Tartışılan geçit yıkıldı

Türkiye’de de tartışmalara yol açan Lefkoşa’daki Lokmacı Barikatı’nda bulunan üst geçidin yıkılması tamamlandı.

 

 

NTV-MSNBC VE AJANSLAR

Güncelleme: 14:02 TSİ 10 Ocak 2007 Çarşamba

LEFKOŞA - KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın verdiği karar sonucu, Lefkoşa Türk Belediyesi ekiplerince sökülen üst geçidin parçaları, kamyonlara yüklenerek, belediyenin depolarına taşındı.

Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından başaltılan yıkım çalışmalarını izlemek üzere çok sayıda yerli ve yabancı basın mensubu Lokmacı’ya toplandı. Polis de bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı.

 
Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal Bulutoğulları, kararın herkese hayırlı olması dileğinde bulunarak, yıkım çalışmalarının yaklaşık 200 bin YTL’ye mal olduğunu açıkladı.

Parçalar tamir edildikten sonra, Lefkoşa okullar bölgesinde bulunan Atleks Sanverler Ortaokulunun önüne üst geçit yapılacak.

Konuyu, BRT televizyonunun canlı yayınında değerlendiren KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rum yönetiminin daha önce iki taraf arasındaki geçiş kapısını açmak için üst geçidi kaldırmayı şart koştuğunu hatırlattı.

Talat, “Papadopulos hala duvarı yıkmam diyor tabii ki bekliyorum. Berlin’deki gibi duvarı yıkmalarını bekliyorum. Bu utanç duvarının artık yıkılması lazımdır. Semboller kutsal sembollerimizdir kimse karışmasın” dedi.

Talat, Genelkurmay’dan gelen açıklamayı da değerlendirerek, “Genelkurmay’dan gelen açıklama şöyle: Sayın Gül, “Görüşmenizde köprü konusunu konuştunuz mu?’ dedi. KKTC’nin Cumhurbaşkanı olarak kurumlar arasında ayrılık var izlenimi yaratmamak için ‘Hayır başka konular da vardı ama o konuya da değindik’ dedim. Bütünlüğü bozmamak için böyle bir yaklaşım sergiledim” görüşünü gile getirdi.

Cumhurbaşkanı Talat, ortaya çıkan genel tablonun kendisini üzdüğünü de vurguladı.

Başbakan Tayyip Erdoğan ise “Oranın bir cumhurbaşkanı, bir hükümeti yok mu? Nihai kararı onlar verir. Bize de saygı duymak düşer” açıklamasını yaptı.

Lokmacı barikatı, Rumların saldırılarını önlemek için 1963 yılında Türkler tarafından inşa edildi.

2005 yılında kendi tarafındaki duvarı kaldıran KKTC yönetimi, geçişi kolaylaştırmak için üstgeçidi inşaa etmişti.

Lokmacı Barikatı’ndaki üst geçidin kaldırılması konusu, Cuma günü Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki toplantılarda ele alınmıştı. Talat, Ankara’daki temaslarının ardından geçidin kaldırılacağını bu konuda fikir birliği sağlandığını açıklamıştı.

Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, adımların karşılıklı atılması gerektiğini belirterek Türk tarafının geçidi kaldırılmasına karşılık Rumlardan da eşdeğer bir jest istemişti.

KKTC’nin eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da, üst geçidin tek yanlı kaldırılmasına karşı çıktı ve Rumların da eşzamanlı adım atması konusunda ısrarcı davranılması gerektiğini belirtti. Denktaş, “Lokmacı Barikatı’nda devlet olarak var olduğumuzu kanıtlamalıyız” dedi.

Talat: Komutan uzakta, ben her gün buradayım



KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı üstgeçidinin kaldırılması nedeniyle bir güvenlik zaafı oluşmadığını, politik açıdan ise Türk tarafının avantaj elde ettiğini vurguladı.
Lokmacı üstgeçidinin sökülme işlemi sürerken konuştuğumuz KKTC Cumhurbaşkanı Talat, aldığı kararın politik açıdan yerinde olduğunu, sadece güvenlik açısından bir sorun olup olmayacağını askeri yetkililerle değerlendirdikten sonra uygulamaya geçtiğini belirtti.

"Nabız avucumda"
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'la görüşmesine ilişkin sorularımı yanıtlarken şu değerlendirmeyi yaptı:
"Benim yaklaşımım şuydu: Bu üstgeçidin güvenlik açısından bir gereği var mı? Kaldırılması güvenlik için bir zaaf yaratır mı? Güvenliğe bir zararı olur mu? Askerler de güvenlik açısından bir sakınca görmüyorlar. Bu değerlendirme yapıldı.
Geriye politik değerlendirme kalıyordu ki, ben politik açıdan üstgeçidin kaldırılmasının bizim için avantaj olacağını düşünüyorum. Ben konuyu politik açıdan daha iyi değerlendiririm. Sayın komutan uzakta, Ankara'da; ben ise her gün buradayım. Kamuoyunu çok yakından izleyip gözleme olanağına sahibim.
Siyasi liderlikleri, siyasi partileri, diplomatik alanı yaşayarak izliyorum. Mücadele, bir imaj mücadelesidir. Kamuoyunun nabzını biliyorum, hatta nabız adeta avucumun içinde. Bunu değerlendirdiğim zaman gördüğüm şu:
Tek taraflı bir tasarruf olsa bile bu karar politik açıdan bize avantaj sağlayacak. Nitekim sağlamaya başladı bile."

"Rumla ilgisi yok"
Talat, Lokmacı üstgeçidinin Rum tarafıyla ilgisi olmadığı, tamamen Türk topraklarında bulunduğu, dolayısıyla kaldırılmasının veya kaldırılmamasının nasıl bir önem taşıdığına ilişkin soruma ise şu yanıtı verdi:
"Tamamen haklısınız. Üstgeçit tümüyle bizim topraklarımızdadır. Ara bölgeye bir tecavüz yoktur. Bize göre de yoktur, Birleşmiş Milletler'e göre de yoktur, ama Rumlara göre vardır.
Gerçekte, üstgeçidin Rum tarafıyla, Rum yönetimiyle bir ilgisi yok. Ancak, Rumlar kamuoyunu kandırmayı başardılar. Sanki bu üstgeçit geçişlere engel oluyormuş veya Lokmacı Kapısı'nın açılmasını önlüyormuş gibi bir imaj yarattılar ve bunu yerleştirmeyi başardılar.
Oysa üstgeçidin Rum tarafıyla, Lokmacı Kapısı'yla bir ilgisi yok. Ama, o imajı yarattılar. Ben de bu nedenle bu üstgeçidi kaldırmayı düşündüm ki, gerçek ortaya çıksın. Biz gerçekten Lokmacı Kapısı'nın açılmasını istiyoruz.
Üstgeçit de herhangi bir şekilde geçişe engel değil. Ama, öyle bir imaj yaratıldı, bunu ortadan kaldırmış olduk. Doğru yaptığımıza inanıyorum."

Rumlar ne yapacak?
Üstgeçidin kaldırılması, Lokmacı Kapısı'nın açılmasını sağlayacak mı? Rumlar, "Madem siz geçidi kaldırdınız, biz de duvarı yıkıyoruz" diyecekler mi? Başta AB olmak üzere uluslararası camia, Türk tarafının bu jestine karşılık Rum tarafına, "duvarı yıkın" baskısı yapacak mı? Yoksa Rumların gündeme getireceği "yeni bahaneler"le "Rum duvarı" desteklenecek mi?
Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın vurgu yaptığı gibi, AB, Rumlara "İki halkın yaşamını kolaylaştıracak adımlar karşılıklı ve eşzamanlı olarak atılmalıdır" diyebilecek mi? Bekleyip göreceğiz...

FIKRET BILA MILLIYET 10/01/07

 

Lokmacı'nın ardındaki gerçek!



Sonunda KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın istediği oldu, Lefkoşa'daki Lokmacı üstgeçidi yıkılmaya başlandı.
Ama bir gerçek değişmedi:
Kuzey Kıbrıs'taki asker gerçeği!
Öyle değil mi?
Kıbrıs Rumları, Papadopulos öteden beri der ki, "Talat'a kulak asmayın, o bir kukladır; perde arkasındaki esas güç Türk askeridir."
Lokmacı olayı bu açıdan Papadopulos'un elini güçlendirmiş olmadı mı? Herhangi bir güvenlik riski olmadığı malum bir üstgeçidi yıkmak için bile Ankara'lara kadar gidip askere muhatap kılınan, askerin icazetini almadan uygulamaya geçemeyen bir Mehmet Ali Talat görüntüsü kimin işine yaradı?
Papadopolus'un değil mi?..
Aynı durum geçen ayın ortasındaki AB zirvesi sırasında da yaşanmadı mı? AKP hükümetinin tamamen kendi yetki alanı içindeki bir konuda, Güney Kıbrıs'a liman açmayı öngören kararıyla ilgili olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın çıkışı, kapalı kapılar arkasındaki AB zirvesinde Papadopulos'un Türkiye'ye karşı elini güçlendirmedi mi?
Yine farklı olmadı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat karşısında önce, Lokmacı üstgeçidinde kendi devletinin polisini buldu. Çünkü KKTC polisi, kendisine değil Türkiye'nin askerine bağlıydı. Emir oradan gelince de, kendi talimatının havada kaldığını gördü.
Hani bağımsızdı KKTC?..
Hani demokrasi vardı KKTC'de?
Peki ya AKP hükümetinin tutumu...
Ne diye Ankara'ya kadar gelmek zorunda bırakıldı KKTC Cumhurbaşkanı? Mehmet Ali Talat'ı Genelkurmay'la muhatap kılan hükümet manevrasına niçin ihtiyaç duyuldu?
Çankaya hesapları mı?
Seçim hesapları mı?
Olabilir, bilemiyorum.
Ama tıpkı AB zirvesi sırasında olduğu gibi, Lokmacı olayı da Papadopulos'u sevindirdi, onun elini güçlendirdi. Çünkü asker onayı, icazeti olmadan Türk tarafının adım atamayacağı yolunda bir örneğe daha sahip oldu.
Nitekim, Papadopulos dün ajanslara yaptığı açıklamada mutluluğunu bir kez daha belirtti.
Bir başka sıkıcı nokta:
Mehmet Ali Talat, Ankara'da Genelkurmay Başkanı'yla görüşmesinden sonra basına yaptığı açıklamada, Lokmacı konusunun ele alınmadığını söylemişti. Sayın Talat'ın neden böyle deme ihtiyacını hissettiğini anlamak zor değildi.
Ama ertesi gün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt, basına telefon açarak Talat'ı yalanladı.
Hiç şık olmadı bu tutum.
Birçok bakımdan yadırgatıcıydı.
Büyükanıt Paşa'nın bu yalanlamasında, siyasal otoritenin yetki alanına karışan siyasal bir çıkış da yer alıyordu. Kıbrıs'ta tek taraflı adımdan sakınmak gerektiğini söylüyordu Büyükanıt Paşa...
Öyle mi?
AKP hükümeti ve KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Annan Planı konusunda tek taraflı adım atarken de asker bundan memnun kalmamıştı. Bu adıma karşı olduğunu hükümete söylemişti.
Ancak, o tarihlerde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Hilmi Özkök Paşa, anayasal olarak son sözün hükümete ait olduğunu belirterek Denktaşgilleri hayal kırıklığına uğratmıştı.
Bir yandan o dönemde, Ankara'da hükümetin siyasal kararlılığı, öte yandan Kuzey Kıbrıs'ta Mehmet Ali Talat'ın başını çektiği yüzde 65'lik barış hareketi sayesinde, Denktaşgillerin Papadopulos'la birlikte Kıbrıs'ta topa vurarak Türkiye'nin AB yolunu, Türkiye'nin demokrasi yolunu kesme hevesi kırılmıştı.
Ama bu heves daha bitmedi.
Devam ediyor.
Türkiye'nin AB yolunu, Türkiye'nin demokrasi yolunu kesmek isteyenler, hiç kuşkunuz olmasın, Kıbrıs'ta oynamaya devam ediyorlar, edecekler.
Lokmacı üstgeçidi bu oyunun ufak bir parçası, o kadar.

HASAN CEMAL MILLIYET 10/01/07

 

YAZARIMIZ METİN MÜNİR, KKTC'DEKİ ÜSTGEÇİT TARTIŞMASINI DEĞERLENDİRDİ:

Talat, zıtlaşma yerine konsensüs aramalı (2)



Lokmacı barikatındaki köprünün kaldırılmasına Ankara'dan itirazlar gelince ofsaytta kalan Mehmet Ali Talat, konuyu en üst düzeyde halletmek üzere Türkiye'ye uçtu.
Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay Başkanı'yla görüştü. Başbakan ve Dışişleri Bakanı, Talat'ın isteğini anlayışla karşıladılar. Nitekim Dışişleri Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada, "Nihai karar ve inisiyatif KKTC makamlarına ait bir husustur" diyerek AKP'nin tutumunun askerlerinkinden daha ılımlı olduğunu gösterdi.
Genelkurmay'da KKTC'nin kurulmasından bu yana asker ilk defa KKTC anayasasının geçici onuncu maddesini Talat'ın önüne koydu. Buna göre: Yurt savunması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri'nce değil, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından sağlanır.
Bu çerçevede, Lokmacı Kapısı "askeri yasak bölge"dir ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolündedir.
Yani?
Talat'ın iradesinde değildir. Talat'ın bu konuda tek başına karar alması için anayasal bir yetkisi yoktur.
5 Ocak tarihli görüşmede Genelkurmay Başkanı ona bu yetkiyi verdi mi?
İstemeye istemeye. Dün köprünün sökümüne başlandı. Bir KKTC yetkilisinin ifadesiyle bu karar, "kurumların daha fazla zarara uğratılmaması için alındı." Bundan sonra kurumlar "özellikle askeri konularda ve güvenlik konularında yoğun bir diyalog içinde olacaklar."

Bu defalık tamam, ama...
Genelkurmay bir anlamda Talat'a, "Bu defalık tamam, ama bir defa daha olmasın" demişti.
Lokmacı Kapısı köprüsü krizi KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Türkiye, özellikle askerler arasındaki zıtlaşmalardan sadece biridir.
Talat, Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki ağır varlığını hafifletmesini istiyor. Bu varlığın en görünür ve en fiziki bölümünü askerlerin meydana getirmesi zıtlaşmanın daha çok Talat ile askerler arasında olmasına neden oluyor.
"Olayın esası 'Kimin sözü geçecek?' inatlaşmasıdır, diye anlattı Talat'ın nasıl düşündüğünü bilen bir kaynak. "Onlar, 'Kendi kendinize nasıl karar verirsiniz' diyor. Talat, 'Bu memlekette kimin sözü geçecek?' diyor."
"KKTC varsa ve bağımsızsa bütün düzenlemelerin buna göre yapılması lazım" diyor bir başka kaynak. "TC'nin idare ettiği izlenimini vermemeliyiz."
İktidara geldikten sonra, Talat, TC Büyükelçisi ile Barış Kuvvetleri Komutanı'nın bayram tebriklerini cumhurbaşkanı ile birlikte kabul etmeleri geleneğine son verdi. KKTC'nin kuruluş yıldönümünde askerlerin konuşma yapmasına da karşı çıktı.
Bu hareketler Talat'a da fazla bağımsızlık vermedi. Askerler ve kısmen de Dışişleri bürokrasisiyle arasının soğumasına neden oldu.
Kıbrıslı Türkler, 1955 EOKA terörünün başlamasından bu yana dolaylı olarak, 1974 çıkarmasından bu yana da doğrudan Türkiye'nin yönetimi altındadır. Adada 25.000-35.000 asker var. Polis, itfaiye ve iç istihbarat birimi de doğrudan askere bağlıdır. Talat'la asker arasında bu konuda da tansiyon var. Talat, askerin polisi ve diğer birimleri İçişleri Bakanlığı'na devretmesini istiyor.
KKTC bütçesinin büyük bir bölümünü Ankara finanse ediyor.
Adadaki bütün önemli kararlar gayri resmi bir kuruluş olan Yüksek Koordinasyon Kurulu tarafından alınıyor. Kurulun üyeleri Cumhurbaşkanı, TC Büyükelçisi ve Barış Kuvvetleri Komutanı'dır. Anayasada yeri olmamasına rağmen kurul KKTC'nin en üst karar merciidir.

Sadece AKP'ye kalsaydı...
Öyle sanıyorum ki, sadece AKP'ye kalsaydı belki Talat istediklerini daha kolay elde ederdi. Ama, Lokmacı Barikatı konusunda Genelkurmay'ın Talat'ı küçük düşürmeyi bile göze alarak yaptığı açıklamalar askerin bu konularda pek taviz vermeye niyeti olmadığını gösteriyor.
Türk askerleri adaya çıkalı neredeyse 33 yıl oluyor. Her ne kadar Kıbrıs sorunu çözülmediyse de adaya barış geldi. Rumların Türklerle çatışma olasılığı çok az.
Türkiye'nin KKTC üzerindeki vesayetini yavaş yavaş kaldırmasını tartışmaya açmanın belki de zamanı geldi. Aksi takdirde KKTC'nin uluslararası camia tarafından kabul edilmesi imkânsızdır.
Ama, bağımsızlık istemek kâfi değildir. KKTC, rüştünü ispat etmek için bazı şeyleri yapmayı öğrenmelidir. Örneğin, her şeyden önce vergi toplamayı öğrenip bütçesini denkleştirmelidir. Başkasının kesesinden bağımsızlık olmaz.
Talat da zıtlaşma yerine konsensüs aramalı, Meclis'teki siyasi partileri ve kamuoyunu yanına almak için daha çok gayret etmelidir.

METIN MUNIR 10/01/07

 

 

Üst geçit kavgası, hepimize yara aldırdı



Üst geçit kavgası şimdilik noktalanmış gibi görünüyor. Ancak, bilançoya baktığımız takdirde, bu olaydan tüm tarafların yara aldığını kolaylıkla söyleyebilirim.

Kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar verecek bilgimiz yok. Kamuoyuna yansıyan bilgiler de çok karışık. Üstüne üstlük, bir yargıç gibi davranıp kimin haklı kimin haksız olduğuna karar verecek değiliz.

En büyük yarayı KKTC aldı.

Papadopulos, herhalde şu sıralarda köşesinde kıkır kıkır gülüyordur. KKTC'de kararların Cumhurbaşkanlığı tarafından değil, Barış Gücü Komutanlığı tarafından alındığını gösterdiğinden dolayı memnundur. Talat bundan sonra, çok daha farklı bir tutum alacaktır. Çok daha dikkatli davranacaktır.

Asker de yara aldı.

Şimdiye kadar attığı her adımda çok dikkatli davranan TSK, bu defa aynı duyarlığı göstermiyormuş gibi bir izlenim verdi. Ayrıntıları tam bilemeden ve medyaya yansıyan haberlerden hareket edildiği takdirde, Genelkurmay Başkanlığı'nın bu krizde çok sert davrandığı sonucuna varılıyor. KKTC Cumhurbaşkanı'nın küçük düşürüldüğü gibi bir kanı doğuyor.

İki cami arasında da Dışişleri Bakanlığı var.

Sorunu asıl çözmesi gereken taraf iken, asker ile Talat'ı karşı karşıya bıraktıkları izlenimi doğdu. İşin içine girip, şu seçim döneminde yara almak yerine, olaya bulaşmamayı tercih ettikleri gibi bir görüntü verdiler.

Galiba bu olayı burada noktalamakta yarar var.

Eğer kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartışmaya devam edersek… Kimin diğerine ders verdiğini veya bilek güreşinde kimin kazandığını hesaplamaya başlarsak, kendimize verdirdiğimiz yarayı daha da büyütürüz.

Gelin, burada duralım.

* * *

BULGARLARA NEDEN KIZIYORUZ?


Bu yazıyı, çuvaldızı hem kendimize (medyaya), hem de ilgililere batırmak için yazdım. Konu: Bulgar sınırındaki vize uygulamasının değişmesi üzerine koparılan kıyamet.

Hatırlayacaksınız, 1 Ocak günü Bulgaristan ve Romanya, Avrupa Birliği'ne tam üye olarak katıldılar. Bunun sonucu olarak, sınırlarındaki vize uygulaması tümüyle AB'ye bağlandı. Bunu yapmaya mecburdu. Üstelik, bu işin böyle olacağı da, uzun zaman öncesinden biliniyordu. Yani aylardan beri, 1 Ocak gününden itibaren, Bulgaristan'a girmek isteyenlere, eskisi gibi kapıda vize verilmeyeceği ve diğer tüm AB ülkeleri gibi, Schengen uygulamasının başlatılacağı kesindi.

Sonra ne oldu?

Bir kıyamettir koptu.

Aman efendim, sanki Bulgar Hükümeti'nin Türkler'e cefa çektirmek için vize uygulamasını değiştirdiği gibi bir hava estirildi. Kamyon kuyrukları ve sınır kapısında yakınan Türkler, ekranlara, gazete sayfalarına taşındılar.

Kendi cehaletimizi görmezden geldik ve Bulgarlar'ı suçladık. Dışişleri Bakanlığı bile araya girip "yapmayın etmeyin, Bulgarlar'ın bu işte suçu yok" demek zorunda kaldı.

Doğru, asıl sorumlu bizlerdik.

Zamanında gereken önlemi almamış olan kamyoncularımızdı, onların bağlı olduğu işletmecilerdi. Turistlerimizdi. "Canım ne olacak, bir kaç gün idare ediversinler" diyen vatandaşlarımızdı. Bu rezalete bizler de (medya) alet olduk. Gerçeği bilmemize rağmen, sırf şikayetçilere sempatik görünmek için sayfalarımızı ve ekranlarımızı açtık.

Sonuç: Bulgar dostlarımıza ayıp ettik.

* * *

AB, TÜRK TOPLUMUNU ALEYHİNE DÖNDÜRMEYİ BAŞARDI


A&G Araştırma Şirketi'nin 32 ilde yaptığı ve 4 Ocak günü Milliyet'te yayınlanan anketinde dikkatimi çekti. Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi tam üyeliğe kabul etmeyeceğine inananların oranı yüzde 52.6'ya fırlamış. Bu yanıtı verenlere göre, AB Türkiye'yi sürekli oyalamaktadır. Bunu da, sadece ödün almak için yapmaktadır. İstediklerinin tümünü elde ettikten sonra da, sudan bir gerekçe bulup Türkiye'yi dışarıda bırakacak. Anketin diğer verilerini okuduğunuz zaman, toplumun kafasında, AB'nin beklediği ödünlerin başında Kıbrıs'ın geldiği ortaya çıkıyor.

AB yetkilileri acaba bu anketi incelemişler midir, bilemiyorum. Ancak incelemişlerse, başarılarından dolayı herhalde kendilerini tebrik ediyorlardır (!). Böylesine bir beceriksizlik kolay kolay bulunamaz. Düşünebiliyor musunuz, Kıbrıs sorununu temelden çözmek için yola çıkın, ardından her attığınız adım sizleri biraz daha batırsın ve sonunda işin içinden çıkılmaz bir duruma sokun.

Buna başarı denmez de, ne denebilir?

AB, bu becerisiyle Türk toplumunu da kendinden soğutmayı bildi. İşler daha da zorlaştı. Nedeni de çok basit. Zira bundan böyle, Ankara'nın Kıbrıs konusunda en basit adımları atması dahi imkansızlaşıyor. Kamuoyu baskısı arttıkça, doğal olarak yapması gerekenleri dahi yapamaz bir noktaya geliniyor.

Bu politika bilinçli mi, yoksa gerçekten beceriksizlik sonucu mu?

Ben AB'nin böylesine bir komplo kurabileceğine inanamam. Zira komplo kuracak ne planlaması, ne de böyle bir gücü vardır. Tesadüfler sonucunda bu noktaya gelinmiştir. Buradan sonra nereye gidileceğini de kimseler bilememektedir.

Özetle, hem bizler hem de AB, beceriksizlikler denizinde boğuluyoruz.

MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 10/01/07

 

Geç oldu, güç oldu, ama kalktı

Geç oldu, güç oldu, ama kalktı

Gün boyunca süren üstgeçidin söküm çalışmalarına gazeteciler kadar KKTC'liler de ilgi gösterdi. FOTOĞRAF: MUSTAFA SAĞIROĞLU / AA

Lefkoşa Belediyesi dün Lokmacı'daki üstgeçidi kaldırdı. İki toplumu buluşturacak kapının açılması için artık Rumlar baskı altında

10/01/2007 (979 kişi okudu)

LEFKOŞA - KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Genelkurmay arasında gerilime yol açan 1963'ten kalma Lokmacı Barikatı önündeki üstgeçit sonunda kaldırıldı. Talat'ın 28 Aralık'ta 'çözüme yönelik bir jest olarak' kaldırılacağını duyurduğu ancak Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 'adımlar eşzamanlı atılmalı' şartı koyduğu üstgeçit, sağlanan uzlaşmanın ardından dün söküldü. Dün sabah başlayıp akşam saatlerinde sökümü tamamlayan Lefkoşa Türk Belediyesi malzemeleri şimdilik depoya kaldırıldı. Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğulları, yıkımın 200 bin YTL'ye mal olduğu ve sökülen malzemelerin tamir edilip Atleks Sanverler Ortaokulu'nun önüne monte edileceğini kaydetti.
KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, üstgeçidin kaldırılmasının ardından "Kıbrıs Türk tarafındaki bütün tartışmalara karşın, Lokmacı kapısını açma inisiyatifi ve kararı ortadadır. Kıbrıs'taki durumu iyileştirmeye dönük bir adım daha attık. Amaç, iki halkın buluşabileceği olanaklar yaratmaktır" derken, buna Rum tarafının direndiğini söyledi. Erçakıca, Kıbrıs Rum tarafının muhatabının Kıbrıs Türk tarafı olduğunun altını çizerken, Lokmacı'nın açılması konusunda karar alınmadan Türkiye'yle de gerekli istişarelerin yapıldığının altını çizdi. Erçakıca, Talat'ın adadaki Türk askeri varlığının azaltılmasını istediği iddialarını ise yalanladı. Gazeteci ordusu ve halkla yıkımı izleyen KKTC İçişleri Bakanı Özkan Murat ve Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev de topun artık Rum tarafında olduğunu belirtti.

Erdoğan: Bize saygı duymak düşer
Başbakan Tayyip Erdoğan da dün, Lokmacı üstgeçidi tartışmalarıyla ilgili olarak, "Bizim tanıdığımız bir devlet değil mi? Oranın bir cumhurbaşkanı, bir hükümeti yok mu? Nihai kararı onlar verir. Bize de saygı duymak düşer. KKTC kararını vermiştir" açıklamasını yaptı.
Lokmacı bölgesi 1963'te Enosis yüzünden barikatla ayrıldı. 1974'te Türk tarafı Lokmacı'ya, Rum tarafı da Ledra'daki barikata duvar ördü. Şimdi Yeşil Hat kapsamındaki barikat, iki tarafın yoğun alışveriş yaptığı çarşıyı ikiye böldü. Kendi duvarını 24 Kasım 2005'te yıkan KKTC, ara bölgede nöbet değişiminde askerlerle yayalar karşılaşmasın diye yarı parası Türkiye'den 1 milyon dolara geçit yaptı. Rumlarsa, yıkım için 'ara bölgenin ihlali' deyip, BM'ye şikâyetçi olmuştu. (Dış Haberler)

 

Sıra duvarda!

HERKES ORADAYDI... Üst geçidin yıkım çalışmalarını yerli ve yabancı basın ordusunun yanında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Asım Akansoy, LTB Başkanı Cemal Bulutoğluları, İçişleri Bakanı Özkan Murat, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Erkut Şahali ve ABD Büyükelçiliği'nden diplomat Mark Libby de izledi. Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Libby'le bir süre sohbet de etti. Lefkoşa Polis Müdürü Şenay Kebapçı, BDH Başkanı Mustafa Akıncı, bazı milletvekilleri ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin liderleri vardı

RUM YÖNETİMİ: ASKERLER DE UZAKLAŞSIN... Lokmacı'da köprünün kaldırılması çalışmaları sırasında, sivil toplum örgütleri ve siyasi erkten, barış için bir adım daha atıldığı ve bundan sonra Rum yönetiminin elini taşın altına koyması gerektiği açıklamaları geldi. Rum tarafı "üst geçidin kaldırılmasının, kapının açılması için yeterli olmadığını, tüm engelleri ortadan kaldırmadığını" açıkladı. Rum tarafı, üst geçidin kaldırılmasının yanında, bölgedeki bayrakların kaldırılmasını, askerin bölgeden uzaklaşmasını, sınır niteliği kazandıran düzenlemelerin ve sembollerin kaldırılmasını da istiyor

Uzun süren tartışmalara ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile TC Genelkurmay arasında krize neden olan Lokmacı Barikatı'ndaki üst geçidin yıkımına başlandı.

Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından yıkılan üst geçitle ilgili çalışmaları izlemek üzere çok sayıda yerli ve yabancı basın mensubu yine Lokmacı'da izdiham yarattı. Polis de, bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı.

Lokmacı'da köprünün kaldırılması çalışmaları sırasında, sivil toplum örgütleri ve siyasi erkten, barış için bir adım daha atıldığı ve bundan sonra Rum yönetiminin elini taşın altına koyması gerektiği açıklamaları geldi. Rum tarafı "üst geçidin kaldırılmasının, kapının açılması için yeterli olmadığını, tüm engelleri ortadan kaldırmadığını" açıkladı. Rum tarafı, üst geçidin kaldırılmasının yanında, bölgedeki bayrakların kaldırılmasını, askerin bölgeden uzaklaşmasını, sınır niteliği kazandıran düzenlemelerin ve sembollerin kaldırılmasını da istiyor.

Köprünün yıkımını izleyen bazı vatandaşlar, Kıbrıs Türk tarafının çözüm için önemli bir adım attığını söylerken, bazıları da, "Bu iş hiç hayrımıza olmadı. Rumların barış yapmaya niyeti yok. Köprünün kaldırılması bir şey ifade etmez. Bunu yapalım, Rumlar yarın başka bir şey isteyecekler" diyerek umutsuz konuştu.

Barikatta yoğun gün

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Sözcüsü Hasan Erçakıca aracılığıyla 28 Aralık'ta yaptığı açıklamada, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum taraflarının, 2007 yılının ilk çeyreği içinde kapsamlı çözüm müzakerelerini başlatma kararlarına ve iki halkın işbirliği duygularının geliştirmesine yardımcı olmak amacıyla Lokmacı Kapısı'nın açılmasına engel olduğu ileri sürülen üst geçidin kaldırılmasına karar verdiğini açıklamıştı.

Günlerdir kamuoyunun gündemine oturan Lokmacı köprüsünün yıkımına en nihayet dün saat 10.30 da Lefkoşa Türk Belediyesi ekiplerince başlandı.

Yıkım çalışmalarını Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları kompresörün düğmesine basarak başlattı.

Üst geçidi kaldırma çalışmaları için çok sayıda yerli ve yabancı basın mensubu da Lokmacı'ya toplanırken, çalışmalar Rum tarafından da izlendi.

Yıkım çalışmalarını izleyenler arasında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Asım Akansoy, LTB Başkanı Cemal Bulutoğluları, İçişleri Bakanı Özkan Murat, Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Erkut Şahali ve ABD Büyükelçiliği'nden diplomat Mark Libby de köprünün kaldırılması çalışmalarını izledi. Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Libby'le bir süre sohbet de etti. Lefkoşa Polis Müdürü Şenay Kebapçı, BDH Başkanı Mustafa Akıncı, bazı milletvekilleri ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin liderleri vardı.

Ayrıca, kompresör kullanılarak başlanan üst geçitle ilgili çalışmalara Arasta esnafı ile bazı sivil toplum örgütü temsilcileri de büyük ilgi gösterdi. Bu arada polis ve LTB ekipleri, bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı.

Murat: "Karşıda utanç duvarı var"

İçişleri Bakanı Özkan Murat, Lefkoşa Lokmacı Barikatı'ndaki köprünün kaldırılmasının ardından Rum tarafındaki duvarın kaldırılması ve barikatın açılması gerektiğini vurguladı.

Köprüyü kaldırma çalışmalarını yerinde inceleyen İçişleri Bakanı Özkan Murat, burada Türk ve Rum gazetecilere yaptığı açıklamada, Kıbrıs Türk tarafının duvarın ardından Rumlar tarafından bahane haline getirilen köprüyü de yıktığını belirterek, "Elimizden geleni yaptık ama karşıda koskoca utanç duvarı duruyor" dedi.

Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un, "Köprü kalksa bile bu yolun açılacağı anlamına gelmez" şeklindeki açıklamasına dikkat çeken Özkan Murat, "Türk tarafı yine elini uzattı ama görünen o ki elimiz havada kalıyor" diye konuştu.

İçişleri Bakanı Özkan Murat, bir soru üzerine, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı ile Cumhurbaşkanlığı ve hükümet arasında kesinlikle sorun bulunmadığını da söyledi ve "Zaten bugünden itibaren bunları konuşmanın anlamı yok" dedi.

Bundan sonra Rum tarafındaki duvarın kaldırılmasına yoğunlaşmak gerektiğini vurgulayan Özkan Murat, bir Rum gazetecinin, "kapının açılması halinde polis ve gümrük kontrolü olacak mı" şeklindeki sorusuna, "Bütün geçiş kapılarında ne varsa burada da o olacak" karşılığını verdi.

Murat, yine bir Rum gazetecinin "askersizleştirme" ile ilgili sorusu üzerine de, "Biz o konuda da görevimizi yaptık. Adayı barışa götürecek Annan Planı'na evet dedik" diye konuştu.

Bulutoğluları: "Köprünün

kaldırılması Rum tarafının da

duvarı açmasını sağlar"

Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal Bulutoğluları Lokmacı kapısındaki köprünün kaldırılmasının Rum tarafındaki duvarın yıkılmasını sağlaması umudunu belirtti.

Lokmacı köprüsünün yıkım çalışmalarını yerinde inceleyen LTB Başkanı Cemal Bulutoğluları basına değerlendirme yaptı.

Bulutoğluları, LTB olarak Lokmacı Barikatı'ndaki köprünün kaldırılması ile aynı anda da Rum kesimindeki duvarın yıkılması beklentisi içerisinde olduklarını ancak Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın dün aldığı bir kararla LTB olarak köprüyü yıkma görevini yürüttüklerini söyledi.

"Umarız Cumhurbaşkanımızın bu konuyla ilgili daha çok bilgileri vardır, bu köprünün kaldırılması Rum tarafının da duvarı açmasını sağlar bizim beklentimiz budur" ifadelerini kullanan Bulutoğluları, iki çarşının yeniden birleşmesini ve buradaki esnafın ekonomik yönden kalkınmasını istediklerini söyledi.

Bulutoğluları , daha önce Lokmacı kapısının açılması konusunu Rum Belediye Başkanlarıyla görüştüğünü anımsatarak "Onların her zaman öne sürdüğü köprü vardı bugün o köprüyü de kaldırıyoruz ,dur bakalım bundan sonra ne olacak neler öne sürecekler" diye konuştu.

Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un kapının açılmasıyla ilgili öne sürdüğü şartlarla ilgili görüşünü açıklarken "Böyle bir şey olamaz bunu yapmak isterse sayın Papadopulos bir an önce Sayın Talat'la anlaşmaya oturması lazımdır ve Kıbrıs meselesini çözmesi lazımdır" dedi.

Bulutoğluları Papadopulos'un Lokmacı'dan askerin arındırılmasını da istediğini anımsatarak bunun ancak BM ile yapılacak görüşmelerle mümkün olabileceğini söyledi.

Atleks Sanverler'e geçit olacak

Bulutoğluları bir gazetecinin "köprü kaldırılıyor içiniz rahat mı" sorusuna, "İçim rahat değildir, Papadopulos bu işi gurur meselesi yaptı galiba toplumunu düşünen bir lider olsaydı bizden kendisine uzatılan eli geri çevirmezdi" yanıtını verdi.

İki toplumun da Lokmacı Barikatı'nın açılmasını beklediğini ama maalesef bu adımının tek taraflı atıldığının görüldüğünü ifade eden Bulutoğluları ilerleyen günlerde aynı adımın Rumlar tarafından da atılması umudunu belirtti.

Cemal Bulutoğluları bir başka soru üzerine ise "Lokmacı köprüsünün yapım çalışmalarının akşama kadar tamamlanacağını, köprünün belediye ambarına götürüleceğini orada tadil edildikten sonra da Atleks Sanverler Ortaokuluna üst geçit olacağını kaydetti.

 

Pertev: "AB ile BM'nin Rum

tarafına baskı uygulaması gerekiyor"

Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev Lokmacı Barikatı'nda bulunan köprünün kaldırılmasının ardından AB'nin ve BM'nin Kıbrıs Rum tarafına tam bir baskı uygulaması gerektiğini ve Lokmacı Barikatı'nı açtırması gerektiğini vurguladı.

Pertev, Kıbrıs Türk tarafının bu konuda kendi üzerine düşeni yaptığını da belirterek, "Şimdi top Rum tarafındadır ve şu andan itibaren Rum tarafı harekete geçmelidir" dedi.

Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Lokmacı Barikatı'nda bulunan köprünün kaldırılması çalışmalarını izlerken basına yaptığı açıklamada, son bir buçuk yıldır Lokmacı Barikatı'nın kaldırılması için epeyce çalışmalar yapıldığını, bu çalışmaların da hep iyi niyetle gerçekleştirildiğini anımsatarak, geçen yıl barikatın açılması için oldukça fazla gayret sarf edildiğini, ancak karşı taraf köprüyü bir bahane olarak kullanınca görüşmelerin tıkandığını söyledi.

Bu yıl da o bahaneyi Kıbrıs Türk tarafı olarak ortadan kaldırıyor olduklarını ifade ederek, "Halbuki bu geçit geçiş içindi, duvar değildi. Bir geçit, geçişi önlemek için değildir, ama bu bahane olarak kullanıldığı için onu da ortadan kaldırmaya karar verdik. Şimdi top Rum tarafındadır" diye konuştu.

Kıbrıs Türk tarafı olarak bir buçuk yıl boyunca tüm kurumlar olarak çok gayret sarf ettiklerini, ancak Rum tarafının "bir duvar gibi" karşılarında durduğunu ve kılını bile kıpırdatmadığını dile getiren Raşit Pertev, "Artık bütün dünya görmelidir ki Rumların da en azından kıllarını kıpırdatmaları gerekiyor. En azından karşımızda olan o ucube duvarı yıkmaları gerekiyor" görüşünü vurguladı.

Pertev, Kıbrıs Türk tarafının köprüyü kaldırmasının ardından barikatın açılması için topun Rumlara geçtiğini ve Rum tarafının da şu andan itibaren artık harekete geçmesi gerektiğini söyledi.

