilmesine ve KKTC’nin egemenliğine, güvenliğine ve siyasal eşitliğine her zaman sahip çıkılmasına bağlı bulunduğunu vurguladı.

Başbuğ, Kıbrıs sorununa, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasını istediklerini kaydetti ve "AB; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tam üye yaparak Kıbrıs konusundaki tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde yitirdi" dedi.

HURRIYET 26/01/07

 

Erdoğan'dan AB'ye sitem

ABDULLAH KARAKUŞ Ankara

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Birliği'nin (AB) Ankara'daki büyükelçilerine, Kıbrıs siteminde bulundu. Müzakerelerin kısmen askıya alınmasının AB ile ortak belirlenen hedefe gölge düşürdüğünü söyleyen Erdoğan, "Kıbrıs'la ilgili yanlış ve haksız bir yaklaşım içindesiniz" dedi.
      Erdoğan dün Başbakanlık Konutu'nda AB ülkelerinin Ankara büyükelçilerine akşam yemeği verdi.
      Dönem Başkanı Almanya'nın Ankara Büyükelçisi Eckart Cuntz yaptığı açılış konuşmasında, AB'nin bir Hıristiyan kulübü olmadığını söyledi. Türkiye'nin AB süreci ile ilgili bir tren kazasının önlendiğini belirten Cuntz, "Türkiye ile müzakereleri sürdürmekten memnuniyet duyacağız.
      AB, Türkiye'nin Ankara Protokolü'nden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmesini beklemektedir. AB projesinin Türkiye'de kamuoyu desteğine ihtiyacı vardır. AB'nin Türkiye'de, Türkiye'nin de AB'de daha iyi daha olumlu bir imaja sahip olması için birlikte gayret sarfedelim" ifadelerini kullandı.
     
     Dink cinayeti ve 301 madde talebi

      Agos genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesinin kendilerini şoke ettiğini belirten Cuntz, şöyle devam etti:
      "Dink, ifade özgürlüğünü simgeliyordu. On binlerce Türk insanı, Dink'i barışçıl bir şekilde uğurlayarak bütün dünyayı etkiledi. İfade özgürlüğü ve Türk-Ermeni uzlaşısı için çağrıda bulunarak çok güçlü mesajlar verdiler. Siz kendi deneyimleriniz nedeniyle de ifade özgürlüğünün güçlü bir savunucusu oldunuz. Tarih bazen fırsat pencereleri açmaktadır. Acaba bu ceza yasasının hassas 301. maddesi konusunda olumlu bir ivme ve Türk Ermeni barışı konusunda insanların yararı için bütün tarafların çaba sarfetmeleri için bir fırsat olabilir mi?"
     
      "Ek protokol kriter oldu"

      Erdoğan da konuşmasında, AB'nin 14 Aralık'ta Türkiye ile müzakereleri askıya almasını eleştirdi.
      "Bu karar ilişkilerimizin özü ve ruhuyla bağdaşmaz" diyen Erdoğan, şunları kaydetti:
      "İlave kriter haline getirilen 'ek protokolün uygulanması' meselesi aslında müzakere sürecimizle ilgisi olmayan bir konudur. Türkiye AB ilişkilerinin uyum protokolünün uygulanmasıyla ilgili hususlara indirgenmesi yanlış ve haksız bir yaklaşımdır. AB'nin de yükümlülüklerini yerine getirmesini ve KKTC'ye uygulanan izolasyonların son verilmesini bekliyoruz. Değerlerimizi ve yaşam hakkımızı tehdit eden fikir ve eylemlerle ancak birlikte mücadele ederiz. Dink'in kaybına milletimizin gösterdiği tepki işte bu anlaşıyın ürünüdür. AB üyesi bir Türkiye bölge ve dünya barışına katkı sağlar."

MILLIYET 26/01/07

 

Güvenlik için buradayız

KIBRIS TÜRK HALKININ GÜVENLİĞİ KTBK'DE... Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanması görevinin, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verildiğini, bu görevin; mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmeye de devam edileceğini ifade etti. Orgeneral Başbuğ, Rum Milli Muhafız Ordusu'nun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine dikkat edilmesi gerektiğini de vurguladı

Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanması görevinin, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verildiğini, bu görevin; mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirildiğini ve getirilmeye de devam edileceğini ifade etti.

Orgeneral Başbuğ, Rum Milli Muhafız Ordusu'nun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine dikkat edilmesi gerektiğini de vurguladı.

Kıbrıs'ın 1960 sonrası ve bugün içinde bulunduğu durumu doğru değerlendirebilmek için; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 1960 tarihli Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın iyi anlaşılması gerektiğini vurgulayan Orgeneral Başbuğ, antlaşmanın girişinde; "Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin; bölgedeki barışı ve her üç devletin güvenliğinin korunmasını, temel olarak kabul ettikleri" ifadesinin yer aldığına dikkati çekti.

Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının aslında, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile sınırlandırıldığını da unutmamak gerektiğini kaydederek, çünkü bu cumhuriyet 1960'ta kurulduğunda cumhuriyetin kendisinin gerekli güven ortamını yaratamayacağı, sağlayamayacağı nedeniyle, güvenliğin garantör devletlere bırakıldığını, bunun da; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının sınırlı olduğunu gösterdiğini ve altı çizilmesi gereken bir nokta olduğunu vurguladı.

Kıbrıs sorunu "milli ve ortak" sorun

Orgeneral İlker Başbuğ, Türkiye'nin; Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak Antlaşmaları çerçevesinde; Kıbrıs'a karşı, tarihi ve ahdi hukuktan doğan sorumlulukları ve hakları bulunduğunu, sorumluluklarının başında ise, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanmasının geldiğini kaydetti.

Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs sorununun; Türkiye'nin ve KKTC'nin güvenliklerini ilgilendiren "milli ve ortak" sorunu olduğunu, ortak hedefe ulaşılması ve korunmasının ise; Kıbrıs'ta güçlü bir Türk halkı varlığının devam ettirilmesine ve KKTC'nin egemenliğine, güvenliğine ve siyasal eşitliğine her zaman sahip çıkılmasına bağlı bulunduğunu söyledi. Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs'ta özellikle "güçlü bir Kıbrıs Türk halkının varlığının fevkalade önemli olduğunu" yineledi.

Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, KKTC ziyaretini tamamladı.

Başbuğ, temasları ve birliklerdeki denetlemelerinin ardından, dün KTBK Karargahı'nda bir basın toplantısı düzenledi.

Basın toplantısında, KTBK Komutanı Korgeneral Hayri Kıvrıkoğlu ve Orgeneral Başbuğ'un beraberindeki Kara Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanı Tümgeneral Erkal Bektaş ile Kara Kuvvetleri Komutanlığı Genel Plan ve Prensipler Başkanı Tümgeneral Nazım Altıntaş da hazır bulundu.

Başta Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ve diğer yetkililerle çok yararlı görüşmelerde bulunduğunu belirten Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs Türk halkı ve medyanın ziyaretine gösterdiği yakın ilgi ve alakaya teşekkür etti.

Ziyaretin amacı seminer

Orgeneral Başbuğ, ziyaretin amacının; yıllık icra edilen plan seminer ve tatbikatlarla ilgili olduğunu, bu çerçevede Barış 2007 Plan Semineri'ne katılmak ve KTBK'nin bazı birliklerinde ziyaret ve denetlemelerde bulunmak amacıyla geldiğini, ziyaretinin başka amaçlarla ilişkilendirilmemesini istedi.

Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, denetlemeleri sonunda birlikleri; üstün bir moral, güven ve disiplin içinde, kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebilecek durumda görmekten büyük mutluluk duyduğunu vurguladı.

Geçmişle ve Kıbrıs'ta çözüm çalışmalarıyla ilgili görüşler

Kıbrıs'ta geçmişle ve çözüm çalışmalarıyla ilgili görüşlerini de ortaya koymak istediğini belirten Orgeneral Başbuğ, bugün Kıbrıs'ta uluslararası toplum tarafından tanınan devletin, 1959-60 antlaşmalarının asıl konusu durumundaki "Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığını vurguladı.

Başbuğ, söz konusu antlaşmalara göre, iki halkın "ortak iradesi" olmaksızın "Kıbrıs Cumhuriyeti" iradesinin oluşamayacağını vurguladı.

Orgeneral Başbuğ, Kıbrıs sorununa, BM çerçevesinde, kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasını elbette istediklerini belirterek, AB'nin; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye katılım antlaşmasının 16 Nisan 2003'te Atina'da imzalanmasıyla, Kıbrıs konusundaki tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde yitirdiğini vurguladı.

"İki halk arasında güven kalmadı"

Kıbrıs'ta geçmişte yaşananlar sonucunda iki halk arasında güven olmadığını belirten Başbuğ, KTBK'nin adadaki varlığının; 1974 yılından bugüne kadar, Kıbrıs'ta yaşanan huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğunun da unutulmamasını istedi. Orgeneral Başbuğ, 1974 Mutlu Barış Harekatı'nın adanın tümüne barış getirdiğinin de unutulmamasını istedi.

Türkiye Cumhuriyeti Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ, Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunlukla Annan planını bile kabul etmeyerek, Kıbrıs Türklerine karşı ne düşündüklerini ortaya koyduklarını söyledi. Orgeneral Başbuğ, iki kesimliliğin delinmesinin, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınması olduğunu da vurguladı.

"Garanti ve ittifak antlaşmalarıyla bağımsızlık sınırlandırıldı"

Başbuğ, 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının aslında, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile sınırlandırıldığını da unutmamak gerektiğini kaydederek, çünkü bu cumhuriyet 1960'ta kurulduğunda, cumhuriyetin kendisinin gerekli "güven ortamını yaratamayacağı, sağlayamayacağı" nedeniyle güvenliğin garantör devletlere bırakıldığını, bunun da Kıbrıs Cumhuriyeti'nin bağımsızlığının sınırlı olduğunu gösterdiğini ve altı çizilmesi gereken bir nokta olduğunu vurguladı.

Orgeneral Başbuğ, Annan planında da, her ne kadar "sulandırılmaya" çalışıldıysa da, Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın muhafaza edilmesinin kabul edildiğini ve bunun güvensizlik ortamının devam ettiğini gösterdiğini kaydetti.

Konuşma metni

Türkiye Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un basın toplantısında yer verdiği konuşma metni şöyle:

"Kıbrıs'ta bulunduğum süre içerisinde, başta Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Talat ve diğer devlet yetkilileri ile çok yararlı görüşmelerde bulundum. Ayrıca, Kıbrıs Türk halkının gezi boyunca göstermiş olduğu yakın ilgi ve alakaya da teşekkür ederim.

Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı ve birliklerinde yapmış olduğum denetlemeler sonucunda, birliklerimizin üstün bir moral, güven ve disiplin içinde, kendilerine verilebilecek bütün görevleri mükemmel şekilde yerine getirebileceklerini görmekten büyük bir mutluluk duydum.

Bugünlere ulaşılması uğrunda canlarını vererek şehit olan kahraman mücahit ve askerlerimiz ile bu uğurda unutulmaz emekleri bulunup da aramızdan ayrılan, başta Sayın Dr. Fazıl Küçük olmak üzere, rahmet ve minnetle, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni bugünlere getiren, başta Kurucu Cumhurbaşkanı Sn. Rauf Denktaş olmak üzere, herkesi şükranla ve saygıyla anıyorum.

Kıbrıs'ın 1960 sonrası ve bugün içinde bulunduğu durumu doğru değerlendirebilmek için 16 Ağustos 1960 tarihinde imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak Anlaşmaları'nın iyi anlaşılması gerekir.

Garanti Antlaşması ile garantör devletlere verilen hak ve sorumlulukların başında Kıbrıs'ın güvenliğinin garanti edilmesi gelmektedir.

İttifak Anlaşması'nın girişinde, 'Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin; bölgedeki barışı ve her üç devletin güvenliğinin korunmasını, temel olarak kabul ettikleri' ifadesi yer almaktadır.

Bu noktalardan hareket ederek, bugün için de geçerli olan Türkiye'nin Kıbrıs'a ilişkin geleneksel tutum ve davranışını şu şekilde ifade edebiliriz;

Türkiye'nin Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak Anlaşmaları çerçevesinde, Kıbrıs'a karşı, tarihi ve ahdi hukuktan doğan sorumlulukları ve hakları bulunmaktadır.

Sorumluluklarının başında, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin ve savunulmasının sağlanması gelmektedir.

Diğer sorumluluğu ise, İttifak Anlaşması'nın girişinde de ifade edildiği gibi; Kıbrıs'ın, Türkiye'nin güvenliğinin sağlanması ve Doğu Akdeniz'deki mevcut dengenin korunması açısından taşıdığı stratejik istikrar ve denge rolünün devam ettirilmesini sağlamaktır.

Buradan açıkça görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu, Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliklerini ilgilendiren milli ve ortak sorunudur.

Ortak hedefe ulaşılması ve korunması ise; Kıbrıs'ta güçlü bir Türk halkı varlığının devam ettirilmesine ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin egemenliği, güvenliği ve siyasal eşitliğine her zaman sahip çıkılmasına bağlıdır.

Bugün Kıbrıs'ta uluslararası toplum tarafından tanınan devlet, 1959/60 Antlaşmaları'nın asıl konusu durumundaki '1960 Kıbrıs Cumhuriyeti' değildir.

Bu nedenle, uluslararası toplum, 1959/60 Antlaşmaları gereği, Kıbrıs Rum halkının; Kıbrıs Türk halkı adına söz söylemesine ya da karar almasına izin vermeme yükümlülüğü altındadır.

Söz konusu antlaşmalara göre, iki halkın 'ortak iradesi' olmaksızın 'Kıbrıs Cumhuriyeti' iradesi oluşamaz.

Bu genel çerçeve içerisinde; Kıbrıs sorununa, BM çerçevesinde kapsamlı adil ve kalıcı bir çözüm bulunması elbette istenilen bir husustur.

Avrupa Birliği; Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin, Avrupa Birliği'ne Katılım Antlaşması'nın 16 Nisan 2003'te Atina'da imzalanmasıyla, Kıbrıs konusundaki tarafsızlığını tamamen, yaptırım gücünü de büyük ölçüde kaybetmiştir.

İki ayrı ve farklı halk

Kıbrıs sorununa çözüm aranırken, Kıbrıs'ta ırk, dil, din ve kültürel açıdan iki ayrı ve farklı halkın bulunduğu ve en önemlisi de geçmişte yaşananların sonucunda bu iki halkın arasında güvenin olmadığı unutulmamalıdır.

Güvenliğin artırılmasına çalışılması başka bir şeydir, geçmişten hiç ders almamak, her şeyi unutmak başka bir şeydir.

16 Ağustos 1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nde göreceli huzur ve güvenlik ortamı, ancak 1963 yılının sonuna kadar sürdürülebilmiştir.

Aralık 1963'te başlayan Rum saldırıları, 1964'te Erenköy, 1967'de Boğazköy ve Geçitkale saldırıları ile devam etmiş; 1974 yılına kadar geçen sürede, Kıbrıs'ta kan ve gerginlik hakim olmuştur. Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı'nın adadaki varlığının, 1974 yılından bugüne kadar, Kıbrıs'ta yaşanan huzur ve güvenin sağlayıcısı ve teminatı olduğu da unutulmamalıdır.

Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulmasının sağlanması görevi, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri Komutanlığı'na verilmiştir. Bu görev, mevcut Anayasa çerçevesinde yerine getirilmektedir ve getirilmeye de devam edilecektir.

Bu arada; Rum Milli Muhafız Ordusu'nun son zamanlarda artan silahlanma faaliyetlerine de dikkat edilmelidir.

Üzerinde durulması gereken en önemli husus

Kıbrıs Türk halkının, haklı nedenlerle, Kıbrıs Rum tarafına karşı güven duymaması, üzerinde durulması gereken en önemli husustur.

1960'ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile bağımsızlığının sınırlandırılması; Annan Planı'nda, sulandırılmaya çalışılmakla beraber, Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın muhafaza edilmesi; Kıbrıs Rumlarının büyük çoğunlukla Annan Planı'nı bile kabul etmeyerek Kıbrıs Türklerine karşı ne düşündüklerini ortaya koymaları; adada Kıbrıs Türk halkının güvenlik sorunu olduğunu açık bir şekilde göstermiyor mu?

Bu nedenle, Kıbrıs sorununun çözümünde, 'iki kesimlilik' ile Garanti ve İttifak Antlaşmaları'nın delinmeden ve sulandırılmadan korunması şarttır. 'İki kesimliliğin' delinmesi, Kıbrıs Türk halkının geleceğinin ipotek altına alınmasıdır."

KIBRIS 26/01/07

 

Ercan ve Mağusa'ya Avrupa Birliği merceği

Avrupa Birliği Komisyonu'ndan iki heyet, deniz ve hava limanlarının teknik altyapısıyla ilgili incelemeler yapmak üzere KKTC'ye gelecek.

AB Koordinasyon Merkezi'nden TAK'a yapılan açıklamada, limanlarda incelemelerde bulunacak heyetin 30 Ocak'ta KKTC'ye gelip, 31 Ocak'ta çalışmalara başlayacağı; Ercan Havalimanı'yla ilgili çalışmalar yapacak olan ikinci heyetin ise, 6 Şubat'ta KKTC'ye gelip, 7 Şubat'ta temaslarına başlayacağı belirtildi.

Heyetlerin, limanların güvenliği ve çalışma yöntemleriyle ilgili incelemelerde bulunacağı ve AB'deki uygulamalar hakkında KKTC yetkililerine bilgi aktaracağı ifade edildi.

 KIBRIS 26/01/07

KKTC’nin petrol tepkisi

Kıbrıs Rum yönetiminin, Mısır ve Lübnan’la Ada’nın güney kıyılarında petrol aranmasına ilişkin yaptığı anlaşma, KKTC’nin tepkisini çekiyor.

 

NTV

Güncelleme: 15:37 TSI 27 Ocak 2007 Cumartesi

LEFKOŞA - Rum basınına konuşan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, “Anlaşma hayata geçirilirse ‘sıcak durumlar’ yaşanabilir” uyarısında bulundu. Rum tarafı, Talat’ın bu sözlerine sert tepki gösterdi.

Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, “Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun” dedi ve petrol gelirinin Kıbrıslı Türklerle paylaşımının ihtimal dahilinde olmadığını söyledi.

Talat’ın açıklaması, Rum basınında da yankı buldu. Rum gazetelerinde, Talat’ın bu açıklamayı Ankara’nın talimatıyla yaptığı ve Türkiye’nin petrol konusunu, ‘savaş sebebi’ saydığına ilişkin ifadeler yer aldı.

Petrol rezervinin değeri 400 milyar dolar olarak hesaplanıyor. Rum kesimi, çalışmalara gelecek ay başlamayı planlıyor.

 

Talat'tan Rumlara 'petrol' uyarısı


27 Ocak, 2007 18:30:00 (TSİ) CNN TURK

KKTC lideri Mehmet Ali Talat, KKTC karasularının da içinde bulunduğu ada çevresinde yabancı şirketlere petrol arama izni veren yasayı geçiren Kıbrıs Rum yönetimini, 'sıcak durumlar' meydana gelebileceği konusunda uyardı.

Talat, denizde petrol, doğal gaz aramak ve çıkarmak amacıyla Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde, Rum yönetimiyle meydana gelebilecek gerginliğinin sinyalini nverdi.
 
Cumhurbaşkanı Talat, Türkçe, Rumca ve İngilizce olarak üç dilde yayımlanan 'Cyprus Dialogue' gazetesinde yayımlanan açıklamasında, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Talat, bu konudaki uyarılarını, yazılı olarak, Lübnan ve Mısır hükümetlerine de bildirdi.
 
Lillikas'tan Talat'a yanıt
 
KKTC lideri Talat'ın açıklamalarına Kıbrıs Rum yönetiminden yanıt gecikmedi. Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, ''komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamanın, Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu kaynakları değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin de 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu'' söyledi.
 
Cumhurbaşkanı Talat'ın 'hiçbir devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi olmadığını' iddia eden Lillikas, ''deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde edilecek gelirin Kıbrıslı Türklerle paylaşımının ihtimal bile olmadığını'' açıkladı.
 
Rum radyosunun haberine göre, Rum radyo televizyon kurumuna (RİK) açıklama yapan Lillikas, ''Kıbrıs Türk tarafı Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak istiyorsa şantaj yapmak yerine, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi için iyi niyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir'' dedi.
 
"Ankara'nın müdahale hakkı yok"
 
Lillikas, bu konuda Türkiye'yle diyaloğa başlamayı da, ''Böyle bir şey Ankara'ya söz ve müdahale hakkı tanınması demek olur'' diyerek reddetti. ''Kıbrıslı Türkler için özel bir fon oluşturulması'' ihtimalini de göz ardı eden Lillikas, Rum yönetiminin Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınması adına çok şeyler yaptığını öne sürdü.
 
