Tartışılan geçit yıkıldı
|
|||
|
NTV-MSNBC VE
AJANSLAR
Güncelleme: 14:02 TSİ 10 Ocak 2007 Çarşamba
LEFKOŞA
- KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talatın verdiği karar
sonucu, Lefkoşa Türk Belediyesi ekiplerince sökülen üst geçidin
parçaları, kamyonlara yüklenerek, belediyenin depolarına
taşındı.
Lefkoşa
Türk Belediyesi tarafından başaltılan yıkım
çalışmalarını izlemek üzere çok sayıda yerli ve
yabancı basın mensubu Lokmacıya toplandı. Polis de bölgede
geniş güvenlik önlemleri aldı.
Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal Bulutoğulları,
kararın herkese hayırlı olması dileğinde bulunarak,
yıkım çalışmalarının yaklaşık 200 bin
YTLye mal olduğunu açıkladı. ![]()
Parçalar
tamir edildikten sonra, Lefkoşa okullar bölgesinde bulunan Atleks Sanverler
Ortaokulunun önüne üst geçit yapılacak.
Konuyu, BRT televizyonunun canlı yayınında değerlendiren
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Rum yönetiminin daha önce iki
taraf arasındaki geçiş kapısını açmak için üst geçidi
kaldırmayı şart koştuğunu hatırlattı.
Talat, Papadopulos hala duvarı yıkmam diyor tabii ki bekliyorum.
Berlindeki gibi duvarı yıkmalarını bekliyorum. Bu utanç
duvarının artık yıkılması lazımdır.
Semboller kutsal sembollerimizdir kimse karışmasın dedi.
Talat, Genelkurmaydan gelen açıklamayı da değerlendirerek,
Genelkurmaydan gelen açıklama şöyle: Sayın Gül,
Görüşmenizde köprü konusunu konuştunuz mu? dedi. KKTCnin
Cumhurbaşkanı olarak kurumlar arasında ayrılık var
izlenimi yaratmamak için Hayır başka konular da vardı ama o
konuya da değindik dedim. Bütünlüğü bozmamak için böyle bir
yaklaşım sergiledim görüşünü gile getirdi.
Cumhurbaşkanı Talat, ortaya çıkan genel tablonun kendisini
üzdüğünü de vurguladı.
Başbakan Tayyip Erdoğan ise Oranın bir cumhurbaşkanı,
bir hükümeti yok mu? Nihai kararı onlar verir. Bize de saygı duymak
düşer açıklamasını yaptı.
Lokmacı barikatı, Rumların saldırılarını
önlemek için 1963 yılında Türkler tarafından inşa edildi.
2005 yılında kendi tarafındaki duvarı kaldıran KKTC
yönetimi, geçişi kolaylaştırmak için üstgeçidi inşaa
etmişti.
Lokmacı Barikatındaki üst geçidin kaldırılması
konusu, Cuma günü Genelkurmay Başkanlığı ve
Dışişleri Bakanlığındaki toplantılarda ele
alınmıştı. Talat, Ankaradaki temaslarının
ardından geçidin kaldırılacağını bu konuda fikir
birliği sağlandığını
açıklamıştı.
![]()
Ancak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt,
adımların karşılıklı atılması
gerektiğini belirterek Türk tarafının geçidi
kaldırılmasına karşılık Rumlardan da
eşdeğer bir jest istemişti.
KKTCnin eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş da, üst geçidin tek
yanlı kaldırılmasına karşı çıktı ve
Rumların da eşzamanlı adım atması konusunda
ısrarcı davranılması gerektiğini belirtti.
Denktaş, Lokmacı Barikatında devlet olarak var olduğumuzu
kanıtlamalıyız dedi.
Talat: Komutan uzakta,
ben her gün buradayım
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı üstgeçidinin
kaldırılması nedeniyle bir güvenlik zaafı
oluşmadığını, politik açıdan ise Türk
tarafının avantaj elde ettiğini vurguladı.
Lokmacı üstgeçidinin sökülme işlemi sürerken konuştuğumuz
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, aldığı kararın politik
açıdan yerinde olduğunu, sadece güvenlik açısından bir
sorun olup olmayacağını askeri yetkililerle
değerlendirdikten sonra uygulamaya geçtiğini belirtti.
"Nabız avucumda"
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Yaşar Büyükanıt'la görüşmesine ilişkin sorularımı
yanıtlarken şu değerlendirmeyi yaptı:
"Benim yaklaşımım şuydu: Bu üstgeçidin güvenlik
açısından bir gereği var mı? Kaldırılması
güvenlik için bir zaaf yaratır mı? Güvenliğe bir zararı
olur mu? Askerler de güvenlik açısından bir sakınca görmüyorlar.
Bu değerlendirme yapıldı.
Geriye politik değerlendirme kalıyordu ki, ben politik açıdan
üstgeçidin kaldırılmasının bizim için avantaj
olacağını düşünüyorum. Ben konuyu politik açıdan daha
iyi değerlendiririm. Sayın komutan uzakta, Ankara'da; ben ise her gün
buradayım. Kamuoyunu çok yakından izleyip gözleme olanağına
sahibim.
Siyasi liderlikleri, siyasi partileri, diplomatik alanı yaşayarak
izliyorum. Mücadele, bir imaj mücadelesidir. Kamuoyunun nabzını
biliyorum, hatta nabız adeta avucumun içinde. Bunu
değerlendirdiğim zaman gördüğüm şu:
Tek taraflı bir tasarruf olsa bile bu karar politik açıdan bize
avantaj sağlayacak. Nitekim sağlamaya başladı bile."
"Rumla ilgisi yok"
Talat, Lokmacı üstgeçidinin Rum tarafıyla ilgisi
olmadığı, tamamen Türk topraklarında bulunduğu,
dolayısıyla kaldırılmasının veya
kaldırılmamasının nasıl bir önem
taşıdığına ilişkin soruma ise şu
yanıtı verdi:
"Tamamen haklısınız. Üstgeçit tümüyle bizim
topraklarımızdadır. Ara bölgeye bir tecavüz yoktur. Bize göre de
yoktur, Birleşmiş Milletler'e göre de yoktur, ama Rumlara göre
vardır.
Gerçekte, üstgeçidin Rum tarafıyla, Rum yönetimiyle bir ilgisi yok. Ancak,
Rumlar kamuoyunu kandırmayı başardılar. Sanki bu üstgeçit
geçişlere engel oluyormuş veya Lokmacı Kapısı'nın
açılmasını önlüyormuş gibi bir imaj yarattılar ve bunu
yerleştirmeyi başardılar.
Oysa üstgeçidin Rum tarafıyla, Lokmacı Kapısı'yla bir
ilgisi yok. Ama, o imajı yarattılar. Ben de bu nedenle bu üstgeçidi
kaldırmayı düşündüm ki, gerçek ortaya çıksın. Biz
gerçekten Lokmacı Kapısı'nın açılmasını
istiyoruz.
Üstgeçit de herhangi bir şekilde geçişe engel değil. Ama, öyle
bir imaj yaratıldı, bunu ortadan kaldırmış olduk.
Doğru yaptığımıza inanıyorum."
Rumlar ne yapacak?
Üstgeçidin kaldırılması, Lokmacı Kapısı'nın
açılmasını sağlayacak mı? Rumlar, "Madem siz
geçidi kaldırdınız, biz de duvarı yıkıyoruz"
diyecekler mi? Başta AB olmak üzere uluslararası camia, Türk
tarafının bu jestine karşılık Rum tarafına,
"duvarı yıkın" baskısı yapacak mı?
Yoksa Rumların gündeme getireceği "yeni bahaneler"le
"Rum duvarı" desteklenecek mi?
Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt'ın vurgu
yaptığı gibi, AB, Rumlara "İki halkın
yaşamını kolaylaştıracak adımlar
karşılıklı ve eşzamanlı olarak
atılmalıdır" diyebilecek mi? Bekleyip göreceğiz...
FIKRET BILA
MILLIYET 10/01/07
Lokmacı'nın
ardındaki gerçek!
Sonunda KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın istediği
oldu, Lefkoşa'daki Lokmacı üstgeçidi yıkılmaya
başlandı.
Ama bir gerçek değişmedi:
Kuzey Kıbrıs'taki asker gerçeği!
Öyle değil mi?
Kıbrıs Rumları, Papadopulos öteden beri der ki, "Talat'a
kulak asmayın, o bir kukladır; perde arkasındaki esas güç Türk
askeridir."
Lokmacı olayı bu açıdan Papadopulos'un elini güçlendirmiş
olmadı mı? Herhangi bir güvenlik riski olmadığı malum
bir üstgeçidi yıkmak için bile Ankara'lara kadar gidip askere muhatap
kılınan, askerin icazetini almadan uygulamaya geçemeyen bir Mehmet
Ali Talat görüntüsü kimin işine yaradı?
Papadopolus'un değil mi?..
Aynı durum geçen ayın ortasındaki AB zirvesi sırasında
da yaşanmadı mı? AKP hükümetinin tamamen kendi yetki alanı
içindeki bir konuda, Güney Kıbrıs'a liman açmayı öngören
kararıyla ilgili olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Büyükanıt'ın çıkışı, kapalı kapılar
arkasındaki AB zirvesinde Papadopulos'un Türkiye'ye karşı elini
güçlendirmedi mi?
Yine farklı olmadı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat karşısında önce,
Lokmacı üstgeçidinde kendi devletinin polisini buldu. Çünkü KKTC polisi,
kendisine değil Türkiye'nin askerine bağlıydı. Emir oradan
gelince de, kendi talimatının havada kaldığını
gördü.
Hani bağımsızdı KKTC?..
Hani demokrasi vardı KKTC'de?
Peki ya AKP hükümetinin tutumu...
Ne diye Ankara'ya kadar gelmek zorunda bırakıldı KKTC
Cumhurbaşkanı? Mehmet Ali Talat'ı Genelkurmay'la muhatap
kılan hükümet manevrasına niçin ihtiyaç duyuldu?
Çankaya hesapları mı?
Seçim hesapları mı?
Olabilir, bilemiyorum.
Ama tıpkı AB zirvesi sırasında olduğu gibi,
Lokmacı olayı da Papadopulos'u sevindirdi, onun elini güçlendirdi.
Çünkü asker onayı, icazeti olmadan Türk tarafının adım
atamayacağı yolunda bir örneğe daha sahip oldu.
Nitekim, Papadopulos dün ajanslara yaptığı açıklamada mutluluğunu
bir kez daha belirtti.
Bir başka sıkıcı nokta:
Mehmet Ali Talat, Ankara'da Genelkurmay Başkanı'yla
görüşmesinden sonra basına yaptığı açıklamada,
Lokmacı konusunun ele alınmadığını
söylemişti. Sayın Talat'ın neden böyle deme ihtiyacını
hissettiğini anlamak zor değildi.
Ama ertesi gün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt,
basına telefon açarak Talat'ı yalanladı.
Hiç şık olmadı bu tutum.
Birçok bakımdan yadırgatıcıydı.
Büyükanıt Paşa'nın bu yalanlamasında, siyasal otoritenin
yetki alanına karışan siyasal bir çıkış da yer
alıyordu. Kıbrıs'ta tek taraflı adımdan sakınmak
gerektiğini söylüyordu Büyükanıt Paşa...
Öyle mi?
AKP hükümeti ve KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Annan Planı konusunda
tek taraflı adım atarken de asker bundan memnun
kalmamıştı. Bu adıma karşı olduğunu hükümete
söylemişti.
Ancak, o tarihlerde Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda
oturan Hilmi Özkök Paşa, anayasal olarak son sözün hükümete ait
olduğunu belirterek Denktaşgilleri hayal
kırıklığına uğratmıştı.
Bir yandan o dönemde, Ankara'da hükümetin siyasal
kararlılığı, öte yandan Kuzey Kıbrıs'ta Mehmet
Ali Talat'ın başını çektiği yüzde 65'lik
barış hareketi sayesinde, Denktaşgillerin Papadopulos'la
birlikte Kıbrıs'ta topa vurarak Türkiye'nin AB yolunu, Türkiye'nin
demokrasi yolunu kesme hevesi kırılmıştı.
Ama bu heves daha bitmedi.
Devam ediyor.
Türkiye'nin AB yolunu, Türkiye'nin demokrasi yolunu kesmek isteyenler, hiç
kuşkunuz olmasın, Kıbrıs'ta oynamaya devam ediyorlar,
edecekler.
Lokmacı üstgeçidi bu oyunun ufak bir parçası, o kadar.
HASAN CEMAL
MILLIYET 10/01/07
YAZARIMIZ METİN MÜNİR, KKTC'DEKİ ÜSTGEÇİT
TARTIŞMASINI DEĞERLENDİRDİ:
Talat,
zıtlaşma yerine konsensüs aramalı (2)
Lokmacı barikatındaki köprünün kaldırılmasına
Ankara'dan itirazlar gelince ofsaytta kalan Mehmet Ali Talat, konuyu en üst
düzeyde halletmek üzere Türkiye'ye uçtu.
Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Genelkurmay
Başkanı'yla görüştü. Başbakan ve Dışişleri
Bakanı, Talat'ın isteğini anlayışla
karşıladılar. Nitekim Dışişleri
Bakanlığı pazartesi günü yaptığı açıklamada,
"Nihai karar ve inisiyatif KKTC makamlarına ait bir husustur"
diyerek AKP'nin tutumunun askerlerinkinden daha ılımlı
olduğunu gösterdi.
Genelkurmay'da KKTC'nin kurulmasından bu yana asker ilk defa KKTC
anayasasının geçici onuncu maddesini Talat'ın önüne koydu. Buna göre:
Yurt savunması, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Silahlı
Kuvvetleri'nce değil, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından
sağlanır.
Bu çerçevede, Lokmacı Kapısı "askeri yasak bölge"dir
ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin kontrolündedir.
Yani?
Talat'ın iradesinde değildir. Talat'ın bu konuda tek
başına karar alması için anayasal bir yetkisi yoktur.
5 Ocak tarihli görüşmede Genelkurmay Başkanı ona bu yetkiyi
verdi mi?
İstemeye istemeye. Dün köprünün sökümüne başlandı. Bir KKTC
yetkilisinin ifadesiyle bu karar, "kurumların daha fazla zarara
uğratılmaması için alındı." Bundan sonra kurumlar
"özellikle askeri konularda ve güvenlik konularında yoğun bir
diyalog içinde olacaklar."
Bu defalık tamam, ama...
Genelkurmay bir anlamda Talat'a, "Bu defalık tamam, ama bir defa daha
olmasın" demişti.
Lokmacı Kapısı köprüsü krizi KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet
Ali Talat ile Türkiye, özellikle askerler arasındaki
zıtlaşmalardan sadece biridir.
Talat, Türkiye'nin Kıbrıs üzerindeki ağır
varlığını hafifletmesini istiyor. Bu
varlığın en görünür ve en fiziki bölümünü askerlerin meydana
getirmesi zıtlaşmanın daha çok Talat ile askerler arasında
olmasına neden oluyor.
"Olayın esası 'Kimin sözü geçecek?'
inatlaşmasıdır, diye anlattı Talat'ın nasıl
düşündüğünü bilen bir kaynak. "Onlar, 'Kendi kendinize
nasıl karar verirsiniz' diyor. Talat, 'Bu memlekette kimin sözü geçecek?'
diyor."
"KKTC varsa ve bağımsızsa bütün düzenlemelerin buna göre
yapılması lazım" diyor bir başka kaynak. "TC'nin
idare ettiği izlenimini vermemeliyiz."
İktidara geldikten sonra, Talat, TC Büyükelçisi ile Barış
Kuvvetleri Komutanı'nın bayram tebriklerini cumhurbaşkanı
ile birlikte kabul etmeleri geleneğine son verdi. KKTC'nin kuruluş
yıldönümünde askerlerin konuşma yapmasına da karşı
çıktı.
Bu hareketler Talat'a da fazla bağımsızlık vermedi.
Askerler ve kısmen de Dışişleri bürokrasisiyle
arasının soğumasına neden oldu.
Kıbrıslı Türkler, 1955 EOKA terörünün başlamasından bu
yana dolaylı olarak, 1974 çıkarmasından bu yana da doğrudan
Türkiye'nin yönetimi altındadır. Adada 25.000-35.000 asker var.
Polis, itfaiye ve iç istihbarat birimi de doğrudan askere
bağlıdır. Talat'la asker arasında bu konuda da tansiyon
var. Talat, askerin polisi ve diğer birimleri İçişleri
Bakanlığı'na devretmesini istiyor.
KKTC bütçesinin büyük bir bölümünü Ankara finanse ediyor.
Adadaki bütün önemli kararlar gayri resmi bir kuruluş olan Yüksek
Koordinasyon Kurulu tarafından alınıyor. Kurulun üyeleri
Cumhurbaşkanı, TC Büyükelçisi ve Barış Kuvvetleri
Komutanı'dır. Anayasada yeri olmamasına rağmen kurul KKTC'nin
en üst karar merciidir.
Sadece AKP'ye kalsaydı...
Öyle sanıyorum ki, sadece AKP'ye kalsaydı belki Talat istediklerini
daha kolay elde ederdi. Ama, Lokmacı Barikatı konusunda
Genelkurmay'ın Talat'ı küçük düşürmeyi bile göze alarak
yaptığı açıklamalar askerin bu konularda pek taviz vermeye
niyeti olmadığını gösteriyor.
Türk askerleri adaya çıkalı neredeyse 33 yıl oluyor. Her ne
kadar Kıbrıs sorunu çözülmediyse de adaya barış geldi.
Rumların Türklerle çatışma olasılığı çok az.
Türkiye'nin KKTC üzerindeki vesayetini yavaş yavaş
kaldırmasını tartışmaya açmanın belki de
zamanı geldi. Aksi takdirde KKTC'nin uluslararası camia
tarafından kabul edilmesi imkânsızdır.
Ama, bağımsızlık istemek kâfi değildir. KKTC,
rüştünü ispat etmek için bazı şeyleri yapmayı öğrenmelidir.
Örneğin, her şeyden önce vergi toplamayı öğrenip bütçesini
denkleştirmelidir. Başkasının kesesinden
bağımsızlık olmaz.
Talat da zıtlaşma yerine konsensüs aramalı, Meclis'teki siyasi
partileri ve kamuoyunu yanına almak için daha çok gayret etmelidir.
METIN MUNIR
10/01/07
Üst geçit kavgası,
hepimize yara aldırdı
Üst geçit kavgası şimdilik noktalanmış gibi görünüyor.
Ancak, bilançoya baktığımız takdirde, bu olaydan tüm
tarafların yara aldığını kolaylıkla
söyleyebilirim.
Kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar verecek bilgimiz yok.
Kamuoyuna yansıyan bilgiler de çok karışık. Üstüne üstlük,
bir yargıç gibi davranıp kimin haklı kimin haksız
olduğuna karar verecek değiliz.
En büyük yarayı KKTC aldı.
Papadopulos, herhalde şu sıralarda köşesinde kıkır
kıkır gülüyordur. KKTC'de kararların
Cumhurbaşkanlığı tarafından değil,
Barış Gücü Komutanlığı tarafından
alındığını gösterdiğinden dolayı memnundur.
Talat bundan sonra, çok daha farklı bir tutum alacaktır. Çok daha
dikkatli davranacaktır.
Asker de yara aldı.
Şimdiye kadar attığı her adımda çok dikkatli davranan
TSK, bu defa aynı duyarlığı göstermiyormuş gibi bir
izlenim verdi. Ayrıntıları tam bilemeden ve medyaya
yansıyan haberlerden hareket edildiği takdirde, Genelkurmay
Başkanlığı'nın bu krizde çok sert
davrandığı sonucuna varılıyor. KKTC
Cumhurbaşkanı'nın küçük düşürüldüğü gibi bir kanı
doğuyor.
İki cami arasında da Dışişleri
Bakanlığı var.
Sorunu asıl çözmesi gereken taraf iken, asker ile Talat'ı
karşı karşıya bıraktıkları izlenimi
doğdu. İşin içine girip, şu seçim döneminde yara almak
yerine, olaya bulaşmamayı tercih ettikleri gibi bir görüntü verdiler.
Galiba bu olayı burada noktalamakta yarar var.
Eğer kimin haklı, kimin haksız olduğunu
tartışmaya devam edersek
Kimin diğerine ders verdiğini veya
bilek güreşinde kimin kazandığını hesaplamaya
başlarsak, kendimize verdirdiğimiz yarayı daha da büyütürüz.
Gelin, burada duralım.
* * *
BULGARLARA NEDEN
KIZIYORUZ?
Bu yazıyı, çuvaldızı hem kendimize (medyaya), hem de
ilgililere batırmak için yazdım. Konu: Bulgar
sınırındaki vize uygulamasının değişmesi
üzerine koparılan kıyamet.
Hatırlayacaksınız, 1 Ocak günü Bulgaristan ve Romanya, Avrupa
Birliği'ne tam üye olarak katıldılar. Bunun sonucu olarak,
sınırlarındaki vize uygulaması tümüyle AB'ye bağlandı.
Bunu yapmaya mecburdu. Üstelik, bu işin böyle olacağı da, uzun
zaman öncesinden biliniyordu. Yani aylardan beri, 1 Ocak gününden itibaren,
Bulgaristan'a girmek isteyenlere, eskisi gibi kapıda vize
verilmeyeceği ve diğer tüm AB ülkeleri gibi, Schengen uygulamasının
başlatılacağı kesindi.
Sonra ne oldu?
Bir kıyamettir koptu.
Aman efendim, sanki Bulgar Hükümeti'nin Türkler'e cefa çektirmek için vize
uygulamasını değiştirdiği gibi bir hava estirildi.
Kamyon kuyrukları ve sınır kapısında yakınan
Türkler, ekranlara, gazete sayfalarına taşındılar.
Kendi cehaletimizi görmezden geldik ve Bulgarlar'ı suçladık.
Dışişleri Bakanlığı bile araya girip
"yapmayın etmeyin, Bulgarlar'ın bu işte suçu yok"
demek zorunda kaldı.
Doğru, asıl sorumlu bizlerdik.
Zamanında gereken önlemi almamış olan
kamyoncularımızdı, onların bağlı olduğu
işletmecilerdi. Turistlerimizdi. "Canım ne olacak, bir kaç gün
idare ediversinler" diyen vatandaşlarımızdı. Bu
rezalete bizler de (medya) alet olduk. Gerçeği bilmemize rağmen,
sırf şikayetçilere sempatik görünmek için
sayfalarımızı ve ekranlarımızı açtık.
Sonuç: Bulgar dostlarımıza ayıp ettik.
* * *
AB, TÜRK TOPLUMUNU
ALEYHİNE DÖNDÜRMEYİ BAŞARDI
A&G Araştırma Şirketi'nin 32 ilde yaptığı ve
4 Ocak günü Milliyet'te yayınlanan anketinde dikkatimi çekti. Avrupa
Birliği'nin Türkiye'yi tam üyeliğe kabul etmeyeceğine
inananların oranı yüzde 52.6'ya fırlamış. Bu
yanıtı verenlere göre, AB Türkiye'yi sürekli oyalamaktadır. Bunu
da, sadece ödün almak için yapmaktadır. İstediklerinin tümünü elde
ettikten sonra da, sudan bir gerekçe bulup Türkiye'yi dışarıda
bırakacak. Anketin diğer verilerini okuduğunuz zaman, toplumun
kafasında, AB'nin beklediği ödünlerin başında
Kıbrıs'ın geldiği ortaya çıkıyor.
AB yetkilileri acaba bu anketi incelemişler midir, bilemiyorum. Ancak
incelemişlerse, başarılarından dolayı herhalde
kendilerini tebrik ediyorlardır (!). Böylesine bir beceriksizlik kolay
kolay bulunamaz. Düşünebiliyor musunuz, Kıbrıs sorununu temelden
çözmek için yola çıkın, ardından her
attığınız adım sizleri biraz daha batırsın
ve sonunda işin içinden çıkılmaz bir duruma sokun.
Buna başarı denmez de, ne denebilir?
AB, bu becerisiyle Türk toplumunu da kendinden soğutmayı bildi.
İşler daha da zorlaştı. Nedeni de çok basit. Zira bundan
böyle, Ankara'nın Kıbrıs konusunda en basit adımları
atması dahi imkansızlaşıyor. Kamuoyu baskısı
arttıkça, doğal olarak yapması gerekenleri dahi yapamaz bir
noktaya geliniyor.
Bu politika bilinçli mi, yoksa gerçekten beceriksizlik sonucu mu?
Ben AB'nin böylesine bir komplo kurabileceğine inanamam. Zira komplo
kuracak ne planlaması, ne de böyle bir gücü vardır. Tesadüfler
sonucunda bu noktaya gelinmiştir. Buradan sonra nereye gidileceğini
de kimseler bilememektedir.
Özetle, hem bizler hem de AB, beceriksizlikler denizinde boğuluyoruz.
MEHMET ALI
BIRAND MILLIYET 10/01/07
Geç
oldu, güç oldu, ama kalktı
|
|
|
Gün boyunca süren üstgeçidin söküm
çalışmalarına gazeteciler kadar KKTC'liler de ilgi gösterdi.
FOTOĞRAF: MUSTAFA
SAĞIROĞLU / AA |
Lefkoşa Belediyesi
dün Lokmacı'daki üstgeçidi kaldırdı. İki toplumu
buluşturacak kapının açılması için artık Rumlar
baskı altında
10/01/2007 (979
kişi okudu)
LEFKOŞA - KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Genelkurmay arasında gerilime
yol açan 1963'ten kalma Lokmacı Barikatı önündeki üstgeçit sonunda
kaldırıldı. Talat'ın 28 Aralık'ta 'çözüme yönelik bir
jest olarak' kaldırılacağını duyurduğu ancak
Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 'adımlar
eşzamanlı atılmalı' şartı koyduğu üstgeçit,
sağlanan uzlaşmanın ardından dün söküldü. Dün sabah
başlayıp akşam saatlerinde sökümü tamamlayan Lefkoşa Türk
Belediyesi malzemeleri şimdilik depoya kaldırıldı.
Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğulları,
yıkımın 200 bin YTL'ye mal olduğu ve sökülen malzemelerin
tamir edilip Atleks Sanverler Ortaokulu'nun önüne monte edileceğini
kaydetti.
KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca,
üstgeçidin kaldırılmasının ardından
"Kıbrıs Türk tarafındaki bütün tartışmalara
karşın, Lokmacı kapısını açma inisiyatifi ve
kararı ortadadır. Kıbrıs'taki durumu iyileştirmeye
dönük bir adım daha attık. Amaç, iki halkın
buluşabileceği olanaklar yaratmaktır" derken, buna Rum
tarafının direndiğini söyledi. Erçakıca, Kıbrıs
Rum tarafının muhatabının Kıbrıs Türk tarafı
olduğunun altını çizerken, Lokmacı'nın
açılması konusunda karar alınmadan Türkiye'yle de gerekli
istişarelerin yapıldığının altını
çizdi. Erçakıca, Talat'ın adadaki Türk askeri
varlığının azaltılmasını istediği
iddialarını ise yalanladı. Gazeteci ordusu ve halkla
yıkımı izleyen KKTC İçişleri Bakanı Özkan Murat
ve Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev
de topun artık Rum tarafında olduğunu belirtti.
Erdoğan: Bize
saygı duymak düşer
Başbakan Tayyip Erdoğan da dün, Lokmacı üstgeçidi
tartışmalarıyla ilgili olarak, "Bizim
tanıdığımız bir devlet değil mi? Oranın bir
cumhurbaşkanı, bir hükümeti yok mu? Nihai kararı onlar verir.
Bize de saygı duymak düşer. KKTC kararını vermiştir"
açıklamasını yaptı.
Lokmacı bölgesi 1963'te Enosis yüzünden barikatla ayrıldı.
1974'te Türk tarafı Lokmacı'ya, Rum tarafı da Ledra'daki
barikata duvar ördü. Şimdi Yeşil Hat kapsamındaki barikat, iki
tarafın yoğun alışveriş yaptığı
çarşıyı ikiye böldü. Kendi duvarını 24 Kasım
2005'te yıkan KKTC, ara bölgede nöbet değişiminde askerlerle
yayalar karşılaşmasın diye yarı parası
Türkiye'den 1 milyon dolara geçit yaptı. Rumlarsa, yıkım için
'ara bölgenin ihlali' deyip, BM'ye şikâyetçi olmuştu. (Dış
Haberler)
Sıra duvarda!
HERKES ORADAYDI... Üst geçidin yıkım
çalışmalarını yerli ve yabancı basın ordusunun
yanında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı
Raşit Pertev, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü
Asım Akansoy, LTB Başkanı Cemal Bulutoğluları,
İçişleri Bakanı Özkan Murat, Bayındırlık ve
Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Başbakanlık Özel Kalem
Müdürü Erkut Şahali ve ABD Büyükelçiliği'nden diplomat Mark Libby de
izledi. Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit
Pertev, Libby'le bir süre sohbet de etti. Lefkoşa Polis Müdürü Şenay
Kebapçı, BDH Başkanı Mustafa Akıncı, bazı
milletvekilleri ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin liderleri vardı
RUM YÖNETİMİ: ASKERLER DE UZAKLAŞSIN... Lokmacı'da
köprünün kaldırılması çalışmaları
sırasında, sivil toplum örgütleri ve siyasi erkten, barış
için bir adım daha atıldığı ve bundan sonra Rum
yönetiminin elini taşın altına koyması gerektiği
açıklamaları geldi. Rum tarafı "üst geçidin
kaldırılmasının, kapının açılması için
yeterli olmadığını, tüm engelleri ortadan
kaldırmadığını" açıkladı. Rum
tarafı, üst geçidin kaldırılmasının yanında,
bölgedeki bayrakların kaldırılmasını, askerin bölgeden
uzaklaşmasını, sınır niteliği kazandıran
düzenlemelerin ve sembollerin kaldırılmasını da istiyor
Uzun süren tartışmalara ve Cumhurbaşkanı Mehmet
Ali Talat ile TC Genelkurmay arasında krize neden olan Lokmacı
Barikatı'ndaki üst geçidin yıkımına başlandı.
Lefkoşa Türk Belediyesi tarafından yıkılan üst
geçitle ilgili çalışmaları izlemek üzere çok sayıda yerli
ve yabancı basın mensubu yine Lokmacı'da izdiham yarattı.
Polis de, bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı.
Lokmacı'da köprünün kaldırılması
çalışmaları sırasında, sivil toplum örgütleri ve
siyasi erkten, barış için bir adım daha
atıldığı ve bundan sonra Rum yönetiminin elini taşın
altına koyması gerektiği açıklamaları geldi. Rum
tarafı "üst geçidin kaldırılmasının,
kapının açılması için yeterli
olmadığını, tüm engelleri ortadan
kaldırmadığını" açıkladı. Rum tarafı,
üst geçidin kaldırılmasının yanında, bölgedeki
bayrakların kaldırılmasını, askerin bölgeden
uzaklaşmasını, sınır niteliği kazandıran
düzenlemelerin ve sembollerin kaldırılmasını da istiyor.
Köprünün yıkımını izleyen bazı
vatandaşlar, Kıbrıs Türk tarafının çözüm için önemli
bir adım attığını söylerken, bazıları da,
"Bu iş hiç hayrımıza olmadı. Rumların
barış yapmaya niyeti yok. Köprünün kaldırılması bir
şey ifade etmez. Bunu yapalım, Rumlar yarın başka bir
şey isteyecekler" diyerek umutsuz konuştu.
Barikatta yoğun gün
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Sözcüsü Hasan Erçakıca
aracılığıyla 28 Aralık'ta yaptığı
açıklamada, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum
taraflarının, 2007 yılının ilk çeyreği içinde
kapsamlı çözüm müzakerelerini başlatma kararlarına ve iki
halkın işbirliği duygularının geliştirmesine
yardımcı olmak amacıyla Lokmacı Kapısı'nın
açılmasına engel olduğu ileri sürülen üst geçidin
kaldırılmasına karar verdiğini
açıklamıştı.
Günlerdir kamuoyunun gündemine oturan Lokmacı köprüsünün
yıkımına en nihayet dün saat 10.30 da Lefkoşa Türk
Belediyesi ekiplerince başlandı.
Yıkım çalışmalarını Lefkoşa
Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları kompresörün
düğmesine basarak başlattı.
Üst geçidi kaldırma çalışmaları için çok
sayıda yerli ve yabancı basın mensubu da Lokmacı'ya
toplanırken, çalışmalar Rum tarafından da izlendi.
Yıkım çalışmalarını izleyenler
arasında Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı
Raşit Pertev, Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü
Asım Akansoy, LTB Başkanı Cemal Bulutoğluları,
İçişleri Bakanı Özkan Murat, Bayındırlık ve
Ulaştırma Bakanı Salih Usar, Başbakanlık Özel Kalem
Müdürü Erkut Şahali ve ABD Büyükelçiliği'nden diplomat Mark Libby de
köprünün kaldırılması çalışmalarını izledi.
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev,
Libby'le bir süre sohbet de etti. Lefkoşa Polis Müdürü Şenay
Kebapçı, BDH Başkanı Mustafa Akıncı, bazı
milletvekilleri ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin liderleri vardı.