Basına yaptığı açıklamaların ardından gazetecilerin sorularını da yanıtlayan Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Pertev, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un yine ön şartlar öne sürdüğüne işaret edilerek, bu konudaki görüşünün ne olduğu sorusuna karşılık, "Biz, barış ve iki toplum arasındaki iyi ilişkiler için elimizden geleni yapıyoruz. Rum tarafı, durmadan bu ilişkileri sürtüşme noktasına getiriyor. Bu sürtüşme halklara da yansır. Biz, bunu önlemeye çalışıyoruz. Köprünün kaldırılması, barikatın bir an evvel açılması için yapılan girişimler iki halk arasında olan uyumun tekrardan düzelmesi ve bu sürtüşmelerin ortadan kalkması için atılan adımlardır" dedi.

Müsteşar Pertev, "Eğer burası AB toprağı ise, bu kadar sürtüşme olmaz. AB'nin ve BM'nin, bu andan itibaren Kıbrıs Rum tarafına tam bir baskı uygulaması gerekiyor ve bu geçiş noktasını açtırması gerekiyor. Biz bu konuda üzerimize düşeni yaptık" dedi.

Pertev, "köprünün kaldırılmasının ardından gelişmeler ne olacak?" şeklindeki soruya karşılık da şunları kaydetti:

"Kıbrıslı Türklerin ekonomik

zorluk içinde kalmasını istiyorlar"

"Artık sorumluluk Rum tarafındadır. Bu kapı açılmazsa bunun sorumluluğu Rum tarafında olur. 'Neden açılmasını istemiyorlar' sorusunun cevabında ekonomik konu öndedir. Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs Türk tarafının ekonomik zorluklar içerisinde kalmasını istiyor.

Ancak iki tarafın ekonomik yönden güçlendiği zaman barış olabilir. Bu yüzden bu geçiş noktasının açılmasını engellemek bir yerde 'barışın önünde bir duvar gibi durmak' demektir. Artık biz bütün engelleri yıktık, önümüzü açtık, ama onlar duvar gibi önümüzde duruyorlar, bu duvarı kaldırmalıdırlar."

Pertev, "2007'de yeni çalışmalar ne yönde olacak?" sorusuna karşılık da şöyle konuştu:

"Köprünün kaldırılması yeni yılda yapılacak görüşmeler için bir jesttir. 2007'de Sayın Conis ile yoğun bir görüşme süreci bekliyorum.

Benim kişisel beklentilerim bu doğrultuda.

Ümidimiz Gambari sürecinin canlanması ve hem özlü konuların hem de gündelik konuların daha geniş komiteler çerçevesinde ele alınmaya başlanmasıdır."

Bu arada Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Erkut Şahali ve AB Komisyonu Kıbrıs Türk Çalışma Masası Şefi Andrew Rasbash da köprünün kaldırılması çalışmalarını izledi. Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Erkut Şahali ve Rasbash bir süre sohbet de etti.

 

Akıncı: "Geçiş açılmazsa

beyinsel duvarlar daha da

güçlenecek"

Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı Mustafa Akıncı, Türk tarafının duvarı fiziken yıkmış olmasına rağmen, eğer Lokmacı geçişi açılmazsa, bir süre sonra beyinsel duvarların daha da güçleneceğini söyledi. Akıncı, Lokmacı köprüsünün kaldırılması çalışmalarını yerinde inceledi.

Mustafa Akıncı burada yaptığı açıklamada, maksadın kapının açılması olduğunu söyledi ve köprünün kaldırılmasının kapının açılması yönünde bir adım olmasını diledi.

Türk ve Rum taraflarının konuyu önceden bir araya gelip konuşarak ele almış olmalarının tercihleri olduğunu, ancak bunun böyle yapılmamasının bundan sonra da böyle ele alınmayacağı anlamına gelmeyeceğini belirten Akıncı, "Yani Ledra Palace'da olduğu gibi, burada da dekonfrantasyon önlemlerinin uygulanması tercihimizdir... Bu köprü, sorunlardan en önemlisi olarak gündemdeyken, şimdi kaldırılıyor. Dolayısıyla karşıdaki duvarın da indirilmesi ve geriye kalan diğer sorunların da tarafların BM tarafından bir araya getirilerek ele alınmasını önermekteyiz" dedi.

BDH Genel Başkanı Akıncı, köprünün kaldırılmasının işe yaraması için bunun yapılması gerektiğine, aksi takdirde bir süre sonra fiziki duvarın yıkılmış olmasına rağmen, beyinsel duvarların daha da güçleneceğini kaydetti.

 

Makbule Ötüken'den

engelleme girişimi

Öte yandan, Annan Planı süresince de, çıkışlarıyla tanınan Makbule Ötüken adlı vatandaş, Lokmacı köprüsünü kaldırmaya gelen vinci engellemeye çalıştı. Vincin önüne geçerek, "Yazıklar olsun" diye bağırmaya başlayan Ötüken, polis tarafından güçlükle yatıştırıldı.

 

Sivil toplum ne dedi?... Sivil toplum ne dedi?... Sivil toplum ne dedi?... Sivil toplum ne dedi?

 

İnşaat Mühendisleri

Odası Başkanı Salim Piyale:

"Köprünün yıkılması bir yolun daha açılmasına, insanların yakınlaşmasına katkıdır. Politikacılar politik dans yapmaya devam ediyorlar. Bardağın boş tarafına değil de dolu tarafına bakmak gerekir. Eğer katkı sağlayacaksa her iki tarafın toplumu ve sivil toplum örgütlerinin, politikacıları cesaretlendirmesi gerekir. Köprünün yıkılması kapının açılmasını sağlayacaksa, bu bizi mutlu edecek"

DEV-İŞ Başkan Mehmet Seyis:

"Köprünün kalkması bizim açımızdan çok önemliydi. Bu hareket Kıbrıs Türk tarafının çözüm isteğini bir kez daha göstermesidir. Köprü açıldığında, yolun açılmasını da zorlamalıyız. Güneydeki çözüm yanlılarıyla da görüşeceğiz. Köprünün kalkması çözüm için çok önemliydi. Bugün bunu izlemek bize mutluluk verdi. Belki de barışın yolundaki engellerden birinin kalkışını izledik. Sıra duvarda"

 

GÜKAD Başkanı Hakan Kuntay:

"Keşke bu köprü yapılırken ve yıkılırken bu kadar ses çıkmasaydı. Böyle bir olayda tansiyonun yükselmesine gerek yoktu. Kapının sökümüyle ilgili bence en önemli olay, Anayasa'nın geçici 10. maddesinin tartışılmasıydı. Halk olarak kavgaya girmeden, sivilleşme ve demokratikleşme yolunda ilerlemeliyiz. Arzumuz Kıbrıs Türkü'nün ve Türkiye'nin menfaatine sonuçlar alınmasıdır."

Dizdarlı: Sıra Güney Kıbrıs'taki

sivil toplum örgütlerinde

"Sivil toplumun sivil iradesiyle bir köprü kaldırılıyor. Şimdi sıra Güney Kıbrıs'taki sivil toplum örgütlerinde, görev onlara düşüyor. Nasıl ki bir evet, barışı getirmeye yetmediyse, tek taraftan köprünün yıkılması da yetmez. Duvarın kalkması, kapının derhal açılması lazım".

KIBRIS 10/01/07

Bridge coming down at last
By Simon Bahceli

WORK finally began in earnest yesterday on the removal of the bridge on the Turkish Cypriot side of the Ledra Street barricade, possibly paving the way for the opening of Cyprus’ fifth crossing point in the Green Line dividing the island.

“The ball is now in the court of the Greek Cypriot side,” Rasit Pertev, chief advisor to Turkish Cypriot leader Mehmet Ali Talat, told the Cyprus Mail yesterday as workmen began attacking the bridge with pneumatic drills and axes.

The move came after a week of wrangling between the Turkish Cypriot authority and military officials, who continue to maintain they have security concerns over the crossing.

Clearly pleased that demolition of the bridge – erected by north Nicosia’s former mayor Kutlay Erk as a way of not hindering military access to the area – was under way, Pertev said: “We’ve spent a great deal of energy on trying to get this crossing open. The Greek Cypriot side, on the other hand, has not moved an inch. Now they have to do more than watch us from their hole in the wall.”

Many in the north expressed surprise yesterday that Talat and his civilian authority had succeeded in overriding military concerns. At the weekend, hawkish Turkish Chief of Staff Yasar Buyukkanit openly criticised Talat for announcing his plan to demolish the bridge without first consulting the military. Talat reacted by saying he had conferred, but nevertheless intended to go ahead with the demolition.

The row ended yesterday with a statement released by the Turkish foreign ministry stating the decision ultimately rested with the Turkish Cypriot authority.

The Turkish Cypriot side now says it is waiting for a response from the Greek Cypriot side on whether it will reciprocate to what the Turkish side describes as a “good will gesture aimed at increasing contacts between the two communities”.

“Let’s give them a chance to react,” Pertev said yesterday.

However, an official statement from the Turkish Cypriot leader’s spokesman Hasan Ercakica cast doubt on the likelihood of a positive response from the south.

“After we announced that we would remove the bridge, the Greek Cypriot government announced that it had appealed to the UN for the start of discussions on opening the crossing. The UN, however, denied that such an appeal had been made.
They [the Greek Cypriot side] sought to manipulate the situation, but were caught in the act,” the statement said, adding that this was “an indication that the Greek Cypriot side does not wish to see an improvement in relations between the two sides.”

Talat’s office sought yesterday to play down the significance of his clash with the military by insisting that, “all necessary consultations were made before the decision [to remove the bridge] was taken” and that Talat’s meeting with Buyukkanit in Ankara last Friday “was aimed at allaying concerns” in some quarters. He added that delays in beginning demolition work stemmed from “the length of time needed to complete consultations”.

Interestingly, Talat’s spokesman also chose yesterday to repeat claims that Talat had not asked Buyukkanit to consider Turkish troop reductions in the north – a concessionary move that would undoubtedly have a significant effect on soon-to-begin negotiations on solving the Cyprus problem.

“During meetings in Ankara the subject was never on the agenda, and was not even discussed in an exchange of views,” the spokesman said.

Cyprus Mail 10/02/2007

 

Don’t expect us to applaud this move’
By Jean Christou

THE GOVERNMENT said yesterday it saw no reason to applaud the Turkish Cypriot side for taking down something that had been illegal in the first place.

Spokesman Christodoulos Pashiardis said yesterday’s removal of the footbridge erected a year ago at the north end of Ledra Street could not be considered a concession or a gesture of good will.

He said the government saw no reason for the Greek Cypriot side to applaud the move “as a noble gesture of goodwill, neither should it
be rewarded with concessions on our part”.

He said the opening of Ledra Street as a crossing point was never solely dependent on the removal of the bridge, but was also dependent on the security of those who would be crossing.

The Greek Cypriot side submitted a list of conditions for the opening of Ledra Street to the UN nine months ago.

Demands include military disengagement from the area on both sides under the supervision of UNFICYP and the termination of Turkish patrols on Ermou Street, which cuts across Ledra on the Turkish side.

The demands also include securing the safety of dilapidated buildings in the Green Line along the passageway, and the removal of all nationalistic symbols such as flags and other provocative material on both sides.

Until all that was done, the barrier on the Greek Cypriot side would not come down, Pashiardis said.

“We are ready to discuss our proposals through the UN Peacekeeping Force in Cyprus to open the crossing point and enable more contacts between the two communities of Cyprus. There is no political expediency on our part.” he said, adding that the opening was initially touted as a means of creating trust between the two sides.

Pashiardis also said it had been the Greek Cypriot side’s idea to open the crossing point at Ledra Street.

“We submitted our proposals for the opening of the crossing point in December 2005 and in July 2006. A year after the submission of our proposals, the Turkish side chose just one part of our overall proposals, namely the dismantling of the footbridge, announcing that this is a Turkish initiative and a sensational move,” he said.

Unlike the Turkish side, the government was not interested in creating impressions, and questioned the other side’s commitment.

“If the Turkish side really seeks to open the crossing point, why does it not proceed to a dialogue that would enable the removal of every obstacle that hinders the free and secure movement of people?” Pashiardis said.

He said that so far the Turkish Cypriots had not responded to the government’s invitation to a dialogue, issued nearly two weeks ago.

“I have no reason to doubt that UNIFICYP conveyed our proposals to the Turkish side. But I have reasons to doubt that the Turkish side is not aware of our proposal. Our proposals, our readiness and our willingness to discuss all aspects concerning the smooth and secure opening of the crossing point are still valid,” Pashiardis added.

Pashiardis also said the approval to dismantle the bridge had come from the Turkish military and that the Turkish Cypriot leadership was merely complying with Ankara.

This comment followed press reports that Talat had imposed his will on the Turkish military.

Pashiardis said the Turkish General Staff had issued an announcement saying that the opening of the Ledra Street crossing point fell within its exclusive competence.

“The first and last word regarding the Cyprus issue, belongs to Ankara and not to the Turkish Cypriot leadership,” he said.

“What would be the purpose or the outcome of any meeting between President Papadopoulos and Mehmet Ali Talat, who is considered by the Turkish army as incompetent and who is basically hindered by the Turkish army in discussing matters of a military nature?”

He also said that any meeting outside of those proposed under the UN-backed technical committees, would be pointless other than to create impressions, and would have no practical value.

Pashiardis also commented on reports that Talat had asked for the withdrawal of a number of Turkish troops. He said the government had no such information and that even if such reports were true, it would mean nothing as the occupation would remain.

Cyprus Mail 10/02/2007

Demirel'den Alman Büyükelçiye Kıbrıs tepkisi


      ANKARA(ANKA)

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Kıbrıs sorunun çözüm yeri BM’dir diyen Almanya Büyükelçisi Eckart Cuntz’a “Pekiyi o zaman Rumların AB’de işi ne" diyerek tepki gösterdi.
      Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)ve Türkiye AB Derneği’nin “AB Treni Gidiyor mu?" başlıklı toplantıda konuşan Demirel kendisinden önce konuşma yapan Almanya Büyükelçisi’ne tepki gösterdi. Almanya Büyükelçisi Cuntz’un konuşmasında “Kıbrıs sorununda çözüm yeri AB değil BM’dir" yönündeki sözlerine Demirel, konuşmasında “Kıbrıs sorunun çözümü BM de Pekiyi o zaman Rumların burada (AB’de) işi ne" diye sordu. Demirel’in bu tepkisi salondaki dinleyiciler da alkışladı. Demirel, Kıbrıs Rum Kesimi’nin bütün adayı temsil ediyor gibi, “AB üyesi yapılması kadar büyük bir yanlışın olamayacağını" belirtti ve Avrupa’nın bu hatanın bedelini ne Türkiye’ye ne de kendi haklarına ödetmemesi gerektiğini kaydetti. 600-700 bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesimi’nin Türkiye’nin üyeliğini engellemeye çalıştığını söyleyen Demirel, “Peki diğer 477 milyon AB vatandaşının fikri ne oldu, bu kabul edilemez" dedi. Demirel Yunanistan ve Türkiye’nin girmediği bir yere Kıbrıs’ın üye yapılmasının da bir ihlal olduğunu kaydetti.
      AB projesinin bir pazar projesi değil, bir barış projesi olduğunu kaydeden Demirel, Avrupa’nın kaygısının Pazar değil bir tarafın diğerini tahrip etmesi olduğunu söyledi. Almanya ile Fransa’nın tarihten gelen bir husumeti olmasına karşın AB ile bir araya geldiğini anımsatan Demirel, Türkiye’nin adının hala Avusturya tarafından Viyana Kuşatması ile anılmasına tepki göstererek, “Bu husumet, Almanya ile Fransa arasındakinden daha mı büyük" diye sordu.
      AB’nin Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini de içine alarak genişlediğini kaydeden Demirel, “Doğu Avrupa ülkeleri, Avrupa’nın yeğenleri, Balkanlar da kuzenleri. Türkiye ise yetim" dedi. Şu anda AB’ye üye olan 27 üyenin 21’inin müzakere ederek birliğe girdiğini belirten Demirel, müzakere sürecinin hepsinde zorlu geçtiğini söyledi. Türkiye içinde AB’ye verilen desteğin yüzde 70’ten yüzde 30’a gerilediğini vurgulayan Demirel, Avrupa değerlerine verilen desteğin değil aksine AB yönetimine verilen desteğin azaldığını ifade etti.
      Avrupa’da çok “akil adam" olduğunu söyleyen Demirel bu akil adamların Avrupa’nın çıkarlarını bildiğini söyledi. Soğuk savaşın ardından Türkiye’nin öneminin azalmadığını da anlatan Demirel, Avrupa ile Asya’nın tekrar bir araya geldiğini İpek Yolu’nun tekrar açıldığını ve Türkiye’nin de burada köprü vazifesi göreceğini söyledi.
      Aynı toplantıda, Demirel’den önce konuşan DYP Genel Başkan Yardımcısı Nüzhet Kandemir ve CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, AB içinde yükselen milliyetçiliğe dikkat çektikleri konuşmalarında birliğin Türkiye’ye karşı takındığı tutumları eleştirdi. CHP Milletvekili Elekdağ tarihte sömürülen ülkelerin bile emperyal devletler karşısında Türkiye’den daha çok söz hakkı olduğunu söyledi.
      Aynı toplantıda söz alan AKP Milletvekili Mehmet Dülger de Türkiye ile AB arasındaki görüşmelerde ikili konulardan çok Kıbrıs, Ermeni, Alevi, Kürt meseleleri gibi konuların gündeme gelmesini eleştirdi.
      Almanya’nın Ankara Büyükelçisi Cuntz da AB’nin çifte standart, ırkçılık, Kıbrıs nedeniyle haksızlık gibi olumsuz ifadelerle gündeme gelmesini eleştirdi. Cuntz Türkiye’ye de övgüler yağdırarak Türkiye’deki bazı bölgelerin Almanya’daki benzerlerinden çok daha iyi durumda olduğunu kaydetti. Cuntz Kıbrıs sorunun çözüm yerinin AB değil BM olduğunu kaydetti.

MILLIYET 11/01/07

 

FT: Türk hükümetinin askerleri dışlayacak kadar güveni var


      Türk hükümetinin ulusal çıkarlara ilişkin konularda askerleri dışlayacak kadar güveni olduğu yorumu yapıldı. Financial Times gazetesi, Lokmacı köprüsünün Türk askerlerinin isteklerine rağmen kaldırıldığına dikkat çekerken bir diplomata atfen bunun “Türk hükümetinin ulusal çıkarlara ilişkin konularda (askerlerin itirazlarını) geçersiz kılacak güveninin olduğu" nu yansıttığını yazdı. Ekonomi gazetesi Financial Times, Lefkoşa’daki Lokmacı köprüsünün kaldırılması olayını değerlendirirken Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs adasının geleceği konusunda, Kuzey Kıbrıs’ta bulundurulan 40 bin askerinin varlığı ile güçlendirilen “boğucu bir hakimiyetin olduğunu ancak bunun bu hafta zayıfladığını öne sürdü.
     
     SİVİLLERİN KIBRIS POLİTİKASINI DİKTE ETMESİNİN ENDER ÖRNEĞİ
      Gazete, “şahin" olarak nitelendirdiği Genelkurmay Başkanlığı’nın isteklerine rağmen AKP Hükümeti’nin “desteği" ile KKTC Yönetiminin köprüyü kaldırdığını belirtirken, “Siyasi analistler ve diplomatlar, silahlı kuvvetlerin dışlanmasının, sivillerin, özellikle, işgal ve KKTC’nin kuruluşunun, ulusal çıkarların bir zaferi olarak değerlendirildiği Ankara’da Kıbrıs politikasını dikte etmesinin ender bir örneği olduğunu söylüyorlar" diye yazdı. Financial Times şöyle devam etti:
      “Bir diplomat, bunun Türk askerlerinin parlamentoya daha çok hesap vermesi amacıyla anayasal reformları geçiren Türk hükümetinin ulusal çıkarlara ilişkin konularda ne ölçüde (onların itirazlarını) geçersiz kılacak güveninin olduğunu yansıttığını söyledi. Türk Silahlı Kuvvetlerinin Türkiye’de dört kez darbe yaptığını ve halk tarafından en güvenilir kurum olarak değerlendirildiğini anımsatan gazete, Lokmacı köprüsü olayının muhalefeti kızdırdığını belirtirken “Ancak bu, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat’ın girişimi olumlu karşılayan Rumlar ve AB’nin nezdindeki konumunu güçlendirdi" yorumunu da yaptı.
      Gazete, Talat’ın Genelkurmay’daki görüşmesi sırasında köprü ile ilgili kararın askerler değil, siyasetçilerin kararı olduğu konusunda ısrar ettiği iddiasına da yer verdi.

MILLIYET 11/01/07

 

Büyükanıt'ın görüşü niye alındı?



KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı üstgeçidini kaldırdı. Bu kararını uygulamadan önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı ziyaret etti ve TSK'nın bu konudaki görüşünü aldı.

KKTC Anayasası
Bir üstgeçit Genelkurmay'ın görüşünü alacak kadar önemli midir? Önemli olsa bile askerin bu işle ilgili nedir?
Sorulan sorular bunlardı...
Bir üstgeçidin, hele hele Lokmacı gibi iki ayağı da Türk topraklarında olan ve bir yere çıkmayan bir üstgeçidin önemi nereden geliyor?
Geçidin kaldırılmasının güvenlik açısından bir sakıncası olmadığını bizzat Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt açıkladı. Onun itiraz ettiği, bu tür adımların tek taraflı atılması. Rum tarafından eşzamanlı bir adım atılmayışı.
KKTC Cumhurbaşkanı Talat ise köprüyü önemli hale getirenin, Rum tarafının kendi deyimiyle, "başarılı propaganda"sı olduğunu söyledi. Rumların bu üstgeçidi geçişi engelleyen bir köprüymüş gibi yansıttıklarını ve Rum tarafını hiç ilgilendirmeyen bir köprüye, "demokrasi ayıbı duvar" muamelesi yapılmasını sağladıklarını bir anlamda "itiraf" etti...
Demek ki sorun, sivil alanda...
Askeri alana baktığınızda ise durum şöyle:
1- Lokmacı bölgesi sınır.
2- KKTC Anayasası'nın geçici 10. maddesine göre sınır güvenliği TSK'nın sorumluluğunda...
Org. Büyükanıt'ın görüşünün alınmasının hukuki dayanağı burada...

Hükümet nerede?
Bu tartışmalar ve temas trafiği içinde hükümet nerede duruyor sorusu da önemli.
Talat'ın görüşme isteğinin Genelkurmay Başkanlığı'na Dışişleri üzerinden geldiği biliniyor. Hükümet "aracı" konumunda gibi duruyor. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül, "Karar KKTC'nindir" açıklamasıyla, "aradan çekilmiş" görünüyorlar. Dışişleri'nin yazılı açıklamasında sanki daha önce Genelkurmay Başkanlığı'nın görüşünün alındığı ve Talat'a iletildiği ifadeleriyle, Org. Büyükanıt'ın kaygıları paylaşılıyormuş gibi bir izlenim verilse de, "KKTC'nin kararına saygılıyız" açıklamalarıyla da Talat destekleniyor.
"İçeriye" dönük bir diplomasi!..

Dış cephe
Lokmacı diplomasisinin dışarıya dönük etkisi nedir, diye sorulacak olursa...
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Rum tarafının sıkışacağı beklentisi içinde.
Ancak, üstgeçidin kaldırılmasıyla ilgili olarak AB'den gelen alkış dışında somut bir sonuç yok. Rum yönetimi kıpırdamadan duruyor.
Duvarı yıkmaya da kapıyı açmaya da niyetli görünmüyor.
Koşulları belli: Türk askerini gönderin, bayrağınızı kaldırın, gümrük havası vermeyin, bu izlenimi verecek işlem ve simge kullanmayın...
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, üstgeçidi Türk tarafının uzlaşmacı ve iyi niyetli olduğunu kanıtlamak için kaldırdı...
Annan Planı'na "evet" diyen Kıbrıs Türkü, uzlaşmacı ve iyi niyetli olduğunu kanıtlayamadıysa, Lokmacı üstgeçidini kaldırarak nasıl kanıtlayacak?
Org. Büyükanıt'ın Rum tarafından eşzamanlı karşılık beklenmesi gerektiği görüşü haksız değil...

FIKRET BILA MILLIYET 11/01/07

 

Talat'ı 'yalancı' ilan etmek neye yarar?



Kıbrıslı Türklerin seçilmiş liderini dünya önünde "yalancı" ilan etmek neye yarar anlamıyorum. Rumların bu yüzden duydukları keyfi tahmin etmek ise zor değil. Sadece KKTC'de yayımlanan Kıbrıs gazetesindeki şu yorumlara bakmak yetiyor:
"Genelkurmay sadece Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ı 'yalanlamakla' kalmadı, daha da öteye geçerek 'Kuzey Kıbrıs'ta söz ve yetki bendedir' diyerek Papadopulos'un bugüne kadar söylediklerini onayladı." Başaran Düzgün
"Yarın Papadopulos, 'Senin sözün bir köprüyü kaldırmaya bile yetmedi. Ben seni Kıbrıs sorununun çözümünde ne kadar güçlü ve yetkili görebilirim?' derse Mehmet Ali Talat'ın yanıtı ne olacak?" Hasan Hastürer

Kıbrıs ve Volkan gazeteleri
"Gocunan biri olarak, Lokmacı'daki köprü kalkmazsa, bir daha sandığa gitmeyeceğimi söyleyim. Atanmış askerlerin seçilmişleri yönettiği bir ülkede demokrasicilik oyunu oynamaya daha fazla katlanamam." Necdet Ergün
Bir de hem Kıbrıs'ta hem de diğer bazı gazetelerde çıkan şu habere bakalım:
"Esnaf ve Zanaatkârlar Odası, Bu Memleket Bizim Platformu Arasta ve Asmaaltı esnafı ile Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası dün Lokmacı köprüsü önünde 'ülkenin en yüksek makamının, dolayısıyla halkın çiğnenen iradesini protesto etmek' amacıyla açıklamalarda bulundu."
Bazıları, "Kıbrıs satılmışların gazetesidir. Sen asıl Volkan'ı oku" diyecektir. Ancak Kıbrıs gazetesi, Volkan'ın aksine, KKTC'de en çok okunan gazetedir. Bu nedenle de Kıbrıslı Türklerin görüşlerini daha iyi yansıtır.

Kendi elimizle ne duruma düştük
Konuya dönecek olursak, Papadopulos ne zaman "Ben Talat ile görüşmem, patronuyla görüşürüm" dese Ankara'nın yanıtı, "Senin muhatabın Kıbrıs Türk liderliğidir" olmuştur. Bunu desteklemek amacıyla da her keresinde KKTC'nin "kendi iradesine sahip demokratik bir ülke olduğunu" vurgulamıştır.
Son derece tutarlı olan bu yaklaşıma rağmen, kendi elimizle kendimizi şimdi hangi duruma düşürdüğümüz ortada. Neyse ki, Başbakan Talat direndi ve dediği oldu. Yoksa, geri adım atmak zorunda bırakılıp bir de istifa etseydi, ortaya Türkiye açısından çıkacak skandalı düşünebiliyor musunuz?
Kıbrıs Türk halkının referandum ve seçimler yoluyla defalarca verdiği mesaja Türkiye'de ısrarla kulak tıkanmaya devam ediliyor. Bu kardeş halkın söyledikleri hoşa gitmediği için başka tarafa bakılıyor ve her şeyin mucizevi bir şekilde düzeleceği ve eskisi gibi olacağı umuluyor.

Kıbrıslı Türkleri küstürdük
Oysa bunun artık olamayacağı apaçık ortada. Onun için Türkiye'nin bu gerçeğe göre politika üretmesi gerekiyor. Kıbrıs'ın Türkiye için stratejik önemine gelince, bunu cümle âlem biliyor. Othello'nun daha ilk sahnesinin 3'üncü perdesinde bu konuya değinen William Shakespeare bile bunu ta o zaman kavramış.
Onun için hiç kimse bu husus önemsizdir demiyor. Fakat Kıbrıslı Türkleri aşağılamanın ve Kıbrıs konusunu Türkiye'de devam eden "postmodern iç savaşta" malzeme olarak kullanmanın ne denli akılcı olduğunu da sorgulamak lazım.
Bir de, tabii ki, Kıbrıslı Türkleri niçin küstürdüğümüzü anlamaya ve kendilerini tekrar kazanmaya çalışmamız lazım. Maalesef, "Lokmacı krizi" ile tam tersi yapılmıştır.

SEMIH IDIZ MILLIYET 11/01/07

 

Nâzım Hikmet kaçışını anlatıyor

 

11/01/2007 RADIKAL

İSTANBUL - Nâzım Hikmet'in 1951 yılında hapisten çıkışı ve Romanya'ya kaçışı arasında yaşadıklarını kendi kaleminden anlattığı metin Türkiye'de ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde yayımlandı. Rusya Devlet Sosyal Siyasal Tarih Arşivi'nden sağlanarak açıklanan belgede Hikmet, hapisten çıkışıyla kaçışı arasındaki Dünya Barış Komitesi'nin madalyasının (gıyabında) kendisine verilmesi, pasaport çıkarma girişimi, askere sevk edilme hazırlıkları gibi yaşadıklarına değiniyor. Rıfat N. Bali'nin 'Cevat Şakir'den Bilinmeyen Bir Mektup', Tunç Boran'ın '68 Yıl Önceki Çekişme: Anıtkabir İçin Rasattepe Doğru Yer Mi?' başlıklı yazıları derginin yeni sayısının ilgi çeken diğer yazılarından. Derginin bu sayıda hediye olarak 2007 takvimi verdiğini hatırlatalım. (Kültür Sanat)

Çağdışı milliyetçilik duvara tosladı

İsmet Berkan

11/01/2007 RADIKAL

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin azınlık vakıflarının el konulan mal varlıklarıyla ilgili verdiği pilot karar, Türkiye'nin içinde yaşadığımız çağla daha fazla inatlaşamayacağının kanıtı.
Önce konuyu anlatmaya çalışayım, çünkü mesele gerçekten çok karmaşık:
Türkiye, azınlık vakıflarından 1936 yılında bir mal beyanında bulunmalarını ister. Vakıflar, o an ne gibi varlıklara sahipse bunların listesini devlete sunarlar. Ancak izleyen yıllarda da, gerek bağış yoluyla ve gerekse kendi parasıyla satın alma yoluyla bazı vakıflar yeni yeni gayrimenkuller edinirler.
1974 yılında Yargıtay kararıyla bu vakıfların 1936 beyannamesindekiler dışında varlığa sahip olması yasaklanır, vakıflar ellerindeki malları, eğer miras yoluyla edindilerse orijinal mal sahibine, eğer o ve akrabaları bulunamıyorsa Milli Emlak'a, satın alma yoluyla elde ettikleri gayrimenkulleri ise orijinal satıcıya orijinal satış fiyatından geri vermeye zorlanırlar.
1974 tarihli Yargıtay kararı, bu vakıfların 1936'dan sonra yeni mal-mülk edinememesine bu vakıfların 'yabancı vakıf' olduğu gerekçesine dayanmaktadır. Oysa bu vakıfların yöneticilerinin tamamı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Yani Yargıtay bir anlamda TC vatandaşlarının bir bölümünü 'yabancı' saymıştır.
Temel insan haklarından biri olan mal-mülk edinme, tapuya sahip olma ve o gayrimenkulünü kullanma hakkı çiğnenmiş olan azınlık vakıfları 1997 yılından itibaren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmaya ve zamanında sahip oldukları ama daha sonra ellerinden alınan gayrimenkulleri için davalar açmaya başladı.
'İnsan haklarına saygılı devlet' olduğu Anayasasında yazan Türkiye'nin şimdi girmeye çalıştığı Avrupa Birliği ile arasındaki yüzlerce sorun noktasından biri de bu azınlık vakıflarının durumu.

Vakıfların mallarını iade etmek gerektiğini Türkiye'de devlet yönetimine gelen ve bu konuyla ucundan kenarından ilgilenmek durumunda kalan herkes bal gibi biliyor.
İade edilebilen, yani hâlâ Milli Emlak veya Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde bulunan mallar iade edilecek, 'iyi niyetli üçüncü kişi'lere geçen mallar için ise bir tazminat yolu bulunacak.
Taa en başından beri durum bu.
Ama Türkiye başarıyla bu basit gerçeğe karşı ayak sürüyor. İşte alın son Vakıflar Yasası değişikliğini. Daha birkaç ay önce çağdışı ve insan haklarını ayaklar altına almaktan da çekinmeyen bir milliyetçilik türü Meclis'te başkaldırdı, 21. yüzyıl Türkiyesi'ne yakışmayan ırkçı içerikli konuşmalar Meclis çatısı altında yapıldı. Getirilen yasa, 'iyi niyetli üçüncü kişi'lerdeki mallarla ilgili hiçbir düzenleme içermiyor olmasına rağmen tuhaf tartışmalara sahne oldu ve sonuçta çıkan metin bir hayli yetersizdi. Ama buna rağmen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yasayı benzer milliyetçi sebeplerle veto etti.
Ve şimdi, aslında kaçınılabilinir olan şey başa geldi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi mahkûm etti.
Bu ilk mahkûmiyet kararı tek başına önemli değil: İki taşınmazın Fener Rum Lisesi Vakfı adına ya tapuda tescilini ya da taşınmazların değeri olarak belirlenen 890 bin avroluk tazminatın ödenmesini istiyor.
Önemli olan, arkada bekleyen 100'e yakın dava ve açılmayı bekleyen onlarca diğer dava.
Türkiye böyle bir utanca mahkûm olmadan, kendi kendine Anayasasında yazdığı gibi sahiden 'insan haklarına saygılı' olduğunu gösterebilir ve geçmişin hatalarını tamir etmek için yol bulabilirdi.
Bunu yapmadı. Ama aslında hâlâ çok geç kalınmış değil. Vetolu yasa Meclis'te yeniden gündeme geldiğinde, hem malların iadesi hem de iade edilemeyecek durumda olanlar için de tazminat yolunun açılması sağlanabilir ve Türkiye AİHM'de onlarca kez mahkûm olmaktan kurtulabilir.

 

Lokmacı'da sükunet, Esnaf memnun

KÖPRÜSÜZ İLK GÜN... 2007 yılında kapsamlı çözüm müzakerelerinin başlaması için iyi niyet göstergesi olarak, büyük tartışmaların ardından önceki gün kaldırılan Lokmacı Barikatı'ndaki köprü gündemdeki yerini koruyor. Önceki gün büyük bir kalabalığa sahne olan Lokmacı bölgesinde dün sükunet hakimdi ancak barikatın köprüsüz halini görmek isteyen bazı vatandaşlar ile basın mensuplarının bölgeye ilgisi dün de devam etti

KÖPRÜ KALKTI, KAPILAR AÇILSIN... Yapımı ve önceki günkü yıkımına kadar tüm dikkatleri üzerine toplayan Lokmacı Köprüsü'nün kaldırılmasının ardından Lokmacı bölgesi yeniden Asmaaltı ve Aras'ta esnafına kaldı. Bölge esnafı, köprünün kaldırılmasından dolayı memnuniyetini dile getirirken, beklentilerinin kapıların da açılması olduğunu belirtti. Bir kısım esnaf ise, KKTC'nin iyi niyetine karşın Lokmacı kapısının yine de açılmayacağı görüşünde

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın kararıyla önceki gün kaldırılan Lokmacı Köprüsü'nün bulunduğu bölge, dün "köprüsüz" ilk gününü geçirdi.

Önceki gün büyük bir kalabalığa sahne olan Lokmacı bölgesinde dün sükunet hakimdi ancak barikatın köprüsüz halini görmek isteyen bazı vatandaşlar ile basın mensuplarının bölgeye ilgisi dün de devam etti.

Cumhurbaşkanı Talat'ın "2007 yılının ilk çeyreği içinde kapsamlı çözüm müzakerelerini başlatma ve iki halkın işbirliği duygularının geliştirmesine yardımcı olmak amacıyla, Lokmacı Kapısı'nın açılmasına engel olduğu ileri sürülen üst geçidin kaldırılmasına karar verdiğini" açıklamasının ardından gündeme oturan Lokmacı bölgesi, dün, önceki güne oranla daha sessiz ve boştu.

Polis yine güvenlik önlemleri için barikatta nöbet tutarken, önceki günün aksine, dün barikatı ziyaret edenler arasında Rum basını çoğunluktaydı.

Bir Kıbrıslı Rum kameramanın, ara bölgeyi yakından görüntülemek istemesi ise polis engeliyle karşılaştı.

Öte yandan, yıllar önce Lokmacı'da bolca vakit geçiren yaşlı bir Kıbrıslı Rum da dün bölgenin durumunu görmek için oradaydı.

Esnaf memnun...

Köprü kaldırılmadan önce Türkiye, Kıbrıs Rum kesimi, yabancı ve yerli basının büyük ilgi gösterdiği Lokmacı bölgesi köprünün kaldırılmasıyla, yeniden Arasta ve Asmaaltı esnafına kaldı.

Esnaf, köprünün kaldırılmasından dolayı memnuniyet belirtirken, beklentilerinin kapının en kısa zamanda açılması ve iki çarşının birleştirilmesi olduğunu ifade etti.

Geçen yıl köprünün yapılmaması için dönemin Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk'e endişelerini dile getirdiklerini ve köprünün buraya yapılması halinde Rum tarafının kapıyı açmayacağını söylediklerini belirten esnaf, bu gelişmenin halihazırda yaşandığı görüşünü savundu.

Arasta esnafı, "kapının açılmasıyla Rum müşterilerin yanı sıra Rum kesimini ziyaret eden yaklaşık üç milyon turistten bir kısmının da KKTC'ye geçmesini beklediklerini" kaydetti.

Esnaflardan bazıları ise, Kıbrıs Türk tarafının kapının açılması için iyi niyet göstererek köprüyü yıktığını, ancak Rumların Lokmacı kapısını yine de açmayacağına inanç belirtti.

Bu arada Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları, Lokmacı Köprüsü'nün kaldırılması sırasında yaptığı açıklamada, köprünün; belediye ambarına götürüleceğini, orada gerekli tadilat yapıldıktan sonra Atleks Sanverler Ortaokulu önüne üst geçit olarak kurulacağını belirtmişti.

KIBRIS 11/01/07

 

Lokmacı duvarı AB'nin de ayıbı

Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un, 1963 statükosunu sürdürmesi için ön şartlarla korumaya çalıştığı Lokmacı duvarının; birleştirme konusundaki siyasetiyle dünyaya örnek olduğunu iddia eden AB'nin de ayıbı olduğunu söyledi.