Rum Dışişleri Bakanı Lillikas, ''(İşgal) bölgelerindeki mallarımızdan yararlanmakta olan 'sahte' devlet ve Türkiye, Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu?'' ifadesini kullandı.
 
Petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum yönetiminin egemenlik hakkı olduğu iddiasını yineleyen Lillikas, ''Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun... 'Kıbrıs Cumhuriyeti' Türkiye'ye ne Kıbrıs'ın zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle anlaşmalarında hak tanıyor'' dedi.
 
Eski Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis de, Güney Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği uyarısında bulundu. Rolandis, konunun Kıbrıslı Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkat çekti. 
 
Rumlar olağanüstü toplandı
 
Kıbrıs Rum basını, Cumhurbaşkanı Talat'ın uyarıları ve Türkiye'nin de Kıbrıslı Türklerin haklarını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıklamış olması nedeniyle Rum Bakanlar Kurulu'nun dün olağanüstü toplandığını yazdı.
 
Türkiye'nin petrol konusunu 'savaş sebebi' saydığını ve Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıkladığını hatırlatan Rum gazeteleri, Rum yönetiminin ve Rum bakanların bu uyarıları 'küçümseme' tavrı içine girdiğini belirtti.
 
Çalışmalar 15 Şubat'ta başlıyor
 
Petrol konusundaki çalışmaların 15 Şubat'ta başlayacağını duyuran Rum basını, ''Toplam mali değeri 400 milyar dolar olduğu belirtilen deniz dibindeki petrol rezervi için 15 Şubat 2007 itibarıyla tam yol ileri'' ifadesini kullandı.
 
Rum meclisi, petrol yataklarını arama, araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı geçtiğimiz perşembe günü kabul etmişti.
 
Rum meclisinin dünkü birleşimde, Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis, petrol konusunda yabancı büyükelçilerle yaptığı görüşmelerden elde ettiği sonuçlar hakkında bilgi verdi.
 
Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos başkanlığında dün olağanüstü toplanan Rum bakanlar kurulu, sözde Rum münhasır ekonomik bölgesi içerisindeki 13 araştırma parselinin sınırlarını belirledi. Rum yönetimi sözcüsü Hristodulos Paşardis, söz konusu 13 parselin, petrol arama-araştırmalarla ilgili ilk tur başvuruları çerçevesinde değerlendirileceğini söyledi. Konuyla ilgili ihale başvurularının ilki 15 Şubat'ta başlayacak.
 
Rum Ticaret Bakanı Mihailidis, üç boyutlu inceleme yapılacak 3'üncü ve 13'üncü parselleri ilk tur başvuruların dışında bırakma kararı aldıklarını söyledi. Mihailidis, kalan 11 parselde, 3 boyutlu incelemenin çok pahalı olması nedeniyle sadece 2 boyutlu inceleme yapıldığını kaydetti.

Rumlar Doğu Akdeniz'de petrol arıyor
 
Rumlar, son yıllarda büyük bir gizlilik içinde Doğu Akdeniz'de petrol araştırmaları yapıyor.
 
2005'te, Mısır'la denizde ekonomik sınırı belirleyen anlaşma imzalayan Rum yönetimi, geçen ay da benzer bir anlaşmayı Lübnan ile imzaladı. Rumlar, son olarak Suriye ile temas kurdu.
 
Bu gelişmeler üzerine bir açıklama yapan  KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rumlarla petrol anlaşması imzalayan Lübnan ve Mısır'ı, "Anlaşmaları uygulamayın, yoksa gerginlik çıkar" diye uyardı..

 

 

Rumlarla petrol krizi

27 Ocak 2007

 

Ömer BİLGE LEFKOŞA

 

Rumlar, Türkiye ve KKTC’nin sert tepkisine rağmen KKTC karasularını kapsayan ada çevresinde yabancı şirketlere petrol arama izni veren yasayı geçirdi. Ada çevresindeki 12 bölgede petrol aramak için Çin ve Norveç şirketleri sırada. Rumlar, Mısır, Lübnan ve Suriye ile de araştırma anlaşmaları yapıyor.

SON yıllarda büyük bir gizlilik içinde doğu Akdeniz’de petrol araştırmaları yapan ve komşu ülkelerle anlaşmalar imzalayan Rum Yönetimi, önceki gün de ada çevresindeki bölgede petrol arama izni verebilmek için yeni bir yasa kabul etti. KKTC karasularını da kendi denizleri ilan eden Rum yönetimi Kıbrıs adasının çevresini 12 bölgeye ayırdı. Her bölgeye ayrı ayrı ihalelerle petrol arama izni vermeyi planlayan Rumlar, Çin ve Norveç petrol şirketlerinin izin almak için sırada beklediğini açıkladı. Norveç petrol arama şirketleri, geçen ay ada çevresinde ilk etapta 400 milyar dolar değerinde 8 milyar varillik petrol rezervi tespit ettiklerini ilan etmişti.

2005’te Mısır ile denizde ekonomik sınırı belirleyen anlaşma imzalayan Rum yönetimi, geçen ay da benzer bir anlaşmayı Lübnan ile imzaladı. Rumlar, son olarak Suriye ile temas kurdu.

GERGİNLİK ÇIKAR

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rumların tek başlarına doğu Akdeniz’de petrol arama ve çıkarma izinleri vermesi, komşu ülkelerle de anlaşmalar imzalamasına sert tepki gösterdi. Talat, Rumlarla anlaşma imzalayan Mısır ve Lübnan hükümetlerine birer mektup göndererek, ’Kıbrıs Cumhuriyeti’nin imzaladığı anlaşmalar geçersizdir. Kıbrıslı Türklerin de onayı gerekli. Bu anlaşmaları uygulamaya başlarsanız, gerginlik çıkar’ uyarısında bulundu. Daha önce benzer bir uyarıyı da Türkiye Lübnan hükümetine yapmıştı.

Rum lider Tasos Papadopulos, Türkiye ve KKTC’nin Lübnan ile yapılan Akdeniz’de ekonomik bölgeleri belirleyen petrol anlaşması imzalanmasının ardından, ’Türkiye bu anlaşmaları engelleyebilir. Bu nedenle her türlü petrol anlaşması, özel şirketlerle bile yapılsa, gizli yapılacak’ demişti.

HURRIYET 27/01/07

 

Talat'tan Rumlara 'petrol' uyarısı


      KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs Rum yönetiminin, denizde petrol, doğal gaz aramak ve çıkarmak amacıyla Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde, sıcak durumlar meydana gelebileceği uyarısında bulundu.
      Cumhurbaşkanı Talat, Türkçe, Rumca ve İngilizce olarak üç dilde yayımlanan ''Cyprus Dialogue'' gazetesinde yayımlanan açıklamasında, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini kaydetti.
      Cumhurbaşkanı Talat, bu konudaki uyarılarını, yazılı olarak, Lübnan ve Mısır hükümetlerine de bildirdi.
      Kıbrıs Rum basını, Cumhurbaşkanı Talat'ın uyarıları ve Türkiye'nin de Kıbrıslı Türklerin haklarını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıklamış olması nedeniyle Rum bakanlar kurulunun dün olağanüstü toplandığını yazdı.
      Türkiye'nin petrol konusunu ''savaş sebebi'' saydığını ve Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıkladığını hatırlatan Rum gazeteleri, Rum yönetiminin ve Rum bakanların bu uyarıları ''küçümseme'' tavrı içine girdiğini belirtti.
     
     ÇALIŞMALAR 15 ŞUBATTA BAŞLIYOR
      Petrol konusundaki çalışmaların 15 şubatta başlayacağını duyuran Rum basını, ''toplam mali değeri 400 milyar dolar olduğu belirtilen deniz dibindeki petrol rezervi için 15 Şubat 2007 itibarıyla tam yol ileri'' ifadesini kullandı.
      Rum meclisi, petrol yataklarını arama, araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı önceki gün kabul etmişti.
      Rum meclisinin dünkü birleşimde, Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis, petrol konusunda yabancı büyükelçilerle yaptığı görüşmelerden elde ettiği sonuçlar hakkında bilgi verdi.
      Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos başkanlığında dün olağanüstü toplanan Rum bakanlar kurulu, sözde Rum münhasır ekonomik bölgesi içerisindeki 13 araştırma parselinin sınırlarını belirledi.
      Rum yönetimi sözcüsü Hristodulos Paşardis, söz konusu 13 parselin, petrol arama-araştırmalarla ilgili ilk tur başvuruları çerçevesinde değerlendirileceğini söyledi.
      Konuyla ilgili ihale başvurularının ilki 15 şubatta başlayacak.
     
     İKİ PARSELDE ÜÇ BOYUTLU İNCELEME
      Rum Ticaret Bakanı Mihailidis, üç boyutlu inceleme yapılacak 3'üncü ve 13'üncü parselleri ilk tur başvuruların dışında bırakma kararı aldıklarını söyledi.
      Mihailidis, kalan 11 parselde, 3 boyutlu incelemenin çok pahalı olması nedeniyle sadece 2 boyutlu inceleme yapıldığını kaydetti.
     
     LİLLİKAS'IN AÇIKLAMASI
      Kıbrıs Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiği, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceği açıklamasını yorumlarken, ''komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamanın, Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu kaynakları değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin de 'Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu'' söyledi.
      Cumhurbaşkanı Talat'ın ''hiçbir devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi olmadığını'' iddia eden Lillikas, ''deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde edilecek gelirin Kıbrıslı Türklerle paylaşımının ihtimal bile olmadığını'' açıkladı.
      Rum radyosunun haberine göre, Rum radyo televizyon kurumuna (RİK) açıklama yapan Lillikas, ''Kıbrıs Türk tarafı Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak istiyorsa şantaj yapmak yerine, Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi için iyi niyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir'' dedi.
      Lillikas, bu konuda Türkiye'yle diyaloğa başlamayı da, ''Böyle bir şey Ankara'ya söz ve müdahale hakkı tanınması demek olur'' diyerek reddetti.
      ''Kıbrıslı Türkler için özel bir fon oluşturulması'' ihtimalini de göz ardı eden Lillikas, Rum yönetiminin Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınması adına çok şeyler yaptığını öne sürdü. Rum Dışişleri Bakanı Lillikas, ''(İşgal) bölgelerindeki mallarımızdan yararlanmakta olan 'sahte' devlet ve Türkiye, Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu?'' ifadesini kullandı.
      Petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum yönetiminin egemenlik hakkı olduğu iddiasını yineleyen Lillikas, ''Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun... 'Kıbrıs Cumhuriyeti' Türkiye'ye ne Kıbrıs'ın zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle anlaşmalarında hak tanıyor'' dedi.
     
     ''TÜRKİYE SAVAŞ GEMİLERİNİ GÖNDEREBİLİR''
      Eski Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis de bu konudaki açıklamasında, Güney Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği uyarısında bulundu.
      Rolandis, konunun Kıbrıslı Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkati çekti.

MILLIYET 27/01/07

 

Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son verilmeli

DOĞRUDAN TİCARETTE, KIBRISLI TÜRKLERİN GÖRÜŞÜ ALINMALI... Erdoğan: Süreci yavaşlatmak maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan sorunlar önümüze çıkartılıyor. AB, yükümlülüklerini yerine getirmeli, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son verilmeli, doğrudan ticaret tüzüğü ile ilgili çalışmalarda Kıbrıslı Türklerin de görüşleri ve onayları alınmalı

Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, "Süreci yavaşlatmak maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan sorunlar önümüze çıkartılıyor. Bazı ülkelerin de iç siyasi mülahazaları nedeniyle bu meselenin arkasına sığındıklarını görüyoruz" dedi.

Erdoğan, AB'nin yükümlülüklerini yerine getirmesini, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son verilmesini beklediklerini, doğrudan ticaret tüzüğü ile ilgili çalışmalarda Kıbrıslı Türklerin de görüşleri ve onaylarının alınması gerektiğini vurguladı.

Erdoğan, AB üyesi ülkelerin Ankara büyükelçilerine verdiği yemekte yaptığı konuşmada, Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda ifade edilen tereddüt ve itirazlara Avrupalı seçkin devlet adamı, politikacı, iş adamı ve entelektüellerin güçlü dayanaklarla karşılık verdiğini gördüğünü ifade etti.

Köklü bir geçmişi olan Türkiye AB ilişkilerinin, uyum protokolünün uygulanmasıyla ilgili hususlara indirgenmesi ve bundan ilişkilerin geleceğini olumsuz etkileyecek sonuçlar çıkartılmasının düşündürücü olduğuna dikkat çeken Erdoğan konuşmasını sürdürdü:

"Süreci yavaşlatmak maksadıyla Kıbrıs gibi süreçle ilgisi olmayan sorunlar önümüze çıkartılıyor. Bazı ülkelerin de iç siyasi mülahazaları nedeniyle bu meselenin arkasına sığındıklarını görüyoruz. Bu yanlış ve haksız bir yaklaşımdır. Kıbrıs sorunu 40 yılı aşkın süredir Birleşmiş Milletler gündemindedir. Sorunun çözüm yeri de BM zeminidir.

Türkiye uyum protokolünü imzalarken AB Konseyinin de Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna son vermeyi öngören 26 Nisan 2004 tarihli kararına sadık kalacağı anlayışıyla hareket etmiştir. Ancak geçen iki yıldan fazla süreye rağmen AB bu kararını hayata geçirememiştir. Bu durum uyum protokolünün uygulanmasına ilişkin mevcut sorunun da kaynağı olmuştur. AB'nin yükümlülüklerini yerine getirmesini, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonlara son verilmesini bekliyoruz. Doğrudan ticaret tüzüğü ile ilgili çalışmalarda Kıbrıslı Türklerin de görüşleri ve onayları alınmalı. Konseyin bu meseleyi en doğru şekilde çözüme kavuşturmak için çaba sarf edeceğine inanıyorum."

KIBRIS 27/01/07

 

Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği önerilerin içeriği henüz bilinmiyor

UMARIM AYRINTILARDA KAYBOLMAZLAR... Abdullah Gül, Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği önerilerin içeriğinin henüz bilinmediğini belirterek, "Umarım ayrıntılarda kaybolmazlar" dedi. Gül, "Biz yolumuza devam ederiz. Gerekirse fasılları kendimiz açar ve kapatırız. Türk halkının çıkarına gerçekleştirilen reformlar devam eder" diye konuştu

NATO toplantıları çerçevesinde Brüksel'de bulunan Türkiye Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliği'nin getireceği önerilerin içeriğinin henüz bilinmediğini belirterek, "Umarım ayrıntılarda kaybolmazlar" dedi.

A.A'nın haberine göre temas ve toplantıların ardından basınla görüşen Gül, Türkiye-AB ilişkilerine yönelik soruları yanıtlarken, temaslarında gereken mesajları verdiğini belirterek, şöyle konuştu:

"Biz yolumuza devam ederiz. Gerekirse fasılları kendimiz açar ve kapatırız. Türk halkının çıkarına gerçekleştirilen reformlar devam eder. AB kafa karışıklığından kurtulduğunda daha ciddi bir şekilde gelir, müşterek çalışmalarımıza devam ederiz. Reformları dış telkinlerle yapmıyoruz, dışardan müdahale bazen işleri zorlaştırıyor. Ne yapacağımızı biz biliyoruz."

AB Dönem Başkanı Almanya'nın, Türkiye'nin katılımının önemi ve katkıları konusunda bilinçli olduğunu söyleyen Gül, Kıbrıs konusunda AB'nin getireceği önerilerin içeriğinin henüz bilinmediğini belirtirken, "Umarım ayrıntılarda kaybolmazlar" dedi.

"Maraş'ın bu işlerle ilgisi yok"

Gül, bir soru üzerine, "Maraş'ın bu işlerle hiçbir ilgisi yoktur. Maraş, müzakere masası üzerinde değildir. Ancak kalıcı bir çözüm aşamasında masaya getirilir" dedi.

KIBRIS 27/01/07

 

Fransa soykırım için özür dilesin

28 Ocak 2007

 

 

 

Fransa soykırım için özür dilesinErmeni soykırımının inkar edilmesini suç sayan bir yasa tasarısının kabul edildiği Fransa, Ruanda’da soykırıma karışmakla suçlanıyor.

Ruanda Dışişleri Bakanı Charles Murigande, Fransa’dan, 1994 Ruanda soykırımındaki rolünü kabul etmesi ve özür dilemesini istedi. Murigande, Fransa ile geçen kasım ayında kesilen ilişkilerin yeniden başlaması için Paris’in özür dilemesi gerektiğini savundu. Adis Ababa’da düzenlenen Afrika ülkeleri dışişleri bakanları toplantısı sırasında Reuters’ın sorularını yanıtlayan Murigande, topun artık Fransızlarda olduğunu belirterek, Fransa’ya, "Münakaşacı tutumlarını artık bir yana bıraksınlar" çağrısı yaptı. "Fransa, soykırımdaki rolünü kabul etmeli ve özür dilemeli" diyen Murigande, "Özür, iyi ilişkilerin başlangıcı olacaktır" diye konuştu.
/_newsimages/2789658.jpg

Hürriyet yazmıştı

1994’te Hutuların gençekleştirdiği katliamda Ruanda’da azınlıkta olan 800 bin Tutsi ve Hutu öldürülmüştü. Ruanda yönetimi, milisleri Fransız askerlerinin eğittini ileri sürüyor.

HURRIYET 28/01/07

Kıbrıs'ta petrol çatışması

SEFA KARAHASAN Lefkoşa


KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rum Yönetimi'nin, denizde petrol, doğal gaz aramak ve çıkarmak amacıyla Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde, "sıcak durumlar" meydana gelebileceği uyarısında bulundu.
Talat, Türkçe, Rumca ve İngilizce yayımlanan "Cyprus Dialogue" gazetesine yaptığı açıklamada, Kıbrıs çevresindeki petrollerden ortaklaşa faydalanılması gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini söyledi. Talat, bu konudaki uyarılarını, yazılı olarak, Lübnan ve Mısır hükümetlerine de ilettiklerini belirtti. Rum Dışişleri Bakanı Yorgo Lillikas ise Talat'ın 'paylaşalım' önerisini reddetti ve petrol çıkarmanın kendi egemenlik hakları olduğunu idida etti.
Petrol arama çalışmalarının 15 Şubat'ta başlayacağını duyuran Rum basını, deniz dibindeki 6-8 milyar varil petrol rezervinin mali değerinin 400 milyar dolar olduğunu kaydetti. Rum Alithia gazetesi, Türkiye'nin petrol konusunu "savaş sebebi" saydığını ve Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını yazdı. Eski Rum Ticaret, Sanayi ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis de Güney Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği uyarısında bulundu.

MILLIYET 28/01/07

 

Org. Başbuğ'un konuşmasındaki vurgular



Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un KKTC'de yaptığı konuşma, TSK'nın bugünkü aşamada Kıbrıs sorununu nasıl okuduğunu gösteriyor.
Org. Başbuğ'un yaptığı vurgular izlendiğinde ortaya bir çizgi çıkıyor.
Bu çizgi, Annan Planı'nın kabul edilmesine karşın sonrasında yaşananların yarattığı hayal kırıklığına işaret ettiği gibi KKTC'ye dönük mesajlar da içeriyor.
KKTC yönetiminin Ankara'nın da desteğiyle sürekli adım atmasına karşın Rum tarafının tutum değiştirmemesi, karşılıklılık esasının işlemeyişi Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın da dikkat çektiği bir durumdu.
Org. Başbuğ'un konuşması bu açıdan ele alındığında, KKTC yönetimine ve uluslararası topluma bazı anımsatmalar yapıldığı söylenebilir.

"Milli ve ortak sorun"
Org. Başbuğ'un hem uluslararası topluma hem de KKTC yönetimine yaptığı anımsatmanın başında Kıbrıs sorununun Türkiye ve KKTC için "milli ve ortak bir sorun" olduğu vurgusu geliyor.
Bu vurgu, Kıbrıs sorununda uluslararası toplumun veya KKTC'nin "Türkiye'yi yok" sayarak hareket edemeyeceğinin altını çiziyor.
Bu gerçeğin hukuki ve siyasi gerekçelerini de sıralıyor.
Org. Başbuğ, 16 Ağustos 1960'ta imzalanan Kıbrıs Cumhuriyeti'nin Kuruluş, Garanti ve İttifak antlaşmalarını anımsatıyor. Bu antlaşmaların garantör devlet olarak Türkiye'ye verdiği hakları ve yüklediği sorumlulukları gündeme getiriyor.
"Ortak sorun" vurgusu buradan kaynaklanıyor.
Antlaşmalarda da yer aldığı gibi Türkiye'nin sorumluluklarının başında Kıbrıs Türk halkının güvenliği ve savunulmasının sağlanmasının bulunduğunu anımsatarak, sorunun "milli" yönüne dikkat çekiyor.
Org. Başbuğ'un verdiği mesaj, Kıbrıs sorununun Türkiye ve KKTC için "ortak ve milli" bir karakter taşıdığı...