Ayrıca, kompresör kullanılarak başlanan üst geçitle
ilgili çalışmalara Arasta esnafı ile bazı sivil toplum
örgütü temsilcileri de büyük ilgi gösterdi. Bu arada polis ve LTB ekipleri,
bölgede geniş güvenlik önlemleri aldı.
Murat: "Karşıda utanç duvarı var"
İçişleri Bakanı Özkan Murat, Lefkoşa Lokmacı
Barikatı'ndaki köprünün kaldırılmasının ardından
Rum tarafındaki duvarın kaldırılması ve barikatın
açılması gerektiğini vurguladı.
Köprüyü kaldırma çalışmalarını yerinde
inceleyen İçişleri Bakanı Özkan Murat, burada Türk ve Rum
gazetecilere yaptığı açıklamada, Kıbrıs Türk
tarafının duvarın ardından Rumlar tarafından bahane
haline getirilen köprüyü de yıktığını belirterek,
"Elimizden geleni yaptık ama karşıda koskoca utanç
duvarı duruyor" dedi.
Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un, "Köprü
kalksa bile bu yolun açılacağı anlamına gelmez"
şeklindeki açıklamasına dikkat çeken Özkan Murat, "Türk
tarafı yine elini uzattı ama görünen o ki elimiz havada
kalıyor" diye konuştu.
İçişleri Bakanı Özkan Murat, bir soru üzerine, Güvenlik
Kuvvetleri Komutanlığı ile Cumhurbaşkanlığı
ve hükümet arasında kesinlikle sorun bulunmadığını da
söyledi ve "Zaten bugünden itibaren bunları konuşmanın
anlamı yok" dedi.
Bundan sonra Rum tarafındaki duvarın
kaldırılmasına yoğunlaşmak gerektiğini vurgulayan
Özkan Murat, bir Rum gazetecinin, "kapının açılması
halinde polis ve gümrük kontrolü olacak mı" şeklindeki sorusuna,
"Bütün geçiş kapılarında ne varsa burada da o olacak"
karşılığını verdi.
Murat, yine bir Rum gazetecinin "askersizleştirme" ile
ilgili sorusu üzerine de, "Biz o konuda da görevimizi yaptık.
Adayı barışa götürecek Annan Planı'na evet dedik" diye
konuştu.
Bulutoğluları: "Köprünün
kaldırılması Rum tarafının da
duvarı açmasını sağlar"
Lefkoşa Türk Belediyesi Başkanı Cemal
Bulutoğluları Lokmacı kapısındaki köprünün
kaldırılmasının Rum tarafındaki duvarın
yıkılmasını sağlaması umudunu belirtti.
Lokmacı köprüsünün yıkım
çalışmalarını yerinde inceleyen LTB Başkanı Cemal
Bulutoğluları basına değerlendirme yaptı.
Bulutoğluları, LTB olarak Lokmacı Barikatı'ndaki
köprünün kaldırılması ile aynı anda da Rum kesimindeki
duvarın yıkılması beklentisi içerisinde
olduklarını ancak Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın
dün aldığı bir kararla LTB olarak köprüyü yıkma görevini
yürüttüklerini söyledi.
"Umarız Cumhurbaşkanımızın bu konuyla
ilgili daha çok bilgileri vardır, bu köprünün kaldırılması
Rum tarafının da duvarı açmasını sağlar bizim
beklentimiz budur" ifadelerini kullanan Bulutoğluları, iki
çarşının yeniden birleşmesini ve buradaki esnafın
ekonomik yönden kalkınmasını istediklerini söyledi.
Bulutoğluları , daha önce Lokmacı
kapısının açılması konusunu Rum Belediye
Başkanlarıyla görüştüğünü anımsatarak
"Onların her zaman öne sürdüğü köprü vardı bugün o köprüyü
de kaldırıyoruz ,dur bakalım bundan sonra ne olacak neler öne
sürecekler" diye konuştu.
Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos'un kapının
açılmasıyla ilgili öne sürdüğü şartlarla ilgili
görüşünü açıklarken "Böyle bir şey olamaz bunu yapmak
isterse sayın Papadopulos bir an önce Sayın Talat'la anlaşmaya
oturması lazımdır ve Kıbrıs meselesini çözmesi
lazımdır" dedi.
Bulutoğluları Papadopulos'un Lokmacı'dan askerin
arındırılmasını da istediğini anımsatarak
bunun ancak BM ile yapılacak görüşmelerle mümkün olabileceğini
söyledi.
Atleks Sanverler'e geçit olacak
Bulutoğluları bir gazetecinin "köprü
kaldırılıyor içiniz rahat mı" sorusuna,
"İçim rahat değildir, Papadopulos bu işi gurur meselesi
yaptı galiba toplumunu düşünen bir lider olsaydı bizden
kendisine uzatılan eli geri çevirmezdi" yanıtını
verdi.
İki toplumun da Lokmacı Barikatı'nın
açılmasını beklediğini ama maalesef bu
adımının tek taraflı atıldığının
görüldüğünü ifade eden Bulutoğluları ilerleyen günlerde
aynı adımın Rumlar tarafından da atılması umudunu
belirtti.
Cemal Bulutoğluları bir başka soru üzerine ise
"Lokmacı köprüsünün yapım çalışmalarının
akşama kadar tamamlanacağını, köprünün belediye
ambarına götürüleceğini orada tadil edildikten sonra da Atleks
Sanverler Ortaokuluna üst geçit olacağını kaydetti.
Pertev: "AB ile BM'nin Rum
tarafına baskı uygulaması gerekiyor"
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit
Pertev Lokmacı Barikatı'nda bulunan köprünün
kaldırılmasının ardından AB'nin ve BM'nin
Kıbrıs Rum tarafına tam bir baskı uygulaması
gerektiğini ve Lokmacı Barikatı'nı açtırması
gerektiğini vurguladı.
Pertev, Kıbrıs Türk tarafının bu konuda kendi
üzerine düşeni yaptığını da belirterek,
"Şimdi top Rum tarafındadır ve şu andan itibaren Rum
tarafı harekete geçmelidir" dedi.
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit
Pertev, Lokmacı Barikatı'nda bulunan köprünün
kaldırılması çalışmalarını izlerken
basına yaptığı açıklamada, son bir buçuk
yıldır Lokmacı Barikatı'nın
kaldırılması için epeyce çalışmalar
yapıldığını, bu çalışmaların da hep iyi
niyetle gerçekleştirildiğini anımsatarak, geçen yıl
barikatın açılması için oldukça fazla gayret sarf
edildiğini, ancak karşı taraf köprüyü bir bahane olarak
kullanınca görüşmelerin tıkandığını söyledi.
Bu yıl da o bahaneyi Kıbrıs Türk tarafı olarak
ortadan kaldırıyor olduklarını ifade ederek, "Halbuki
bu geçit geçiş içindi, duvar değildi. Bir geçit, geçişi önlemek
için değildir, ama bu bahane olarak kullanıldığı için
onu da ortadan kaldırmaya karar verdik. Şimdi top Rum
tarafındadır" diye konuştu.
Kıbrıs Türk tarafı olarak bir buçuk yıl boyunca
tüm kurumlar olarak çok gayret sarf ettiklerini, ancak Rum tarafının
"bir duvar gibi" karşılarında durduğunu ve
kılını bile kıpırdatmadığını dile
getiren Raşit Pertev, "Artık bütün dünya görmelidir ki
Rumların da en azından kıllarını
kıpırdatmaları gerekiyor. En azından
karşımızda olan o ucube duvarı yıkmaları
gerekiyor" görüşünü vurguladı.
Pertev, Kıbrıs Türk tarafının köprüyü
kaldırmasının ardından barikatın açılması
için topun Rumlara geçtiğini ve Rum tarafının da şu andan
itibaren artık harekete geçmesi gerektiğini söyledi.
Basına yaptığı açıklamaların
ardından gazetecilerin sorularını da yanıtlayan
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Pertev, Rum Yönetimi
Başkanı Tasos Papadopulos'un yine ön şartlar öne sürdüğüne
işaret edilerek, bu konudaki görüşünün ne olduğu sorusuna
karşılık, "Biz, barış ve iki toplum
arasındaki iyi ilişkiler için elimizden geleni yapıyoruz. Rum
tarafı, durmadan bu ilişkileri sürtüşme noktasına
getiriyor. Bu sürtüşme halklara da yansır. Biz, bunu önlemeye
çalışıyoruz. Köprünün kaldırılması, barikatın
bir an evvel açılması için yapılan girişimler iki halk
arasında olan uyumun tekrardan düzelmesi ve bu sürtüşmelerin ortadan
kalkması için atılan adımlardır" dedi.
Müsteşar Pertev, "Eğer burası AB toprağı
ise, bu kadar sürtüşme olmaz. AB'nin ve BM'nin, bu andan itibaren
Kıbrıs Rum tarafına tam bir baskı uygulaması gerekiyor
ve bu geçiş noktasını açtırması gerekiyor. Biz bu
konuda üzerimize düşeni yaptık" dedi.
Pertev, "köprünün kaldırılmasının
ardından gelişmeler ne olacak?" şeklindeki soruya
karşılık da şunları kaydetti:
"Kıbrıslı Türklerin ekonomik
zorluk içinde kalmasını istiyorlar"
"Artık sorumluluk Rum tarafındadır. Bu kapı
açılmazsa bunun sorumluluğu Rum tarafında olur. 'Neden
açılmasını istemiyorlar' sorusunun cevabında ekonomik konu
öndedir. Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs Türk
tarafının ekonomik zorluklar içerisinde kalmasını istiyor.
Ancak iki tarafın ekonomik yönden güçlendiği zaman
barış olabilir. Bu yüzden bu geçiş noktasının
açılmasını engellemek bir yerde 'barışın önünde
bir duvar gibi durmak' demektir. Artık biz bütün engelleri
yıktık, önümüzü açtık, ama onlar duvar gibi önümüzde duruyorlar,
bu duvarı kaldırmalıdırlar."
Pertev, "2007'de yeni çalışmalar ne yönde olacak?"
sorusuna karşılık da şöyle konuştu:
"Köprünün kaldırılması yeni yılda yapılacak
görüşmeler için bir jesttir. 2007'de Sayın Conis ile yoğun bir
görüşme süreci bekliyorum.
Benim kişisel beklentilerim bu doğrultuda.
Ümidimiz Gambari sürecinin canlanması ve hem özlü konuların
hem de gündelik konuların daha geniş komiteler çerçevesinde ele
alınmaya başlanmasıdır."
Bu arada Başbakanlık Özel Kalem Müdürü Erkut Şahali ve
AB Komisyonu Kıbrıs Türk Çalışma Masası Şefi
Andrew Rasbash da köprünün kaldırılması
çalışmalarını izledi. Cumhurbaşkanlığı
Müsteşarı Raşit Pertev, Erkut Şahali ve Rasbash bir süre
sohbet de etti.
Akıncı: "Geçiş açılmazsa
beyinsel duvarlar daha da
güçlenecek"
Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı
Mustafa Akıncı, Türk tarafının duvarı fiziken
yıkmış olmasına rağmen, eğer Lokmacı
geçişi açılmazsa, bir süre sonra beyinsel duvarların daha da
güçleneceğini söyledi. Akıncı, Lokmacı köprüsünün
kaldırılması çalışmalarını yerinde inceledi.
Mustafa Akıncı burada yaptığı
açıklamada, maksadın kapının açılması
olduğunu söyledi ve köprünün kaldırılmasının
kapının açılması yönünde bir adım olmasını
diledi.
Türk ve Rum taraflarının konuyu önceden bir araya gelip
konuşarak ele almış olmalarının tercihleri
olduğunu, ancak bunun böyle yapılmamasının bundan sonra da
böyle ele alınmayacağı anlamına gelmeyeceğini belirten
Akıncı, "Yani Ledra Palace'da olduğu gibi, burada da
dekonfrantasyon önlemlerinin uygulanması tercihimizdir... Bu köprü,
sorunlardan en önemlisi olarak gündemdeyken, şimdi
kaldırılıyor. Dolayısıyla karşıdaki
duvarın da indirilmesi ve geriye kalan diğer sorunların da
tarafların BM tarafından bir araya getirilerek ele
alınmasını önermekteyiz" dedi.
BDH Genel Başkanı Akıncı, köprünün
kaldırılmasının işe yaraması için bunun
yapılması gerektiğine, aksi takdirde bir süre sonra fiziki
duvarın yıkılmış olmasına rağmen, beyinsel
duvarların daha da güçleneceğini kaydetti.
Makbule Ötüken'den
engelleme girişimi
Öte yandan, Annan Planı süresince de,
çıkışlarıyla tanınan Makbule Ötüken adlı
vatandaş, Lokmacı köprüsünü kaldırmaya gelen vinci engellemeye
çalıştı. Vincin önüne geçerek, "Yazıklar olsun"
diye bağırmaya başlayan Ötüken, polis tarafından güçlükle
yatıştırıldı.
Sivil toplum ne dedi?... Sivil toplum ne dedi?... Sivil toplum ne
dedi?... Sivil toplum ne dedi?
İnşaat Mühendisleri
Odası Başkanı Salim Piyale:
"Köprünün yıkılması bir yolun daha
açılmasına, insanların yakınlaşmasına
katkıdır. Politikacılar politik dans yapmaya devam ediyorlar.
Bardağın boş tarafına değil de dolu tarafına
bakmak gerekir. Eğer katkı sağlayacaksa her iki tarafın
toplumu ve sivil toplum örgütlerinin, politikacıları
cesaretlendirmesi gerekir. Köprünün yıkılması kapının
açılmasını sağlayacaksa, bu bizi mutlu edecek"
DEV-İŞ Başkan Mehmet Seyis:
"Köprünün kalkması bizim açımızdan çok önemliydi.
Bu hareket Kıbrıs Türk tarafının çözüm isteğini bir
kez daha göstermesidir. Köprü açıldığında, yolun
açılmasını da zorlamalıyız. Güneydeki çözüm
yanlılarıyla da görüşeceğiz. Köprünün kalkması çözüm
için çok önemliydi. Bugün bunu izlemek bize mutluluk verdi. Belki de
barışın yolundaki engellerden birinin
kalkışını izledik. Sıra duvarda"
GÜKAD Başkanı Hakan Kuntay:
"Keşke bu köprü yapılırken ve
yıkılırken bu kadar ses çıkmasaydı. Böyle bir olayda
tansiyonun yükselmesine gerek yoktu. Kapının sökümüyle ilgili bence
en önemli olay, Anayasa'nın geçici 10. maddesinin
tartışılmasıydı. Halk olarak kavgaya girmeden,
sivilleşme ve demokratikleşme yolunda ilerlemeliyiz. Arzumuz
Kıbrıs Türkü'nün ve Türkiye'nin menfaatine sonuçlar
alınmasıdır."
Dizdarlı: Sıra Güney Kıbrıs'taki
sivil toplum örgütlerinde
"Sivil toplumun sivil iradesiyle bir köprü
kaldırılıyor. Şimdi sıra Güney Kıbrıs'taki
sivil toplum örgütlerinde, görev onlara düşüyor. Nasıl ki bir evet,
barışı getirmeye yetmediyse, tek taraftan köprünün
yıkılması da yetmez. Duvarın kalkması,
kapının derhal açılması lazım".
KIBRIS
10/01/07
Bridge coming down at last
By Simon Bahceli
WORK finally began in
earnest yesterday on the removal of the bridge on the Turkish Cypriot side of
the Ledra Street barricade, possibly paving the way for the opening of Cyprus
fifth crossing point in the Green Line dividing the island.
The ball is now in the court of the Greek Cypriot side, Rasit Pertev, chief
advisor to Turkish Cypriot leader Mehmet Ali Talat, told the Cyprus Mail
yesterday as workmen began attacking the bridge with pneumatic drills and axes.
The move came after a week of wrangling between the Turkish Cypriot authority
and military officials, who continue to maintain they have security concerns
over the crossing.
Clearly pleased that demolition of the bridge erected by north Nicosias
former mayor Kutlay Erk as a way of not hindering military access to the area
was under way, Pertev said: Weve spent a great deal of energy on trying to
get this crossing open. The Greek Cypriot side, on the other hand, has not
moved an inch. Now they have to do more than watch us from their hole in the
wall.
Many in the north expressed surprise yesterday that Talat and his civilian
authority had succeeded in overriding military concerns. At the weekend,
hawkish Turkish Chief of Staff Yasar Buyukkanit openly criticised Talat for
announcing his plan to demolish the bridge without first consulting the
military. Talat reacted by saying he had conferred, but nevertheless intended
to go ahead with the demolition.
The row ended yesterday with a statement released by the Turkish foreign
ministry stating the decision ultimately rested with the Turkish Cypriot
authority.
The Turkish Cypriot side now says it is waiting for a response from the Greek
Cypriot side on whether it will reciprocate to what the Turkish side describes
as a good will gesture aimed at increasing contacts between the two
communities.
Lets give them a chance to react, Pertev said yesterday.
However, an official statement from the Turkish Cypriot leaders spokesman
Hasan Ercakica cast doubt on the likelihood of a positive response from the
south.
After we announced that we would remove the bridge, the Greek Cypriot
government announced that it had appealed to the UN for the start of
discussions on opening the crossing. The UN, however, denied that such an
appeal had been made.
They [the Greek Cypriot side] sought to manipulate the situation, but were
caught in the act, the statement said, adding that this was an indication
that the Greek Cypriot side does not wish to see an improvement in relations
between the two sides.
Talats office sought yesterday to play down the significance of his clash with
the military by insisting that, all necessary consultations were made before
the decision [to remove the bridge] was taken and that Talats meeting with
Buyukkanit in Ankara last Friday was aimed at allaying concerns in some
quarters. He added that delays in beginning demolition work stemmed from the
length of time needed to complete consultations.
Interestingly, Talats spokesman also chose yesterday to repeat claims that
Talat had not asked Buyukkanit to consider Turkish troop reductions in the
north a concessionary move that would undoubtedly have a significant effect
on soon-to-begin negotiations on solving the Cyprus problem.
During meetings in Ankara the subject was never on the agenda, and was not
even discussed in an exchange of views, the spokesman said.
Cyprus Mail 10/02/2007
Dont expect us to applaud this
move
By Jean Christou
THE GOVERNMENT said
yesterday it saw no reason to applaud the Turkish Cypriot side for taking down
something that had been illegal in the first place.
Spokesman Christodoulos Pashiardis said yesterdays removal of the footbridge
erected a year ago at the north end of Ledra Street could not be considered a
concession or a gesture of good will.
He said the government saw no reason for the Greek Cypriot side to applaud the
move as a noble gesture of goodwill, neither should it
be rewarded with concessions on our part.
He said the opening of Ledra Street as a crossing point was never solely
dependent on the removal of the bridge, but was also dependent on the security
of those who would be crossing.
The Greek Cypriot side submitted a list of conditions for the opening of Ledra
Street to the UN nine months ago.
Demands include military disengagement from the area on both sides under the
supervision of UNFICYP and the termination of Turkish patrols on Ermou Street,
which cuts across Ledra on the Turkish side.
The demands also include securing the safety of dilapidated buildings in the
Green Line along the passageway, and the removal of all nationalistic symbols
such as flags and other provocative material on both sides.
Until all that was done, the barrier on the Greek Cypriot side would not come
down, Pashiardis said.
We are ready to discuss our proposals through the UN Peacekeeping Force in
Cyprus to open the crossing point and enable more contacts between the two
communities of Cyprus. There is no political expediency on our part. he said,
adding that the opening was initially touted as a means of creating trust
between the two sides.
Pashiardis also said it had been the Greek Cypriot sides idea to open the
crossing point at Ledra Street.
We submitted our proposals for the opening of the crossing point in December
2005 and in July 2006. A year after the submission of our proposals, the
Turkish side chose just one part of our overall proposals, namely the
dismantling of the footbridge, announcing that this is a Turkish initiative and
a sensational move, he said.
Unlike the Turkish side, the government was not interested in creating
impressions, and questioned the other sides commitment.
If the Turkish side really seeks to open the crossing point, why does it not
proceed to a dialogue that would enable the removal of every obstacle that
hinders the free and secure movement of people? Pashiardis said.
He said that so far the Turkish Cypriots had not responded to the governments
invitation to a dialogue, issued nearly two weeks ago.
I have no reason to doubt that UNIFICYP conveyed our proposals to the Turkish
side. But I have reasons to doubt that the Turkish side is not aware of our
proposal. Our proposals, our readiness and our willingness to discuss all
aspects concerning the smooth and secure opening of the crossing point are
still valid, Pashiardis added.
Pashiardis also said the approval to dismantle the bridge had come from the
Turkish military and that the Turkish Cypriot leadership was merely complying
with Ankara.
This comment followed press reports that Talat had imposed his will on the
Turkish military.
Pashiardis said the Turkish General Staff had issued an announcement saying
that the opening of the Ledra Street crossing point fell within its exclusive
competence.
The first and last word regarding the Cyprus issue, belongs to Ankara and not
to the Turkish Cypriot leadership, he said.
What would be the purpose or the outcome of any meeting between President
Papadopoulos and Mehmet Ali Talat, who is considered by the Turkish army as
incompetent and who is basically hindered by the Turkish army in discussing
matters of a military nature?
He also said that any meeting outside of those proposed under the UN-backed
technical committees, would be pointless other than to create impressions, and
would have no practical value.
Pashiardis also commented on reports that Talat had asked for the withdrawal of
a number of Turkish troops. He said the government had no such information and
that even if such reports were true, it would mean nothing as the occupation
would remain.
Cyprus Mail 10/02/2007
Demirel'den Alman Büyükelçiye
Kıbrıs tepkisi
ANKARA(ANKA)
Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Kıbrıs sorunun
çözüm yeri BMdir diyen Almanya Büyükelçisi Eckart Cuntza Pekiyi o zaman
Rumların ABde işi ne" diyerek tepki gösterdi.
Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları
Araştırma ve Uygulama Merkezi (ATAUM)ve Türkiye AB Derneğinin
AB Treni Gidiyor mu?" başlıklı toplantıda
konuşan Demirel kendisinden önce konuşma yapan Almanya Büyükelçisine
tepki gösterdi. Almanya Büyükelçisi Cuntzun konuşmasında
Kıbrıs sorununda çözüm yeri AB değil BMdir" yönündeki
sözlerine Demirel, konuşmasında Kıbrıs sorunun çözümü BM
de Pekiyi o zaman Rumların burada (ABde) işi ne" diye sordu.
Demirelin bu tepkisi salondaki dinleyiciler da alkışladı.
Demirel, Kıbrıs Rum Kesiminin bütün adayı temsil ediyor gibi,
AB üyesi yapılması kadar büyük bir yanlışın
olamayacağını" belirtti ve Avrupanın bu hatanın
bedelini ne Türkiyeye ne de kendi haklarına ödetmemesi gerektiğini
kaydetti. 600-700 bin nüfuslu Kıbrıs Rum Kesiminin Türkiyenin
üyeliğini engellemeye çalıştığını söyleyen
Demirel, Peki diğer 477 milyon AB vatandaşının fikri ne
oldu, bu kabul edilemez" dedi. Demirel Yunanistan ve Türkiyenin girmediği
bir yere Kıbrısın üye yapılmasının da bir ihlal
olduğunu kaydetti.
AB projesinin bir pazar projesi değil, bir
barış projesi olduğunu kaydeden Demirel, Avrupanın
kaygısının Pazar değil bir tarafın diğerini
tahrip etmesi olduğunu söyledi. Almanya ile Fransanın tarihten gelen
bir husumeti olmasına karşın AB ile bir araya geldiğini
anımsatan Demirel, Türkiyenin adının hala Avusturya
tarafından Viyana Kuşatması ile anılmasına tepki
göstererek, Bu husumet, Almanya ile Fransa arasındakinden daha mı büyük"
diye sordu.
ABnin Doğu Avrupa ve Balkan ülkelerini de
içine alarak genişlediğini kaydeden Demirel, Doğu Avrupa
ülkeleri, Avrupanın yeğenleri, Balkanlar da kuzenleri. Türkiye ise
yetim" dedi. Şu anda ABye üye olan 27 üyenin 21inin müzakere ederek
birliğe girdiğini belirten Demirel, müzakere sürecinin hepsinde zorlu
geçtiğini söyledi. Türkiye içinde ABye verilen desteğin yüzde 70ten
yüzde 30a gerilediğini vurgulayan Demirel, Avrupa değerlerine
verilen desteğin değil aksine AB yönetimine verilen desteğin
azaldığını ifade etti.
Avrupada çok akil adam" olduğunu
söyleyen Demirel bu akil adamların Avrupanın
çıkarlarını bildiğini söyledi. Soğuk savaşın
ardından Türkiyenin öneminin azalmadığını da anlatan
Demirel, Avrupa ile Asyanın tekrar bir araya geldiğini İpek
Yolunun tekrar açıldığını ve Türkiyenin de burada
köprü vazifesi göreceğini söyledi.
Aynı toplantıda, Demirelden önce
konuşan DYP Genel Başkan Yardımcısı Nüzhet Kandemir ve
CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ, AB içinde yükselen
milliyetçiliğe dikkat çektikleri konuşmalarında birliğin
Türkiyeye karşı takındığı tutumları
eleştirdi. CHP Milletvekili Elekdağ tarihte sömürülen ülkelerin bile
emperyal devletler karşısında Türkiyeden daha çok söz
hakkı olduğunu söyledi.
Aynı toplantıda söz alan AKP
Milletvekili Mehmet Dülger de Türkiye ile AB arasındaki görüşmelerde
ikili konulardan çok Kıbrıs, Ermeni, Alevi, Kürt meseleleri gibi
konuların gündeme gelmesini eleştirdi.
Almanyanın Ankara Büyükelçisi Cuntz da
ABnin çifte standart, ırkçılık, Kıbrıs nedeniyle
haksızlık gibi olumsuz ifadelerle gündeme gelmesini eleştirdi.
Cuntz Türkiyeye de övgüler yağdırarak Türkiyedeki bazı
bölgelerin Almanyadaki benzerlerinden çok daha iyi durumda olduğunu
kaydetti. Cuntz Kıbrıs sorunun çözüm yerinin AB değil BM
olduğunu kaydetti.
MILLIYET 11/01/07
FT: Türk hükümetinin askerleri
dışlayacak kadar güveni var
Türk hükümetinin ulusal çıkarlara
ilişkin konularda askerleri dışlayacak kadar güveni olduğu
yorumu yapıldı. Financial Times gazetesi, Lokmacı köprüsünün
Türk askerlerinin isteklerine rağmen
kaldırıldığına dikkat çekerken bir diplomata atfen
bunun Türk hükümetinin ulusal çıkarlara ilişkin konularda
(askerlerin itirazlarını) geçersiz kılacak güveninin
olduğu" nu yansıttığını yazdı. Ekonomi
gazetesi Financial Times, Lefkoşadaki Lokmacı köprüsünün
kaldırılması olayını değerlendirirken Türk
Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs adasının geleceği
konusunda, Kuzey Kıbrısta bulundurulan 40 bin askerinin varlığı
ile güçlendirilen boğucu bir hakimiyetin olduğunu ancak bunun bu
hafta zayıfladığını öne sürdü.
SİVİLLERİN KIBRIS
POLİTİKASINI DİKTE ETMESİNİN ENDER ÖRNEĞİ
Gazete, şahin" olarak
nitelendirdiği Genelkurmay Başkanlığının
isteklerine rağmen AKP Hükümetinin desteği" ile KKTC
Yönetiminin köprüyü kaldırdığını belirtirken, Siyasi
analistler ve diplomatlar, silahlı kuvvetlerin
dışlanmasının, sivillerin, özellikle, işgal ve
KKTCnin kuruluşunun, ulusal çıkarların bir zaferi olarak
değerlendirildiği Ankarada Kıbrıs politikasını
dikte etmesinin ender bir örneği olduğunu söylüyorlar" diye
yazdı. Financial Times şöyle devam etti:
Bir diplomat, bunun Türk askerlerinin
parlamentoya daha çok hesap vermesi amacıyla anayasal reformları
geçiren Türk hükümetinin ulusal çıkarlara ilişkin konularda ne ölçüde
(onların itirazlarını) geçersiz kılacak güveninin
olduğunu yansıttığını söyledi. Türk Silahlı
Kuvvetlerinin Türkiyede dört kez darbe yaptığını ve halk
tarafından en güvenilir kurum olarak değerlendirildiğini
anımsatan gazete, Lokmacı köprüsü olayının muhalefeti
kızdırdığını belirtirken Ancak bu, KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talatın girişimi olumlu
karşılayan Rumlar ve ABnin nezdindeki konumunu güçlendirdi"
yorumunu da yaptı.
Gazete, Talatın Genelkurmaydaki
görüşmesi sırasında köprü ile ilgili kararın askerler
değil, siyasetçilerin kararı olduğu konusunda ısrar
ettiği iddiasına da yer verdi.
MILLIYET 11/01/07
Büyükanıt'ın
görüşü niye alındı?
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı üstgeçidini
kaldırdı. Bu kararını uygulamadan önce
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'le birlikte Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı ziyaret etti ve
TSK'nın bu konudaki görüşünü aldı.
KKTC Anayasası
Bir üstgeçit Genelkurmay'ın görüşünü alacak kadar önemli midir?
Önemli olsa bile askerin bu işle ilgili nedir?
Sorulan sorular bunlardı...
Bir üstgeçidin, hele hele Lokmacı gibi iki ayağı da Türk
topraklarında olan ve bir yere çıkmayan bir üstgeçidin önemi nereden
geliyor?
Geçidin kaldırılmasının güvenlik açısından bir
sakıncası olmadığını bizzat Genelkurmay
Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt açıkladı. Onun
itiraz ettiği, bu tür adımların tek taraflı
atılması. Rum tarafından eşzamanlı bir adım
atılmayışı.
KKTC Cumhurbaşkanı Talat ise köprüyü önemli hale getirenin, Rum
tarafının kendi deyimiyle, "başarılı
propaganda"sı olduğunu söyledi. Rumların bu üstgeçidi
geçişi engelleyen bir köprüymüş gibi
yansıttıklarını ve Rum tarafını hiç
ilgilendirmeyen bir köprüye, "demokrasi ayıbı duvar"
muamelesi yapılmasını sağladıklarını bir
anlamda "itiraf" etti...
Demek ki sorun, sivil alanda...
Askeri alana baktığınızda ise durum şöyle:
1- Lokmacı bölgesi sınır.
2- KKTC Anayasası'nın geçici 10. maddesine göre sınır
güvenliği TSK'nın sorumluluğunda...
Org. Büyükanıt'ın görüşünün alınmasının hukuki
dayanağı burada...
Hükümet nerede?
Bu tartışmalar ve temas trafiği içinde hükümet nerede duruyor
sorusu da önemli.
Talat'ın görüşme isteğinin Genelkurmay
Başkanlığı'na Dışişleri üzerinden
geldiği biliniyor. Hükümet "aracı" konumunda gibi duruyor.
Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül,
"Karar KKTC'nindir" açıklamasıyla, "aradan
çekilmiş" görünüyorlar. Dışişleri'nin yazılı
açıklamasında sanki daha önce Genelkurmay
Başkanlığı'nın görüşünün
alındığı ve Talat'a iletildiği ifadeleriyle, Org.
Büyükanıt'ın kaygıları paylaşılıyormuş
gibi bir izlenim verilse de, "KKTC'nin kararına
saygılıyız" açıklamalarıyla da Talat
destekleniyor.
"İçeriye" dönük bir diplomasi!..
Dış cephe
Lokmacı diplomasisinin dışarıya dönük etkisi nedir, diye
sorulacak olursa...
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Rum tarafının
sıkışacağı beklentisi içinde.
Ancak, üstgeçidin kaldırılmasıyla ilgili olarak AB'den gelen
alkış dışında somut bir sonuç yok. Rum yönetimi
kıpırdamadan duruyor.
Duvarı yıkmaya da kapıyı açmaya da niyetli görünmüyor.
Koşulları belli: Türk askerini gönderin,
bayrağınızı kaldırın, gümrük havası
vermeyin, bu izlenimi verecek işlem ve simge kullanmayın...
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, üstgeçidi Türk tarafının
uzlaşmacı ve iyi niyetli olduğunu kanıtlamak için
kaldırdı...
Annan Planı'na "evet" diyen Kıbrıs Türkü,
uzlaşmacı ve iyi niyetli olduğunu kanıtlayamadıysa,
Lokmacı üstgeçidini kaldırarak nasıl kanıtlayacak?
Org. Büyükanıt'ın Rum tarafından eşzamanlı
karşılık beklenmesi gerektiği görüşü haksız
değil...
FIKRET BILA
MILLIYET 11/01/07
Talat'ı
'yalancı' ilan etmek neye yarar?