"Utanç duvarını" kaldırmanın, hem BM'nin hem de AB'nin görevi olduğunu vurgulayan ve bu kurumları göreve davet eden Soyer, "eğer Kıbrıs AB'nin üyesiyse, AB de statükoyu korumaya çalışan bu duvarı yıktırmalıdır" dedi.

Başbakan Soyer, dün bir kabulü sırasında, basın mensuplarının, Lokmacı konusundaki ve gelinen noktada BM'den beklentileriyle ilgili sorularını yanıtladı

Soyer, Kıbrıs Türk tarafının her zaman girişim gücünü ileriye götürdüğünü, şu anda ortada bir tek "utanç duvarı" olduğunu söyledi ve bu utanç duvarının yıkılmak zorunda olduğunu, çünkü bu duvarın, çarşının birleşmesini, insanların ekonomik işbirliğini geliştirmesini ve ortaklaşa bir yaşamı, eşitliğin birbirine saygı temelinde gelişmesini engellediğini belirtti.

Rumların yıkmadığı duvarın, Tasos Papadopulos'un tapınama duvarına döndürdüğü bir duvar olduğunu ifade eden Soyer, bu duvarı kaldırmanın, "düşüncede, insan ruhunda oluşan duvarı yıkmak" anlamına geldiğini kaydetti.

Kendilerinin ön şartsız köprüyü kaldırdığını anımsatan Soyer, duvarın da ön şartsız yıkılması ve Lokmacı'da da diğer sınır kapılarındaki prosedürler uygulanarak, geçişlerin süratle başlaması gerektiğini belirtti.

Soyer, bu konuda çok rahat olduklarını, toplumun içerisinde bir kısım tartışmaların da yaşandığını dile getirdi. Soyer, "Ama bugün gazete manşetlerinde yansıtıldığı gibi; önce iki duvarı yıktık, duvarı yıktığımız zaman da 'KKTC'yi yıkmak' olarak yorumladı bazıları bunu. Şimdi köprüyü kaldırdık, yine 'KKTC'yi yıkma' diye yorumladılar" dedi ve iki duvar ve bir köprü yıkmakla devletin yıkılamayacağını söyledi.

"Kimmiş yurdu ve halkı geliştiren..."

Bu tür söylemlerde bulunanların, siyasetlerini, ülke ekonomisine, çağın ihtiyaçlarına ve sorunlara dönük olarak ele almak zorunda olduklarını belirten Soyer, "Biz, Gayri Safi Milli Hasıla'yı 1 milyar 200 milyon dolarla devraldık ve şu an 2.5 yılda, 2 milyar 250 milyon dolara ulaştırdık. Kimmiş yurdu ve halkı geliştiren, kimmiş bu noktada duvarları yıkarak, aynı zamanda beyinlerdeki ekonomik statükoyu da yıkarak, ülkenin önemli ölçüde önünün açılmasını sağlayan; bunun takdirini de halka bırakıyorum" dedi.

BM'nin araya girmesine gerek olmadığını, kendilerinin üzerine düşeni yerine getirdiğini aktaran Soyer, BM'yle, önce Bostancı sonra Lokmacı konusunda anlaşmaya varılmış olduğunu, bunu yaşama geçirmek için BM'nin de kendi üzerine düşeni yapması gerektiğini söyledi.

Soyer, "şimdi BM'ye düşen vazife, Rum tarafıyla, 'utanç duvarından kurtul' diye konuşmak ve ara bölgeden geçişi düzenleyecek yol onarımı, bina güvenliği gibi tedbirleri almaktır" diye konuştu.

KIBRIS 11/01/07

 

Pertev: Görüşme 8 Temmuz sürecinin Yeni Yılda yeniden başlatılmasına yönelikti

2007'NİN İLK GÖRÜŞMESİ İLERİKİ GÜNLERDE YAPILACAK... Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Pertev, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi Möller ile bir araya geldi. Görüşme sonrasında açıklamada bulunan Pertev, görüşmenin 8 Temmuz sürecinin yeni yılda yeniden başlatılmasına yönelik olduğunu belirtti

Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü Misyon Şefi Michael Möller ile bir araya geldi.

Cumhurbaşkanlığı'nda Pertev'in makamında yer alan basına kapalı görüşme, saat 15.00'te başladı.

Pertev, görüşme sonrasında TAK muhabirine yaptığı açıklamada, görüşmenin 8 Temmuz sürecinin yeni yılda yeniden başlatılmasına yönelik olduğunu belirtti.

Pertev, Rum Yönetimi Başkanlığı Diplomatik Büro Şefi Tasos Conis ile ileriki günlerde 2007'nin ilk görüşmesini gerçekleştireceğini de açıkladı.

BM Genel Sekreteri'nin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari'nin adaya ziyaretinde taraflar arasında varılan 8 Temmuz anlaşması çerçevesinde, Pertev ile Conis tarafından yürütülen görüşmelere, yeni yıl ve bayram tatilleri dolayısıyla ara verilmişti.

KIBRIS 11/01/07

 

Rum yönetimi güneydeki Türk mallarını satın alıyor

Rum İçişleri Bakanlığı, Kıbrıs Türk malı olan evlerde veya Türk malı arazi üzerine inşa edilmiş evlerde oturdukları için tapu alamayacaklar kategorisindeki Rum "göçmenleri" koruma önlemi olarak; oturmakta oldukları evleri tasarruflarında bulundurma ve kullanma izni veriyor.

Bu kategorideki Rumların; mahkemenin vereceği boşaltma kararı ile evsiz kalmamalarının güvence altına alınması için Rum meclisinde yasal düzenleme yapmaya çalışılıyor.

SİMERİNİ; "Kıbrıs Türk Malları Süresiz Olarak Göçmenlere - Tasarrufunda Bulundurma ve Kullanma İzni Verilecek - Devlet: Göçmenlerin İkametini Güvence Altına Almak İçin Kıbrıs Türk Mallarını Satın Alıyor" başlığıyla yansıttığı haberinde özetle şunları yazdı:

"İçişleri Bakanı, Türk malı arazi üzerine inşa edilmiş göçmen evlerinde oturanlarla ilgili olarak gazetemize yaptığı açıklamada; Papadopulos Hükümeti'nin; siyasi ve hukuki nedenlerle Kıbrıs Türk mallarını; yol yapımı dışında istimlak etmeme kararı aldığını söyledi. Silikiotis, devletin; göçmenleri korumak amacıyla, üzerine göçmen evleri inşa edilmiş Kıbrıs Türk mallarını satın aldığını söyledi. Silikiotis, 'Devlet yakın geçmişte, Yukarı Polemidya'dan (Binatlı) bir Kıbrıslı Türk'ten; üzerine kendi evini inşa kategorisinde konut bina edilen 18 arsa satın aldı' dedi.

Bugüne kadar, mallarının kendilerine iade edilmesi talebinde bulunan Kıbrıslı Türklerin % 90'ı uzlaşıyı kabul etti."

KIBRIS 11/01/07

KIBRIS duvarın önünde

RUM ESNAFIN DUVARLA İLGİLİ GÖRÜŞÜNÜ ALDIK... KIBRIS Gazetesi yöneticileri ve köşe yazarları dün Lefkoşa'nın güneyinde, Ledra Sokağı'nda (Uzun Yol) Kıbrıslı Rumların, karşılıklı geçişlerle ilgili nabzını tuttu. KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü, Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün, Haber Müdürü Ali Baturay ve köşe yazarları Hasan Hastürer, Ahmet Tolgay, Bilbay Eminoğlu, İsmail Kemal ile Aysu Basri'den oluşan ekip, adanın merkezi Lefkoşa'nın, Kıbrıslı Türk ve Rum çarşısını birbirine bağlayan, Türk tarafının yeni bir geçiş noktası olması üzerinde durduğu Ledra Caddesi'ndeki duvarla ilgili görüş alışverişinde bulundu

"PAPADOPULOS'UN ŞARTLARI YERİNE GETİRİLMELİ"... Ledra Sokağı'ndaki dükkân sahipleri genelde aynı görüşü belirtirken, tüm sınırların kalkmasını istediklerini, ancak, Ledra duvarının yıkılabilmesi için Türk askerinin sınırdan çekilmesi gerektiğini söyledi. Rum Ulusal Konseyi'nin görüşünün hakim olduğu Ledra Sokağı'nda, Lokmacı Kapısı'nın ancak Türklerin, Rum lideri Tasos Papadopulos'un gündeme getirdiği ön şartların yerine getirilmesiyle açılmasına destek veriliyor. Annan Planı hakkında konuşmak bile istemeyen Kıbrıslı Rumlar, eğer bir çözüm olacaksa bunun ancak yeni bir planla olabileceği görüşünde. Onlara göre, yeni bir plan hazırlanmalı ve adada sadece Kıbrıslı Türklerle, Rumlar birlikte yaşamalı.

Gizem ÖZGEÇ

Cumhurbaşkanlığı'nın talimatıyla, geçtiğimiz gün, Lokmacı Kapısı'ndaki üst geçidin sökülmesinin ardından, gözler, duvarın yıkılabilmesi için birtakım şartlar öne süren Rum yönetimine çevrildi.

KIBRIS Gazetesi yöneticileri ve köşe yazarları dün Lefkoşa'nın güneyinde, Ledra Sokağı'nda (Uzun Yol) Kıbrıslı Rumların, karşılıklı geçişlerle ilgili nabzını tuttu.

KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü, Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün, Haber Müdürü Ali Baturay ve köşe yazarları Hasan Hastürer, Ahmet Tolgay, Bilbay Eminoğlu, İsmail Kemal ile Aysu Basri'den oluşan ekip, adanın merkezi Lefkoşa'nın, Kıbrıslı Türk ve Rum çarşısını birbirine bağlayan, Türk tarafının yeni bir geçiş noktası olması üzerinde durduğu Ledra Caddesi'ndeki duvarla ilgili görüş alışverişinde bulundu.

KIBRIS ekibi, Ledra Sokağı'nda, Kıbrıslı Rumların ve özellikle bölge esnafının görüşlerini aldı.

Gazetemiz kadrosu, iki tarafın askerleri arasında sadece birkaç metrelik mesafenin bulunduğu ara bölgeye, Lefkoşa'nın güneyinden baktı.

Ledra Caddesi'ndeki duvarda dün Lefkoşa'nın kuzey kısmında da olduğu gibi, sınırı görmek isteyen Kıbrıslı Rumlar ve basın mensupları yanında turistler de vardı. Rum basını, KIBRIS ekibinin ziyaretine ilgi gösterdi ve Genel Yayın Yönetmenimiz Süleyman Ergüçlü ile mülakat yaptı.

Daha sonra, Neofidu Alex isimli Rum'un dükkânında, kahve içen ekibimiz, oradaki yaşlı Rumların, hem Kıbrıs sorununun çözümü, hem de Ledra duvarıyla ilgili görüşlerini aldı.

"İki toplum baş başa kalırsa çözüm olur"

Ledra Sokağı'ndaki dükkân sahipleri genelde aynı görüşü belirtirken, tüm sınırların kalkmasını istediklerini, ancak, Ledra duvarının yıkılabilmesi için Türk askerinin sınırdan çekilmesi gerektiğini söyledi. Rum Ulusal Konseyi'nin görüşünün hakim olduğu Ledra Sokağı'nda, Lokmacı Kapısı'nın ancak Türklerin, Rum lideri Tasos Papadopulos'un gündeme getirdiği ön şartların yerine getirilmesiyle açılmasına destek veriliyor.

Annan Planı hakkında konuşmak bile istemeyen Kıbrıslı Rumlar, eğer bir çözüm olacaksa bunun ancak yeni bir planla olabileceği görüşünde. Onlara göre, yeni bir plan hazırlanmalı ve adada sadece Kıbrıslı Türklerle, Rumlar birlikte yaşamalı.

Eskiden olduğu gibi, sınırların ve kontrol noktalarının olmadığı bir Kıbrıs'ta yaşama arzularını da dile getiren Rumlar, adada sadece iki toplum baş başa kalmadan bunun gerçek olacağına inanmıyor.

KIBRIS 12/01/07

 

Rehn: İlk somut adım doğrudan ticaret olmalı

DOĞRUDAN TİCARET KOŞULLARI YARATILMALI... AB'nin Genişlemeden Sorumlu üyesi Rehn, KKTC'ye doğrudan uçuşlara başlatılmasına yerine kapsamlı bir çözüme ulaşmaya odaklanılması gerektiğini ifade ederek, "Bu arada, buna paralel olarak kısa vadede Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik izolasyonunu sona erdirmeliyiz. Bu yönde atılacak ilk somut adım, Kıbrıs Türk toplumu ile AB arasında ticaret yapma koşullarının yaratılması olmalıdır" dedi

l "ANKARA PROTOKOLÜ UYGULANMALI"... Rehn, Türkiye'nin limanları Kıbrıs Rum tarafına açması ile Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonların kaldırılması arasında bir bağlantı kurmasının yanlış olduğunu da savunan Rehn, "Bunlar iki ayrı konu ve biz, Türkiye'nin Ankara Protokolü'ndeki yükümlülüklerini başka konularla ilişkilendirmeden yerine getirmesini bekliyoruz" dedi

Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Kıbrıs Türk toplumu için atılması gereken ilk somut adımın, Kıbrıslı Türkler ile AB arasında doğrudan ticaret yapma koşullarının yaratılmak olduğunu söyledi.

NTV'de yayınlanan bir programa katılan Rehn, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in KKTC'ye doğrudan uçuşlara başlaması halinde bunun ne tür etkileri olacağı ile ilgili bir soruya, "Bence bu noktada en önemli şey enerjimizi kapsamlı bir çözüme ulaşmaya yönlendirmek. Ve bu çözüme Kıbrıs'la ve Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ulaşmalıyız. Bu arada, buna paralel olarak kısa vadede Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik izolasyonunu sona erdirmeliyiz. Ve bu yönde atılacak ilk adım, ilk somut adım, Kıbrıs Türk toplumu ile Avrupa Birliği'nin geri kalanı arasında ticaret yapma koşullarının yaratılması olmalıdır" dedi.

Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminde 2009 yılına kadar peş peşe seçimler olacağına dikkat çeken Rehn, ancak bir demokrasinin içinde seçimleri istisnai durumlar olarak değerlendirmemek gerektiğini söyledi. Rehn, "Dolayısıyla bir iki yıl içinde seçimler olsa bile çalışmalar devam edebilir. Bu bir bahane olamaz. Ne benim için ne Avrupa Birliği için ne de başka biri için. Demokrasilerimizin bazı kısımlarında seçimler olsa bile elimizden geldiğince iyi çalışmalı ve seçimlerden sonra da seçim döneminde geldiğimiz noktadan çalışmaya devam etmeliyiz" diye konuştu.

8 müzakere başlığının açılmaması kararına rağmen Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında, tarama sürecinin tamamlanması ve teknik hazırlıkları yapılmış olan başlıkların açılması yönünde bir siyasi mutabakat bulunduğunu söyleyen Olli Rehn, yirmi yedi Avrupa Birliği üyesinin de bu karara bağlı kalacağına inandığını dile getirdi.

Rehn, ancak Türkiye'nin tam üyelik görüşmelerinin başlaması şartı olarak Ankara Protokolü'nü imzalamayı ve Ankara Protokolü'nü tam olarak uygulamayı kabul ettiğini belirterek, "Bizim istediğimiz de bu" dedi.

Türkiye'nin limanlar ile Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonların kaldırılması arasında bir bağlantı kurmasının yanlış olduğunu da savunan Rehn, "Bunlar iki ayrı konu ve biz, Türkiye'nin Ankara Protokolü'ndeki yükümlülüklerini başka konularla ilişkilendirmeden yerine getirmesini bekliyoruz" dedi. Rehn, vaktin az olduğuna dikkat çekerek, "Ancak ben güney doğu Akdeniz'de her iki tarafın da kazançlı olacağı bir çözüm olmadığına inanmıyorum" diye konuştu.

KIBRIS 12/01/07

 

Cumartesi günü, barikat önünde miting yapacaklar

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı Barikatı'nın (Ledra Caddesi) geçişlere açılmasını destekleyen Rumların oluşturduğu "Citizens For Opening of Ledra" (Ledra'nın Açılması İçin Vatandaş İnisiyatifi) adlı girişimin üyelerini kabul etti.

Talat, Valentine Sofeklous başkanlığında Panayotis Panayotou ile Mihalis Thimastenus'dan oluşan heyetle dün öğleden sonra Cumhurbaşkanlığı'nda bir araya geldi.

Görüşmeye ilişkin açıklama yapılmazken basının sadece görüntü almasına izin verildi.

Öte yandan, "Ledra Caddesi'nin Açılması İçin Vatandaş İnisiyatifi"nin, ilk adım olarak yolun açılması talebiyle yarın barikat önünde miting yapacağı kaydedildi.

 

Girişimden yazılı açıklama

Öte yandan "Citizens For Opening of Ledra" adlı girişim tarafından basına gönderilen yazılı açıklamada, barikatların açılmasının; Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi ve barış için zorunlu olduğuna işaret edilerek, Rum hükümeti; "bölünmüşlüğün kaldırılması yönünde büyük bir adım olarak mevziyi derhal yıkmaya ve Ledra Caddesi'nin acilen açılmasına yönelik müzakerelere" çağrıldı.

Açıklamada, tüm Kıbrıslı Türk ve Rumlara, "Ledra Caddesi'nin açılmasıyla başlamak üzere bölünmüşlüğe son verme isteklerini her şekilde ifade etmeleri" çağrısı da yapıldı.

"Ledra Caddesi açılsın"

"Ledra Caddesi Açılsın" başlığı altında Rumca yayımlanan açıklamada, "Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi" olarak, ilk adım olarak yolun açılması talebiyle 13 Ocak Cumartesi günü barikat önünde miting yapılacağı kaydedildi.

Mitingin saat 11.00'de Eleftheria (Özgürlük) Meydanı'ndan başlayacağı belirtilen açıklamada, barikata doğru yürüyüşe geçileceği ve orada "bölünmüşlüğün yıkılması için hep birlikte şarkı söyleyecekleri" ifade edildi.

"Mazeretlere nihayet son verilmesi gerekir" denilen açıklamada, köprünün Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından kaldırılmasının, Ledra Caddesi'nin açılması çabalarının birleştirilmesine vesile olması gerektiği" vurgulanarak, "Bu fırsatı yakalamalı ve Lefkoşa'nın yeniden birleştirilmesi için bu hareketi tersine çevrilemez hale getirecek adımları derhal atmalıyız" ifadesi kullanıldı.

"Kıbrıs'ı ikiye bölen bütün barikatların 21. yüzyılda utanç işareti olduğu ve kaldırılmaları gerektiği" görüşü ifade edilen açıklamada şöyle denildi:

"Köprünün yıkılmasından sonra, bölünmüşlüğün diğer sembolünü, Ledra Caddesi'ndeki mevziyi yıkacağımız, bizim kendi vaadimizdi. Siyasilerin; bölünmüşlüğün varlığını, manası olmayan yapıların bulunmasını haklı göstermeye çabaladıklarını görmek üzücüdür. Köprü var iken dahi, mevzinin varlığı çağa uymayan, eski zamandan; çatışma ve kin döneminden kalmış bir şey idi. Bugün (mevzinin) yıkılması sadece kazanç getirir.

Barikatların açılması; Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi ve barış için zaruri bir unsurdur. Ledra Caddesi barikatı, Kokkino-Pirgo-Limnidi (Erenköy-Pirgo-Yeşilırmak) barikatı, Luricina-Athienu (Akıncılar-Kiracıköy) barikatı ve genel olarak Kıbrıs'ı ikiye bölen bütün barikatlar 21. yüzyılda utanç işaretidir ve kaldırılmaları gerekir."

Rum hükümetine çağrı

Açıklamada, "Bugün Ledra Caddesi'nin açılmasının zamanı olduğu ve bu fırsatın da kaçırılmaması gerektiği" belirtilerek, şu çağrılara yer verildi:

"Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi olarak bütün Rum ve Türk Kıbrıs halkını; Ledra Caddesi'nin açılmasıyla başlamak üzere bölünmüşlüğe son verme isteklerini her şekilde ifade etmeye çağırıyoruz.

Hükümeti; bölünmüşlüğün kaldırılması yönündeki büyük bir adım olarak; mevziyi derhal yıkmaya ve Ledra Caddesi'nin acilen açılmasına yönelik müzakerelere çağırıyoruz.

Miting çağrısı

Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi, ilk adım olarak; yolun açılmasını talep etmek üzere barikatın önünde miting çağrısı yapıyor.

Miting 13 Ocak Cumartesi sabah 11.00'de Eleftheria (Özgürlük) Meydanı'ndan başlayacak. Barikata doğru yürüyüşe geçilecek ve orada bölünmüşlüğün yıkılması için hep birlikte şarkı söyleyeceğiz."

Açıklamanın sonunda bu girişime destek verenler ise şöyle açıklandı:

"Tüm Kıbrıs Barikatlarının Açılması Komitesi, Kokkino-Pirgo-Limnidi (Erenköy-Pirgo-Yeşilırmak) Barikatlarının Açılması Komitesi."

KIBRIS 12/01/07

 

AB Kıbrıs Türkleri için harekete geçti

 

13 Ocak, 2007 02:05:00 (TSİ) CNN TURK

 

Avrupa Birliği dönem başkanlığını Finlandiya'dan devralan Almanya, göreve gelir gelmez, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonun kaldırılması yönünde çalışmalara başladı.

AB'nin Kıbrıslı Türkler için kabul ettiği Mali Yardım Tüzüğü'nün uygulanmasını denetlemek amacıyla, Türk Masası Şefi Andrew Rasbash dün Ada'ya gitti.
 
Rasbash, taraflar arasında temaslarda bulunduktan sonra, pazartesi günü Rum tarafında bir basın toplantısı düzenleyecek.
 
Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Kıbrıslı Türkler için Avrupa Birliği içinde kabul edilebilir bir doğrudan ticaret tüzüğü çalışmalarının önümüzdeki hafta hazırlanmaya başlayacağını açıkladı.
 
Doğrudan ticaret tüzüğünün, 'doğru yönde atılmış bir adım olacağı, ancak Türkiye'yi tatmin etmeyeceği ve bu nedenle arkasının gelmesi gerektiğini' belirten Ankara'daki diplomatik kaynaklar, AB'nin 26 Nisan 2004 tarihli kararını hatırlatarak, bu çerçevede KKTC'ye uygulanan izolasyonların kaldırılması gerektiğine dikkat çekiyor.
 
"Maraş konusu BM denetiminde"
 
Olli Rehn, Rumların ısrarla talep ettiği ve Avrupa Birliği ile Türkiye arasında geçen yıl çıkan krizin bir parçasını oluşturan Maraş'ın iadesi konusunda ise, konunun Birleşmiş Milletler denetiminde olduğunu dile getirdi.
 
Rehn, "Maraş'ın iadesi, 1994'e kadar Birleşmiş Milletler'in önerdiği güven artırıcı önlemlerin bir unsuru olmuştur. Yakın zamanda da bu mesele, Annan Planı’nda Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne dahil edilmiştir" ifadelerini kullandı.


Denktaş'a tarihi uyarı: Ya İsrail Mağusa'yı vurursa!

Rauf Denktaş, Arafat'ın, kendisini heyecanlandıran 'Gazi Mağusa'dan Filistin'e silah taşıyalım' önerisini, Ankara'nın, 'İsrail limanı bombalar' uyarısı üzerine reddettiğini açıkladı.

SEFA KARAHASAN Lefkoşa


KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Filistin lideri Yaser Arafat'ın, cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine Gazi Mağusa Limanı'ndan Filistin'e silah taşıma önerisinde bulunduğunu söyledi. Denktaş, ilk başta bu girişim sayesinde KKTC'nin Arap ülkelerinin desteğini kazanabileceğini düşünerek heyecanlandığını, ancak daha sonra Ankara'nın İsrail'in Gazi Mağusa'yı bombalayabileceği yönündeki uyarısına hak vererek bu öneriyi reddettiğini belirtti.
KKTC'de yayın yapan özel "Kanal T" televizyonuna konuşan Rauf Denktaş, Lokmacı Üstgeçidi'nin yıkılması konusunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat arasında yaşanan anlaşmazlığa değinerek, KKTC'nin uluslararası arenada alacağı kararlarda Türkiye ile istişare halinde olması gerektiğini kaydetti ve yıllar önce Yaser Arafat'la yaptığı bir konuşmayı örnek gösterdi. Denktaş, Arafat'la yaptığı konuşmayı şöyle anlattı:
"Bir gün Arafat'la bir toplantıdaydık. Sohbet ederken Arafat bana, 'Denktaş Bey, size bir önerim olacak' dedi. Ben de, 'Buyurun' dedim. Arafat bana, 'Sayın Denktaş, Filistin'e Gazi Mağusa Limanı'ndan silah taşıyalım. Bizim bir gemimiz 10-15 günde limana gelir, sizler de silahları yüklersiniz. Silahların üzerine ise su borusu yazarsınız, sorun olmaz' önerisinde bulundu. Ben de heyecanlandım. O zaman cumhurbaşkanıyım. Belki bu yardımı yaparsak, Arap ülkelerinden KKTC için destek alırız... Konuyu Türkiye'ye aktardım. Türkiye'den bana, 'Sayın Denktaş, iyi hoş ama İsrail istihbaratı bunu 48 saat içinde öğrenirse, Gazi Mağusa Limanı'nı bombalamaz mı? Olayda, hem bizim askerimiz hem de sizin halkınız ölecek' dendi. Ben de 'Haklısınız' diyerek Türkiye'ye hak verdim."
"Anlatmak istediğim, atacağımız adımları atarken, 'Türkiye'ye sormayız, etmeyiz' sözlerini kullanmamalıyız" diyen Denktaş, Türk hükümetinin KKTC yönetimini zorla yönlendirmeye çalışmadığını belirtti.
Denktaş'ın Ankara ile söz konusu istişaresinin, 1983 yılında, Turgut Özal'ın birinci ANAP hükümeti sırasında yaşandığı öğrenildi.

MILLIYET 13/01/07

 

KKTC yüz karası

M.Ali Kışlalı

13/01/2007 RADIKAL

Başlık aslında 'Türkiye'nin yüz karası KKTC' olmalı. Çünkü 1950'li yıllardaki görece, yakından gazeteci olarak izlediğim diplomasi alanı gelişmelerinden sonra, KKTC'nin kurulmasından bugüne, ortaya çıkan durumdan Türkiye'nin sorumlu olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Türkiye'nin harcadığı milyarlarca dolar, kaybettiği yüzlerce şehit asker, görevlendirdiği sayısız diplomat ve MİT mensubuna karşın KKTC ne ekonomik ve sosyal bakımdan bir düzeye gelebildi ne de anavatanı ile bir noktada sağlam ilişkiler kurabildi.
Bu durumdan kimler sorumlu düşündünüz mü?
27 Mayıs'tan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'ne zamanın Enformasyon Bakanı Cihat Baban ile gittiğimizi, orada kaldığımız üç gün içinde sürekli olarak Türkler arasındaki siyasi çekişmeleri izlediğimizi hatırlıyorum.
1963 sonunda bu Cumhuriyet, Makarios'un darbesiyle çöktüğünde, Türkiye'nin garantörü olduğu düzeni koruyacak güçte olmadığı görülmüştü. Oysa bizim güvenlik güçleri asla Makarios'a güvenmiyor, bir yanda Genelkurmay, diğer yanda istihbarat örgütü önlem almaya çalışıyordu. Ama Makarios darbesiyle Kıbrıs Cumhuriyeti çökünce Türkiye'nin olaylar karşısında ne kadar acz içinde olduğu açıkça ortaya çıktı.
Şimdi kısaca hatırlayalım: 1974'e kadar süren, Türklerin Rum kontrolü altındaki, 10 yıllık dönemi değil, ondan sonra ve özellikle KKTC'nin ilan edilişinden sonraki yıllardaki hatalara, Türkiye'nin günahlarına dönelim.
1974'ten sonra Türkiye'de iktidara gelen bütün hükümetlerle birlikte Kıbrıs'ta görev yapmış tüm üst düzey Kıbrıslılar ve Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarının, bugün ulaşılan fiyaskodan sorumlu olduklarını söyleyebilirim.

Kıbrıs'taki Türklerin sayısı hiçbir zaman Anadolu'daki bir orta büyüklükte kasaba nüfusunu aşmadı. Türkiye onlar için, gerçek rakamlarına hiçbir zaman ulaşamadığım, büyük kaynaklar aktardı.
TSK en seçme, geleceği parlak olan komutanlarını oraya gönderdi. Ankara her dönemde Denktaş liderliğine destek verdi. Dolaylı yoldan aldığım bilgilere göre aynı şeyi Milli İstihbarat Teşkilatı da yaptı. Kıbrıs Türk toplumuna destek olsun diye, el atılmadık alan kalmadı.
Ama bu kasaba nüfusu kadar ülke KKTC bir türlü, ekonomik ve sosyal bakımdan arzulanan düzeye gelemedi. Güney Rum kesimi daima, Türk kesiminin başarısızlığının göstergesi bir vitrin oldu.
KKTC Türkleri genelde, anavatanın değil, kendi çıkarlarına bağlı oldukları damgasını yediler. O kadar ki, sivil-asker tüm Türk güvenlik güçleri ve istihbarat faaliyetlerine karşın, KKTC'de yabancı ajanların egemen oldukları görüldü. Bunlardan en açık olanı, bir dönem Ankara'da Avrupa Birliği temsilcisi olarak görev yapmış Karen Fogg isimli ajanın, Türkiye'nin resmi politikasına karşı oluşturduğu faaliyetler ve gruplardı.
Türkiye'de iktidara gelen hiçbir hükümet bugün ortada duran durumdan dolayı sorumluluktan kaçınamaz. Çünkü bunların hiçbiri KKTC'ye tahsis edilen maddi manevi kaynakların yerine harcandığını söyleyemez. KKTC sadece ekonomik açıdan değil, onların egemenliği uğruna can veren şehitler açısından da kendilerinden beklenenleri vermekte Türkiye'yi düş kırıklığına uğratmışlardır. Halen de uğratmaktadırlar.
Bu yüz karası durumun en büyük günahkârları tabiatıyla önce KKTC'de yıllarca iktidarı ellerinde tutanlardır.
Aynı zamanda onlarla işbirliği yapan, onlara kaynak sağlayan ama onları kontrol etmeyen Ankara'daki hükümetlerdir. Gelişmelerin KKTC'yi bir gün bu noktaya getireceğini görememiş, görmüş olsalar da, gereken önlemlerin alınmasını sağlayamamış, orada görev almış komutanlardır. Birkaç yüz bin kişilik KKTC toplumunda milli görüşlere uygun birliği sağlayamamış istihbaratçılardır.

Kıbrıs'ın Türkiye'nin savunması için vazgeçilmez stratejik öneme sahip olduğu artık kabul edilmiş bir gerçek.
O halde şimdi, kendi yarattığımız bu yüz karası durumla birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu kabul edip, günün koşullarına uygun önlemler düşünelim.

 

Mali yardım geliyor

BÜYÜK PROJELER BU YIL... Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Ekim 2006 tarihinde serbest bırakılan ilk diliminin 2007'nin ikinci yarısında uygulamaya gireceğini belirten Rasbash, büyük projelerin bu yıl içinde sürdürülecek detaylı analizlere dayandırılacağını, daha küçük projeler için ise uygun hak sahiplerine yönelik teklif duyurusunda bulunulacağını ifade etti

"ADANIN BİRLEŞTİRİLMESİNE KATKI KOYACAK PROJELER"... Rasbash, projelerin adanın ekonomik entegrasyonuna, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar ve diğer AB ülkeleri ile temasını geliştirmesine, AB kurallarını uygulamaya yönelik çalışmalar yapılmasına özellikle vurgu yapmak yoluyla Kıbrıslı Türklerin sosyal ve ekonomik gelişimini cesaretlendirici ve adanın birleştirilmesine katkı koyacak projeler olması gerektiğinin altını çizdi

Özlem GÜRAN- T.A.K

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash dün adaya geldi. KKTC'de de resmi temaslarda bulunacak Rasbash, pazartesi günü Mali Yardım Tüzüğü çerçevesinde Kıbrıslı Türklere verilen mali yardımla ilgili bir basın toplantısı düzenleyecek.

Rasbash'ın Rum Gazeteciler Birliği'nde saat 15.00'de düzenleyeceği basın toplantısında, AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorrel de hazır bulunacak.

İlk dilim yılın ikinci yarısında uygulamaya girecek

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash adaya gelişinden önce TAK muhabirinin mali yardımla ilgili sorularını yazılı olarak yanıtladı.

Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Ekim 2006 tarihinde serbest bırakılan ilk diliminin 2007'nin ikinci yarısında uygulamaya gireceğini belirten Rasbash, büyük projelerin bu yıl içinde sürdürülecek detaylı analizlere dayandırılacağını, daha küçük projeler için ise uygun hak sahiplerine yönelik teklif duyurusunda bulunulacağını ifade etti. Rasbash ilk çağrıların bu yıl içinde yapılacağını da vurguladı ve ön ihale duyurularının (ec.europa.eu/europeaid/cgi/frame12.pl) adresli sayfada yayımlandığını kaydetti.

13 İhale tasarısı

Web sayfasında yaklaşık 13 ihale tasarısının bulunduğunu belirten Rasbash, bunun ihale başlatılmadan önceki ön hazırlık safhası olduğunu ifade etti.

Rasbash, teklif duyurularına yönelik hazırlıkların AB adına UNDP tarafından yürütülen "Yerel Altyapıyı Geliştirme" çalışmaları dâhilinde devam ettiğini de anlattı.

Avrupa Komisyonu'nun enerji sektöründe kullanılmak üzere 14 milyon euro, su ve atık su için 70 milyon euro ve kirlilikle ilgili projeler için de 22 milyon euroyu serbest bıraktığını anlatan Rasbash, projelere yönelik detaylı gelişmelerin yolda olduğunu vurguladı.

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, projelerin adanın ekonomik entegrasyonuna, Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar ve diğer AB ülkeleri ile temasını geliştirmesine, AB kurallarını uygulamaya yönelik çalışmalar yapılmasına özellikle vurgu yapmak yoluyla Kıbrıslı Türklerin sosyal ve ekonomik gelişimini cesaretlendirici ve adanın birleştirilmesine katkı koyacak projeler olması gerektiğini anlattı.

Mülkiyetle ilgili sınırlamalar sürüyor

Projelerde mülkiyet sınırlamasının devam edip etmediğine ilişkin soruya ise Rasbash, "Kıbrıs'ta mal mülk konusu her zaman hassas bir konudur ve Avrupa Komisyonu Mali Yardım Tüzüğü'nde istendiği şekilde mal mülk hakkına titizlikle saygı gösterecektir" diyerek net yanıt vermedi.

İkinci dilim yardım

Mali Yardım Tüzüğü'nün ikinci dilimiyle ilgili bilgiler de veren Rasbash, 198 milyon euroluk ikinci dilimin 15 Aralık 2006 tarihinde serbest bırakıldığını hatırlattı.

Su, enerji ve katı atık alanlarındaki projelerin hazırlanmaya devam ettiğini belirten Rasbash, ön ihale duyurularının web sayfasında yayınlandığını ifade etti.

Burs programı ve destek programı

Rasbash, ayrıca kısa zaman içinde Burs Programı için çağrı sürecinin başlatılacağını da kaydetti.

Rasbash, Avrupa Komisyonu'nun "Kıbrıs'ta istikrar ve uzlaşma için tarih öğretiminde yeni trendler geliştirilmesine yönelik destek" programını başlatmak için Avrupa Konseyi ile koordineli bir şekilde çalıştığını da ekledi.

KIBRIS 13/01/07

 

Talks start on Ledra Street opening
By Jean Christou

GREEK AND Turkish Cypriot sides have begun separate dialogues with the UN to determine the next steps to be taken to open the Ledra Street crossing.

Heated rhetoric over the Turkish Cypriots’ decision to remove their controversial bridge had diminished to a trickle yesterday, all of which was coming from the north.

UNFICYP spokesman Brian Kelly confirmed the UN had spoken to the two sides and was working with them to reach an agreement.

“We are consulting with both sides on the issues that have to be addressed in order to open the crossing,” he said.

He added that UNFICYP had already informed both sides of the safety issues and the work needed on derelict buildings inside the Green Line that could pose a danger to pedestrians.

Discussions have not yet reached the thorny issues of disengagement of military forces and the removal of provocative signs and symbols, as demanded by the Greek Cypriot side.

These issues are likely to prove a stumbling block to an early opening of the crossing, since the Turkish Cypriot side is objecting to the government telling them what they can and cannot do on ‘their side’ of the crossing point.

Hasan Ercakica, spokesman for Turkish Cypriot leader Mehmet Ali Talat, said the Greek Cypriot side had not yet conveyed any formal proposals to them.

“Right after the declaration regarding the removal of Lokmaci [Ledra] crossing, statements by the Greek Cypriot side, saying they conveyed their discussion requests to the Turkish side through the UN peacekeeping force, do not reflect the facts,” he said.

“With the removal of the footbridge, Turkish Cypriots once again proved that they are ready to contribute every kind of initiative to improve relations between the two communities. Now, our expectation from the Greek Cypriots are the demolition of the wall of disgrace on the Greek Cypriot side of Lokmaci barricade and the start of passage between the two sides like other check-points.”

However, for the Greek Cypriot side, the dismantling of the footbridge was merely the removal of something illegally built there a year ago and does not constitute part of the deal to open the crossing.

But Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan was quoted yesterday as saying that by removing the bridge, the Turkish Cypriot side had “cornered” the Greek Cypriots.

“With the step he made, Mr Talat cornered the Greek Cypriot administration and this gave us one more trump card in the negotiations,” he said.
Today a group of people calling themselves ‘Citizens for the Opening of Ledra Street’ will stage a demonstration at the Greek Cypriot barrier, demanding the wall be knocked down and the road opened.
The group met with Talat on Thursday.
Cyprus Mail 13/01/2007

British minister: no flights to north without Cyprus agreement

BRITAIN is unlikely to be able to allow direct flights from the UK to the north without the government’s agreement, British Minister for Europe, Geoffrey Hoon has said.

During a debate on Cyprus at the House of Commons, Hoon was asked about the flights issue following an application to Britain for direct flights from the Turkish Cypriot leadership last month.

Hoon said there were clear international ruled and laws governing the issue.

“So far, we have concluded that it would not be possible to authorise direct flights in the absence of agreement by the government of the Republic of Cyprus,” he said.

Hoon said a settlement of the Cyprus issue was a priority for his government.

“Cyprus matters to the UK. That is why we worked so hard to achieve EU membership for Cyprus – a point too often overlooked – and why we want to work closely with Cyprus to develop a new relationship with it as an EU partner,” he said.

“The property issue, the presence of Turkish troops in Cyprus and the number of Turkish nationals living in the north are a matter of great concern for all who take an interest in Cyprus. The longer the current division continues, the more intractable the problems become.”