Hangi Kıbrıs?
Org. Başbuğ'un uluslararası topluma verdiği bir mesaj da AB'ye üye olan "Kıbrıs Cumhuriyeti"nin hangi Kıbrıs olduğu sorusunda yatıyor.
Kara Kuvvetleri Komutanı, AB'nin tüm Ada'yı temsil ettiği iddiasıyla üyeliğe kabul ettiği Güney Kıbrıs'ın, 1960'ta kurulan iki halkın ortak iradesini yansıtan "Kıbrıs Cumhuriyeti" olmadığına dikkat çekiyor. Güney Kıbrıs'ın, Kıbrıs Türk halkını temsil etmediğini, iki halkın ortak iradesi olmadan "Kıbrıs Cumhuriyeti" iradesinin oluşamayacağını da vurguluyor.

İki kesimlilik
Güney Kıbrıs'ın, özellikle AB üyesi olduktan sonra Ada'da "iki kesimlilik" gerçeğini değiştirmeye yöneldiği biliniyor. Rum yönetiminin, Ada'nın Kuzey'inde de egemenliğinin tanınmasına ve böylece iki kesimli-iki toplumlu-iki demokrasili yapının delinmesine uğraştığı sır değil. Rum yönetimi, Ada'da tek egemenlik olduğu iddiasında. Bu süreçte Türklerin de Rum egemenliğini kabullenmesi için yoğun çaba harcıyor. Bu da Rum yönetiminin adil, kalıcı, iki egemen devlete dayalı bir çatı devlet çözümüne yanaşmayacağını gösteriyor.
Org. Başbuğ, bu gerçeğe de vurgu yaparak dikkat çekiyor. İki kesimliliğin delinmesi halinde Kıbrıs Türk halkının geleceğine "ipotek" konulacağını söylüyor.
Org. Başbuğ'un konuşması, sorunun özünü ortaya koyarak "kimsenin kendini kandırmaması" gerektiği mesajını veriyor.

FIKRET BILA MILLIYET 28/01/07

Rum Yönetimi pişkin petrol hırsızı çıktı

28/01/2007 RADIKAL

LEFKOŞA - Rum Yönetimi'nin KKTC karasularını da kapsayacak şekilde Kıbrıs çevresinde yabancı şirketlere petrol arama izni verme girişimi yeni kriz yarattı. KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın sert tepkisine Rumların yanıtı ise "Petrol gelirlerini paylaşmayız" oldu.
Petrol arama için Mısır ve Lübnan'la sınır belirleyen anlaşmalar imzalayan Rum Yönetimi, adanın çevresinde yabancı şirketlere petrol arama izni veren bir yasayı da onayladı. Yasaya göre KKTC karasuları dahil 12 parçaya ayrılan adanın çevresinde 15 Şubat'tan itibaren ihaleyle yabancı petrol şirketlerine arama izni verilecek. Buna "Kıbrıs'taki her şeyin ortağıyız ve hakkımızın yenilmesine izin vermeyiz" tepkisini gösteren Talat, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini belirtip, "Anlaşmalar uygulanırsa, sıcak durumlar meydana gelebilir' uyarısı yaptı. Talat bu görüşünü Lübnan ve Mısır yönetimlerine mektupla iletti.

'Talat devlet temsil etmiyor, söz hakkı yok'
Rum bakanlar kurulu önceki gün olağanüstü toplanırken, Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Nisan 2004'teki referandumda birleşmeye Türklerin evet, Rumların hayır dediğini göz ardı eden bir yanıt verdi: "Kıbrıs Cumhuriyeti'nin zenginliğini tüm vatandaşlarıyla paylaşıp adada barış ve bütünlük içinde yaşamanın tek yolu Kıbrıs'ın birleşmesi. Türkler petrol gelirlerini paylaşmak istiyorsa, tek yol diyalogdan geçer, tehditten değil." Petrol gelirlerinin paylaşımının bu şartlarda ihtimal dışı olduğunu söyleyen Lillikas, Talat'ı da "Kıbrıslı Türk lider bir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun" diye küçümsedi.
Rum basını, Talat'ın bu sözlerini Ankara'nın talimatıyla söylediği ve Türkiye'nin bu konuyu 'savaş sebebi' saydığı yorumu yaptı. Eski Sanayi ve Turizm Bakanı Nikos Rolandis de Türkiye'nin çalışmaları durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği iddiasında bulundu.
Kıbrıs çevresindeki petrol rezervinin değeri 400 milyar dolar olarak hesaplanıyor. (Dış Haberler)

Papadopulos, Türk yiyici bir canavar değil

KIBRIS'a konuşan AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas, Türk toplumu içinde Papadopulos'u kötü göstermeye çalışan çevreler olduğunu belirterek, bu durumu eleştirdi:

HRİSTOFYAS, PAPADOPULOS'U SAVUNDU... AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas, Kıbrıslı Türkler arasında Papadopulos'a haksız saldırılar olduğunu öne sürdü. Hristofyas, "Kıbrıs Türk toplumu içerisinde bazı çevreler, Papadopulos'u, sanki 'Türk yiyici bir canavarmış' gibi sunma eğilimindeler. Benzer bir mantıkla hareket edildiği takdirde, Sayın Talat ile derin devlet arasındaki farklar nelerdir, ya da Sayın Talat ile işgal orduları arasındaki farklar nelerdir? sorusu gündeme gelir" dedi

PAPADOPULOS İLE UZUN YOLUN AÇILMASI KONUSUNDA BİRLEŞİYORUZ... Hristofyas: Papadopulos ile bizim birleştiğimiz nokta Uzun Yol'un açılması konusundaki isteğimizdir. Yakın bir dönem önce, Sayın Papadopulos, bir basın toplantısı yaptı ve güvenlik konularının çözüme kavuşturulması ve derhal Lokmacı kapısının açılmasından yana olduğunu dile getirdi. Kapı nasıl açılacak? Bizim, Ferdi Sabit Soyer ile görüştüğümüzde, birlikte üzerine hemfikir olduğumuz yol izlenerek açılacak. AKEL de bu yönde çalışmaya devam edecek

DUVARIN SEBEBİ İŞGAL ORDUSU... "Söz konusu olan ve adına utanç duvarı denilen duvar, işgal ordusu orada olduğu için vardır. Bunu da unutmamalıyız. Mevcudiyetini sürdüren güçler, yabancı bir ülkenin askeri güçleri. Bizim işgal ordusu dediğimiz ordu, görülen bütün hat boyunca mevcudiyetini koruyor..."

KÖPRÜNÜN KALDIRILMASI İYİ NİYET GÖSTERGESİ DEĞİL... "Biz, köprünün yıkılmasını, iyi niyet hareketi olarak yorumlamıyoruz. Bu tür oldubittiler, olumsuzluklar yaratıyor. Bizim görüşümüze göre, köprünün kurulmaması gerekirdi. Ben tahrik edici olmak istemiyorum. Ancak öyle bir kanaat doğuyor ki, sanki bu köprünün konulması konusundaki karar, dışardan alınmış bir karar"

TÜRK BAYRAĞI İŞGALİN SEMBOLÜ... "1974'den itibaren, ne yazık ki, Türkiye bayrağı, Türkiye'nin adaya yaptığı müdahalenin ve işgalin bir sembolü haline gelmiştir. Diğer yandan Beşparmaktaki bayrak var. Şimdi yeni bayraktan da söz ediyorlar. Üstelik KKTC bayrağı da var ve bu bayrağın anayasada yeri de yok..."

İKİ BÖLGELİ İKİ TOPLUMLU FEDERASYON... "İki bölgeli, iki toplumlu, federasyon çözümü, BM kararlarında da belirtildiği gibi, iki tarafın siyasi eşitliğinin olduğu, tüm Kıbrıslıların, insan haklarının güvence altına alındığı bir çözüm istiyorum. Çünkü, adada oluşacak federasyonda, geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaşadığı türden olayların, Kıbrıslı Rumlar tarafından da yaşanmasını istemiyoruz. Söz konusu koşullarda, Kıbrıslı Rumların ikinci kategorideki toplum muamelesi görmelerini, arzu etmiyoruz..."

ADAYLIK KARARI 15 HAZİRAN'DA... "Şu anda, ben 'evet aday olacağım' ya da 'hayır aday olmayacağım' diyebilecek bir nokta değilim. Yanıtım, hem evet, hem hayır. Bunun için 15 Haziran'a kadar zamanımız var..."

 

Aysu Basri AKTER

KIBRIS Gazetesi için Aysu Basri Akter'in sorularını yanıtlayan AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas, Kıbrıs Türk toplumunda Papadopulos'u "Türk yiyici bir canavar" olarak göstermek isteyenler olduğuna vurgu yaparak, bir tarafın istekli olduğunu belirtirken, diğer tarafı Lokmacı'nın açılmasını istememekle suçlamanın, doğruları yansıtmadığını belirtti.

"Lokmacı'daki duvarın sebebi işgal ordularının varlığıdır" diyen Hristofyas, Kıbrıslı Rumların da belli hassasiyetleri ve güvenlik sorunları olduğuna dikkat çekti.

Zaten yapılmaması gereken bir köprünün, asker baskısı ile yapıldıktan sonra kaldırılmasının, bir iyi niyet göstergesi olarak algılanamayacağını söyleyen Hristofyas, Rum yönetimi Lideri Papadopulos'un da geçişlerin başlaması konusunda istekli olduğunu daha önce de duyurduğunun altını çizdi.

Hristofyas, Lokmacı'nın geçişlere açılması konusunda çalışacaklarını belirterek, AKEL'in de CTP ile gerçekleştirdiği görüşmede alınan karar uyarınca, üzerine düşeni yapmaya devam edeceğini, diğer kapılarda uygulanan prosedür çerçevesinde, bu kapıda da geçişlerin başlayabileceğini kaydetti.

1960 Anayasası içerisinde, KKTC bayrağının yer almadığına da vurgu yapan Hristofyas, semboller ve bayraklar konusunun da tartışılabilmesi gerektiğini söyleyerek, bu konuda zemin yaratılmasının önemine dikkat çekti.

Rum tarafında yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de değinen Hristofyas, aday olup olmayacağına henüz karar vermediğini, bu yöndeki kararı, parti yetkili organlarının, 15 Haziran'a kadar yapacakları geniş katılımlı değerlendirmeler sonucunda ortaya koyacağını söyledi.

Kıbrıs'ta iki toplumlu, iki bölgeli, BM kararları çerçevesinde federal bir çözümden yana olduklarını vurgulayan Hristofyas, olası bir çözümün, Kıbrıslı Türklerin geçmişte yaşadığı acıların benzerini, Kıbrıslı Rumların da yaşamayacağı bir zemini oluşturması gerektiğine vurgu yaptı.

 

KIBRIS: CTP-AKEL görüşmesinin sonrasında olumlu mesajlar verildi. Özellikle Türk tarafında, Papadopulos, Lokmacı'daki geçişlerin başlamasına karşı çıkarken, AKEL bu konuda Papadopulos'tan farklı olarak bir inisiyatif üstelenebilir düşüncesi var. AKEL Lokmacı konusunda ne yapacak?

D.HRISTOFYAS: Aslında konuya yanlış bir temelde giriyoruz. Bence, bir tarafın Lokmacı kapısının açılması konusunda hazır olduğunu söyleyip, diğer tarafın kapının açılmasını istemediğini söylemek, yanlış olur. Çünkü, gerçek, var olan durum böyle değil. Kapının ya da kapıların açılması konusunda, yaklaşık bir buçuk yıl önce, Kıbrıs Rum tarafınca somut öneriler sunuldu. Aydemet (Kermiya/Metehan) kapısı açıldı. Astronomeridi'deki (Bostancı) kapı açıldı. Larnaka'ya giren kapı (Beyarmudu) açıldı. Bütün bu geçiş kapılarının açılması sürecinde, aynı prosedür işledi. İki taraf da kapı açılmasını istediği takdirde, BM inisiyatif alıyor ve güvenlik konuları ile ilgili olarak askerler arası temasa geçiyor. Söz konusu bölgede, eğer mayınlı arazi varsa, ona göre önlemler alınıyor. Bunun dışında, o bölgede bulunan askeri güçlerin geri çekilmesi konusunda, gerekli konular görüşülüyor ve bu noktanın sonucunda da siyasi işlemler yapılıyor. Her bir tarafın kontrol noktası, nereye konulacak, onlar tartışılıyor. Ve geçişle ilgili olarak, herhangi bir baraka oluşturulacaksa, bunlar, hangi noktada oluşturulacak, görüşülüyor. Yaklaşık bir buçuk yıldır, Uzun Yol'un ve Dillirga bölgesindeki kapının (Yeşilırmak) açılması konusu konuşuluyor. Dillirga bölgesindeki kapının (Yeşilırmak) açılması konusunda, bazı sorunlar var. Eğer yanılmıyorsam, dostum Talat da yaptığı bir açıklamada, "oradaki kapının açılması, sadece Kıbrıslı Rumların işine yarıyor, sadece Kıbrıslı Rumların çıkarına" gibi ifadeler kullanmış. Kıbrıs Rum toplumu içerisinde de Papadopulos değil ama başkaları var ki, bunlar, Uzun Yol'un açılmasının, sadece Kıbrıslı Türklerin çıkarına olduğunu iddia ediyorlar. Eğer, bu düşünceleri esas alarak hareket edersek, bu bir kayıp demektir.

KIBRIS: Başkaları derken kimi kastediyorsunuz?

D.HRISTOFYAS: Yanlış anlaşılma olmaması için söylemek istemiyorum. Şüphesiz, AKEL'i kastetmiyorum. Başka şahıslar, gruplar var ve bu görüşü dile getiriyorlar. Örneğin, sizde de "Volkan" çeşitli şeyler yazıyor. "Volkan'da" yazılanlar, Kıbrıs Türk tarafının resmi tezleridir diyebilir miyiz? Kıbrıs Rum tarafında da bazı gazeteler, bazı köşe yazıları var. Bunlar da yazdıkları yazılarda dile getirdikleri görüşler ama Kıbrıs Rum tarafının görüşleri değil. Hatta Kıbrıs Rum tarafının görüşlerine ters görüşler.

KIBRIS: Haravgi'de de bazı yazılar rahatsızlık yaratıyor. Örneğin, son örneklerden birini KIBRIS Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün köşesine aldı. 21 Ocak'ta yayımlanan bu yazıda, Lokmacı'daki duvarın kesinlikle yıkılmaması gerektiği söyleniyor, özetle. Bunun dışında, Sayın Soyer, Sayın Talat'ı "işgalin lideri" olarak tanımlayan haberlerinden şikayet ediyor, Haravgi'nin. Sizin, Papadopulos'un Lokmacı'daki politikalarından farklı olan politikanız nedir?

D.HRISTOFYAS: Öncelikle, şikayetler konusuna değinmek istiyorum. Gazetelerde, şunu yayımlıyorlar, şu yazıyor konusuna gelirsek, o gazetelerde doğru olmayan şeyler de yayımlanıyor ve ben bu konuyu, Ferdi dostumla bir araya geldiğimde de görüştüm. Eğer, bu mantıkla hareket edilirse, yani, bir zıtlaşma, bir rekabet mantığı ile hareket edilirse, bu koşullarda, örneğin, ben de basında yayımlanmış, dostum Ferdi'nin, ya da Talat'ın yapmış oldukları açıklamalarla, onlarca yazı ortaya koyabilirim. Bu tür bir zıtlaşma mantığının verimli olmadığını düşünüyorum. Birisi çıkıp, "Hristofyas şovenist" dediğinde, ben uzun yıllara dayanan bir geçmişi olan partinin genel sekreteriyim, dolayısı ile bunu partimize de yapılan bir hakaret olarak algılayarak, cevap verme gerekliliğini duyuyorum. Ancak, yakın zamanda Ferdi ile bir araya geldiğimizde, bu konulara da değindik ve gerçekten, bu tür zıtlaşmalar yaratacak tutumların yararlı olmadığı görüşündeyiz ve bu mantıkla hareket etmek istemiyoruz.

KIBRIS: Peki ya Lokmacı ve Papadopulos?

D.HRISTOFYAS: Lokmacı konusunda olsun, Kıbrıs sorunu ile ilgili konularda da ya da genel olarak bütün siyasi konularda AKEL'in görüşlerini, parti genel sekreteri, partinin politbürosu, partinin üst düzeydeki kadroları, dile getirirler. Yoksa bir gazetede, Haravgi gazetesi dahi olsa, yayımlanan bir okuyucu mektubu, AKEL'in görüşlerini dile getiren görüşler değildir. Dostum Başaran, köşe yazısında, "Kavazoğlu ve Mişaulis'in kanları, alınlarında utanç lekesi olsun" şeklinde, bir ifade kullanmış. Ben, eğer ona cevap vermeye kalksam, şu sorular gündeme gelir; acaba, Kavazoğlu ve Mişaulis'in kanlarına, kim saygı duyuyor? Kim o kanların onuruna denk düşen bir biçimde davranıyor?" Gerek, adanın bir tarafında, gerek ise de diğer tarafında, onların anısına saygılı bir biçimde hareket ediliyor mu?" sorusu gündeme geliyor. Ama, bu noktada, benim ortaya koyduğum soru bu değil. Benim ortaya koyduğum soru, adamızda, kedi köpek gibi birbirimizle didişerek mi, yarınlara ulaşmayı istiyoruz, yoksa bir taraf kedi, bir taraf köpek olacağı yerde, iki taraf da güvercin olup, en azından, adadaki barış güçleri, adadaki ilerici güçler, güvercin olmayı üstelenip, ülkemizin yarınlarını kurmaya yönelik adımlar mı atmalı? Şimdi Papadopulos ile ne tür farklılıklarımız olduğunu soruyorsunuz. Elbette ki, Kıbrıs Türk toplumu içerisinde bazı çevreler, Papadopulos'u, sanki "Türk yiyici bir canavarmış" gibi sunma eğilimindeler. Benzer bir mantıkla hareket edildiği takdirde, Sayın Talat ile derin devlet arasındaki farklar nelerdir, ya da Sayın Talat ile işgal orduları arasındaki farklar nelerdir sorusu gündeme gelir. Ama böylesi bir durum, bizi nereye götürür?

KIBRIS: Siz bir fark görmüyor musunuz, Sayın Talat ile derin devlet ya da "işgal orduları" dediğiniz güçlerle?

D.HRISTOFYAS: (Gülüyor) Benim sorunum, konuyu oraya götürmek değil. Ben, bunu tamamen soyut olarak ortaya koyuyorum. Bence yapılması gereken, bizi ayıran noktaları değil, bizi birleştiren noktaları öne çıkarmak. Ve bu noktada, Papadopulos ile bizim birleştiğimiz nokta da Uzun Yol'un açılması konusundaki isteğimizdir. Yakın bir dönem önce, Sayın Papadopulos, bir basın toplantısı yaptı ve basın toplantısında, güvenlik konularının çözüme kavuşturulması ve derhal Lokmacı kapısının açılmasından yana olduğunu dile getirdi. Kapı nasıl açılacak? Bizim, Ferdi ile görüştüğümüzde, birlikte üzerine hemfikir olduğumuz yol izlenerek açılacak. AKEL de bu yönde çalışmaya devam edecek. Bir konuya daha değinmek istiyorum. Ledra kapısının açılması konusunda anlaşmaya varılmaya gidilirken, bu konuda AKEL'in de hemfikir olmadığı bir şekilde, bölgeye, köprü konulmasına karar verildi. Bu askerler tarafından gündeme getirilen bir konuydu. Askerler, bölgede denetimlerinin olması için, bölgede askerin bulunmasını istiyordu ve bu köprü de askerlerin bu yöndeki isteklerine uygun bir adım olarak kuruldu. Gözlerimizi kapatmamamız lazım. Söz konusu olan ve adına utanç duvarı denilen duvar, işgal ordusu orada olduğu için var. Bunu da unutmamalıyız. Mevcudiyetini sürdüren güçler, yabancı bir ülkenin askeri güçleri. Bizim işgal ordusu dediğimiz ordu, görülen bütün hat boyunca mevcudiyetini koruyor. Bütün hat boyunca var.

KIBRIS: Türk tarafı "biz köprüyü kaldırdık ve şimdi karşı taraftan bir adım bekliyoruz" diyor. AKEL'den burada beklenen de duvarın yıkılması ve kapının açılması konusunda bir inisiyatif üstlenip, öncülük yapması. Bu konudaki değerlendirmeniz nedir?