Kıbrıslı Türklerin seçilmiş liderini dünya önünde
"yalancı" ilan etmek neye yarar anlamıyorum. Rumların
bu yüzden duydukları keyfi tahmin etmek ise zor değil. Sadece KKTC'de
yayımlanan Kıbrıs gazetesindeki şu yorumlara bakmak
yetiyor:
"Genelkurmay sadece Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ı
'yalanlamakla' kalmadı, daha da öteye geçerek 'Kuzey Kıbrıs'ta
söz ve yetki bendedir' diyerek Papadopulos'un bugüne kadar söylediklerini
onayladı." Başaran Düzgün
"Yarın Papadopulos, 'Senin sözün bir köprüyü kaldırmaya bile
yetmedi. Ben seni Kıbrıs sorununun çözümünde ne kadar güçlü ve
yetkili görebilirim?' derse Mehmet Ali Talat'ın yanıtı ne
olacak?" Hasan Hastürer
Kıbrıs ve Volkan gazeteleri
"Gocunan biri olarak, Lokmacı'daki köprü kalkmazsa, bir daha
sandığa gitmeyeceğimi söyleyim. Atanmış askerlerin
seçilmişleri yönettiği bir ülkede demokrasicilik oyunu oynamaya daha
fazla katlanamam." Necdet Ergün
Bir de hem Kıbrıs'ta hem de diğer bazı gazetelerde
çıkan şu habere bakalım:
"Esnaf ve Zanaatkârlar Odası, Bu Memleket Bizim Platformu Arasta ve
Asmaaltı esnafı ile Kıbrıs Türk Öğretmenler
Sendikası dün Lokmacı köprüsü önünde 'ülkenin en yüksek
makamının, dolayısıyla halkın çiğnenen iradesini
protesto etmek' amacıyla açıklamalarda bulundu."
Bazıları, "Kıbrıs satılmışların
gazetesidir. Sen asıl Volkan'ı oku" diyecektir. Ancak
Kıbrıs gazetesi, Volkan'ın aksine, KKTC'de en çok okunan
gazetedir. Bu nedenle de Kıbrıslı Türklerin görüşlerini
daha iyi yansıtır.
Kendi elimizle ne duruma düştük
Konuya dönecek olursak, Papadopulos ne zaman "Ben Talat ile görüşmem,
patronuyla görüşürüm" dese Ankara'nın yanıtı,
"Senin muhatabın Kıbrıs Türk liderliğidir"
olmuştur. Bunu desteklemek amacıyla da her keresinde KKTC'nin
"kendi iradesine sahip demokratik bir ülke olduğunu"
vurgulamıştır.
Son derece tutarlı olan bu yaklaşıma rağmen, kendi elimizle
kendimizi şimdi hangi duruma düşürdüğümüz ortada. Neyse ki,
Başbakan Talat direndi ve dediği oldu. Yoksa, geri adım atmak
zorunda bırakılıp bir de istifa etseydi, ortaya Türkiye
açısından çıkacak skandalı düşünebiliyor musunuz?
Kıbrıs Türk halkının referandum ve seçimler yoluyla
defalarca verdiği mesaja Türkiye'de ısrarla kulak tıkanmaya
devam ediliyor. Bu kardeş halkın söyledikleri hoşa
gitmediği için başka tarafa bakılıyor ve her şeyin
mucizevi bir şekilde düzeleceği ve eskisi gibi olacağı
umuluyor.
Kıbrıslı Türkleri küstürdük
Oysa bunun artık olamayacağı apaçık ortada. Onun için
Türkiye'nin bu gerçeğe göre politika üretmesi gerekiyor.
Kıbrıs'ın Türkiye için stratejik önemine gelince, bunu cümle
âlem biliyor. Othello'nun daha ilk sahnesinin 3'üncü perdesinde bu konuya
değinen William Shakespeare bile bunu ta o zaman kavramış.
Onun için hiç kimse bu husus önemsizdir demiyor. Fakat Kıbrıslı
Türkleri aşağılamanın ve Kıbrıs konusunu
Türkiye'de devam eden "postmodern iç savaşta" malzeme olarak
kullanmanın ne denli akılcı olduğunu da sorgulamak
lazım.
Bir de, tabii ki, Kıbrıslı Türkleri niçin küstürdüğümüzü
anlamaya ve kendilerini tekrar kazanmaya çalışmamız lazım.
Maalesef, "Lokmacı krizi" ile tam tersi
yapılmıştır.
SEMIH IDIZ
MILLIYET 11/01/07
Nâzım
Hikmet kaçışını anlatıyor
|
|
11/01/2007
RADIKAL
İSTANBUL - Nâzım
Hikmet'in 1951 yılında hapisten çıkışı ve
Romanya'ya kaçışı arasında
yaşadıklarını kendi kaleminden anlattığı
metin Türkiye'de ilk kez Toplumsal Tarih dergisinde yayımlandı. Rusya
Devlet Sosyal Siyasal Tarih Arşivi'nden sağlanarak açıklanan
belgede Hikmet, hapisten çıkışıyla kaçışı
arasındaki Dünya Barış Komitesi'nin madalyasının (gıyabında)
kendisine verilmesi, pasaport çıkarma girişimi, askere sevk edilme
hazırlıkları gibi yaşadıklarına değiniyor.
Rıfat N. Bali'nin 'Cevat Şakir'den Bilinmeyen Bir Mektup', Tunç
Boran'ın '68 Yıl Önceki Çekişme: Anıtkabir İçin
Rasattepe Doğru Yer Mi?' başlıklı yazıları
derginin yeni sayısının ilgi çeken diğer
yazılarından. Derginin bu sayıda hediye olarak 2007 takvimi
verdiğini hatırlatalım. (Kültür Sanat)
Çağdışı
milliyetçilik duvara tosladı
11/01/2007
RADIKAL
Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nin azınlık vakıflarının el konulan
mal varlıklarıyla ilgili verdiği pilot karar, Türkiye'nin içinde
yaşadığımız çağla daha fazla
inatlaşamayacağının kanıtı.
Önce konuyu anlatmaya çalışayım, çünkü mesele gerçekten çok
karmaşık:
Türkiye, azınlık vakıflarından 1936 yılında bir
mal beyanında bulunmalarını ister. Vakıflar, o an ne gibi
varlıklara sahipse bunların listesini devlete sunarlar. Ancak izleyen
yıllarda da, gerek bağış yoluyla ve gerekse kendi
parasıyla satın alma yoluyla bazı vakıflar yeni yeni
gayrimenkuller edinirler.
1974 yılında Yargıtay kararıyla bu vakıfların
1936 beyannamesindekiler dışında varlığa sahip
olması yasaklanır, vakıflar ellerindeki malları, eğer
miras yoluyla edindilerse orijinal mal sahibine, eğer o ve akrabaları
bulunamıyorsa Milli Emlak'a, satın alma yoluyla elde ettikleri
gayrimenkulleri ise orijinal satıcıya orijinal satış
fiyatından geri vermeye zorlanırlar.
1974 tarihli Yargıtay kararı, bu vakıfların 1936'dan sonra
yeni mal-mülk edinememesine bu vakıfların 'yabancı vakıf'
olduğu gerekçesine dayanmaktadır. Oysa bu vakıfların
yöneticilerinin tamamı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır.
Yani Yargıtay bir anlamda TC vatandaşlarının bir bölümünü
'yabancı' saymıştır.
Temel insan haklarından biri olan mal-mülk edinme, tapuya sahip olma ve o
gayrimenkulünü kullanma hakkı çiğnenmiş olan azınlık
vakıfları 1997 yılından itibaren Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'ne başvurmaya ve zamanında sahip
oldukları ama daha sonra ellerinden alınan gayrimenkulleri için
davalar açmaya başladı.
'İnsan haklarına saygılı devlet' olduğu
Anayasasında yazan Türkiye'nin şimdi girmeye
çalıştığı Avrupa Birliği ile arasındaki
yüzlerce sorun noktasından biri de bu azınlık
vakıflarının durumu.
Vakıfların
mallarını iade etmek gerektiğini Türkiye'de devlet yönetimine
gelen ve bu konuyla ucundan kenarından ilgilenmek durumunda kalan herkes
bal gibi biliyor.
İade edilebilen, yani hâlâ Milli Emlak veya Vakıflar Genel
Müdürlüğü bünyesinde bulunan mallar iade edilecek, 'iyi niyetli üçüncü
kişi'lere geçen mallar için ise bir tazminat yolu bulunacak.
Taa en başından beri durum bu.
Ama Türkiye başarıyla bu basit gerçeğe karşı ayak
sürüyor. İşte alın son Vakıflar Yasası
değişikliğini. Daha birkaç ay önce çağdışı
ve insan haklarını ayaklar altına almaktan da çekinmeyen bir
milliyetçilik türü Meclis'te başkaldırdı, 21. yüzyıl
Türkiyesi'ne yakışmayan ırkçı içerikli konuşmalar
Meclis çatısı altında yapıldı. Getirilen yasa, 'iyi
niyetli üçüncü kişi'lerdeki mallarla ilgili hiçbir düzenleme içermiyor
olmasına rağmen tuhaf tartışmalara sahne oldu ve sonuçta
çıkan metin bir hayli yetersizdi. Ama buna rağmen
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, yasayı benzer milliyetçi
sebeplerle veto etti.
Ve şimdi, aslında kaçınılabilinir olan şey başa
geldi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye'yi mahkûm etti.
Bu ilk mahkûmiyet kararı tek başına önemli değil: İki
taşınmazın Fener Rum Lisesi Vakfı adına ya tapuda
tescilini ya da taşınmazların değeri olarak belirlenen 890
bin avroluk tazminatın ödenmesini istiyor.
Önemli olan, arkada bekleyen 100'e yakın dava ve açılmayı
bekleyen onlarca diğer dava.
Türkiye böyle bir utanca mahkûm olmadan, kendi kendine Anayasasında
yazdığı gibi sahiden 'insan haklarına saygılı'
olduğunu gösterebilir ve geçmişin hatalarını tamir etmek
için yol bulabilirdi.
Bunu yapmadı. Ama aslında hâlâ çok geç kalınmış
değil. Vetolu yasa Meclis'te yeniden gündeme geldiğinde, hem
malların iadesi hem de iade edilemeyecek durumda olanlar için de tazminat
yolunun açılması sağlanabilir ve Türkiye AİHM'de onlarca
kez mahkûm olmaktan kurtulabilir.
KÖPRÜSÜZ İLK GÜN... 2007 yılında kapsamlı çözüm
müzakerelerinin başlaması için iyi niyet göstergesi olarak, büyük
tartışmaların ardından önceki gün kaldırılan
Lokmacı Barikatı'ndaki köprü gündemdeki yerini koruyor. Önceki gün
büyük bir kalabalığa sahne olan Lokmacı bölgesinde dün sükunet
hakimdi ancak barikatın köprüsüz halini görmek isteyen bazı
vatandaşlar ile basın mensuplarının bölgeye ilgisi dün de
devam etti
KÖPRÜ KALKTI, KAPILAR AÇILSIN... Yapımı ve önceki günkü
yıkımına kadar tüm dikkatleri üzerine toplayan Lokmacı
Köprüsü'nün kaldırılmasının ardından Lokmacı
bölgesi yeniden Asmaaltı ve Aras'ta esnafına kaldı. Bölge
esnafı, köprünün kaldırılmasından dolayı memnuniyetini
dile getirirken, beklentilerinin kapıların da açılması
olduğunu belirtti. Bir kısım esnaf ise, KKTC'nin iyi niyetine
karşın Lokmacı kapısının yine de
açılmayacağı görüşünde
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın kararıyla önceki
gün kaldırılan Lokmacı Köprüsü'nün bulunduğu bölge, dün
"köprüsüz" ilk gününü geçirdi.
Önceki gün büyük bir kalabalığa sahne olan Lokmacı
bölgesinde dün sükunet hakimdi ancak barikatın köprüsüz halini görmek
isteyen bazı vatandaşlar ile basın mensuplarının
bölgeye ilgisi dün de devam etti.
Cumhurbaşkanı Talat'ın "2007
yılının ilk çeyreği içinde kapsamlı çözüm
müzakerelerini başlatma ve iki halkın işbirliği
duygularının geliştirmesine yardımcı olmak
amacıyla, Lokmacı Kapısı'nın açılmasına
engel olduğu ileri sürülen üst geçidin kaldırılmasına karar
verdiğini" açıklamasının ardından gündeme oturan
Lokmacı bölgesi, dün, önceki güne oranla daha sessiz ve boştu.
Polis yine güvenlik önlemleri için barikatta nöbet tutarken, önceki
günün aksine, dün barikatı ziyaret edenler arasında Rum
basını çoğunluktaydı.
Bir Kıbrıslı Rum kameramanın, ara bölgeyi
yakından görüntülemek istemesi ise polis engeliyle
karşılaştı.
Öte yandan, yıllar önce Lokmacı'da bolca vakit geçiren
yaşlı bir Kıbrıslı Rum da dün bölgenin durumunu görmek
için oradaydı.
Esnaf memnun...
Köprü kaldırılmadan önce Türkiye, Kıbrıs Rum
kesimi, yabancı ve yerli basının büyük ilgi gösterdiği
Lokmacı bölgesi köprünün kaldırılmasıyla, yeniden Arasta ve
Asmaaltı esnafına kaldı.
Esnaf, köprünün kaldırılmasından dolayı memnuniyet
belirtirken, beklentilerinin kapının en kısa zamanda
açılması ve iki çarşının birleştirilmesi
olduğunu ifade etti.
Geçen yıl köprünün yapılmaması için dönemin
Lefkoşa Belediye Başkanı Kutlay Erk'e endişelerini dile
getirdiklerini ve köprünün buraya yapılması halinde Rum
tarafının kapıyı açmayacağını söylediklerini
belirten esnaf, bu gelişmenin halihazırda
yaşandığı görüşünü savundu.
Arasta esnafı, "kapının açılmasıyla Rum
müşterilerin yanı sıra Rum kesimini ziyaret eden
yaklaşık üç milyon turistten bir kısmının da KKTC'ye
geçmesini beklediklerini" kaydetti.
Esnaflardan bazıları ise, Kıbrıs Türk
tarafının kapının açılması için iyi niyet
göstererek köprüyü yıktığını, ancak Rumların
Lokmacı kapısını yine de açmayacağına inanç
belirtti.
Bu arada Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal
Bulutoğluları, Lokmacı Köprüsü'nün kaldırılması
sırasında yaptığı açıklamada, köprünün; belediye
ambarına götürüleceğini, orada gerekli tadilat yapıldıktan
sonra Atleks Sanverler Ortaokulu önüne üst geçit olarak
kurulacağını belirtmişti.
KIBRIS 11/01/07
Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Rum Yönetimi Başkanı Tasos
Papadopulos'un, 1963 statükosunu sürdürmesi için ön şartlarla korumaya
çalıştığı Lokmacı duvarının;
birleştirme konusundaki siyasetiyle dünyaya örnek olduğunu iddia eden
AB'nin de ayıbı olduğunu söyledi.
"Utanç duvarını" kaldırmanın, hem BM'nin
hem de AB'nin görevi olduğunu vurgulayan ve bu kurumları göreve davet
eden Soyer, "eğer Kıbrıs AB'nin üyesiyse, AB de statükoyu
korumaya çalışan bu duvarı
yıktırmalıdır" dedi.
Başbakan Soyer, dün bir kabulü sırasında, basın
mensuplarının, Lokmacı konusundaki ve gelinen noktada BM'den
beklentileriyle ilgili sorularını yanıtladı
Soyer, Kıbrıs Türk tarafının her zaman
girişim gücünü ileriye götürdüğünü, şu anda ortada bir tek
"utanç duvarı" olduğunu söyledi ve bu utanç
duvarının yıkılmak zorunda olduğunu, çünkü bu
duvarın, çarşının birleşmesini, insanların
ekonomik işbirliğini geliştirmesini ve ortaklaşa bir
yaşamı, eşitliğin birbirine saygı temelinde
gelişmesini engellediğini belirtti.
Rumların yıkmadığı duvarın, Tasos
Papadopulos'un tapınama duvarına döndürdüğü bir duvar
olduğunu ifade eden Soyer, bu duvarı kaldırmanın,
"düşüncede, insan ruhunda oluşan duvarı yıkmak"
anlamına geldiğini kaydetti.
Kendilerinin ön şartsız köprüyü
kaldırdığını anımsatan Soyer, duvarın da ön
şartsız yıkılması ve Lokmacı'da da diğer
sınır kapılarındaki prosedürler uygulanarak,
geçişlerin süratle başlaması gerektiğini belirtti.
Soyer, bu konuda çok rahat olduklarını, toplumun içerisinde
bir kısım tartışmaların da
yaşandığını dile getirdi. Soyer, "Ama bugün
gazete manşetlerinde yansıtıldığı gibi; önce iki
duvarı yıktık, duvarı yıktığımız
zaman da 'KKTC'yi yıkmak' olarak yorumladı bazıları bunu.
Şimdi köprüyü kaldırdık, yine 'KKTC'yi yıkma' diye
yorumladılar" dedi ve iki duvar ve bir köprü yıkmakla devletin
yıkılamayacağını söyledi.
"Kimmiş yurdu ve halkı geliştiren..."
Bu tür söylemlerde bulunanların, siyasetlerini, ülke ekonomisine,
çağın ihtiyaçlarına ve sorunlara dönük olarak ele almak zorunda
olduklarını belirten Soyer, "Biz, Gayri Safi Milli
Hasıla'yı 1 milyar 200 milyon dolarla devraldık ve şu an
2.5 yılda, 2 milyar 250 milyon dolara ulaştırdık.
Kimmiş yurdu ve halkı geliştiren, kimmiş bu noktada
duvarları yıkarak, aynı zamanda beyinlerdeki ekonomik statükoyu
da yıkarak, ülkenin önemli ölçüde önünün açılmasını
sağlayan; bunun takdirini de halka bırakıyorum" dedi.
BM'nin araya girmesine gerek olmadığını,
kendilerinin üzerine düşeni yerine getirdiğini aktaran Soyer, BM'yle,
önce Bostancı sonra Lokmacı konusunda anlaşmaya
varılmış olduğunu, bunu yaşama geçirmek için BM'nin de
kendi üzerine düşeni yapması gerektiğini söyledi.
Soyer, "şimdi BM'ye düşen vazife, Rum tarafıyla,
'utanç duvarından kurtul' diye konuşmak ve ara bölgeden geçişi
düzenleyecek yol onarımı, bina güvenliği gibi tedbirleri
almaktır" diye konuştu.
KIBRIS 11/01/07
Pertev: Görüşme 8 Temmuz sürecinin Yeni Yılda yeniden başlatılmasına yönelikti
2007'NİN İLK GÖRÜŞMESİ İLERİKİ
GÜNLERDE YAPILACAK... Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı
Pertev, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi Möller ile
bir araya geldi. Görüşme sonrasında açıklamada bulunan Pertev,
görüşmenin 8 Temmuz sürecinin yeni yılda yeniden
başlatılmasına yönelik olduğunu belirtti
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit
Pertev, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki
Özel Temsilcisi ve BM Barış Gücü Misyon Şefi Michael Möller ile
bir araya geldi.
Cumhurbaşkanlığı'nda Pertev'in makamında yer
alan basına kapalı görüşme, saat 15.00'te başladı.
Pertev, görüşme sonrasında TAK muhabirine
yaptığı açıklamada, görüşmenin 8 Temmuz sürecinin yeni
yılda yeniden başlatılmasına yönelik olduğunu
belirtti.
Pertev, Rum Yönetimi Başkanlığı Diplomatik Büro
Şefi Tasos Conis ile ileriki günlerde 2007'nin ilk görüşmesini
gerçekleştireceğini de açıkladı.
BM Genel Sekreteri'nin Siyasi İşlerden Sorumlu
Yardımcısı İbrahim Gambari'nin adaya ziyaretinde taraflar
arasında varılan 8 Temmuz anlaşması çerçevesinde, Pertev
ile Conis tarafından yürütülen görüşmelere, yeni yıl ve bayram
tatilleri dolayısıyla ara verilmişti.
KIBRIS 11/01/07
Rum yönetimi güneydeki Türk mallarını satın
alıyor
Rum İçişleri Bakanlığı, Kıbrıs Türk
malı olan evlerde veya Türk malı arazi üzerine inşa edilmiş
evlerde oturdukları için tapu alamayacaklar kategorisindeki Rum
"göçmenleri" koruma önlemi olarak; oturmakta oldukları evleri
tasarruflarında bulundurma ve kullanma izni veriyor.
Bu kategorideki Rumların; mahkemenin vereceği boşaltma
kararı ile evsiz kalmamalarının güvence altına
alınması için Rum meclisinde yasal düzenleme yapmaya
çalışılıyor.
SİMERİNİ; "Kıbrıs Türk Malları
Süresiz Olarak Göçmenlere - Tasarrufunda Bulundurma ve Kullanma İzni
Verilecek - Devlet: Göçmenlerin İkametini Güvence Altına Almak
İçin Kıbrıs Türk Mallarını Satın
Alıyor" başlığıyla yansıttığı
haberinde özetle şunları yazdı:
"İçişleri Bakanı, Türk malı arazi üzerine
inşa edilmiş göçmen evlerinde oturanlarla ilgili olarak gazetemize
yaptığı açıklamada; Papadopulos Hükümeti'nin; siyasi ve
hukuki nedenlerle Kıbrıs Türk mallarını; yol
yapımı dışında istimlak etmeme kararı
aldığını söyledi. Silikiotis, devletin; göçmenleri korumak
amacıyla, üzerine göçmen evleri inşa edilmiş Kıbrıs
Türk mallarını satın aldığını söyledi.
Silikiotis, 'Devlet yakın geçmişte, Yukarı Polemidya'dan
(Binatlı) bir Kıbrıslı Türk'ten; üzerine kendi evini
inşa kategorisinde konut bina edilen 18 arsa satın aldı' dedi.
Bugüne kadar, mallarının kendilerine iade edilmesi talebinde
bulunan Kıbrıslı Türklerin % 90'ı uzlaşıyı
kabul etti."
KIBRIS
11/01/07
RUM ESNAFIN DUVARLA İLGİLİ GÖRÜŞÜNÜ ALDIK...
KIBRIS Gazetesi yöneticileri ve köşe yazarları dün Lefkoşa'nın
güneyinde, Ledra Sokağı'nda (Uzun Yol) Kıbrıslı
Rumların, karşılıklı geçişlerle ilgili
nabzını tuttu. KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Süleyman
Ergüçlü, Yazı İşleri Müdürü Başaran Düzgün, Haber Müdürü
Ali Baturay ve köşe yazarları Hasan Hastürer, Ahmet Tolgay, Bilbay
Eminoğlu, İsmail Kemal ile Aysu Basri'den oluşan ekip,
adanın merkezi Lefkoşa'nın, Kıbrıslı Türk ve Rum
çarşısını birbirine bağlayan, Türk tarafının
yeni bir geçiş noktası olması üzerinde durduğu Ledra
Caddesi'ndeki duvarla ilgili görüş alışverişinde bulundu
"PAPADOPULOS'UN ŞARTLARI YERİNE
GETİRİLMELİ"... Ledra Sokağı'ndaki dükkân
sahipleri genelde aynı görüşü belirtirken, tüm
sınırların kalkmasını istediklerini, ancak, Ledra duvarının
yıkılabilmesi için Türk askerinin sınırdan çekilmesi
gerektiğini söyledi. Rum Ulusal Konseyi'nin görüşünün hakim
olduğu Ledra Sokağı'nda, Lokmacı Kapısı'nın
ancak Türklerin, Rum lideri Tasos Papadopulos'un gündeme getirdiği ön
şartların yerine getirilmesiyle açılmasına destek
veriliyor. Annan Planı hakkında konuşmak bile istemeyen
Kıbrıslı Rumlar, eğer bir çözüm olacaksa bunun ancak yeni
bir planla olabileceği görüşünde. Onlara göre, yeni bir plan
hazırlanmalı ve adada sadece Kıbrıslı Türklerle,
Rumlar birlikte yaşamalı.
Gizem ÖZGEÇ
Cumhurbaşkanlığı'nın talimatıyla,
geçtiğimiz gün, Lokmacı Kapısı'ndaki üst geçidin
sökülmesinin ardından, gözler, duvarın yıkılabilmesi için
birtakım şartlar öne süren Rum yönetimine çevrildi.
KIBRIS Gazetesi yöneticileri ve köşe yazarları dün
Lefkoşa'nın güneyinde, Ledra Sokağı'nda (Uzun Yol)
Kıbrıslı Rumların, karşılıklı
geçişlerle ilgili nabzını tuttu.
KIBRIS Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Ergüçlü, Yazı
İşleri Müdürü Başaran Düzgün, Haber Müdürü Ali Baturay ve
köşe yazarları Hasan Hastürer, Ahmet Tolgay, Bilbay Eminoğlu,
İsmail Kemal ile Aysu Basri'den oluşan ekip, adanın merkezi
Lefkoşa'nın, Kıbrıslı Türk ve Rum
çarşısını birbirine bağlayan, Türk tarafının
yeni bir geçiş noktası olması üzerinde durduğu Ledra
Caddesi'ndeki duvarla ilgili görüş alışverişinde bulundu.
KIBRIS ekibi, Ledra Sokağı'nda, Kıbrıslı
Rumların ve özellikle bölge esnafının görüşlerini
aldı.
Gazetemiz kadrosu, iki tarafın askerleri arasında sadece
birkaç metrelik mesafenin bulunduğu ara bölgeye, Lefkoşa'nın
güneyinden baktı.
Ledra Caddesi'ndeki duvarda dün Lefkoşa'nın kuzey
kısmında da olduğu gibi, sınırı görmek isteyen
Kıbrıslı Rumlar ve basın mensupları yanında
turistler de vardı. Rum basını, KIBRIS ekibinin ziyaretine ilgi
gösterdi ve Genel Yayın Yönetmenimiz Süleyman Ergüçlü ile mülakat yaptı.
Daha sonra, Neofidu Alex isimli Rum'un dükkânında, kahve içen
ekibimiz, oradaki yaşlı Rumların, hem Kıbrıs sorununun
çözümü, hem de Ledra duvarıyla ilgili görüşlerini aldı.
"İki toplum baş başa kalırsa çözüm olur"
Ledra Sokağı'ndaki dükkân sahipleri genelde aynı
görüşü belirtirken, tüm sınırların kalkmasını
istediklerini, ancak, Ledra duvarının yıkılabilmesi için
Türk askerinin sınırdan çekilmesi gerektiğini söyledi. Rum Ulusal
Konseyi'nin görüşünün hakim olduğu Ledra Sokağı'nda,
Lokmacı Kapısı'nın ancak Türklerin, Rum lideri Tasos
Papadopulos'un gündeme getirdiği ön şartların yerine
getirilmesiyle açılmasına destek veriliyor.
Annan Planı hakkında konuşmak bile istemeyen
Kıbrıslı Rumlar, eğer bir çözüm olacaksa bunun ancak yeni
bir planla olabileceği görüşünde. Onlara göre, yeni bir plan
hazırlanmalı ve adada sadece Kıbrıslı Türklerle,
Rumlar birlikte yaşamalı.
Eskiden olduğu gibi, sınırların ve kontrol
noktalarının olmadığı bir Kıbrıs'ta
yaşama arzularını da dile getiren Rumlar, adada sadece iki toplum
baş başa kalmadan bunun gerçek olacağına inanmıyor.
KIBRIS 12/01/07
Rehn: İlk somut adım doğrudan ticaret olmalı
DOĞRUDAN TİCARET KOŞULLARI YARATILMALI... AB'nin
Genişlemeden Sorumlu üyesi Rehn, KKTC'ye doğrudan uçuşlara
başlatılmasına yerine kapsamlı bir çözüme ulaşmaya
odaklanılması gerektiğini ifade ederek, "Bu arada, buna
paralel olarak kısa vadede Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik
izolasyonunu sona erdirmeliyiz. Bu yönde atılacak ilk somut adım,
Kıbrıs Türk toplumu ile AB arasında ticaret yapma koşullarının
yaratılması olmalıdır" dedi
l "ANKARA PROTOKOLÜ UYGULANMALI"... Rehn, Türkiye'nin
limanları Kıbrıs Rum tarafına açması ile
Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonların
kaldırılması arasında bir bağlantı
kurmasının yanlış olduğunu da savunan Rehn,
"Bunlar iki ayrı konu ve biz, Türkiye'nin Ankara Protokolü'ndeki
yükümlülüklerini başka konularla ilişkilendirmeden yerine getirmesini
bekliyoruz" dedi
Avrupa Birliği'nin Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn,
Kıbrıs Türk toplumu için atılması gereken ilk somut
adımın, Kıbrıslı Türkler ile AB arasında
doğrudan ticaret yapma koşullarının yaratılmak
olduğunu söyledi.
NTV'de yayınlanan bir programa katılan Rehn, İngiltere
Başbakanı Tony Blair'in KKTC'ye doğrudan uçuşlara
başlaması halinde bunun ne tür etkileri olacağı ile ilgili
bir soruya, "Bence bu noktada en önemli şey enerjimizi kapsamlı
bir çözüme ulaşmaya yönlendirmek. Ve bu çözüme Kıbrıs'la ve
Birleşmiş Milletler (BM) gözetiminde ulaşmalıyız. Bu
arada, buna paralel olarak kısa vadede Kıbrıs Türk toplumunun
ekonomik izolasyonunu sona erdirmeliyiz. Ve bu yönde atılacak ilk
adım, ilk somut adım, Kıbrıs Türk toplumu ile Avrupa
Birliği'nin geri kalanı arasında ticaret yapma
koşullarının yaratılması olmalıdır"
dedi.
Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminde 2009
yılına kadar peş peşe seçimler olacağına dikkat
çeken Rehn, ancak bir demokrasinin içinde seçimleri istisnai durumlar olarak
değerlendirmemek gerektiğini söyledi. Rehn,
"Dolayısıyla bir iki yıl içinde seçimler olsa bile
çalışmalar devam edebilir. Bu bir bahane olamaz. Ne benim için ne
Avrupa Birliği için ne de başka biri için. Demokrasilerimizin
bazı kısımlarında seçimler olsa bile elimizden
geldiğince iyi çalışmalı ve seçimlerden sonra da seçim döneminde
geldiğimiz noktadan çalışmaya devam etmeliyiz" diye
konuştu.
8 müzakere başlığının açılmaması
kararına rağmen Avrupa Birliği üye ülkeleri arasında,
tarama sürecinin tamamlanması ve teknik hazırlıkları
yapılmış olan başlıkların açılması
yönünde bir siyasi mutabakat bulunduğunu söyleyen Olli Rehn, yirmi yedi
Avrupa Birliği üyesinin de bu karara bağlı kalacağına
inandığını dile getirdi.
Rehn, ancak Türkiye'nin tam üyelik görüşmelerinin
başlaması şartı olarak Ankara Protokolü'nü imzalamayı
ve Ankara Protokolü'nü tam olarak uygulamayı kabul ettiğini belirterek,
"Bizim istediğimiz de bu" dedi.
Türkiye'nin limanlar ile Kıbrıslı Türkler üzerindeki
izolasyonların kaldırılması arasında bir
bağlantı kurmasının yanlış olduğunu da
savunan Rehn, "Bunlar iki ayrı konu ve biz, Türkiye'nin Ankara
Protokolü'ndeki yükümlülüklerini başka konularla ilişkilendirmeden
yerine getirmesini bekliyoruz" dedi. Rehn, vaktin az olduğuna dikkat
çekerek, "Ancak ben güney doğu Akdeniz'de her iki tarafın da
kazançlı olacağı bir çözüm olmadığına
inanmıyorum" diye konuştu.
KIBRIS
12/01/07
Cumartesi günü, barikat
önünde miting yapacaklar
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Lokmacı
Barikatı'nın (Ledra Caddesi) geçişlere açılmasını
destekleyen Rumların oluşturduğu "Citizens For Opening of
Ledra" (Ledra'nın Açılması İçin Vatandaş
İnisiyatifi) adlı girişimin üyelerini kabul etti.
Talat, Valentine Sofeklous başkanlığında Panayotis
Panayotou ile Mihalis Thimastenus'dan oluşan heyetle dün öğleden
sonra Cumhurbaşkanlığı'nda bir araya geldi.
Görüşmeye ilişkin açıklama yapılmazken
basının sadece görüntü almasına izin verildi.
Öte yandan, "Ledra Caddesi'nin Açılması İçin
Vatandaş İnisiyatifi"nin, ilk adım olarak yolun
açılması talebiyle yarın barikat önünde miting
yapacağı kaydedildi.
Girişimden yazılı açıklama
Öte yandan "Citizens For Opening of Ledra" adlı
girişim tarafından basına gönderilen yazılı
açıklamada, barikatların açılmasının;
Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi, Kıbrıs sorununun
çözülmesi ve barış için zorunlu olduğuna işaret edilerek,
Rum hükümeti; "bölünmüşlüğün kaldırılması yönünde
büyük bir adım olarak mevziyi derhal yıkmaya ve Ledra Caddesi'nin
acilen açılmasına yönelik müzakerelere" çağrıldı.
Açıklamada, tüm Kıbrıslı Türk ve Rumlara,
"Ledra Caddesi'nin açılmasıyla başlamak üzere
bölünmüşlüğe son verme isteklerini her şekilde ifade
etmeleri" çağrısı da yapıldı.