Commenting specifically on the problem of Britons buying property in the north, Hoon said his government offered advice and warned British citizens of the risks.

The British Minister also underlined the importance of resuming Cyprus talks under UN auspices, and the agreement last year to kick-start negotiations through the July 8 agreement made with Undersecretary General Ibrahim Gambari.

“That agreement, along with the leaders' subsequent agreement to the proposals set out in Mr Gambari's letter of November 15, provide a new opportunity for the resumption of fully fledged settlement negotiations,” said Hoon.

CYPRUS MAIL 13/01/07

‘İngiliz Konsolosluğu Rumların temsilcisi’

Kıbrıs Rum kesiminde yayımlanan Politis gazetesi, İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’nun, Güney Kıbrıs’ın temsilciliğine soyunduğunu yazdı.

 

AA

Güncelleme: 17:57 TSİ 13 Ocak 2007 Cumartesi

LEFKOŞA - Gazete, “İstanbul’da Konsolosluk - ‘Kıbrıs’ı İngiltere Temsil Ediyor” başlıklarıyla yayınladığı haberde, İngiliz Konsolosluğu’nun, İstanbul’da bir Türk vatandaşıyla evlenmek isteyen Rum kadına gerekli belgeyi verdiğini duyurdu.

Haberde, “İstanbul’da yaşayan Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Türkiye’de tanınmamasına rağmen konsolosluk tarafından temsil edilmeye sahiptirler” ifadesine yer verildi.

Habere göre, İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu, yaptığı araştırmadan sonra, AB üyesi olarak Güney Kıbrıs vatandaşlarını temsil edebilecek konumda olduğunu teyit etti ve bu yöndeki ilk icraatını da dün yaptı.

İngiliz Konsolosluğu, Türkiye’de yaşayan ve bir Türk vatandaşıyla evlenmek isteyen Rum kadına, evlilik belgesi verme prosedürünü başlattı.

İLGİNÇ HİKAYE
Konunun hikayesinin çok ilgi çekici olduğunu belirten gazete, olayı şöyle aktardı:

“İstanbul’daki Kıbrıslı Rum bayan üniversite öğrencisi ve bir Türk vatandaşıyla evleniyor. Kıbrıs Rum kesiminden bekarlık belgesini aldı ve nikah tarihinin belirlenmesi için yetkili Türk makamına başvurdu. Ancak kurallara göre, söz konusu belgenin, Rum bayanı temsil eden konsolosluğun mührünü taşıması gerekiyordu. Kıbrıslı üniversite öğrencisi, ‘İstanbul’da Kıbrıs konsolosluğu yok ki’ deyince, Türk yetkililer kendisine yardımcı olamadılar. Bürokrasi gerektiriyordu! Kendisine; belgesini imzalatacak başka bir konsolosluk bulması veya evlenmek için ülkesine dönmesi tavsiye edildi.

Fransa’ya gitmeyi düşündüler, ancak orada da engeller vardı; çünkü evlenmelerine izin verilmesi için bir ay Fransa’da kalmaları gerekiyordu. İstanbul’daki Yunan Konsolosluğu’ndan yardım istemeyi düşündüler. Ama orada da yanıt olumsuzdu. Yunan Konsolosluğu, ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ vatandaşlarını temsil edemezdi. Birileri kendilerine İngiliz Konsolosluğu’na gitmelerini tavsiye etti. İngiliz Konsolosluk makamları, Atina’daki ‘Kıbrıs Büyükelçiliği’ (Rum büyükelçiliği) ile temasa geçti.

İstanbul’daki İngiliz Konsolosluğu’ndan kaynaklara göre, bir ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ vatandaşı tarafından, ilk kez, ülkede başka bir makam olmadığı için İngiliz Konsolosluğu’ndan belge talep ediliyordu. Konsolosluk talebe ilgi gösterdi, gerekli araştırmayı yaptı ve olumlu yanıt verdi. Aynı kaynak, gazetemize, Konsolosluk makamlarının, ister İstanbul’da ikamet ediyor olsunlar ister turist olsunlar, Kıbrıs vatandaşlarına her an hizmet vermeye hazır olduğunu söyledi.”

Gazete, bu dönemde, Türkiye’de ikamet eden Kıbrıslı Rumların sayısının çok az olduğuna, bunların özellikle Türkçe öğrenen veya master eğitimi gören üniversite öğrencileri olduğunu belirtti.

‘AB, KKTC için 22 Ocak’ta ciddi adım atabilir’

AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Marc Pierini, 22 Ocak’ta, KKTC ile doğrudan ticaret kararı alınabileceğini söyledi.

 

NTV

Güncelleme: 22:03 TSİ 13 Ocak 2007 Cumartesi

MADRİD - İspanya’da düzenlenen konferansta konuşan Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Marc Pierini, Kuzey Kıbrıs için çıkarılan doğrudan ticaret tüzüğünün, Almanya’nın dönem başkanlığı sırasında yaşama geçirilebileceğini söyledi. Pierini “Bu, AB’nin Kuzey Kıbrıs için atacağı ilk ciddi adım olacaktır” dedi.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde birçok sorun bulunduğunu kaydeden AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Pierini, ancak bunun işleyen bir süreç olduğunun altını çizdi.

Pierini, Ermeni soykırımı iddialarının, “çözülmesi gereken bir konu” olmasına rağmen, Türkiye’nin müzakerelerinde asla ön koşul olamayacağını vurguladı.

‘Atatürk Kürtlere özerklik vermişti’

Ankara’da bir konferansta konuşan yazar Yaşar Kemal, Atatürk’ün Kürtlere özerklik verdiğini öne sürdü. Halkın demokrasiye can attığı halde nimetlerinden faydalanamadığını söyleyen Yaşar Kemal, “Ya gerçek demokrasi, ya da hiç” dedi.

NTV

Güncelleme: 02:18 TSİ 14 Ocak 2007 Pazar

ANKARA - Çeşitli sivil toplum kuruluşları, yazarlar, hukukçular ve aydınların çağrısıyla düzenlenen ve iki gün sürecek “Türkiye Barışını Arıyor” konferansı Ankara’da başladı.

İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Yusuf Alataş çağırdıkları halde konferansa katılmayan siyasileri eleştirdi.

İHD Başkanı Alataş, “Şöyle anlaşılıyor ki, Türkiye’yi yönetenlerin barışa ihtiyaçları yok” dedi.

Konferansta konuşan yazar Yaşar Kemal, ulu önder Atatürk’ün İzmit’te yaptığı bir basın toplantısında Kürtlere özerklik verildiğini açıkladığını, ancak bu toplantıya ait kayıtların kaybolduğunu öne sürdü.

Kemal, “Atatürk, 14 Kasım 1923’te bir basın toplantısı düzenledi. Atatürk’e ‘Kürtlerin durumu ne olacak?’ diye soruldu. Atatürk, Kürtlere Anayasa’yla muhtariyet verildiğini anlattı, ancak bu nutuk sonradan kaybolmuştur” dedi.

Demokrasinin bir ülkenin onuru olduğunu söyleyen Yaşar Kemal, halkın demokrasiye can attığını belirtti. Kemal, “Ülkemizin onurunu ekmeğini külmtürünü kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi, ya hiç” dedi.

Konferansa; DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, eski Devlet Bakanı Salih Yıldırım, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, Hak-İş Başkanı Salim
Uslu, yazarlar Yaşar Kemal ve Vedat Türkali, İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, eski İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, yazar Eşber Yağmurdereli, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan, eski DEP’liler Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle, eski milletvekili Ertuğrul Günay ve çok sayıda davetli katılıyor.

Rumlardan 'Sınır kapılarına hayır'


13 Ocak, 2007 20:57:00 (TSİ) CNN TURK

Kıbrıs'ta iki toplumlu 'Kapıları Açın İnisiyatifi', Rum tarafındaki Ledra caddesi üzerindeki duvarın yıkılması ve Lefkoşa'nın birleştirilmesi için bugün Güney Lefkoşa'da eylem yaptı.

Güney Lefkoşa'daki Eleftheria meydanında yaklaşık 150 kişinin katıldığı eyleme, KKTC'den çeşitli sendikalar ve örgütler destek verdi. Rum tarafından bazı parti yetkileri de eyleme katıldı.
 
Eylemde, 'Ledra'yı açın', 'Sınır kapılarına hayır' şeklinde pankartlar taşındı. Yürüyüş sırasında 'Etnik duvarı yıkın', 'Kıbrıslı Türk ve Rumlar birlikte', 'Kıbrıs'ta barış engellenemez', 'Tasos, Talat iyi dinle' sloganları atıldı.
 
'Kapıları Açın İnisiyatifi'nce yayımlanan bildiride, 'Lokmacı'daki köprünün yıkılmasının ardından, Rum tarafında askerin konuşlandığı barikatların da kaldırılması' istenerek, Rum yönetimine, 'anlamsız' yapıların kaldırılması çağrısında bulunuldu.
 
Kıbrıs'ın bölünmesini simgeliyor
 
Lokmacı barikatı, EOKA'cı Rumların 1956'dan beri Enosis (Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlama hayali) mücadelesinin Kıbrıs'ta yarattığı çatışmanın bir sembolü.
 
Lokmacı, 1963'te Enosis yüzünden barikatla ayrıldı. 1974'te de Makarios'a karşı yapılan darbeden dolayı, Türk tarafı Lokmacı'ya, Rum tarafı da Ledra Caddesi'ndeki barikata duvar ördü. Lokmacı, ''Kıbrıs'ı Enosis hedefiyle bölenlerin sembolüdür'' şeklinde de niteleniyor.
 
Türkleri silah zoruyla dışlayan Rumlardan korunmak için yapılan Lokmacı Barikatı, Kıbrıs'ta yapılan ilk barikat olarak tarihe geçti ve bu yüzden Ada'daki bölünmüşlüğün simgesi olarak görülüyor.
 
Barikat, o dönemin en önemli alışveriş merkezlerinden olan Lokmacı ile Ledra Caddesi'ni (Uzun yol) birbirinden ayırdı.
 
Lokmacı Türk tarafında, Ledra Caddesi de Rum tarafında kaldı. Kıbrıs gibi, Türk ve Rumların yoğun alışveriş yaptığı çarşı da ikiye bölündü.
 
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Genelkurmay arasında gerilime neden olan Kıbrıs'taki Lokmacı Barikatı'nda bulunan üst geçit 9 Ocak'ta yıkıldı.

Türkiye barışını arıyor

Demokratik Barış İnisiyatifi'nin düzenlediği, 'Türkiye barışını arıyor' konulu toplantıda Kürt sorunu tartışıldı. Toplantıya akademisyen, gazeteci, yazar ve eski politikacılardan oluşan çok sayıda isim katıldı.

Namık Durukan

Türkiye'de "Kürt sorunu" ve buna bağlı gelişen şiddet ortamına dikkat çekmek amacıyla Kürt ve Türk aydınları bir araya geldi. Toplantıda eski DEP Milletvekili Orhan Doğan ile Kürt yazar Mehmet Uzun'un yapacakları konuşmaların mahkeme kararıyla izlenmesine karar verildiği ortaya çıktı.
Ankara'daki İçkale Otel'de Demokratik Barış İnisiyatifi'nin düzenlediği, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM Başkanı Bülent Arınç ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da davet edildiği "Türkiye barışını arıyor" konulu toplantıya akademisyen, gazeteci, yazar ve eski politikacılardan oluşan çok sayıda isim katıldı.
Federasyon isteyen kesimlerden katılım olmaması dikkat çekti. Toplantıya CHP'den Esat Canan ile AKP'li Kürt kökenli milletvekillerinden Adıyaman Milletvekili Faruk Ünsal katıldı. 400 kişilik salon doldu. Çok sayıda katılımcı oturumları ayakta izlerken birçoğu salona alınamadı.

Kınıyoruz
Oturumlara başkanlık eden eski DEHAP Genel Başkan Yardımcısı Orhan Miroğlu, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin konferansa katılmaları beklenen Uzun ile Doğan'ın konuşmalarını izlemek için karar aldığını, bunun kabul edilemez olduğunu belirterek "Bu kararı kınıyoruz" dedi.
Konferansa katılan yerel giysili Kürt kadınlar, barışı simgeleyen beyaz tülbenti Yaşar Kemal'in boynuna asıp karanfil verdi. Yaşar Kemal'in yanına eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk oturdu.

Yaşar Kemal: Halkıyla savaşan bir ülke olduk

Mustafa Kemal Paşa, 'Kürtlere özerklik verilecektir, verilmezse ellerinden geleni yapacakları bellidir' diyor. Niye olmadı? Mustafa Kemal Paşa ölmeden önce bunu başarmak istedi, ama başaramadı.
Bizim 25 yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar denen "light savaşımıza" gelince birkaç kez tek taraflı ateşkes olmasına karşın bu savaşımız bir türlü bitmiyor. Savaşanlardan 30 bini öldü. Korucu 70 bini geçmiş, sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. Beş bin köyün birçoğunun evi yakıldı. İnsanları değişik bölgelere dağıtıldı, bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı.
İkinci Dünya Savaşı'na girseydik daha mı kötü olacaktı? Kendi halkıyla savaşan ülke olduk... Türkün Türkten başka dostu yokmuş. Bu kadar iğrenç bir şey söylenemez. Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler; Malazgirt'ten bu yana Kürtler Türklere dosttur.

KONFERANSTA KİM, NE DEDİ?

'Barışı arıyoruz'
Prof. Dr Doğu Ergil: Yurttaşlık siyasi bir birlikteliğe işaret eder. Devleti işaret eder. Bölünmüş yurttaşlık bize bir millete ait olma duygusunu aşılar ve insanları birbirine düşürür. İşte biz tam da bu noktadayız. Yitirdiğimiz barışı arıyoruz. Önce sorunun sıkıştığı şiddetten çıkmak gerekir. Bu da silahları bırakmakla olmaz. Uluslararası boyut kazanan soruna bakış tarzımızı ve yaklaşım biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. Eşitsiz taraflar barış yapamaz.

'Temel risk Irak'
Prof. Dr Fuat Keyman: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dişişleri Bakanı Abdullah Gül'ün söylediği gibi temel risk; Irak sorunu. Bu sorunun üç ayağına baktığımız zaman, Kuzey Irak, PKK, Kerkük temelinde esasında konuştuğumuzun Kürt sorunu olduğunu görüyoruz. Kürt sorununun çözümü için sadece teröre değil, yoksulluk, işsizlik, kimlik dışlanması ve hukuk dışılık sorunlarına da odaklanmalıyız.

'Demokratik zemin'
Prof. Dr İbrahim Kaboğlu: Anayasal yurtseverliğin altında birbirinden farklı önermelere sahip iki kavram var. Biri milliyetçilik ise diğeri hukuk devletidir. Hukuk devletinin öngördüğü anayasal yurtseverlik herkesin pay çıkaracağı bir anasayadır. Bunda önce hak ve özgürlükler, sonra sınırlamalar belirlenmelidir. Türkiye'de bir temsili demokrasi bile oturmamıştır. Bu yüzden anayasal yurtseverlik için demokratik zeminin oluşturulması gerekir.

'Herkes adım atmalı'
Mesut Yeğen (Yazar): Kürt halkının Abdullah Öcalan'ı siyasi irade olarak gördüğünü kabul etmem mümkün değil. Nevruz'da bir milyon insan sokağa çıkarken, İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah Öcalan'ın doğum günü kutlamalarında daha az insan sokağa çıkıyor. Birilerinin herkesi kapsayacak bir iradeyi temsil ettiğine de inanmıyorum. Bu sorun çözülecekse herkes belli ölçüde adım atmalıdır.

'Cesurlara ihtiyaç var'
Prof. Dr. Mithat Sancar: İki uç tutum olan; tamamen inkâr ve bastırma ile ayrılıkçılık soruna en kolaycı yaklaşımlardır. Ama en çok acı ve çözümsüzlük üretenler de bunlardır. Türkiye'de merkezin sağında bulunan partiler Kürt meselesine demokratik bir çözüm getirme şansını yakaladılar, ama ya demokrat değillerdi ya da demokrasiyi savunacak kadar cesur değillerdi. Bizim ise şu an cesur demokratlara ihtiyacımız var.

'Şiddet bırakılmalı'
Süleyman Çelebi (DİSK Genel Başkanı): Ülkemizde egemen güçler kendi aralarındaki iktidar kavgasını toplumun hassas olduğu sorunlar üzerinden yürütmektedirler. Bu sorunlar bazen azınlıklar, bazen Kürtler, bazen laiklik, bazen de Kıbrıs üzerinden gündeme gelebilmektedir. Şiddetin ve silahların terk edilmediği, Kürt kimliğinin tanınmadığı bir ortamda gerçek çözüm önerilerinin dile getirilmesi, savunulması ve iyisinin seçilmesi olanağı yoktur.

'Şehrazat dili şart'
Ece Temelkuran (Gazeteci-yazar): Ne Türk ne de Kürt aydınları ve siyasetçileri artık kendi halklarını eskisi kadar temsil ediyor. Diyarbakır'da çocuklar işkence gördüğünden beri bizler sokağı temsil etmiyoruz. Sokağın öfkesi bizim sözlerimizden daha güçlü. Barışı arayan bizler bu toprakta Kürtlerin ve Türklerin birbiri ile daha önce konuşmadığı biçimde konuşmayı keşfetmeliyiz. Cellatı hayranlıktan felç edecek bir şehrazat dili bulmalıyız.

'Ekonomik OHAL'
Osman Baydemir (Diyarbakır Belediye Başkanı): Kalıcı barışı bekleme gibi bir lüksümüz yok. Bir yandan sosyal devlet olma gereklerini örgütlerken, öte yandan da toplumsal barışın altyapısının kurgulanması ve bu sürecin eşzamanlı yaşama geçirilmesi gerekir. Nasıl ki OHAL'in yaşam bulması için 100 milyar dolar kaynak harcanmışsa, yoksulluğun ortadan kaldırılması için de ekonomik OHAL uygulanabilir.

'Türkiye'nin sorunu'
Suzan Samancı (Yazar): Yaşanan savaş kadınlar ve çocuklar üzerinde daha fazla etkili oluyor. Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar Türkiye'nin de sorunudur. Kürt sorunu çözülmezse hiçbirimiz rahat yüzü görmeyeceğiz. Barış iradesinde fazlasıyla etkin olmak isteyen bir kesim var. Peki yaşadığımız acıların sorumluları kimler? Gerçek demokrasiyi oturtamayan bu sistemin sorgulanması gerekir. Bu sorun Kürt sorunu değil, Türkiye'nin sorunudur.

'Kadınları dinleyin'
Handan Çağlayan (Yazar): Savaşın cinsiyeti olur mu? Kürt hareketinde 1990'lı yıllarda silahlı militanların üçte birini kadınlar oluşturmaktaydı. İrlanda mücadelesinde çok sayıda kadın vardı. Ama, barış müzakerelerinde kadınlar yoktu. Barıştan konuşacaksak ve barış sadece masa üzerinde konuşulup imza atılacak bir şey değilse yaşamı yeniden kurmak için biz kadınların deneyimlerinden çıkarılacak çok ders var.


Konferansa katılanlar
Konferansa katılan bazı isimler şöyle: ANAP'lı eski bakan Eyüp Aşık, eski milletvekili Salih Yıldırım, sol-Müslüman çizgide parti kurma çalışmaları yapan Ertuğrul Günay, işadamı Osman Kavala, Prof. Dr Gençay Gürsoy, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu, EMEK Partisi Genel Başkanı Levent Tüzel, avukat Eşber Yağmurdereli, Prof. Dr. Aydın Çubukçu, Prof. Dr. Büşra Ersan, eski İHD Genel Başkanı Akın Birdal, yazar Vedat Türkali, Sadun Aren, AKP Diyarbakır İl Başkanı Abdurrahman Kurt, DYP Diyarbakır İl Başkanı Galip Ensarioğlu, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan. n Fotoğraf: YAVUZ ÖZDEN

MILLIYET 14/01/07

Türk'ün Türk'ten başka dostu var!

Ankara'da bugün başlayan 'Türkiye Barışını Arıyor' adlı konferansın açılış konuşmasını ünlü yazar Yaşar Kemal yaptı. Kemal'in 'Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç' diye noktaladığı konuşmasının tam metnini sunuyoruz...

14/01/2007 RADIKAL

"... Binaenaleyh, başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı, mevzuibahis olurken, onları da beraber ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman, bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir."
GAZİ MUSTAFA KEMAL

(1923'te İzmit'te yaptığı basın toplantısından)

0'nci yüzyıl insan soyuna yakışmayan olayların yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya savaşı bu yüzyılda çıktı. Büyük soykırımlar bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı arkamızda bıraktık.
Birinci Dünya Savaşı'ndan geriye kalan insanlar savaştan önceki insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği zedelenmiş, umutsuz... İkinci Dünya Savaşı'ndan kalanlar daha beter durumda. Hele 'Üçüncü Dünya Savaşı', yani Soğuk Savaş. İnsanlığımızın canına okuyan bu... İnsanlık bu savaşların yıkımından bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman çıkacağını beklemek ölümü beklemek gibidir.
Bütün kötülükler yalnız savaşların sırtına mı yüklüyorsun diyeceksiniz. Elbette insanları mutsuz edenlerin hepsini savaşların sırtına yükleyecek değilim, ama çoğu savaşların işi. Savaşlar insanların ölüm fermanıdır, savaşlar üstünde yaşadığımız toprakların, doğamızın ölüm fermanıdır.
Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık, acılar içinde, ölümlere kanıksayarak. Ama bu yüzyılda insanlığımızı onurlandıran işler de yapıldı. Bu işler insanların yüzünü ağartan işlerdir. İnsanlık yüzyılımızın yaptıklarıyla da övünebilir.
Avrupa gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz barışlar için, kültürlerin birbirlerini aşılaması, birbirlerini beslemesi için kuruldu, savaşsız mutlu bir dünya olsun diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya, insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine yollar açmak için kuruldu. Bu söylediklerim bir temenni değil, Avrupa Birliği'nin kurulmasının başlıca sebebi barıştır. Dokuzlar Avrupası 1973'te yayımladığı bildirgede şöyle diyordu:

Yenildiklerini hissedenlerin yasal, siyasal ve manevi değerlerine saygıyı güvence altına almanın heyecanı .. ve geliştirilmiş bir toplum yaratma isteğiyle kurulan Avrupa, kendi kimliğini oluşturan temel öğeler olan temsili demokrasi, hukukun üstünlüğü, ekonomik ilerlemenin sosyal adalet amaçlı gerçekleşmesi ve insan haklarına saygı ilkelerini koruma umudunu taşır."
İşte Avrupa Topluluğu bu umuda sarılmıştı, çünkü üç korkunç, insanlığı yok edebilecek savaştan geçmişti. Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar savaştan etkilenmiş durumda. Bu üç dünya savaşı, dünyayı perişan eyledi. Tarih boyunca her savaş bir yıkım olmuştur. Yenenler de, yenilenler de, savaşların dışında kalanlar da aynı yıkımdan kurtulamamışlardır.
Bizim 25 yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar denilen light savaşımıza gelince, birkaç kez tek taraflı ateşkes olmasına karşın bu savaşımız bir türlü bitmiyor. Nasıl, niçin bitmiyor? Bunda kimsenin bilmediği bir keramet olsa gerek. Birinci Dünya Savaşı dört yıl, İkinci Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim 25 yıllık savaşımız ne kadar sürecek hiç belli değil.
Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı. Savaşanlardan 30 bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı 70 bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin vicdanına. 5 bin köyün birçoğunun evleri yakıldı, insanları ülkenin birçok yerine dağıtıldı. Bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban edildi. Devletin kurumlarının bir kısmını yozlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı'na girseydik bundan daha mı kötü olacaktı?
Bu savaş Türkiye'nin belini kırdı. Halkıyla savaşan bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor. Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.
Dünya, bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur. Dışarıda önceleri, dağa çıkanların çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir kısmı üniversitede okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı yukarı dağa çıkanların hepsi okuryazardı. Avrupa basını da bunlara bu kadar önem vermiyordu.

Artık bugünse dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.
Bir de bu savaşa 100 milyar dolar gitti diyorlar. İstedikleri kadar desinler, doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya başka kayıplar, onların altından çok ülke kalkamaz.
Dünyadaki büyük uygarlıkların ana sebebini soracak olursak, yeşerdikleri toprakların dünyanın en verimli, iklim olarak yaşamaya en uygun topraklar olduğunu görürüz. Örneğin Mısır toprakları, Batı Anadolu, Mezopotamya toprakları... Doğu Anadolu toprakları, Güney Anadolu toprakları da bu toprakların içindedir, Batı Anadolu da, Doğu Anadolu da birçok uygarlığın beşiğidir. Doğu Anadolu topraklarının birçok uygarlığın beşiği olduğu gereğince bilinmiyor. Doğu Anadolu toprakları Mezopotamya uygarlıklarına yardım etmiştir. Fırat'ın, Dicle'nin yaptığı gibi...
Mezopotamya adını bu iki ırmaktan alır. Bu topraklar Urartu, Hurri gibi daha birçok uygarlıklara beşiklik etmiştir. Şimdi bu toprakların insanları yoksulluk içinde kıvranıyor. Bu savaştan önce bu toprakların insanları, her şeye karşın böyle yoksul, böyle bir ekmeğe muhtaç değillerdi. Savaşta sürülen köylülerin toprakları boşta kaldı. Hayvancılık bitti. Bahçeler kuruldu, arı kovanları boş kaldı. Korucular, köylerde geriye ne kalmışsa talan ettiler. Korucularla korucu olmayanlar arasında onulmayacak bir düşmanlık ortaya çıktı. Sürülmeyen köylere de yaşam zehir edildi.
Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkûm edildi. Otlu yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Ali'nin bağı var. Devletimiz savaş yapıyor. Halkı sürüp toprakları boş koymak... Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister istemez dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?
Bir de bu tutumdan Türkiye'nin ne kadar zararı oldu biliyor mu devlet? Bu şiddetin, bu savaşın Türkiye'ye ne kadar zararı oldu biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu savaşta günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi, Allah için, bir düşünen var mı, nereye gidiyoruz, bir bilen var mı?

Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, bir insanın, bir halkın onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana, dilime pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler, bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan bağımsız korucuların halka yapmadıkları kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor.
Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var, onların da dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: Türk'ün Türk'ten başka dostu yok. Bir ülke halkına bundan daha korkunç söz edilmez. Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler. Türk'ün Türk'ten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt'ten bu yana Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşı'na kadar sürmüş. Kimileri yazıyor, söylüyor ki Kürtler, Kurtuluş Savaşı'nda Türklerle birlikte olmasaydı bu savaş zordu.
Mustafa Kemal Paşa'nın büyük zekâsı bu zorluğu alt etti. Samsun'a çıktıktan sonra niçin kongreyi Karadeniz'de, haydi oralar deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya'da, Ankara'da yapmadı? Niçin yapmadı? O büyük zekânın başka sağlam bir düşüncesi olmalıydı. Erzurum'da ordu müfettişinin emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun kumandanı Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına geldi, emrinizdeyim Paşam dedi. Bundan sonra ordu müfettişinin yanında bir güç daha vardı. O da Kürtlerdi. Erzurum'da ona Kürtlerin mümessili olaraktan Hacı Musa geldi, onunla bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış durumda.
50'li yıllardı, Nurullah Ataç arkadaşı Cevat Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı. Konuşurken söz Hacı Musa ağaya gitti. Yemekte bir arkadaş, Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğlu'na, 'Paşanın Hacı Musa ile anlaştığı doğru mu?' diye sordu. Dursunoğlu, "İyi ki Mustafa Kemal Paşa o anlaşmayı yaptı. Koçgiri isyanını bu anlaşma sona erdirdi" dedi. O zaman Millet Meclisi'nde 93 Kürdistan mebusu var. O 93 mebus bir bildiri yayımlıyor, savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal Paşa'nın emrindeyiz diyorlar.

Bir de Lozan Konferansı var. Kürtler, Türkiye'yi değil de İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumları böyle mi olurdu? Bir de Sovyet ihtilalinden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleriyle birleşmişler. Çoğuluk Osmanlılarla kalmış. Kürtler, Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapamaz mıydı? Öyleyse bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına bakarsak onlar aptal oğlu aptallardı.
Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, Irak'ta Kürtler bağımsız olurlarsa bu savaş sebebi sayılmalı diyorlar. Niçin? Irak'taki Kürtlerden size ne? Kim ne sanarsa sansın, ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa diyelim, o da güneyimizde petrol kuyularının üstünde oturan Irak Kürtleridir.
Böyle bir dostun olması birçok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek içiyorlar. Irak Kürtleri, Kuzey Irak'ta bağımsızlık istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık onların çıkarına değil. Canı yürekten fedarasyon istiyorlar. Federe bir devletin içinde olmak onların daha işine geliyor.
Kimi insanlar, devlet, basın hepsi birden Kürtler Türkiye'yi bölecek de bölecek. Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar kimsenin bilmediği bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip eksilmeyeceğini biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu savaşın hiç bitmeyeceğini biliyorlar, ya da istiyorlar. Belki de hiç kimse hiçbir şeyi bilmiyor.
Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa gene savaştır. Savaşın sürmesini isteyen devlet çok güçlü de olsa gene kayıplar verir, yıpranır. Boşu boşuna savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe yaramadığını görüyoruz. Savaşın acısı herkesin yüreğindedir.
Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan, yürekten değilse, bir oyunsa çok çabuk anlaşılır. Kürtleri dışlayan milliyetçi ırkçılarımız var. Onlar her bir şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can attığı halde demokrasi nimetine kavuşamadık. Böyle giderse biz demokrasi nimetine kavuşamayacağız. Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması bir ülkenin onurudur.

Yıllarca önce ben, demokrasi, Kürt sorunundan geçer demiştim. Sen milyonlarca vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak okulu da yasakla. Kendi dilini araştıracak, geliştirecek üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozandan azınlık olarak çıkmadı. İyi ki azınlık değilmiş. Neredeyse Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış.
Malazgirt'ten bu yana kardeş olduklar, Kurtuluş Savaşı'nda ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde birlikte sevindikleri kardeşleri onları nasıl bir azınlık sayabilirdi. Kürtler kendilerini hiçbir zaman azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum kılındığı halde kendini azınlık saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil, 'kart kurt dili' olduğunu söyleyenlere bile biz azınlığız demedi. Çünkü onlar azınlık değil kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz. Bin yılın adı var.
Bu 80 yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı. Kürtler linçlere, sürgünken geldikleri bölgelerde tekrar sürgüne uğradılar. Birileri iç savaş tetiklemeye çok uğraştılar. İşte bu topraklarda birlikte yaşayanlar, bu kışkırtmalara izini vermediler. Bu, sevinç ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan varacağız.
Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak, Kürtçe çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok şivesi olur, her bölgede, her yörede değişir.
Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı edebiyatı olan diller yaşamını, uzun zaman sürdürür. Kürt dilinin büyük eski destanları vardır. Bugünkü dengbejler köy köy dolaşarak destanlarını söylüyorlar, yeni destanlar da yaratıyorlar. Eski destancılardan Abdale Zeyniki daha dillerde. Hem büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir şair...

Fakiye Teyran da bir dengbejdir. 14. yüzyılda yaşamış. Müküs Emiri'nin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha dengbejlerin söyledikleri şiirleri daha dilden dile dolaşıyor. Şiirlerinin çoğu kuşlar üstüne. Ona, Türkçeye çevirsek Kuşların Fakisi ya da Kuşların Destancısı diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.
Bugün dünyada yaşayan destancılar Kırgızistan'da, daha dillerde. Destancılara Manascılar diyorlar. Bu yüzyıla kadar İrlanda destancıları vardı. İrlanda da daha folklor çalışmaları var.
Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor. Özellikle son yıllarda kültürler üstüne çok çalışmalar yapılıyor. Kültür sorunları ülkelerin baş sorunları, özellikle Avrupa ülkelerinde... Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna değildir. İnsanı insan yapan kültürüdür. Dünya binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır. İnsanlık her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür çiçeği, birini koparırsak insanlık bir kokudan, bir renkten yoksun kalır.
Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış, birbirlerini beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle... Tek başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır dünyamızda ne de bir uygarlık.
Ülkemizin kendini, bilim adamlarından, aydınlarından sayan birtakım kişiler, çokkültürlülük olamaz diye kendilerini yırtıyorlar. Onlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadolu'da böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez.
Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesans'tan miras iki sözcüğü sahiplendi: ilkel ve üstün insan. Ve emperyalistler kendilerini haklı sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.
Anadolu'ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek Anadolu kültürleri gene birbirlerini aşılayacak. Anadolu'nun gene eski zamanlardaki gibi insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.
Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşar.
Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç.

Yıkın artık şu duvarı!

EYLEME BAZI RUM PARTİLERİNİN YETKİLİLERİ DE KATILDI... İki toplumlu "Kapıları Açın İnisiyatifi", Güney Lefkoşa'daki Elefteriya Meydanı'ndan, Ledra Sokağı'nın Lokmacı ucundaki duvara yürüyerek, duvarın yıkılmasını ve Lefkoşa'nın birleştirilmesini istedi. Eyleme, Rum tarafındaki bazı partilerin yetkilileri de katılırken KKTC'den çeşitli sendikalar, örgütler destek verdi

YIKMAZSANIZ BİZ YIKACAĞIZ... "Ledra'yı Açın", "Sınır Kapılarına Hayır!", "Ortak Mücadele", "Duvarlar Yıkılsın", "Ledra Özgürleşsin", "Yıkmazsanız Biz Yıkacağız" şeklinde pankartların taşındığı eylemde, "Etnik duvarı yıkın", "Kıbrıslı Türk ve Rumlar birlikte", "Kıbrıs'ta barış engellenemez", "Tasos+Talat iyi dinle" gibi sloganlar da atıldı

İki toplumlu "Kapıları Açın İnisiyatifi", Güney Lefkoşa'daki Elefteriya Meydanı'ndan, Ledra Sokağı'nın Lokmacı ucundaki duvara yürüyerek, duvarın yıkılmasını ve Lefkoşa'nın birleştirilmesini istedi.

Yaklaşık 200 kişinin katılımıyla gerçekleşen eyleme, Rum tarafından bazı partilerin yetkilileri de katılırken, KKTC'den çeşitli sendikalar, örgütler destek verdi.

Eylemde, Ledra'yı Açın", "Sınır Kapılarına Hayır!", "Ortak Mücadele", "Duvarlar Yıkılsın", "Ledra Özgürleşsin", "Yıkmazsanız Biz Yıkacağız" şeklinde pankartların taşındığı eylemde, yürüyüş esnasında "etnik duvarı yıkın", "Kıbrıslı Türk ve Rumlar birlikte", "Kıbrıs'ta barış engellenemez", "Tasos+Talat iyi dinle" gibi sloganlar da atıldı.

Yürüyüşün sona erdiği duvarın önünde, konuşmalar yapıldı ve duvarları protesto için çeşitli enstrümanlarla müzik yapıldı.

Kapıları Açın İnisiyatifi'nce, eylem dolayısıyla yayınlanan yazılı bildiride, Lokmacı'daki köprünün yıkılmasının ardından, Rum tarafında askerin konuşlandığı barikatların da kaldırılması istenerek, Rum Yönetimi'ne "anlamsız" yapıların kaldırılması çağrısında bulunuldu.

Hacidimitriu: Ledra'nın açılması,

umutların başlamasıdır

Eski AP Milletvekili Sakis Hacidimitriu, eylem çerçevesinde, Elefteriya Meydanı'nda yaptığı konuşmada, kapıların açılmasının Kıbrıs sorununun çözümüne katkı koyacağını ve sorunu bitirebileceğini savunarak, bunun için beraberce çalışma çağrısında bulundu.

Hacidimitriu, sorunların duvarlarla, sınırlarla ve kapılarla değil, görüşme, anlayış, işbirliğiyle çözülebileceğini söyleyerek, "Barış insanların yüreklerindedir, Ledra'nın açılması, umutların başlamasıdır" diye konuştu.

Darbaz: Ya hep birlikte

kurtulacağız ya hiçbir zaman

Bu Memleket Bizim Platformu (BMBP) adına konuşan Basın Emekçileri Sendikası (BASIN-SEN) Başkanı Kemal Darbaz, "Kıbrıslıların yıllar boyunca kendileri ile ilgili verilen kararlarda söz sahibi olamadıklarını, bu inisiyatifin ele alınamamasının, Kıbrıslı Türk ve Rumların birbirlerine kırdırılması sürecini hızlandırdığını" ifade etti.

Yetkililere "bu duvarı kaldırınız" çağrısı yapan Darbaz, ada üzerinde yaşayan tüm halklara seslenerek, "Bugün yaşadığımız sorunlardan kurtulmamız, tek başına olmayacaktır, ya hep birlikte kurtulacağız ya hiçbir zaman..." dedi.

Tulga: Adres buradadır, başka sokaklara sapılmamalıdır"

Esnaf ve Zanaatkârlar Odası Başkanı Hürrem Tulga da, gelinen noktada ortak mücadelenin artık kaçınılmaz olduğunu, yıllarca sokaklarda mücadele eden BMBP'nin, bugünden sonra, Lefkoşa'nın birleşmesi, duvarların düşmesi ve çözüm için beraberce mücadele edeceğini söyledi.

Yapılan ortak açıklamada, gerekçesiz ve mazeretsiz olarak duvarın düşmesini istediklerinin belirtildiğini kaydeden Tulga, buna destek aldıklarını belirterek, "Benzer taleplerle buraya yüründü, adres buradadır, olay buradadır, başka sokaklara sapılmamalıdır" dedi.

Altıncıoğlu: Lefkoşa'nın bir

bütün olması gerekmektedir

Surlariçi Arasta Esnafları Platformu Başkanı Kemal Altıncıoğlu da, kalabalığa destek belirterek, duvarın ön koşulsuz olarak yıkılmasını arzuladıklarını kaydetti ve "Lefkoşa'nın bir bütün olması gerekmektedir, bu duvar yıkılırsa bu da olacaktır" diye konuştu.

Sofokleus: Kıbrıslı Türklerle,

Rumları birbirlerinden

ayıran dikenli teller kaldırılmalı

Kapıları Açın İnisiyatifi Rum üyesi Valentina Sofekleus da, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm bulunmasını arzulayan tüm Kıbrıslıları temsilen toplandıklarını kaydederek, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumları birbirlerinden ayıran dikenli tellerin kaldırılmasının, tüm Kıbrıs'ta ve Lefkoşa'da serbest dolaşımın sağlanmasının gerekli olduğunu söyledi.