D.HRISTOFYAS: Yine aynı noktaya geliyoruz. Örneğin, Strovolo'da (Akyar) yaşananları hepimiz biliyoruz. BM'nin de mahkum ettiği bir biçimde, Türk askeri yerini değiştirmişti. Eski yerine gitmesi, bizim ve BM'nin talebiydi. Tekrar eski yerlerine dönüşleri, sanki bir iyi niyet uzaklaşması olarak görüldü. Köprü konusunda da benzer bir olay yaşanıyor. Köprüyü koyuyorsunuz, daha sonra, köprüyü kaldırıyorsunuz ve bunu iyi niyet olarak gösteriyorsunuz. Biz, köprünün yıkılmasını, iyi niyet hareketi olarak yorumlamıyoruz. Bu tür oldubittiler, olumsuzluklar yaratıyor. Bizim görüşümüze göre, köprünün kurulmaması gerekirdi. Ben tahrik edici olmak istemiyorum. Ancak öyle bir kanaat doğuyor ki, sanki bu köprünün konulması konusundaki karar, dışardan alınmış bir karar. Kıbrıslı Türk kardeşlerimizin anlaması gereken bir nokta var. O da şu; güvenlik sorunu ile biz de karşı karşıyayız. Güvenlik sorunu ile karşı karşıya olmamızın sebebi de mevcut olan işgal ordularıdır. Ben, Kıbrıslı Türk yurttaşlarımızı üzmemek için, "işgal altındaki bölge" demeyim, adanın kuzeyindeki bölge deyim. Adanın kuzeyine geçtiğimde, ben yüreğimin boğulduğunu hissediyorum. Çünkü bölgenin askeri egemenlik altında olduğunu hissediyorum ve görüyorum. Ben, gerçekten, adada ne Yunan, ne Türk ordusu, ne de ulusal muhafızların olmasını istemiyorum. Ancak, adada bugünkü koşullar var olduğu sürece, yani küçük bir toprak parçası üzerinde, 35 bin silahlı askerin bulunduğunu göz önüne alırsak, pek tabii ki, bizim açımızdan da bir güvenlik sorunu gündeme gelmektedir. Yine Sayın Papadopulos'a dönüyoruz. İlginç olan, Papadopulos'un adı, Kıbrıs Türk toplumunda anıldığı kadar, Kıbrıs Rum toplumunda anılmıyor. Ben Papadopulos ile görüştüğümde, Papadopulos, bana şu sözü veriyor; güvenlik ve ordular ile askerin, oradaki hareketi ile ilgili sorunlar çözüme kavuşturulduğunda, aynı gün duvarın yıkılabileceğini ve buna hazır olduğunu belirtiyor. Duvarın öbür tarafında camdan bir duvar oluşturuldu, şimdi. Ola ki, Rum tarafında da böylesi bir uygulamaya gidilirse, biz Ledra Caddesi açıldı mı diyeceğiz? Artık Kıbrıslılar, özgür ve rahat bir şekilde, oradan geçip, gidebiliyor mu diyeceğiz? Böylesi bir uygulamaya gidildiği takdirde, konu, yine BM himayesinde ele alınacak. Bayrak ve sembol konuları, tekrar BM himayesinde değerlendirilecek. Bu şekilde kapı mı açılmış oluyor yani?

 

KIBRIS: Bayrak ve sembol konuları Kıbrıs Türk tarafınca ayak sürüme bahanesi olarak algılanıyor. Ne düşünüyorsunuz?

D.HRISTOFYAS: Bazen Kıbrıslı Türk siyasi liderler, 1960 anayasasına göre, Türk bayrağı da bayramlarda, tıpkı Yunanistan bayrağı gibi kamu binalarına asılabilir diyorlar. 1960 öncesinde, bizim gençlik hareketimiz, yaptığı etkinliklerde, festivallerde, hem Yunanistan bayrağını, hem Türk bayrağını, asardı. Bunu da hatırlatmak istiyorum. Burada amaç, Kıbrıs'ın, hem Kıbrıslı Rumların, hem de Kıbrıslı Türklerin ortak vatanı olduğunu vurgulamak ve bu ülkede yaşayanların kökenlerinin, Türk ve Yunan olduğunu ortaya koymaktı. 1960'da, özünde İngilizlerin bize dayatmış oldukları, o bağımsızlığı elde ettik. Ve Kıbrıs bayrağı üzerinde hemfikir olundu. O dönemden itibaren, AKEL, her yerde Kıbrıs bayrağının bulunması ve sadece anayasanın öngördüğü yerlerde Yunan bayrağının bulunabilmesini ısrarla savundu. Sanıyorum, adanın kuzeyinde Türk bayrağı, sadece bayram günlerinde asılan bir bayrak değil. Oysa, 1974'den itibaren, ne yazık ki, Türkiye bayrağı, Türkiye'nin adaya yaptığı müdahalenin ve işgalin bir sembolü haline gelmiştir. Diğer yandan Beşparmaktaki bayrak var. Şimdi yeni bayraktan da söz ediyorlar. Üstelik KKTC bayrağı da var ve bu bayrağın anayasada yeri de yok. Benimkiler bana ait benim, seninkiler de bana ait benim mantığı, terk edilmeli. Ben, Kıbrıs Türk toplumu içindeki hassasiyetleri anlıyorum. AKEL olarak da bunu anlıyor ve kavrıyoruz. Pek çok kez, yabancılarla da temaslarımda dile getirdiğim bir konudur, bu. Kıbrıslı Türkler, doğru biçimdeki davranışlara tanık olmadılar, maalesef, Kıbrıslı Rumlar tarafından. Ancak diğer yandan, Kıbrıs Türk toplumu içinde de böylesi milliyetçi güçler vardı ve bu mantığa uygun hareketlere giriştiler. Darbeyi izleyen süre içinde, Türkiye adaya müdahale yaptı. Ama bu iki üç misli darbe düzeyindeydi. Adanın kuzeyinde, 35,000'i aşkın askerin bulunması, Kıbrıslı Rumlarda da endişe yaratmıyor mu? Bunu da düşünmeliyiz. Kıbrıslı Rumların da bu konularda, bazı hassasiyetleri yok mu? Bir yandan, evlerinden, topraklarından, köylerinden dağılmak zorunda kalmış insanların durumları da belli hassasiyet yaratmıyor mu? Ben ilk kez, kendi köyüme, Digoma'ya (Dikmen) gittim.

KIBRIS: Ne zaman gittiniz?

D.HRISTOFYAS: Geçtiğimiz hafta, Ferdi ile görüşmenin dönüşünde gittim?

KIBRIS: Yalnız mıydınız?

D.HRISTOFYAS: Dönüşte, Ömer Kalyoncu dostumdan rica ettim. Beni o götürdü. Ömer ile gençlik hareketi dönemine dayanan, çok uzun geçmişli bir dostluğumuz var. Birlikte çok mücadeleler verdik.

KIBRIS: Eviniz hala orada mı?

D.HRISTOFYAS: Yıkıldı.

KIBRIS: Yerinde ne var şimdi?

D.HRISTOFYAS: Büyük bir semti yıkmışlar orada ve yerine bir park yapılmış. Oranın merkezine de Kemal Atatürk'ün heykeli dikilmiş. Bu konularda, benim de hassasiyetlerim yok mu?

KIBRIS: Ne hissettiniz evinizin yerini bu şekilde bulunca?

D.HRISTOFYAS: Gerçekten ağlayacak duruma geldim. Ağladım da. Orada insanlarla oturup, konuştum. Yeni insanlar tanıdım. Daha önce Hristofu'da (Baf), ya da başka yerlerde yaşayan Kıbrıslı Türk yurttaşlarımız, bu insanlar da. Onlar da yaşadıkları yerleri terk edip, gelip benim köyüme, Digomo'ya (Dikmen) yerleşmek zorunda kalmış. Şimdi, ben acaba bu hissettiğim duyguların etkisi ile milliyetçi bir tutum içerisine girip, kinci bir tutumu mu benimsemeliyim? Yoksa, ülkemizdeki bu anormal durumu sona erdirmek için ne yapmamız gerekir, bu soruya mı yanıt aramalıyım? Eğer Papadopulos'un dediği gibi, semboller konusu tartışılsın deniyorsa, tartışılsın, bu konu da. Söz konusu sembollerin, yeşil hat içinde mi dışında mı oldukları, yoksa, biraz daha geriye gidip gitmeyecekleri konusu tartışılabilir. Keşke bu semboller olmasa. Benim isteğim bu. Ancak var olan koşullar içerisinde, mesela Aydemet'te (Kermiya/Metehan), bunların olduğunu biliyoruz. Eğer, mesele bunların nereye konulacağı konusu ise, bunu aşmalıyız.

KIBRIS: CTP ile bu konuları defalarca konuşmuşsunuzdur. Son görüşmenizde de bu konu gündeme geldi. Hassasiyetlerinizin CTP tarafından da anlaşıldığına inanıyor musunuz?

D.HRISTOFYAS: Biz orada bu konuyu çok detaylı olarak görüşmedik aslında. Biz orada yaptığımız açıklamada da belirttiğimiz gibi, Ledra kapısının, diğer kapıların açıldığı prosedürler kapsamında açılması konusunda hemfikir olduk. Kıbrıslı Türklerin acı tecrübeleri var. Ve bu yaşadıklarından ötürü de güven altında olmak istemelerini anlıyorum. Ama, bunu anlamak demek, adada iki ayrı devletin, iki ayrı gettonun kurulması ve insanların birbirinden tecrit olmuş bir şekilde yaşamaları anlamına gelmiyor. İki bölgeli, iki toplumlu, federasyon çözümü, BM kararlarında da belirtildiği gibi, iki tarafın siyasi eşitliğinin olduğu, tüm Kıbrıslıların, insan haklarının güvence altına alındığı bir çözüm, istiyorum. Çünkü, adada oluşacak federasyonda, geçmişte Kıbrıslı Türklerin yaşadığı türden olayların, Kıbrıslı Rumlar tarafından da yaşanmasını istemiyoruz. Söz konusu koşullarda, Kıbrıslı Rumların ikinci kategorideki toplum muamelesi görmelerini, arzu etmiyoruz. Tüm fikir ayrılıklarımıza rağmen, Kıbrıslı Türkler ve Rumlar, kendi hallerine bırakılsa, benim kanaatime göre, şimdiye kadar çoktan bir çözüm olacaktı.

KIBRIS: Seçimlerde aday olacak mısınız?

D.HRISTOFYAS: Bu, adanın güneyinde de çok tartışılan bir konu. Şu anda, ben "evet aday olacağım" ya da "hayır aday olmayacağım" diyebilecek bir noktada değilim. Yanıtım, hem evet, hem hayır. 2005 yılı, Aralık ayında yaptığımız parti kongremizde aldığımız kararlar var. Biz, bu parti kongresinde, seçimler gündeme geldiğinde, o dönemdeki dünya konjonktürüne, Kıbrıs'ın içinde bulunduğu koşullara, o dönemde Kıbrıs sorunu aşamasına, bütün somut ve soyut koşulları göz önüne alarak, uluslararası faktörlerin de ne durumda olduğuna bakarak, hükümet programının hayata geçirilmesi konusunda, neler yapılmış olduğuna da bakarak, karar vereceğiz dedik. Ayrıca, sosyoekonomik durumu da göz önüne alacağız. Partimizin üyeleri ile konuşup, tartışacağız. Partinin bütün üyelerinin katılımı ile Kıbrıs çapında toplantılar yapılacak. Bu toplantıların sonuçlarını da analiz edip, inceleyeceğiz. Partinin merkez komitesinde de konu ele alınacak ve tıpkı parti kongresi gibi, Kıbrıs'ın bütün bölgelerinden gelen üyelerin, delegelerin katılacağı bir konferans düzenlenecek. Henüz Papadopulos da aday olup olmayacağı konusunda, karar vermiş değil. Bu süreçlerin sonunda da AKEL'ci bir adayı mı Cumhurbaşkanı adayı olarak göstereceğiz, yoksa merkezden bir siyasi adayı mı destekleyeceğiz, tabii şu anda hükümette işbirliği içinde olduğumuz partilerin de görüşlerini alacağız ve bir karar vereceğiz. 1988'de, yaklaşık 20 yıl önce, ben partinin genel sekreterliğine seçildiğimde, yoldaşlarıma dedim ki, AKEL, sadece başka adayları destekleyen bir parti değil, aynı zamanda, kendi adaylarını da öne çıkarıp, destekleyen bir parti olmalı. Ve AKEL'in de kendi adaylarını destekleme hakkı olduğunun altını çizerek, bu hakkı talep etme cesaretini kullanması gerektiğini savunduk. Bizim en büyük siyasal gücümüz, bunu izleyen süreç içerisinde, meclis başkanlığı makamına yönelik adayımızı göstermiş olmaktı. Cumhurbaşkanlığı konusunda da kendi adayımızı gösterme zamanı geldi mi, bütün daha önce söylediğim hususları göz önüne alarak, buna bakacağız. Bunun için 15 Haziran'a kadar zamanımız var. Kendimize verdiğimiz tarih bu.

KIBRIS: Cumhurbaşkanı olmanız halinde çözüm ve ilişkiler için yapmayı planladığınız bugüne kadar yapamadığınız farklı şeyler var mı kafanızda?

D.HRISTOFYAS: Eğer partimiz, benim Cumhurbaşkanlığı'na aday olmama karar verirse, şüphesiz, kendi hükümet programımızı ortaya koyacağız. Kıbrıs sorunu dahil, AB dahil, AB tarafından dayatılan pek çok politika ile AKEL olarak hemfikir değiliz. Sosyoekonomik politikalar, dış politikalar ile ilgili konularda, biz somut olarak önerilerimizi, hem Kıbrıslı Türk hem Kıbrıslı Rum, bütün Kıbrıslılara ilan edeceğiz. Ama varsayımsal olarak konuşmak istemiyorum. Çünkü ben de aday olmayabilirim. Ama eğer bu yönde karar alırsak, size söz veriyorum, bunu paylaşacağım ilk kişilerden biri siz olacaksınız.

KIBRIS: Efkaristo bara boli. (Çok teşekkür ederim)

D.HRISTOFYAS: Rica ederim. Memnun oldum. (Türkçe söylüyor)

KIBRIS 28/01/07

Türkiye, petrol konusunu "savaş sebebi" sayıyor

RUM BAKANLAR KURULU OLAĞANÜSTÜ TOPLANDI... Türkiye'nin, "Rum yönetiminin, denizde petrol ve doğalgaz aramak ve çıkarmak amacıyla çalışmalar yapmasına" yönelik tepkisi Rum tarafında geniş yankı buldu. Konuyu manşetlerine taşıyan Rum basını, Türkiye'nin tepkisini, "Türkiye, petrol konusunu savaş sebebi sayıyor" diye duyurdu. Türkiye'den ve Cumhurbaşkanı Talat'tan gelen tepkileri üzerine Rum Bakanlar Kurulu olağanüstü toplanarak konuyu değerlendirdi

Türkiye'nin, "Rum yönetiminin, denizde petrol ve doğalgaz aramak ve çıkarmak amacıyla çalışmalar yapmasına" yönelik tepkisi Rum tarafında geniş yankı buldu.

Konuyu manşetlerine taşıyan Rum basını, Türkiye'nin tepkisini, "Türkiye, petrol konusunu savaş sebebi sayıyor" diye duyurdu.

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın; Rum yönetiminin denizde petrol ve doğalgaz aramak ve çıkarmak amacıyla, Mısır ve Lübnan'la münhasır ekonomik bölge sınırlarını belirleyen anlaşmaların hayata geçirilmesi durumunda, sıcak durumlar meydana geleceği uyarısında bulunması ve Türkiye'nin de, Kıbrıslı Türklerin haklarını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıklamış olması nedeniyle, Rum Bakanlar Kurulu olağanüstü toplandı.

Rum gazeteleri, ilgili haberlere geniş yer verdiler ve manşetlerine çıkardılar.

Türkiye'nin petrol konusunu "savaş sebebi" saydığını ve Kıbrıslı Türklerin hakkını her ne pahasına olursa olsun koruyacağını açıkladığını hatırlatan Alithia gazetesi, haberini manşetten, "Türkiye İçin Savaş Sebebi - Kıbrıs Petrol Yatakları Konusunda 1980'de ve 2003'te Türkiye Tarafından Tehdit Edildi - Bakanlar Kurulu Olağanüstü Toplandı - Çalışmalar 15 Şubat'ta Başlıyor - Rolandis: Dikkat, Ama Çözüm Var - Lillikas: İstediğimizi Yapmak Hakkımızdır" başlık ve spotlarıyla aktardı.

Cumhurbaşkanı Talat'ın uyarısının Cyprus Dialogue ve Alithia gazetesinde yayımlanmasının ardından kargaşa yaşandığı belirtilen haberde, yurtdışından ve özellikle yabancı ajanslardan, medyadan ve büyükelçiliklerden; konuyla ilgili daha geniş bilgi ve belge talebinde bulunulduğu, Rum Bakanlar Kurulu'nun da Türkiye'nin "tehditlerini" görüşmek üzere olağanüstü toplandığı ancak Rum yönetiminin ve bakanlarının, bu "tehditleri" küçümseme gayreti içine girdiği kaydedildi.

Gazete, "Toplam mali değeri 400 milyar dolar olduğu belirtilen deniz dibindeki petrol rezervi için 15 Şubat 2007 itibarıyla tam yol ileri" ifadesini kullandığı haberinde, Cumhurbaşkanı Talat'ın "tehditlerinin" ilk kez alenî olarak dile getiriliyor olmasına rağmen "aslında Türkiye'nin; Spiros Kiprianu ve Glafkos Klerides hükümetleri dönemindeki savaş sebebi şeklinde netleştirdiği tehditlerinin bir devamı niteliğinde olduğunu" yazdı, şunları ekledi:

"Egemenlik hakkımızdır"

"Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas; Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat'ın Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiği, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceği açıklamasını yorumlarken; komşu ülkelerle anlaşmalar imzalamanın da Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu kaynakları değerlendirmenin ve bunlardan istifade etmenin de Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkı olduğunu söyledi.

Lillikas, Talat'ın hem Kıbrıs'a, hem de komşu ülkelere tehditler savurmasından üzüntü duyduğunu da söyledi ve 'Bu; uyum ve diyalog ruhunu göstermez, çağdışı bir yaklaşımdır' dedi ve devamla şunları söyledi:

'Komşu devletlerle anlaşmalar imzalamak da, Kıbrıs'ın gerek karada gerek denizde sahip olduğu kaynakları değerlendirmek ve bunlardan istifade etmek de Kıbrıs Cumhuriyeti'nin egemenlik hakkıdır. Sayın Talat; işgale son verecek, Kıbrıs'ı yeniden birleştirecek ve iki toplumlu iki kesimli federasyon çerçevesinde bütün toplumların hükümete katılımına olanak tanıyacak bir çözüme süratle ulaşmamız için olumlu yaklaşım ve uzlaşı ruhuyla katkı koyabilirdi.'

"400 milyar dolarlık rezerv"

Kıbrıs'ın yaptığı araştırmalar ve Mısır'da var olan ve aynı bölgede (bu bölge harita üzerinde teknik bir çizgiyle belirtiliyor ve deniz sınırlarını belirliyor) Kıbrıs'la birlikte istifade edilmekte olan petrol sayısal oranları temelinde Kıbrıs'ın; toplam mali değeri 300-400 milyar dolar olan 6-8 milyar varil petrol yataklarına sahip olduğu görünüyor. Kıbrıs'ın 10 milyar dolara ulaşan 2007 yılına dair devlet bütçesiyle karşılaştırıldığında Kıbrıs Cumhuriyeti'nin elde edeceği menfaat anlaşılabilir.

DİSİ Başkanı Nikos Anastasiadis; Kıbrıslı Türk lider Mehmet Ali Talat'ın, Kıbrıs'ın Lübnan'la petrol yataklarından müştereken istifade edilmesine ilişkin anlaşma imzalamasının sıcak durumlar yaratabileceği açıklamasını kabul edilemez olarak niteledi.

Anastasiadis, Selanik'e gidişi öncesinde önceki gün Larnaka Havaalanı'nda yaptığı açıklamada; bu açıklamaların kabul edilemez ve kınanası açıklamalar olduğunu belirtti, şunları söyledi :

'Talat petrolden müştereken istifade etmek istiyorsa, Kıbrıs sorununun çözülmesi ve ülkenin zenginliklerinden herkesin yararlanabilmesi için özlü bir diyalogun başlaması hazırlıklarının yapılması amacıyla 8 Temmuz Anlaşması'nın maddelerinin hayata geçirilmesine kendisi de katkı koysun.'

"Kıbrıslı Türklerle özel bir anlaşma yapalım"

Böylesi bir başlıca konuda kendi egemenlik hakkımız olduğunu söyleyip ve Kıbrıslı Türkleri bir kenara itmemiz, alevlenmeyi veya süresiz ertelemeyi gündeme getirir.

Gazetemizin; Türkiye'nin tehditleri bağlamında Kıbrıs'ın petrolden istifade etmek için bu konuyu nasıl yönetmesi gerektiğini sorması üzerine Ticaret Sanayi ve Turizm Eski Bakanı Nikos Rolandis 10 Ekim 2006 tarihli makalesini adres gösterdi. Rolandis ilgili makalesinde şunları kaydetmişti:

'Muhtemel büyük miktardaki petrol zenginliğini, kısmen de olsa kaybetmek istemiyorsak tek çıkış yolumuz; muhtemel petrol yatakları ve bunların istifadesinden elde edilecek net karın paylaşımı konusunda Kıbrıslı Türklerle özel bir (ad hoc) anlaşma müzakere etmemizdir. Petrol zenginliğini korumak hem bizim hem de Kıbrıslı Türklerin çıkarınadır.