"Ledra Caddesi açılsın"
"Ledra Caddesi Açılsın"
başlığı altında Rumca yayımlanan açıklamada,
"Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi" olarak, ilk adım
olarak yolun açılması talebiyle 13 Ocak Cumartesi günü barikat önünde
miting yapılacağı kaydedildi.
Mitingin saat 11.00'de Eleftheria (Özgürlük) Meydanı'ndan
başlayacağı belirtilen açıklamada, barikata doğru
yürüyüşe geçileceği ve orada "bölünmüşlüğün
yıkılması için hep birlikte şarkı söyleyecekleri"
ifade edildi.
"Mazeretlere nihayet son verilmesi gerekir" denilen
açıklamada, köprünün Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat
tarafından kaldırılmasının, Ledra Caddesi'nin
açılması çabalarının birleştirilmesine vesile
olması gerektiği" vurgulanarak, "Bu fırsatı
yakalamalı ve Lefkoşa'nın yeniden birleştirilmesi için bu
hareketi tersine çevrilemez hale getirecek adımları derhal
atmalıyız" ifadesi kullanıldı.
"Kıbrıs'ı ikiye bölen bütün barikatların 21.
yüzyılda utanç işareti olduğu ve kaldırılmaları
gerektiği" görüşü ifade edilen açıklamada şöyle
denildi:
"Köprünün yıkılmasından sonra,
bölünmüşlüğün diğer sembolünü, Ledra Caddesi'ndeki mevziyi
yıkacağımız, bizim kendi vaadimizdi. Siyasilerin;
bölünmüşlüğün varlığını, manası olmayan
yapıların bulunmasını haklı göstermeye
çabaladıklarını görmek üzücüdür. Köprü var iken dahi, mevzinin
varlığı çağa uymayan, eski zamandan; çatışma ve
kin döneminden kalmış bir şey idi. Bugün (mevzinin)
yıkılması sadece kazanç getirir.
Barikatların açılması; Kıbrıs'ın yeniden
birleşmesi, Kıbrıs sorununun çözülmesi ve barış için
zaruri bir unsurdur. Ledra Caddesi barikatı, Kokkino-Pirgo-Limnidi
(Erenköy-Pirgo-Yeşilırmak) barikatı, Luricina-Athienu
(Akıncılar-Kiracıköy) barikatı ve genel olarak
Kıbrıs'ı ikiye bölen bütün barikatlar 21. yüzyılda utanç
işaretidir ve kaldırılmaları gerekir."
Rum hükümetine çağrı
Açıklamada, "Bugün Ledra Caddesi'nin
açılmasının zamanı olduğu ve bu fırsatın da
kaçırılmaması gerektiği" belirtilerek, şu
çağrılara yer verildi:
"Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi olarak bütün Rum
ve Türk Kıbrıs halkını; Ledra Caddesi'nin
açılmasıyla başlamak üzere bölünmüşlüğe son verme
isteklerini her şekilde ifade etmeye çağırıyoruz.
Hükümeti; bölünmüşlüğün kaldırılması
yönündeki büyük bir adım olarak; mevziyi derhal yıkmaya ve Ledra
Caddesi'nin acilen açılmasına yönelik müzakerelere
çağırıyoruz.
Miting çağrısı
Ledra Caddesi'nin Açılması Komitesi, ilk adım olarak;
yolun açılmasını talep etmek üzere barikatın önünde miting
çağrısı yapıyor.
Miting 13 Ocak Cumartesi sabah 11.00'de Eleftheria (Özgürlük)
Meydanı'ndan başlayacak. Barikata doğru yürüyüşe geçilecek
ve orada bölünmüşlüğün yıkılması için hep birlikte
şarkı söyleyeceğiz."
Açıklamanın sonunda bu girişime destek verenler ise
şöyle açıklandı:
"Tüm Kıbrıs Barikatlarının Açılması
Komitesi, Kokkino-Pirgo-Limnidi (Erenköy-Pirgo-Yeşilırmak)
Barikatlarının Açılması Komitesi."
KIBRIS 12/01/07
AB Kıbrıs
Türkleri için harekete geçti
13 Ocak, 2007 02:05:00 (TSİ) CNN TURK
Avrupa Birliği dönem
başkanlığını Finlandiya'dan devralan Almanya, göreve
gelir gelmez, Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonun
kaldırılması yönünde çalışmalara başladı.
AB'nin Kıbrıslı Türkler için kabul
ettiği Mali Yardım Tüzüğü'nün uygulanmasını denetlemek
amacıyla, Türk Masası Şefi Andrew Rasbash dün Ada'ya gitti.
Rasbash, taraflar arasında temaslarda bulunduktan sonra, pazartesi günü
Rum tarafında bir basın toplantısı düzenleyecek.
Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn,
Kıbrıslı Türkler için Avrupa Birliği içinde kabul
edilebilir bir doğrudan ticaret tüzüğü
çalışmalarının önümüzdeki hafta hazırlanmaya
başlayacağını açıkladı.
Doğrudan ticaret tüzüğünün, 'doğru yönde atılmış
bir adım olacağı, ancak Türkiye'yi tatmin etmeyeceği ve bu
nedenle arkasının gelmesi gerektiğini' belirten Ankara'daki
diplomatik kaynaklar, AB'nin 26 Nisan 2004 tarihli kararını
hatırlatarak, bu çerçevede KKTC'ye uygulanan izolasyonların
kaldırılması gerektiğine dikkat çekiyor.
"Maraş
konusu BM denetiminde"
Olli Rehn, Rumların ısrarla talep ettiği ve Avrupa Birliği
ile Türkiye arasında geçen yıl çıkan krizin bir
parçasını oluşturan Maraş'ın iadesi konusunda ise,
konunun Birleşmiş Milletler denetiminde olduğunu dile getirdi.
Rehn, "Maraş'ın iadesi, 1994'e kadar Birleşmiş
Milletler'in önerdiği güven artırıcı önlemlerin bir unsuru
olmuştur. Yakın zamanda da bu mesele, Annan Planında
Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne dahil edilmiştir"
ifadelerini kullandı.
Denktaş'a
tarihi uyarı: Ya İsrail Mağusa'yı vurursa!
Rauf Denktaş, Arafat'ın, kendisini heyecanlandıran 'Gazi
Mağusa'dan Filistin'e silah taşıyalım' önerisini,
Ankara'nın, 'İsrail limanı bombalar' uyarısı üzerine
reddettiğini açıkladı.
SEFA KARAHASAN Lefkoşa
KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Filistin lideri
Yaser Arafat'ın, cumhurbaşkanlığı döneminde kendisine
Gazi Mağusa Limanı'ndan Filistin'e silah taşıma önerisinde
bulunduğunu söyledi. Denktaş, ilk başta bu girişim
sayesinde KKTC'nin Arap ülkelerinin desteğini kazanabileceğini
düşünerek heyecanlandığını, ancak daha sonra Ankara'nın
İsrail'in Gazi Mağusa'yı bombalayabileceği yönündeki
uyarısına hak vererek bu öneriyi reddettiğini belirtti.
KKTC'de yayın yapan özel "Kanal T" televizyonuna konuşan
Rauf Denktaş, Lokmacı Üstgeçidi'nin yıkılması
konusunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat arasında yaşanan
anlaşmazlığa değinerek, KKTC'nin uluslararası arenada
alacağı kararlarda Türkiye ile istişare halinde olması
gerektiğini kaydetti ve yıllar önce Yaser Arafat'la
yaptığı bir konuşmayı örnek gösterdi. Denktaş,
Arafat'la yaptığı konuşmayı şöyle anlattı:
"Bir gün Arafat'la bir toplantıdaydık. Sohbet ederken Arafat
bana, 'Denktaş Bey, size bir önerim olacak' dedi. Ben de, 'Buyurun' dedim.
Arafat bana, 'Sayın Denktaş, Filistin'e Gazi Mağusa
Limanı'ndan silah taşıyalım. Bizim bir gemimiz 10-15 günde
limana gelir, sizler de silahları yüklersiniz. Silahların üzerine ise
su borusu yazarsınız, sorun olmaz' önerisinde bulundu. Ben de
heyecanlandım. O zaman cumhurbaşkanıyım. Belki bu
yardımı yaparsak, Arap ülkelerinden KKTC için destek
alırız... Konuyu Türkiye'ye aktardım. Türkiye'den bana,
'Sayın Denktaş, iyi hoş ama İsrail istihbaratı bunu 48
saat içinde öğrenirse, Gazi Mağusa Limanı'nı bombalamaz
mı? Olayda, hem bizim askerimiz hem de sizin halkınız ölecek'
dendi. Ben de 'Haklısınız' diyerek Türkiye'ye hak verdim."
"Anlatmak istediğim, atacağımız adımları
atarken, 'Türkiye'ye sormayız, etmeyiz' sözlerini
kullanmamalıyız" diyen Denktaş, Türk hükümetinin KKTC
yönetimini zorla yönlendirmeye çalışmadığını
belirtti.
Denktaş'ın Ankara ile söz konusu istişaresinin, 1983
yılında, Turgut Özal'ın birinci ANAP hükümeti
sırasında yaşandığı öğrenildi.
MILLIYET
13/01/07
KKTC
yüz karası
M.Ali
Kışlalı
13/01/2007
RADIKAL
Başlık
aslında 'Türkiye'nin yüz karası KKTC' olmalı. Çünkü 1950'li
yıllardaki görece, yakından gazeteci olarak izlediğim diplomasi
alanı gelişmelerinden sonra, KKTC'nin kurulmasından bugüne,
ortaya çıkan durumdan Türkiye'nin sorumlu olduğunu düşünüyorum.
Çünkü Türkiye'nin harcadığı milyarlarca dolar, kaybettiği
yüzlerce şehit asker, görevlendirdiği sayısız diplomat ve
MİT mensubuna karşın KKTC ne ekonomik ve sosyal bakımdan
bir düzeye gelebildi ne de anavatanı ile bir noktada sağlam
ilişkiler kurabildi.
Bu durumdan kimler sorumlu düşündünüz mü?
27 Mayıs'tan sonra Kıbrıs Cumhuriyeti'ne zamanın
Enformasyon Bakanı Cihat Baban ile gittiğimizi, orada
kaldığımız üç gün içinde sürekli olarak Türkler
arasındaki siyasi çekişmeleri izlediğimizi
hatırlıyorum.
1963 sonunda bu Cumhuriyet, Makarios'un darbesiyle çöktüğünde, Türkiye'nin
garantörü olduğu düzeni koruyacak güçte olmadığı
görülmüştü. Oysa bizim güvenlik güçleri asla Makarios'a güvenmiyor, bir
yanda Genelkurmay, diğer yanda istihbarat örgütü önlem almaya
çalışıyordu. Ama Makarios darbesiyle Kıbrıs
Cumhuriyeti çökünce Türkiye'nin olaylar karşısında ne kadar acz
içinde olduğu açıkça ortaya çıktı.
Şimdi kısaca hatırlayalım: 1974'e kadar süren, Türklerin
Rum kontrolü altındaki, 10 yıllık dönemi değil, ondan sonra
ve özellikle KKTC'nin ilan edilişinden sonraki yıllardaki hatalara,
Türkiye'nin günahlarına dönelim.
1974'ten sonra Türkiye'de iktidara gelen bütün hükümetlerle birlikte
Kıbrıs'ta görev yapmış tüm üst düzey
Kıbrıslılar ve Türk Silahlı Kuvvetleri
komutanlarının, bugün ulaşılan fiyaskodan sorumlu
olduklarını söyleyebilirim.
Kıbrıs'taki
Türklerin sayısı hiçbir zaman Anadolu'daki bir orta büyüklükte kasaba
nüfusunu aşmadı. Türkiye onlar için, gerçek rakamlarına hiçbir
zaman ulaşamadığım, büyük kaynaklar aktardı.
TSK en seçme, geleceği parlak olan komutanlarını oraya gönderdi.
Ankara her dönemde Denktaş liderliğine destek verdi. Dolaylı
yoldan aldığım bilgilere göre aynı şeyi Milli
İstihbarat Teşkilatı da yaptı. Kıbrıs Türk
toplumuna destek olsun diye, el atılmadık alan kalmadı.
Ama bu kasaba nüfusu kadar ülke KKTC bir türlü, ekonomik ve sosyal
bakımdan arzulanan düzeye gelemedi. Güney Rum kesimi daima, Türk kesiminin
başarısızlığının göstergesi bir vitrin oldu.
KKTC Türkleri genelde, anavatanın değil, kendi çıkarlarına
bağlı oldukları damgasını yediler. O kadar ki,
sivil-asker tüm Türk güvenlik güçleri ve istihbarat faaliyetlerine
karşın, KKTC'de yabancı ajanların egemen oldukları
görüldü. Bunlardan en açık olanı, bir dönem Ankara'da Avrupa
Birliği temsilcisi olarak görev yapmış Karen Fogg isimli
ajanın, Türkiye'nin resmi politikasına karşı
oluşturduğu faaliyetler ve gruplardı.
Türkiye'de iktidara gelen hiçbir hükümet bugün ortada duran durumdan
dolayı sorumluluktan kaçınamaz. Çünkü bunların hiçbiri KKTC'ye
tahsis edilen maddi manevi kaynakların yerine
harcandığını söyleyemez. KKTC sadece ekonomik açıdan
değil, onların egemenliği uğruna can veren şehitler
açısından da kendilerinden beklenenleri vermekte Türkiye'yi düş
kırıklığına uğratmışlardır. Halen
de uğratmaktadırlar.
Bu yüz karası durumun en büyük günahkârları tabiatıyla önce
KKTC'de yıllarca iktidarı ellerinde tutanlardır.
Aynı zamanda onlarla işbirliği yapan, onlara kaynak
sağlayan ama onları kontrol etmeyen Ankara'daki hükümetlerdir.
Gelişmelerin KKTC'yi bir gün bu noktaya getireceğini görememiş,
görmüş olsalar da, gereken önlemlerin alınmasını
sağlayamamış, orada görev almış komutanlardır.
Birkaç yüz bin kişilik KKTC toplumunda milli görüşlere uygun
birliği sağlayamamış istihbaratçılardır.
Kıbrıs'ın
Türkiye'nin savunması için vazgeçilmez stratejik öneme sahip olduğu
artık kabul edilmiş bir gerçek.
O halde şimdi, kendi yarattığımız bu yüz karası
durumla birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu kabul edip, günün
koşullarına uygun önlemler düşünelim.
BÜYÜK PROJELER BU YIL... Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Ekim 2006
tarihinde serbest bırakılan ilk diliminin 2007'nin ikinci
yarısında uygulamaya gireceğini belirten Rasbash, büyük
projelerin bu yıl içinde sürdürülecek detaylı analizlere
dayandırılacağını, daha küçük projeler için ise uygun
hak sahiplerine yönelik teklif duyurusunda bulunulacağını ifade
etti
"ADANIN BİRLEŞTİRİLMESİNE KATKI KOYACAK
PROJELER"... Rasbash, projelerin adanın ekonomik entegrasyonuna,
Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlar ve diğer
AB ülkeleri ile temasını geliştirmesine, AB
kurallarını uygulamaya yönelik çalışmalar
yapılmasına özellikle vurgu yapmak yoluyla Kıbrıslı
Türklerin sosyal ve ekonomik gelişimini cesaretlendirici ve adanın
birleştirilmesine katkı koyacak projeler olması
gerektiğinin altını çizdi
Özlem GÜRAN- T.A.K
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash dün
adaya geldi. KKTC'de de resmi temaslarda bulunacak Rasbash, pazartesi günü Mali
Yardım Tüzüğü çerçevesinde Kıbrıslı Türklere verilen
mali yardımla ilgili bir basın toplantısı düzenleyecek.
Rasbash'ın Rum Gazeteciler Birliği'nde saat 15.00'de
düzenleyeceği basın toplantısında, AB Destek Ofisi
Sorumlusu Alain Bothorrel de hazır bulunacak.
İlk dilim yılın ikinci yarısında uygulamaya
girecek
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash adaya
gelişinden önce TAK muhabirinin mali yardımla ilgili
sorularını yazılı olarak yanıtladı.
Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Ekim 2006 tarihinde serbest
bırakılan ilk diliminin 2007'nin ikinci yarısında
uygulamaya gireceğini belirten Rasbash, büyük projelerin bu yıl
içinde sürdürülecek detaylı analizlere dayandırılacağını,
daha küçük projeler için ise uygun hak sahiplerine yönelik teklif duyurusunda
bulunulacağını ifade etti. Rasbash ilk çağrıların
bu yıl içinde yapılacağını da vurguladı ve ön
ihale duyurularının (ec.europa.eu/europeaid/cgi/frame12.pl) adresli
sayfada yayımlandığını kaydetti.
13 İhale tasarısı
Web sayfasında yaklaşık 13 ihale
tasarısının bulunduğunu belirten Rasbash, bunun ihale
başlatılmadan önceki ön hazırlık safhası olduğunu
ifade etti.
Rasbash, teklif duyurularına yönelik hazırlıkların
AB adına UNDP tarafından yürütülen "Yerel Altyapıyı
Geliştirme" çalışmaları dâhilinde devam ettiğini
de anlattı.
Avrupa Komisyonu'nun enerji sektöründe kullanılmak üzere 14
milyon euro, su ve atık su için 70 milyon euro ve kirlilikle ilgili
projeler için de 22 milyon euroyu serbest bıraktığını
anlatan Rasbash, projelere yönelik detaylı gelişmelerin yolda
olduğunu vurguladı.
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash,
projelerin adanın ekonomik entegrasyonuna, Kıbrıslı
Türklerin Kıbrıslı Rumlar ve diğer AB ülkeleri ile
temasını geliştirmesine, AB kurallarını uygulamaya
yönelik çalışmalar yapılmasına özellikle vurgu yapmak
yoluyla Kıbrıslı Türklerin sosyal ve ekonomik gelişimini
cesaretlendirici ve adanın birleştirilmesine katkı koyacak
projeler olması gerektiğini anlattı.
Mülkiyetle ilgili sınırlamalar sürüyor
Projelerde mülkiyet sınırlamasının devam edip
etmediğine ilişkin soruya ise Rasbash, "Kıbrıs'ta mal
mülk konusu her zaman hassas bir konudur ve Avrupa Komisyonu Mali Yardım
Tüzüğü'nde istendiği şekilde mal mülk hakkına titizlikle
saygı gösterecektir" diyerek net yanıt vermedi.
İkinci dilim yardım
Mali Yardım Tüzüğü'nün ikinci dilimiyle ilgili bilgiler de
veren Rasbash, 198 milyon euroluk ikinci dilimin 15 Aralık 2006 tarihinde
serbest bırakıldığını hatırlattı.
Su, enerji ve katı atık alanlarındaki projelerin
hazırlanmaya devam ettiğini belirten Rasbash, ön ihale
duyurularının web sayfasında
yayınlandığını ifade etti.
Burs programı ve destek programı
Rasbash, ayrıca kısa zaman içinde Burs Programı için
çağrı sürecinin başlatılacağını da kaydetti.
Rasbash, Avrupa Komisyonu'nun "Kıbrıs'ta istikrar ve
uzlaşma için tarih öğretiminde yeni trendler geliştirilmesine
yönelik destek" programını başlatmak için Avrupa Konseyi
ile koordineli bir şekilde çalıştığını da
ekledi.
KIBRIS
13/01/07
Talks start on Ledra Street opening
By Jean Christou
GREEK AND Turkish Cypriot sides have begun
separate dialogues with the UN to determine the next steps to be taken to open
the Ledra Street crossing.
Heated rhetoric over the Turkish Cypriots decision to remove their controversial
bridge had diminished to a trickle yesterday, all of which was coming from the
north.
UNFICYP spokesman Brian Kelly confirmed the UN had spoken to the two sides and
was working with them to reach an agreement.
We are consulting with both sides on the issues that have to be addressed in
order to open the crossing, he said.
He added that UNFICYP had already informed both sides of the safety issues and
the work needed on derelict buildings inside the Green Line that could pose a
danger to pedestrians.
Discussions have not yet reached the thorny issues of disengagement of military
forces and the removal of provocative signs and symbols, as demanded by the
Greek Cypriot side.
These issues are likely to prove a stumbling block to an early opening of the
crossing, since the Turkish Cypriot side is objecting to the government telling
them what they can and cannot do on their side of the crossing point.
Hasan Ercakica, spokesman for Turkish Cypriot leader Mehmet Ali Talat, said the
Greek Cypriot side had not yet conveyed any formal proposals to them.
Right after the declaration regarding the removal of Lokmaci [Ledra] crossing,
statements by the Greek Cypriot side, saying they conveyed their discussion
requests to the Turkish side through the UN peacekeeping force, do not reflect
the facts, he said.
With the removal of the footbridge, Turkish Cypriots once again proved that
they are ready to contribute every kind of initiative to improve relations
between the two communities. Now, our expectation from the Greek Cypriots are
the demolition of the wall of disgrace on the Greek Cypriot side of Lokmaci
barricade and the start of passage between the two sides like other
check-points.
However, for the Greek Cypriot side, the dismantling of the footbridge was
merely the removal of something illegally built there a year ago and does not
constitute part of the deal to open the crossing.
But Turkish Prime Minister Recep Tayyip Erdogan was quoted yesterday as saying
that by removing the bridge, the Turkish Cypriot side had cornered the Greek
Cypriots.
With the step he made, Mr Talat cornered the Greek Cypriot administration and
this gave us one more trump card in the negotiations, he said.
Today a group of people calling themselves Citizens for the Opening of Ledra
Street will stage a demonstration at the Greek Cypriot barrier, demanding the
wall be knocked down and the road opened.
The group met with Talat on Thursday.
Cyprus Mail 13/01/2007
British minister: no flights to
north without Cyprus agreement
BRITAIN
is unlikely to be able to allow direct flights from the UK to the north without
the governments agreement, British Minister for Europe, Geoffrey Hoon has
said.
During a debate on Cyprus at the House of Commons, Hoon was asked about the flights
issue following an application to Britain for direct flights from the Turkish
Cypriot leadership last month.
Hoon said there were clear international ruled and laws governing the issue.
So far, we have concluded that it would not be possible to authorise direct
flights in the absence of agreement by the government of the Republic of
Cyprus, he said.
Hoon said a settlement of the Cyprus issue was a priority for his government.
Cyprus matters to the UK. That is why we worked so hard to achieve EU
membership for Cyprus a point too often overlooked and why we want to work
closely with Cyprus to develop a new relationship with it as an EU partner, he
said.
The property issue, the presence of Turkish troops in Cyprus and the number of
Turkish nationals living in the north are a matter of great concern for all who
take an interest in Cyprus. The longer the current division continues, the more
intractable the problems become.
Commenting specifically on the problem of Britons buying property in the north,
Hoon said his government offered advice and warned British citizens of the
risks.
The British Minister also underlined the importance of resuming Cyprus talks
under UN auspices, and the agreement last year to kick-start negotiations
through the July 8 agreement made with Undersecretary General Ibrahim Gambari.
That agreement, along with the leaders' subsequent agreement to the proposals
set out in Mr Gambari's letter of November 15, provide a new opportunity for
the resumption of fully fledged settlement negotiations, said Hoon.
CYPRUS MAIL 13/01/07
İngiliz
Konsolosluğu Rumların temsilcisi
Kıbrıs
Rum kesiminde yayımlanan Politis gazetesi, İstanbuldaki İngiliz
Konsolosluğunun, Güney Kıbrısın temsilciliğine
soyunduğunu yazdı.
AA
Güncelleme: 17:57 TSİ 13 Ocak 2007 Cumartesi
LEFKOŞA
- Gazete, İstanbulda Konsolosluk - Kıbrısı
İngiltere Temsil Ediyor başlıklarıyla
yayınladığı haberde, İngiliz Konsolosluğunun,
İstanbulda bir Türk vatandaşıyla evlenmek isteyen Rum
kadına gerekli belgeyi verdiğini duyurdu.
Haberde, İstanbulda yaşayan Rumlar, Kıbrıs
Cumhuriyetinin Türkiyede tanınmamasına rağmen konsolosluk
tarafından temsil edilmeye sahiptirler ifadesine yer verildi.
Habere göre, İstanbuldaki İngiliz Konsolosluğu,
yaptığı araştırmadan sonra, AB üyesi olarak Güney
Kıbrıs vatandaşlarını temsil edebilecek konumda
olduğunu teyit etti ve bu yöndeki ilk icraatını da dün
yaptı.
İngiliz Konsolosluğu, Türkiyede yaşayan ve bir Türk
vatandaşıyla evlenmek isteyen Rum kadına, evlilik belgesi verme
prosedürünü başlattı.
İLGİNÇ
HİKAYE
Konunun hikayesinin çok ilgi çekici olduğunu belirten gazete, olayı
şöyle aktardı:
İstanbuldaki Kıbrıslı Rum bayan üniversite öğrencisi
ve bir Türk vatandaşıyla evleniyor. Kıbrıs Rum kesiminden
bekarlık belgesini aldı ve nikah tarihinin belirlenmesi için yetkili
Türk makamına başvurdu. Ancak kurallara göre, söz konusu belgenin,
Rum bayanı temsil eden konsolosluğun mührünü taşıması
gerekiyordu. Kıbrıslı üniversite öğrencisi,
İstanbulda Kıbrıs konsolosluğu yok ki deyince, Türk
yetkililer kendisine yardımcı olamadılar. Bürokrasi
gerektiriyordu! Kendisine; belgesini imzalatacak başka bir konsolosluk
bulması veya evlenmek için ülkesine dönmesi tavsiye edildi.
Fransaya gitmeyi düşündüler, ancak orada da engeller vardı; çünkü
evlenmelerine izin verilmesi için bir ay Fransada kalmaları gerekiyordu.
İstanbuldaki Yunan Konsolosluğundan yardım istemeyi
düşündüler. Ama orada da yanıt olumsuzdu. Yunan Konsolosluğu,
Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlarını temsil edemezdi.
Birileri kendilerine İngiliz Konsolosluğuna gitmelerini tavsiye
etti. İngiliz Konsolosluk makamları, Atinadaki Kıbrıs
Büyükelçiliği (Rum büyükelçiliği) ile temasa geçti.
İstanbuldaki İngiliz Konsolosluğundan kaynaklara göre, bir
Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı tarafından, ilk kez,
ülkede başka bir makam olmadığı için İngiliz
Konsolosluğundan belge talep ediliyordu. Konsolosluk talebe ilgi
gösterdi, gerekli araştırmayı yaptı ve olumlu yanıt
verdi. Aynı kaynak, gazetemize, Konsolosluk makamlarının, ister İstanbulda
ikamet ediyor olsunlar ister turist olsunlar, Kıbrıs
vatandaşlarına her an hizmet vermeye hazır olduğunu
söyledi.
Gazete, bu dönemde, Türkiyede ikamet eden Kıbrıslı
Rumların sayısının çok az olduğuna, bunların
özellikle Türkçe öğrenen veya master eğitimi gören üniversite
öğrencileri olduğunu belirtti.
|
NTV
Güncelleme: 22:03 TSİ 13 Ocak 2007 Cumartesi
MADRİD
- İspanyada düzenlenen konferansta konuşan Avrupa Birliği
Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Marc Pierini, Kuzey
Kıbrıs için çıkarılan doğrudan ticaret tüzüğünün,
Almanyanın dönem başkanlığı sırasında
yaşama geçirilebileceğini söyledi. Pierini Bu, ABnin Kuzey
Kıbrıs için atacağı ilk ciddi adım olacaktır
dedi.
Türkiyenin
Avrupa Birliğine giriş sürecinde birçok sorun bulunduğunu
kaydeden AB Komisyonu Türkiye Delegasyonu Pierini, ancak bunun işleyen bir
süreç olduğunun altını çizdi.
Pierini, Ermeni soykırımı iddialarının, çözülmesi
gereken bir konu olmasına rağmen, Türkiyenin müzakerelerinde asla
ön koşul olamayacağını vurguladı.
|
Atatürk
Kürtlere özerklik vermişti Ankarada
bir konferansta konuşan yazar Yaşar Kemal, Atatürkün Kürtlere
özerklik verdiğini öne sürdü. Halkın demokrasiye can
attığı halde nimetlerinden
faydalanamadığını söyleyen Yaşar Kemal, Ya gerçek
demokrasi, ya da hiç dedi. |
|
|
NTV
Güncelleme: 02:18 TSİ 14 Ocak 2007 Pazar
ANKARA
- Çeşitli sivil toplum kuruluşları, yazarlar, hukukçular ve
aydınların çağrısıyla düzenlenen ve iki gün sürecek
Türkiye Barışını Arıyor konferansı Ankarada
başladı.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı
Yusuf Alataş çağırdıkları halde konferansa
katılmayan siyasileri eleştirdi.
İHD Başkanı Alataş, Şöyle
anlaşılıyor ki, Türkiyeyi yönetenlerin barışa
ihtiyaçları yok dedi.
Konferansta konuşan yazar Yaşar Kemal, ulu önder Atatürkün
İzmitte yaptığı bir basın toplantısında
Kürtlere özerklik verildiğini açıkladığını, ancak
bu toplantıya ait kayıtların kaybolduğunu öne sürdü.
Kemal, Atatürk, 14 Kasım 1923te bir basın toplantısı
düzenledi. Atatürke Kürtlerin durumu ne olacak? diye soruldu. Atatürk,
Kürtlere Anayasayla muhtariyet verildiğini anlattı, ancak bu nutuk
sonradan kaybolmuştur dedi.
Demokrasinin bir ülkenin onuru olduğunu söyleyen Yaşar Kemal,
halkın demokrasiye can attığını belirtti. Kemal,
Ülkemizin onurunu ekmeğini külmtürünü kurtarmak elimizde. Ya gerçek
demokrasi, ya hiç dedi.
Konferansa; DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile Genel Başkan
Yardımcısı Aysel Tuğluk, eski Yargıtay
Başkanı Sami Selçuk, Diyarbakır Büyükşehir Belediye
Başkanı Osman Baydemir, eski Devlet Bakanı Salih
Yıldırım, DİSK Başkanı Süleyman Çelebi,
Hak-İş Başkanı Salim
Uslu, yazarlar Yaşar Kemal ve Vedat Türkali, İnsan Hakları
Vakfı Başkanı Yavuz Önen, eski İnsan Hakları
Derneği Genel Başkanı Akın Birdal, yazar Eşber
Yağmurdereli, eski Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanı
Celal Doğan, eski DEPliler Orhan Doğan, Selim Sadak ve Hatip Dicle,
eski milletvekili Ertuğrul Günay ve çok sayıda davetli
katılıyor.
Rumlardan 'Sınır kapılarına hayır'
13 Ocak, 2007 20:57:00 (TSİ) CNN TURK
Kıbrıs'ta iki toplumlu 'Kapıları Açın
İnisiyatifi', Rum tarafındaki Ledra caddesi üzerindeki duvarın
yıkılması ve Lefkoşa'nın birleştirilmesi için
bugün Güney Lefkoşa'da eylem yaptı.
Güney
Lefkoşa'daki Eleftheria meydanında yaklaşık 150
kişinin katıldığı eyleme, KKTC'den çeşitli
sendikalar ve örgütler destek verdi. Rum tarafından bazı parti
yetkileri de eyleme katıldı.
Eylemde, 'Ledra'yı açın', 'Sınır kapılarına
hayır' şeklinde pankartlar taşındı. Yürüyüş
sırasında 'Etnik duvarı yıkın',
'Kıbrıslı Türk ve Rumlar birlikte', 'Kıbrıs'ta barış
engellenemez', 'Tasos, Talat iyi dinle' sloganları atıldı.
'Kapıları Açın İnisiyatifi'nce yayımlanan bildiride,
'Lokmacı'daki köprünün yıkılmasının ardından, Rum
tarafında askerin konuşlandığı barikatların da
kaldırılması' istenerek, Rum yönetimine, 'anlamsız'
yapıların kaldırılması çağrısında
bulunuldu.
Kıbrıs'ın bölünmesini simgeliyor
Lokmacı barikatı, EOKA'cı Rumların 1956'dan beri Enosis
(Kıbrıs'ı Yunanistan'a bağlama hayali) mücadelesinin
Kıbrıs'ta yarattığı çatışmanın bir
sembolü.
Lokmacı, 1963'te Enosis yüzünden barikatla ayrıldı. 1974'te de
Makarios'a karşı yapılan darbeden dolayı, Türk tarafı
Lokmacı'ya, Rum tarafı da Ledra Caddesi'ndeki barikata duvar ördü.
Lokmacı, ''Kıbrıs'ı Enosis hedefiyle bölenlerin
sembolüdür'' şeklinde de niteleniyor.
Türkleri silah zoruyla dışlayan Rumlardan korunmak için yapılan
Lokmacı Barikatı, Kıbrıs'ta yapılan ilk barikat olarak
tarihe geçti ve bu yüzden Ada'daki bölünmüşlüğün simgesi olarak
görülüyor.
Barikat, o dönemin en önemli alışveriş merkezlerinden olan
Lokmacı ile Ledra Caddesi'ni (Uzun yol) birbirinden ayırdı.