Kıbrıs'ı ikiye bölen tüm barikatların 21'nci yüzyılda utanç noktalarını oluşturduğunu ve kaldırılmaları gerektiğini ifade eden Sofokleus, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından atılan adımların yoğunlaştırılıp geri dönülmez hale getirilmesi ve Lefkoşa'nın yeniden birleşmesi yönünde atılacak gerçek adımlara dönüştürülmesi gerektiğini kaydetti.

Köprünün yıkılmasının ardından, "bir başka dönemin, çatışmalar ve nefretin kalıntısı olan" RMMO duvarının da yıkılma zamanı geldiğini ifade eden Sofokleus, Rum hükümetini hemen duvarı yıkmaya ve Ledra yolunun açılması için hemen müzakerelere başlamaya çağırdı.

Sofokleus, siyasilerin korkularının, Kıbrıs'ı gelecekten mahrum bırakmaması için mümkün olan her şeyi yapmaya kararlı olduklarını da sözlerine ekledi.

Klerides eyleme destek verdi

Eyleme destek verenler arasında bulunan Keti Klerides de, şimdi kapıların nasıl açılacağını konuşmanın zamanı olduğunu ve Ledra duvarının bir an önce yıkılarak, bütün sınır noktalarının da kaldırılarak, anlaşma masasına oturulması gerektiğini söyledi.

 

Papapetru: Türk tarafı olumlu bir adım attı

EDİ Başkanı Mihalis Papapetru da, Türk tarafının köprüyü yıkarak olumlu bir adım attığını ve çözüm için önemli bir hareket yapıldığını söyledi.

Papapetru, duvarın Lefkoşa'yı ikiye böldüğünü ve bölünmüşlüğün simgesi olarak durduğuna vurgu yaparak, bu konuda adım atılması gerektiğini kaydetti.

 

KIBRIS 14/01/07

 

AB yardımı çevreye gidecek

ÇEVRE KONULARI ÖNCELİKLİ... AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash, altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak başlığı altında katı atık konusunun ele alınacağını, bu kapsamda çevre sorunlarının başında gelen Dikmen Çöplüğü'nün rehabilite edileceğini, Lefke'de bulunan CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması yapılacağını bildirdi

İZOLASYONLARIN KALKMASINA YÖNELİK ÖNEMLİ BİR ADIM... Rasbash, mali yardımın; Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım olduğuna işaret ederek, bunun Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasında bir köprü oluşturarak adanın birleştirilmesine katkı koyacağını vurguladı

KONTRATLARIN İMZALANMASI... AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel de, projelerin sonlandırılması ve kontratların imzalanması için üç yıl bulunduğunu, ödemelerin gerçekleştirilmesi için ise üç yıl daha gerektiğini kaydetti. Alain Bothorel, kontratların imzalanması için son tarihin 2009 olduğunu, son ödemenin ise 2012 yılının sonunda yapılacağını belirtti

 

Avrupa Birliği (AB) Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash ve AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel, dün bir basın toplantısı düzenleyerek Mali Yardım Tüzüğü çerçevesinde Kıbrıslı Türklere verilmesi kararlaştırılan mali yardımla ilgili bilgiler verdi.

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash, altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak başlığı altında katı atık konusunun ele alınacağını bu kapsamda, çevre sorunlarının başında gelen Dikmen Çöplüğü'nün rehabilite edileceğini, Lefke'de bulunan CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması yapılacağını anlattı.

Katı atık sorununu temel bir problem olarak tanımlayan Rasbash, bu sorunun çözümlenmesi için mali yardımdan 21,200,000 Euro ayrıldığını belirtti. Çevreye büyük zararı olan Dikmen çöplüğünün rehabilitesinin de bu kapsamda gerçekleştirileceğini anlatan Rasbash, çöplüğün kötü durumda olduğunu belirtti.

Yine çevre sorunlarının başında gelen Lefke'deki CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması yapılacağını kaydeden Rasbash, bunun gerçekleştirilebilmesi için 900,000 Euro ayrıldığını anlattı.

Rasbash, mali yardımın; Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım olduğunu kaydetti ve Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasında bir köprü oluşturarak adanın birleştirilmesine katkı koyacağını vurguladı.

Bothorel ise, kontratların imzalanması için son tarihin 2009 olduğunu, son ödemenin ise 2012 yılının sonunda yapılacağını belirtti.

Rum Gazeteciler Birliği'ndeki basın toplantısında AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, mali yardım konusundaki öncelikleri ele alırken, AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel ise, uygulamayla ilgili bilgiler verdi.

Rasbash, konuşmasında mali yardımın geçmiş süreçleri, hedeflenenler, projeler ve ortak zorluklarla ilgili detaylı bilgiler verdi.

"Yardım ambargolarının kaldırılmasına yönelik büyük bir adım"

Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Şubat 2006 tarihinde kabul edildiğini hatırlatan Rasbash, komisyonun bir program uygulamaya koyduğunu ve mali yardımın Kıbrıs Türk toplumu üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım olduğunu kaydetti. Rasbash, komisyonun mali yardımın uygulanması sürecinde Kıbrıs Türk toplumuyla 6 yıl boyunca yakın bir şekilde çalışacağını da söyledi.

Mali yardım programının yerel topluluklar ve köyler, şirketler, çiftçiler, yerel bankalar, öğrenciler, öğretmenler ve sivil toplum da dahil olmak üzere, toplumun bir çok sektörünü olumlu yönde etkileyeceğini dile getiren Rasbash, "mali yardımın Kıbrıs Türk toplumuna Avrupai metotları getireceğini" kaydetti.

Rasbash, yardımın ekonomik gelişim ve bilgi boşlukları konularında Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasında bir köprü oluşturarak, adanın birleştirilmesine katkı koyacağını da vurguladı.

Programın hedefi

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash programın hedefini, "adanın ekonomik entegrasyonuna vurgu yaparak, AB müktesebatının hazırlanması konusunda iki toplumun birbiriyle ve AB ile temasını geliştirerek ve Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişimini cesaretlendirerek Kıbrıs'ın birleştirilmesini kolaylaştırmak" olarak açıkladı.

Programda yer alan 24 projenin 5 öncelikli hedefi bulunduğunu söyleyen Rasbash, öncelikleri; altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak; sosyal ve ekonomik gelişime katkı koymak; uzlaşmayı, güven artırıcı önlemleri teşvik etmek ve sivil toplumu desteklemek; Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye yaklaştırmak; Kıbrıs Türk toplumunu AB müktesebatıyla tanışmaya hazırlamak ve müktesebatı uygulamalarını kolaylaştırmak olarak sıraladı.

CMC için fizibilite çalışması

Altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak başlığı altında katı atık konusunun ele alınacağını ifade eden Rasbash, Lefke'de bulunan CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması yapılacağını anlattı.

Çevre, enerji, trafik güvenliği ve telekomünikasyon alanlarının bulunduğu fiziki altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak konularına de eğilineceğini dile getiren Rasbash, enerji tedarikini geliştirmek ve yenilenebilir enerji kaynakları konusunda projeler yapılacağını söyledi.

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, Kıbrıslı Türklerin ekonomik ve sosyal gelişimine yönelik olarak ise, kırsal gelişim planına destek, su muhafaza önlemleri, sulama verimliğini artırma, meyve ve sebze sektöründe modernizasyon alanlarında çalışmalar yapılacağını söyledi.

Ekonomik ve sosyal gelişim için yerel ve kentsel altyapının iyileştirilmesi amacıyla bir dizi çalışma yapılacağını anlatan Rasbash, insan kaynaklarının geliştirilmesi alanında da çalışmalar yapılacağını belirtti. Rasbash, bu çerçevede eğitim alanında devam eden reform sürecinin ve mesleki eğitimin destekleneceğini söyledi ve aktif iş gücü pazarına yönelik önlemler alınacağını ifade etti.

Andrew Rasbash, ekonomik ve sosyal gelişimin desteklenmesi başlığı altında mikro ve küçük ölçekli girişimler için borçlanma planı, sürdürülebilir ekonomik kalkınma planı ve özel sektörün UNDP aracılığıyla destekleneceğinden de bahsetti.

Uzlaşma ve güven artırıcı önlemler

Uzlaşma, güven artırıcı önlemler ve sivil toplumun desteklenmesine yönelik programları da anlatan Rasbash, bunun için bir plan hazırlandığını söyledi.

Kayıp Şahıslar Komitesi'nin çalışmalarına katkı yapılacağını da belirten Andrew Rasbash, ara bölgenin mayınlardan arındırılması programına destek verileceğini ve uzlaşma ile istikrarın öğretilmesine yönelik tarih öğrenimindeki yeni trendlerin destekleneceğini kaydetti.

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash, Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye yaklaştırmak için ise, öğrenci ve öğretmenlere yönelik burs programlarının uygulanacağını, AB'li ve Kıbrıslı Türk öğrenciler arasındaki temasa katkı konacağını, AB politik ve yasal düzeniyle ilgili bilgilendirme çalışmaları düzenleneceğini belirtti.

Mali yardımın hayata geçirilmesi konusunda zorluklarla karşılaşılacağından da bahseden Andrew Rasbash, beklentilerin karşılanması ve hemen sonuca ulaşılmasının güç olduğunu söyledi. Rasbash, Kıbrıs Türk toplumuna; mali yardımın izolasyonların kaldırılmasına, tüm Kıbrıs halkına ise; adanın birleştirilmesine katkı koyduğunu göstermek gerektiğini vurguladı.

AB mali kurallarının önlerine koyduğu zaman çizelgesinin katı olduğunu da belirten Rasbash, programın 2012'ye kadar uygulanacağını, ancak 2009'a kadar projelere yönelik kontratların imzalanmış olması gerektiğini dile getirdi.

Açık sorular

Rasbash, "Türk toplumunun siyasetinde gerekli reformlar yapılacak mı?", "Türk toplumunda reformları yapacak cesaret ve siyasi istek var mı?", "Mali yardım bir kaldıraç olabilir mi?", "Koşullar katkı sağlayacak mı?" şeklindeki açık soruların mevcut olduğunu da kaydetti ve bu sorulara verilecek olan cevapların yardımın verimliliğini etkileyeceğini vurguladı.

Bothorel: İzole bireysel projeler

doğrudan finanse edilmeyecek

AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel ise konuşmasında, AB Destek Ofisi, yardımın uygulama programı takvimi, uygulama metodolojisi ve ilk etapta yapılacaklar ve projelerle ilgili bilgiler verdi.

Bothorel, projelerin sonlandırılması ve kontratların imzalanması için üç yıl bulunduğunu, ödemelerin gerçekleştirilmesi için ise üç yıl daha gerektiğini kaydetti.

Alain Bothorel, kontratların imzalanması için son tarihin 2009 olduğunu, son ödemenin ise 2012 yılının sonunda yapılacağını belirtti.

Uygulama metodolojisini de açıklayan Bothorel, kamu ihaleleri olacağını, teklifler için çağrılarda bulunulacağını söyledi, ancak "izole bireysel projeleri doğrudan finanse etmeyeceklerini" söyledi.

AB Destek Ofisi Sorumlusu Bothorel, kamuya dönük servis, hizmet ve donatım proje ve ihalelerini finanse edeceklerine dikkat çekerek, ihalelere AB ve aday ülke şirketlerinin de katılabileceğini söyledi, özellikle Kıbrıslı Türk şirketlerle konsorsiyum ve birleşik girişimlerin teşvik edileceğini kaydetti.

AB Destek Ofisi'nin (EUPSO) ihale duyurularını, ihale evraklarını, şartnameleri hazırladığını söyleyen Bothorel, değerlendirme komitesine yönelik organizasyonu da kendilerinin yaptığını belirtti.

AB Destek Ofisi Sorumlusu Bothorel, kararın Brüksel'deki Avrupa Komisyonu tarafından verileceğini, kontratların ve ödeme anlaşmalarının Brüksel'de imzalanacağını ve ödemelerin de Brüksel tarafından yapılacağını kaydetti.

Bothorel, Kıbrıslı Türk lehtarlar ve liderlik arasındaki mülkiyet ve programın sürdürülebilirliği konusundaki koordinasyonu EUPOSO''un yapacağını da vurguladı.

Lefke'deki CMC bölgesinin rehabilitasyonuna yönelik fizibilite çalışmasının ilk etapta yapılacaklar arasında bulunduğunu dile getiren Bothorel, katı atıkla ilgili 4 ve yol güvenliğiyle ilgili 6 proje bulunduğunu belirtti.

Alain Bothorel, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik ve sosyal gelişimine katkı koymak ve Kıbrıslı Türkleri AB'ya yaklaştırmak konusundaki çalışmalara da öncelik verileceğini ifade etti.

Bothorel tüm ihale fırsatlarının Avrupa Komisyonunun ec.europa.eu/comm/europaid/cgi/frame12.pl adresli sayfasında yayınlandığını da açıkladı ve ihalelerin ec.europa.eu/comm/europaid/tender/gestion/index en.hm sayfasında belirtilen prosedürler doğrultusunda yürütüleceğini söyledi.

Rasbash bugün kuzey'de de

basın toplantısı düzenleyecek

Bu arada AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, bugün de AB Koordinasyon Merkezi'nde bir basın toplantısı düzenleyecek.

TAK muhabirinin AB Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin'den aldığı bilgiye göre, hükümet yetkilileri ve bürokratlarla bir araya gelen, Cumhurbaşkanlığı'nda da bir çalışma toplantısına katılması planlanan Rasbash, bugün saat 12.00'de düzenleyeceği basın toplantısında temasları hakkında bilgi verecek.

KIBRIS 16/01/07

 

Yeni bahanelerle Lokmacı'nın açılmasını engelleme gayretinde

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı, Rum Dışişleri Bakanı Yorgo Lillikas ile diğer Rum yetkililerin, Lokmacı kapısının açılması konusunda yeni bahaneler üretip, kapının açılmasını engelleme ve suni gündem yaratarak, bu tavırlarını örtbas etme gayreti içinde olduklarını belirtti.

Lillikas'ın Lokmacı kapısının açılmasında eksik olan unsurun; "Kıbrıs Türk tarafının iyi niyeti ve isteği" olduğunu iddia etmesinin mantıksız olduğunu vurgulayan Avcı, KKTC'nin iki halk arasında ilişkilerin geliştirilmesi için gerekli adımları attığına işaret ederek, Rum tarafının samimiyetten uzak ve kışkırtıcı açıklamalarıyla ilişkileri baltaladığını kaydetti.

Rum liderliğinin bir an önce Rum tarafındaki "utanç duvarı"nı yıkarak, Lokmacı sınır kapısının açılmasına olanak sağlamasını isteyen Turgay Avcı, bakanlığının basın merkezi aracılığıyla yaptığı açıklamada, Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın önceki günkü Rum basınında yer alan demecini yanıtladı.

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Avcı, Kıbrıs Türk tarafının Lokmacı Barikatı'nın karşılıklı geçişlere açılması yönündeki kararlılık ve iyi niyetini, bu yönde attığı somut adımlarla tüm ilgili çevrelere kanıtladığını vurguladı. Avcı, şunları kaydetti:

İyi niyetini kanıtlaması gereken

Kıbrıs Rum tarafıdır

"Bunun en son göstergesi, Lokmacı'daki üst geçidin kaldırılmasıdır.

Bu gerçekler ışığında Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın Lokmacı kapısının açılmasında eksik olan unsurun; 'Kıbrıs Türk tarafının iyi niyeti ve isteği' olduğunu iddia etmesinin mantıksızlığı ortadadır.

Gelinen aşamada eylemleriyle iyi niyetini kanıtlaması gereken taraf, Kıbrıs Rum tarafıdır.

Rum Dışişleri Bakanı Lillikas ve diğer Rum yetkililerin yeni bahaneler üreterek, Lokmacı sınır kapsının açılmasını engelleme ve suni gündem maddeleri yaratmak suretiyle bu yöndeki olumsuz tavırlarını örtbas etme gayreti içinde oldukları aşikârdır.

Bilinmelidir ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, iki halk arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için gerekli adımları atmıştır.

Kıbrıs Rum tarafı ise, samimiyetten uzak ve kışkırtıcı açıklamalar yaparak ilişkileri baltalamaktadır.

Rum liderliği bir an önce Rum tarafındaki 'utanç duvarı'nı yıkarak, Lokmacı sınır kapısının açılmasına olanak sağlamalıdır."

KIBRIS 16/01/07

 

Talat: KKTC daha meşru

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, KKTC’nin Rumların idaresindeki Kıbrıs Cumhuriyeti’nden daha meşru bir devlet olduğunu belirtti.

 

NTV

Güncelleme: 15:30 TSİ 16 Ocak 2007 Salı

Talat, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yalnız Rumları temsil ettiğini, bu nedenle meşruiyetini kaybettiğini ve bir Rum devletine dönüştüğünü söyledi. Cumhurbaşkanı Talat, “Rum devletinden daha meşru olmasına rağmen KKTC’nin meşruiyetinin sorgulanmaya kalkışıldığı zor günler yaşıyoruz. Bu koşullar altında, Kuzey Kıbrıs’ın yapısını güçlendirmek ve varlığını sürdürmek için mücadele veriyoruz” dedi.

Talat, görüştüğü Avrupa Birliği yetkililerine de bunu anlatmaya çalıştığını, Avrupalılara “Dünyada karşıtları tarafından temsil edilen başka bir devlet var mı?” diye sorduğunu söyledi.

 

Rumlardan Maraş şartı

Kıbrıs Rum yönetimi, Gazimagosa Limanı’nın doğrudan ticarete açılması karşılığında Maraş bölgesininin kendilerine verilmesini şart koşuyor.

 

NTV

Güncelleme: 22:07 TSİ 16 Ocak 2007 Salı

LEFKOŞA - Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lilikas, Gazimagosa’nın serbest ticarete açılması için Kapalı Maraş bölgesinin Rumlara iade edilmesi gerektiğini belirtti. Rum Bakan, Maraş’ın kendilerini verilmemesi durumunda Gazimagosa Limanı’nın ticarete açılmasının söz konusu olmadığını söyledi.

22 Ocak’ta yapılacak AB Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda doğrudan ticaret konusunun tartışılacağını hatırlatan Lillikas, KKKTC’nin tanınması anlamına gelebilecek hiçbir öneriyi kabul etmeyeceklerini de vurguladı.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Maraş’ın kapsamlı bir çözümün parçası olduğunu belirterek, bu konuda pazarlık yapmayacaklarını açıklamıştı.

 

ABD'li sigorta şirketi Ermenilere ödeme yapmaya başladı

16 Ocak 2007

 

A.A.

 

Amerikan sigorta şirketi New York Life, 1915'te Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni müşterilerinin mirasçılarına ilk ödemeleri yapmaya başladı.

Ödemeleri yapmakla yükümlü banka olan HSBC'nin Erivan'daki şubesinden bir yetkili, "Ermenistan'da 1353 kişiye sigorta ödemesi yapılacak. Bankamıza ulaşan toplam miktar 3 milyon 650 bin dolar" dedi.

Amerikan şirketinin dünya çapında ödemesi gereken toplam miktarın 20 milyon dolar olduğu, bunun 11,9 milyon dolarının şahıslara, 3 milyon dolarının da Ermeni hayır kurumlarına gideceği, geri kalanının ise bazı hak sahiplerine ve Ermeni Kilisesine dağıtılması için kurulan bir fona aktarılacağı belirtiliyor.

Ermenistan Adalet Bakanı David Harutiunyan da, televizyona yaptığı açıklamada, "Şirket, dünyadaki 6 bin 500 Ermeni'den talep aldı, ancak sadece 2 bin 500'ü geçerli sayıldı" dedi ve 26 ülkedeki Ermenilere ödeme yapılmasını istedi.

New York Life, 20. yüzyılın başlarında satılan sigorta poliçeleriyle ilgili olarak ABD'de Ermeni derneklerinin açtığı davayı 30 Temmuzda kazanmaları üzerine ödeme yapmayı kabul etmişti. Mahkeme, sigorta şirketinin listede adı bulunan kişilerle akrabalık bağlarını kanıtlayabilen kişilere ödeme yapmasını karara bağlamıştı.

HURRIYET

 

 

Rum liderin Ledra önerileri

17/01/2007 RADIKAL

AA - LEFKOŞA - Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, Lokmacı kapısının askersizleştirilmesi için BM Barış Gücü'ne iki öneri sundu. Rum radyosuna göre, önerilerden biri Ledra Caddesi bölgesindeki askerlerin çekilmesi ve bölgenin BM'ye verilmesi, ikincisi Lefkoşa surlar içinin askerden arındırılmasını içeriyor. Papadopulos, KKTC'nin buradaki üstgeçidi kaldırmasının caddenin açılmasını sağlamayacağını savunarak, güvenlik için Türk askerinin çekilmesi gerektiğini söyledi. Rum lideri, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın Türk ordusunun taleplerine tamamıyla ayak uydurduğunu da iddia etti.

 

"Devlet makamları kontrata imza koyan değil kontrattan fayda sağlayan taraf olacak"

KONTRAT İMZALAMA SÜRECİ BAŞLADI... AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash, kontrat imzalama sürecine başladıklarını, çalışmaların birçok alanda paralel şekilde sürdürüldüğünü belirtti. Rasbash, AB tarafından finanse edilen ve UNDP ile ortaklaşa yürütülen birçok çalışmanın Lefkoşa, Girne ve Mağusa'da görülebileceğini de ifade etti

AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, mali yardım çerçevesinde yürütülecek projelerle ilgili kontratların devlet makamlarıyla değil şirketler, sivil toplum örgütleri ve tüzel kişilerle imzalanacağını;

devlet makamlarının kontrata imza koyan değil kontrattan fayda sağlayan taraf olacağını söyledi.

Bunun normalde yürürlükte olmayan bir şey olduğunu belirten Rasbash, Kıbrıs'ta farklı yasal bir durum olduğu için sürecin farklı şekilde ilerleyeceğini bildirdi.

Güney Kıbrıs'ta önceki gün Mali Yardım Tüzüğü çerçevesinde Kıbrıslı Türklere verilmesi kararlaştırılan mali yardımla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Rasbash ve Bothorel dün de Kuzey'de bir basın toplantısı düzenleyerek gazetecilerin sorularını yanıtladılar.

Başbakanlık AB Koordinasyon Merkezi'nde saat 12.30'da yer alan basın toplantısında AB Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin de hazır bulundu.

Kıbrıs'a AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel ile Mali Yardım programının uygulanması konusunda birkaç günlük bir çalışma yapmak için geldiğini kaydeden Rasbash, geçen yılın sonunda AB'nin tüzük çerçevesinde Kıbrıslı Türklere verilmesi planlanan yardımın tümünün hayata geçirilmesi konusunda gerekli yasal kararları aldığını hatırlattı.

Rasbash, "Bu sözü gerçeğe dönüştürmek benim ve Kuzey Kıbrıs'ta bulunan ekibimin sorumluluğundadır" diye konuştu ve UNDP ile buna yönelik çalışmalara başladıklarını kaydetti. Birkaç yıldır Kuzey Kıbrıs'ta yürüttükleri çalışmaların devamı konusunda geçen yılın sonunda UNDP ile bir anlaşma imzaladıklarını ifade eden Rasbash, bu çalışmanın ürünlerinin yerel altyapı ile küçük ve orta ölçekli işletmelerin desteklenmesi alanında görüleceğini ifade etti.

Rasbash, bu bağlamda kontrat imzalama sürecine başladıklarını kaydetti ve çalışmaların birçok alanda paralel şekilde sürdürüldüğünü belirtti.

Bazı durumlarda kontrat imzalama noktasına hızlı bir şekilde gelineceğini dile getiren Rasbash, Avrupa Konseyi ile ortaklaşa yürütülecek çalışmaları buna örnek olarak gösterdi. Rasbash, ihale süreci gibi yasal bir süreç gerektiren çalışmaların ise 7 ay kadar bir süre gerektirdiğini belirtti ve bazı alanlarda ise hazırlık çalışmasına gereksinim duyulacağını anlattı.

Mali yardım kapsamında yürütülecek programın 6 yıl süreceğini de dile getiren Rasbash, 3 yıllık sürenin kontratların imzalanması diğer sürenin ise kontratların uygulanması için kullanılacağını dile getirdi.

Rasbash, önlerinde 2007'nin ikinci yarısında başlayıp 2012'ye kadar uzanan uzun bir süreç olduğunu vurguladı.

Yürütülen birçok çalışma görülebilir

Rasbash, AB tarafından finanse edilen ve UNDP ile ortaklaşa yürütülen birçok çalışmanın Lefkoşa, Girne ve Mağusa'da görülebileceğini de ifade etti.

Rasbash, programın nasıl geliştirilebileceği, karşılaşılabilecek engeller, engellerin pratikte nasıl aşılabileceği ve programın işlerliği konusunda KKTC'deki AB Destek Ofisi ile de görüştüklerini de dile getirdi. Rasbash, Kuzey Kıbrıs'ın durumundan kaynaklanan bazı özel siyasi ve yasal noktaların da görüşmelerde ele alındığını ifade etti ve iyi ve üretken bir tartışma gerçekleştirdiklerini kaydetti.

Verilmesi planlanan yardımın doğru öncelik alanları ve hareketlerle hayata geçirileceğinden emin olmak için Kuzey Kıbrıs'ta birçok uzmanla görüştüklerini de dile getiren Rasbash, yöntemin AB müktesebatı ve yasalarına uygun olması gerektiğini, teknik çalışmaların sürdüğünü söyledi.

Bothorel: İhaleler gelecek

haftalarda yapılacak

Alain Bothorel de uygulamayla ilgili bilgiler verdi ve AB Destek Ofisi'nin web sayfasında kontrat tasarılarının ve proje aşamalarının yer aldığını söyledi.

Bothorel şu anda web sayfasında kontrat tasarılarının bulunduğunu, ihalelerin gelecek haftalarda yapılacağının duyurulduğunu ve gelecek ay belirtilen alanlardaki ihalelerin duyurularının yapılacağını söyledi.

Erçin: KKTC hükümeti mali

yardıma büyük önem veriyor

Başbakanlık AB Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin ise Mali Yardım Tüzüğü'nün uygulanmasına pürüzsüz bir şekilde başlandığını söyledi ve uygulamanın daha derin bir şekilde yürüyeceğini ümit ettiklerini kaydetti.

KKTC hükümetinin mali yardıma büyük önem verdiğinin altını çizen Erçin, mali yardım çerçevesinde UNDP ve Avrupa Konseyi gibi bazı uluslararası kuruluşlarla işbirliği yapılacağını belirtti ve bunun Kıbrıslı Türklerin gelişimine katkı koyacağını ifade etti.

KKTC'deki yasal ve idari sistemin geliştirilmesi ve modernleştirilmesi gerektiğini kaydeden Erçin, modernleşme sürecinde mali kaynak kadar sürecin Kıbrıslı Türkler'e fayda sağlayabilmesi için AB müktesebatına uygunluğun da önemli olduğunun altını çizdi.

Sorular

KKTC yetkilileriyle kontrat imzalamadan bazı projelerin nasıl gerçekleştirileceğinin sorulması üzerine Rasbash, kontratların devlet makamlarıyla değil şirketler, sivil toplum örgütleri ve tüzel kişilerle imzalanacağını belirtti ve devlet makamlarının kontrata imza koyan değil kontrattan fayda sağlayan taraf olacağını söyledi. Bunun normalde yürürlükte olmayan bir şey olduğunu belirten Rasbash, Kıbrıs'ta farklı yasal bir durum olduğu için sürecin farklı şekilde ilerleyeceğini açıkladı.

"Mali yardım ile izolasyonların kaldırılması öngörülüyor ancak pratikte henüz bir gelişme yok dolayısıyla bu Kıbrıs Türk toplumunda bir güvensizlik yarattı. Kıbrıs Türk toplumu ne zaman bunun somut sonuçlarını görecek" şeklindeki bir soruyu yanıtlarken de Rasbash, izolasyonların kaldırılmasının ve adanın birleştirilmesinin temel hedefleri olduğunu söyledi ve Mali Yardım Tüzüğü'yle Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün bu amaca hizmet ettiğini kaydetti.

Rasbash, "İzolasyonların kaldırılması derken; insanların birçok seyahat etme fırsatı olacak, burs programlarımız olacak, bu konuda Kıbrıslı Türkler zaten izole edilmiş değil. Bu çok kolay değil, bu konuyla ilgili konuşurken dikkatli olmalıyız, bu soruyu bir Kıbrıslı Türk olarak size çevirmek ve 'Siz burs programlarını, yapılacak olan alt yapı çalışmalarını nasıl görüyorsunuz. AB'nin gelip bunlar için büyük miktarda para harcadığını, bunların faydalı olduğunu görüyor musunuz?' demek lazım" diye konuştu.

Güney Kıbrıs'taki basın toplantısı

Tamamen Kıbrıslı Türkler ile ilgili olan mali yardım konusunda Güney Kıbrıs'ta niye basın toplantısı düzenlendiğinin sorulması üzerine ise Rasbash, kasım ayında Kuzey'deki AB Destek Ofisi'nde bir basını bilgilendirme toplantısı yapıldığını, bu basın toplantısına güneyden katılımın çok az olduğunu, güneyde mali yardım ile ilgili bilgi eksikliği bulunduğunu bu yüzden davet alınca güneyde bir basın toplantısı düzenlediğini anlattı.

Önceki gün Güney Kıbrıs'ta düzenlenen basın toplantısının kasım ayında Kuzeyde düzenlenenle aynı olduğunu söyleyen Rasbash, dünkü gazeteler bakıldığında Güney Kıbrıs'taki gazetecilerin doğru mesajı aldıklarının görülebileceğini söyledi. Rasbash, "Eğer biz söylemez, anlatmazsak gazeteciler doğruyu öğrenemezler. Bizden doğru bilgileri aldıklarından emin olmamız lazım. O yüzden gidip onlarla konuşmak lazım" dedi.

Kıbrıs Türk hükümetinin AB müktesebatıyla tanıştırılması ve AB'ye yaklaştırılmasıyla ilgili bir soruyu yanıtlarken ise Rasbash, "Tüzük'te görevimiz belirtilmiştir. Bu işimizi biraz kolaylaştırıyor. İzolasyonların azaltılmasına, adanın bileştirilmesine ve çözüme yardımcı olmak. Bizim görevimiz kuralları uygulamak ve yaptığımız her şeyin adanın gelecekte birleştirilmesine doğrudan destek verdiğinden emin olmamız, bu konuda hassas olmamız gerekir" dedi.

KIBRIS 17/01/07

Rocky'den 'sözde soykırım' filmi

Rambo filmleri ile tüm dünyada üne kavuşan Sylvester Stallone, “sözde Ermeni soykırımı” konulu bir film yönetmeyi düşünüyor.

Yaratılacak tepkilerin farkında olan Stallone, film projesi için “Bu siyasi bir sıcak patates. Türkler, konuyu 85 yıldır öldürüyor” ifadesini kullandı. The İndependent gazetesi ise  “Yanında Mel Gibson’nun Tutku: Hazret İsa’nın Çilesi’nin yarattığı gürültü çok yumuşak gibi gözükebilir” yorumunu yaptı.

En son filmi “Rocky Balboa”yı tanıtmak üzere Londra’da bulunan Sylvester Stallone’nun yeni projesi şimdiden tartışma yarattı. Stallone’nun, Avusturyalı yazar Franz Werfel’in 1934 tarihli “Ermeni Soykırımı” konulu kitabından esinlenen bir film yapmayı düşündüğü belirtiliyor. Filmin “bir uygarlığın tümüyle yok edilmesi”ni konu alacağı da belirtiliyor.

Sylvester Stallone’nun bu projesinin yaratacağı tepkilerin farkında olduğu belirtiliyor. Nitekim, Stallone bu konuda “Bu siyasi bir sıcak patates. Türkler, konuyu 85 yıldır öldürüyor” diye konuştu. Stallone’nin bu sözlerine yer veren İngiliz The İndependent gazetesi de tepkilerin şimdiden yükseldiğine dikkat çekerken, Asılsız Soykırımı İddiaları ile Mücadele Derneği Başkanı Savaş Eğilmez’in filmi önlemek için bir “öfkeli bir mektup kampanyası”nı başlattığını belirtti.

Eğilmez’in “Kitap yalanlarla dolu çünkü yazarı verileri milliyetçi ve radikal Ermenilerden elde etti” dediğini aktaran gazete, Stallone’nin projesinin yaratabilecek fırtına ile ilgili olarak Yahudileri öfkelendiren Mel Gibson’un İsa konulu filmi anımsatarak  “Yanında, Mel Gibson’ın Tutku: Hazret İsa’nın Çilesi filminin yarattığı gültürü çok yumuşak gibi gözükebilir” değerlendirmesini yaptı.

HURRIYET 18/01/07

Kıbrıslı Türklere mal tuzağı

Limasol'a bağlı Polemidya'da (Binatlı) bulunan 400 dönümden fazla malını satmak isteyen Kıbrıslı Türk iki kardeşin, açgözlü Rumların eline düştüğü bildirildi.

Politis gazetesi; "Kıbrıs Türk Mallarıyla Vurgun - Polemidya'da 400'den Fazla Dönüm Kıbrıs Türk Malı Duman - İçinde 750 Bin KL, 500 Bin KL'lik Bir Çek, Rumca Hazırlanmış Özel Sözleşmeler Bulunan Bir Bavul ve İki Kıbrıslı Türk ile Alay Eden Kıbrıslı Rum'un Pek Çok Bağlantısı" başlığıyla yansıttığı haberinde şunları yazdı:

"Kıbrıslı Türk iki kardeş, kendilerine başta 1 milyon 500 bin KL verileceği vaadi ile en az üç Rum'un kurduğu tuzağa düştü ve şu anda bütün gayrı menkullerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

İki Kıbrıslı Türkün hikâyesi, barikatlardan geçişlerin kısmen serbest bırakılmasıyla başladı.

Kıbrıslı Türk kardeşler, "işgal bölgelerinde", hükümette güçlü bağlantıları olduğu ve bunları kullanarak Kıbrıs Türk malları meselelerini halledebileceği söylentileri dolaşan Rum'u (adının baş harfleri S.S.) bulmaya çalıştılar.

Kardeşlerden biri bize, 'söz konusu kişi halihazırda geçmişte Kıbrıs Türk malı satışı yapmıştı' dedi ve ilk başta, ekonomik sıkıntıdan kurtulmak için mallarının küçük bir bölümünü satmak istediklerini anlattı.

Birkaç ay aradan sonra S.S. isimli Rum, Kıbrıslı Türklere toplam mallarının 25 dönümüne 1 milyon 350 bin KL ödeyecek bir alıcı bulduğunu haber verdi.

Limasol Tapu Dairesi

Gazeteye göre Kıbrıslı Türk, şunları anlattı:

'Bizi Limasol Tapusu'na götürdü, sonra bir vergi muhasebecisi ve sonrasında da bir Kıbrıslı Rum emlakçıyla tanıştırdı, muhtara da gittik. S.S., sözleşmeleri hazırladı ve bir görüşmemizde bize; içinde 750 bin KL nakit ve 500 bin KL'lik çek olan bir bavul verdi.'

Bu görüşme, bütün hikâye için belirleyici rol oynadı çünkü Kıbrıslı Türkler 25 dönümlük gayrı menkulün satışı için özel sözleşme imzaladılar. En azından öyle olduğunu zannettiler, çünkü imza attıkları belgeler Rumca idi ve bu belgelerle S.S.'ye, bütün mallarının idaresi için yetki vermiş oluyorlardı.

Çekin bozdurulmaması talimatı verdi

Birkaç gün sonra iki Kıbrıslı Türk, hiçbir şeyden şüphelenmeksizin, kendilerine verilen çeki bozdurmaya çalıştı ve banka memurundan; çekte imzası bulunan kişinin, çekin bozdurulmaması talimatını verdiğini öğrendiler.

İki Kıbrıslı Türk, "istila" sırasında İngiltere'de kalıyordu. Ancak birkaç yıl sonra Kıbrıs'a döndüler ve "sahte devlet" kendilerine Güzelyurt'ta Rum malı iki ev verdi. Kardeşlerden biri, 'başka Kıbrıslı Türklerin de söz konusu Rum aracılığıyla mallarını sattığını öğrendik. Bizi tapuya götürdü ve meselenin ciddi olduğuna inandık. Bizi, Rum unsurlarla tanıştırdı ve prosedürlerin yasal olduğuna inandırdı' dedi.

Kıbrıslı Türk, buna paralel olarak, pek çok köylüsünün malını sattığını ve bazı durumlarda; güya yurtdışında ikamet ettikleri yönünde (sahte) belge edinmek için Rumlar tarafından aldatıldığını anlattı. 'Bütün Rumları aynı kefeye koymuyorum. Kıbrıslı Türklerin de, Rum mallarını istismar ettiklerini biliyorum. Belki iki toplumlu mafyadır' diyen Kıbrıslı Türk, mallarını güvence altına almak için yardım istiyor.

Gazete, Kıbrıslı Türk kardeşlerin mallarının satışında kendilerine verilen, ancak sonradan ödenmemesi talimatı verilen çekin fotokopisini de yayımladı. Fotokopide çekin alıcı hanesi boş görünüyor.

KIBRIS 18/01/07

CTP ve AKEL'den BM sürecine destek

KENDİ TOPLUMLARINDA GİRİŞİM... Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile Çalışan Halkı Yükseltme Partisi (AKEL) heyetleri, dün CTP Genel Merkezi'nde bir araya geldi. İki parti başkanı Soyer ile Hristofyas, iki partinin, Gambari sürecinin ilerletilmesi için kendi toplumlarında girişim üstlenme yükümlülüğü aldıklarını belirtirken, çeşitli dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon görüşmelerinin ilerletilmesi ve Lokmacı Kapısı'nın geçişlere açılması konusunda da görüş birliğine vardıklarını açıkladılar

HRİSTOFYAS LOKMACI İÇİN "BM'NİN İŞİDİR" DEDİ... Lokmacı Kapısı'nın geçişlere açılması konusunda da iki partinin hemfikir olduğunu ifade eden Soyer ve Hristofyas, bunun -diğer geçiş kapılarının açılmasında izlenen prosedürler gibi- açılması konusunda da iki partinin görüş birliği içinde olduklarını bildirdiler. Açıklamaların ardından, Lokmacı Barikatı'nın açılmasında izlenecek prosedür konusundaki bir soruya karşılık Hristofyas, detaylara inmediklerini belirterek "Bu bizim işimiz değil; BM'nin işidir"dedi

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile Çalışan Halkı Yükseltme Partisi (AKEL) heyetleri, dün CTP Genel Merkezi'nde bir araya geldi.

İki parti başkanı Soyer ile Hristofyas, iki partinin, Gambari sürecinin ilerletilmesi için kendi toplumlarında girişim üstlenme yükümlülüğü aldıklarını belirtirken, çeşitli dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon görüşmelerinin ilerletilmesi ve Lokmacı Kapısı'nın geçişlere açılması konusunda da görüş birliğine vardıklarını açıkladılar.