Böyle bir paylaşımda; Petrol Yataklarından İstifade Anlaşmasından doğduğu düşünülebilecek herhangi siyasi veya diğer taahhüdü Tanımama Anlaşması (Disclaimer) paralelinde BM aracılığıyla yapılabilir. Kıbrıs sorununun çözümü teşviki olabilmesi için olası kazanç; uzun zaman sonra veya Kıbrıs sorununun çözümünden sonra çekilmek üzere özel bir hesaba (escrow account) yatırılabilir.

Mantık ve hukuk açısından, Kıbrıslı Türkler ve Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs'ın maden zenginliğinde hak sahibidir. Bizim hakkımız olduğu şeklindeki herhangi başka bir mantık ve böylesi bir başlıca konuda Kıbrıslı Türklerin bir kenara itilmesi alevlenmeye veya süresiz ertelemeye sürükler.'

"Kıbrıslı Türklerle müzakereye hazırlanıyorduk ki..."

Bu konuların zamanında Kıbrıslı Türklerle neden müzakere edilmediği sorusuna ise şu yanıtı verdi:

'Petrol konusu Kıbrıslı Türklerle müzakere edilmeye hazırlanılıyorken, hidrokarbonun federal devlete ait olacağı Annan planı dayatıldı. Annan planını reddederek; diğer şeyler yanında, güya İngiliz Üsleri kıyıları karşısındaki karasularımızı İngilizlere bıraktığımız sahte argümanını kullandık.

Ancak bu karasuları hiçbir zaman bize ait değildi. Makarios'un 1960'ta imzaladığı Kuruluş Anlaşmasının 3. bölümünün A Eki; Kıbrıs cumhuriyeti'nin İngiliz Üslerinin karşısındaki denizin karasularını talep etmeyeceğini öngörüyor. O zaman hangi karasularını İngilizlere verecektik? 1960'ta bizim olmadığının altına imzamızı attığımız karasularının mı?

Bunun ötesinde karasuları yalnızca 12 deniz mili genişliğindeyken bizim münhasır ekonomik bölgemiz ve muadili kıta sahanlığımız o noktanın 165 kilometre daha ilerisindedir. Yine; İngiliz Üsleri yalnız askeri amaçlarla kuruldu ve ekonomik faaliyetlere girme hakları yoktur."

Simerini gazetesi, Ankara'nın; Güney Kıbrıs'ın Mısır ve Lübnan'la imzaladığı anlaşmalardan "rahatsız olmaktan daha ileri bir şey olmuş göründüğünü, birkaç gün önce Mısır ve Lübnan'a gerçekleştirdiği protesto girişimlerinin ötesinde Türk Dışişleri Bakanlığı'nın Mehmet Ali Talat'a; söz konusu anlaşmaların hayata geçirilmesi halinde bölgede sıcak olay bile çıkabileceği tehdidinde bulunması direktifi verildiğini" öne sürdü.

Haberi, "Ankara'yı Arkasına Alarak... Talat Petrol Nedeniyle Savaş Tehdidinde Bulundu" başlığıyla yansıtan gazete bilgi sahibi kaynaklara dayanarak, "Türk hükümetinin patlamasının siyasi ve ekonomik nedeni bulunduğunu çünkü beklenmekte olan gelişmelerin, başrol oyuncularına çok büyük ekonomik çıkar sağlayacağını ve Güney Kıbrıs'ın bölgedeki rolünün büyüyüp gelişeceğini savundu.

Gazete Rum Ticaret Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis'in dün; "Mehmet Ali Talat'ın tehditleri yabancı hükümetleri endişelendirmedi. Petrol konusunda görüştüğümüz büyükelçilerden hiçbiri söz konusu tehditlerden hiç söz etmedi" dediğini yazdı.

"Türkiye savaş gemilerini gönderebilir"

Gazeteye göre, Rum Ticaret Sanayi ve Turizm Eski Bakanı Nikos Rolandis önceki günkü açıklamalarında; Güney Kıbrıs'ın petrol arama ve çıkarmayı ileri götürmesi durumunda Türkiye'nin müdahalede bulunabileceği veya araştırmaları durdurmak için savaş gemilerini gönderebileceği uyarsında bulundu ve konunun Kıbrıslı Türklerle halledilmesi gerektiğine dikkat çekti.

Haberde; Rum meclisinin petrol yataklarını arama, araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı geçirmesinden 24 saat sonra ve Rum Ticaret Bakanlığı yetkililerinin yapılan yasal düzenleme konusunda yabancı şirketleri bilgilendirmek üzere Birleşik Devletler'e gidişinden önce Rum Bakanlar Kurulu'nun dün olağanüstü toplanarak bundan sonra atılacak adımları değerlendirdiğine dikkat çekildi.

Gazeteye göre, önceki günkü birleşimde, Rum Ticaret Sanayi ve Turizm Bakanı Andonis Mihailidis; petrol konusunda yabancı büyükelçilerle yaptığı görüşmelerden elde ettiği sonuçlar hakkında bilgi verdi.

İki parselde üç boyutlu inceleme

Rum Ticaret Bakanı Rum yönetiminin; 3. ve 13. parsellerin (2 parsel) ilk turun başvuruların dışında bırakma kararı aldığını çünkü; bu iki parselde üç boyutlu inceleme yapmaya karar verdiğini söyledi. Geriye kalan 11 parselde; 3 boyutlu incelemenin masrafları fazla olduğundan yalnız 2 boyutlu inceleme yapılmıştı.

KIBRIS 28/01/07

 

Moon, Rum yönetiminden görüşme talebinde bulundu

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum yönetimi ile Kıbrıs konusunu görüşmek istediğini belirtti. Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ile Genel Sekreter Ban'ın önümüzdeki haftalarda bir araya gelmesi bekleniyor.

Rum basını, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un, Rum yönetimi ile Kıbrıs konusunda masaya oturmaya hazırlandığını yazdı.

Rum basınında yer alan haberlere göre, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas ile Paris'te yapılan Lübnan'a destek amaçlı uluslararası toplantı sırasında kısa bir görüşme yaptı.

Rum gazeteleri, genel sekreterin Lillikas'a Rum hükümeti ile yakın zaman içerisinde Kıbrıs sorununu görüşmek üzere bir araya gelme isteğini ilettiğini yazdı.

Rum Yönetimi Dışişleri Bakanı Lillikas konuyla ilgili açıklamasında; "Genel Sekreter Kıbrıs sorunu hakkında görüşmek ve fikir alış verişinde bulunmak amacıyla kısa zaman içerisinde görüşmemiz yönündeki isteğini iletti. Elbette Genel Sekreter'in hizmetindeyiz ve yakın zamanda bir görüşme gerçekleştireceğimizi umut ediyorum" şeklinde konuştu.

Lillikas, Kıbrıs sorununun Moon'un öncelikli konuları arasında yer alacağına inandığını da vurguladı.

Gazetelere nasıl yansıdı?

Haravgi gazetesi: "Kıbrıs Sorunu Konusunda Ban İle Görüşme - Genel Sekreter Dışişleri Bakanı Lillikas'a Bu İsteğini Bizzat İletti" başlıkları altında verdiği haberinde, Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın konuya ilişkin açıklamasına yer verdi.

Lillikas açıklamasında; "Genel Sekreter Kıbrıs sorunu hakkında görüşmek ve fikir alış verişinde bulunmak amacıyla kısa zaman içerisinde görüşmemiz yönündeki isteğini iletti. Elbette Genel Sekreterin hizmetindeyiz ve yakın zamanda bir görüşme gerçekleştireceğimizi umut ediyorum" dedi.

Moon'un "iki ülke" ifadesi için "üzgün olduğunu" ve bunun bir yanlış olduğunu açıkladığını da belirten Lillikas, kendisinin ise Genel Sekreter'e, Rum hükümetinin zaten bunun bir yanlış olduğunu düşünerek bu sözlere herhangi başka bir siyasi anlam yüklemediğini ilettiğini söyledi.

Moon'un Kıbrıs sorununu pek de iyi bilmediği şeklindeki bir yorum soru üzerine ise Lillikas; Genel Sekreterin görevini devralalı 3 hafta geçer geçmez hemen eleştirilmemesi gerektiğini, Moon'un görevi devralışının ilk aşamasında olduğunu ve sadece Kıbrıs sorunu hakkında değil diğer tüm uluslararası konularda bilgilendirileceğini ifade etti.

Lillikas; Kıbrıs sorununun Moon'un öncelikli konuları arasında yer alacağına da inandığını vurguladı.

Habere göre Lillikas ayrıca, Moon ile görüşmesinde 8 Temmuz anlaşmasının uygulanması konusunun gündeme gelemediğini de sözlerine ekledi.

KIBRIS 28/01/07

 

Rum Dışişleri Bakanı Lillikas: Talat, hiçbir devleti temsil etmiyor

Rum radyosunun haberine göre "Kıbrıs Türk tarafı Kıbrıs'ın zenginliğinde pay sahibi olmak istiyor ise şantaj yapmak yerine; Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi için iyiniyet ve uzlaşı ruhu göstermelidir" diyen Lillikas, bu konuda Türkiye'yle diyaloga başlamayı da; "Böyle bir şey Ankara'ya da söz ve müdahale hakkı tanınması demek olur" diyerek reddetti.

Yorgos Lillikas RİK'e yaptığı açıklamada, Kıbrıslı Türkler için özel bir fon oluşturulması ihtimalini de göz ardı etti ve Rum yönetiminin Kıbrıslı Türklerin ekonomik kalkınması adına çok şeyler yaptığını öne sürdü. Lillikas, "İşgal bölgelerindeki mallarımızdan yararlanmakta olan sahte devlet ve Türkiye Kıbrıslı Rumlar için özel bir fon oluşturdu mu" diye sordu.

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın "tehditlerini" de reddeden Rum Dışişleri Bakanı, petrol çıkarmayı ileri götürmenin Rum yönetiminin egemenlik hakkı olduğu iddiasını yineledi. Lillikas, "Kıbrıslı Türk lider hiçbir devleti temsil etmiyor ki söz sahibi olsun... Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye'ye ne Kıbrıs'ın zenginliklerinde ne de diğer komşu ülkelerle anlaşmalarında hak tanıyor" dedi.

KIBRIS 28/01/07

 

Prof. Dr. Ata ATUN
ata.atun@kibrispostasi.com

KIBRIS POSTASI 25/01/07

Güney K?br?s Rum yönetimi (GKRY) petrol yataklar? konusunda 1980’de ve 2003’te Türkiye taraf?ndan uyar?lmas?na ve günümüzde de Türkiye ve Kuzey K?br?s Türk Cumhuriyeti'nin (KKTC) sert tepkisine ra?men, KKTC karasular?n?n da içinde bulundu?u ada çevresinde yabanc? ?irketlere petrol arama izni veren yasay? kendi Meclisinden geçirdi.

AB’nin içinde olman?n verdi?i güvence ile, 1980 ve 2003’de yapmaya cesaret edemedi?i petrol konusunda ?imdi boyundan büyük i?lere kalk??maya ve ate?le oynamaya ba?lad?. Türkiye ve KKTC karasular?n? da kendi denizleri addederek, büyük bir aç?kgözlülükle geçirdikleri yasa ile K?br?s Adas?'n?n çevresini 12 bölgeye ay?rd?lar. Amaçlar?, petrol arama izinlerini 12 ayr? bölgede 12 kez ihaleye açmak ve mümkün oldu?unca çok say?da ülkeye ihaleyi kazand?rarak ve bu ülkeleri Türkiye ile yasal sorun içine sokmak.

GKRY’nin, anla?malar? yapt?ktan sonraki niyetleri, anla?malar? Birle?mi? Milletlere götürmek ve kom?u ülkelerle yapt??? Münhas?r Ekonomik Bölge anla?malar?na yasal statü kazand?rmak. Yasal statü için, uluslararas? deniz hukukuna göre, petrol ve gaz?n bulundu?u bölgeyle ilgili herhangi bir siyasi sorunun bulunmamas? gerekiyor.  K?br?s’ta büyük bir siyasi sorun olomas?na ra?men götürmeyi planl?yorlar.
 
Amaçlar? asl?nda Petrol ç?karmak de?il, K?br?s’?n ada olmas? nedeni ile yasal olarak hakk?n?n bulunmad??? k?y?lar?ndan 200 mil aç??a kadar olan alan içinde  “Münhas?r Ekonomik Bölge” hakk?na sahip olmak ve Türkiye’yi Akdeniz’den koparmak.

 

Rumlar, son y?llarda güya büyük bir gizlilik içinde Do?u Akdeniz'de petrol ara?t?rmalar? yap?yorlar ve konuyu hep deniz alt?ndaki petrol ve do?al gaz rezervleri üzerine çekmeye çal???yorlar. M?s?r'la 2002’de ba?latt?klar? görü?melerini evvelki sene bitirdiler ve 2005'te, her iki ülkenin aras?nda bulunan denizde petrol arama ve ortak çal??ma anla?mas? imzalad?lar. Arkas?ndan geçen ay da benzer bir anla?may? Lübnan ile imzalad?lar. ?imdi de Suriye ile de temas kurdular ve onlarla da ayn? anla?malar? yapmay? planl?yorlar.

Hedefleri deniz alt?ndaki petrol veya do?al gaz? ç?karmak ve sahiplenmek de?il. As?l hedefleri kom?u ülkeler ile “Münhas?r Ekonomik Bölge” anla?mas? yapmak ve Türkiye’yi hem Do?u Akdeniz’den koparmak, hem de kom?ular? ile sorun ya?amas?n? sa?lamak. 

Bir k?tan?n veya anakaran?n parças? olmayan adalar?n “K?ta Sahanl?klar?” oldu?u yasal olarak kabul edilmiyor, dolay?s? ile k?ta sahanl??? olmad??? için  adalar?n “Münhas?r Ekonomik Bölge”leri de olmuyor.

K?ta sahanl??? sorunu Ege’de halen mevcut ve Yunanistan’a ait Oniki adalar?n k?ta sahanl??? olmad??? için, Yunanistan Ege’de, kara sular?n? 12 Mil’e ç?karam?yor. Türkiye’nin verdi?i notaya göre bu “Casus Belli” (Latincede Casus : Neden , Belli : Dö?ü?) yani aç?kças? sava? nedeni, askeri bir ültimatom. 

Asl?nda GKRY’nin göz dikti?i alan,  petrol yataklar? de?il, Türkiye’nin Do?u Akdeniz içindeki hükümranl?k haklar? ve  “Münhas?r Ekonomik Bölge”si.
GKRY’nin petrolün arkas?na saklanarak yapt??? bu tür giri?imlerden beklentisi, çevre ülkelerle Münhas?r Ekonomik Bölge anla?malar? yapmak ve k?talar veya anakaralar gibi denizdeki haklar?n? k?y?dan 200 mil aç??a kadar uzatmak.

Gerçekte K?br?s, ada oldu?u için denizlerdeki hududu k?y?dan 4 mil aç?kta bitmekte. K?br?s’?n etraf?n? saran denizlerdeki hükümranl??? yani “kara sular?” 12 mil bile de?il. ??te GKRY’nin hedefi kara sular?n? 12 mile, Do?u Akdeniz’deki hakk? olmayan Münhas?r Ekonomik Bölgesini de k?y?dan 200 mil aç??a kadar uzatmak.

??in birde denizin dibindeki petrolün nas?l ç?kar?laca?? konusu var. Olaya bu aç?dan bak?ld???nda, bir ba?ka aldatmaca ve hedef ?a??rtma oldu?u görülüyor.

K?br?s ile M?s?r aras?nda, ada'dan 50 deniz mili uzakl?kta ve denizin yakla??k 2 kilometre alt?nda zengin petrol yataklar? tespit edildi?i yönündeki iddialar vard?r. Öncelikle bu iddialar?n do?rulu?u iyice ara?t?r?lmal?d?r. 
Ara?t?rmadan sonra yap?lacak ikinci bir i? de dünyadaki mevcut teknoloji ile deniz yüzeyinin 2000 m. alt?ndaki kara parças?ndan bu petrolün nas?l ç?kar?laca??d?r.
?u andaki mevcut teknoloji, deniz yüzeyinden sadece 2000 m. derinde bulunan petrolü ç?karabilecek düzeydedir. Karada ise bu 3000 m. derinli?e kadar inebilmektedir. ABD’deki çok derin olamayan Louisiana sahillerinde en fazla 2,440 m. den petrol ç?kar?labilmektedir.
Dünyada bu güne kadar kurulabilmi? en derin yerdeki deniz platformu 1880 m. dir. Daha derin yerlere petrol platformu kurulmas? mümkün olmam??t?r.  ?u anda halen, alt?nda 2000 m. derinlikte su olan bir deniz platformu yoktur ve in?a edilememi?tir.

K?br?s Rumlar?n?n, M?s?r ve Lübnan ile yapt?klar? petrol anla?mas?, Türkiye’nin do?al k?ta sahanl??? haklar?n? ve ekonomik bölge haklar?n? iyice k?s?tlamak amac?ndad?r.
Yap?lan anla?ma ile Rodos-Baf-Larnaka-Port Said-?skenderiye-Rodos çok kenar? tamamen Yunanistan-K?br?s Rum ve M?s?r kontrolüne girmekte ve   Türkiye’nin Gazipa?a’dan Dalaman’a kadar uzanan sahilinin 200 mil aç???na kadar uzanan  ekonomik bölge haklar?n?, ki bu bölge Türkiye ile M?s?r aras?ndaki denizin neredeyse yar?s? demektir, tamamen yok etmektedir. Ayn? ?ekilde K?br?s Rumlar?n?n Lübnan ile yapt??? anla?ma da, Türkiye’nin Akdenizin en do?usundaki haklar?n? da budamaktad?r.  

GKRY’nin iddia ettikleri gibi amaçlar?  K?br?s adas?ndan 50 deniz mili uzakl?kta ve denizin yakla??k 2 kilometre alt?ndan petrol ç?kartmakm?d?r yoksa, Ege’deki oniki adalardan ba?layarak Türkiye’nin bat? k?y?lar?n? ve do?u k?y?lar?n? çepe çevre Yunanistan ile birlikte Münhas?r Ekonomik Bölge ilan edip, Türkiye’yi Akdeniz’den kopartmakm?d?r.
Türkiye, bu konuda “Casus Belli”den asla geri ad?m atmamal?d?r.     

KKTC’liler iki devletli çözüme yakın

KKTC’de yapılan bir kamuoyu yoklaması, Kıbrıslı Türklerin yüzde 65’inin iki devletli çözümden yana olduğunu ortaya koydu.

 

AA

Güncelleme: 19:38 TSI 29 Ocak 2007 Pazartesi

LEFKOŞA - Kıbrıs Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi KADEM’in yaptığı bir kamuoyu yoklamasına göre, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik ve sosyal tercihleri yanında Kıbrıs konusundaki tercihlerinde de ciddi değişiklik oldu.

Ankette, 2006 yılında Kıbrıs Türklerinin ağırlıklı tercihinin yüzde 65 ile iki devletli çözümden yana olduğu, federasyon tercihinin ise yüzde 20’lere gerilediği belirlendi.

İki devletli çözüm tercihi yüzde 65 ile bugüne kadar en yüksek orana çıktı.

Kamuoyu yoklaması verilerine göre, 2004 referandum sürecinin ardından ekonomik göstergelerdeki iyileşme ve refah düzeyinin yükselmesine karşın, bu gelişmenin kamusal politikalara yansımaması nedeniyle hizmet kalitesi yükselmedi.

Refah artışı bölgeler arasında dengeli bir dağılım göstermedi ve nüfusun yüzde 10-15’i fakirleşme yoluna girdi.

Kıbrıs Türkü’nü kimlik açısından yorumlayan kamuoyu araştırmasında, “Türkiyeliye karşı Kıbrıslı, Rumlara karşı Kıbrıslı Türk” kimliğinin ön plana çıkıyor, genel eğilim ise Kıbrıslı Türk kimliğine vurgu yapılması yönünde.

Petrol tartışması büyüyor

KKTC Cumhurbaşkanı, Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik avantajda Kıbrıslı Türklerin de hakkı bulunduğunu belirterek bundan asla taviz verilmeyeceğini açıkladı.

 

NTV

Güncelleme: 17:05 TSİ 29 Ocak 2007 Pazartesi

LEFKOŞA - Kıbrıs Rum yönetiminin, Mısır ve Lübnan’la Ada’nın güney kıyılarında petrol aranmasına ilişkin yaptığı anlaşmaya ilişkin tartışma karşılıklı açıklamalarla sürüyor.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs’ın münhasır ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik avantajda Kıbrıslı Türklerin de hakkı bulunduğunu belirterek bundan asla taviz verilmeyeceğini açıkladı.