Lokmacı Türk tarafında, Ledra Caddesi de Rum tarafında
kaldı. Kıbrıs gibi, Türk ve Rumların yoğun
alışveriş yaptığı çarşı da ikiye
bölündü.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat ile Genelkurmay arasında
gerilime neden olan Kıbrıs'taki Lokmacı Barikatı'nda
bulunan üst geçit 9 Ocak'ta yıkıldı.
Türkiye barışını arıyor
Demokratik Barış İnisiyatifi'nin düzenlediği, 'Türkiye
barışını arıyor' konulu toplantıda Kürt sorunu
tartışıldı. Toplantıya akademisyen, gazeteci, yazar ve
eski politikacılardan oluşan çok sayıda isim katıldı.
Namık Durukan
Türkiye'de "Kürt sorunu" ve buna bağlı gelişen
şiddet ortamına dikkat çekmek amacıyla Kürt ve Türk
aydınları bir araya geldi. Toplantıda eski DEP Milletvekili
Orhan Doğan ile Kürt yazar Mehmet Uzun'un yapacakları
konuşmaların mahkeme kararıyla izlenmesine karar verildiği
ortaya çıktı.
Ankara'daki İçkale Otel'de Demokratik Barış İnisiyatifi'nin
düzenlediği, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM
Başkanı Bülent Arınç ve Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'ın da davet edildiği "Türkiye barışını
arıyor" konulu toplantıya akademisyen, gazeteci, yazar ve eski
politikacılardan oluşan çok sayıda isim katıldı.
Federasyon isteyen kesimlerden katılım olmaması dikkat çekti.
Toplantıya CHP'den Esat Canan ile AKP'li Kürt kökenli milletvekillerinden
Adıyaman Milletvekili Faruk Ünsal katıldı. 400 kişilik
salon doldu. Çok sayıda katılımcı oturumları ayakta
izlerken birçoğu salona alınamadı.
Kınıyoruz
Oturumlara başkanlık eden eski DEHAP Genel Başkan
Yardımcısı Orhan Miroğlu, Ankara 11. Ağır Ceza
Mahkemesi'nin konferansa katılmaları beklenen Uzun ile
Doğan'ın konuşmalarını izlemek için karar
aldığını, bunun kabul edilemez olduğunu belirterek
"Bu kararı kınıyoruz" dedi.
Konferansa katılan yerel giysili Kürt kadınlar, barışı
simgeleyen beyaz tülbenti Yaşar Kemal'in boynuna asıp karanfil verdi.
Yaşar Kemal'in yanına eski Yargıtay Başkanı Sami
Selçuk oturdu.
Yaşar
Kemal: Halkıyla savaşan bir ülke olduk
Mustafa
Kemal Paşa, 'Kürtlere özerklik verilecektir, verilmezse ellerinden geleni
yapacakları bellidir' diyor. Niye olmadı? Mustafa Kemal Paşa
ölmeden önce bunu başarmak istedi, ama başaramadı.
Bizim 25 yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar
denen "light savaşımıza" gelince birkaç kez tek
taraflı ateşkes olmasına karşın bu
savaşımız bir türlü bitmiyor. Savaşanlardan 30 bini öldü.
Korucu 70 bini geçmiş, sivil savaşçılar bulaştı ülkenin
vicdanına. Beş bin köyün birçoğunun evi yakıldı.
İnsanları değişik bölgelere dağıtıldı,
bir kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili
meçhul cinayetler olağanlaştı.
İkinci Dünya Savaşı'na girseydik daha mı kötü
olacaktı? Kendi halkıyla savaşan ülke olduk... Türkün Türkten
başka dostu yokmuş. Bu kadar iğrenç bir şey söylenemez.
Sevgili milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler;
Malazgirt'ten bu yana Kürtler Türklere dosttur.
KONFERANSTA
KİM, NE DEDİ?
'Barışı arıyoruz'
Prof. Dr Doğu Ergil: Yurttaşlık siyasi bir birlikteliğe
işaret eder. Devleti işaret eder. Bölünmüş yurttaşlık
bize bir millete ait olma duygusunu aşılar ve insanları
birbirine düşürür. İşte biz tam da bu noktadayız.
Yitirdiğimiz barışı arıyoruz. Önce sorunun
sıkıştığı şiddetten çıkmak gerekir. Bu
da silahları bırakmakla olmaz. Uluslararası boyut kazanan soruna
bakış tarzımızı ve yaklaşım biçimimizi
değiştirmemiz gerekiyor. Eşitsiz taraflar barış
yapamaz.
'Temel risk Irak'
Prof. Dr Fuat Keyman: Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve
Dişişleri Bakanı Abdullah Gül'ün söylediği gibi temel risk;
Irak sorunu. Bu sorunun üç ayağına baktığımız
zaman, Kuzey Irak, PKK, Kerkük temelinde esasında konuştuğumuzun
Kürt sorunu olduğunu görüyoruz. Kürt sorununun çözümü için sadece teröre değil,
yoksulluk, işsizlik, kimlik dışlanması ve hukuk
dışılık sorunlarına da odaklanmalıyız.
'Demokratik zemin'
Prof. Dr İbrahim Kaboğlu: Anayasal yurtseverliğin altında
birbirinden farklı önermelere sahip iki kavram var. Biri milliyetçilik ise
diğeri hukuk devletidir. Hukuk devletinin öngördüğü anayasal
yurtseverlik herkesin pay çıkaracağı bir anasayadır. Bunda
önce hak ve özgürlükler, sonra sınırlamalar belirlenmelidir.
Türkiye'de bir temsili demokrasi bile oturmamıştır. Bu yüzden
anayasal yurtseverlik için demokratik zeminin oluşturulması gerekir.
'Herkes adım atmalı'
Mesut Yeğen (Yazar): Kürt halkının Abdullah Öcalan'ı siyasi
irade olarak gördüğünü kabul etmem mümkün değil. Nevruz'da bir milyon
insan sokağa çıkarken, İmralı'da tutuklu bulunan Abdullah
Öcalan'ın doğum günü kutlamalarında daha az insan sokağa
çıkıyor. Birilerinin herkesi kapsayacak bir iradeyi temsil
ettiğine de inanmıyorum. Bu sorun çözülecekse herkes belli ölçüde
adım atmalıdır.
'Cesurlara ihtiyaç var'
Prof. Dr. Mithat Sancar: İki uç tutum olan; tamamen inkâr ve bastırma
ile ayrılıkçılık soruna en kolaycı
yaklaşımlardır. Ama en çok acı ve çözümsüzlük üretenler de
bunlardır. Türkiye'de merkezin sağında bulunan partiler Kürt
meselesine demokratik bir çözüm getirme şansını
yakaladılar, ama ya demokrat değillerdi ya da demokrasiyi savunacak
kadar cesur değillerdi. Bizim ise şu an cesur demokratlara
ihtiyacımız var.
'Şiddet bırakılmalı'
Süleyman Çelebi (DİSK Genel Başkanı): Ülkemizde egemen güçler
kendi aralarındaki iktidar kavgasını toplumun hassas olduğu
sorunlar üzerinden yürütmektedirler. Bu sorunlar bazen azınlıklar,
bazen Kürtler, bazen laiklik, bazen de Kıbrıs üzerinden gündeme
gelebilmektedir. Şiddetin ve silahların terk edilmediği, Kürt kimliğinin
tanınmadığı bir ortamda gerçek çözüm önerilerinin dile
getirilmesi, savunulması ve iyisinin seçilmesi olanağı yoktur.
'Şehrazat dili şart'
Ece Temelkuran (Gazeteci-yazar): Ne Türk ne de Kürt aydınları ve
siyasetçileri artık kendi halklarını eskisi kadar temsil ediyor.
Diyarbakır'da çocuklar işkence gördüğünden beri bizler
sokağı temsil etmiyoruz. Sokağın öfkesi bizim sözlerimizden
daha güçlü. Barışı arayan bizler bu toprakta Kürtlerin ve
Türklerin birbiri ile daha önce konuşmadığı biçimde
konuşmayı keşfetmeliyiz. Cellatı hayranlıktan felç
edecek bir şehrazat dili bulmalıyız.
'Ekonomik OHAL'
Osman Baydemir (Diyarbakır Belediye Başkanı): Kalıcı
barışı bekleme gibi bir lüksümüz yok. Bir yandan sosyal devlet
olma gereklerini örgütlerken, öte yandan da toplumsal barışın
altyapısının kurgulanması ve bu sürecin eşzamanlı
yaşama geçirilmesi gerekir. Nasıl ki OHAL'in yaşam bulması
için 100 milyar dolar kaynak harcanmışsa, yoksulluğun ortadan
kaldırılması için de ekonomik OHAL uygulanabilir.
'Türkiye'nin sorunu'
Suzan Samancı (Yazar): Yaşanan savaş kadınlar ve çocuklar
üzerinde daha fazla etkili oluyor. Bu sorun Kürtlerin olduğu kadar
Türkiye'nin de sorunudur. Kürt sorunu çözülmezse hiçbirimiz rahat yüzü
görmeyeceğiz. Barış iradesinde fazlasıyla etkin olmak isteyen
bir kesim var. Peki yaşadığımız acıların
sorumluları kimler? Gerçek demokrasiyi oturtamayan bu sistemin
sorgulanması gerekir. Bu sorun Kürt sorunu değil, Türkiye'nin
sorunudur.
'Kadınları dinleyin'
Handan Çağlayan (Yazar): Savaşın cinsiyeti olur mu? Kürt
hareketinde 1990'lı yıllarda silahlı militanların üçte
birini kadınlar oluşturmaktaydı. İrlanda mücadelesinde çok
sayıda kadın vardı. Ama, barış müzakerelerinde
kadınlar yoktu. Barıştan konuşacaksak ve barış
sadece masa üzerinde konuşulup imza atılacak bir şey
değilse yaşamı yeniden kurmak için biz kadınların
deneyimlerinden çıkarılacak çok ders var.
Konferansa katılanlar
Konferansa katılan bazı isimler şöyle: ANAP'lı eski bakan
Eyüp Aşık, eski milletvekili Salih Yıldırım,
sol-Müslüman çizgide parti kurma çalışmaları yapan Ertuğrul
Günay, işadamı Osman Kavala, Prof. Dr Gençay Gürsoy, DTP Genel
Başkanı Ahmet Türk, ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu,
EMEK Partisi Genel Başkanı Levent Tüzel, avukat Eşber
Yağmurdereli, Prof. Dr. Aydın Çubukçu, Prof. Dr. Büşra Ersan,
eski İHD Genel Başkanı Akın Birdal, yazar Vedat Türkali,
Sadun Aren, AKP Diyarbakır İl Başkanı Abdurrahman Kurt, DYP
Diyarbakır İl Başkanı Galip Ensarioğlu, eski Gaziantep
Büyükşehir Belediye Başkanı Celal Doğan. n Fotoğraf:
YAVUZ ÖZDEN
MILLIYET
14/01/07
Türk'ün Türk'ten başka dostu var!
Ankara'da bugün
başlayan 'Türkiye Barışını Arıyor' adlı
konferansın açılış konuşmasını ünlü yazar
Yaşar Kemal yaptı. Kemal'in 'Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür
zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek demokrasi ya da hiç' diye
noktaladığı konuşmasının tam metnini sunuyoruz...
14/01/2007
RADIKAL
"... Binaenaleyh,
başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim
Teşkilat-ı Esasiye Kanunu mucibince, zaten bir nevi mahalli
muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt
ise, onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan
başka Türkiye'nin halkı, mevzuibahis olurken, onları da beraber
ifade (etmek) lazımdır. İfade olunmadıkları zaman,
bundan kendi kendilerine ait mesele ihdas etmeleri daimi varittir."
GAZİ MUSTAFA KEMAL
(1923'te İzmit'te yaptığı basın
toplantısından)
0'nci
yüzyıl insan soyuna yakışmayan olayların
yaşandığı bir yüzyıldır. Kanlı iki dünya
savaşı bu yüzyılda çıktı. Büyük soykırımlar
bu yüzyılda yapıldı. Korkunç bir yüzyılı
arkamızda bıraktık.
Birinci Dünya Savaşı'ndan geriye kalan insanlar savaştan önceki
insanlar değildi. Korkulara teslim olmuş, kendine güveni
kalmamış, yaratıcılığı, kişiliği
zedelenmiş, umutsuz... İkinci Dünya Savaşı'ndan kalanlar
daha beter durumda. Hele 'Üçüncü Dünya Savaşı', yani Soğuk
Savaş. İnsanlığımızın canına okuyan
bu... İnsanlık bu savaşların yıkımından
bütünüyle kurtuldu diyemeyiz. Bir de dünyayı bir ateş yumağı
edecek atom savaşını beklemek... Savaşın ne zaman
çıkacağını beklemek ölümü beklemek gibidir.
Bütün kötülükler yalnız savaşların sırtına mı
yüklüyorsun diyeceksiniz. Elbette insanları mutsuz edenlerin hepsini
savaşların sırtına yükleyecek değilim, ama çoğu
savaşların işi. Savaşlar insanların ölüm
fermanıdır, savaşlar üstünde
yaşadığımız toprakların, doğamızın
ölüm fermanıdır.
Bir yüzyılı arkamızda korkular içinde bıraktık,
acılar içinde, ölümlere kanıksayarak. Ama bu yüzyılda
insanlığımızı onurlandıran işler de
yapıldı. Bu işler insanların yüzünü ağartan
işlerdir. İnsanlık yüzyılımızın
yaptıklarıyla da övünebilir.
Avrupa gittikçe üç büyük savaşın etkilerinden kurtulmaya
çalışıyor. Kurtulacaktır. Bu kadar çaba boşuna gidecek
değil. Avrupa Birliği boşuna kurulmadı. Ölümsüz
barışlar için, kültürlerin birbirlerini aşılaması,
birbirlerini beslemesi için kuruldu, savaşsız mutlu bir dünya olsun
diye kuruldu. Barışa, güzelliğe, insana saygıya,
insanın insanı aşağılamaması, sömürmemesine
yollar açmak için kuruldu. Bu söylediklerim bir temenni değil, Avrupa
Birliği'nin kurulmasının başlıca sebebi
barıştır. Dokuzlar Avrupası 1973'te
yayımladığı bildirgede şöyle diyordu:
Yenildiklerini
hissedenlerin yasal, siyasal ve manevi değerlerine saygıyı
güvence altına almanın heyecanı .. ve geliştirilmiş
bir toplum yaratma isteğiyle kurulan Avrupa, kendi kimliğini
oluşturan temel öğeler olan temsili demokrasi, hukukun
üstünlüğü, ekonomik ilerlemenin sosyal adalet amaçlı
gerçekleşmesi ve insan haklarına saygı ilkelerini koruma umudunu
taşır."
İşte Avrupa Topluluğu bu umuda sarılmıştı,
çünkü üç korkunç, insanlığı yok edebilecek savaştan
geçmişti. Savaşa girmeyen ülkeler de neredeyse giren ülkeler kadar
savaştan etkilenmiş durumda. Bu üç dünya savaşı,
dünyayı perişan eyledi. Tarih boyunca her savaş bir
yıkım olmuştur. Yenenler de, yenilenler de, savaşların
dışında kalanlar da aynı yıkımdan
kurtulamamışlardır.
Bizim 25 yıldır süren düşük yoğunluklu çatışmalar
denilen light savaşımıza gelince, birkaç kez tek taraflı
ateşkes olmasına karşın bu savaşımız bir
türlü bitmiyor. Nasıl, niçin bitmiyor? Bunda kimsenin bilmediği bir
keramet olsa gerek. Birinci Dünya Savaşı dört yıl, İkinci
Dünya Savaşı altı yıl sürdü. Bizim 25 yıllık
savaşımız ne kadar sürecek hiç belli değil.
Ülkemiz bu savaştan büyük zarara, kötülüğe uğradı.
Savaşanlardan 30 bin kişi öldü. Korucu dedikleri sayısı 70
bini geçmiş sivil savaşçılar bulaştı ülkenin
vicdanına. 5 bin köyün birçoğunun evleri yakıldı,
insanları ülkenin birçok yerine dağıtıldı. Bir
kısmı açlıktan, yoksulluktan kırıldı. Faili
meçhul cinayetler olağanlaştı, savaşın bir
parçası oldu. Kürtlerin seçkin kişileri seçildi, faili meçhule kurban
edildi. Devletin kurumlarının bir kısmını
yozlaştırdı. İkinci Dünya Savaşı'na girseydik
bundan daha mı kötü olacaktı?
Bu savaş Türkiye'nin belini kırdı. Halkıyla savaşan
bir ülke olduk. Gittikçe insanlık gözünde durumumuz kötüleşiyor.
Hiçbir koşulda bize hak verilmiyor.
Dünya, bizim kadar, bizim durumumuzu gözlüyor. Gerillanın adını
terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman her
koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur.
Dışarıda önceleri, dağa çıkanların
çıkmalarının sebebini bilmiyorlar, biraz da gerilla
maceraları sanıyorlardı. Dağa çıkanların bir
kısmı üniversitede okuyanlardı, üniversiteyi bitirenlerdi. Aşağı
yukarı dağa çıkanların hepsi okuryazardı. Avrupa
basını da bunlara bu kadar önem vermiyordu.
Artık
bugünse dünya basını her şeyimizi biliyor. Dünyanın gözüne
baka baka sürdürülecek bir savaş, bir ülkeyi çürütecek savaştır.
Bir de bu savaşa 100 milyar dolar gitti diyorlar. İstedikleri kadar
desinler, doğru değildir. Giden para daha çok dolardır. Ya
başka kayıplar, onların altından çok ülke kalkamaz.
Dünyadaki büyük uygarlıkların ana sebebini soracak olursak,
yeşerdikleri toprakların dünyanın en verimli, iklim olarak
yaşamaya en uygun topraklar olduğunu görürüz. Örneğin
Mısır toprakları, Batı Anadolu, Mezopotamya
toprakları... Doğu Anadolu toprakları, Güney Anadolu
toprakları da bu toprakların içindedir, Batı Anadolu da,
Doğu Anadolu da birçok uygarlığın beşiğidir.
Doğu Anadolu topraklarının birçok uygarlığın
beşiği olduğu gereğince bilinmiyor. Doğu Anadolu
toprakları Mezopotamya uygarlıklarına yardım etmiştir.
Fırat'ın, Dicle'nin yaptığı gibi...
Mezopotamya adını bu iki ırmaktan alır. Bu topraklar
Urartu, Hurri gibi daha birçok uygarlıklara beşiklik etmiştir.
Şimdi bu toprakların insanları yoksulluk içinde
kıvranıyor. Bu savaştan önce bu toprakların insanları,
her şeye karşın böyle yoksul, böyle bir ekmeğe muhtaç
değillerdi. Savaşta sürülen köylülerin toprakları boşta
kaldı. Hayvancılık bitti. Bahçeler kuruldu, arı
kovanları boş kaldı. Korucular, köylerde geriye ne
kalmışsa talan ettiler. Korucularla korucu olmayanlar arasında
onulmayacak bir düşmanlık ortaya çıktı. Sürülmeyen köylere
de yaşam zehir edildi.
Bir bölge nasıl her şeyiyle yokluğa mahkûm edildi. Otlu
yaylalar, bereketli topraklar boş kaldı. Ko desinler Kel Ali'nin
bağı var. Devletimiz savaş yapıyor. Halkı sürüp
toprakları boş koymak... Sürgünleri de aç sefil koyarak, sürgünleri
de aç sefil koyarak, sürgünlerin aç sefil çocuklarını da ister
istemez dağlara yollamak... Dağlara ne kadar delikanlı
gitmiş, sayısını biliyor mu hükümet?
Bir de bu tutumdan Türkiye'nin ne kadar zararı oldu biliyor mu devlet? Bu
şiddetin, bu savaşın Türkiye'ye ne kadar zararı oldu
biliyorlar mı sayın savaşsever milliyetçilerimiz? Bu
savaşta günler geçtikçe ne kadar tükendiğimizi, tükeneceğimizi,
Allah için, bir düşünen var mı, nereye gidiyoruz, bir bilen var
mı?
Bir
insana, bir halka ne yaparsanız yapın, bir insanın, bir
halkın onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana, dilime
pelesenk ettiğim sözümdür. Bizim yöneticiler, bunun tersini yaptılar.
Halka etmediklerini bırakmadılar. Yöneticilerin, onlardan
bağımsız korucuların halka yapmadıkları
kalmadı. O kadar zulümler yaptılar ki, söylemeye dilim varmıyor.
Ülkemizde milliyetçi kisvesine bürünmüş ırkçılar var,
onların da dillerine pelesenk ettikleri bir sözleri var: Türk'ün Türk'ten
başka dostu yok. Bir ülke halkına bundan daha korkunç söz edilmez.
Hele Kürtlere böyle sözler etmemelisin. Kürtler sana gücenir. Sevgili
milliyetçi dostlara söyleyeyim ki, sevinsinler, rahat etsinler. Türk'ün
Türk'ten başka dostu var. Gizli saklı değil. Malazgirt'ten bu
yana Kürtler Türklerle dost. Bu, Kurtuluş Savaşı'na kadar
sürmüş. Kimileri yazıyor, söylüyor ki Kürtler, Kurtuluş
Savaşı'nda Türklerle birlikte olmasaydı bu savaş zordu.
Mustafa Kemal Paşa'nın büyük zekâsı bu zorluğu alt etti.
Samsun'a çıktıktan sonra niçin kongreyi Karadeniz'de, haydi oralar
deniz kıyısıdır, uygun değildir diyelim, Amasya'da,
Ankara'da yapmadı? Niçin yapmadı? O büyük zekânın başka sağlam
bir düşüncesi olmalıydı. Erzurum'da ordu müfettişinin
emrinde olması gereken bir ordu vardı. Ordunun kumandanı
Kazım Karabekir Paşa, ordu müfettişinin çağrısına
geldi, emrinizdeyim Paşam dedi. Bundan sonra ordu müfettişinin
yanında bir güç daha vardı. O da Kürtlerdi. Erzurum'da ona Kürtlerin
mümessili olaraktan Hacı Musa geldi, onunla bir anlaşma
imzalandı. Bu anlaşma kayıplara karışmış
durumda.
50'li yıllardı, Nurullah Ataç arkadaşı Cevat
Dursunoğlu ile beni de yemeğe çağırmıştı.
Konuşurken söz Hacı Musa ağaya gitti. Yemekte bir arkadaş,
Erzurum Kongresi üyesi Dursunoğlu'na, 'Paşanın Hacı Musa
ile anlaştığı doğru mu?' diye sordu. Dursunoğlu,
"İyi ki Mustafa Kemal Paşa o anlaşmayı yaptı.
Koçgiri isyanını bu anlaşma sona erdirdi" dedi. O zaman
Millet Meclisi'nde 93 Kürdistan mebusu var. O 93 mebus bir bildiri
yayımlıyor, savaş bitinceye kadar Mustafa Kemal
Paşa'nın emrindeyiz diyorlar.
Bir
de Lozan Konferansı var. Kürtler, Türkiye'yi değil de
İngilizleri tutsalardı, bugünkü durumları böyle mi olurdu? Bir
de Sovyet ihtilalinden önce Kürtlerin bir kısmı Rus Kürtleriyle
birleşmişler. Çoğuluk Osmanlılarla kalmış.
Kürtler, Osmanlılarla kalmayıp Rus Kürtlerine gitselerdi, sonradan
gelen Sovyetler bu büyük kitleyi bir Sovyet devleti yapamaz mıydı?
Öyleyse bu kadar acıyı, yalnızlığı niçin kabul
ettiler? Kürtler dünyadan habersiz miydiler? Bu devlet politikasına
bakarsak onlar aptal oğlu aptallardı.
Bizim devlet büyüklerimiz, gazetecilerimiz, Irak'ta Kürtler
bağımsız olurlarsa bu savaş sebebi sayılmalı
diyorlar. Niçin? Irak'taki Kürtlerden size ne? Kim ne sanarsa sansın, ey
milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa
diyelim, o da güneyimizde petrol kuyularının üstünde oturan Irak
Kürtleridir.
Böyle bir dostun olması birçok dosta bedeldir. Ne yazık ki onlar
dostlarından o kadar kötek yemişler ki, yoğurdu üfleyerek
içiyorlar. Irak Kürtleri, Kuzey Irak'ta bağımsızlık
istemiyorlar. Çünkü bağımsızlık onların
çıkarına değil. Canı yürekten fedarasyon istiyorlar. Federe
bir devletin içinde olmak onların daha işine geliyor.
Kimi insanlar, devlet, basın hepsi birden Kürtler Türkiye'yi bölecek de
bölecek. Belki de bir bildikleri var. Belki de onlar kimsenin bilmediği
bir şeyleri biliyor. Belki bu şiddetin bitip eksilmeyeceğini
biliyorlar, bilmiyorlarsa da istiyorlar. Ya da bu savaşın hiç
bitmeyeceğini biliyorlar, ya da istiyorlar. Belki de hiç kimse hiçbir
şeyi bilmiyor.
Bir savaş ne kadar düşük yoğunlukta da olsa gene
savaştır. Savaşın sürmesini isteyen devlet çok güçlü de
olsa gene kayıplar verir, yıpranır. Boşu boşuna
savaş sürdürenlerin güçlerinin çok işe
yaramadığını görüyoruz. Savaşın acısı
herkesin yüreğindedir.
Kürtler barış istiyorlar. Onların bu istekleri candan, yürekten
değilse, bir oyunsa çok çabuk anlaşılır. Kürtleri
dışlayan milliyetçi ırkçılarımız var. Onlar her
bir şeyi konuşmakta özgürdürler. Bu insanlar dünyadan, yurdunun
insanlarından habersizlerdir. Halkımız demokrasiye can
attığı halde demokrasi nimetine kavuşamadık. Böyle
giderse biz demokrasi nimetine kavuşamayacağız.
Çağımızda bir ülkenin demokrasiye kavuşması bir
ülkenin onurudur.
Yıllarca
önce ben, demokrasi, Kürt sorunundan geçer demiştim. Sen milyonlarca
vatandaşının dilini yasakla, kendi diliyle yazacak okuyacak
okulu da yasakla. Kendi dilini araştıracak, geliştirecek
üniversiteyi de yasakla... Kürtler Lozandan azınlık olarak
çıkmadı. İyi ki azınlık değilmiş. Neredeyse
Kürtlere yasaklanmayacak hiçbir şey bırakılmayacakmış.
Malazgirt'ten bu yana kardeş olduklar, Kurtuluş Savaşı'nda
ülkelerinin kurtuluşu için birlikte çarpıştıkları, zaferde
birlikte sevindikleri kardeşleri onları nasıl bir
azınlık sayabilirdi. Kürtler kendilerini hiçbir zaman
azınlık saymadılar. Hiçbir Kürt hiçbir zaman kendini
azınlık saymadı. İnsanlıktan mahrum
kılındığı halde kendini azınlık
saymadı. Sürgüne, aşağılanmaya, dilinin uydurma bir dil,
'kart kurt dili' olduğunu söyleyenlere bile biz
azınlığız demedi. Çünkü onlar azınlık değil
kardeştiler. Hiç kimse onları kardeşlikten ayıramaz. Bin
yılın adı var.
Bu 80 yıldır yasaklar olmasaydı, Kürtlerin kardeşliği
unutulmasaydı, yasaklara boğulmasalardı, bugün böyle
konuşmak aklımıza gelmezdi. Türk halkı kardeşliği
unutmadı. Kürtler aleyhine korkunç propagandalar yapıldı.
Kürtler linçlere, sürgünken geldikleri bölgelerde tekrar sürgüne
uğradılar. Birileri iç savaş tetiklemeye çok
uğraştılar. İşte bu topraklarda birlikte
yaşayanlar, bu kışkırtmalara izini vermediler. Bu, sevinç
ve umut verici bir tutumdur. Bundan önce çok fırtınalar
atlattık, bundan sonra varacağımız yere kısa yoldan
varacağız.
Bir de Kürt dili yok diyenler var, türlü uydurmalara başvurarak, Kürtçe
çok şiveli bir dilmiş! Ya bilmiyorlar, ya pişmiş aşa
su katıyorlar. Kürt dili zengin bir dildir. Zengin dillerin çok
şivesi olur, her bölgede, her yörede değişir.
Kürt dilinin zengin bir edebiyatı vardır. Yazılı
edebiyatı olan diller yaşamını, uzun zaman sürdürür. Kürt
dilinin büyük eski destanları vardır. Bugünkü dengbejler köy köy
dolaşarak destanlarını söylüyorlar, yeni destanlar da
yaratıyorlar. Eski destancılardan Abdale Zeyniki daha dillerde. Hem
büyük bir destan anlatıcısı hem de büyük bir şair...
Fakiye
Teyran da bir dengbejdir. 14. yüzyılda yaşamış. Müküs
Emiri'nin oğlu. Divanları var. Eldeki ve daha dengbejlerin
söyledikleri şiirleri daha dilden dile dolaşıyor.
Şiirlerinin çoğu kuşlar üstüne. Ona, Türkçeye çevirsek
Kuşların Fakisi ya da Kuşların Destancısı
diyorlar. Bütün ömrü kuşlarla geçmiş.
Bugün dünyada yaşayan destancılar Kırgızistan'da, daha
dillerde. Destancılara Manascılar diyorlar. Bu yüzyıla kadar
İrlanda destancıları vardı. İrlanda da daha folklor
çalışmaları var.
Çağımızda kültür sorunu yaşanıyor. Özellikle son
yıllarda kültürler üstüne çok çalışmalar yapılıyor.
Kültür sorunları ülkelerin baş sorunları, özellikle Avrupa
ülkelerinde... Dünyanın kültüre gittikçe daha önem vermesi boşuna
değildir. İnsanı insan yapan kültürüdür. Dünya binlerce çiçekli
bir kültür bahçesidir. Her çiçeğin bir rengi, bir kokusu vardır.
İnsanlık her kültürün üstüne titremelidir. Binlerce kültür
çiçeği, birini koparırsak insanlık bir kokudan, bir renkten
yoksun kalır.
Emperyalizme kadar kültürler birbirlerini aşılamış,
birbirlerini beslemişlerdir. Uygarlıklar da öyle... Tek
başına kendini geliştirmiş ne bir kültür vardır
dünyamızda ne de bir uygarlık.
Ülkemizin kendini, bilim adamlarından, aydınlarından sayan
birtakım kişiler, çokkültürlülük olamaz diye kendilerini
yırtıyorlar. Onlar büyük kültürlerin beşiği olan Anadolu'da
böyle konuşuyor. Bu insanlar için konuşmak bize düşmez.
Emperyalizme kadar kültürler, ister istemez birbirlerini
aşılıyordu. Emperyalizm, Rönesans'tan miras iki sözcüğü
sahiplendi: ilkel ve üstün insan. Ve emperyalistler kendilerini haklı
sayarak ilkel insanlara kültür ve uygarlık götürdüler.
Anadolu'ya gerçek bir demokrasiyi getirebilirsek Anadolu kültürleri gene
birbirlerini aşılayacak. Anadolu'nun gene eski zamanlardaki gibi
insanlık kültürüne zengin katkısı olacak.
Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu,
güzelliği seçecekse, bu önce evrensel insan haklarından, sonra da
evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna
karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21.
yüzyılda onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne
bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak yaşar.
Ülkemizin onurunu, ekmeğini, kültür zenginliğini kurtarmak elimizde.
Ya gerçek demokrasi ya da hiç.
EYLEME BAZI RUM PARTİLERİNİN YETKİLİLERİ
DE KATILDI... İki toplumlu "Kapıları Açın
İnisiyatifi", Güney Lefkoşa'daki Elefteriya Meydanı'ndan,
Ledra Sokağı'nın Lokmacı ucundaki duvara yürüyerek,
duvarın yıkılmasını ve Lefkoşa'nın
birleştirilmesini istedi. Eyleme, Rum tarafındaki bazı
partilerin yetkilileri de katılırken KKTC'den çeşitli
sendikalar, örgütler destek verdi
YIKMAZSANIZ BİZ YIKACAĞIZ... "Ledra'yı
Açın", "Sınır Kapılarına Hayır!",
"Ortak Mücadele", "Duvarlar Yıkılsın",
"Ledra Özgürleşsin", "Yıkmazsanız Biz Yıkacağız"
şeklinde pankartların taşındığı eylemde,
"Etnik duvarı yıkın", "Kıbrıslı
Türk ve Rumlar birlikte", "Kıbrıs'ta barış
engellenemez", "Tasos+Talat iyi dinle" gibi sloganlar da
atıldı
İki toplumlu "Kapıları Açın
İnisiyatifi", Güney Lefkoşa'daki Elefteriya Meydanı'ndan,
Ledra Sokağı'nın Lokmacı ucundaki duvara yürüyerek,
duvarın yıkılmasını ve Lefkoşa'nın
birleştirilmesini istedi.
Yaklaşık 200 kişinin katılımıyla
gerçekleşen eyleme, Rum tarafından bazı partilerin yetkilileri
de katılırken, KKTC'den çeşitli sendikalar, örgütler destek
verdi.