Görüşmeye CTP kanadından Başbakan Ferdi Sabit Soyer, CTP Merkez Yönetim Kurulu üyeleri Kutlay Erk, Alpay Afşaroğlu ve Ünal Fındık; AKEL'den ise Genel Sekreter Dimitris Hristofyas, sözcü Andreas Kiprianu, politbüro üyesi Yannakis Kolokasidis ve merkez yönetim kurulu üyesi ve Hristofyas'ın Danışmanı Stefanos Stefanu katıldı

AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris Hristofyas başkanlığındaki heyet ile CTP Genel Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer başkanlığındaki parti heyetlerinin görüşmesi 2.5 saat sürdü.

AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas başkanlığındaki heyet, saat 10.05'te CTP Genel Merkezi'ne gelişlerinde CTP Genel Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer ve parti yetkililerince karşılandı.

Hristofyas, görüşmenin yapılacağı CTP Genel Merkezi'ne CTP Lefkoşa Milletvekili Ahmet Barçın'ın arabasında geldi.

KKTC, Güney Kıbrıs ve Türkiye medyasından çok sayıda gazetecinin ilgi gösterdiği görüşme öncesinde görüntü alma fırsatı sağlandı.

Görüşmelere devam edilecek

Görüşme sonrasında iki parti başkanı basına açıklamada bulundu. Soyer, AKEL heyetini partisinde misafir etmekten duyduğu memnuniyeti dile getirirken; Hristofyas da Soyer'e daveti için teşekkür ederek iyi, çok yapıcı bir görüşme yaptıklarını ve bu görüşmelere iki partinin bürolarında devam edeceklerini açıkladı.

Ortak açıklama

Hazırlanan ortak açıklamayı önce Soyer Türkçe; ardından da Hristofyas Rumca olarak okudu.

"İki partinin, ortak yurdumuz Kıbrıs'ta barış ve çözümün gelmesi için verdikleri mücadele Kıbrıslı Türkler ile Rumların ve dünya kamuoyunun bilgisinde ve bilincindedir" diye başlayan ortak açıklamada, Kıbrıs sorununun çözümüne dair iki partinin yükümlülüklerinin de bilincinde olduğu ve bu çerçevede yapılan görüşmelerde CTP ve AKEL arasında bir kısım noktalarda ve önemli konularda görüş birliği oluştuğu kaydedildi.

Her iki partinin Gambari mektubunda belirtilen sürecin ilerletilmesi için kendi toplumlarında girişim üstlenme yükümlüğü aldıklarını belirten parti liderleri, aynı zamanda çeşitli dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon görüşmelerinin ilerletilmesi için görüş birliğine vardıklarını açıkladılar.

Lokmacı'da diğer kapılarda

izlenen prosedür...

Lokmacı Kapısı'nın geçişlere açılması konusunda da iki partinin hemfikir olduğunu ifade eden Soyer ve Hristofyas, bunun -diğer geçiş kapılarının açılmasında izlenen prosedürler gibi- açılması konusunda da iki partinin görüş birliği içinde olduklarını bildirdiler.

Açıklamaların ardından, Lokmacı Barikatı'nın açılmasında izlenecek prosedür konusundaki bir soruya karşılık Hristofyas, detaylara inmediklerini belirterek "Bu bizim işimiz değil; BM'nin işidir" derken Soyer de, "Çok yağmura ihtiyaç var, çok lafa değil" diye espri yaptı.

Birlikte öğle yemeği

İki parti heyetleri daha sonra, CTP merkezinin yakınındaki Boghjalian Konak Restoran'da yürüyerek birlikte öğle yemeği yediler.

KIBRIS 18/01/07

 

Papadopulos 2007’den umutsuz

Rum lider , Türkiye’de Kasım’daki genel seçimlerden önce Ada’nın birleşmesi çabalarıyla ilgili ciddi bir ilerleme sağlanmasını beklemediğini söyledi.

 

NTV-MSNBC VE AJANSLAR

Güncelleme: 02:03 TSİ 18 Ocak 2007 Perşembe

LEFKOŞA - Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, 2007’nin gelecekteki görüşmelere zemin hazırlamak için en yararlı yıl olabileceğini vurguladı. Ancak Rum yönetimi lideri, Türkiye’deki genel seçimler dolasıyla Kasım ayından önce birleşme

Tasos Papadopulos, “Biz ülkemizi birleştirecek bir çözüm istiyoruz. Birleştirme derken toprak, toplum, ekonomi ve kurumların birleşmesinden bahsediyoruz” dedi.

Papadopulos, işlevsel ve halk tarafından kabul edilebilir bir anlaşma istediklerini de dile getirdi.

 

Rum Kadrastrosu: Türklere 500 milyon sterlin borçluyuz

19 Ocak 2007

 

ANKA

 

Rum Kesimi’nde Kadrastro Müdürlüğü, el konularak kamulaştırılan toprak nedeniyle Kıbrıslı Türklere 500 milyor sterlin tutarında bir borç olduğunu bildirdi. Bu rakamın faizi içermediği belirtildi.

Güney Kıbrıs Rum Kesiminin, el konularak kamulaştırılan topraklar nedeniyle Kıbrıslı Türklere 500 milyon sterlin tutarında bir borcu olduğu tahmin edildi.

Rum Kesimi’ndeki Kadrastro Müdürlüğü, el konulan toprak toplam değerine ilişkin tahminler açıkladı. Söz konusu kamulaştırmaların mülteci tesisleri, yollar ve topluma hizmet getirmeyi amaçlayan başka projeler için yapıldığı belirtildi.

Bu arada, toprakları kamulaştırılan Kıbrıslı Türk toprak sahiplerinin Güney Kıbrıs’a dönerek orada yerleşme kararını vermeleri halinde kamulaştırmalara ilişkin tazminatların ödenmesi gerekeceği ifade ediliyor.

Rum basını, bu borçların ödenmesine ilişkin olarak şimdiye kadar hiçbir bütçede ödenek konulmadığını, hiç bir hazırlık yapılmadığını yazdı.

HURRIYET 19/01/07

Bir telefon: 'Ben Gülseren Sadak'...



KKTC'deki kumarhanelerde, birtakım garip adamların patlattığı silahlarla mafyamsı cinayetlerin işlendiği günlerdi.
Ajans haberlerini izlerken çalan telefona koştuğumda, kırk yılı aşkın bir zamanın bulutları gerisinde kalmış dost ve tatlı bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, diyordu.
***
İçime masal perilerinin ikram ettiği bir kadeh gizemli konyağın şaşırtıcı kıvılcımları döküldü:
- Nasılsın Gülseren, nerelerdesin?
- Ben Kıbrıs'tayım, buraya yerleştim, gelsene...
- Yahu neler oluyor oralarda; mafyacılar birbirleriyle mi hesaplaşıyorlar, ne yapıyorlar?
***
Gülseren, güncel olayların yerlere devirdiği çöp tenekelerinden çok uzakta, kendi âlemindeydi:
- Onlar kumarhaneci falan, boş ver onlara; havalar buralarda çok güzel, gelsene...
***
Gerek İstanbul'da, gerek Avrupa ile Asya'nın çeşitli kent ve radyolarında verdiği konserlerle, kim bilir kaç tane de kolayından erişilmez ödül kazanmış olan, gençliğimizin unutulmaz dostu ve ünlü piyanist Gülseren Sadak...
***
Gülseren'in babası viyolonselist Muhiddin Sadak da, ortaokuldayken kendisine pek özendiğimiz, her gün değişik giyinen ve "sıradanlığı" elinin tersiyle itip duran, zarif bir müzik hocamızdı.
O Muhiddin Sadak ki, 1960'lı yıllarda da, en geç iki günde bir buluştuğumuz katmerli bir dostluğun, dördüncü boyuttaki kalite maestrosu olmuştu.
***
1960'lı yıllar...
27 Mayıs darbesinden sonra düzenlenen 1961 Anayasası, ömürleri kahırlar içinde geçmiş sanatçı dostlara biraz nefes aldırır gibi olmuştu.
Ruhi Su'lar, Ulvi Uraz'lar, Hasan İzzettin Dinamo'lar, Balaban'lar, Rıfat Ilgaz'lar, Orhan Kemal'ler, Kemal Tahir'ler kendi yaratıcılıklarının şavkı içinde, şöyle bir:
- Ohh, demenin eşiğine gelmişlerdi.
***
Sabahattin Eyüpoğlu'nun evinde, yerel ve evrensel edebiyatın rakı kadehleriyle de zemzemlenen gökkuşakları dokunur; "resmi tarih"i fiskeliye fiskeliye, dışarıya çıkmış ilk padişah olan, Sultan Aziz'in şakacılığıyla Fransa'daki serüvenlerinden eğlenceli sahneler anlatılırdı.
Yaşar Kemal'in de gençlik ve coşunca yanık türküler söylediği yıllardı.
***
Vazgeçtik ele avuca sığmasını, kendi kabına da sığmayan, her an füzelenen bir tamperamanın muhteşem sanatçısı ve bizim Ali Oraloğlu'nun da güzeller güzeli eşi Lale Oraloğlu'nun, Lale Tiyatrosu'nda oynadığı piyesleri kimse kaçırmazdı.
Ref'i Cevat, öylesine hayrandı ki Lale'ye; salonun ilk sırasındaki koltuğunu, hiçbir akşam boş bırakmamak özlemleri kabarırdı sanki içinde...
***
Çalan telefona koştuğumda, kırk yılı aşkın bir zamanın bulutları gerisinde kalmış dost ve tatlı bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, dediğinde...
***
Buralardan da, değerleri kör kuyulara süpürülmüş, ne kadar sanat adamının geçmiş olduğunu düşündüm.
Sonra aklıma onların, hangi koşullar altında hayata son bir veda selamı gönderdikleri geldi...
Hele hele sahne sanatçılarıyla, yazı adamlarının ve müzisyenlerle ressam ve heykelcilerin...
Sadi Tek'ler, Muammer Karaca'lar, Cahide Sonku'lar, Osman Nihat'lar, Akagündüz'ler, Mahmut Yesari'ler, Suat Derviş'ler, Naci Sadullah'lar, Edip Hakkı'lar, Zühtü Müridoğlu'ları...
***
Siyasal çekişmelerin şekersiz aşuresinde sık sık cankurtaran simidi olarak kullanılan, Mithat Cemal'in hamasi mısralarını; -aruza da boş vererek- değiştirmek geldi içimden:
Bayrakları bayrak yapan evrensel değerlerdir;
Toprağı vatan yapan, unutulumayan eserlerdir.
***
Ama ya evrensel değerler, hiç mi hiç umursanmıyor ve kuşakları kuşaklara bağlayan şahyapıtlar da, unutulup gidiyorsa...
O zaman da "gelişmiş"lik payesine, bir yandan bayrak direklerini, bir yandan da minareleri yükselterek varılacağı sanılır.
1618 Genç Osman döneminden bu yana, "gelişmiş"lik düzeyine erişmek için benimsenmiş yöntemlerde nasıl aldanılmışsa, bir kez daha aldanılır.

CETIN ALTAN MILLIYET 19/01/07

Mahmur kampını kapatmak çok güçtür



Yıllar önceydi, Kuzey Irak'taki Mahmur Kampı'na gitmiştim. Amacım, Türkiye'nin kapanması için baskı yaptığı bu yeri kendi gözlerimle görmekti.

Mahmur aslında BM'ye aittir. Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i istilasından sonraki olaylar sırasında kurulmuştur.

Olaylar nedeniyle mağdur kalmış 10-15 bin göçmen barındırır. Aralarında, PKK'ya katılmak üzere Türkiye'den ayrılanların beraberlerinde getirdikleri aileler ve Türkiye'den PKK'ya yardım ettikleri gerekçesiyle köyleri yakıldığı için yersiz kalanlar da vardır. Zaman içinde, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının sayıları daha artmıştır. Durum böyle olunca da, kampın fiilen yönetimi PKK kadrolarına geçmiştir. Komiteler oluşturulmuştur ve giriş çıkışlardan, güvenliğe kadar her şey bu komitelerde alınan kararlara göre uygulanır.

Türkiye bu kampın bir terör yuvası olduğunu, PKK'nın yetiştirme-dinlendirme merkezi olarak kullanıldığını vurgulayarak, yıllardır hem BM'yi, hem Barzani'yi hem de Amerikalılar'ı sıkıştırır.

Birleşmiş Milletler, Ankara'nın ısrarı üzerine defalarca gözlemci göndermiş, ancak Türkiye'nin iddialarını doğru çıkartacak bilgi ve belge bulamamış veya bulmak istememiştir.

Önceki gün, Amerikan ve Irak güçlerinin Mahmur Kampı'na yönelik harekatını abartmamak gerekir. Bu bir baskın veya askeri harekat değildir. Durum tespitinden ileri gitmeyen, ancak belirli oranda da PKK'ya bir sinyal niteliğini taşıyan bir adımdır.

Koalisyon güçleri, Türkiye'nin duyarlıklarını ciddiye aldığını göstermek istemişlerdir. Ancak bu olay, kampın kapatılması veya dağıtılması anlamına gelmemektedir.

Önümüzdeki günlerde kampta bir genel sayım yapılacak ve kim kimdir, saptanacak. Ardından da giriş çıkışlar kontrol altına alınacak, yönetim daha sıkı denetlenecek. Yani, Mahmur başıboş bırakılmayacak.
Türkiye bu kadarıyla tatmin olmasa dahi, koalisyon güçlerini harekete geçirebildiğinden dolayı yine de memnun.

* * *

TALABANİ'NİN ÖZAL'A TARİHİ TEKLİFİ…


Bugünlerde Kerkük ile yatıp, Kerkük ile kalkıyoruz.

Bire bir tanıklık ettiğim bir olayı anlatmak istiyorum.

1987 yılıydı.

PKK'lı yılların başlangıcıydı.

O dönemde Kürt kelimesinin pek kullanılmaması tercih edilirdi. Hele Kuzey Irak'ta neler yaşandığı bilinmez, üstelik konuşulmazdı da. Oysa Saddam Hüseyin, elinden geleni ardına bırakmıyor ve Kuzey Irak Kürtleri'ne kan kusturuyordu. Talabani ve Barzani tanınırlar, ancak pek ilgilenilmezdi. O kadar ki, TRT bu iki Kürt liderden "Kuzey Iraklı ayrılıkçı güçlerin liderleri" diye söz ederdi. Kürt olduklarını dahi söylemezdi.

Özal hükümeti göreve başlayalı henüz birkaç yıl olmuştu. Başbakan'ın Kürt sorunuyla ilgili görüşleri yavaş yavaş bölgede yaygınlaşıyor ve özellikle de Kuzey Iraklılar arasında ünleniyordu.

Londra'da bir söyleşi yapmak üzere Celal Talabani ile buluştum. Bana Kuzey Irak'taki durumu anlattı. O dönemlerde Barzani ile düşman kardeş gibiydiler.

Söyleşinin sonunda, "Başbakanınız Özal'a bir mesaj yollamak istiyorum. Bana yardımcı olabilir misiniz?" dedi.

Meraklandım, ancak gazeteciliği mesaj taşımacılıkla karıştırmamaya büyük özen gösterdiğim için "mesajınızı verin, ancak ben götüremem. Brüksel'deki Türk Büyükelçisi'ne söylerim. O da Başbakan'a iletir." dedim.

Talabani tereddüt ettiğimi görünce "merak etmeyin, benim mesajım sözlü. Taşınacak bir yanı yok" dedi.

Merakım daha da arttı.

"Peki söyleyin. Ben elden veremesem bile eline geçmesini garanti ederim" diye devam ettim.

Acaba ne diyecekti ?

Talabani konuştukça, şaşkınlığım arttı.

"Başbakan Özal Kuzey Irak'a asker soksun. Türk ordusunu Kerkük'e kadar bizler götürürüz. Yol gösteririz. Yeter ki Saddam Hüseyin'den kurtulalım. Kerkük petrolünü de aramızda paylaşalım."

Bunları duyunca gülümsedim.

Ciddiye almadım.

Talabani anladı. "Söylediklerim çok ciddidir ve Türkiye açısından da önemlidir. Türkiye hem Kürtler'in koruyucusu olduğunu gösterecek, hem de sınır ötesini, Saddam Hüseyin'e karşı güvenceye almış olacak."

Brüksel'e dönünce, o dönemde Avrupa Birliği nezdindeki temsilcimiz Büyükelçi Özdem Sanberk'i buldum. Başbakan ile ilişkilerinin çok iyi olduğunu biliyordum. "Ben götürmem, sen Başbakan'a ulaştırır mısın?" diye sordum. Özdem, mesajı dinleyince şaşırdı ve "haftaya başbakan Paris'e geliyor. Orada göreceğim ve mutlaka anlatırım" dedi.

Sonrasını da izledim.

O döneme kadar Talabani veya Barzani'nin Türk resmi yetkilileriyle görüşme düzeyi, sınır boyu kaymakamları veya MİT temsilcilerinden öteye geçmezdi. Özal bu yaklaşımı değiştirdi. Gayet tabii, Kuzey Irak'a asker göndermedi, ancak Talabani'nin ne demek istediğini çok iyi anlamıştı.

Bakın, nerelerden nerelere geldik.

Bir zamanlar önem vermediğimiz kişiler bugün nerelere çıktılar. Görmek istemediklerimiz ne durumlara geldiler.

Kulaklara küpe olsun…

MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 19/01/07

41 YILLIK İSTİHBARATÇI, EMEKLİ MİT MÜSTEŞAR YARDIMCISI CEVAT ÖNEŞ:

Iraklıları ABD çatıştırıyor

Öneş, "Irak, Ortadoğu'da çatışmaların bitmemesi için parçalanmış, etnik temele ayrılmıştır. Bölüştürerek, çatıştırarak zayıflatıyorsunuz. Zayıf gruplar, sonradan kurulmuş olan devletçikler, işgal edenin himayesine girmek zorundadır" diyor

Belma Akçura

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Emre Taner, teşkilatın 80'inci kuruluş yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamayla gündeme damgasını vurdu. Taner açıklamasında; iki kutuplu dünyanın çöküşünün herkesi nasıl hazırlıksız yakaladığını hatırlatarak, Türkiye'nin kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da 'bekle gör- tavır al' taktiğiyle sınırlama lüksüne sahip olmadığını söyledi. Eski MİT Müşteşar Yardımcısı Cevat Öneş ile mülakatımızın ikinci bölümünde bu kez Emre Taner'in açıklamalarını ve Irak raporunu nasıl 'okumak' gerektiği üzerine konuştuk.

MİT Müşteşarı Taner'in, "Sadece savunma politikası kabul edilemez bir davranıştır" sözlerini nasıl okumak gerekiyor?
Sayın Taner'in bu sözlerini herhangi bir gruba, kuruma veya herhangi bir siyasi vasata yönelik açıklama olarak algılamak yanlış. Bu sözler, günümüzün şartlarına, geleceğe dönük istihbarat ihtiyacına vurgu yapıyor. Bu, zamanında çözümleyici politikaların oluşturularak hayata geçirilmesi, risklerin azaltılması ve ortadan kaldırılması, çağımızın yeni gelişmelere uyum sağlayabilme arayışı meselesidir.
Nitelikli, yüksek analiz yapısına sahip olma ve bir istihbarat teşkilatında olması gereken perde arkasını görebilme, değerlendirebilme yeteneğini kazanma arayışı da diyebiliriz. Ben şahsen açıklamada bunu gördüm.

Bu açıklamalardan, 'Ulus devlet tehdit altında' yorumu çıkar mı?
Bence olay, sınırlarımız dışında bize yönelen tehditler karşısında dikkatli olma, zamanında tedbir alma ve çözümleyici politikalar oluşturma meselesidir. Olayı, silahlı harekete bağlamak doğru bakış açısı olmaz. Dolayısıyla ben bu açıklamayı, 'Bizim devletimiz şu an yakın bir tehdit içindedir. Parçalanma gibi bir tehditle karşı karşıyadır' gibi algılamadım.
Küreselleşme şartlar içinde gelişmelere ayak uyduramayan, bütünlüğünü bozan ulus devletler tehdit altında. Bakın komşumuz Irak parçalandı. Peki Afganistan'a ne oldu? Sudan, Somali'de yaşananlar nedir? Yugoslavya nerede? Kendi içinde toplumsal bütünlüğünü sağlayamayan, gelişmelere ayak uyduramayan ulus-devletler risk altındadır. Sayın Emre Taner'in konuşmasının bütünlüğü budur.
İrtica, yargı sistemi içinde kontrol altında tutulmalı

MİT Müsteşarı'nın açıklamasında farklı bir dil kendini belli ediyor. Resmi metinlerde sıkça görülen irtica, bölücülük gibi iç tehditlere yer verilmemesi eleştirildi. Sizce neden yoktu?
Açıklamanın bütünü, soruna, stratejik açıdan, stratejik tehditler kapsamında bakıyor. Onun için bugüne kadar alışılagelmiş iç güvenlik yaklaşımından bakılan bir yaklaşım değil. Yoksa, irticayı Türkiye için bir tehdit, tehlike olarak algılamadığından değil.

Biliyorsunuz, irticayı en önemli iç tehdit olarak algılayan kesimler de var. Bugün irtica gibi kavramların yeri nedir?
Tehditleri, çok dar kalıplar içerisinde almamak ve tehditleri olağan yapısı dışına çıkartmamak gerekir. Bölücülük, şeriat, mezhep çatışmaları elbette birer tehdit, ama bunlar sosyal, ekonomik ve sosyal politik kültürel bir vasatın da sonuçları. Bu konuların geniş bir güvenlik perspektifi içerisinde ele alınması ve demokratik ülkelerde olduğu gibi işleyen bir yargı sisteminin içerisinde kontrol altında tutulması gerekir.
ABD'nin politikası Irak'ta etnik çatışmayı körüklüyor

Irak'ın etnik ve mezhep yapısına göre parçalanması, Kerkük'te etnik temizliğe girişilmesi gibi gelişmeler Türkiye'yi nasıl etkiler?
Bunlar, Irak'taki iç çatışmaları arttırıcı, bölge ülkelerinin müdahalesini geliştirici ve yeni sıcak olayları başlatıcı bir durum yarattı, yaratmaya devam ediyor. Türkiye bakımından olayın önemi burada. Bizim güneyimizde federe yapıya kavuşan bir Irak Kürdistanı doğdu. Bunun dışında ABD'nin son Irak stratejisi ise Irak'taki sorunu, sıcak çatışmayı çözümleyici bir açılım ortaya çıkarmadı. ABD'de Demokratlar, Cumhuriyetçiler, Türkiye'de geniş kesimler, bunu sorunu çözümlemeyen yeni bir gelişme olarak değerlendirdi.
Irak'a yeni asker gönderilmesi, sadece Bağdat çevresinin güvenliğinin sağlanması ise gerek Saddam'ın idamı, gerekse son yapılan idamlar, etnik çatışmayı körükleyici bir tavrın ortadan kalkmadığını, hatta etnik çatışmalara devamlılık kazandırıcı bir vasatın oluştuğunu gösteriyor. Tabii ki bu olaylar Türkiye'yi de rahatsız etmekte, İran ile Suriye'ye yönelik açıklamalar da Türkiye'nin coğrafi konumu sebebiyle rahatsızlığı artırmaktadır.

Kerkük'ün Kürtleştirilmesi girişimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kuzey Iraklılar, Kerkük'ü Kürtleştirerek, etnik temizlik yaparak, burayı Kuzey Irak Kürt devletinin başkenti yapmak istiyorlar. Etnik temizlik yaparak böylesine bir gelişmeyi ortaya çıkarmaları, Irak'ta ciddi sorunlar ortaya çıkaracağı için, bu, Türkiye'nin önemli konularından biri. Otoritenin kullanılamadığı, devlet birliğinin kurulamadığı, yabancı müdahalelerle yeni riskleri ortaya çıkartan bir bölge karşısında Türkiye muhtemel gelişmeler karşısında her zaman hassas ve hazırlıklıdır.
Türkiye, silahı en son çare olarak algılar

MİT Müsteşarı Taner'in ifadelerini 'hemen müdahale' gibi anlayanlar oldu.
Emre Taner'in ifade ettiği hususu, sadece Kuzey Irak ve Kerkük ile bağlantılı olarak anlamamak, Türkiye'nin silahlı bir hareket yapacağı şeklinde ortaya koymamak lazım.

 

 

 

 

Açıklamaların bütününe bakarsanız; gelişmeleri okuyabilmek ve muhtemel gelişmeler karşısında yeni stratejiler, yeni taktikler, yeni politikalar üretmek ve o politikaları zamanında uygulayabilmekten söz ediliyor. Silahlı hareket bu tedbirlerden birisidir, ama Türkiye'nin, koşulları içinde en son başvurması gereken bir olaydır.

Üst kimliğimiz yurtsever vatandaşlık

MİT'in Kürt sorununa bakışı değişti mi? Teşkilatın, Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir politikası var mı?
MİT, devletimizin en önemli kurumlarından biri. Bir kurumu devletin genel yapısından ayırt edemeyiz. Kendi içinde başarılı olsa, değişime açık olsa dahi genel politikalardan etkilenmemesi mümkün değil. Ayrıca, MİT gibi kurumların bir politikası olmaz. Devletin Kürt politikası vardır. Herhangi bir kurumun kendine göre bir politika oluşturması doğru değil. Ama bir realite var: Kurumsal yapılarda bu politikaların uygulanmasında farklı nüanslar olabiliyor. Olmaması gerekiyor tabii ki... Bu da siyasi iradenin oluşumuyla bağlantılı bir olay. Siyasi iradenin bir politikayı hayata geçirmesi konusundaki kararlılığı, kurumsal yapıları bağlar.

Boşluklar doldurulur
Siyasi iradenin gösterilememesinin nedeni olarak askeri işaret edenler var...
Her kurumsal yapının kendisine göre bir payı, sorumluluğu vardır, ama, siyaseti oluşturan sivil iradedir, iktidardır, hükümetlerdir. Bu irade oluşmamışsa, boşluklar doldurulur. Siyasi irade, politikayı şekillendirir, uygulamayı yönlendirir. Temennimiz, bu yapının kurulması.

Alt-üst kimlik tartışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alt-üst kimlik değil, kimlikler... Buna ister yok deyin, isterse var deyin, ama var... Kendini, farklı kimliği ile ifade eden, kendi kimliği ile mutlu olan insanlar var, ama, "Ben Türkiyelim" diyen de, "Türküm" diyen de var. Anayasal vatandaşlık ve yurtseverlik kavramını şekillendiren bir anlayış, Türkiye'yi bütünleştirecek, demokratik hayatımızı zenginleştirecektir. Kimliklerden kastımız bu.
Bizim, artık, yurtseverlik vatandaşlığımız üst kimliğimiz. Yoksa bunu Türkün, Kürdün üstünlüğü, farklı bir etnik yapının üstünlüğü meselesi olarak görmemek lazım. Kimliklerimiz ne olursa olsun ama, anayasal yurttaşlık kavramı çerçevesinde bütünleşebilmek çok kolay bir iş değil. Ama bu talepler o değişimi yaratacaktır ve gelişmeler de onu gösteriyor zaten.

Etnik politika doğru değil
Etnik temele dayalı politikanın üretilmemesi gerekiyor. İşte, bu yüzden de kendisini taraf olarak gören Kürtlere burada çok önemli bir sorumluluk düşüyor. 20 seneyi aşan bir terör süreci ve bu süre içerisinde bir örgütsel yapının kazandırdığı siyasallaşan bir kimlik yapısı var.
PKK'nın yarattığı tehdidin verdiği acıları, yaşattığı travmayı görmemek mümkün değil. Ama karşı taraf da, doğru ya da yanlış devlet baskısından bahsediyor, işkenceden bahsediyor. Bunlar da bir realite. Politika üretirken tüm sebepleri masanın üzerine koyacaksınız.

Müdahale ile bataklığa girilir

Ne olursa, Türkiye Kuzey Irak'a müdahale eder? Zaman zaman, "gerekirse gireriz" deniliyor. Yani bam teli neresi? Türkiye ne olursa girer?
Onu şimdiden söylemek mümkün değil. Şimdiden ifade edilmesi doğru olmaz. Her zaman yanıltıcı olur. Bölgeki gelişmeler ve ABD ile ilişkilerle bağlantılı bir olay. Reel politika ve çıkarlar bu konuda slogancı davranışı reddeder. Ama şunu söyleyebiliriz: Türkiye her zaman, dün olduğu gibi, bugün de silahlı hareketi daima en son başlatmayı düşünen bir tavır içinde olmuştur. Savaş kolay değil, gireceğiniz yer Ortadoğu bataklığı.

ABD, Kürtleri satmıştır, satar

ABD Türkiye'nin hassasiyetlerini ağırdan alıyor. Ortadoğu'daki Kürtlerin ABD için önemi ne?
Sorun petrol olduğuna göre... Amerika Kürtleri kaç defa satmıştır... Daha, çok satabilir. Şu anda öyle bir şey yok, çünkü, ABD Kürtlere ihtiyaç duyuyor. ABD, Kerkük petrollerini istiyor. Onu, Kürtlere de, Şiilere de vermek istemez. Onu federal bir yapı, merkezi bir yapı içerisinde alabilir. Türkiye, kendi bünyesinde güçlü olduğu sürece Irak'ın şekillendirilmesinde etkili olabilir.

Amerika petrol için bölüyor

Irak gittikçe parçalanıyor, neden?
Irak, Ortadoğu'da çatışmaların bitmemesi için parçalanmış, etnik temele ayrılmıştır. Niçin? Demokratik bir yapının oluşması istenmediğine göre, nasıl çatıştırabilirsiniz? Etnik yapıları siyasallaştırarak çatıştırabilirsiniz. Menfaat çalışmalarını o şekilde körükleyebilirsiniz. Bölüştürerek ve çatıştırarak zayıflaştırıyorsunuz. Zayıf gruplar, sonradan kurulmuş, vesayet altına altına alınmış devletçikler, işgal edenin, çatıştıranın himayesine girmek durumundadır. Irak'ta yapılan da bu. Amerika bu petrolü kullanmak istiyor. Onun için ne yapacak, çatışmalar devam edecek.

Türkiye Irak'ta barışı istemeli

Yani, siz ABD'nin bölgenin demokratikleşmesiyle, barışla ilgili bir politikasının olmadığını mı söylüyorsunuz?
Evet... ABD'nin barışla, demokrasiyle ilgili bir talebi yok. Bundan sonra da olmayacak. Ama, Türkiye'nin bu talebinin olması gerekir. Bu talep, Türkiye'nin gücünü artıracaktır. ABD, Irak'ı kitlesel imha silahlarına sahip olduğu için işgal etmedi. Irak işgali Saddam'dan kaynaklanan bir tehdit de değil. Zaten bunun böyle olmadığı kanıtlandı.
O zaman olay nedir? Olay, dünyadaki petrol reverzlerinin miktarı, ABD'nin ve gelişmiş ülkelerin sanayi üretimleri için ihtiyaç duydukları enerji kaynaklarına yeterince sahip olamayışları... ABD'nin, sahip olduğu enerji üretiminden daha fazlasını tüketiyor olması... Amerika, mevcut çarklarını ancak bu tüketimle döndürebilir.

Olay sadece PKK sorunu değil

Türkiye bu 'kavgadan' nasıl sakınacak?
Türkiye, bölgede çatışmadan, sınırlarında barışı koruyarak ABD ile ilişkilerini sürdürmek durumunda. Nasıl sürdürecek? ABD'nin İran'a, Suriye'ye yönelişi var. Türkiye bunu dengelemek zorunda. Olay artık sadece Türkmen, Kerkük, PKK sorunu değildir. Irak sorunudur, bölge sorunudur. Küresel bir sorundur.
O nedenle, barışçıl temel hedeflerini unutmamalıdır. Türkiye, kendi iç dinamiklerini, ülke çıkarları istikametinde bütünleştirebilmeli. Bu gücü kazandıktan sonra silaha ihtiyaç duymadan, barışçıl politikaları ile bölgeyi etkileyebilir. Ancak bu anlayış içerisinde ABD, Rusya, Çin ile masaya oturduğunda daha güçlü olabilir.

Öneş kimdir?
Cevat Öneş 1942 doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra MİT'e girdi. Yurtiçinde ve yurtdışında pek çok önemli görevde bulundu, 1989 - 1991 yılları arasında Diyarbakır Bölge Başkanlığı yaptı.
Sönmez Köksal'ın MİT Müsteşarlığı'na gelmesinin ardından Psikolojik İstihbarat Başkanlığı görevine getirildi. Köksal'ın yönetiminde MİT'in sivilleşmesi sürecinin aktörlerinden biri oldu.
En kıdemli "Başkan" olarak bazı dönemler Köksal'a vekâlet etti. Şenkal Atasagun'un müsteşarlığı döneminde bir süre Personel Başkanlığı yaptı. 2000'de İstihbarattan Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı'na terfi etti. O dönemde Operasyondan Sorumlu Müsteşar Yardımcısı ise bugünkü müsteşar Emre Taner'di. Öneş, 2005'te 64 yaşında emekli oldu.

MILLIYET 19/01/07

Barış toplantısına neden katıldım?

'Türkiye Barışını Arıyor' konferansının çağrısı etkileyiciydi. Her tür şiddet ve ayrımı reddediyordu. Ortak acıdan hareket edip çözümü içeride arıyordu

19/01/2007 RADIKAL

CEVAT ÖNEŞ

13-14 Ocak 2007 tarihlerinde Ankara'da yapılan 'Türkiye Barışını Arıyor Konferansı'na, dinleyici olarak katıldım. Sade bir vatandaş olarak, konferansı izleme ihtiyacını duymama rağmen, emekli olduğum MİT'in kimliğini taşımam sebebiyle, katılışımın farklı yorumlarla dikkati çektiğini müşahede ettim.
Öncelikle konferansa katılışımın sebeplerini açıklamak istiyorum.
Gazete ilanı ile haberdar olduğum çağrının içeriğinden etkilendiğimi belirtmeliyim. Çağrıda:

·  Her türlü şiddeti ve ayrımcılığı reddeden,

·  Çözümü Türkiye'nin iç dinamiklerinde arayan,

·  Yaşananların, herkesin ortak acısı olduğu gerçeğinden hareket eden,

·  Sosyal barışı, sosyal adaletten ayrı düşünmeyen, bir seslenişin herkese yapılışı ve birlikte çözüm arayışı iradesinin ortaya konuş şeklinin etkili olduğunu söylemeliyim. Çağrıcıların; saygın kimliklerinin, değişik düşünce yapılarının, farklı aidiyetlerinin karşılıksız bırakılması mümkün değildi. Milli İstihbarat Teşkilatı'nda (MİT) fiilen 41 seneyi aşan çalışma süreci içinde; 1960'lı, 1970'li, 1980'li, 1990'lı ve 2000'li yılların Türkiyesi'nin acı veren temel sorunları içerisinde, Kürt meselesinin de çözümlenemeyerek, 21. yy.'a devrini görmenin verdiği acıyı, 'çağrı'nın cümleleri arasında gördüğüm için bu ·  konferansa katıldım. Keza; çağrıda sezinlediğin içtenliğin doğru olup olmadığının teyidini de, bizzat katılarak yapmak istedim. Konferans süresince eleştirilebilecek, eleştiri getirilmesi gereken hususların varlığına rağmen, büyük fotoğrafa bakıldığında; Türk'ü, Kürt'ü Laz'ı, Boşnak'ı, Çerkez'i, Arap'ı Çingene'si, Alevi'si, Sünni'si, Hıristiyan'ı ile tüm etnik, inanç-mezhep ve kültür farklılıklarının yarattığı çiçek bahçesinin gücü ve zenginliğini görebilmekten mutlu oldum ve konferansı sonuna kadar ara vermeden heyecanla takip ettim. Bu duygularımı İHD Başkanı avukat Yusuf Alataş ile de paylaştım.
Kürt meselesinin çözümü; Türkiye'nin gelişme dinamiklerini tetikleyebilecek, öncelikli şartlardan biri olması bakımından önem kazanmaktadır. Çözümün siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel ve moral değerlerimize getireceği dinamizmin yaratabileceği sinerji, ülkemizin jeostratejik-jeopolitik imkân ve kabiliyetlerini de güçlendirecek ve zenginleştirecektir. Bu tespitimin güçlü göstergelerinin, konferansın atmosferine yansıdığını söylerken hayalci değil gerçekçiyim.
Konferans süresince alabildiğim notlar içerisinde şu hususlar öncelikle dikkatleri çekmiştir:

·  Siyasi vasatımızda sosyalist kimlikleriyle yer alan ÖDP, EMEP, Kürt kimliğine ağırlık veren ve PKK'nın ideolojik yapısının etkileyebildiği kesimlerde de ağırlığı bulunan DTP ile Kürt siyasetinde etkinliği bulunan birçok şahıs doğrudan ve temsilci olarak katılmışlardır.

·  Bazı bölge milletvekillerinin ve parti üyelerinin katılımına rağmen AKP, CHP, DYP, ANAP, MHP gibi siyasi partilerimizin temsilci düzeyinde ve ağırlıkla yer almadıkları gözlenmiştir.

·  DİSK, HAK-İŞ, TESK gibi işçi kuruluşlarımızın farklı görüşlerine rağmen konuya atfettikleri önem memnuniyet yaratmıştır.

·  Çeşitli ideolojik ve düşünce farklılıklarına sahip tanınmış yazar, gazeteci, akademisyenlerin katkıları 'diyalog' ve 'birliktelik' taleplerine zenginlik ve bütünsellik katmıştır.

·  Çok seviyeli, kalabalık bir katılımla yapılan çalışmalarda PKK'nın ve diğer organizasyonların simgeli, slogancı müdahalelerine rastlanılmaması, 'çözüm' çalışmalarının devamlılığı için ihtiyaç duyulan 'güven' unsurunu güçlendirmiştir.

·  Devlet yöneticilerinin ve Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerimziin temsil edilmemelerinin katılımcılarda burukluk yarattığını söyleyebiliriz.

·  Yazar Mehmet Uzun eski DEP milletvekili Orhan Doğan'ın yapacakları konuşmalara, mahkemece önceden devlet görevlilerince izlenmeleri tedbirinin getirilmesi, hukuk devleti ilkeleriyle çelişmesi yönüyle, katılımcılarda geniş bir memnuniyetsizlik yaratmıştır.