Talat, anlaşma hayata geçirilirse sıcak durumlar yaşanabileceği yönündeki açıklamalarının Rumlar tarafından savaş tehdidi olarak algılanmasını da değerlendirdi. Talat, sözlerinin sadece uyarı niteliği taşıdığını vurguladı.

Rum yönetiminin ardından Yunanistan da, Türk tarafının tutumunun kabul edilemeyeceğini açıkladı. Yunan hükümet sözcüsü, Rum yönetiminin kararlarını hayata geçirmek için kimseden izin almasına gerek olmadığını belirtti.

Rum kesimi, Mısır ve Lübnan arasındaki bölgedeki petrol rezervinin değeri 400 milyar dolar olarak hesaplıyor. Çalışmalara gelecek ay başlanması planlanıyor.

Ankara'dan Lübnan'a Kıbrıs notası


29 Ocak, 2007 17:57:00 (TSİ) CNN TURK

Kıbrıs Rum kesiminin, KKTC karasuları da dahil adanın çevresini 13 petrol bölgesine ayırarak, petrol ve doğalgaz yataklarından yararlanma amacıyla Lübnan'la ortak ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalaması Ankara'yı harekete geçirdi.

Ankara, Lübnan'a sert ifadelerin yer aldığı bir nota verdi. Ankara'da Lübnan Büyükelçisi'nin Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak, Beyrut'ta da Türkiye Büyükelçisi İrfan Acar tarafından Lübnan Dışişleri Bakanlığı'na iletilen notalarda, Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin haklarının ihlal edilmek istendiği, bunların başında da KKTC'nin geldiği belirtildi.
 
Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki hassasiyetin tüm dünya tarafından bilinmesi gerektiğine dikkat çekildi.
 
Notada ayrıca Kıbrıs Rum yönetiminin hukuken ve fiilen adanın tamamını temsil etme ve Rumların, Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde ikili anlaşma yetkisi bulunmadığına vurgu yapıldı.
 
Türkiye, bundan böyle Lübnan yönetiminin konuyla ilgili Rumlarla yapmayı planlandığı anlaşmalarla ilgili Ankara'ya görüş sormasını da talep etti.

Rum kesiminde çıkarılan yasa ile Doğu Akdeniz'de petrol arama ve çıkarma yapılması için izin verilmiş, ilk ihalenin 15 Şubat'ta yapılacağı ve 6 ay süreyle uluslararası şirketlerden başvuru kabul edileceği açıklanmıştı.
 
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini açıklamıştı.
 
Yunanistan Hükümet Sözcüsü Teodoros Rusopulos  "Kıbrıs Türk tarafınca bu konuda yapılan  açıklamalar kabul edilemez niteliktedir" derken, Kıbrıs Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Talat'ın hiçbir devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi olmadığını iddia etmişti.
 
Lillikas ayrıca, deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde edilecek gelirin, Kıbrıslı Türklerle paylaşılmasının ihtimal dahilinde bile olmadığını söylemişti.
 
Petrol rezervi bulundu
 
Norveç petrol arama şirketleri, geçen ay, ada çevresinde ilk etapta 400 milyar dolar değerinde 8 milyar varillik petrol rezervi tespit etmişti.
 
2005'te, Mısır'la denizde ekonomik sınırı belirleyen anlaşma imzalayan Rum yönetimi, geçen ay da benzer bir anlaşmayı Lübnan ile imzalamıştı. Rum yönetimi son olarak, Suriye ile temas kurdu.
 
Türkiye daha önce Suriye ve Mısır'ı da bu konuda
dikkatli adım atmaları konusunda uyarmıştı.

 

"RUM YAKLAŞIMI İLGİNÇ"

 

KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, Kıbrıs'ı çevreleyen denizlerdeki doğal kaynakların kullanılması konusunda Kıbrıs Rum tarafında yaşanan tartışmanın, Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs sorununa nasıl baktığını göstermesi bakımından ilginç olduğunu belirtti.

 

Erçakıca Kıbrıs Rum tarafının, Kıbrıs'ın tümünü temsil edermişçesine komşu ülkelerle anlaşma yapmaya teşebbüs etmesinin kabul edilemeyeceğini bildirdi.

 

Erçakıca, "var olduğu ileri sürülen petrol kaynaklarının, yeni gerginliklerin değil, barışın ve refahın nedeni olması" gerektiğini kaydetti.

CNN TURK 29/01/07

 

Akdeniz yüzünden Lübnan'a nota

Türkiye, Kıbrıslı Rumların tek taraflı olarak Akdeniz'de petrol çıkarma girişimine ortak ettiği Beyrut'a protesto notası verdi

29/01/2007 RADIKAL

SERKAN DEMİRTAŞ

ANKARA - Türkiye, Doğu Akdeniz'de mali büyüklüğü 400 milyar dolar olduğu söylenen petrol rezervlerini çıkarma konusunda Kıbrıs Rum Kesimi'nin işbirliği yapmaya çalıştığı Lübnan ve Mısır'ı ikna edemedi. Mısır, 2003'teki anlaşmayla Rumlarla işbirliğine gitmişken, Lübnan'ın da bu anlaşmanın benzerini imzalaması Ankara'yı harekete geçirdi. Olayı takip eden Dışişleri, Beyrut'a "Doğu Akdeniz'de çıkabilecek bir krizin parçası
olursunuz" şeklinde sert bir uyarıyla protesto notası verdi.
Rum Meclisi üç gün önce petrol yataklarını arama, araştırma ve çıkarmayı düzenleyen yasayı kabul edererk, 15 Şubat'tan itibaren çalışmaların başlayacağını duyurmuştu. Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın 17 Ocak'ta Lübnan'la 'münhasır ekonomik bölgeleri sınırlandırmaya dönük anlaşmayı' imzalaması bardağı taşırdı ve Ankara'nın protesto notasını getirdi. Türkiye'nin Rum itirazları şu noktalarda:

·  Kıbrıs uluslararası bir sorun olarak BM Genel Sekreteri'nin iyi niyet misyonu kapsamında. Rum Kesimi adanın tümünü temsil etmiyor. Hiçbir devletin, meşruluğu tartışmalı bir yönetimle böyle bir anlaşma imzalaması doğru değil.

·  Doğu Akdeniz coğrafik yapısı nedeniyle yarı kapalı bir deniz. Ekonomik zenginliklerin çıkarılıp işlenmesi için tüm kıyıdaş ülkelerin genel bir çözüm bulması gerek.

·  Rum yöneticilerinin petrol gelirlerinin Kıbrıs Türk tarafıyla paylaşmama ısrarı dikkat çekici. Böylesi bir girişim kabul edilemez.

Suriye ve İsrail de listede
Ancak Ankara'nın eli kolu bağlı görünürken, Rumların Suriye ve İsrail'le de ekonomik bölgeleri sınırlandıran anlaşmalar imzalamak istediği öğrenildi. Bu durumda Doğu Akdeniz'in ekonomik varlıklarından yararlanma konusunda tek başına kalmış olacak Türkiye'nin Şam ve Tel Aviv'le yakın temasla şimdilik girişimi engellediği belirtiliyor. Yunanistan 1987'de
Ege'nin tartışmalı sularında petrol arama çalışmalarına başlayınca savaşın eşiğine gelinmiş, diplomatik girişimlerle iki ülke ihtilaflar giderilene dek petrol arama çalışmalarının askıya alınmasında uzlaşmıştı.

Federasyondan iki devletli çözüme

FEDERASYON TERCİHİ YÜZDE 20'LERE GERİLEDİ... KADEM'in yaptığı kamuoyu yoklamalarında, ilk kez 2006 yılında Kıbrıs Türklerinin ağırlıklı tercihinin yüzde 65'le "iki devletli çözüm"den yana olduğu, "federasyon" tercihinin ise yüzde 20'lere gerilediği belirlendi

(Nezire GÜRKAN-TAK)

Kıbrıs Türk toplumunda 2001 yılında doruğa ulaşan ekonomik krizin ve özellikle 2004 referandum sürecinin ardından ekonomik göstergelerdeki artışa ve refah düzeyinin yükselmesine karşın, bu gelişmenin kamusal politikalara yansımaması nedeniyle hizmet kalitesinin yükselmediği, refah artışının bölgeler arasında dengeli bir dağılım göstermediği ve nüfusun yüzde 10-15'inin fakirleşmeye doğru gerilediği bildirildi.

Kıbrıs Toplumsal ve Ekonomik Araştırmalar Merkezi'nin (KADEM) çeşitli başlıklar altında yaptığı araştırma ve kamuoyu yoklamalarında, Kıbrıs Türk toplumunun bugünkü yapısıyla modern ve geleneksel öğeleri bir arada taşıyan "eklektik" yapısıyla "geçiş toplumu" özelliği taşıdığına da vurgu yapıldı.

Ekonomik ve sosyal tercihler yanında Kıbrıs konusundaki tercihlerde de ciddi değişiklik olduğuna dikkat çekilen kamuoyu yoklamalarında, ilk kez 2006 yılında Kıbrıs Türklerinin ağırlıklı tercihinin yüzde 65'le "iki devletli çözüm"den yana olduğu, "federasyon" tercihinin ise yüzde 20'lere gerilediği belirlendi.

Kıbrıs Türk toplumunun sosyal, siyasal, ekonomik tercihlerine gösterge niteliğinde kamuoyu araştırma ve anketleriyle tanınan KADEM'in sahibi Sosyolog Muharrem Faiz, çeşitli konulardaki bir dizi araştırma, inceleme ve kamuoyu yoklamalarının sonuçlarını TAK muhabirine değerlendirdi.

Faiz, kurumlara güven-güvensizlikten siyasete ilgiye, evlenme-boşanmalardan gelir durumuna ve yaşamdan memnuniyete, araba satışlarından konut inşaatlarına, Kıbrıs siyasi sorununa ilişkin tercihlerden sağlık ve eğitim hizmetlerinden yararlanma şekillerine kadar yaşama dair her konuda yapılan kamuoyu yoklamalarının, yıllarla kıyaslamalı olarak toplum yapısına gösterge niteliğinde olduğuna dikkat çekti.

Sosyolog Muharrem Faiz'in verdiği bilgiye göre çeşitli alanlardaki göstergeler, özellikle 2001 yılından itibaren genel refah seviyesinde artış olduğunu, alım gücünün yükseldiğini gösteriyor. Ancak bölgelere ve sosyal gruplara göre dengeli bir dağılım yok. Örneğin memur kesiminin ağırlıkta olduğu Lefkoşa ile Güzelyurt ve İskele-Karpaz bölgesindeki refah artışı arasında denge yok. Gelir artışına, refah düzeyinin yükselmesine karşın özellikle Güzelyurt ve İskele-Karpaz bölgelerinde yoğunlaşan yüzde 10-15 gibi küçümsenmeyecek bir kesimin geliri sürekli düşüyor, fakirleşiyor...

Peki, refah artışının, gelir düzeyindeki yükselmenin göstergeleri neler?

Muharrem Faiz'in verdiği bilgiye göre bu konuda araba satışından memnuniyet ifadelerine, tatil yapanların artışından konutların durumuna kadar birçok gösterge var.

Bunlardan birkaç örnek:

-2006 verilerine göre yüzde 30'luk bir kesim bir önceki yıla göre gelirinin arttığına, geriye kalan yüzde 30 da aynı kaldığına inanıyor.

-"Mutluyum" diyenlerin oranı yüzde 70'in üstünde.

-Batı ülkelerinde insanlar yaşam boyu taksit ödeyerek ev sahibi olurken, KKTC'de hane sahiplerinin yüzde 75'i kira ödemiyor.

-2006 yazında nüfusun yüzde 24'ü yurt dışına tatile gitti.

-Yine 2006'da yüzde 15'ten fazlası ya araba değişti, ya yeni araba aldı.

-Özel klinik ve hastanelerden sağlık hizmeti alanların oranı yüzde 60'a çıktı...

Güzelyurt ile İskele-Karpaz farklı bir dünya

Genel veriler, özellikle 2006'da yapılan kamuoyu yoklamalarından, yükselen genel refah seviyesinden İskele-Karpaz ile Güzelyurt'un yeterince yararlanmadığı da ortaya çıkıyor.

Özellikle Güzelyurt'ta gelir artışı değil düşüş dikkat çekiyor. Örneğin 2006'da yapılan ankette "gelirim arttı" diyenler Lefkoşa'da yüzde 36 iken, Güzelyurt'ta bu oran yüzde 13, İskele-Karpaz'da yüzde 20.

Muharrem Faiz, bölgeler arası dengesizliği yorumlarken, Güzelyurt bölgesinde narenciye ve ticaret hacmindeki gerileme ile beyin göçüne vurgu yaptı.

Faiz, gelir artışında, ikinci iş, uzmanlık alanları gibi faktörleri öne çıkaran bireysel yetenek ve girişimin esas rol oynadığına da dikkat çekerek, artan gelirden özellikle eğitimli ve memur kesimlerinin yararlandığına işaret etti. Faiz, dünyadaki eğilime uygun olarak eğitimin, uzmanlığın giderek gelir artışında belirleyici rol oynadığının altını da çizdi.

Bölgeler arası dengesizliğin, refah artışı ve "zenginliğin" kamusal politikalara yansımamasından kaynaklandığını anlatan Faiz, genel refah artışına karşın yüzde 10-15 gibi küçümsenmeyecek bir nüfusun fakirleşmesinin de bunun en önemli göstergelerinden olduğunu söyledi. Faiz, "Ay sonunu getiremeyen, kendini bir önceki yıla göre daha az mutlu hisseden, sağlık ve eğitim hizmetlerinden gereğince yararlanamayan, tatil yapamayan, umutları dibe vuran bu kesim kendini ifade etmede de güçlük çekiyor. Genel zenginleşmenin baskısıyla kasaptan yarım önge kıyma alırken 'gizleniyor', arabasızlıktan yakınmaktan utanıyor..." diye konuştu.

Ev-apartman yapılıyor ama işyeri yapılmıyor... Neden?

 

Toplumda genel refah artışı, ev-araba satışlarında, daha fazla özel ders, daha fazla özelden sağlık hizmeti, yaşamdan memnuniyet şeklinde kendini gösterirken ekonomiye dönük kalıcı etki gözlemlenmediğini de anlatan Faiz, konut ve apartman inşaatında patlama olduğu dönemde bile işyeri sayısının artmamasını örnek gösterdi.

Bu görüşünü rakamlarla da örnekledi Muharrem Faiz...

Örneğin, 2005 yılında Lefkoşa merkeze 24 ev, 35 apartman yapılırken sadece 6 işyeri; Mağusa'ya 58 ev, 71 apartman yapılırken 7 işyeri; Girne'ye 38 ev, 40 apartmana karşılık 1 işyeri, Güzelyurt'ta 7 ev 2 işyeri, İskele merkezde 114 ev, 3 apartmana karşılık 1 yeni işyeri yapılmış.

Refah artışının ekonomiye, sermaye birikimine dönüşmemesinin çelişki oluşturduğuna dikkat çeken Muharrem Faiz, özetle şu değerlendirmeyi yaptı:

"Refah artışı kamusal politikalara yansımıyor. Çözümler bireysel... İnsanlar jeneratör alıyor ama elektrik sorunu çözümlenmiyor. Bu kaynak elektriğe gitse sorunun çözümünde adım olacak. Veya sağlık... Büyük paralar harcanıyor ama sağlıkta iyileşme yok. 40-50 yaş civarında sağlık problemi olanların oranı yüzde 3-5 iken, 65 yaş üzerinde bu oran bir anda yüzde 27'ye dayanıyor. Bu da kamusal sağlık politikaları olmamasının göstergesi...

Eğitimde de durum aynı... Sınıflardaki öğrenci sayısı azalıyor, özel ders alanların sayısı artıyor ama eğitimde düzelme yok. Özel derslerle, özel okullarla sorun çözmeye çalışıyoruz, çok para harcıyoruz ama eğitim politikasına yansımadığı için kalıcı olamıyor. Özel derse para veremeyenler, özel okula gönderemeyenler ve aslında uzun vadede herkes mağdur oluyor...

İşsizlik yüzde 9 gibi Avrupa standartlarına yakın... Ama gizli işsizlik çok... Mühendis şoförlük yapıyor, kasap işletmeci v.s."

Çelişkili değer yargılarının, doğru ile yanlışın iç içe geçmesinin "eklektik" toplum yapısının özellikleri olduğunu belirten Muharrem Faiz, "Tam bir geçiş toplumu özelliği gösteriyoruz. Hangisinin iyi ve kötü, hangisinin doğru ve yanlış olduğu konusunda çelişkiler yaşanıyor. Çift değerlilik, normsuzluk hâkim... Hem modern, hem muhafazakâr. Geleneksel ile modernlik iç içe... Batılı gibi giyiniyoruz, yaşıyoruz, harcıyoruz ama Batı'da görülen değerler de yok" ifadelerini kullandı.

Çelişkilere vurgu yaparken, "2005 yılında 1100 civarında evlilik olurken aynı yıl 700 boşanma başvurusu var. Yani yarısından fazlası... Ama diğer yandan da boşanmayı hâlâ yadırgıyoruz" diye konuşan Faiz, şu örneklerle de çelişkili toplum yapısına vurgu yaptı:

"Kürtaja yasal olmasına karşın karşı çıkıyoruz ve gizli yapıyoruz... Bireysel özerkliğe önem veriyoruz ama bir kadının tek başına yaşamasını yadırgıyoruz."

Çağdaş değer yargıları arasında önemli yer tutan çevre konusunda da hassasiyetlerin kamusal değil "bireysel" olduğunu söyleyen Faiz, Girne örneğini vererek ilginç bir tespitte bulundu.

" 'Girne çevre açısından mahvoldu' diyoruz. Aslında Girne'yi mahvedenler ağaç kesenler değil, 'ağaç severleri'dir. Herkes ağaçlık bölgelerde ev yaptı, bahçesi var, duvar da çekti ama kamusal alan kalmadı. Herkes yeşili seviyor ama kendi 'hapishanesi' içinde. Ortak paylaşılabilecek alanlara karşı çıkıyor. Oysa önemli olan o ağaçtan, o yeşilden herkesin yararlanması..."

Kamusal politikalar için toplumsal talebin yükselmesi gerektiğini anlatan Faiz, özetle şunları söyledi:

"Özel ders alarak eğitim sorununu, özel kliniğe giderek sağlık sorununu çözemezsiniz. Kendi bahçenizi düzenleyerek ülkedeki yeşil alanlara katkı yapamazsınız. Kamusal politikalarla kamusal çözümler bulmanız gerekir. Bu da ancak toplumsal taleple olur. Bu ülkede böyle bir toplumsal talep yok. Sıradan insanın toplumsal talebini yükseltmeden sorunları formüle de edemezsiniz, çözüm de bulamazsınız. Politik arz değil toplumsal taleptir esas olan. Yoksa 'falan parti gelsin, falan parti gitsin' diyerek çözüm olmaz."

Toplumsal sorumluluk-sorumsuzluk konusunda genellikle gençlerin eleştirildiğine dikkat çekerken de "Eleştireceksek kendimizi eleştirmemiz lazım. Gençler bize, bizi gösteriyor. Gençlerdeki eğilim yetişkinlerdeki eğilimin saf halidir" diyen Faiz, toplumdaki olumsuzluklar kolektif olarak yaratılmasına karşın herkesin "günah keçisi" aradığına dikkat çekti.

Ülkedeki olumsuzluklarda de-jure ile de-facto nüfus arasındaki farkın da önemli pay taşıdığını söyleyen Faiz, şunları kaydetti:

"Nüfus konusunda konuşurken bir yandan ırkçılık, bir yandan rakam abartma var... İkisi de uç... Oysa asıl olan gerçekliktir, fiiliyattır... De-jure nüfus 190 bin civarındayken, de-facto nüfusun 300 bine yakın olması dünyada görülmüş bir şey değil. Arapların İngiltere'de, Cezayirlinin Fransa'da olması çok normal... Hatta daha adil bir dünya için katkı da yapar bu durum. Ama iki kat nüfus sosyal ekolojiyi bozar. Hastaneler girilemez, otobüsler binilemez olur. Üstelik bu nüfus yaşadığı ülkeye aidiyet duygusuyla bağlı olmadığı için yola, okula, hastaneye bakma ihtiyacı da duymaz, titizlik göstermez."

Kıbrıs Türkü'nü kimlik açısından yorumlarken de, "Türkiyeliye karşı Kıbrıslı, Rumlara karşı Kıbrıslı Türk" kimliğinin ön plana çıkarıldığına, anketlerden çıkan genel eğilimin ise Kıbrıslı Türk kimliğine vurgu yapılması yönünde olduğuna işaret eden Faiz, "Kıbrıslı Türklerde dışlama duygusu var ama bu hiçbir zaman ırkçılık, saldırganlık noktasına gelmedi" ifadelerini de kullandı.

KADEM Sorumlusu Sosyolog Muharrem Faiz, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıs sorununa çözüm şekline ilişkin beklentileriyle ilgili son kamuoyu yoklamaları hakkında da bilgi verdi.