Eylemde, Ledra'yı Açın", "Sınır
Kapılarına Hayır!", "Ortak Mücadele",
"Duvarlar Yıkılsın", "Ledra
Özgürleşsin", "Yıkmazsanız Biz Yıkacağız"
şeklinde pankartların taşındığı eylemde,
yürüyüş esnasında "etnik duvarı yıkın",
"Kıbrıslı Türk ve Rumlar birlikte",
"Kıbrıs'ta barış engellenemez", "Tasos+Talat
iyi dinle" gibi sloganlar da atıldı.
Yürüyüşün sona erdiği duvarın önünde, konuşmalar
yapıldı ve duvarları protesto için çeşitli enstrümanlarla
müzik yapıldı.
Kapıları Açın İnisiyatifi'nce, eylem
dolayısıyla yayınlanan yazılı bildiride,
Lokmacı'daki köprünün yıkılmasının ardından, Rum
tarafında askerin konuşlandığı barikatların da
kaldırılması istenerek, Rum Yönetimi'ne
"anlamsız" yapıların kaldırılması
çağrısında bulunuldu.
Hacidimitriu: Ledra'nın açılması,
umutların başlamasıdır
Eski AP Milletvekili Sakis Hacidimitriu, eylem çerçevesinde,
Elefteriya Meydanı'nda yaptığı konuşmada,
kapıların açılmasının Kıbrıs sorununun
çözümüne katkı koyacağını ve sorunu bitirebileceğini savunarak,
bunun için beraberce çalışma çağrısında bulundu.
Hacidimitriu, sorunların duvarlarla, sınırlarla ve
kapılarla değil, görüşme, anlayış,
işbirliğiyle çözülebileceğini söyleyerek, "Barış
insanların yüreklerindedir, Ledra'nın açılması,
umutların başlamasıdır" diye konuştu.
Darbaz: Ya hep birlikte
kurtulacağız ya hiçbir zaman
Bu Memleket Bizim Platformu (BMBP) adına konuşan Basın
Emekçileri Sendikası (BASIN-SEN) Başkanı Kemal Darbaz,
"Kıbrıslıların yıllar boyunca kendileri ile
ilgili verilen kararlarda söz sahibi olamadıklarını, bu
inisiyatifin ele alınamamasının, Kıbrıslı Türk ve
Rumların birbirlerine kırdırılması sürecini
hızlandırdığını" ifade etti.
Yetkililere "bu duvarı kaldırınız"
çağrısı yapan Darbaz, ada üzerinde yaşayan tüm halklara
seslenerek, "Bugün yaşadığımız sorunlardan
kurtulmamız, tek başına olmayacaktır, ya hep birlikte
kurtulacağız ya hiçbir zaman..." dedi.
Tulga: Adres buradadır, başka sokaklara
sapılmamalıdır"
Esnaf ve Zanaatkârlar Odası Başkanı Hürrem Tulga da,
gelinen noktada ortak mücadelenin artık kaçınılmaz
olduğunu, yıllarca sokaklarda mücadele eden BMBP'nin, bugünden sonra,
Lefkoşa'nın birleşmesi, duvarların düşmesi ve çözüm
için beraberce mücadele edeceğini söyledi.
Yapılan ortak açıklamada, gerekçesiz ve mazeretsiz olarak duvarın
düşmesini istediklerinin belirtildiğini kaydeden Tulga, buna destek
aldıklarını belirterek, "Benzer taleplerle buraya yüründü,
adres buradadır, olay buradadır, başka sokaklara
sapılmamalıdır" dedi.
Altıncıoğlu: Lefkoşa'nın bir
bütün olması gerekmektedir
Surlariçi Arasta Esnafları Platformu Başkanı Kemal
Altıncıoğlu da, kalabalığa destek belirterek,
duvarın ön koşulsuz olarak yıkılmasını
arzuladıklarını kaydetti ve "Lefkoşa'nın bir
bütün olması gerekmektedir, bu duvar yıkılırsa bu da
olacaktır" diye konuştu.
Sofokleus: Kıbrıslı Türklerle,
Rumları birbirlerinden
ayıran dikenli teller kaldırılmalı
Kapıları Açın İnisiyatifi Rum üyesi Valentina
Sofekleus da, Kıbrıs sorununa kalıcı bir çözüm
bulunmasını arzulayan tüm Kıbrıslıları temsilen
toplandıklarını kaydederek, Kıbrıslı Türklerle
Kıbrıslı Rumları birbirlerinden ayıran dikenli
tellerin kaldırılmasının, tüm Kıbrıs'ta ve
Lefkoşa'da serbest dolaşımın sağlanmasının
gerekli olduğunu söyledi.
Kıbrıs'ı ikiye bölen tüm barikatların 21'nci
yüzyılda utanç noktalarını oluşturduğunu ve
kaldırılmaları gerektiğini ifade eden Sofokleus,
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat tarafından atılan
adımların yoğunlaştırılıp geri dönülmez hale
getirilmesi ve Lefkoşa'nın yeniden birleşmesi yönünde
atılacak gerçek adımlara dönüştürülmesi gerektiğini
kaydetti.
Köprünün yıkılmasının ardından, "bir
başka dönemin, çatışmalar ve nefretin kalıntısı
olan" RMMO duvarının da yıkılma zamanı
geldiğini ifade eden Sofokleus, Rum hükümetini hemen duvarı
yıkmaya ve Ledra yolunun açılması için hemen müzakerelere
başlamaya çağırdı.
Sofokleus, siyasilerin korkularının, Kıbrıs'ı
gelecekten mahrum bırakmaması için mümkün olan her şeyi yapmaya
kararlı olduklarını da sözlerine ekledi.
Klerides eyleme destek verdi
Eyleme destek verenler arasında bulunan Keti Klerides de,
şimdi kapıların nasıl açılacağını
konuşmanın zamanı olduğunu ve Ledra duvarının bir
an önce yıkılarak, bütün sınır noktalarının da
kaldırılarak, anlaşma masasına oturulması
gerektiğini söyledi.
Papapetru: Türk tarafı olumlu bir adım attı
EDİ Başkanı Mihalis Papapetru da, Türk
tarafının köprüyü yıkarak olumlu bir adım
attığını ve çözüm için önemli bir hareket
yapıldığını söyledi.
Papapetru, duvarın Lefkoşa'yı ikiye böldüğünü ve
bölünmüşlüğün simgesi olarak durduğuna vurgu yaparak, bu konuda
adım atılması gerektiğini kaydetti.
KIBRIS
14/01/07
AB yardımı çevreye gidecek
ÇEVRE KONULARI ÖNCELİKLİ... AB Kıbrıs Türk
Masası Şefi Rasbash, altyapıyı geliştirmek ve yeniden
yapılandırmak başlığı altında katı
atık konusunun ele alınacağını, bu kapsamda çevre
sorunlarının başında gelen Dikmen Çöplüğü'nün
rehabilite edileceğini, Lefke'de bulunan CMC bölgesinin rehabilitasyonu
için de bir fizibilite çalışması
yapılacağını bildirdi
İZOLASYONLARIN KALKMASINA YÖNELİK ÖNEMLİ BİR
ADIM... Rasbash, mali yardımın; Kıbrıs Türk toplumu
üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım
olduğuna işaret ederek, bunun Kıbrıs Türk ve Rum
toplumları arasında bir köprü oluşturarak adanın
birleştirilmesine katkı koyacağını vurguladı
KONTRATLARIN İMZALANMASI... AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain
Bothorel de, projelerin sonlandırılması ve kontratların
imzalanması için üç yıl bulunduğunu, ödemelerin
gerçekleştirilmesi için ise üç yıl daha gerektiğini kaydetti.
Alain Bothorel, kontratların imzalanması için son tarihin 2009 olduğunu,
son ödemenin ise 2012 yılının sonunda
yapılacağını belirtti
Avrupa Birliği (AB) Kıbrıs Türk Masası Şefi
Andrew Rasbash ve AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel, dün bir basın
toplantısı düzenleyerek Mali Yardım Tüzüğü çerçevesinde
Kıbrıslı Türklere verilmesi kararlaştırılan mali
yardımla ilgili bilgiler verdi.
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash,
altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak
başlığı altında katı atık konusunun ele
alınacağını bu kapsamda, çevre sorunlarının
başında gelen Dikmen Çöplüğü'nün rehabilite edileceğini,
Lefke'de bulunan CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite
çalışması yapılacağını anlattı.
Katı atık sorununu temel bir problem olarak tanımlayan
Rasbash, bu sorunun çözümlenmesi için mali yardımdan 21,200,000 Euro
ayrıldığını belirtti. Çevreye büyük zararı olan
Dikmen çöplüğünün rehabilitesinin de bu kapsamda
gerçekleştirileceğini anlatan Rasbash, çöplüğün kötü durumda
olduğunu belirtti.
Yine çevre sorunlarının başında gelen Lefke'deki
CMC bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması
yapılacağını kaydeden Rasbash, bunun
gerçekleştirilebilmesi için 900,000 Euro
ayrıldığını anlattı.
Rasbash, mali yardımın; Kıbrıs Türk toplumu
üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım
olduğunu kaydetti ve Kıbrıs Türk ve Rum toplumları
arasında bir köprü oluşturarak adanın birleştirilmesine
katkı koyacağını vurguladı.
Bothorel ise, kontratların imzalanması için son tarihin 2009
olduğunu, son ödemenin ise 2012 yılının sonunda
yapılacağını belirtti.
Rum Gazeteciler Birliği'ndeki basın toplantısında
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash, mali yardım
konusundaki öncelikleri ele alırken, AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain
Bothorel ise, uygulamayla ilgili bilgiler verdi.
Rasbash, konuşmasında mali yardımın geçmiş
süreçleri, hedeflenenler, projeler ve ortak zorluklarla ilgili detaylı
bilgiler verdi.
"Yardım ambargolarının
kaldırılmasına yönelik büyük bir adım"
Mali Yardım Tüzüğü'nün 27 Şubat 2006 tarihinde kabul
edildiğini hatırlatan Rasbash, komisyonun bir program uygulamaya
koyduğunu ve mali yardımın Kıbrıs Türk toplumu
üzerindeki ambargoları kaldırmaya yönelik büyük bir adım
olduğunu kaydetti. Rasbash, komisyonun mali yardımın
uygulanması sürecinde Kıbrıs Türk toplumuyla 6 yıl boyunca
yakın bir şekilde çalışacağını da söyledi.
Mali yardım programının yerel topluluklar ve köyler,
şirketler, çiftçiler, yerel bankalar, öğrenciler, öğretmenler ve
sivil toplum da dahil olmak üzere, toplumun bir çok sektörünü olumlu yönde
etkileyeceğini dile getiren Rasbash, "mali yardımın
Kıbrıs Türk toplumuna Avrupai metotları getireceğini"
kaydetti.
Rasbash, yardımın ekonomik gelişim ve bilgi
boşlukları konularında Kıbrıs Türk ve Rum
toplumları arasında bir köprü oluşturarak, adanın
birleştirilmesine katkı koyacağını da vurguladı.
Programın hedefi
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash programın
hedefini, "adanın ekonomik entegrasyonuna vurgu yaparak, AB
müktesebatının hazırlanması konusunda iki toplumun
birbiriyle ve AB ile temasını geliştirerek ve Kıbrıs
Türk toplumunun ekonomik gelişimini cesaretlendirerek
Kıbrıs'ın birleştirilmesini kolaylaştırmak"
olarak açıkladı.
Programda yer alan 24 projenin 5 öncelikli hedefi bulunduğunu
söyleyen Rasbash, öncelikleri; altyapıyı geliştirmek ve yeniden
yapılandırmak; sosyal ve ekonomik gelişime katkı koymak;
uzlaşmayı, güven artırıcı önlemleri teşvik etmek
ve sivil toplumu desteklemek; Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye
yaklaştırmak; Kıbrıs Türk toplumunu AB müktesebatıyla
tanışmaya hazırlamak ve müktesebatı
uygulamalarını kolaylaştırmak olarak sıraladı.
CMC için fizibilite çalışması
Altyapıyı geliştirmek ve yeniden yapılandırmak
başlığı altında katı atık konusunun ele
alınacağını ifade eden Rasbash, Lefke'de bulunan CMC
bölgesinin rehabilitasyonu için de bir fizibilite çalışması
yapılacağını anlattı.
Çevre, enerji, trafik güvenliği ve telekomünikasyon
alanlarının bulunduğu fiziki altyapıyı
geliştirmek ve yeniden yapılandırmak konularına de
eğilineceğini dile getiren Rasbash, enerji tedarikini
geliştirmek ve yenilenebilir enerji kaynakları konusunda projeler
yapılacağını söyledi.
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash,
Kıbrıslı Türklerin ekonomik ve sosyal gelişimine yönelik
olarak ise, kırsal gelişim planına destek, su muhafaza
önlemleri, sulama verimliğini artırma, meyve ve sebze sektöründe
modernizasyon alanlarında çalışmalar
yapılacağını söyledi.
Ekonomik ve sosyal gelişim için yerel ve kentsel
altyapının iyileştirilmesi amacıyla bir dizi
çalışma yapılacağını anlatan Rasbash, insan
kaynaklarının geliştirilmesi alanında da çalışmalar
yapılacağını belirtti. Rasbash, bu çerçevede eğitim
alanında devam eden reform sürecinin ve mesleki eğitimin
destekleneceğini söyledi ve aktif iş gücü pazarına yönelik
önlemler alınacağını ifade etti.
Andrew Rasbash, ekonomik ve sosyal gelişimin desteklenmesi
başlığı altında mikro ve küçük ölçekli girişimler
için borçlanma planı, sürdürülebilir ekonomik kalkınma planı ve
özel sektörün UNDP aracılığıyla destekleneceğinden de
bahsetti.
Uzlaşma ve güven artırıcı önlemler
Uzlaşma, güven artırıcı önlemler ve sivil toplumun
desteklenmesine yönelik programları da anlatan Rasbash, bunun için bir
plan hazırlandığını söyledi.
Kayıp Şahıslar Komitesi'nin çalışmalarına
katkı yapılacağını da belirten Andrew Rasbash, ara
bölgenin mayınlardan arındırılması programına
destek verileceğini ve uzlaşma ile istikrarın öğretilmesine
yönelik tarih öğrenimindeki yeni trendlerin destekleneceğini
kaydetti.
AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Rasbash,
Kıbrıs Türk toplumunu AB'ye yaklaştırmak için ise,
öğrenci ve öğretmenlere yönelik burs programlarının uygulanacağını,
AB'li ve Kıbrıslı Türk öğrenciler arasındaki temasa
katkı konacağını, AB politik ve yasal düzeniyle ilgili
bilgilendirme çalışmaları düzenleneceğini belirtti.
Mali yardımın hayata geçirilmesi konusunda zorluklarla
karşılaşılacağından da bahseden Andrew Rasbash,
beklentilerin karşılanması ve hemen sonuca
ulaşılmasının güç olduğunu söyledi. Rasbash,
Kıbrıs Türk toplumuna; mali yardımın izolasyonların
kaldırılmasına, tüm Kıbrıs halkına ise;
adanın birleştirilmesine katkı koyduğunu göstermek gerektiğini
vurguladı.
AB mali kurallarının önlerine koyduğu zaman çizelgesinin
katı olduğunu da belirten Rasbash, programın 2012'ye kadar
uygulanacağını, ancak 2009'a kadar projelere yönelik
kontratların imzalanmış olması gerektiğini dile
getirdi.
Açık sorular
Rasbash, "Türk toplumunun siyasetinde gerekli reformlar
yapılacak mı?", "Türk toplumunda reformları yapacak
cesaret ve siyasi istek var mı?", "Mali yardım bir
kaldıraç olabilir mi?", "Koşullar katkı
sağlayacak mı?" şeklindeki açık soruların mevcut
olduğunu da kaydetti ve bu sorulara verilecek olan cevapların
yardımın verimliliğini etkileyeceğini vurguladı.
Bothorel: İzole bireysel projeler
doğrudan finanse edilmeyecek
AB Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel ise konuşmasında, AB
Destek Ofisi, yardımın uygulama programı takvimi, uygulama
metodolojisi ve ilk etapta yapılacaklar ve projelerle ilgili bilgiler
verdi.
Bothorel, projelerin sonlandırılması ve
kontratların imzalanması için üç yıl bulunduğunu,
ödemelerin gerçekleştirilmesi için ise üç yıl daha gerektiğini
kaydetti.
Alain Bothorel, kontratların imzalanması için son tarihin
2009 olduğunu, son ödemenin ise 2012 yılının sonunda
yapılacağını belirtti.
Uygulama metodolojisini de açıklayan Bothorel, kamu ihaleleri
olacağını, teklifler için çağrılarda bulunulacağını
söyledi, ancak "izole bireysel projeleri doğrudan finanse
etmeyeceklerini" söyledi.
AB Destek Ofisi Sorumlusu Bothorel, kamuya dönük servis, hizmet ve
donatım proje ve ihalelerini finanse edeceklerine dikkat çekerek,
ihalelere AB ve aday ülke şirketlerinin de katılabileceğini
söyledi, özellikle Kıbrıslı Türk şirketlerle konsorsiyum ve
birleşik girişimlerin teşvik edileceğini kaydetti.
AB Destek Ofisi'nin (EUPSO) ihale duyurularını, ihale
evraklarını, şartnameleri hazırladığını
söyleyen Bothorel, değerlendirme komitesine yönelik organizasyonu da
kendilerinin yaptığını belirtti.
AB Destek Ofisi Sorumlusu Bothorel, kararın Brüksel'deki Avrupa
Komisyonu tarafından verileceğini, kontratların ve ödeme
anlaşmalarının Brüksel'de imzalanacağını ve
ödemelerin de Brüksel tarafından yapılacağını
kaydetti.
Bothorel, Kıbrıslı Türk lehtarlar ve liderlik
arasındaki mülkiyet ve programın sürdürülebilirliği konusundaki
koordinasyonu EUPOSO''un yapacağını da vurguladı.
Lefke'deki CMC bölgesinin rehabilitasyonuna yönelik fizibilite
çalışmasının ilk etapta yapılacaklar arasında
bulunduğunu dile getiren Bothorel, katı atıkla ilgili 4 ve yol
güvenliğiyle ilgili 6 proje bulunduğunu belirtti.
Alain Bothorel, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik ve sosyal
gelişimine katkı koymak ve Kıbrıslı Türkleri AB'ya
yaklaştırmak konusundaki çalışmalara da öncelik
verileceğini ifade etti.
Bothorel tüm ihale fırsatlarının Avrupa Komisyonunun
ec.europa.eu/comm/europaid/cgi/frame12.pl adresli sayfasında
yayınlandığını da açıkladı ve ihalelerin ec.europa.eu/comm/europaid/tender/gestion/index
en.hm sayfasında belirtilen prosedürler doğrultusunda
yürütüleceğini söyledi.
Rasbash bugün kuzey'de de
basın toplantısı düzenleyecek
Bu arada AB Kıbrıs Türk Masası Şefi Andrew Rasbash,
bugün de AB Koordinasyon Merkezi'nde bir basın toplantısı
düzenleyecek.
TAK muhabirinin AB Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin'den
aldığı bilgiye göre, hükümet yetkilileri ve bürokratlarla bir
araya gelen, Cumhurbaşkanlığı'nda da bir çalışma
toplantısına katılması planlanan Rasbash, bugün saat
12.00'de düzenleyeceği basın toplantısında temasları
hakkında bilgi verecek.
KIBRIS 16/01/07
Yeni bahanelerle Lokmacı'nın açılmasını
engelleme gayretinde
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri
Bakanı Turgay Avcı, Rum Dışişleri Bakanı Yorgo
Lillikas ile diğer Rum yetkililerin, Lokmacı kapısının
açılması konusunda yeni bahaneler üretip, kapının
açılmasını engelleme ve suni gündem yaratarak, bu
tavırlarını örtbas etme gayreti içinde olduklarını
belirtti.
Lillikas'ın Lokmacı kapısının
açılmasında eksik olan unsurun; "Kıbrıs Türk
tarafının iyi niyeti ve isteği" olduğunu iddia
etmesinin mantıksız olduğunu vurgulayan Avcı, KKTC'nin iki
halk arasında ilişkilerin geliştirilmesi için gerekli
adımları attığına işaret ederek, Rum
tarafının samimiyetten uzak ve kışkırtıcı
açıklamalarıyla ilişkileri baltaladığını
kaydetti.
Rum liderliğinin bir an önce Rum tarafındaki "utanç
duvarı"nı yıkarak, Lokmacı sınır
kapısının açılmasına olanak sağlamasını
isteyen Turgay Avcı, bakanlığının basın merkezi
aracılığıyla yaptığı açıklamada, Rum
Dışişleri Bakanı Lillikas'ın önceki günkü Rum
basınında yer alan demecini yanıtladı.
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri
Bakanı Avcı, Kıbrıs Türk tarafının Lokmacı
Barikatı'nın karşılıklı geçişlere
açılması yönündeki kararlılık ve iyi niyetini, bu yönde
attığı somut adımlarla tüm ilgili çevrelere
kanıtladığını vurguladı. Avcı,
şunları kaydetti:
İyi niyetini kanıtlaması gereken
Kıbrıs Rum tarafıdır
"Bunun en son göstergesi, Lokmacı'daki üst geçidin
kaldırılmasıdır.
Bu gerçekler ışığında Rum
Dışişleri Bakanı Lillikas'ın Lokmacı
kapısının açılmasında eksik olan unsurun;
'Kıbrıs Türk tarafının iyi niyeti ve isteği'
olduğunu iddia etmesinin mantıksızlığı
ortadadır.
Gelinen aşamada eylemleriyle iyi niyetini kanıtlaması
gereken taraf, Kıbrıs Rum tarafıdır.
Rum Dışişleri Bakanı Lillikas ve diğer Rum
yetkililerin yeni bahaneler üreterek, Lokmacı sınır
kapsının açılmasını engelleme ve suni gündem maddeleri
yaratmak suretiyle bu yöndeki olumsuz tavırlarını örtbas etme
gayreti içinde oldukları aşikârdır.
Bilinmelidir ki, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, iki halk
arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için gerekli
adımları atmıştır.
Kıbrıs Rum tarafı ise, samimiyetten uzak ve
kışkırtıcı açıklamalar yaparak ilişkileri
baltalamaktadır.
Rum liderliği bir an önce Rum tarafındaki 'utanç
duvarı'nı yıkarak, Lokmacı sınır
kapısının açılmasına olanak
sağlamalıdır."
KIBRIS 16/01/07
|
NTV
Güncelleme: 15:30 TSİ 16 Ocak 2007 Salı
Talat,
Kıbrıs Cumhuriyetinin yalnız Rumları temsil ettiğini,
bu nedenle meşruiyetini kaybettiğini ve bir Rum devletine
dönüştüğünü söyledi. Cumhurbaşkanı Talat, Rum devletinden
daha meşru olmasına rağmen KKTCnin meşruiyetinin
sorgulanmaya kalkışıldığı zor günler
yaşıyoruz. Bu koşullar altında, Kuzey
Kıbrısın yapısını güçlendirmek ve varlığını
sürdürmek için mücadele veriyoruz dedi.
Talat,
görüştüğü Avrupa Birliği yetkililerine de bunu anlatmaya
çalıştığını, Avrupalılara Dünyada
karşıtları tarafından temsil edilen başka bir devlet
var mı? diye sorduğunu söyledi.
Rumlardan
Maraş şartı
Kıbrıs
Rum yönetimi, Gazimagosa Limanının doğrudan ticarete
açılması karşılığında Maraş bölgesininin
kendilerine verilmesini şart koşuyor.
NTV
Güncelleme: 22:07 TSİ 16 Ocak 2007 Salı
LEFKOŞA
- Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lilikas,
Gazimagosanın serbest ticarete açılması için Kapalı
Maraş bölgesinin Rumlara iade edilmesi gerektiğini belirtti. Rum
Bakan, Maraşın kendilerini verilmemesi durumunda Gazimagosa
Limanının ticarete açılmasının söz konusu
olmadığını söyledi.
22
Ocakta yapılacak AB Dışişleri Bakanları
Toplantısında doğrudan ticaret konusunun
tartışılacağını hatırlatan Lillikas, KKKTCnin
tanınması anlamına gelebilecek hiçbir öneriyi kabul
etmeyeceklerini de vurguladı.
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Maraşın kapsamlı
bir çözümün parçası olduğunu belirterek, bu konuda pazarlık
yapmayacaklarını açıklamıştı.
|
||
|
|
||
|
A.A. |
||
|
|
||
|
Amerikan sigorta şirketi New York Life, 1915'te
Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşayan Ermeni
müşterilerinin mirasçılarına ilk ödemeleri yapmaya
başladı. |
HURRIYET
Rum
liderin Ledra önerileri
17/01/2007
RADIKAL
AA - LEFKOŞA - Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, Lokmacı kapısının askersizleştirilmesi için BM Barış Gücü'ne iki öneri sundu. Rum radyosuna göre, önerilerden biri Ledra Caddesi bölgesindeki askerlerin çekilmesi ve bölgenin BM'ye verilmesi, ikincisi Lefkoşa surlar içinin askerden arındırılmasını içeriyor. Papadopulos, KKTC'nin buradaki üstgeçidi kaldırmasının caddenin açılmasını sağlamayacağını savunarak, güvenlik için Türk askerinin çekilmesi gerektiğini söyledi. Rum lideri, KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın Türk ordusunun taleplerine tamamıyla ayak uydurduğunu da iddia etti.
"Devlet
makamları kontrata imza koyan değil kontrattan fayda sağlayan
taraf olacak"
KONTRAT İMZALAMA
SÜRECİ BAŞLADI... AB Kıbrıs Türk Masası Şefi
Rasbash, kontrat imzalama sürecine başladıklarını,
çalışmaların birçok alanda paralel şekilde
sürdürüldüğünü belirtti. Rasbash, AB tarafından finanse edilen ve
UNDP ile ortaklaşa yürütülen birçok çalışmanın
Lefkoşa, Girne ve Mağusa'da görülebileceğini de ifade etti
AB Kıbrıs Türk
Masası Şefi Andrew Rasbash, mali yardım çerçevesinde yürütülecek
projelerle ilgili kontratların devlet makamlarıyla değil
şirketler, sivil toplum örgütleri ve tüzel kişilerle imzalanacağını;
devlet makamlarının
kontrata imza koyan değil kontrattan fayda sağlayan taraf
olacağını söyledi.
Bunun normalde yürürlükte
olmayan bir şey olduğunu belirten Rasbash, Kıbrıs'ta
farklı yasal bir durum olduğu için sürecin farklı şekilde
ilerleyeceğini bildirdi.
Güney Kıbrıs'ta
önceki gün Mali Yardım Tüzüğü çerçevesinde Kıbrıslı
Türklere verilmesi kararlaştırılan mali yardımla ilgili bir
basın toplantısı düzenleyen Rasbash ve Bothorel dün de Kuzey'de
bir basın toplantısı düzenleyerek gazetecilerin
sorularını yanıtladılar.
Başbakanlık AB
Koordinasyon Merkezi'nde saat 12.30'da yer alan basın
toplantısında AB Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin de
hazır bulundu.
Kıbrıs'a AB
Destek Ofisi Sorumlusu Alain Bothorel ile Mali Yardım
programının uygulanması konusunda birkaç günlük bir
çalışma yapmak için geldiğini kaydeden Rasbash, geçen
yılın sonunda AB'nin tüzük çerçevesinde Kıbrıslı
Türklere verilmesi planlanan yardımın tümünün hayata geçirilmesi
konusunda gerekli yasal kararları aldığını
hatırlattı.
Rasbash, "Bu sözü gerçeğe
dönüştürmek benim ve Kuzey Kıbrıs'ta bulunan ekibimin
sorumluluğundadır" diye konuştu ve UNDP ile buna yönelik
çalışmalara başladıklarını kaydetti. Birkaç
yıldır Kuzey Kıbrıs'ta yürüttükleri
çalışmaların devamı konusunda geçen yılın sonunda
UNDP ile bir anlaşma imzaladıklarını ifade eden Rasbash, bu
çalışmanın ürünlerinin yerel altyapı ile küçük ve orta
ölçekli işletmelerin desteklenmesi alanında görüleceğini ifade
etti.
Rasbash, bu bağlamda
kontrat imzalama sürecine başladıklarını kaydetti ve
çalışmaların birçok alanda paralel şekilde
sürdürüldüğünü belirtti.
Bazı durumlarda
kontrat imzalama noktasına hızlı bir şekilde
gelineceğini dile getiren Rasbash, Avrupa Konseyi ile ortaklaşa
yürütülecek çalışmaları buna örnek olarak gösterdi. Rasbash,
ihale süreci gibi yasal bir süreç gerektiren çalışmaların ise 7
ay kadar bir süre gerektirdiğini belirtti ve bazı alanlarda ise
hazırlık çalışmasına gereksinim
duyulacağını anlattı.
Mali yardım
kapsamında yürütülecek programın 6 yıl süreceğini de dile
getiren Rasbash, 3 yıllık sürenin kontratların imzalanması
diğer sürenin ise kontratların uygulanması için
kullanılacağını dile getirdi.
Rasbash, önlerinde
2007'nin ikinci yarısında başlayıp 2012'ye kadar uzanan
uzun bir süreç olduğunu vurguladı.
Yürütülen birçok çalışma
görülebilir
Rasbash, AB
tarafından finanse edilen ve UNDP ile ortaklaşa yürütülen birçok
çalışmanın Lefkoşa, Girne ve Mağusa'da
görülebileceğini de ifade etti.
Rasbash, programın
nasıl geliştirilebileceği,
karşılaşılabilecek engeller, engellerin pratikte nasıl
aşılabileceği ve programın işlerliği konusunda
KKTC'deki AB Destek Ofisi ile de görüştüklerini de dile getirdi. Rasbash,
Kuzey Kıbrıs'ın durumundan kaynaklanan bazı özel siyasi ve
yasal noktaların da görüşmelerde ele
alındığını ifade etti ve iyi ve üretken bir
tartışma gerçekleştirdiklerini kaydetti.
Verilmesi planlanan
yardımın doğru öncelik alanları ve hareketlerle hayata
geçirileceğinden emin olmak için Kuzey Kıbrıs'ta birçok uzmanla
görüştüklerini de dile getiren Rasbash, yöntemin AB müktesebatı ve
yasalarına uygun olması gerektiğini, teknik
çalışmaların sürdüğünü söyledi.
Bothorel: İhaleler
gelecek
haftalarda yapılacak
Alain Bothorel de
uygulamayla ilgili bilgiler verdi ve AB Destek Ofisi'nin web sayfasında
kontrat tasarılarının ve proje aşamalarının yer
aldığını söyledi.
Bothorel şu anda web
sayfasında kontrat tasarılarının bulunduğunu,
ihalelerin gelecek haftalarda yapılacağının
duyurulduğunu ve gelecek ay belirtilen alanlardaki ihalelerin
duyurularının yapılacağını söyledi.
Erçin: KKTC hükümeti mali
yardıma büyük önem
veriyor
Başbakanlık AB
Koordinasyon Merkezi Sorumlusu Erhan Erçin ise Mali Yardım Tüzüğü'nün
uygulanmasına pürüzsüz bir şekilde
başlandığını söyledi ve uygulamanın daha derin
bir şekilde yürüyeceğini ümit ettiklerini kaydetti.
KKTC hükümetinin mali
yardıma büyük önem verdiğinin altını çizen Erçin, mali
yardım çerçevesinde UNDP ve Avrupa Konseyi gibi bazı
uluslararası kuruluşlarla işbirliği
yapılacağını belirtti ve bunun Kıbrıslı
Türklerin gelişimine katkı koyacağını ifade etti.
KKTC'deki yasal ve idari
sistemin geliştirilmesi ve modernleştirilmesi gerektiğini
kaydeden Erçin, modernleşme sürecinde mali kaynak kadar sürecin
Kıbrıslı Türkler'e fayda sağlayabilmesi için AB
müktesebatına uygunluğun da önemli olduğunun altını
çizdi.
Sorular
KKTC yetkilileriyle
kontrat imzalamadan bazı projelerin nasıl
gerçekleştirileceğinin sorulması üzerine Rasbash,
kontratların devlet makamlarıyla değil şirketler, sivil
toplum örgütleri ve tüzel kişilerle imzalanacağını belirtti
ve devlet makamlarının kontrata imza koyan değil kontrattan
fayda sağlayan taraf olacağını söyledi. Bunun normalde
yürürlükte olmayan bir şey olduğunu belirten Rasbash,
Kıbrıs'ta farklı yasal bir durum olduğu için sürecin
farklı şekilde ilerleyeceğini açıkladı.
"Mali yardım ile
izolasyonların kaldırılması öngörülüyor ancak pratikte
henüz bir gelişme yok dolayısıyla bu Kıbrıs Türk
toplumunda bir güvensizlik yarattı. Kıbrıs Türk toplumu ne zaman
bunun somut sonuçlarını görecek" şeklindeki bir soruyu
yanıtlarken de Rasbash, izolasyonların
kaldırılmasının ve adanın birleştirilmesinin
temel hedefleri olduğunu söyledi ve Mali Yardım Tüzüğü'yle
Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün bu amaca hizmet ettiğini kaydetti.