·  Konferansın başkent Ankara'da yapılabilmesi ve katılımcıların çeşitliliğinin, 'çözüm' için ortaya çıkan 'ortak irade'yi desteklemekte gösterdikleri heyecan ise herkese yarınlar için umut vermiştir.
Konferansta yapılan konuşmalarda ön plana çıkan bazı tespitler, geliştirilebilecek çözüm çalışmalarının şekillendirilebilmesi yönüyle önemlidir. Bu konuda seslendirilen;

·  Çözüm için bir toplumsal ve siyasi projeye ihtiyaç vardır.

·  Barış projesine devamlılık kazandırılmalıdır.

·  Sivil politikalarla silahların bırakılması mümkündür.

·  Bir 'çözüm' için, genel bir siyasi iradenin var olduğunun söylenmesi 'barış' çalışmalarının devamlılığı için önemlidir.

·  Hakkın öznesi olarak bireyi gören, çokkültürlülüğü benimseyen bir anayasal yurttaşlık modeli geliştirilmesi zorunludur.

·  PKK silahı ilkesel bir duruş olarak bırakmalıdır.

·  Silahı bırakırken legal hayata adaptasyonlarının sağlanması devletin görevidir.

·  Muhtemel bir yeni çatışma süreci daha riskli ve kalıcı olacaktır.

·  Genel af sorunun çözümünün temel unsurudur.

·  Çözüm için toplumsal talep mevcuttur.

·  PKK'nın silahlı mücadeleyi bıraktığını bütün dünyaya ilan etmesi gerekiyor. (Osman Baydemir)

·  Çözüm için özel ve kalıcı bir kalkınma politikası uygulanmalıdır.

·  Kürt sorunu, eskiden devletle Kürtler arasında bir çatışma iken günümüzde toplumlararası bir sorun haline gelmeye başlamıştır.

·  Sorunun çözümünün temel unsurlarını dağda değil; şehirde, kentte, toplumda aramalıyız.

·  Kürt kesiminin taleplerinin netleştirilmesi gerekir.

·  Siyasal temsilin önünün açılması öncelikli sorunlardandır.

·  Çözümlerde; insan onurunun değerinin ortaya konması ve empatinin geliştirilmesi öncelikle ele alınması gereken konulardandır.

·  Şiddet kullanımı, sadece sosyal bir sonuçtur. 'Biz'i inşa etmemiz gerekiyor.

·  Barış için inandırıcı bir işaret önemlidir.

·  Önümüzdeki Nevroz'a birlikte barış çağrılarıyla çıkabilelim.

·  Çatışmasızlık ortamına devamlılık kazandırılmalıdır.

·  Sorunla yüzleşmede güvensizlik ortamı mevcuttur.

·  Kendi iç sorununu çözen bir Türkiye, Ortadoğu'da güçlenecektir gibi önerilerin katılımcılarca paylaşılabilirliği dikkatleri çekmiştir.
Yapılan konuşmalardan;

·  Vedat Türkali'nin, "Ben Türk'üm... Ayrılık hiç kimseye bir şey kazandırmaz,. Kürtler her yerde, o noktada da Türkiye batar. Kardeşçe bir arada olmamız gerekir. Bir birbirimize muhtaç iki halkız... Tek yolumuz barış ve kardeşlik..." söylemiyle,

·  Yaşar Kemal'in "Kürtler barış istiyor, Kürtler azınlık değil kardeştirler... Ya gerçek bir demokrasi, ya da hiç..." şeklindeki ifadelerinin, coşku ile tüm farklı görüş taraftarlarınca desteklenmesi, konferansın ortaya çıkarmaya çalıştığı 'ortak irade'nin oluşumu için umutları tazelemiştir.
Konferansın şekillendirdiği büyük fotoğraftan ışıkların yanı sıra bazı konuşmalarda ve bazı sorularda kullanılabilen kelimeler, yapılan beyanların içerikleri, çözümlerde olması gereken olumlu vasatların yaratılabilmesindeki
·  güçlükleri de göstermiştir. Nitekim; 'gerilla', 'bağımsızlık hakkı', 'federasyon, özerklik' gibi kelimelerin yarattığı 'bölünme' çağrışımı ile 'PKK'nın muhatap alınması', 'şiddetin sorumlusunun devlet olduğu' gibi bilinen yaklaşımları ön plana çıkaranların varlıklarının yaratabileceği hassas ortamlar, barış çalışmalarının önemli engelleri arasında bulunmaktadır.
Konferansın ardından yayımlanan 'barış program taslağı'nda sunulan; siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve medya/toplumsal iletişim başlıkları altındaki önerilerde de, yeni tartışmaları davet edecek hususlar mevcuttur. Özellikle:

·  Kürt sorununun 'şiddet ve terörizm sorunu' olarak adlandırılmasından vazgeçilmesi hususunda PKK ayrımının yapılabilirliği,

·  Silahlı çatışmaların karşılıklı olarak acilen durdurulması,

·  Kürtlerin siyasal alanın aktif özneleri olabilmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılması,

·  Kürtlerin siyasal temsilciler ve partilerinin.. gerçek muhataplar olarak görmeleri,

·  Kamuoyu vicdanını rahatsız etmeyecek bir siyasi af veya demokratik katılım programının yürürlüğe konması,

·  Kamusal alanda Kürtçenin serbestçe kullanılabilmesi, gibi önerilerin tartışılmasındaki güçlükler dahi konunun karmaşıklığı ve hassasiyetini götermektedir.
Sonuç olarak; öncelikle önemli görülen bazı tespitler üzerinde durulmasının yararlı olacağı değerlendirilmiştir:
1. Bir senedir, Türkiye'nin her bölgesinden ve çeşitli kesimlerin katılımları sonucu gerçekleştirilen 'Türkiye Barışını Arıyor Konferansı'nın yarattığı atmosfer, silahlı çatışmaların sürekli şekilde durdurulması, silahların bıraktırılması hususunda, geniş halk kitlelerinin 'ortak iradesi'nin oluştuğunu göstermektedir.

. Söz konusu ortak iradenin güçlendirilmesi hususunda; örgütlü, sürekliliğe sahip çalışmaların yapılmasına uygun vasatlar, şartlar yaratılması zorunludur.
3. Geliştirilecek örgütlü çalışmaların; sivil toplum, sendikalar, meslek kuruluşları, yerel yönetimler gibi her kesimin katılımını sağlayıcı şekilde geliştirilmesi gerekmektedir.
4. Öncelikle siyasi iktidarın ve siyasi partilerimizin bir siyasal ve toplumsal projeyi ortaya çıkararak, verecekleri destek ve yapacakları yönlendirmeler, çalışmalardan sonuç alınabilmesinin temel unsurlarındandır.
5. Yapılan siyasi ve toplumsal proje çerçevesinde devlet kurumsal yapılarının birlikteliği ve uyumu öncelikli öneme sahiptir.
6. Çözüm için siyasi iradesini ortaya koyan devlet yapısının, uzun soluklu süreçte devamlılığı sağlayıcı, güven artırıcı önlemler konusunda atacağı adımlara ihtiyaç duyulmaktadır.
7. Çözümlemeler için olması gereken 'zihniyet' değişiminde, siyasi iradeye paralel olarak, meşru-hukuki Kürt kimlikli organizasyonlara öncelikli ve ivedi görevler düşmektedir.
8. Devlet siyasi iradesi ve iktidar adayı siyasi partilerimizin; evrensel demokrasi kriterlerini şekillendirdiği bir değişim ve yeniden yapılanma projesini açıklayarak benimsenmesi mümkün olmayan taleplere karşı net bir pozisyon gösterebilmelidirler.
9. Kürt kimlikli meşru ve hukuki siyasi organizasyonların, anayasal çerçeve içerisinde taleplerine şeffaflık kazandırmaları zorunluluğu ile karşı karşıyayız. Kimliklerini koruyarak Türkiye'nin partisi olabilen, eşit-adil-özgür toplumun bütününü kucaklayabilen siyasal yaklaşımlar, sosyal bütünlüğü ve ülke bütünlüğünü gerçekleştirebilir.
10. Örgütün silahlarını koşulsuz ve sürekli olarak bırakması sürecin işlerliğine hız kazandıracaktır.
11. Büyük fotoğrafı görmeden, kelimeler üzerinde takılarak, çözüm sürecinde engeller çıkarılması, insanlarımızın mutluluğunu ve refah içinde gelişimini engelleyici davranışlar olacaktır.

12. Yasal sistem dışına çıkarak silahlı mücadeleye giren örgütlerin, meşru devlet ile eşit koşullar yaratma arayışlarından netice alınamaz.
13. Çözüm sürecinde ortak dil birbirimizi anlayabilmenin öncelikli şartlarındandır.
14. Atatürk'ün soya dayanan milliyetçiliği reddeden 'Ne Mutlu Türküm' diyene şeklinde gerçekleştirdiği bütünleşmenin, evrensel ve toplumsal gelişmelerin yarattığı değişimleri de dikkate alarak, 'Ne Mutlu Türkiye Vatandaşıyım', 'Ne Mutlu Türkiye Yurtseveriyim' kavramlarıyla da, daha kapsayıcı ve içselleştirici bir yapıyı ortaya çıkarabilecek şartlar mevcuttur.

Cevat Öneş: Emekli MİT müsteşar yardımcısı

Çıkar çatışmalarındaki süreklilik ve bazı sonuçları

Dünya hâlâ güneyi ve doğuyu sömüren, medeniyetler çatışmasından rant elde edebilme ihtiyacı duyan, terörle mücadeleyi çıkarları için kullanma arayışında olan bazı güçlerin varlığıyla karşı karşıya. Bu küresel gerçeklikle mücadele edebilecek küresel mekanizmalar da yok

18/01/2007 RADIKAL

CEVAT ÖNEŞ

ABD Başkanı Bush, ABD'nin barış için hiçbir umut yansıtmayan yeni Irak stratejisini açıklarken, Irak'ta başarısızlığın felaket olacağını vurgulayarak ifade etti. Bush konuşmasında, "ABD, Irak'ta kaybederse, terörle savaşı da kaybeder" gerekçesini de ön plana çıkararak Amerikalıların, ABD Kongresi'nin, işbirliği yapabileceği ülkelerin ve siyasi güçlerin, yeni Irak stratejisine olabilecek desteklerini de garantiye almak istiyordu.
Dört yıl önce, Irak, ABD ve koalisyon güçleri tarafından işgal edilirken savaş sebebi olarak 'kitle imha silahları'nın tehdit edici varlığının yanı sıra 'El-Kaide' ile yapılan işbirliğinin gösterildiği hatırlandığında, kanıtlanan yalanlar ve düzmece raporlardan sonra, günümüzde yenilenen 'terörle savaş' söylemi, öncelikle Amerikalılarda ve barışa özlem duyan çevrelerde sadece 'ironik' bir tebessüm yaratmıştır.

Felaket senaryoları
Irak'ta meydana gelen gelişmeler;
barış için, bölge için yeni felaket senaryolarını gündeme sokarken, Türkiye'ye olabilecek etkileri ve ülkemizi sokabileceği bataklığın yaratabileceği muhtemel sonuçlar bakımından kazandığı önem sebebiyle, sorumluluk duygusu içerisinde değerlendirilmelidir.

Öncelikli bir tespiti çarpıcı şekilde altını çizerek yapmak durumundayız. Medyamızda aydınlarımız tarafından tekraren yazıldığı, söylendiği gibi "Irak'ın işgali ve sürdürülen savaş, sebepleri nasıl gösterilirse gösterilsin, Irak'tan kaynaklanan bir tehditle olmayıp, ABD'nin neo-con yönetiminin, 11 Eylül'le yeni bir aşama kazandırdığı stratejik yönelişinin adımlarından biridir". Söz konusu stratejik yöneliş ise küresel ve bölgesel olarak, enerji kaynakları ve enerji ulaşım yolları üzerinde hâkimiyetini artırarak, jeopolitik-jeostratejik çıkarlarını güvenceye alabilmektir. Bu tespitin şu önemli gerçekle tamamlanması da zorunludur. Konu sadece neo-con politikalarının, halklara zarar veren kabul edilemez uygulama sonuçlarıyla bağlantılı olmayıp, ABD ekonomisinin ve gücünün korunmasıyla devamlılığını sağlayıcı kaynaklar üzerinde kontrol ve hâkimiyet kurulmasına duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bu tespitin ABD dışındaki diğer küresel ve bölgesel güçler, (öncelikle Rusya, Çin, AB ve gelişmiş bazı ülkeler) için de yapılması zorunluluğu dikkate alındığında, günümüzde karşımıza çıkan bölgesel ve küresel çatışmaların sebep ve sonuçları üzerinde daha isabetli analizler yapabilme ve sorunları çözümleyici politikalar üretme imkânları yaratılabilecektir.

Enerji mücadelesi
Halen tespit edilmiş dünya enerji stoklarıyla sanayileşmiş ülkelerin enerji tüketimlerini karşılayamayan enerji üretimleri arasındaki yetersizlik, jeostratejik ve jeopolitik yönelişlerinin öncelikli sebebini oluşturmaktadır.
Rusya'nın yeniden küresel güç olarak ortaya çıkması, sahip olduğu enerji kaynaklarını silah olarak da kullanarak, Avrasya coğrafyasında etkinliğini artırması, ABD'nin stratejik yönelişlerini şekillendirmektedir. Keza; dünya enerji tüketimindeki payını giderek artıran Çin'in küresel ve bölgesel bir güç olarak gösterdiği gelişme ve enerji güvenliğini artırıcı istikamette kurmakta olduğu ilişkilerde, ABD yönetimlerince dikkatle izlenmektedir. AB'nin sahip olmadığı enerji kaynaklarına mukabil, büyük ekonomik güç olarak ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının sağlanmasına süreklilik kazandırma ihtiyacı, küresel ve bölgesel güç mücadelesinde önem kazanmaktadır.

Afganistan'dan sonra Irak, Filistin ve Lübnan'da meydana gelen olayların, Anglosakson jeostratejik yönelişin enerji kaynakları ve ulaşım yolları üzerindeki hâkimiyet kurma arayışıyla bağlantılı oluşu, bu bölgedeki sıcak çatışmaların devamlılığına da işaret etmektedir. Bu arada, ABD'nin yeni Irak stratejisinde, İran ve Suriye'yi hedef alan yaklaşımlarının tekrarlanması, etnik, mezhep ve çıkar çatışmalarıyla kaynayan bölge için yeni riskleri de davet etmektedir.
Ayrıca, Doğu Akdeniz'den sonra Somali'de gelişme gösteren hareketlilikte; ABD'nin, Çin'in enerji bağlantılarını engelleyici ve küresel hâkimiyetini pekiştirici çalışmalar olarak, birbiriyle bağlantılı sorunlu risk alanlarını genişletmektedir.

Yarışan güçler
21. yüzyılın kaçınılmaz küresel ilişkiler ve karşılıklı etkileşimler ağı içerisinde somut bir gerçekle karşı karşıyayız. Bilgi toplumu sürecine girilmesini sağlayan gelişmiş ekonomilerin önemli katkılarıyla sahip olduğumuz küresel değerler sisteminin vaat ettiği barışçı-müreffeh-güvenli siyasi yapıların bünyesinde, hâlâ güneyi, doğuyu sömüren, medeniyetler çatışmasından rant elde edebilme ihtiyacını duyan, terörle mücadeleyi çıkarları için kullanabilme arayışı içinde olan bazı güçlerin varlığıyla karşı karşıyayız. Bu küresel gerçeklikle mücadele edebilecek küresel mekanizmalara da sahip bulunmamaktayız. Birleşmiş Milletler teşkilatının duyulan bu ihtiyaca cevap verebilmesi temennisi dışında, somut bir imkâna sahip değiliz.
Çizilen çok karamsar tabloya rağmen, tarihi süreç içerisinde, zorlu mücadelelerle kazanılan evrensel değerlerin (demokrasi, insan hakları, adalet, eşitlik, refah, laiklik vs.) şekillendireceği politik sistemlerle, daha mutlu hedeflere ulaşılabilmesi imkânlarının varlığına işaret edilmesi de, temel bir gerçeklik olması bakımından önem kazanmaktadır.
Analizimizi somuta indirgeyerek, Türkiyemizde atılacak adımlar bakımından bazı öneriler geliştirilmesi şüphesiz önemlidir ve ayrı bir değerlendirmenin konusu olmalıdır; ancak, makro düzeyde ele aldığımız gelişmeler karşısında, ülkemizin arzu edilen hedeflerine ulaşılabilmesi için bazı temel sonuçların gerçekleştirilebilmesinin zorunlu olduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda;

1)       Evrensel değerlerle şekillendirilen ve güçlendirilen demokratik sisteme süreklilik kazandırılması,
2) Siyasi organizasyonların öncelikle; çağdaş demokrasi kültürü ve zihniyetinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesi hususunu, çözümlemeleri gereken temel sorun olarak benimsemeleri,
3) Devlet yapısında, söz konusu kültür ve zihniyetle şekillenen kurumsal yapıların oluşturulması,
4) Devlet ve toplumsal yapının hukukun üstünlüğü çerçevesinde şekillenmesi,
5) Cemaatçi, çıkara dayanan kadrolaşmanın yerine liyakate dayanan, üretici, yaratıcı bir sistemin oluşturulması için çalışılması,
6) Türkiye'nin coğrafi konumunun, farklı inançların ve kültürlerin oluşturduğu hamurun ortaya çıkardığı özelliği ve evrenselliği dikkate alan jeopolitik ve jeostratejik yönelişlerinde, küresel ve bölgesel güçler dengesini gözeten, barışçı-evrensel değerlerle güçlendirilmiş hedeflerinden uzaklaşmayan, şeffaf politikalar oluşturulması ve uygulanması,
7) Genellikle dış konjonktürün yönlendirdiği silahlanma çalışmalarının, ülkenin kaçınılmaz ihtiyaçları dışında, ekonomik gelişmelerin devamlılığını sağlayıcı şekilde planlanabilmesi,
8) AB bugünkü vizyonsuzluğuna rağmen yarattığı değerler sistemi, ekonomik gücü ve zorunlu olarak göstermesi gereken yeniden yapılanması çerçevesinde, Türkiye ile olan ilişkileri, mevcut sorunlarını çözerek geliştirmek zorunda kalacaktır. Türkiye'nin AB sürecine olan ilgisinin, AB'nin yeniden yapılanmasına katkı sağlayacak şekilde geliştirilmesi ve süreklilik kazandırılması öncelikli meselelerdendir.
9) ABD ile olan ilişkilerde, AB, Rusya, Çin ve bölge ülkeleri ile olan çıkar ve bağlantılarımızın dengelerine dikkat edilmesi, ABD'nin bölgesel çıkarlarının kontrolü ve sınırlandırılabilmesi yönüyle de önemlidir.
10) Türkiye çağdaş-demokratik-laik değerleriyle sahip olduğu İslam kültürünün yaratabildiği çağdaş yorum ve uygulamalarıyla, bölge halklarını ve farklı sistemlere sahip yönetimlerini etkileyebilecek potansiyele sahiptir,
11) Türkiye, Kürt sorunu, laik-şeriatçı sistem tartışmalarını, Alevi-Sünni kimlik tartışmalarını demokratik sistemin kriterleri çerçevesinde çözme iradesini çıkarabilecek potansiyele sahiptir. Bu konularda siyasi, sosyal ve hukuki çözümleri şekillendirebilecek siyasi karar mekanizmalarının yanı sıra, sorunların taraflarının ve sivil toplum adına hareket eden organizasyonların, çağdaş demokrasi kültürü içerisinde alabilecekleri inisiyatiflerin etkinliğine önemle ihtiyaç duyulmaktadır.
12) Topyekûn gücünü değerlendirebilen, toplumsal bütünlüğünü sağlayabilen, ekonomik-kültürel-stratejik ağırlığı bölgesel ve küresel olarak gelişme gösteren bir Türkiye'ye karşı, sınırları ötesinde meydana gelebilecek yeni oluşumların tehdit yaratabilme kabiliyetleri yeterli olamayacaktır, gibi temel parametreleri dikkate alan yaklaşımlarla şekillendirilecek strateji- taktik politika üretimleri, iç ve dış sorunlarımızın çözümlerinin anahtarları olabilecektir.

Cevat Öneş: Emekli MİT müsteşar yardımcısı

2007 süreci, kaygılar ve umutlar

Kendi içimizde, evimizde, Türkiyemizde ayrılıkların yerini bütünleşmenin, çatışmaların yerini barışın, 'ben' ve 'öteki'nin yerini 'biz'in alabileceğini, milli olanın evrensel boyutta, yaratıcı bir 'uzlaşma'yı ortaya çıkarabileceğinin yaşanan bir örneğini verdi Orhan Pamuk

14/12/2006 RADIKAL

CEVAT ÖNEŞ

Her yeni yıla umutla girilmesi, beklentilerimizin, hayallerimizin gerçekleşebilmesi için en iyi dileklerin ifade edilmesi, paylaşımı, Batı'da ve giderek Doğu'da yaşanan müşterek bir geleneği oluşturmaktadır. Yılbaşına, Noel'e girerken, yazarımız Orhan Pamuk'a verilen Nobel Edebiyat Ödülü, Türk edebiyatını ve insanlarımızı onurlandırırken, yeni umutlarımız için de bir ışık yolu açmıştır.
Kendi içimizde, evimizde, Türkiyemizde ayrılıkların yerini bütünleşmenin, çatışmaların yerini barışın, 'ben' ve 'öteki'nin yerini 'biz'in alabileceğini, milli olanın evrensel boyutta, yaratıcı bir 'uzlaşma'yı ortaya çıkarabileceğinin yaşanan bir örneğini vermiştir Orhan Pamuk.
Orhan Pamuk, edebi olduğu kadar felsefi ve siyasi boyutuyla önem kazanan Nobel konuşmasında verdiği mesajlarla, Türkiye'nin ve dünyanın içinde bulunduğu bunalımın ve çatışmaların çözüm yollarını da göstererek, bilinen güçlüklere, zorlu engellere karşı Doğu ve Batı sentezinin ortaya çıkarabileceği 'barış, refah, güven' hedeflerinin ulaşılabilirliği konusunda da aldığı içten alkışlarla canlı bir örnek vermiştir.

Evrensel dersler
Orhan Pamuk'un Nobel konuşmasında; "Kendimi kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dışı dünyada büyük kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin aşağılanması endişeleri ve alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında da Rönesans'ı, aydınlanmayı, modernliği keşfetmiş olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin, devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yakalanan bir kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da biliyorum" sözlerinin evrenselliği içinde, milli-bölgesel ve uluslararası temel sorunların sebep ve sonuçları üzerinde de çarpıcı tespitler yapıyor. Keza; Dostoyevski'ye atıfla, "Ama ondan asıl öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir âlem oldu... Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğim, tam tersine benim için artık dünyanın merkezi İstanbul'dur" sözlerinde ise Doğu-Batı sentezini özümsemiş, evrenselliğin içinde milli kimliğiyle yaratıcı olan, çözüm yollarını gösteren bir düşünürü görüyoruz.
Orhan Pamuk'un tüm dünyaya ve Türkiyemiz insanlarına verdiği dersten yola çıkarak 2007 Türkiyesi'nin karşı karşıya olduğu temel sorunlar üzerinde genel bazı tespitlerde bulunulması, çözüm arayışları yönüyle önem kazanmıştır.
Türkiye'nin siyasi, idari, ekonomik, sosyal, stratejik her alanda boğuştuğu sorunların, milli-bölgesel-evrensel dinamiklerle olan bağlantı ve farklılıklarının doğru şekilde tespiti, çözüm politikalarının da doğru şekilde üretimini ve uygulamalarını etkileyen temel unsurdur. Söz konusu yaklaşımın zorunlu kıldığı 'zihniyetin' oluşturulabilmesinde karşılaşılan engellerin ve 'demokratik kurumsal yapılaşma'nın gerçekleştirilebilmesi ise 2007 süreci için duyulan bazı endişeleri güçlendirmekte ve karamsarlığımızı artırmaktadır.

Siyasi istikrar
Türkiyemiz için öncellikle önemli gördüğümüz temel sorunların görüntülerini şöyle özetleyebiliriz:

·  Siyasi istikrarın, ekonomik istikrarın, güvenlikli şartların devamlılığı, tüm sorunların çözüm çalışmalarının temel koşulu olarak önemini korumaktadır.
Siyasi iktidarın, parlamentonun, Cumhurbaşkanlığı, Genelkurmay Başkanlığı dahil tüm kurumsal yapıların, muhalefet partilerinin, meslek organizasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin vs. ülke yönetimine katkısı olan her kesimin ifade edilen duyarlılığa sahip olmalarına vurgu yapılmasının önemini karşılaştığımız bazı yakın örneklerde göstermiştir.

·  İlkeli-kapsayıcı-yaratıcı siyasete olan özlemimiz devamlığını korurken çok farklı çıkarların şekillendirdiği siyaset dünyasının gölgelerinin yarattığı olumsuzluklara rağmen; siyasetin tayin edici, yönlendirici rolünün önemi, siyasi iktidarların oluşturulan kurumsal iradelerinin, çözümlerde olması gereken 'kararlılık' duruşunu sergileyebilmelerine duyulan ihtiyaç ehemmiyetini korumaktadır.

·  Yerel değerlerimizle bölgesel ve evrensel boyutlar içinde gerçekleştirebileceğimiz hedeflere ulaşılabilmesi için, 'demokrasi kültürü'nün özümsenmesi ve demokratik sistemin kurumsal yapılarla, 'insanı merkez alan' bir arayışla işlerlik kazandırılması hususu da, 2007 seçim süreci ve sonrasında acil, öncelikli, temel sorunlarımızdandır.
Bu konuda sivil toplum vasatlarının, demokratik tepki ve etkileme güçlerinin kullanımında yaratılabilecek gelişmelerden önemli sonuçlar alınabilecektir.

·  Çağdaş-laik demokrasi modellerinin, hukukun üstünlüğü ve insan haklarını temel alan kurumsal yapı uygulamalarında, 'demokrasi kültürü'nün zorunlu kıldığı nitelik ve şekil şartlarına uyulmasının kaçınılmazlığının ivedilikle pratiğe geçirilmesinde öncelikle siyasi iktidarlara, muhalefete ve devlet kurumsal yapılarına anayasal görevler ve sorumluklar düşmektedir. Türk edebiyatının bir üretimini ayakta alkışlayarak ödüllendiren evrensel kültür, Türkiye demokrasisini de ayakta alkışlayarak onurlandırabilmelidir.

·  Farklılıklar ve bütünlük

·  'Laik-mürteci', 'Alevi-Sünni', 'Türk-Kürt', 'Müslüman-Hıristiyan' gibi tartışma ve çatışmalarla önemli kırılganlıklar oluşturulan sosyal yapımızda farklılıklarımızın zenginliği içerisinde 'milli-evrensel' bütünlüğün yakalanabilmesi, sorunların çözümünü isteyen Türkiyemiz insanlarının öncelikli ihtiyaçlarındandır. Siyasetin belirtilen hedeflerle şekillendirilmesi ve yönlendirilmesi de seçim tartışmalarının temel konusu olabilmelidir.

·  Küreselleşmenin gelişimi, küresel sermayenin gücü ve yönelişleri, global güç dengelerindeki yeni arayışlar, Türkiye'ye sahip olduğu coğrafya ve stratejik konumu sebebiyle risklerin yanı sıra, yeni imkânlar ve gelişim-değişim potansiyellerini de sunmaktadır. Stratejik derinliğinin önemi artan Türkiye'nin, öncelikle Avrupa Birliği-ABD-Rusya Federasyonu ve bölgesel, uluslararası ilişkilerinde gerçekleştirebileceği dengeler, oynayabileceği rollerle, bölgesel ve evrensel gücünü ortaya çıkarabilecek potansiyele sahiptir. Bir 'uygarlık' projesi olan AB sürecinde, AB'nin Türkiye'nin kabulü için oraya çıkaramadığı 'siyasi irade'nin çok önemli sebeplerine rağmen, Türkiye'nin 'modernleşme' hedefleriyle stratejik çıkarlarının da, bu 'vizyon'la örtüştüğünü ifade edebiliriz. Bağımsız iradesi ve iç dinamiklerinin geniş desteğiyle 'çağdaşlaşma vizyonu' hedeflerinin gerçekleştirilebilmesi için yapılan çalışmalara süreklilik kazandırılması, Türkiye'nin değişiminin yanı sıra AB'nin de genişleme-değişim ihtiyacına önemli katkılar yapabilecektir. Bazı AB ülkelerinin 'önyargılar, iç politika hesapları' ile Türkiye'ye karşı oluşturduğu tepkilere rağmen, Türkiye ile medeniyetler buluşmasının gerçekleştirilmesi gibi 'hümanist' de görülse bir insanlık projesinden uzaklaşılmasının Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarıyla uyumlu olmayacağını söyleyebiliriz.

·  Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde, özellikle ABD ile olan, her zaman önemini korumaya devam edecek münasebetlerinde, 'ülkede-bölgede-evrensel barış' ilkesiyle şekillendirdiği politikaları çerçevesinde geliştirebileceği yaklaşımları, milli çıkarlarımızın yanı sıra kazanabileceği bölgesel ve evrensel destekler yönüyle de önemi haizdir.

·  ABD, Irak ve Ortadoğu

·  ABD'nin iflas eden Irak politikasının Irak'ta ve bölgede yarattığı, yaratabileceği 'kaos' şartları, Türkiyemiz için artan riskleri de davet etmektedir. Eski ABD Dışişleri Bakanı James A. Baker'ın eski senatör Lee Hamilton ile birlikte başkanlığını yaptığı Irak Çalışma Grubu'nun (IÇG) raporuyla da teyit edildiği gibi ABD yönetimi Irak sorunundan en az zararla uzaklaşabilme arayışı içerisine girmiştir. Ancak Bush yönetiminin politikalarıyla parçalanan Irak'ta tekrar bütünleşme sağlamak isteyen senaryoların bir iyimserlik yaratamayan durumu dikkate alındığında, Türkiye'nin oynayabileceği rollerin seçiminde çok hassas davranılması ve Türkiye'nin bütünlüğüne de yönelebilecek tehlikelere karşı hazırlıklı bulunulması gerekmektedir. Boston Globe'da 10.12.2006 tarihli makalesinde, "Irak parçalanıyor ve bir iç savaşın ortasında" değerlendirmesini yapan Peter W. Galbraith'ın "Görünen o ki grup (IÇG) Irak'ta ulus inşasının hâlâ mümkün olduğunu kabul ediyor ve tavsiyelerini de bu kabul belirliyor.
Sonuçta en esaslı noktalarda 'olmayacak duaya amin' demek oluyor" şeklindeki öngörüde Irak'ın parçalanmasının kaçınılmazlığına işaret edilmektedir.
Türkiye haklı olarak, milli çıkarları gereği Irak'ın bütünlüğünün sağlanması konusunda çabalarını sürdürürken, planlı şekilde parçalanan ve anayasal bir yapıyla hukuki çerçevesi çizilmiş Irak'ta devam eden iç savaş sonucu ortaya çıkabilecek yeni haritaların yaratabileceği sonuçlara da hazırlıklı bulunmak durumundadır.
Batı ile, özelde ABD ile olan siyasi-ekonomik-askeri ilişkilerin yarattığı hassasiyetlerin önemine rağmen ABD'nin Irak'ta saplandığı bataklıktan çıkabilmesi ve Büyük Ortadoğu Projesi'nde yapabileceği değişikliklerde, Türkiye'nin oynayabileceği roller, bölgesel barış şartlarının oluşturulabilmesi için yeni fırsatlar da yaratabilir.

·  Kürt sorunu ve PKK

·  Bölgede ve Irak'ta meydana gelen gelişmeler ve Türkiye'ye yönelik artan riskler dikkate alındığında, genel olarak Kürt sorunu ve PKK terörünün kendi irademiz ve oluşturulan politikalar çerçevesinde, çözüm çalışmalarının gerçekleştirilmesindeki ivediliğe işaret edilmesi yararlı olacaktır.
Bölgenin, etnik-mezhep farklılıklarının siyasallaştığı, çıkarlar için kullanıldığı, iç savaşlar için oluşan vasatların mevcut ve gelişebilecek risklerine karşı, Türkiye'nin siyasi-askeri-ekonomik-sosyal politikalarında bütünselliği yaratıcı açılımların gerçekleştirilebilmesi ihtiyacının karşılanmasında yeni ertelemelere tahammülümüz bulunmamaktadır.
Ülkemizin topyekûn gücünü; evrensel değerler, insan hakları, hukukun
üstünlüğü, eşitlik, refah, barış, güvenlik gibi ulaşılabilir hedeflerle güçlendiren politikaların hayata geçirilebilmesi durumunda, 'sorun'un çözülebilirliğini, Türkiye'nin kazanımlarını görebilmeliyiz.
Kürt sorunu ve PKK terörüyle ilgili olarak tarihi süreç içinde ortaya çıkarılamayan siyasi duruşla siyasetin bazı kurumsal yapılarla bütünleştirilemeyen görüş farklılıklarının kazandığı süreklilik, devlete yönelik tehdit risklerini de artırmaktadır.
2007 yılı seçimler sürecinin, siyasi partilerimiz için, temel sorunların çözümlerinde iç politika malzemesi yapılmadan, politika-proje üretme ve halkla paylaşma vasatı olarak kullanılabilmesinin hayati önemine altını çizerek vurgu yapmalıyız.

Global güçler ve ekonomi

·  Türkiye ekonomisinde son dört yılda sağlanan istikrar ve büyüme,
yaşamakta olduğumuz gelişme ve değişim dinamiğinin öncelikli sebeplerindendir. Ancak kapatılamayan cari açığın yaratabileceği risklerle küresel ve yabancı sermayenin global güçlerin ihtiyaçlarına ve hedeflerine göre yönlendirilebilecekleri hususunda duyulan kaygılara cevap verici önlemler ihtiyacı da temel sorunlarımız içinde dikkati çekmektedir.
Orhan Pamuk'un Nobel ödülüyle başlayan 2007 sürecinde, kaygılarımızın üzerinde umut filizlerinin yeşereceği bir Türkiye için çalışılması taleplerinin, tüm insanlarımızın ortak dileği olduğunu söyleyebiliriz.

AB’de doğrudan ticaret oylanacak

AB dışişleri bakanları, Kuzey Kıbrıs’a doğrudan ticaret tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden başlanması konusundaki kararı pazartesi günü onaylayacak. Brüksel’deki Genel İşler Konseyi toplantısında kararın aynen benimsenmesi öngörülüyor.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 14:42 TSİ 19 Ocak 2007 Cuma

BRÜKSEL - AB dışişleri bakanları, Türkiye ile müzakerelerin kısmen askıya alınmasını onayladıkları 11 Aralık tarihinde Kuzey Kıbrıs’a doğrudan ticaretin başlaması konusunda da prensipte uzlaşmıştı. Dışişleri bakanları, doğrudan ticaret tüzüğünün bir an önce uygulanmasına yönelik kararı 22 Ocak’taki Genel İşler Konseyi toplantısında kağıda dökecek.

Pazartesi günü bakanların önüne gidecek olan taslak sonuç bildirgesinde, konuya “Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması” başlığı altında yer verildi.

Sözkonusu paragrafta, “Ada’da Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin çalışmalar gecikmeden başlamalı” denildi. Bu ifadeler, tartışılmadan, Konsey kararı olarak benimsenecek.

Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından dönem başkanı Almanya’nın Ada’daki taraflarla görüşmelere başlaması bekleniyor.

Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan yapılmasına yönelik tavrını koruyor. Rumların, Maraş’ın kendilerine iadesini doğrudan ticaret konusundaki pazarlıklara eklemek istediği de gelen bilgiler arasında.

Güneydeki limanların kullanılmaıs halinde bunun ‘doğrudan ticaret’ olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa limanına ek olarak Ercan Havaalanı’nın da kullanılması istiyor.

‘Ruh halimin güvercin tedirginliği’

Hrant Dink, Agos gazetesinde 10 Ocak’ta yayınlanan “Ruh halimin güvercin tedirginliği” başlıklı yazısında şunları söylemişti:

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 12:22 TSI 20 Ocak 2007 Cumartesi

İSTANBUL - Başlangıcında, “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı’nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfa’dan aşinaydım. 2002 yılında Urfa’da gerçekleşen bir konferansta yaptığım konuşmada “Türk olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu” söylediğim için “Türklüğü aşağılamak” suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.

Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç ilgilenmiyordum. Urfa’dan avukat arkadaşlar gıyabımda yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısı’na gidip ifade verdiğimde de hayli umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum. Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü değerlendirdiğinde, benim “Türklüğü aşağılamak” gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsiz’e “Çok heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi” dahi dile getirdim. Kendimden emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
“Ya sabır” çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum. Şaşkındım... Kırgınlığım ve isyanım had safhadaydı.
“Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl pişman olacaksınız” diye dayanmıştım günlerce, aylarca.
Davanın her celsesinde “Türkün kanı zehirlidir” dediğim dile getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon programlarında.
Her seferinde “Türk düşmanı” olarak biraz daha meşhur ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler, ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara “Ya sabır” çekip, beraat kararını bekleyerek dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı konumdaydım.
Hakim “Türk Milleti” adına karar vermişti ve benim “Türklüğü aşağıladığımı” hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir farklılığı nedeniyle aşağılaması ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve “Daha önce dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğim”i teyit etmek isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada bulundum:
“Avukatlarıma danışacağım. Yargıtay’da temyize başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla birlikte yaşama hakkı yoktur.”
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOS’takiydi. AGOS sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır olduk.
“Kara mizah” dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
“Türk Devleti adına”
İtiraf etmeliyim ki Türkiye’deki “Adalet sistemi”ne ve “Hukuk” kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş, hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi? Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargı’sı bir çok devlet adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devlet’i koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devlet’in güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her ne kadar “Türk Milleti adına” deniyor olsa da, şu çok açık ki “Türk Milleti adına” değil, “Türk Devleti adına” verilmiş bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtay’a başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtay’dan hep doğru kararlar mı çıkıyordu?
Azınlık Vakıfları’nın mülklerini elllerinden alan haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurul’a taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde arkasındaydı. Nitekim Genel Kurul’da da oy çokluğuyla benim Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink’i artık “Türklüğü aşağılayan” biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursa’dan postalandığını ve yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli Savcılığı’na teslim etmeme rağmen bugüne değin herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence.
“Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusu asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve insanların “A bak, bu o Ermeni değil mi?” diye bakış fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek?
“Canım, 301’in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum olmuş hapse girmiş biri var mı?”
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
“Ölüm-Kalım” dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
“Ölüm-Kalım” dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
“Gidelim” dersem geleceklerdi, “Kalalım” dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistan’a mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batı’ya gitsem, dördüncü gün “Artık bitse de dönsem” diye sıkıntıdan kıvranan ve ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
“Kaynayan cehennemler”i bırakıp, “Hazır cennetler”e kaçmak herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.
Türkiye’de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye’de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915’teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye’de yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

 

Rum yargısından mülk talebine ret

20 Ocak 2007

 

 

 

Kıbrıs Rum yönetimi yüksek mahkemesi, Ali Karamanoğlu adlı Kıbrıslı Türk’ün Güney Kıbrıs’ta kalan ve Rum hükümeti tarafından istimlak edilen mallarının istimlak bedelinin ödenmesi ve kalan mallarının tasarruf hakkının kendisine verilmesi talebiyle açtığı davada "ret" kararı verdi.