2006 yılında yapılan kamuoyu yoklamalarında "iki devletli" çözüm tercihinin yüzde 65 ile bugüne kadar en yüksek orana çıktığını, "federasyon" tercihinin ise yüzde 20'yle en düşük seviyeye indiğini açıklayan Faiz, "1989 yılından beri araştırma, kamuoyu yoklaması yapıyorum. Böyle bir oran şimdiye kadar görmedim" dedi.

Siyasete güven yok... Ordu, polis, mahkemeler güvenilir

Ve yine 2006'dan dikkat çeken başka veriler...

Siyasete, partilere güven yüzde 19.

Siyasetle çok ilgili olanların oranı sadece yüzde 14.

En çok güvenilen kurumlar ordu, polis ve mahkemeler.

KIBRIS 29/01/07

 

Möller açıklama yapamadı

Fileleftheros, diplomatik kaynaklara dayandırdığı haberinde, bir hafta önce Möller'in BM Güvenlik Konseyi üyesi ülkelerin büyükelçiliklerine yaptığı bilgilendirmede, tarafların 8 Temmuz anlaşması konusunda uzlaşı ekseninde bulunduklarını belirttiğini, ancak son günlerde engellerin ortaya çıktığını savundu.

Gazete, Rum tarafının, gündelik konulara ilişkin sunduğu önemli bir konunun Türk tarafınca kabul görmediğini, böylece Kıbrıs Türk tarafının, tarafların sundukları tüm konuların müzakere masasında bulunacağı yönünde geçtiğimiz Temmuz ayında iki lider tarafından varılan anlaşmaya uymadığını iddia etti.

Gazete, Kıbrıs Türk tarafının bu itirazının BM tarafından kayda geçirildiğini ve Möller'in bir çıkış yolu aradığını belirtirken, bu bağlamda Möller'in Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile görüşmeler gerçekleştirdiğini ifade etti.

Gazete, görüşmeler sırasında üzerinde uzlaşıya varılan bir konunun ertesi gün bizzat Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev tarafından geçersiz kılındığını iddia ederken, bu durumun da anlaşmaya varılmasını zorlaştırdığını savundu.

Kiprianu'dan Kıbrıs Türk liderliğine çağrı

Öte yandan gazete bir diğer haberinde ise, AKEL Basın Sözcüsü Andros Kiprianu'nun yaptığı açıklamada, Kıbrıs Türk liderliğine 8 Temmuz anlaşmasının uygulamaya konması için çalışma çağrısında bulunduğunu yazdı.

Habere göre, Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca'nın Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ile Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın görüşmelerinin 8 Temmuz anlaşmasında yer aldığı şeklindeki açıklamasını yorumlayan Kiprianu, "anlaşmaların veya görüşlerin sadece bir kısmının ifade edilmesinin en kötü şey olduğunu" söyledi.

Kiprianu, 8 Temmuz anlaşmasının iki liderin görüşmesini öngördüğünü, ancak bunun öncesinde başka şeylerin gerçekleşmesi gerektiğini savunurken, DİSİ Başkanı Nikos Anastasiadis'e yönelik eleştirilerde de bulundu.

Kiprianu, Cumhurbaşkanı Talat ile görüşebileceğini açıklayan Anastasiadis'in özlü bir diyalogun başlaması koşullarının oluşmasına yardımcı olmak için, Rum toplumunun çözüm için işbirliği yapmaya hazır olup olmadığına ilişkin kuşku yaratmak yerine Kıbrıs Türk siyasi partileri ile görüşmesi gerektiğini ifade etti.

KIBRIS 29/01/07

 

Sorakın: Güneydeki Türk okulu, Karpaz'daki Rum okuluyla muadil olmalı

Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı Erdoğan Sorakın, Güney Kıbrıs'taki Türk okulunun Karpaz'daki Rum okuluyla muadil olmasını istediklerini belirterek, "orada herhangi bir Türk öğretmenin görev alması, bizim buradaki hedeflerimize ulaşmamıza yardımcı olmayacaktır" dedi.

Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) genel Sekreteri Şener Elcil de, Türk öğrencilerle ilgili tüm atamaların 1960 Anayasası gereği sadece Kıbrıs Türk makamlarınca olabileceğini anımsatarak, Kıbrıslı Türk öğretmenlerin her şeye rağmen Güney Kıbrıs'taki Türk okulunda görev almamalarını çağrısında bulundu.

Bir süre önce hayatını kaybeden Pefkios Yeorgiyadis'in Rum Eğitim ve Kültür Bakanlığı görevini vekaleten yürüten İçişleri Bakanı Neoklis Silikiotis, Limasol'daki Türk İlkokulu'nda eğitim gören 50'den fazla Kıbrıslı Türk öğrenci için 1 Kıbrıslı Türk öğretmen istihdam edeceklerini açıkladı.

Silikiotis, Rum basınına yansıyan açıklamasında, geçen hafta içerisinde Kıbrıslı Türk öğrenciler için bazı kararlar alınmış olduğunu belirterek, Kıbrıslı Türk öğrencilere yardımcı olunması amacıyla bir Kıbrıslı Türk öğretmen ile Türkçe öğretmenleri işe alacaklarını kaydetti.

Elcil

Rum Eğitim Bakanlığı'nın girişimiyle ilgili olarak BRT'ye değerlendirmede bulunan KTÖS Genel Sekreteri Şener Elcil, yapılanın konuyla ilgili olarak sürmekte olan hukuki mücadelelerinin önünü kapatmak amacı taşıdığını ifade ederek, okulda halen görev yapan ve Rum Eğitim Bakanlığı tarafından atanmış olan 3 Kıbrıslı Türk'ün ilkokul öğretmeni değil, lise öğretmeni olduğunu anımsattı.

Elcil, Eğitim Bakanlığı makamı bulunmayan 1960 Anayasası'na göre Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerin eğitimi konusunda söz hakkı olmadığına işaret ederek, bu görevin her iki tarafta da Maarif Dairesi Müdürlükleri'ne bırakıldığını hatırlattı.

Bu noktadan hareketle, Güney Kıbrıs'ta halen Kıbrıs Cumhuriyeti Eğitim Bakanlığı olarak faaliyet gösteren makamın hiçbir hukuki yanı olmadığının altını çizen Elcil, 1960 Anayasası'na aykırı bir kurumun Kıbrıslı Türklerin eğitimiyle ilgili karar alamayacağını vurguladı.

Şener Elcil, Güney'deki okullara atamanın sadece Kıbrıs Türk tarafı makamlarınca olabileceğini ifade ederek, "Kıbrıslı Türklerin dikkatli olması ve cazip paralara atfen görev almamaları lazım. Bunu doğru bulmuyoruz" dedi. Elcil, Kıbrıslı Türkleri siyaseten geriletmeyi amaçlayan bir mantığın devrede olduğuna işaret etti.

Konuyla ilgili olarak Rum Yüksek Mahkemesi'nde sürmekte olan davalarının 6 Şubat'ta görüşülmeye devam edeceğini anımsatan Elcil, ikinci kez verdikleri görüşe istinaden Rum Başsavcılığı'nın karşı görüşünü beklediklerini kaydetti.

Sorakın

Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığı Müsteşarı Erdoğan Sorakın da açıklamasında, Güney'deki Türk öğrencilere yönelik olarak faaliyet gösteren okulun, Karpaz'daki Rum okuluna muadil olmasını arzu ettiklerini belirtti. Kuzey'deki müfredatın Güney'deki Türk okullarında da uygulanmasını istediklerini anlatan Sorakın, bunun sadece Kıbrıslı Türk öğretmen istihdamı ile olamayacağını vurguladı.

Sorakın, "Orada herhangi bir Türk öğretmenin görev alması, bizim buradaki hedeflerimize ulaşmamıza yardımcı olmayacaktır" dedi.

Güney Kıbrıs'taki okulda görev yapacak öğretmenlerle ilgili çalışmalarını bir süre önce tamamladıklarını anımsatan Sorakın, ancak Rum tarafından olumlu yanıt gelmemesi üzerine belirlenen 6 öğretmenin görevlerine başlayamadığını açıkladı.

Erdoğan Sorakın, Karpaz'da halen faaliyet göstermekte olan Rum okulundaki öğretmenlerin ise Rum Yönetimi tarafından belirlendiğini ve Kıbrıs Türk makamlarınca onaylandığını ifade etti. Rum Eğitim Bakanlığı'nın kararında art niyet aramanın yanlış olmayacağına işaret eden Sorakın, herkesin kendi ana dilinde eğitim hakkı bulunduğunu anımsattı.

Sorakın, 'ürk öğretmen görevlendireceğim' şeklindeki göstermelik kararlarla bunu dünya kamuoyuna açıklamak mümkün değildir. Bunun mücadelesi tabii ki yapılacaktır" dedi.

KIBRIS 29/01/07

 

"Akel'in Kıbrıslı Türklere yönelik tezlerini Rumlar çarpıtıyor"

Haravgi'nin Katsuridis'le yaptığı geniş söyleşisinin CTP-AKEL ilişkileriyle ilgili bölümleri şöyle:

"Soru: AKEL ve CTP birkaç gün önce, iki parti arasındaki sıkı ilişkiler çerçevesinde görüştü. İki partinin lideri, kamuoyuna yönelik açıklamalarında, mutabakata vardıkları noktaları açıkladılar. AKEL'in ve CTP'nin tutumları arasında ayrılık var mı?

Yanıt: AKEL liderliğinin Cumhuriyetçi Türk Partisi liderliğiyle görüşmesi, referandumun hemen ardından ve özellikle 8 Temmuz Anlaşması'ndan sonra bizim üstlendiğimiz çabada bir istasyondur. Zeminin ön hazırlığının yapılması, yani hem Kıbrıs sorununun yönleri, hem karşılıklı anlayış, hem de her iki topluma vermemiz gereken çözüme ulaşabilmemize ve çözümü hayata geçirmemize yardımcı olabilecek kurumlar bulunduğu ortak görüntüsü konusunda... AKEL ve CTP arasındaki Kıbrıs sorununa ilişkin bütün görüş ayrılıkları çözülmedi ama bazı adımlar atıldı. Görüşmede uzlaşıya varılanların hayata geçirilmesi halinde 2007 içerisinde daha başka adımlar da atılacağını umuyor ve inanıyoruz.

Soru: Çoğu zaman AKEL'in tutumunun vatanımızın öteki yarısında çarpıtıldığı şikâyet ediliyor. Bugün durum nedir?

Yanıt: Çarpıtmalar devam ediyor ama her seferinde bundan CTP veya yetkilileri sorumlu olmak zorunda değil. AKEL'in ve Kıbrıs Rum toplumunun Kıbrıs Türk toplumuna yönelik tezlerinin çarpıtılmasının esası Rum tarafından yapılıyor olması trajiktir. Gece-gündüz Kıbrıslı Türklere AKEL'i milliyetçi, taksimi isteyen ve 'sağır' göstermeye çalışan politikacıları ve gazetecileri kastediyorum. Bütün bunlardan sonra, Kıbrıs Türk toplumunda yanlış izlenim sahibi insanlar olmaması mümkün mü? Kıbrıslı Türkleri, AKEL'in milliyetçi olduğuna, çözümü istemediğine v.b inandırmayı başarmaları halinde çözüme nasıl ulaşacağımızı ve çözümün nasıl uygulanacağını soruyoruz.

Soru: Bunun için temasların yoğunlaştırılması mı gerek?

Yanıt: AKEL tarafından temaslar sürekli yoğunlaştırılıyor ancak aynı zamanda altımızı oyanların, son tahlilde Kıbrıs'a hiç hizmet etmedikleri konusunda duyarlılaşması gerekir."

KIBRIS 29/01/07

 

LETTER WRITTEN BY MUSTAFA GENCSOY & PROF. DR SALAHI SONYEL AND SENT TO INDEPENDENT NEWSPAPER WRITER ROBERT FISK

 

The Editor                                                                                                    24 January 2007

The Independent

 

 

Sir

 

Letter for Publication

 

On behalf of the Cyprus Turkish Association (London), we deplore and condemn vehemently the heinous murder of the Turkish Armenian journalist, Mr Hrant Dink in Istanbul a few days ago. We equally deplore the attitude of your reporter, Mr Robert Fisk (‘Award-winning writer shot by assassin in Istanbul street, January 20,2007), who is in the habit of Turkey-bashing at the slightest opportunity that arises, to pour out his mostly unfounded and venomous vituperations against the Turks on the so-called “Armenian genocide or holocaust”. He uses these terms interchangeably and claims that Winston Churchill was ‘among the first call it a holocaust’(!) without telling us his source.

 

Considering that the term ‘genocide’ was invented by the Jewish writer, Raphael Lemkin, in his book Axis Rule in Occupied Europe, published in 1944, and the role that Churchill had played during the 1915 Dardanelles Campaign that cost him his post as a Cabinet Minister, it is doubtful whether he would have labelled the Turco-Armenian incidents of that year as “holocaust”. In fact, the British Government called these incidents as ‘massacres’, and the Blair Administration in April 1999 did not recognise these as ‘genocide’.

 

Similarly, the original quotation from the Hitler speech to his Generals in August 1939 does not refer to the Armenians, but to the ‘Polish-speaking race’. A forged ‘document’ which had been leaked to the Press and appeared in print at the time is the source of the alleged Hitler ‘statement on the Armenians’. This was published in the Times on Saturday, 24 November 1945. (See Heath Lowry: ‘The US Congress and Adolf Hitler on the Armenians’, Political Communication and Persuasion, vol.3, no.2 New York, 1985, pp.111-140).

 

Finally, whether a genocide did/or did not take place against the Armenians during the First World War and the culpability, if any, of any side and others (as, in the words of a former British Foreign Secretary, Lord Nathaniel Curzon, ‘the Armenians are not innocent lambs’), only a panel of honest, impartial and reputable scholars, (including Armenians and Turks) can decide, as a first decide, as a first step towards conciliation and rapprochement between the two peoples, and not sensation-seeking know-alls.

 

 

Yours faithfully

 

 

( Prof.S.R. Sonyel)                                                                                 (M. Gencsoy)

 

 

                                                                                                                  

TÜRKİYE KIBRIS KONUSUNDA HAKLIDIR


Almanya'nın eski Dışişleri Bakanı J. Fischer de, Kıbrıs konusunda önemli bir açıklama yaptı. 2004 Brüksel Doruğunda, Erdoğan ile yapılan pazarlıkta bulunan Fischer, sözlerini hiç çiğnemeyen ve Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılmasını en heyecanla destekleyen Alman siyasilerden biridir. Benimle konuşurken çok netti; "Doruk sırasındaki pazarlıkta Erdoğan'a söz verdik" dedi ve aynı heyecanla devam etti:

"Türk Başbakanı, Kıbrıs Türkleri'ne yönelik ambargonun kaldırılıp kaldırılmayacağını sordu ve bizlerde EVET dedik. Erdoğan'ın şimdi bizlerden sözümüzü tutmamızı istemesi son derece normaldir".

Ancak Fischer, Türkiye'nin ne olursa olsun önüne çıkan engellere takılmaması gerektiğini de söylüyor. "Bırakın bunları. Büyük resmi görün ve yolunuzda devam edin. Avrupa'daki tereddütler sizleri korkutmamalı" diyor. Doğrusu ben de aynı fikirdeyim. Baksanıza her şey nasıl değişiveriyor. Bir hükümet (Sosyal Demokratlar) Türkiye'yi Avrupa'ya taşıyor, yerine gelen Hıristiyan Demokratlar engelliyor. Takılmamak ve hedefe doğru gitmek şart. Alınganlığa hiç gerek yok. AB'ye tam üye olacağız diye, bütün ödünleri vermek, hatta KKTC'den vazgeçmek tabii ki söz konusu değil. Ancak bugünden 15 yıl sonrasına bakıp "Bu adamlar bizi nasıl olsa almayacaklar. İyisi mi, biz de vaktimizi harcamayalım" demenin hiçbir anlamını bulamıyorum.

Unutmayalım, uluslararası ilişkilerde alınganlığın yeri yoktur.

MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 30/01/07

 

 

Dışişlerinden Akdeniz'de petrol arayacak şirketlere uyarı


      ANKARA(ANKA)

Dışişleri Bakanlığı, Kıbrıs Rum Kesimi’nin Doğu Akdeniz’de petrol-doğal gaz araştırmasıyla ilgili verdiği ruhsatların hükümsüz olduğunu belirterek, bu ruhsat çerçevesinde Akdeniz’de araştırma yapmak isteyecek ülke ve şirketleri uyardı.
      Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin , 2003 yılından itibaren Doğu Akdeniz’deki ülkelerle deniz yetki alanlarını ilgilendiren ikili anlaşmalar yapma gayretlerini arttığı kaydedildi. Açıklamada, KKTC’nin ve Türkiye’nin en başından beri bu teşebbüslere karşı çıktığı ve yarı kapalı bir deniz niteliğindeki Doğu Akdeniz’de kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge sınırlandırmalarının ancak bütün ilgili ülkeler arasında ve bütün tarafların hak ve çıkarlarını gözetecek şekilde yapılacak düzenlemelerle mümkün olabileceğini savunduğu vurgulandı.
      Bu doğrultuda, Türkiye’nin itirazına rağmen Mısır ile Rum kesimi arasında 17 Şubat 2003 tarihinde imzalanan münhasır ekonomik bölge sınırlandırma anlaşmasının Türkiye tarafından tanınmadığının hem Mısır nezdinde hem de Birleşmiş Milletler Örgütünde kayda geçirildiği belirtilen açıklamada, Mısır’la bu konudaki temaslar devam ettiği kaydedildi.
     
      “ANLAŞMA OLMAYACAK DENMİŞTİ"
      GKRY ile bu defa Lübnan arasında aynı konuya ilişkin müzakereler yürütüldüğünün öğrenilmesi üzerine, Lübnan Başbakanı ve Dışişleri Bakanı nezdinde girişimde bulunulduğu da belirtilen açıklamada, “Tarafımıza böyle bir anlaşmanın yapılmayacağının açıklanmasına rağmen Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile Lübnan arasında sözkonusu anlaşmanın imzalanacağına dair 15-16 Ocak tarihinde basına da yansıyan haberler üzerine, Ankara’da Lübnan Büyükelçisi ve Beyrut’ta da Dışişleri Bakanlığı nezdinde yeniden girişimlerde bulunulmuştur" denildi.
      Açıklamada, “Ancak, sözkonusu anlaşmanın 17 Ocak 2007 tarihinde imzalandığı öğrenilmiş olup, Lübnan makamlarından anlaşmanın mahiyeti hakkında izahat istenmiş, her hal ve karda böyle bir anlaşmanın yürürlüğe konulmaması talep edilmiştir" ifadeleri yer aldı.
      Son olarak, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Meclisinde Kıbrıs Adasının deniz alanlarındaki petrol yataklarında arama yapılmasını düzenleyen bir yasanın kabul edildiğine ilişkin haberler çerçevesinde konunun hukuki ve siyasi boyutlarına bir kez daha dikkat çekilmesinde yarar görüldüğü kaydedilen açıklamada, “KKTC tarafından da açıklandığı üzere, Kıbrıs Adasının deniz alanlarında KKTC’nin de hak ve yetkileri bulunmaktadır. Öte yandan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Adanın tümünü temsil etmemektedir. Dolayısıyla, bu konuda çıkardığı yasaların veya ilgili ülkelerle yaptığı anlaşmaların bizim açımızdan hükmü bulunmamaktadır" denildi.
     
      “TÜRKİYE ÇIKARLARINI KORUMAKTA KARARLI"
      Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarını korumakta kararlı olduğunu ve bunların aşınmasına yönelik teşebbüslere müsaade etmeyeceğini duyurdu.
      Açıklamada son olarak, “Bu bağlamda, Kıbrıs Adasının deniz alanlarında Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin vermeye teşebbüs edebileceği hükümsüz ruhsatlara dayanarak petrol-doğal gaz araştırmasıyla ilgili çalışmalar yapmayı düşünebilecek ülkelerin ve şirketlerin, durumun hassasiyetini ve Ada’daki diğer kurucu halk olan Kıbrıs Türklerinin iradesini de dikkate almaları, her hal ve karda Kıbrıs meselesinin çözüm sürecine olumsuz etkide bulunacak girişimlere yönelmemeleri gerektiğini hatırlatıyor ve buna göre davranmalarını bekliyoruz" denildi.