Rasbash,
"İzolasyonların kaldırılması derken;
insanların birçok seyahat etme fırsatı olacak, burs
programlarımız olacak, bu konuda Kıbrıslı Türkler
zaten izole edilmiş değil. Bu çok kolay değil, bu konuyla ilgili
konuşurken dikkatli olmalıyız, bu soruyu bir Kıbrıslı
Türk olarak size çevirmek ve 'Siz burs programlarını, yapılacak
olan alt yapı çalışmalarını nasıl görüyorsunuz.
AB'nin gelip bunlar için büyük miktarda para harcadığını,
bunların faydalı olduğunu görüyor musunuz?' demek
lazım" diye konuştu.
Güney
Kıbrıs'taki basın toplantısı
Tamamen
Kıbrıslı Türkler ile ilgili olan mali yardım konusunda
Güney Kıbrıs'ta niye basın toplantısı
düzenlendiğinin sorulması üzerine ise Rasbash, kasım ayında
Kuzey'deki AB Destek Ofisi'nde bir basını bilgilendirme
toplantısı yapıldığını, bu basın
toplantısına güneyden katılımın çok az olduğunu,
güneyde mali yardım ile ilgili bilgi eksikliği bulunduğunu bu
yüzden davet alınca güneyde bir basın toplantısı
düzenlediğini anlattı.
Önceki gün Güney
Kıbrıs'ta düzenlenen basın toplantısının
kasım ayında Kuzeyde düzenlenenle aynı olduğunu söyleyen
Rasbash, dünkü gazeteler bakıldığında Güney
Kıbrıs'taki gazetecilerin doğru mesajı
aldıklarının görülebileceğini söyledi. Rasbash,
"Eğer biz söylemez, anlatmazsak gazeteciler doğruyu öğrenemezler.
Bizden doğru bilgileri aldıklarından emin olmamız
lazım. O yüzden gidip onlarla konuşmak lazım" dedi.
Kıbrıs Türk
hükümetinin AB müktesebatıyla tanıştırılması ve
AB'ye yaklaştırılmasıyla ilgili bir soruyu yanıtlarken
ise Rasbash, "Tüzük'te görevimiz belirtilmiştir. Bu işimizi
biraz kolaylaştırıyor. İzolasyonların azaltılmasına,
adanın bileştirilmesine ve çözüme yardımcı olmak. Bizim
görevimiz kuralları uygulamak ve yaptığımız her
şeyin adanın gelecekte birleştirilmesine doğrudan destek
verdiğinden emin olmamız, bu konuda hassas olmamız gerekir"
dedi.
KIBRIS 17/01/07
Rambo filmleri ile tüm dünyada üne
kavuşan Sylvester Stallone, sözde Ermeni soykırımı konulu
bir film yönetmeyi düşünüyor.
Yaratılacak
tepkilerin farkında olan Stallone, film projesi için Bu siyasi bir
sıcak patates. Türkler, konuyu 85 yıldır öldürüyor ifadesini
kullandı. The İndependent gazetesi ise Yanında Mel
Gibsonnun Tutku: Hazret İsanın Çilesinin yarattığı
gürültü çok yumuşak gibi gözükebilir yorumunu yaptı.
En
son filmi Rocky Balboayı tanıtmak üzere Londrada bulunan Sylvester
Stallonenun yeni projesi şimdiden tartışma yarattı.
Stallonenun, Avusturyalı yazar Franz Werfelin 1934 tarihli Ermeni
Soykırımı konulu kitabından esinlenen bir film
yapmayı düşündüğü belirtiliyor. Filmin bir
uygarlığın tümüyle yok edilmesini konu alacağı da
belirtiliyor.
Sylvester
Stallonenun bu projesinin yaratacağı tepkilerin farkında
olduğu belirtiliyor. Nitekim, Stallone bu konuda Bu siyasi bir sıcak
patates. Türkler, konuyu 85 yıldır öldürüyor diye konuştu.
Stallonenin bu sözlerine yer veren İngiliz The İndependent gazetesi
de tepkilerin şimdiden yükseldiğine dikkat çekerken,
Asılsız Soykırımı İddiaları ile Mücadele
Derneği Başkanı Savaş Eğilmezin filmi önlemek için
bir öfkeli bir mektup kampanyasını
başlattığını belirtti.
Eğilmezin
Kitap yalanlarla dolu çünkü yazarı verileri milliyetçi ve radikal
Ermenilerden elde etti dediğini aktaran gazete, Stallonenin projesinin
yaratabilecek fırtına ile ilgili olarak Yahudileri öfkelendiren Mel
Gibsonun İsa konulu filmi anımsatarak Yanında, Mel
Gibsonın Tutku: Hazret İsanın Çilesi filminin
yarattığı gültürü çok yumuşak gibi gözükebilir
değerlendirmesini yaptı.
HURRIYET 18/01/07
Kıbrıslı Türklere mal tuzağı
Limasol'a bağlı Polemidya'da (Binatlı) bulunan 400
dönümden fazla malını satmak isteyen Kıbrıslı Türk iki
kardeşin, açgözlü Rumların eline düştüğü bildirildi.
Politis gazetesi; "Kıbrıs Türk Mallarıyla Vurgun -
Polemidya'da 400'den Fazla Dönüm Kıbrıs Türk Malı Duman -
İçinde 750 Bin KL, 500 Bin KL'lik Bir Çek, Rumca Hazırlanmış
Özel Sözleşmeler Bulunan Bir Bavul ve İki Kıbrıslı
Türk ile Alay Eden Kıbrıslı Rum'un Pek Çok
Bağlantısı" başlığıyla
yansıttığı haberinde şunları yazdı:
"Kıbrıslı Türk iki kardeş, kendilerine
başta 1 milyon 500 bin KL verileceği vaadi ile en az üç Rum'un
kurduğu tuzağa düştü ve şu anda bütün gayrı
menkullerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya
kaldı.
İki Kıbrıslı Türkün hikâyesi, barikatlardan
geçişlerin kısmen serbest bırakılmasıyla
başladı.
Kıbrıslı Türk kardeşler, "işgal
bölgelerinde", hükümette güçlü bağlantıları olduğu ve
bunları kullanarak Kıbrıs Türk malları meselelerini
halledebileceği söylentileri dolaşan Rum'u (adının baş
harfleri S.S.) bulmaya çalıştılar.
Kardeşlerden biri bize, 'söz konusu kişi halihazırda
geçmişte Kıbrıs Türk malı satışı
yapmıştı' dedi ve ilk başta, ekonomik
sıkıntıdan kurtulmak için mallarının küçük bir
bölümünü satmak istediklerini anlattı.
Birkaç ay aradan sonra S.S. isimli Rum, Kıbrıslı
Türklere toplam mallarının 25 dönümüne 1 milyon 350 bin KL ödeyecek
bir alıcı bulduğunu haber verdi.
Limasol Tapu Dairesi
Gazeteye göre Kıbrıslı Türk, şunları
anlattı:
'Bizi Limasol Tapusu'na götürdü, sonra bir vergi muhasebecisi ve
sonrasında da bir Kıbrıslı Rum emlakçıyla
tanıştırdı, muhtara da gittik. S.S., sözleşmeleri
hazırladı ve bir görüşmemizde bize; içinde 750 bin KL nakit ve
500 bin KL'lik çek olan bir bavul verdi.'
Bu görüşme, bütün hikâye için belirleyici rol oynadı çünkü
Kıbrıslı Türkler 25 dönümlük gayrı menkulün
satışı için özel sözleşme imzaladılar. En azından
öyle olduğunu zannettiler, çünkü imza attıkları belgeler Rumca
idi ve bu belgelerle S.S.'ye, bütün mallarının idaresi için yetki
vermiş oluyorlardı.
Çekin bozdurulmaması talimatı verdi
Birkaç gün sonra iki Kıbrıslı Türk, hiçbir şeyden
şüphelenmeksizin, kendilerine verilen çeki bozdurmaya
çalıştı ve banka memurundan; çekte imzası bulunan
kişinin, çekin bozdurulmaması talimatını verdiğini
öğrendiler.
İki Kıbrıslı Türk, "istila"
sırasında İngiltere'de kalıyordu. Ancak birkaç yıl
sonra Kıbrıs'a döndüler ve "sahte devlet" kendilerine
Güzelyurt'ta Rum malı iki ev verdi. Kardeşlerden biri, 'başka
Kıbrıslı Türklerin de söz konusu Rum
aracılığıyla mallarını
sattığını öğrendik. Bizi tapuya götürdü ve meselenin
ciddi olduğuna inandık. Bizi, Rum unsurlarla
tanıştırdı ve prosedürlerin yasal olduğuna
inandırdı' dedi.
Kıbrıslı Türk, buna paralel olarak, pek çok köylüsünün
malını sattığını ve bazı durumlarda; güya
yurtdışında ikamet ettikleri yönünde (sahte) belge edinmek için
Rumlar tarafından aldatıldığını anlattı.
'Bütün Rumları aynı kefeye koymuyorum. Kıbrıslı
Türklerin de, Rum mallarını istismar ettiklerini biliyorum. Belki iki
toplumlu mafyadır' diyen Kıbrıslı Türk, mallarını
güvence altına almak için yardım istiyor.
Gazete, Kıbrıslı Türk kardeşlerin
mallarının satışında kendilerine verilen, ancak
sonradan ödenmemesi talimatı verilen çekin fotokopisini de
yayımladı. Fotokopide çekin alıcı hanesi boş
görünüyor.
KIBRIS 18/01/07
KENDİ TOPLUMLARINDA GİRİŞİM... Cumhuriyetçi
Türk Partisi (CTP) ile Çalışan Halkı Yükseltme Partisi (AKEL)
heyetleri, dün CTP Genel Merkezi'nde bir araya geldi. İki parti
başkanı Soyer ile Hristofyas, iki partinin, Gambari sürecinin
ilerletilmesi için kendi toplumlarında girişim üstlenme
yükümlülüğü aldıklarını belirtirken, çeşitli
dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon görüşmelerinin
ilerletilmesi ve Lokmacı Kapısı'nın geçişlere
açılması konusunda da görüş birliğine
vardıklarını açıkladılar
HRİSTOFYAS LOKMACI İÇİN "BM'NİN
İŞİDİR" DEDİ... Lokmacı
Kapısı'nın geçişlere açılması konusunda da iki
partinin hemfikir olduğunu ifade eden Soyer ve Hristofyas, bunun
-diğer geçiş kapılarının açılmasında izlenen
prosedürler gibi- açılması konusunda da iki partinin görüş
birliği içinde olduklarını bildirdiler. Açıklamaların
ardından, Lokmacı Barikatı'nın açılmasında
izlenecek prosedür konusundaki bir soruya karşılık Hristofyas,
detaylara inmediklerini belirterek "Bu bizim işimiz değil;
BM'nin işidir"dedi
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile Çalışan Halkı
Yükseltme Partisi (AKEL) heyetleri, dün CTP Genel Merkezi'nde bir araya geldi.
İki parti başkanı Soyer ile Hristofyas, iki partinin,
Gambari sürecinin ilerletilmesi için kendi toplumlarında girişim
üstlenme yükümlülüğü aldıklarını belirtirken, çeşitli
dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon görüşmelerinin
ilerletilmesi ve Lokmacı Kapısı'nın geçişlere
açılması konusunda da görüş birliğine
vardıklarını açıkladılar.
Görüşmeye CTP kanadından Başbakan Ferdi Sabit Soyer,
CTP Merkez Yönetim Kurulu üyeleri Kutlay Erk, Alpay Afşaroğlu ve Ünal
Fındık; AKEL'den ise Genel Sekreter Dimitris Hristofyas, sözcü
Andreas Kiprianu, politbüro üyesi Yannakis Kolokasidis ve merkez yönetim kurulu
üyesi ve Hristofyas'ın Danışmanı Stefanos Stefanu katıldı
AKEL Genel Sekreteri ve Rum Meclis Başkanı Dimitris
Hristofyas başkanlığındaki heyet ile CTP Genel
Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer
başkanlığındaki parti heyetlerinin görüşmesi 2.5 saat
sürdü.
AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas
başkanlığındaki heyet, saat 10.05'te CTP Genel Merkezi'ne
gelişlerinde CTP Genel Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit
Soyer ve parti yetkililerince karşılandı.
Hristofyas, görüşmenin yapılacağı CTP Genel
Merkezi'ne CTP Lefkoşa Milletvekili Ahmet Barçın'ın
arabasında geldi.
KKTC, Güney Kıbrıs ve Türkiye medyasından çok
sayıda gazetecinin ilgi gösterdiği görüşme öncesinde görüntü
alma fırsatı sağlandı.
Görüşmelere devam edilecek
Görüşme sonrasında iki parti başkanı basına
açıklamada bulundu. Soyer, AKEL heyetini partisinde misafir etmekten
duyduğu memnuniyeti dile getirirken; Hristofyas da Soyer'e daveti için
teşekkür ederek iyi, çok yapıcı bir görüşme
yaptıklarını ve bu görüşmelere iki partinin
bürolarında devam edeceklerini açıkladı.
Ortak açıklama
Hazırlanan ortak açıklamayı önce Soyer Türkçe;
ardından da Hristofyas Rumca olarak okudu.
"İki partinin, ortak yurdumuz Kıbrıs'ta
barış ve çözümün gelmesi için verdikleri mücadele
Kıbrıslı Türkler ile Rumların ve dünya kamuoyunun
bilgisinde ve bilincindedir" diye başlayan ortak açıklamada,
Kıbrıs sorununun çözümüne dair iki partinin yükümlülüklerinin de
bilincinde olduğu ve bu çerçevede yapılan görüşmelerde CTP ve
AKEL arasında bir kısım noktalarda ve önemli konularda
görüş birliği oluştuğu kaydedildi.
Her iki partinin Gambari mektubunda belirtilen sürecin ilerletilmesi için
kendi toplumlarında girişim üstlenme yükümlüğü
aldıklarını belirten parti liderleri, aynı zamanda
çeşitli dönemlerde iki tarafça ifade edilen dekonfrantasyon
görüşmelerinin ilerletilmesi için görüş birliğine
vardıklarını açıkladılar.
Lokmacı'da diğer kapılarda
izlenen prosedür...
Lokmacı Kapısı'nın geçişlere
açılması konusunda da iki partinin hemfikir olduğunu ifade eden
Soyer ve Hristofyas, bunun -diğer geçiş kapılarının
açılmasında izlenen prosedürler gibi- açılması konusunda da
iki partinin görüş birliği içinde olduklarını bildirdiler.
Açıklamaların ardından, Lokmacı
Barikatı'nın açılmasında izlenecek prosedür konusundaki bir
soruya karşılık Hristofyas, detaylara inmediklerini belirterek
"Bu bizim işimiz değil; BM'nin işidir" derken Soyer
de, "Çok yağmura ihtiyaç var, çok lafa değil" diye espri
yaptı.
Birlikte öğle yemeği
İki parti heyetleri daha sonra, CTP merkezinin
yakınındaki Boghjalian Konak Restoran'da yürüyerek birlikte öğle
yemeği yediler.
KIBRIS 18/01/07
|
Papadopulos
2007den umutsuz Rum
lider , Türkiyede Kasımdaki genel seçimlerden önce Adanın
birleşmesi çabalarıyla ilgili ciddi bir ilerleme
sağlanmasını beklemediğini söyledi. |
NTV-MSNBC VE
AJANSLAR
Güncelleme: 02:03 TSİ 18 Ocak 2007 Perşembe
LEFKOŞA - Kıbrıs Rum yönetimi lideri
Tasos Papadopulos, 2007nin gelecekteki görüşmelere zemin hazırlamak
için en yararlı yıl olabileceğini vurguladı. Ancak Rum
yönetimi lideri, Türkiyedeki genel seçimler dolasıyla Kasım
ayından önce birleşme
Tasos
Papadopulos, Biz ülkemizi birleştirecek bir çözüm istiyoruz.
Birleştirme derken toprak, toplum, ekonomi ve kurumların
birleşmesinden bahsediyoruz dedi.
Papadopulos, işlevsel ve halk tarafından kabul edilebilir bir
anlaşma istediklerini de dile getirdi.
|
||
|
|
||
|
ANKA |
||
|
|
||
|
Rum Kesiminde Kadrastro Müdürlüğü, el konularak
kamulaştırılan toprak nedeniyle Kıbrıslı
Türklere 500 milyor sterlin tutarında bir borç olduğunu bildirdi.
Bu rakamın faizi içermediği belirtildi. |
HURRIYET
19/01/07
Bir telefon: 'Ben
Gülseren Sadak'...
KKTC'deki kumarhanelerde, birtakım garip adamların
patlattığı silahlarla mafyamsı cinayetlerin
işlendiği günlerdi.
Ajans haberlerini izlerken çalan telefona koştuğumda, kırk
yılı aşkın bir zamanın bulutları gerisinde
kalmış dost ve tatlı bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, diyordu.
***
İçime masal perilerinin ikram ettiği bir kadeh gizemli
konyağın şaşırtıcı
kıvılcımları döküldü:
- Nasılsın Gülseren, nerelerdesin?
- Ben Kıbrıs'tayım, buraya yerleştim, gelsene...
- Yahu neler oluyor oralarda; mafyacılar birbirleriyle mi
hesaplaşıyorlar, ne yapıyorlar?
***
Gülseren, güncel olayların yerlere devirdiği çöp tenekelerinden çok
uzakta, kendi âlemindeydi:
- Onlar kumarhaneci falan, boş ver onlara; havalar buralarda çok güzel,
gelsene...
***
Gerek İstanbul'da, gerek Avrupa ile Asya'nın çeşitli kent ve
radyolarında verdiği konserlerle, kim bilir kaç tane de
kolayından erişilmez ödül kazanmış olan, gençliğimizin
unutulmaz dostu ve ünlü piyanist Gülseren Sadak...
***
Gülseren'in babası viyolonselist Muhiddin Sadak da, ortaokuldayken
kendisine pek özendiğimiz, her gün değişik giyinen ve
"sıradanlığı" elinin tersiyle itip duran, zarif
bir müzik hocamızdı.
O Muhiddin Sadak ki, 1960'lı yıllarda da, en geç iki günde bir
buluştuğumuz katmerli bir dostluğun, dördüncü boyuttaki kalite
maestrosu olmuştu.
***
1960'lı yıllar...
27 Mayıs darbesinden sonra düzenlenen 1961 Anayasası, ömürleri
kahırlar içinde geçmiş sanatçı dostlara biraz nefes
aldırır gibi olmuştu.
Ruhi Su'lar, Ulvi Uraz'lar, Hasan İzzettin Dinamo'lar, Balaban'lar,
Rıfat Ilgaz'lar, Orhan Kemal'ler, Kemal Tahir'ler kendi
yaratıcılıklarının şavkı içinde, şöyle
bir:
- Ohh, demenin eşiğine gelmişlerdi.
***
Sabahattin Eyüpoğlu'nun evinde, yerel ve evrensel edebiyatın
rakı kadehleriyle de zemzemlenen gökkuşakları dokunur;
"resmi tarih"i fiskeliye fiskeliye, dışarıya
çıkmış ilk padişah olan, Sultan Aziz'in
şakacılığıyla Fransa'daki serüvenlerinden
eğlenceli sahneler anlatılırdı.
Yaşar Kemal'in de gençlik ve coşunca yanık türküler
söylediği yıllardı.
***
Vazgeçtik ele avuca sığmasını, kendi kabına da
sığmayan, her an füzelenen bir tamperamanın muhteşem
sanatçısı ve bizim Ali Oraloğlu'nun da güzeller güzeli eşi
Lale Oraloğlu'nun, Lale Tiyatrosu'nda oynadığı piyesleri
kimse kaçırmazdı.
Ref'i Cevat, öylesine hayrandı ki Lale'ye; salonun ilk
sırasındaki koltuğunu, hiçbir akşam boş
bırakmamak özlemleri kabarırdı sanki içinde...
***
Çalan telefona koştuğumda, kırk yılı aşkın
bir zamanın bulutları gerisinde kalmış dost ve tatlı
bir kadın sesi:
- Ben Gülseren Sadak, dediğinde...
***
Buralardan da, değerleri kör kuyulara süpürülmüş, ne kadar sanat
adamının geçmiş olduğunu düşündüm.
Sonra aklıma onların, hangi koşullar altında hayata son bir
veda selamı gönderdikleri geldi...
Hele hele sahne sanatçılarıyla, yazı adamlarının ve
müzisyenlerle ressam ve heykelcilerin...
Sadi Tek'ler, Muammer Karaca'lar, Cahide Sonku'lar, Osman Nihat'lar,
Akagündüz'ler, Mahmut Yesari'ler, Suat Derviş'ler, Naci Sadullah'lar, Edip
Hakkı'lar, Zühtü Müridoğlu'ları...
***
Siyasal çekişmelerin şekersiz aşuresinde sık sık
cankurtaran simidi olarak kullanılan, Mithat Cemal'in hamasi
mısralarını; -aruza da boş vererek- değiştirmek
geldi içimden:
Bayrakları bayrak yapan evrensel değerlerdir;
Toprağı vatan yapan, unutulumayan eserlerdir.
***
Ama ya evrensel değerler, hiç mi hiç umursanmıyor ve
kuşakları kuşaklara bağlayan şahyapıtlar da,
unutulup gidiyorsa...
O zaman da "gelişmiş"lik payesine, bir yandan bayrak
direklerini, bir yandan da minareleri yükselterek varılacağı
sanılır.
1618 Genç Osman döneminden bu yana, "gelişmiş"lik düzeyine
erişmek için benimsenmiş yöntemlerde nasıl
aldanılmışsa, bir kez daha aldanılır.
CETIN
ALTAN MILLIYET 19/01/07
Mahmur kampını
kapatmak çok güçtür
Yıllar önceydi, Kuzey Irak'taki Mahmur Kampı'na gitmiştim.
Amacım, Türkiye'nin kapanması için baskı yaptığı
bu yeri kendi gözlerimle görmekti.
Mahmur aslında BM'ye aittir. Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i istilasından
sonraki olaylar sırasında kurulmuştur.
Olaylar nedeniyle mağdur kalmış 10-15 bin göçmen
barındırır. Aralarında, PKK'ya katılmak üzere
Türkiye'den ayrılanların beraberlerinde getirdikleri aileler ve
Türkiye'den PKK'ya yardım ettikleri gerekçesiyle köyleri
yakıldığı için yersiz kalanlar da vardır. Zaman
içinde, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının sayıları
daha artmıştır. Durum böyle olunca da, kampın fiilen
yönetimi PKK kadrolarına geçmiştir. Komiteler
oluşturulmuştur ve giriş çıkışlardan,
güvenliğe kadar her şey bu komitelerde alınan kararlara göre
uygulanır.
Türkiye bu kampın bir terör yuvası olduğunu, PKK'nın
yetiştirme-dinlendirme merkezi olarak
kullanıldığını vurgulayarak, yıllardır hem
BM'yi, hem Barzani'yi hem de Amerikalılar'ı
sıkıştırır.
Birleşmiş Milletler, Ankara'nın ısrarı üzerine
defalarca gözlemci göndermiş, ancak Türkiye'nin iddialarını
doğru çıkartacak bilgi ve belge bulamamış veya bulmak
istememiştir.
Önceki gün, Amerikan ve Irak güçlerinin Mahmur Kampı'na yönelik
harekatını abartmamak gerekir. Bu bir baskın veya askeri harekat
değildir. Durum tespitinden ileri gitmeyen, ancak belirli oranda da PKK'ya
bir sinyal niteliğini taşıyan bir adımdır.
Koalisyon güçleri, Türkiye'nin duyarlıklarını ciddiye
aldığını göstermek istemişlerdir. Ancak bu olay,
kampın kapatılması veya dağıtılması
anlamına gelmemektedir.
Önümüzdeki günlerde kampta bir genel sayım yapılacak ve kim kimdir,
saptanacak. Ardından da giriş çıkışlar kontrol
altına alınacak, yönetim daha sıkı denetlenecek. Yani,
Mahmur başıboş bırakılmayacak.
Türkiye bu kadarıyla tatmin olmasa dahi, koalisyon güçlerini harekete
geçirebildiğinden dolayı yine de memnun.
* * *
TALABANİ'NİN
ÖZAL'A TARİHİ TEKLİFİ
Bugünlerde Kerkük ile yatıp, Kerkük ile kalkıyoruz.
Bire bir tanıklık ettiğim bir olayı anlatmak istiyorum.
1987 yılıydı.
PKK'lı yılların başlangıcıydı.
O dönemde Kürt kelimesinin pek kullanılmaması tercih edilirdi. Hele
Kuzey Irak'ta neler yaşandığı bilinmez, üstelik
konuşulmazdı da. Oysa Saddam Hüseyin, elinden geleni ardına
bırakmıyor ve Kuzey Irak Kürtleri'ne kan kusturuyordu. Talabani ve
Barzani tanınırlar, ancak pek ilgilenilmezdi. O kadar ki, TRT bu iki
Kürt liderden "Kuzey Iraklı ayrılıkçı güçlerin
liderleri" diye söz ederdi. Kürt olduklarını dahi söylemezdi.
Özal hükümeti göreve başlayalı henüz birkaç yıl olmuştu.
Başbakan'ın Kürt sorunuyla ilgili görüşleri yavaş
yavaş bölgede yaygınlaşıyor ve özellikle de Kuzey
Iraklılar arasında ünleniyordu.
Londra'da bir söyleşi yapmak üzere Celal Talabani ile buluştum. Bana
Kuzey Irak'taki durumu anlattı. O dönemlerde Barzani ile düşman
kardeş gibiydiler.
Söyleşinin sonunda, "Başbakanınız Özal'a bir mesaj
yollamak istiyorum. Bana yardımcı olabilir misiniz?" dedi.
Meraklandım, ancak gazeteciliği mesaj
taşımacılıkla karıştırmamaya büyük özen
gösterdiğim için "mesajınızı verin, ancak ben
götüremem. Brüksel'deki Türk Büyükelçisi'ne söylerim. O da Başbakan'a
iletir." dedim.
Talabani tereddüt ettiğimi görünce "merak etmeyin, benim mesajım
sözlü. Taşınacak bir yanı yok" dedi.
Merakım daha da arttı.
"Peki söyleyin. Ben elden veremesem bile eline geçmesini garanti
ederim" diye devam ettim.
Acaba ne diyecekti ?
Talabani konuştukça, şaşkınlığım arttı.
"Başbakan Özal Kuzey Irak'a asker soksun. Türk ordusunu Kerkük'e
kadar bizler götürürüz. Yol gösteririz. Yeter ki Saddam Hüseyin'den
kurtulalım. Kerkük petrolünü de aramızda paylaşalım."
Bunları duyunca gülümsedim.
Ciddiye almadım.
Talabani anladı. "Söylediklerim çok ciddidir ve Türkiye
açısından da önemlidir. Türkiye hem Kürtler'in koruyucusu
olduğunu gösterecek, hem de sınır ötesini, Saddam Hüseyin'e
karşı güvenceye almış olacak."
Brüksel'e dönünce, o dönemde Avrupa Birliği nezdindeki temsilcimiz
Büyükelçi Özdem Sanberk'i buldum. Başbakan ile ilişkilerinin çok iyi
olduğunu biliyordum. "Ben götürmem, sen Başbakan'a
ulaştırır mısın?" diye sordum. Özdem, mesajı
dinleyince şaşırdı ve "haftaya başbakan Paris'e
geliyor. Orada göreceğim ve mutlaka anlatırım" dedi.
Sonrasını da izledim.
O döneme kadar Talabani veya Barzani'nin Türk resmi yetkilileriyle görüşme
düzeyi, sınır boyu kaymakamları veya MİT temsilcilerinden
öteye geçmezdi. Özal bu yaklaşımı değiştirdi. Gayet
tabii, Kuzey Irak'a asker göndermedi, ancak Talabani'nin ne demek
istediğini çok iyi anlamıştı.
Bakın, nerelerden nerelere geldik.
Bir zamanlar önem vermediğimiz kişiler bugün nerelere
çıktılar. Görmek istemediklerimiz ne durumlara geldiler.
Kulaklara küpe olsun
MEHMET
ALI BIRAND MILLIYET 19/01/07
41 YILLIK İSTİHBARATÇI, EMEKLİ MİT
MÜSTEŞAR YARDIMCISI CEVAT ÖNEŞ:
Iraklıları
ABD çatıştırıyor
Öneş, "Irak, Ortadoğu'da çatışmaların
bitmemesi için parçalanmış, etnik temele
ayrılmıştır. Bölüştürerek, çatıştırarak
zayıflatıyorsunuz. Zayıf gruplar, sonradan kurulmuş olan
devletçikler, işgal edenin himayesine girmek zorundadır" diyor
Belma Akçura
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarı Emre
Taner, teşkilatın 80'inci kuruluş yıldönümü nedeniyle
yaptığı açıklamayla gündeme damgasını vurdu.
Taner açıklamasında; iki kutuplu dünyanın çöküşünün herkesi
nasıl hazırlıksız yakaladığını
hatırlatarak, Türkiye'nin kendisini hiçbir zaman olayların akışına
bırakma ya da 'bekle gör- tavır al' taktiğiyle
sınırlama lüksüne sahip olmadığını söyledi. Eski
MİT Müşteşar Yardımcısı Cevat Öneş ile
mülakatımızın ikinci bölümünde bu kez Emre Taner'in
açıklamalarını ve Irak raporunu nasıl 'okumak'
gerektiği üzerine konuştuk.
MİT Müşteşarı Taner'in, "Sadece savunma
politikası kabul edilemez bir davranıştır" sözlerini
nasıl okumak gerekiyor?
Sayın Taner'in bu sözlerini herhangi bir gruba, kuruma veya herhangi bir
siyasi vasata yönelik açıklama olarak algılamak yanlış. Bu
sözler, günümüzün şartlarına, geleceğe dönük istihbarat
ihtiyacına vurgu yapıyor. Bu, zamanında çözümleyici
politikaların oluşturularak hayata geçirilmesi, risklerin
azaltılması ve ortadan kaldırılması,
çağımızın yeni gelişmelere uyum sağlayabilme
arayışı meselesidir.
Nitelikli, yüksek analiz yapısına sahip olma ve bir istihbarat teşkilatında
olması gereken perde arkasını görebilme, değerlendirebilme
yeteneğini kazanma arayışı da diyebiliriz. Ben şahsen
açıklamada bunu gördüm.
Bu açıklamalardan, 'Ulus devlet tehdit altında' yorumu çıkar
mı?
Bence olay, sınırlarımız dışında bize yönelen
tehditler karşısında dikkatli olma, zamanında tedbir alma
ve çözümleyici politikalar oluşturma meselesidir. Olayı, silahlı
harekete bağlamak doğru bakış açısı olmaz.
Dolayısıyla ben bu açıklamayı, 'Bizim devletimiz şu an
yakın bir tehdit içindedir. Parçalanma gibi bir tehditle karşı
karşıyadır' gibi algılamadım.
Küreselleşme şartlar içinde gelişmelere ayak uyduramayan,
bütünlüğünü bozan ulus devletler tehdit altında. Bakın
komşumuz Irak parçalandı. Peki Afganistan'a ne oldu? Sudan, Somali'de
yaşananlar nedir? Yugoslavya nerede? Kendi içinde toplumsal
bütünlüğünü sağlayamayan, gelişmelere ayak uyduramayan
ulus-devletler risk altındadır. Sayın Emre Taner'in
konuşmasının bütünlüğü budur.
İrtica, yargı sistemi içinde kontrol altında tutulmalı
MİT Müsteşarı'nın açıklamasında farklı
bir dil kendini belli ediyor. Resmi metinlerde sıkça görülen irtica,
bölücülük gibi iç tehditlere yer verilmemesi eleştirildi. Sizce neden
yoktu?
Açıklamanın bütünü, soruna, stratejik açıdan, stratejik
tehditler kapsamında bakıyor. Onun için bugüne kadar
alışılagelmiş iç güvenlik yaklaşımından
bakılan bir yaklaşım değil. Yoksa, irticayı Türkiye
için bir tehdit, tehlike olarak algılamadığından değil.
Biliyorsunuz, irticayı en önemli iç tehdit olarak algılayan
kesimler de var. Bugün irtica gibi kavramların yeri nedir?
Tehditleri, çok dar kalıplar içerisinde almamak ve tehditleri olağan
yapısı dışına çıkartmamak gerekir. Bölücülük,
şeriat, mezhep çatışmaları elbette birer tehdit, ama bunlar
sosyal, ekonomik ve sosyal politik kültürel bir vasatın da sonuçları.
Bu konuların geniş bir güvenlik perspektifi içerisinde ele
alınması ve demokratik ülkelerde olduğu gibi işleyen bir
yargı sisteminin içerisinde kontrol altında tutulması gerekir.
ABD'nin politikası Irak'ta etnik çatışmayı körüklüyor
Irak'ın etnik ve mezhep yapısına göre parçalanması,
Kerkük'te etnik temizliğe girişilmesi gibi gelişmeler Türkiye'yi
nasıl etkiler?
Bunlar, Irak'taki iç çatışmaları arttırıcı, bölge
ülkelerinin müdahalesini geliştirici ve yeni sıcak olayları
başlatıcı bir durum yarattı, yaratmaya devam ediyor.