Mahkeme, Karamanoğlu’nun her iki talebini de reddetti. Bu arada, Rum basını, Rum hükümetinin, Kıbrıslı Türklere haber vermeden istimlak ettiği mülklerin bedelinin yaklaşık 500 milyon Kıbrıs Lirası’na ulaştığını ve bu paranın ilgili fona yatırılmadığını yazdı.

HURRIYET 20/01/07

 

Lefkoşa "askersizleştirilmeli"

İLK VE EN ÖNEMLİ ADIM OLABİLİR... "Eski Lefkoşa, askeri bölge olması ya da ara bölgede kalması nedeniyle bir zamanlar yaşamın olduğu ama şimdi kullanılmayan tarihi önemi olan ölü bölgeyi de içinde barındırır. İşte bu noktada, Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi, tüm adanın askersizleştirilmesine yönelik ilk ve en önemli adım olabilir..."

Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) ile Kıbrıs Rum Yeşiller Partisi, "Askersiz bir Lefkoşa" talebiyle ortak deklarasyon hazırladı.

Ortak deklarasyonu, YKP Dış İlişkiler Sekreteri Alpay Durduran ile Kıbrıs Rum Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Georgia Perdikis tarafından dün ara bölgedeki Ledra Palas Otel'in önünde basına açıklandı.

"Bölünmüş başkent Lefkoşa'nın tüm askeri güçlerden arındırılarak askersizleştirilmesi" istenen ortak deklarasyonda, şu ifadelere yer verildi:

"Eski Lefkoşa, askeri bölge olması ya da ara bölgede kalması nedeniyle bir zamanlar yaşamın olduğu ama şimdi kullanılmayan tarihi önemi olan ölü bölgeyi de içinde barındırır. İşte bu noktada, Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi, tüm adanın askersizleştirilmesine yönelik ilk ve en önemli adım olabilir.

Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi çeşitli yeni işler yaratacak, trafik tıkanıklığına çözümler getirecek, bu bölgenin tamirat ve rehabilitasyon ile buradaki mülklerin sahiplerine yeniden dağıtılması sürecini başlatarak, Lefkoşa şehriyle halkın gerçekten yeniden birleştirilmesi sürecini başlatacaktır. Elbette tüm ada da bu örneği izleyecektir.

Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi, yüzlerce tarihi ev, mülk ve işyerinin yasal sahiplerine verilerek yeniden canlandırılmasıyla ara bölgede yaşamın yeniden kurulması fırsatını doğuracaktır.

Bu bölge ortak bir iş alanına dönüştürülebilir ve bölücü hat pragmatik bir yeniden birleşmeyle, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı Rumların geçmişte olduğu gibi aynı sokakta, aynı mahallede, aynı birleştirilmiş kentte birlikte çalışacağı alana dönüştürülebilir."

Diğer partiler de destek versin

Ortak deklarasyonun okunmasının ardından iki parti yetkilileri patileri deklarasyona imza koydu.

YKP Diş İlişkiler Sekreteri Alpay Durduran, Kıbrıs'ın askersizleştirilmesi için kampanya başlattıklarını belirterek, diğer siyasi partileri de kampanyaya destek vermeye çağırdı.

Maraş bölgesinin de askersizleştirilerek eski sahiplerine devredilmesi gerektiğini söyleyen Durduran, Kıbrıs'ın birleşik bir Kıbrıs olmasını istediklerini ve bir adım olarak da Kıbrıs Yeşiller Partisi ile birlikte çalışmalara devam edeceklerini kaydetti.

Kıbrıs Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Georgia Perdikis de, Lefkoşa'nın askersizleştirilmesinin Kıbrıs'ın geleceği için çok büyük bir önem taşıdığını, sadece Lefkoşa'nın değil tüm Kıbrıs'ın askersizleştirilmesini istediklerini belirtti.

KIBRIS 20/01/07

 

Dink'in katilini hiç aramayın



Sezer, Erdoğan ve Büyükanıt'tan başlayarak cenazede devlet erkanını tam kadro görmek istiyoruz



Uğur Mumcu'nun katili bulunamadı. Danıştay 2. Dairesi Başkanı Mustafa Özbilgin'inki yakalandı, hapiste. Faili meçhul cinayetler diye yıllarca kıyameti kopardık. Faili meçhul olmayan cinayetleri aydınlatabildik mi?
Dün İstanbul Valiliği, katilin beyaz bereli 9 fotoğrafını basına dağıtmış. İhbar için telefon numaraları ve internet adresi de vermiş. Katili görüp de valiliğe bildirseniz ne değişir?
5 Şubat 2006 günü Trabzon'da Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro'nun katili olarak 16 yaşında bir genç yakalandı da ne oldu?
17 Mayıs 2006 günü Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'i öldüren Alpaslan Arslan da yakalandı. Sonuç?

Başbakan'ın geç idrakı
Önceki akşam Hrant Dink'in yüreğime çökmüş acısıyla TV başında mıhlanmışken, Başbakan çıktı karşıma: "Milletimiz üzerine oynanan bu oyun, başarılı olamayacaktır. Milletimizin başı sağ olsun"
Oysa aynı Erdoğan, Özbilgin öldürüldüğünde, o cinayetin de "milletimizin üzerine oynanan bir oyun" olduğunu görmezden gelmiş, "Bu olayı başörtüsüyle ilişkilendirmek çirkin bir yaklaşımdır. Saldırı iktidara yöneliktir, rejimle ilgili değildir" diyebilmişti.
Son 1 yılda Türkiye'ye sıkılan 3 kurşun... İlkinde Trabzon Valisi ve Belediye Başkanı, zahmet edip de cenazeyi havaalanında uğurlamadılar bile...
DSP lideri Bülent Ecevit'i ölüme götüren ikincisinde Başbakan Erdoğan, cenazenin kalktığı saatlerde Antalya'da bir kavşak açılışında kurdele kesmeyi tercih etti!
Allah için ikisinin de "kanları yerde kalmadı!" Katiller yakalandı; birine meczup, diğerine psikopat dendi. "Yargılanıp" hapse girdiler... Yani şimdi bu 2 cinayet aydınlanmış oldu mu?
Mehmet Ali Ağca 20 yıl tutuklu kaldı, ama Abdi İpekçi cinayeti aydınlanabildi mi?

301. madde cinayeti
Bence Dink cinayetinin karanlık tarafı kalmamıştır:

·  Taa gençlik yıllarında birlikte askere gittiği arkadaşları yedek subay olurken, sabıkası olmadığı halde onu er çıkaranlar

·  301. maddeden Orhan Pamuk, Elif Şafak, Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin beraat ederken, bilirkişinin aksi yönde raporlarına rağmen onu mahkum eden yargıç

·  Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın aleyhte uyarısına rağmen cezayı onaylayan Yargıtay üyeleri

·  11 ay önce Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na tehdit edildiğini bildirdiği halde, korunması için önlem almayanlar

·  Dink'i makamına çağırarak uyarı mı gözdağı mı olduğu tartışmalı bir görüşme yapan Vali Yardımcısı

·  Diğer 2 kurşunun Türkiye'ye sıkıldığını görmek istemeyen, 301'i değiştirmemekte ısrar eden AKP hükümeti
Başbakan Erdoğan, önceki akşam hükümet adına ilk açıklamayı yaparken, bir gazetecinin kendisine sorduğu soru üzerine cenazeye katılmayacağını söyledi. Umarız birileri onu bu fikrinden vazgeçirir ve bu kez cenazeye katılır.
Orhan Pamuk'u 2 satırlık telgrafla kutlama gereği duymayan Cumhurbaşkanı Sezer'i de halkımız bu cenazede görmek istiyor, Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı da...
Türkiye'nin başı sağ olsun.

MERAL TAMER MILLIYET 21/01/07

 

Polis sivile bağlanıyor

YASA TASARISI GELECEK AYIN SONUNDA MECLİSE SEVK EDİLECEK... Başbakan Soyer, polis ve itfaiyenin sivile bağlanması ile ilgili bir yasa tasarısı hazırlıkları olduğunu, gelecek ayın içinde meclise sunacaklarını belirterek, "Polisi bir otorite sürecine bağlarken, bu polisin hükümetin polisi olmamasını da sağlamamız lazım" dedi. Soyer şöyle konuştu: " Mesela, Güney Kıbrıs'ta polis, Adalet Bakanlığı'na bağlıdır. Ama her hükümet değişikliğinde, polis kademesi de değişip, partizan bir polis olmaktadır. Polisin iç organizasyonunu bitirmemiz lazım. Bu yasa tasarısını, önümüzdeki ayın sonunda, meclise sevk edeceğiz"

ADADA SİLAHLI KUVVETLER BULUNACAKTIR... Soyer geçici 10. madde ile ilgili olarak ise şöyle konuştu: "Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü sürdüğü sürece, adada hem güvenlik, hem de diğer siyasal ilişkiler için silahlı kuvvetler bulunacaktır. Bu silahlı kuvvetlerin, ilişki biçimi, kendi içindeki şartlara göre, halkın ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre, demokratik kurallarla gelişip, değişmelidir. Şimdi geçici 10.maddenin, büyük ölçüde taşıdığı anlam, Kıbrıs sorunun siyasal çözümsüzlüğüdür. Bundan dolayı, hem Kuzey'de, hem de Güney'de, ordular olacaktır ve bu bir gerçektir"

Aysu BASRİ AKTER

CTP/BG Genel Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer, demokratikleşme ve sivilleşmenin bir mücadele süreci olduğunu belirterek, polis ve itfaiyenin sivil otoriteye bağlanması ile ilgili, gelecek ay içinde meclise bir yasa tasarısı gönderileceğini bildirdi.

KIBRIS Gazetesi için Aysu Basri Akter'in sorularını yanıtlayan Başbakan Soyer, elektrik sorunun en önemli bölümünü de 2007 yılı sonuna kadar programlanmış çalışmalarla, çözeceklerini söyledi.

Kıbrıs konusunda ise, Cumhurbaşkanı Talat ile Rum yönetimi lideri Papadopulos arasında görüşme sürecinin başlaması için AKEL'in de kendi toplumu içinde inisiyatif üstlenmesini beklediğini ifade eden Soyer, Cumhurbaşkanı Talat'ın BM'ye gönderdiği dekonfrantasyon önerisi kapsamında da bir an önce çalışmalara başlanması gerektiğinin altını çizdi.

Geçici 10. madde konusunda ise, bunun anlamının çözümsüzlük olduğunu belirten Başbakan Soyer, mevcut durum devam ettiği sürece silahlı kuvvetlerin varlığının da devam edeceğini ancak ilişki biçiminin, kendi içindeki şartlara, halkın ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre, demokratik kurallarla gelişip değişmesi gerektiğini söyledi.

Soyer UBP ile DP'nin meclis boykotlarına da değinerek, bunun tören paşalığında geçerli olmadığını, iki parti ile temasa hazır olduklarını bildirdi.

Başbakan Soyer'in, KIBRIS'ın sorularına yanıtları şöyle:

KIBRIS: Biliyoruz ki, siz aslında tıp eğitimi alıyordunuz. Ancak, yarıda bırakıp Kıbrıs'a geldiniz. Ne zaman başlamıştınız fakülteye?

SOYER: Ben Tıp Fakültesi'ne 1971'de girdim. Eğitimimde en önemli dönemeç noktalarından bir tanesi de 1974 oldu. 1974'te savaşın içinde bulunmak, büyük ölçüde siyasal bir mücadele çerçevesinde barışı düşünen bir insan olarak, 74'ü yaşamak, bende müthiş bir etki bıraktı. Bugün, bu konularda daha rahat konuşabiliyorum. Dolayısı ile 74 sonrası kendi düşüncemde, bireysel olarak, büyük bir savrulma içine girdim. Ama barış ve demokrasi mücadelesinin ağırlığı, bende daha fazla oldu.

KIBRIS: Neredeydiniz, 1974'te

SOYER: Kıbrıs'taydım. Öğrenciydim, tatil için buradaydım ama, bizim 74 maceramız çok ilginçtir. Çünkü 10 Temmuz 1974'te, biz İstanbul ve Kıbrıslı öğrenci örgütlerinin yöneticileri olarak, Lefkoşa'da tutuklandık. Ve Lefkoşa'da, Atatürk Merkezi Polis Karakolu'nda tutuklu olarak kaldık. O zaman, KTÖS yöneticilerini, Arif Hasan Tahsin ve diğer sendika yöneticilerini, Denktaş Bey'i eleştirdiler diye tutuklayıp, hapse sokmuşlardı. Biz de İstanbul ve Ankara öğrenci örgütleri olarak, bunu kabul edilmez olarak nitelendirdik. Çünkü, demokrasiye karşı büyük bir darbeydi, bu. Bu yüzden İstanbul'da Basın Sen'in teksir makinasında, bir bildiri bastık. Ve bu bildirileri aldık, Kıbrıs'a geldik. 10 Temmuz 1974'de bu tutuklamaları, anti demokratik uygulamaları ve Denktaş rejimini protesto eden bu bildirileri, Lefkoşa'da ve diğer bölgelerde dağıttık. Bunu dağıttıktan sonra da 10 Temmuz gecesi, ben ve arkadaşlarım tutuklandık. Önemli bir kısmı, serbest bırakıldı. Ancak, ben ve Kıbrıslı 3 arkadaşım, Lefkoşa Polis Cezaevi'nde tutuklu kaldık.

KIBRIS: Kaç gün tutuklu kaldınız?

SOYER: 15 Temmuz 1974 sabahına kadar, 5 gün hücrede tutuklu kaldım. Ve 15 Temmuz 1974 darbesinin silah seslerini hücrede duydum. Bilahare, bizi sonra hücreden çıkardılar.

KIBRIS: Bu süre içinde kötü muamele yapıldı mı, size?

SOYER: Ben epey dayak yedim, onu söyleyebilirim. Bildirileri, CTP'nin teksir makinasında bastığımıza dair bana bir belge imzalatmak istiyorlardı. Halbuki, biz bildirileri Türkiye'de basmıştık. Çünkü, Kıbrıs'ta, o dönem, muhalif ve alternatif görüşleri yayan, iki tane teksir makinası vardı. Öyle matbaa falan yoktu. Biri KTÖS'ün, biri de CTP'nin teksir makinasıydı. KTÖS'ün teksir makinasını, Arif Hoca'yı tutuklamaları nedeniyle, alıkoymuşlardı, suç aleti olarak. Eğer, ben de bana söyleneni imzalamış olsaydım, yani, bu bildirileri CTP'nin teksir makinasında bastığımızı deklere etmiş olsaydım, o da suç aleti olarak alınacaktı. Ben de böyle bir şeyi yapmadım. Zaten orada basmamıştık, bu bildirileri. Bu yüzden, 5 gün, oldukça üzücü günler geçirdim, hücrede. Şimdi, o muameleyi bana yapan polisler, ya da polis komutanlarından bir tanesi vefat etti. Diğerleri, çok saygıdeğer insanlar olarak, kendileri ile yaşamaya devam ediyorlar.

KIBRIS: Emekliler mi şimdi?

SOYER: Emekli oldular, şimdi. Kendi görüşlerini de önemli ölçüde değiştirdiler. Sonradan çok çok özür dilediler.

KIBRIS: Karşılaştınız yani?

SOYER: Çok. Lefkoşa, sonuçta küçük bir kent. Karşılaştık ve çok çok özür dilediler. Ben de hiçbir zaman, hiçbir insana, kin ya da nefret gütmem.

KIBRIS: Hücreden nasıl çıktınız?

SOYER: 15 Temmuz günü hücreden çıktık. Emniyet Genel Müdürü, "oğlum, senden özür diliyoruz. Bizim inisiyatifimizle tutuklu değilsin. Biliyorsun" dedi. "Şimdi, Güney'de darbe oldu, seni serbest bırakıyorum, askere çağrı var. Sen de eski görevine git" dedi. Serbest bırakıldım. Evime gidip, annemle, babamla, konuştuk. Kardeşlerimle buluştum. Onlar da heyecan ve üzüntü ile beni bekliyordu. Bilahare, Yusuf Mustafa arkadaşım geldi ve bana "partimiz karar aldı, bu bir faşist darbedir, toplumu müdafaa emek için hepimiz, eski askeri birliklerimize intikal edeceğiz" dedi. Bunun üzerine ben de "Lefkoşa Sancağı Destek Ağır Silah Bölüğü 81'lik Havan Takımı" mensubu olarak, bölüğüme intikal ettim. Ve orada gereken, üzerimize düşen, bize verilen görev ne ise, 20 Temmuz'da bunu arkadaşlarımla birlikte gerçekleştirdik.

KIBRIS: Daha sonra fakülteye döndünüz mü?

SOYER: Döndüm, ama bu olayları yaşamak ve savaş, bende müthiş bir etki bıraktı. Bu yüzden, eğitimimi ikinci dereceye attım. Bunu gayet rahat söyleyebilirim. Doğru yapıp yapmadığımı sorgulayabilirim ama, bütün arkadaşlarıma, benim yaptığımı yapmamalarını söylerdim, o dönem.

KIBRIS: 74'te sizi çok etkileyen unutamadığınız birşeyler var mı?

SOYER: Çok, çok. Birçok şehit olan arkadaşım var. Hiçbiri hâlâ daha gözlerimin önünden gitmez. Pek çok olayla karşılaştık ve bunları konuşmak da istemiyorum, doğrusu. Unutmuyorum ama tekrarlamak, yeniden aynı acıyı yaşamak demek.

KIBRIS: Fakülteyi bıraktığınızda kaçıncı sınıftaydınız?

SOYER: O dönem 4. sınıftaydım.

KIBRIS: Neredeyse yarısını bitirmiş durumdaydınız?

SOYER: Evet öyle de söyleyebiliriz. Ancak birazcık ilgi göstermiş olsaydım, diğer arkadaşlarım gibi çok kolay mezuniyet noktasını yakalardım.

KIBRIS: Pişman oldunuz mu sonra?

SOYER: Pişmanlık duymuyorum esasında ama, devam etmem gerekirdi noktasındaki kanaatim, oldukça yüksektir. Bu arada devam etmeye karar verdiğim anda da özellikle Türkiye'deki öğrenci hadiseleri çok yoğunlaşmıştı. Ve beni en fazla, tekrar negatif olarak etkileyen, Özel Elmas'ın, Mehmet Ömer'in öldürülmeleri oldu. Ondan sonra, ben de bir kaçırılma hadisesi yaşadım ve can emniyetim konusunda, büyük bir problemle yüz yüze geldim. Bu noktalardan ötürü de geri gelmeye karar verdim.

KIBRIS: Kaçırılmanız nasıl olmuştu?

SOYER: Şimdi, bu olayı tekrar yaşamak istemiyorum. O yüzden, anlatmakta gerçekten zorlanıyorum. Bayağı kötü bir olay, ama canımı kurtarmak bakımından da zorluklara rağmen, bana bir imkân yarattı. Canımı kurtarabildim. Bu bakımdan da arkadaşlarımın da teşvikiyle, bu olay, beni geri gelmeye itti.

KIBRIS: Bu olay olmasaydı kalır mıydınız?

SOYER: Herhalde bitirecektim. Ama doktorluk yapar mıydım, bilmiyorum.

KIBRIS: Bir hedef için çok zor bir mücadele dönemi yaşadınız. Mücadeleci ve devrimci olarak da nitelendirilen bir kimliğiniz var. Şu anda da iktidar koltuğundasınız. Bu nasıl bir şey?

SOYER: Alternatif bir görüşün, mücadelecisi ve onun kararlı bir savunucusu olarak, bunu kendiniz için yapmazsınız. O idealler ve düşünceleri halkınızla paylaştırıp, yaşama geçirmek için bu mücadele biçimini sürdürürsünüz. Bunları da madazori yapamazsınız. Önemli olan siyasal mücadelede, görüş ve düşüncelerinizi paylaşmaktır. Devrimci eylemin, en büyük eylemi, bence bir insanla görüş ve düşüncelerinizi paylaşmaktır. Konuşmaktır, bilimsel olarak okumaktır, okuduklarınızı başkaları ile paylaşmaktır. Başkalarının değerlerine ve bilgilerine saygı duymak ve onları sizin değerlerinizle sentezleştirmektir. O yüzden, devrimci mücadelede miting, yürüyüş, ya da direniş bir sondur. Dolayısı ile şimdi Başbakan olarak bulunduğum noktada, ideallerimizi, hedeflerimizi çok büyük halk kitleleri ile paylaştık. Şimdi bu değerlerin yaşama geçmesi için mücadele ediyoruz.

KIBRIS: Şimdi konuştuğumuz ideolojiler de dünyada mevcut kalıplarından çıkıp, yeniden yorumlanıyor. Ama, hem parti olarak, hem de bireysel olarak, partide öne çıkan insanlara baktığımızda da birtakım çelişkiler ortaya çıkıyor. Örneğin, Genel Kurmay'ın, geçici 10. madde ile ilgili açıklamaları. Böyle bir gelenekten gelmiş ve şimdi de yönetim koltuğunda oturan sizin için, sindirilmesi zor mudur, bu tür olaylar?

SOYER: Ben bunu sindirmek, ya da sindirmemek olarak algılamıyorum. Bir hadise, ortaya çıktığı zaman da bunun üstünde dans eden insanlara, oldum olası, biraz tevessürle bakarım. Geçici 10. madde ile ilgili, Genel Kurmay açıklamasından sonra, bir kısım çevrelerin, "aman" diye üstünde dans etmeye başladığı bir nokta oldu. Bu kadar önemli iseydi, bunu biri size söylediği zaman önemsemek, sizin bunu içselleştirmediğinizi gösterir. Üstelik, bugün konuşan kesimlerin çoğuna bakıyorum ve 1985 Anayasası'na evet diyen bir kesimden geldiklerini görüyorum. Biz CTP olarak, bu tür sorunlarla, son derece sağlıklı bir ilişki içindeyiz. Biz, bunlar önümüze çıktığı anda, "aman" diye haykıranlardan değiliz. Çünkü, biz bu sorunların tanımını ve aşılabilmesini, demokratik sürecin gelişebilmesini, içimize sindirmiş bir hareketiz. 1985'de biz bu anayasaya hayır dedik.

KIBRIS: Hayır diyen bir gelenek için daha zor değil mi?

SOYER: Kıbrıs sorunun çözümsüzlüğü sürdüğü sürece, adada hem güvenlik, hem de diğer siyasal ilişkiler için silahlı kuvvetler bulunacaktır. Bu silahlı kuvvetlerin, ilişki biçimi, kendi içindeki şartlara göre, halkın ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre, demokratik kurallarla gelişip, değişmelidir. Şimdi geçici 10.maddenin, büyük ölçüde taşıdığı anlam, Kıbrıs sorunun siyasal çözümsüzlüğüdür. Bundan dolayı, hem Kuzey'de, hem de Güney'de, ordular olacaktır ve bu bir gerçektir. Bu ordular, bu noktada sivil yönetimle, halkla, anayasanın demokratik kuralları içinde, kendi varlıklarını sürdüreceklerdir. Bundan dolayı, Kıbrıs Türk halkı, 24 Nisan'da "evet" dedi. Kıbrıs Türk halkı çözümü istedi. Ama bu çözüme hâlâ ulaşamadık. Bu da bizden kaynaklanmıyor. Kurumlarla aranızda, dönem dönem farklılıklar olsa bile, demokratik kurallar cesareti ile bunu konuşup, tartışıp, bir sonuca bağlayabilme yeteneğine ulaşmanız, önemlidir. En son noktada, bu konu da bir sonuca bağlanmıştır. Köprü, tüm olumsuzluklara rağmen kaldırılmıştır ve Türk tarafı, diğer geçiş kapılarında, hangi prosedür uygulandıysa, bu kapıda da aynı prosedürün uygulanacağı konusunda da açık çağrı yapmıştır.

KIBRIS: "CTP geldi ama hiçbir şey değişmedi. Demokratikleşme sivilleşme konusunda adım atılmadı. Günlük hayat pratiklerinde sorunlar var ve halen partizanlık yapılıyor" eleştirileri var. Muhalefetteyken eleştirip de şimdi kökünden değiştirdik dediğiniz ne var?

SOYER: Hayatın her alanında değişim yaşandı. İnsanlar bazı şeylere alıştıktan sonra, yeni ilişkileri önemsemeyebilirler. Hele bizim Kıbrıs Türk toplumunda hafıza zayıftır.

KIBRIS: Ama örneğin hâlâ polis ya da itfaiye sivil idareye bağlanamadı?

SOYER: Demokratikleşme bir süreç işi ve yaşamın kendisidir. Bugün, kimse, görüşlerinden ötürü askeri mahkemelere gitmiyor. Meclisin önüne bir göstericinin gelebilmesi için, ne gibi barikatlardan geçtiği de unutuldu. İnsanların siyasi ve sendikal duruşları ile ilgili nasıl baskı altına alındığı da unutuldu, herhalde. Arka arkaya seçimler yaşadık. Hiç gazetelerde, çarşaf çarşaf, "şundan şuna istifa ettim" deyip iktidar partilerine, listeler halinde üye olduğunu beyan eden insanlar oldu mu? Krediler, topraklar, vatandaşlıklar dağıtıldı mı?

Üstelik, hükümet elektrik için 82 milyon euro bağladı. Beni, "jeneratörü, Başbakan karşıladı" deyip, eleştiriyorlar. Doğrudur, bu ilk defa oluyor. Çünkü, Kıbrıs Türk halkı, kendi kaynakları ile santral getiriyor.

KIBRIS: Ne zaman çözülür bütünüyle elektrik sorunu?

SOYER: Elektriğin ana sorunlarını, büyük ölçüde, 2007'nin sonuna kadar çözeceğiz. Ondan sonra, 2008'e dönük yatırımlar da yapılacak. Bu ay sonu, 10 mgwlık yeni bir santral ihalesine çıkacağız. Böylece, 2010-2015'e kadar, elektrik üretim ihtiyacımızı karşılayacağız. Teknecik'te, yeni şalt sahası yapıyoruz. Elektriği üretip, onun dağıtımını yapmanız gerekiyor. Mart'ta bu saha bitecek. Lefkoşa'da, ikinci ana trafo merkezinin inşaatına giriyoruz. Yüksek gerilim hatları ve trafo merkezleri ile elektro-kontrol mekanizmasını getireceğiz. Akıllı sayaç gibi kolaylıklar da düşünüyoruz.

KIBRIS: Polis ve itfaiye konusunda gelişme var mı?

SOYER: Polis ve itfaiyenin sivile bağlanması ile ilgili bir yasa tasarısı hazırlığımız var. Gelecek ayın içinde meclise sunacağız. Polisi bir otorite sürecine bağlarken, bu polisin hükümetin polisi olmamasını da sağlamamız lazım. Mesela, Güney Kıbrıs'ta polis, Adalet Bakanlığı'na bağlıdır. Ama her hükümet değişikliğinde, polis kademesi de değişip, partizan bir polis olmaktadır. Polisin iç organizasyonunu bilmemiz lazım. Bu yasa tasarısını, önümüzdeki ayın sonunda, meclise sevk edeceğiz. Tayinler, terfiler, atamalar, kendi içinde kurallar ve siyasi duhul olmadan gerçekleşmeli.

KIBRIS: Polisin sivil idareye bağlanma felsefesinde bir sorun var mı?

SOYER: Şu ana kadar felsefesi ile ilgili bir sıkıntı görmedim. Ancak, aynı zamanda, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü koşullarında, siz her bir biriminizle, sağlıklı bir ilişki kurmak zorundasınız. Askerle de GKK ile de TBKK de ve polisle, sivil yönetimle. Çünkü, bu sizin realitenizdir. Tercihiniz, ya da dizayn ettiğiniz bir nokta değil, koşulların size dayattığı bir noktadır. 6 Temmuz'da, Cumhurbaşkanı Talat, dekonfrantasyon öne sürdü ve bunu, yazılı olarak, BM Genel Sekreteri'ne verdi. Bu dekonfrantasyonun içeriği nedir? Bütün sınır bölgelerinde, askerlerin göz ve işitme mesafeleri çerçevesinde, geri çekilmeleri, aynı zamanda sınırlardan, belli bir derinlik içerisinde, karşılıklı olarak, askeri tatbikatların ve hareketlenmelerin sınırlanması. Cumhurbaşkanı, bunu BM'ye nasıl sundu? Bunu sunduğu zaman, askerle, hükümetle görüşerek, konuşarak, tartışarak, bu noktadaki sentezi oluşturdu.

KIBRIS: Bu uygulama aşamasına gelirse, bir sorun olur mu? Köprü konusunda da pürüz çıkmaması gerekiyordu ama fiili olarak gerçekleşmesi aşamasında sorunlar yaşandı.

SOYER: Sonuçta, Kıbrıs Türk tarafı köprüyü kaldırdı. Ben sonuca bakarım. Bir sonuçtan evvel tartışmalar olacaksa, bunu da yadırgamam. Önemli olan, doğru sonuca ulaşılmasıdır. Sorun olmaması gerekir. Ama zaman zaman da oluyor.

KIBRIS: Askeri anlayışla probleminiz var mı? Siz, sol iradeden gelen bir partisiniz, Türkiye'de Ak Parti ile askeri ilişkileri de düşündüğümüzde, yaşanan sorunlar var mı?

SOYER: Problemsiz ne var ki hayatta? Aynı dünya görüşünde olan insanlarla da bazı şeylerin yaşama geçmesi sürecinde, metodlar konusunda tartışırsınız. Bu da bir problemdir. Bir toplumsal olay, ya da duruşu burdan oraya götürmek noktasında, ilgili bütün taraflarla yaptığınız tartışmalarda, bir takım sıkıntılar elbette çıkar. Çünkü, herkes bulunduğu noktadan bakar.

KIBRIS: DP ve UBP'nin meclis boykotu devam ediyor. Nereye kadar bu durum böyle devam edecek?

SOYER: Bilmiyorum. Kararları alan ben olmadığım için, bu kararların nereye kadar gideceği ile ilgili arkadaşların iradesine dönük olarak da bir pozisyonda bulunmam mümkün değil. Ama "meclise girmemiz için ya bu hükümeti bozacaksınız ya da seçime gideceksiniz" diyorlar. Ben, bunu Papadopulos'un "bayrakları indireceksiniz, askeri geri çekeceksiniz, ona göre kapıyı açayım" demesine benzetiyorum. Ona ön koşulları dolayısı ile gösterdiğim tepkiyi, böyle ön koşullara da gösteriyorum. Hiçkimsenin, kendi yorumlamasını, bir başkasına ön koşul olarak öne sürmeye hakkı yoktur. Bunu yaptığınız zaman, zaten demokratik bir platformu kaybedersiniz. Demokrasi talebi ile önkoşul öne sürülemez. Bu arkadaşlar, TV programlarına, meclise, ÖRP olduğu için katılmıyorlar ama, örneğin, Gülseren'deki ant içme töreninde, ana muhalefet partimiz, DP yetkililerimiz, ÖRP Bakan ve milletvekilleri ile birlikte ucube diye nitelendirdikleri bu hükümetle, yan yana oturabiliyorlar. Demokrasinin ayıbı, tören paşalığında geçmiyor mu? Yoksa bir arada var olabilme ilkesi, mecliste var olabilme ilkesi, bu kadar hafif bir değer midir?

KIBRIS: Görüşme çağrısı yapmayı düşünür müsünüz?

SOYER: Yorulduk. Kaç defa yapacağız? Bana UBP ve DP ile görüşür müsünüz diye, bizzat, Serdar Denktaş tarafından telefon geldi. Hiç bekletmeden, kabul ettim. Size gününü bildireceğiz dediler. Genel Sekreterimiz Ömer Kalyoncu, hemen girişim yaptı. Gününü belirledik. Basına, siz duyurun dediler. Duyurduk. Arkasından, UBP-CTP yalancıdır diye açıklama yaptılar. Kusura bakmayın ama, koskoca bir parti ve koskoca bir genel sekreter böyle bir ilişki biçiminde, bu noktaya düşürülemez. İnsanların, kendi kaprisleri ve hedefleri, amaçları için bizi araç olarak kullanmalarına hiçkimsenin tahammülü yoktur.

KIBRIS: Şimdi gelin görüşelim der misiniz?

SOYER: Derim. Ama bunun garantisini isterim. Böyle bir teklif yaptığımda yine benim haberim yoktur diye biri cevap verecek mi? Bunu bilmem lazım. Kesinlikle görüşmeye hazırız. Aracılı görüşmeye de gerek yok.

KIBRIS: AKEL ile görüşmenizden tatmin oldunuz mu?

SOYER: Olumlu bir görüşmeydi. Biz barış sürecinin hemen başlamasını istiyoruz. Bunun için İbrahim Gambari'nin sunduğu mektup çerçevesinde, iki liderin bir araya gelmesini sağlamak için iki parti de katkı sağlamalıdır. Bunda hem fikir olduk. Çok sevindim.

KIBRIS: AKEL'den bu süreçte ne bekliyorsunuz?

SOYER: Gambari sürecinin başlaması, dekonfrantasyon görüşmelerinin başlatılması ve Lokmacı kapısının, diğer geçiş kapılarındaki usuller çerçevesinde açılması için, kendi toplumunda, inisiyatif geliştirmesini bekliyorum.

KIBRIS: Siz de Güney'e geçecek misiniz?

SOYER: Elbette. Bir müddet sonra da ben Güney'e geçeceğim. Şu anda programlanmış bir görüşme yok. Ama başka siyasi partiler de var, Güney'de. Onları da ziyaret edeceğiz. Biz dikkat ediyorsanız, hükümetteyiz, ama bizden başka iki toplumlu ilişki biçimini, hükümette olmasına rağmen, ciddi ciddi kuran başka bir parti var mı?

KIBRIS: Sizce duvar yıkılacak mı?

SOYER: Yıkılmalıdır. Çünkü, o duvar, acının duvardır. O duvarda sembolize olan, iki tarafın, birbirini yok etmeye çalışan, kindar duruşlarıdır. Oradaki varlık, kindir, nefrettir ve düşmanlıktır. Bu yüzden yıkılmalıdır.

KIBRIS: Çok teşekkür ederim, Sayın Başbakan.

SOYER: Ben teşekkür ederim.

KIBRIS 21/01/07

AB’de doğrudan ticaret oylanacak

AB dışişleri bakanları, Kuzey Kıbrıs’a doğrudan ticaret tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden başlanması konusundaki kararı bugün onaylayacak. Brüksel’deki Genel İşler Konseyi toplantısında kararın aynen benimsenmesi öngörülüyor.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 07:44 TSİ 22 Ocak 2007 Pazartesi

BRÜKSEL - AB dışişleri bakanları, Türkiye ile müzakerelerin kısmen askıya alınmasını onayladıkları 11 Aralık tarihinde Kuzey Kıbrıs’a doğrudan ticaretin başlaması konusunda da prensipte uzlaşmıştı. Dışişleri bakanları, doğrudan ticaret tüzüğünün bir an önce uygulanmasına yönelik kararı bugünkü Genel İşler Konseyi toplantısında kağıda dökecek.

Bugün bakanların önüne gidecek olan taslak sonuç bildirgesinde, konuya “Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması” başlığı altında yer verildi.

Sözkonusu paragrafta, “Ada’da Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin çalışmalar gecikmeden başlamalı” denildi. Bu ifadeler, tartışılmadan, Konsey kararı olarak benimsenecek.

Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından dönem başkanı Almanya’nın Ada’daki taraflarla görüşmelere başlaması bekleniyor.

Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan yapılmasına yönelik tavrını koruyor. Rumların, Maraş’ın kendilerine iadesini doğrudan ticaret konusundaki pazarlıklara eklemek istediği de gelen bilgiler arasında.

Güneydeki limanların kullanılmaıs halinde bunun ‘doğrudan ticaret’ olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa limanına ek olarak Ercan Havaalanı’nın da kullanılması istiyor.

AB'de gündem doğrudan ticaret


22 Ocak, 2007 08:52:00 (TSİ) CNN TURK

AB Dışişleri Bakanları, KKTC'ye yönelik doğrudan ticaret tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden başlanması konusundaki kararı bugün onaylayacak. Brüksel'deki Genel İşler Konseyi toplantısında kararın aynen benimsenmesi öngörülüyor.

Taslak sonuç bildirgesinde konuya, 'Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması' başlığı altında yer verildi.
 
Söz konusu paragrafta, "Ada'da Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin çalışmalar gecikmeden başlamalı" denildi.
 
Bu ifadeler, tartışılmadan Konsey kararı olarak benimsenecek. Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından Dönem Başkanı Almanya'nın Ada'daki taraflarla görüşmelere başlaması bekleniyor.
 
Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan yapılmasına yönelik tavrını koruyor.
 
Rumların, Maraş'ın kendilerine iadesini doğrudan ticaret konusundaki pazarlıklara eklemek istediği de konuşuluyor.
 
Güneydeki limanların kullanılması halinde bunun 'doğrudan ticaret' olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa limanına ek olarak Ercan Havaalanı'nın da kullanılması istiyor.
 
Kararın çıkması için, masada bulunan Rum tarafının da ikna edilmesi gerekiyor.

AB'de KKTC ile ticaret kararı onaylanacak

22 Ocak 2007

 

BRÜKSEL (A.A)

 

AB dışişleri bakanlarını buluşturan Genel İşler Konseyi'nde KKTC ile ticaret için çalışmaların gecikmeksizin başlatılması kararı alınacak.

Dışişleri bakanları, bir önceki Genel İşler Konseyi'nde (11 Aralık 2006) uzlaşmaya varıldığı şekilde doğrudan ticaret konusundaki kararı tartışmadan onaylayacaklar.

KKTC ile ticaret için çalışmaların başlatılması yönündeki kararın ardından AB Dönem Başkanı Almanya'nın Ada'daki taraflarla ve üye ülkelerle fikir alışverişine girerek önerisini hazırlaması bekleniyor.

Diplomatik kaynaklar, KKTC ile doğrudan ticarete karşı olan Rum kesiminin bu aşamada "doğrudan ticareti kendi topraklarından yapılacak dolaylı ticarete çevirmek için" çaba göstereceğini belirtiyorlar.

KKTC ise Magosa Limanı'nın ve daha önemli olan Ercan Havaalanı'nın doğrudan ticaret için kullanıma açılmasını talep ediyor.

AB Genel İşler Konseyi'nde tartışılacak konular arasında İran'ın nükleer programı, Orta Do