MILLIYET 30/01/07

 

 

Mübadillerin hüzünlü günü

Kimisi 'Bir daha dönemem' diye anahtarları denize fırlattı. Kimisiyse 'Her an dönebilirim' diye sandığını bile açmadı. 84 yıl önce alınan kararla yerinden edilen mübadiller bugün Rumca ve Türkçe şarkılar söylemek için bir araya geliyor

30/01/2007 RADIKAL

BAHAR ÇUHADAR

İSTANBUL - Onlar denklerinin, sandıklarının peşi sıra, Balkanlar'dan
İstanbul ve Anadolu'ya doğru yollara dökülen bir neslin çocukları. Savaşın acı bir meyvesi gibi doğan 'mübadiller' Lozan görüşmeleri sırasında, 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan anlaşmayla, doğup büyüdükleri, ekip biçtikleri toprakları geride bıraktı. Kimisi 'Bir daha asla dönemem, bitti' diyerek tüm anahtarlarını denize fırlattı, kimisi yıllarca açmadıkları sandıklarıyla 'Her an geri dönebiliriz' diye tetikte bekledi. Yunanistan ve Türkiye arasında imzalanan Mübadele-Zorunlu Göç Sözleşmesi sonucu, İstanbul'daki Rumlar ve Batı Trakya'daki Türkler kapsam dışı kalmış, geri kalan 1 milyon 200 bin Rum, 600 bin Türk de yerlerini yurtlarını birbirlerininkilerle değiştirmişti.

 

Depremle gelen buluşma
Mübadiller, geldikleri yeri hiç unutmadı. Geride kalan tarlalar, çiftlikler, evler ama en çok da komşular, arkadaşlar hep anlatıldı yeni kuşaklara. Topraktan kopmuş olmanın verdiği acının yanında şarkılar, türküler, yemekler, gelenekler de hep saklı kaldı. Mübadele çocuklarının yanlarında ufacıkken getirdiği bebekleri büyüdü sonra, anne, baba oldular. Onların çocukları da unutmadı mübadelenin ne demek olduğunu. 1999 Marmara depreminin Türkiye ve Yunanistan arasında dostluk rüzgârları estirdiği dönemde birbirlerini bulup, 'Çekilen acıların bir daha yaşanmaması' için Lozan Mübadilleri Vakfı'nı kurdular. Bugün kaderlerini belirleyen anlaşmanın 84. yıldönümü. Mübadele çocukları bu akşam her sene olduğu gibi anıları tazelemek, koronun Türkçe-Rumca seslendireceği ortak türküleri dinlemek için buluşacak...

Evde Rumca konuşmaya devam
Lozan Mübadilleri Vakfı Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Müfide Pekin, Giritli bir ailenin kızı. Girit, Hanya'dan gelip İzmir'e iskân olan ailesi evde Rumca konuşmayı, Girit yemekleri yapmayı hiç bırakmamış. Müfide Pekin de çocukken öğrendiği Rumcayı hâlâ konuşuyor. "Bizimkiler mübadele kararına şokolmuş. 1922'de savaş bitince biz burada kalırız demişler. Bir sürü insan tekrar döneceğini hayal etmiş. Dedemse gemiyle gelirken, bütün anahtarlarını denize atmış. Bir daha buraya gelemeyeceğim diye düşünmüş" diye anlatıyor ailesinin öyküsünü.
Vakfın kurucu üyesi Zübeyde Tuğpare'nin annesi Yanya'dan gelmiş, 1924'te. O da Yanya kültürü içinde büyüdüğünü, evde sürekli Rumca konuşulduğunu anlatıyor.
Vakfın faaliyetlerini takip eden Ahmet Aşıcı'nın ailesi Selanik'ten Kırklareli'ne gelmiş. "10 yıl sayın, sonra geri döneceksiniz demişler, hep geri dönme umudunu taşımışlar" diyen Aşıcı, mübadele kültürünü en derin biçimiyle yaşadığını söylüyor.
Anne-babası 20'li yaşlarındayken Selanik, Langa'dan Tekirdağ, Malkara'ya göç eden Lozan Mübadilleri Vakfı Genel Sekreteri Sefer Güvenç, 1983 yılında ikisiyle de mübadele sürecini konuşup kaydetmiş. "Mübadele aslında bir dramdır, çok acılar çekilmiştir. Lozan Mübadilleri Vakfı'nın sloganı da zaten çekilen acılar bir daha tekrarlanmasındır" diye konuşuyor.

Mübadele türküleri
Vakıf üyeleriyle mübadillerden oluşan koro da Rumca ve Türkçe söylediği türkülerle ayakta tutuyor geçmişten gelenleri. Bugüne kadar ikisi Yunanistan'da yedi konser veren koro, şimdilerde 'Belleklerdeki Güzellik: Mübadele Türküleri' isimli bir derleme projesi için hazırlamış seslerini. CD olarak basılacak olan çalışma, mübadeleyle gelen alt grupların türkülerini Türkçe, Rumca, Makedonca, Romence, Arnavutça ve Pomakça dillerinde söyleyecek.
Vakıf hemen hiç boş durmuyor. Yılda bir defa geleneksel olarak aile büyüklerinin doğduğu topraklar ziyaret ediliyor. Birinci kuşakların anılarını sözlü tarih yöntemiyle toparlıyor, mübadele belgeselleri hazırlıyor, AB desteğiyle mübadele sempozyumları düzenliyor. Büyüklerinin 'anadilimiz' dediği Rumca ve Yunancayı öğrenmeye meraklı genç mübadillerin katıldığı Yunanca seminerleri de vakfın etkinliklerinden. Mekân sorunu halledilirse, mübadillerin taşınabilir anı, belge ve fotoğraflarını bir araya getirecek bir 'Mübadele Müzesi' de yolda. Çekilen acılar unutulmasın ve tekrarlanmasın diye...

 

İzolasyonların sona ermesi için çalışılacak

İZOLASYONLAR ELLE TUTULUR DÜZEYDE... "Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu"nun, AP'ye sunulmak üzere hazırladığı taslak raporda, Kıbrıslı Türklerin maruz kaldığı izolasyonların elle tutulur düzeyde olduğu ve ticaret, eğitim ve spor alanında zor koşulları beraberinde getirdiği vurgulandı. Raporda, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların sona erdirilmesi gerektiği ve bunun için çaba sarf edileceği kaydedildi

Osman KALFAOĞLU

Avrupa Parlamentosu'nun (AP) Kıbrıslı Türkler ile diyaloğu güçlendirme amacıyla oluşturduğu "Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu"nun, Avrupa Parlamentosu'na sunulmak üzere hazırladığı taslak raporda Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların sona erdirilmesi gerektiği ve bunun için çaba sarf edileceği vurgulandı.

Temas grubu, Kıbrıslı Türklerin maruz kaldığı izolasyonların elle tutulur düzeyde olduğunu ve söz konusu izolasyonların; ticaret, eğitim ve spor alanında zor koşulları beraberinde getirdiğini vurguladı.

Raporda, temas grubunun, izolasyonların kaldırılması için birtakım çalışmalar yapmayı kararlaştırdığı da belirtildi.

Grup, Kıbrıs Türk toplumuyla kalıcı diyaloğun geliştirilmesi için görevini bir basamak yukarıya çekmeye karar verdiğini ve Kıbrıslı Türk toplumuyla Avrupa Parlamentosu arasında tüm politik ve sivil toplum düzeyinde temaslar kurulmasını organize edeceğini vurguladı.

Bu amaçla, 2007'de adanın kuzeyindeki ekonomik ve sosyal aktivite merkezlerine çok sayıda ziyaret yapılmasının planlandığı vurgulandı.

İzolasyonların son bulması için grup, yakın ilişkide olduğu Avrupa kurumlarıyla, Kıbrıslı Türklerin ilişkisini daha da geliştirmeyi planladığını ve Kıbrıslı Türkler için bir 'Ombudsman' pozisyonunu üstlenmeyi istediğini vurguladı.

"Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu"nun girişimiyle, Kıbrıslı Türklerin istek veya önerileri için bir e-mail adresi ve bu amaç doğrultusunda ilk olarak grup için daha fazla çalışanı olan kalıcı bir sekreterya oluşturulabileceği kaydedildi.

Raporda, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunmadan, Kıbrıslı Türklerin sorunlarının kesin sonuç bulunamayacağı vurgulanıyor.

Eğitim konusunda sorunların çözümlenebileceğine işaret edilen raporda ayrıca, adada kalıcı çözümün adresi olarak Birleşmiş Milletler'i işaret ediyor.

KIBRIS'a konuşan bir yetkili, Türk tarafının raporu genel hatlarıyla beğendiğini ancak, raporun bir yerinde "işgal" ifadesinin yer almasının üzüntü yarattığını bildirdi.

Raporda, "Bu sorunların büyük çoğunluğu, adanın kuzeyindeki yönetimin uluslararası düzeyde tanınmış olmaması gerçeği ve kuzeyin gayrı yasal bir şekilde işgal altında olması nedeniyledir" ifadesi yer alıyor.

Türk tarafının, mücadele vererek bu ifadeyi taslak rapordan çıkarmayı hedeflediği bildirildi.

İşte rapor

"Avrupa Parlamentosu Kıbrıslı Türkler ile Yüksek Seviyede Temas Grubu"nun raporu şöyle:

"Grup; adanın her iki bölgesinde de kamuoyunun, özellikle genç kuşağın de fakto durumu büyük oranda kabullenmesi şeklinde giderek daha da katılaştığını gözlemler;

Sınırların açıldığı Nisan 2003'ten bu yana, sadece bir okulda meydana gelen ender olay dışında iki toplum arasında büyük bir olayın patlak vermemiş olmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirir.

Buna ek olarak, iki taraf arasındaki ticaret, yeşil hat tüzüğünün yürürlüğe girmesinin ardından çok yavaş bir şekilde gelişmekte. İki tarafın karşılıklı olarak gerçekleştirdiği ticaret hacminin artmasına karşı, kayıtlara geçen birkaç hadise, arada, yeşil hat tüzüğünün geliştirilmesi doğrultusunda halen birçok engel olduğunu doğrular nitelikte. Ne yazık ki, her iki kesimdeki baskı grupları, çeşitli nedenlerden dolayı aradaki ticari ilişkinin gelişmesini engellemek için aktif olarak çalışmakta.

İzolasyonlara rağmen, Kıbrıslı Türk toplumunun refah düzeyi, turizmdeki gelişme ve yabancıların yatırımları sayesinde patlayan inşaat sektörü nedeniyle 2004'ten bu yanı göz görülür bir şekilde artmıştır.

Buna rağmen Kıbrıslı Türklerin maruz kaldığı izolasyon elle tutulur düzeyde olmakla beraber ticaret, eğitim ve spor alanında zor koşulları da beraberinde getirmektedir.

Bu sorunların büyük çoğunluğu, adanın kuzeyindeki yönetimin uluslararası düzeyde tanınmış olmaması gerçeği ve kuzeyin gayrı yasal bir şekilde işgal altında olması nedeniyledir. Ne yazık ki bu sorunlar, Kıbrıs sorununda varılacak tümden bir anlaşma olmadan çözülemez.

Kıbrıslı Türk öğrencilerin Erasmus programına kabul edilmeleri gibi özel konularda grup komisyon tarafınca parasal programlar aracılığıyla önerilen alternatifleri destekler. Ancak, bu programda değişimin sadece tek yönlü olacağı ve Kıbrıslı Türk öğrencilerin bir yıllığına herhangi bir AB üniversitesinde eğitim görebileceğini not eder.

Grup, her iki toplumu içeren görüşmeleri organize etmenin barındırdığı zorlukları bizzat tecrübe etmiştir. Üye ülke elçileri bu problemlere dair birkaç örnek sunmuşlardır.

Son olarak grup, her iki kesimdeki yönetimin sanat ve gazeteciliğe yönelik ifade özgürlüğü alanında uyguladığı politikaların kimi zaman uzlaşma kültürüne aykırı bir şekilde gerçekleştiğini not eder.

Kuzey Lefkoşa'da Komisyon Destek Bürosu'nun kurulması ve AB mali yardımının adanın kuzeyine ulaştırılması, Kıbrıs ile yeni ve etkili bir ilişkinin başlangıcına işaret ediyor. 259 milyon Euro'luk yardım, komisyonun Kıbrıslı Türkler ile AB arasındaki iletişimi geliştirmeye devam etmesini ve müktesebatın kuzeyde uygulanmasını sağlayacaktır. Bu destek, aşağıdaki beş amaç için kullanılacaktır:

1. Amaç: Altyapının geliştirilmesi ve yeniden yapılandırılması için.

2. Sosyal ve ekonomik kalkınmayı teşvik etmek.

3. Uzlaşım ve güven artırıcı önlemleri teşvik ile sivil toplumu destekleme.

4. Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye daha da yakınlaştırmak.

5. Kıbrıs Türk toplumunu müktesebatın sunumuna ve uygulanmasına alıştırmak.

Grup, yukarıdaki beş amaca da ulaşılmasını garanti altına alma doğrultusunda desteğin ne şekilde kullanıldığını yakından takip edecek.

Adanın kuzeyindeki izolasyonun sona erdirilmesi için neler yapılacak:

Grup, Kıbrıs Türk toplumuyla kalıcı diyaloğun geliştirilmesi için görevini bir basamak yukarıya çekerek, Kıbrıslı Türk toplumuyla Avrupa Parlamentosu arasında tüm politik ve sivil toplum düzeyinde temaslar kurulmasını organize edecektir. Bu nedenle 2007'de adanın kuzeyindeki ekonomik ve sosyal aktivite merkezlerine pek çok ziyaret düşünülmektedir.

Bu yönde grup, yakın ilişkide olduğu Avrupa kurumlarıyla, Kıbrıslı Türklerin ilişkisini daha da geliştirme düşüncesindedir.

Grup, Kıbrıslı Türkler için bir 'Ombudsman' pozisyonunu üstlenebilir. İstek veya öneriler için bir e-mail adresi oluşturulabilir. Bu amaç doğrultusunda ilk olarak grup için daha fazla çalışanı olan kalıcı bir sekreterya oluşturulması gerekir.

Grup, öğrenciler ve sivil toplumla açık bir şekilde tartışarak AB bilincini yükseltme çabalarına devam edecektir."

KIBRIS 30/01/07

 

Almanya, Kıbrıs için plan sunmayı planlıyor

AB kaynaklarından edinilen bilgiye göre, 2004 yılından bu yana ilerleme sağlanamayan KKTC'yle Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün kabul edilmesi konusunda da Almanya'nın kararlı olduğunu belirtiyor.

Bu konuda daha önce Lüksemburg ve Finlandiya dönem başkanlıkları sırasında yürütülen ve başarısızlıkla sonuçlanan çalışmaları dikkate almayacak olan Almanya, Kıbrıs'taki her iki toplumun kabul edebileceği bir plan sunmak istiyor.

Bu amaçla gelecek dönemde taraflarla görüşmelerini hızlandıracak olan Almanya, dönem başkanı olarak önerisini şekillendirene dek çalışmalarını tek başına sürdürecek.

AB Komisyonunun da destek vereceği Almanya'nın önerisi netlik kazanınca, AB üyesi tüm ülkelerin temsil edildiği "Kuzey Kıbrıs Ad-Hoc Grubu"na sunulacak.

Diplomatik kaynaklar, KKTC ile doğrudan ticaret konusunun Almanya Dönem Başkanlığı süresince çözülememesi halinde, daha sonra görevi devralacak Portekiz (2007 yılının ikinci yarısı) ve Slovenya (2008 yılının ilk yarısı) gibi küçük ülkelerin bu konuya el atmaktan kaçınacağını ifade ediyor.

Edinilen bilgiye göre Almanya, KKTC'yle doğrudan ticaret konusunu Türkiye'deki Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından, görev süresinin son iki ayında (mayıs ve haziran) sonuçlandırmayı planlıyor.

Türkiye-AB ilişkileri

AB kaynaklarından edinilen bilgiye göre Almanya, işletmeler ve sanayi politikaları faslının mart ayı sonunda ya da nisan ayı başında müzakerelere açılmasını hedefliyor.

AB'nin Türkiye ile müzakereleri Gümrük Birliği ile ilgili 8 fasılda donduran kararının ardından, geçen ay Finlandiya dönem başkanlığı sırasında işletmeler ve sanayi politikaları faslında Türkiye'den tutum belgesini sunması istenmişti.

İlgili fasılda tutum belgesini sonuçlandırmak üzere olan Türkiye'nin hazırlıklarını tamamlayarak birkaç gün içinde bunu AB tarafına iletmesi bekleniyor. Bunun ardından AB Komisyonu, birlik adına ortak tutum belgesi hazırlayacak. Yaklaşık 5 haftada tamamlanması beklenen bu çalışmanın üye devletlerce onaylanmasıyla, Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan ya da Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'ün katılımıyla müzakereleri başlatacak Hükümetler Arası Konferans toplanabilecek.

Dönem Başkanı Almanya, yine tutum belgesini sunması için bu ay içinde Türkiye'ye davet gönderilen istatistik ile ekonomik ve parasal politika fasıllarının ise haziran ayı ortalarında müzakerelere açılmasını planlıyor.

Geçen yılın ilk yarısındaki Avusturya dönem başkanlığı sırasında bilim ve araştırma faslında müzakereleri tamamlayan Türkiye, Kıbrıs Rum kesiminin engellemeleri nedeniyle daha sonraki Finlandiya dönem başkanlığı sırasında hiçbir fasılda ilerleme sağlayamamıştı.

KIBRIS 30/01/07

 

Ankara'dan Lübnan'a Kıbrıs notası

Kıbrıs Rum kesiminin, KKTC karasuları da dahil adanın çevresini 13 petrol bölgesine ayırarak, petrol ve doğalgaz yataklarından yararlanma amacıyla Lübnan'la ortak ekonomik bölge sınırlandırma anlaşması imzalaması Ankara'yı harekete geçirdi.

Ankara, Lübnan'a sert ifadelerin yer aldığı bir nota verdi. Ankara'da Lübnan Büyükelçisi'nin Dışişleri Bakanlığı'na çağrılarak, Beyrut'ta da Türkiye Büyükelçisi İrfan Acar tarafından Lübnan Dışişleri Bakanlığı'na iletilen notalarda, Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerin haklarının ihlal edilmek istendiği, bunların başında da KKTC'nin geldiği belirtildi.

Türkiye'nin Kıbrıs konusundaki hassasiyetin tüm dünya tarafından bilinmesi gerektiğine dikkat çekildi.

Notada ayrıca Kıbrıs Rum yönetiminin hukuken ve fiilen adanın tamamını temsil etme ve Rumların, Kıbrıslı Türkleri de kapsayacak şekilde ikili anlaşma yetkisi bulunmadığına vurgu yapıldı.

Türkiye, bundan böyle Lübnan yönetiminin konuyla ilgili Rumlarla yapmayı planlandığı anlaşmalarla ilgili Ankara'ya görüş sormasını da talep etti.

Rum kesiminde çıkarılan yasa ile Doğu Akdeniz'de petrol arama ve çıkarma yapılması için izin verilmiş, ilk ihalenin 15 Şubat'ta yapılacağı ve 6 ay süreyle uluslararası şirketlerden başvuru kabul edileceği açıklanmıştı.

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ise, Kıbrıs çevresindeki petrollerden müşterek istifade edilmesi gerektiğini, aksi halde sıcak durumlar meydana geleceğini açıklamıştı.

Yunanistan Hükümet Sözcüsü Teodoros Rusopulos "Kıbrıs Türk tarafınca bu konuda yapılan açıklamalar kabul edilemez niteliktedir" derken, Kıbrıs Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas, Talat'ın hiçbir devleti temsil etmediğini, bu nedenle söz sahibi olmadığını iddia etmişti.

Lillikas ayrıca, deniz bölgesindeki petrol yataklarından elde edilecek gelirin, Kıbrıslı Türklerle paylaşılmasının ihtimal dahilinde bile olmadığını söylemişti.

KIBRIS 30/01/07

 

Talat: Kimseyi savaşla tehdit etmem söz konusu değil

Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Talat, Şehit Ertuğrul İlkokulu'nda pilot uygulama olarak başlatılan "Okul Geliştirme Modeli (OGEM) Projesi"nin alt yapısıyla ilgili temel atma töreni sonrasında yaptığı açıklamada, Kıbrıs Rum Yönetimi ile Lübnan arasında imzalanan petrol anlaşması konusunu araştırmakta olduklarını belirtirken, tutumlarını önceden ortaya koyduklarını; Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik avantajın Kıbrıslı Türkler'in de hakkı olduğunu vurguladı.

Bunun, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşunda var olduğuna dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat, "Biz bu hakkımızdan feragat edecek durumda değiliz" diyerek, bunun basına bir tehdit olarak yansımasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Cumhurbaşkanı Talat şunları kaydetti:

"Konuyu araştırıyoruz. Tutumumuzu ortaya zaten önceden koyduk.

Kıbrıs'ın münhasır ekonomik bölgesinde veya bütününde ortaya çıkabilecek her türlü ekonomik avantaj, Kıbrıslı Türkler'in de hakkıdır.

Bu, Garanti ve İttifak Antlaşmaları ve Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kuruluşunda vardır.

Biz bu hakkımızdan feragat edecek durumda değiliz.

Bunun bir tehdit olarak basına yansımasında dolayı da çok üzgünüm.

Ben kimseyi tehdit etmedim, sadece uyardım.

Bu olayların sonunda bu iş büyür ve daha karmaşık hale gelir uyarısında bulundum. Böyle bir durumda kimseyi savaşla tehdit etmem söz konusu değil."

    KIBRIS 30/01/07