Türkiye bakımından olayın önemi burada. Bizim güneyimizde federe
yapıya kavuşan bir Irak Kürdistanı doğdu. Bunun
dışında ABD'nin son Irak stratejisi ise Irak'taki sorunu,
sıcak çatışmayı çözümleyici bir açılım ortaya
çıkarmadı. ABD'de Demokratlar, Cumhuriyetçiler, Türkiye'de geniş
kesimler, bunu sorunu çözümlemeyen yeni bir gelişme olarak
değerlendirdi.
Irak'a yeni asker gönderilmesi, sadece Bağdat çevresinin güvenliğinin
sağlanması ise gerek Saddam'ın idamı, gerekse son
yapılan idamlar, etnik çatışmayı körükleyici bir
tavrın ortadan kalkmadığını, hatta etnik
çatışmalara devamlılık kazandırıcı bir
vasatın oluştuğunu gösteriyor. Tabii ki bu olaylar Türkiye'yi de
rahatsız etmekte, İran ile Suriye'ye yönelik açıklamalar da
Türkiye'nin coğrafi konumu sebebiyle rahatsızlığı
artırmaktadır.
Kerkük'ün Kürtleştirilmesi girişimlerini nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Kuzey Iraklılar, Kerkük'ü Kürtleştirerek, etnik temizlik yaparak,
burayı Kuzey Irak Kürt devletinin başkenti yapmak istiyorlar. Etnik
temizlik yaparak böylesine bir gelişmeyi ortaya çıkarmaları,
Irak'ta ciddi sorunlar ortaya çıkaracağı için, bu, Türkiye'nin
önemli konularından biri. Otoritenin kullanılamadığı,
devlet birliğinin kurulamadığı, yabancı müdahalelerle
yeni riskleri ortaya çıkartan bir bölge karşısında Türkiye
muhtemel gelişmeler karşısında her zaman hassas ve
hazırlıklıdır.
Türkiye, silahı en son çare olarak algılar
MİT Müsteşarı Taner'in ifadelerini 'hemen müdahale' gibi
anlayanlar oldu.
Emre Taner'in ifade ettiği hususu, sadece Kuzey Irak ve Kerkük ile
bağlantılı olarak anlamamak, Türkiye'nin silahlı bir
hareket yapacağı şeklinde ortaya koymamak lazım.

Açıklamaların
bütününe bakarsanız; gelişmeleri okuyabilmek ve muhtemel
gelişmeler karşısında yeni stratejiler, yeni taktikler,
yeni politikalar üretmek ve o politikaları zamanında
uygulayabilmekten söz ediliyor. Silahlı hareket bu tedbirlerden birisidir,
ama Türkiye'nin, koşulları içinde en son başvurması gereken
bir olaydır.
Üst
kimliğimiz yurtsever vatandaşlık
MİT'in Kürt sorununa bakışı değişti mi?
Teşkilatın, Kürt sorununun çözümüne ilişkin bir politikası
var mı?
MİT, devletimizin en önemli kurumlarından biri. Bir kurumu devletin
genel yapısından ayırt edemeyiz. Kendi içinde
başarılı olsa, değişime açık olsa dahi genel
politikalardan etkilenmemesi mümkün değil. Ayrıca, MİT gibi
kurumların bir politikası olmaz. Devletin Kürt politikası
vardır. Herhangi bir kurumun kendine göre bir politika oluşturması
doğru değil. Ama bir realite var: Kurumsal yapılarda bu
politikaların uygulanmasında farklı nüanslar olabiliyor.
Olmaması gerekiyor tabii ki... Bu da siyasi iradenin oluşumuyla
bağlantılı bir olay. Siyasi iradenin bir politikayı hayata
geçirmesi konusundaki kararlılığı, kurumsal
yapıları bağlar.
Boşluklar doldurulur
Siyasi iradenin gösterilememesinin nedeni olarak askeri işaret edenler
var...
Her kurumsal yapının kendisine göre bir payı, sorumluluğu
vardır, ama, siyaseti oluşturan sivil iradedir, iktidardır,
hükümetlerdir. Bu irade oluşmamışsa, boşluklar doldurulur.
Siyasi irade, politikayı şekillendirir, uygulamayı yönlendirir.
Temennimiz, bu yapının kurulması.
Alt-üst kimlik tartışmasını nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Alt-üst kimlik değil, kimlikler... Buna ister yok deyin, isterse var
deyin, ama var... Kendini, farklı kimliği ile ifade eden, kendi
kimliği ile mutlu olan insanlar var, ama, "Ben Türkiyelim" diyen
de, "Türküm" diyen de var. Anayasal vatandaşlık ve
yurtseverlik kavramını şekillendiren bir anlayış,
Türkiye'yi bütünleştirecek, demokratik hayatımızı
zenginleştirecektir. Kimliklerden kastımız bu.
Bizim, artık, yurtseverlik vatandaşlığımız üst
kimliğimiz. Yoksa bunu Türkün, Kürdün üstünlüğü, farklı bir
etnik yapının üstünlüğü meselesi olarak görmemek lazım.
Kimliklerimiz ne olursa olsun ama, anayasal yurttaşlık kavramı
çerçevesinde bütünleşebilmek çok kolay bir iş değil. Ama bu
talepler o değişimi yaratacaktır ve gelişmeler de onu
gösteriyor zaten.
Etnik politika doğru değil
Etnik temele dayalı politikanın üretilmemesi gerekiyor.
İşte, bu yüzden de kendisini taraf olarak gören Kürtlere burada çok
önemli bir sorumluluk düşüyor. 20 seneyi aşan bir terör süreci ve bu
süre içerisinde bir örgütsel yapının kazandırdığı
siyasallaşan bir kimlik yapısı var.
PKK'nın yarattığı tehdidin verdiği acıları,
yaşattığı travmayı görmemek mümkün değil. Ama
karşı taraf da, doğru ya da yanlış devlet
baskısından bahsediyor, işkenceden bahsediyor. Bunlar da bir
realite. Politika üretirken tüm sebepleri masanın üzerine
koyacaksınız.
Müdahale
ile bataklığa girilir
Ne olursa, Türkiye Kuzey Irak'a müdahale eder? Zaman zaman, "gerekirse
gireriz" deniliyor. Yani bam teli neresi? Türkiye ne olursa girer?
Onu şimdiden söylemek mümkün değil. Şimdiden ifade edilmesi
doğru olmaz. Her zaman yanıltıcı olur. Bölgeki
gelişmeler ve ABD ile ilişkilerle bağlantılı bir olay.
Reel politika ve çıkarlar bu konuda slogancı davranışı
reddeder. Ama şunu söyleyebiliriz: Türkiye her zaman, dün olduğu
gibi, bugün de silahlı hareketi daima en son başlatmayı
düşünen bir tavır içinde olmuştur. Savaş kolay değil,
gireceğiniz yer Ortadoğu bataklığı.
ABD,
Kürtleri satmıştır, satar
ABD Türkiye'nin hassasiyetlerini ağırdan alıyor.
Ortadoğu'daki Kürtlerin ABD için önemi ne?
Sorun petrol olduğuna göre... Amerika Kürtleri kaç defa
satmıştır... Daha, çok satabilir. Şu anda öyle bir şey
yok, çünkü, ABD Kürtlere ihtiyaç duyuyor. ABD, Kerkük petrollerini istiyor.
Onu, Kürtlere de, Şiilere de vermek istemez. Onu federal bir yapı,
merkezi bir yapı içerisinde alabilir. Türkiye, kendi bünyesinde güçlü
olduğu sürece Irak'ın şekillendirilmesinde etkili olabilir.
Amerika
petrol için bölüyor
Irak gittikçe parçalanıyor, neden?
Irak, Ortadoğu'da çatışmaların bitmemesi için
parçalanmış, etnik temele ayrılmıştır. Niçin?
Demokratik bir yapının oluşması istenmediğine göre,
nasıl çatıştırabilirsiniz? Etnik yapıları
siyasallaştırarak çatıştırabilirsiniz. Menfaat
çalışmalarını o şekilde körükleyebilirsiniz.
Bölüştürerek ve çatıştırarak
zayıflaştırıyorsunuz. Zayıf gruplar, sonradan
kurulmuş, vesayet altına altına alınmış devletçikler,
işgal edenin, çatıştıranın himayesine girmek
durumundadır. Irak'ta yapılan da bu. Amerika bu petrolü kullanmak
istiyor. Onun için ne yapacak, çatışmalar devam edecek.
Türkiye
Irak'ta barışı istemeli
Yani, siz ABD'nin bölgenin demokratikleşmesiyle, barışla
ilgili bir politikasının olmadığını mı
söylüyorsunuz?
Evet... ABD'nin barışla, demokrasiyle ilgili bir talebi yok. Bundan
sonra da olmayacak. Ama, Türkiye'nin bu talebinin olması gerekir. Bu
talep, Türkiye'nin gücünü artıracaktır. ABD, Irak'ı kitlesel
imha silahlarına sahip olduğu için işgal etmedi. Irak
işgali Saddam'dan kaynaklanan bir tehdit de değil. Zaten bunun böyle
olmadığı kanıtlandı.
O zaman olay nedir? Olay, dünyadaki petrol reverzlerinin miktarı, ABD'nin
ve gelişmiş ülkelerin sanayi üretimleri için ihtiyaç duydukları
enerji kaynaklarına yeterince sahip olamayışları...
ABD'nin, sahip olduğu enerji üretiminden daha fazlasını
tüketiyor olması... Amerika, mevcut çarklarını ancak bu
tüketimle döndürebilir.
Olay
sadece PKK sorunu değil
Türkiye bu 'kavgadan' nasıl sakınacak?
Türkiye, bölgede çatışmadan, sınırlarında
barışı koruyarak ABD ile ilişkilerini sürdürmek durumunda.
Nasıl sürdürecek? ABD'nin İran'a, Suriye'ye yönelişi var.
Türkiye bunu dengelemek zorunda. Olay artık sadece Türkmen, Kerkük, PKK
sorunu değildir. Irak sorunudur, bölge sorunudur. Küresel bir sorundur.
O nedenle, barışçıl temel hedeflerini unutmamalıdır.
Türkiye, kendi iç dinamiklerini, ülke çıkarları istikametinde
bütünleştirebilmeli. Bu gücü kazandıktan sonra silaha ihtiyaç
duymadan, barışçıl politikaları ile bölgeyi etkileyebilir.
Ancak bu anlayış içerisinde ABD, Rusya, Çin ile masaya
oturduğunda daha güçlü olabilir.
Öneş kimdir?
Cevat Öneş 1942 doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul
Hukuk Fakültesi'ni bitirdikten sonra MİT'e girdi. Yurtiçinde ve
yurtdışında pek çok önemli görevde bulundu, 1989 - 1991
yılları arasında Diyarbakır Bölge
Başkanlığı yaptı.
Sönmez Köksal'ın MİT Müsteşarlığı'na gelmesinin
ardından Psikolojik İstihbarat Başkanlığı
görevine getirildi. Köksal'ın yönetiminde MİT'in sivilleşmesi
sürecinin aktörlerinden biri oldu.
En kıdemli "Başkan" olarak bazı dönemler Köksal'a
vekâlet etti. Şenkal Atasagun'un müsteşarlığı
döneminde bir süre Personel Başkanlığı yaptı. 2000'de
İstihbarattan Sorumlu Müsteşar
Yardımcılığı'na terfi etti. O dönemde Operasyondan
Sorumlu Müsteşar Yardımcısı ise bugünkü müsteşar Emre
Taner'di. Öneş, 2005'te 64 yaşında emekli oldu.
MILLIYET
19/01/07
Barış
toplantısına neden katıldım?
'Türkiye
Barışını Arıyor' konferansının çağrısı
etkileyiciydi. Her tür şiddet ve ayrımı reddediyordu. Ortak
acıdan hareket edip çözümü içeride arıyordu
19/01/2007
RADIKAL
CEVAT ÖNEŞ
13-14 Ocak
2007 tarihlerinde Ankara'da yapılan 'Türkiye Barışını
Arıyor Konferansı'na, dinleyici olarak katıldım. Sade bir
vatandaş olarak, konferansı izleme ihtiyacını duymama
rağmen, emekli olduğum MİT'in kimliğini taşımam
sebebiyle, katılışımın farklı yorumlarla dikkati
çektiğini müşahede ettim.
Öncelikle konferansa katılışımın sebeplerini
açıklamak istiyorum.
Gazete ilanı ile haberdar olduğum çağrının
içeriğinden etkilendiğimi belirtmeliyim. Çağrıda:
· Her türlü
şiddeti ve ayrımcılığı reddeden,
· Çözümü Türkiye'nin
iç dinamiklerinde arayan,
·
Yaşananların, herkesin ortak acısı olduğu
gerçeğinden hareket eden,
· Sosyal
barışı, sosyal adaletten ayrı düşünmeyen, bir
seslenişin herkese yapılışı ve birlikte çözüm
arayışı iradesinin ortaya konuş şeklinin etkili
olduğunu söylemeliyim. Çağrıcıların; saygın
kimliklerinin, değişik düşünce yapılarının,
farklı aidiyetlerinin karşılıksız
bırakılması mümkün değildi. Milli İstihbarat
Teşkilatı'nda (MİT) fiilen 41 seneyi aşan çalışma
süreci içinde; 1960'lı, 1970'li, 1980'li, 1990'lı ve 2000'li
yılların Türkiyesi'nin acı veren temel sorunları
içerisinde, Kürt meselesinin de çözümlenemeyerek, 21. yy.'a devrini görmenin
verdiği acıyı, 'çağrı'nın cümleleri arasında
gördüğüm için bu ·
konferansa katıldım. Keza; çağrıda sezinlediğin
içtenliğin doğru olup olmadığının teyidini de,
bizzat katılarak yapmak istedim. Konferans süresince
eleştirilebilecek, eleştiri getirilmesi gereken hususların
varlığına rağmen, büyük fotoğrafa
bakıldığında; Türk'ü, Kürt'ü Laz'ı,
Boşnak'ı, Çerkez'i, Arap'ı Çingene'si, Alevi'si, Sünni'si,
Hıristiyan'ı ile tüm etnik, inanç-mezhep ve kültür
farklılıklarının yarattığı çiçek bahçesinin
gücü ve zenginliğini görebilmekten mutlu oldum ve konferansı sonuna
kadar ara vermeden heyecanla takip ettim. Bu duygularımı İHD
Başkanı avukat Yusuf Alataş ile de paylaştım.
Kürt meselesinin çözümü; Türkiye'nin gelişme dinamiklerini
tetikleyebilecek, öncelikli şartlardan biri olması
bakımından önem kazanmaktadır. Çözümün siyasi, sosyal, ekonomik,
kültürel ve moral değerlerimize getireceği dinamizmin
yaratabileceği sinerji, ülkemizin jeostratejik-jeopolitik imkân ve
kabiliyetlerini de güçlendirecek ve zenginleştirecektir. Bu tespitimin
güçlü göstergelerinin, konferansın atmosferine
yansıdığını söylerken hayalci değil gerçekçiyim.
Konferans süresince alabildiğim notlar içerisinde şu hususlar
öncelikle dikkatleri çekmiştir:
· Siyasi
vasatımızda sosyalist kimlikleriyle yer alan ÖDP, EMEP, Kürt
kimliğine ağırlık veren ve PKK'nın ideolojik
yapısının etkileyebildiği kesimlerde de
ağırlığı bulunan DTP ile Kürt siyasetinde
etkinliği bulunan birçok şahıs doğrudan ve temsilci olarak
katılmışlardır.
· Bazı bölge
milletvekillerinin ve parti üyelerinin katılımına rağmen
AKP, CHP, DYP, ANAP, MHP gibi siyasi partilerimizin temsilci düzeyinde ve
ağırlıkla yer almadıkları gözlenmiştir.
· DİSK,
HAK-İŞ, TESK gibi işçi kuruluşlarımızın
farklı görüşlerine rağmen konuya atfettikleri önem memnuniyet
yaratmıştır.
· Çeşitli
ideolojik ve düşünce farklılıklarına sahip
tanınmış yazar, gazeteci, akademisyenlerin katkıları
'diyalog' ve 'birliktelik' taleplerine zenginlik ve bütünsellik
katmıştır.
·
Çok seviyeli, kalabalık bir katılımla yapılan
çalışmalarda PKK'nın ve diğer organizasyonların
simgeli, slogancı müdahalelerine rastlanılmaması, 'çözüm'
çalışmalarının devamlılığı için ihtiyaç
duyulan 'güven' unsurunu güçlendirmiştir.
· Devlet
yöneticilerinin ve Meclis'te grubu bulunan siyasi partilerimziin temsil
edilmemelerinin katılımcılarda burukluk
yarattığını söyleyebiliriz.
· Yazar Mehmet Uzun
eski DEP milletvekili Orhan Doğan'ın yapacakları
konuşmalara, mahkemece önceden devlet görevlilerince izlenmeleri
tedbirinin getirilmesi, hukuk devleti ilkeleriyle çelişmesi yönüyle,
katılımcılarda geniş bir memnuniyetsizlik
yaratmıştır.
· Konferansın
başkent Ankara'da yapılabilmesi ve katılımcıların
çeşitliliğinin, 'çözüm' için ortaya çıkan 'ortak irade'yi desteklemekte
gösterdikleri heyecan ise herkese yarınlar için umut vermiştir.
Konferansta yapılan konuşmalarda ön plana çıkan bazı
tespitler, geliştirilebilecek çözüm çalışmalarının
şekillendirilebilmesi yönüyle önemlidir. Bu konuda seslendirilen;
· Çözüm için bir
toplumsal ve siyasi projeye ihtiyaç vardır.
· Barış
projesine devamlılık kazandırılmalıdır.
· Sivil politikalarla
silahların bırakılması mümkündür.
· Bir 'çözüm' için,
genel bir siyasi iradenin var olduğunun söylenmesi 'barış'
çalışmalarının devamlılığı için
önemlidir.
· Hakkın öznesi
olarak bireyi gören, çokkültürlülüğü benimseyen bir anayasal
yurttaşlık modeli geliştirilmesi zorunludur.
· PKK silahı
ilkesel bir duruş olarak bırakmalıdır.
· Silahı
bırakırken legal hayata adaptasyonlarının
sağlanması devletin görevidir.
· Muhtemel bir yeni
çatışma süreci daha riskli ve kalıcı olacaktır.
· Genel af sorunun
çözümünün temel unsurudur.
· Çözüm için
toplumsal talep mevcuttur.
·
PKK'nın silahlı mücadeleyi
bıraktığını bütün dünyaya ilan etmesi gerekiyor.
(Osman Baydemir)
· Çözüm için özel ve
kalıcı bir kalkınma politikası uygulanmalıdır.
· Kürt sorunu,
eskiden devletle Kürtler arasında bir çatışma iken günümüzde
toplumlararası bir sorun haline gelmeye başlamıştır.
· Sorunun çözümünün
temel unsurlarını dağda değil; şehirde, kentte,
toplumda aramalıyız.
· Kürt kesiminin
taleplerinin netleştirilmesi gerekir.
· Siyasal temsilin
önünün açılması öncelikli sorunlardandır.
· Çözümlerde; insan
onurunun değerinin ortaya konması ve empatinin geliştirilmesi
öncelikle ele alınması gereken konulardandır.
· Şiddet
kullanımı, sadece sosyal bir sonuçtur. 'Biz'i inşa etmemiz
gerekiyor.
· Barış
için inandırıcı bir işaret önemlidir.
· Önümüzdeki Nevroz'a
birlikte barış çağrılarıyla çıkabilelim.
·
Çatışmasızlık ortamına devamlılık
kazandırılmalıdır.
· Sorunla
yüzleşmede güvensizlik ortamı mevcuttur.
· Kendi iç sorununu
çözen bir Türkiye, Ortadoğu'da güçlenecektir gibi önerilerin
katılımcılarca paylaşılabilirliği dikkatleri
çekmiştir.
Yapılan konuşmalardan;
· Vedat Türkali'nin,
"Ben Türk'üm... Ayrılık hiç kimseye bir şey
kazandırmaz,. Kürtler her yerde, o noktada da Türkiye batar. Kardeşçe
bir arada olmamız gerekir. Bir birbirimize muhtaç iki halkız... Tek
yolumuz barış ve kardeşlik..." söylemiyle,
· Yaşar Kemal'in
"Kürtler barış istiyor, Kürtler azınlık değil
kardeştirler... Ya gerçek bir demokrasi, ya da hiç..."
şeklindeki ifadelerinin, coşku ile tüm farklı görüş
taraftarlarınca desteklenmesi, konferansın ortaya çıkarmaya
çalıştığı 'ortak irade'nin oluşumu için
umutları tazelemiştir.
Konferansın şekillendirdiği büyük fotoğraftan
ışıkların yanı sıra bazı konuşmalarda
ve bazı sorularda kullanılabilen kelimeler, yapılan
beyanların içerikleri, çözümlerde olması gereken olumlu
vasatların yaratılabilmesindeki ·
güçlükleri de göstermiştir. Nitekim; 'gerilla',
'bağımsızlık hakkı', 'federasyon, özerklik' gibi
kelimelerin yarattığı 'bölünme'
çağrışımı ile 'PKK'nın muhatap
alınması', 'şiddetin sorumlusunun devlet olduğu' gibi
bilinen yaklaşımları ön plana çıkaranların
varlıklarının yaratabileceği hassas ortamlar,
barış çalışmalarının önemli engelleri
arasında bulunmaktadır.
Konferansın ardından yayımlanan 'barış program
taslağı'nda sunulan; siyasi, ekonomik, sosyo-kültürel ve
medya/toplumsal iletişim başlıkları altındaki
önerilerde de, yeni tartışmaları davet edecek hususlar
mevcuttur. Özellikle:
· Kürt sorununun
'şiddet ve terörizm sorunu' olarak adlandırılmasından
vazgeçilmesi hususunda PKK ayrımının yapılabilirliği,
· Silahlı
çatışmaların karşılıklı olarak acilen
durdurulması,
· Kürtlerin siyasal
alanın aktif özneleri olabilmesinin önündeki tüm engellerin
kaldırılması,
· Kürtlerin siyasal
temsilciler ve partilerinin.. gerçek muhataplar olarak görmeleri,
· Kamuoyu
vicdanını rahatsız etmeyecek bir siyasi af veya demokratik
katılım programının yürürlüğe konması,
·
Kamusal alanda Kürtçenin serbestçe kullanılabilmesi, gibi
önerilerin tartışılmasındaki güçlükler dahi konunun
karmaşıklığı ve hassasiyetini götermektedir.
Sonuç olarak; öncelikle önemli görülen bazı tespitler üzerinde
durulmasının yararlı olacağı
değerlendirilmiştir:
1. Bir senedir, Türkiye'nin her bölgesinden ve çeşitli kesimlerin
katılımları sonucu gerçekleştirilen 'Türkiye
Barışını Arıyor Konferansı'nın
yarattığı atmosfer, silahlı çatışmaların
sürekli şekilde durdurulması, silahların
bıraktırılması hususunda, geniş halk kitlelerinin
'ortak iradesi'nin oluştuğunu göstermektedir.
. Söz konusu ortak iradenin
güçlendirilmesi hususunda; örgütlü, sürekliliğe sahip
çalışmaların yapılmasına uygun vasatlar, şartlar
yaratılması zorunludur.
3. Geliştirilecek örgütlü çalışmaların; sivil
toplum, sendikalar, meslek kuruluşları, yerel yönetimler gibi her
kesimin katılımını sağlayıcı şekilde
geliştirilmesi gerekmektedir.
4. Öncelikle siyasi iktidarın ve siyasi partilerimizin bir siyasal
ve toplumsal projeyi ortaya çıkararak, verecekleri destek ve
yapacakları yönlendirmeler, çalışmalardan sonuç
alınabilmesinin temel unsurlarındandır.
5. Yapılan siyasi ve toplumsal proje çerçevesinde devlet kurumsal
yapılarının birlikteliği ve uyumu öncelikli öneme sahiptir.
6. Çözüm için siyasi iradesini ortaya koyan devlet
yapısının, uzun soluklu süreçte devamlılığı
sağlayıcı, güven artırıcı önlemler konusunda
atacağı adımlara ihtiyaç duyulmaktadır.
7. Çözümlemeler için olması gereken 'zihniyet'
değişiminde, siyasi iradeye paralel olarak, meşru-hukuki Kürt
kimlikli organizasyonlara öncelikli ve ivedi görevler düşmektedir.
8. Devlet siyasi iradesi ve iktidar adayı siyasi partilerimizin;
evrensel demokrasi kriterlerini şekillendirdiği bir değişim
ve yeniden yapılanma projesini açıklayarak benimsenmesi mümkün
olmayan taleplere karşı net bir pozisyon gösterebilmelidirler.
9. Kürt kimlikli meşru ve hukuki siyasi organizasyonların,
anayasal çerçeve içerisinde taleplerine şeffaflık
kazandırmaları zorunluluğu ile karşı
karşıyayız. Kimliklerini koruyarak Türkiye'nin partisi olabilen,
eşit-adil-özgür toplumun bütününü kucaklayabilen siyasal yaklaşımlar,
sosyal bütünlüğü ve ülke bütünlüğünü gerçekleştirebilir.
10. Örgütün silahlarını koşulsuz ve sürekli olarak
bırakması sürecin işlerliğine hız
kazandıracaktır.
11. Büyük fotoğrafı görmeden, kelimeler üzerinde
takılarak, çözüm sürecinde engeller çıkarılması,
insanlarımızın mutluluğunu ve refah içinde gelişimini
engelleyici davranışlar olacaktır.
12. Yasal sistem dışına
çıkarak silahlı mücadeleye giren örgütlerin, meşru devlet ile
eşit koşullar yaratma arayışlarından netice
alınamaz.
13. Çözüm sürecinde ortak dil birbirimizi anlayabilmenin öncelikli
şartlarındandır.
14. Atatürk'ün soya dayanan milliyetçiliği reddeden 'Ne Mutlu
Türküm' diyene şeklinde gerçekleştirdiği bütünleşmenin,
evrensel ve toplumsal gelişmelerin yarattığı
değişimleri de dikkate alarak, 'Ne Mutlu Türkiye
Vatandaşıyım', 'Ne Mutlu Türkiye Yurtseveriyim'
kavramlarıyla da, daha kapsayıcı ve içselleştirici bir
yapıyı ortaya çıkarabilecek şartlar mevcuttur.
Cevat Öneş: Emekli MİT müsteşar yardımcısı
Çıkar
çatışmalarındaki süreklilik ve bazı sonuçları
Dünya hâlâ güneyi ve
doğuyu sömüren, medeniyetler çatışmasından rant elde
edebilme ihtiyacı duyan, terörle mücadeleyi çıkarları için
kullanma arayışında olan bazı güçlerin
varlığıyla karşı karşıya. Bu küresel
gerçeklikle mücadele edebilecek küresel mekanizmalar da yok
18/01/2007
RADIKAL
CEVAT ÖNEŞ
ABD Başkanı
Bush, ABD'nin barış için hiçbir umut yansıtmayan yeni Irak
stratejisini açıklarken, Irak'ta
başarısızlığın felaket olacağını
vurgulayarak ifade etti. Bush konuşmasında, "ABD, Irak'ta
kaybederse, terörle savaşı da kaybeder" gerekçesini de ön plana
çıkararak Amerikalıların, ABD Kongresi'nin, işbirliği
yapabileceği ülkelerin ve siyasi güçlerin, yeni Irak stratejisine
olabilecek desteklerini de garantiye almak istiyordu.
Dört yıl önce, Irak, ABD ve koalisyon güçleri tarafından işgal
edilirken savaş sebebi olarak 'kitle imha silahları'nın tehdit
edici varlığının yanı sıra 'El-Kaide' ile
yapılan işbirliğinin gösterildiği
hatırlandığında, kanıtlanan yalanlar ve düzmece raporlardan
sonra, günümüzde yenilenen 'terörle savaş' söylemi, öncelikle
Amerikalılarda ve barışa özlem duyan çevrelerde sadece 'ironik'
bir tebessüm yaratmıştır.
Felaket
senaryoları
Irak'ta meydana gelen gelişmeler;
barış için, bölge için yeni felaket senaryolarını gündeme
sokarken, Türkiye'ye olabilecek etkileri ve ülkemizi sokabileceği bataklığın
yaratabileceği muhtemel sonuçlar bakımından
kazandığı önem sebebiyle, sorumluluk duygusu içerisinde
değerlendirilmelidir.
Öncelikli bir tespiti
çarpıcı şekilde altını çizerek yapmak
durumundayız. Medyamızda aydınlarımız tarafından
tekraren yazıldığı, söylendiği gibi "Irak'ın
işgali ve sürdürülen savaş, sebepleri nasıl gösterilirse
gösterilsin, Irak'tan kaynaklanan bir tehditle olmayıp, ABD'nin neo-con
yönetiminin, 11 Eylül'le yeni bir aşama kazandırdığı
stratejik yönelişinin adımlarından biridir". Söz konusu
stratejik yöneliş ise küresel ve bölgesel olarak, enerji kaynakları
ve enerji ulaşım yolları üzerinde hâkimiyetini artırarak,
jeopolitik-jeostratejik çıkarlarını güvenceye alabilmektir. Bu
tespitin şu önemli gerçekle tamamlanması da zorunludur. Konu sadece
neo-con politikalarının, halklara zarar veren kabul edilemez uygulama
sonuçlarıyla bağlantılı olmayıp, ABD ekonomisinin ve
gücünün korunmasıyla devamlılığını
sağlayıcı kaynaklar üzerinde kontrol ve hâkimiyet
kurulmasına duyulan ihtiyaçtan kaynaklanmaktadır. Bu tespitin ABD
dışındaki diğer küresel ve bölgesel güçler, (öncelikle
Rusya, Çin, AB ve gelişmiş bazı ülkeler) için de
yapılması zorunluluğu dikkate alındığında, günümüzde
karşımıza çıkan bölgesel ve küresel
çatışmaların sebep ve sonuçları üzerinde daha isabetli
analizler yapabilme ve sorunları çözümleyici politikalar üretme
imkânları yaratılabilecektir.
Enerji mücadelesi
Halen tespit edilmiş dünya enerji stoklarıyla sanayileşmiş
ülkelerin enerji tüketimlerini karşılayamayan enerji üretimleri
arasındaki yetersizlik, jeostratejik ve jeopolitik yönelişlerinin
öncelikli sebebini oluşturmaktadır.
Rusya'nın yeniden küresel güç olarak ortaya çıkması, sahip
olduğu enerji kaynaklarını silah olarak da kullanarak, Avrasya
coğrafyasında etkinliğini artırması, ABD'nin stratejik
yönelişlerini şekillendirmektedir. Keza; dünya enerji tüketimindeki
payını giderek artıran Çin'in küresel ve bölgesel bir güç olarak
gösterdiği gelişme ve enerji güvenliğini artırıcı
istikamette kurmakta olduğu ilişkilerde, ABD yönetimlerince dikkatle
izlenmektedir. AB'nin sahip olmadığı enerji kaynaklarına
mukabil, büyük ekonomik güç olarak ihtiyaç duyduğu enerji
kaynaklarının sağlanmasına süreklilik kazandırma
ihtiyacı, küresel ve bölgesel güç mücadelesinde önem kazanmaktadır.
Afganistan'dan sonra Irak,
Filistin ve Lübnan'da meydana gelen olayların, Anglosakson jeostratejik
yönelişin enerji kaynakları ve ulaşım yolları
üzerindeki hâkimiyet kurma arayışıyla bağlantılı oluşu,
bu bölgedeki sıcak çatışmaların
devamlılığına da işaret etmektedir. Bu arada, ABD'nin
yeni Irak stratejisinde, İran ve Suriye'yi hedef alan
yaklaşımlarının tekrarlanması, etnik, mezhep ve
çıkar çatışmalarıyla kaynayan bölge için yeni riskleri de
davet etmektedir.
Ayrıca, Doğu Akdeniz'den sonra Somali'de gelişme gösteren
hareketlilikte; ABD'nin, Çin'in enerji bağlantılarını
engelleyici ve küresel hâkimiyetini pekiştirici çalışmalar
olarak, birbiriyle bağlantılı sorunlu risk alanlarını
genişletmektedir.
Yarışan
güçler
21. yüzyılın kaçınılmaz küresel ilişkiler ve
karşılıklı etkileşimler ağı içerisinde somut
bir gerçekle karşı karşıyayız. Bilgi toplumu sürecine
girilmesini sağlayan gelişmiş ekonomilerin önemli
katkılarıyla sahip olduğumuz küresel değerler sisteminin
vaat ettiği barışçı-müreffeh-güvenli siyasi yapıların
bünyesinde, hâlâ güneyi, doğuyu sömüren, medeniyetler
çatışmasından rant elde edebilme ihtiyacını duyan,
terörle mücadeleyi çıkarları için kullanabilme arayışı
içinde olan bazı güçlerin varlığıyla karşı
karşıyayız. Bu küresel gerçeklikle mücadele edebilecek küresel
mekanizmalara da sahip bulunmamaktayız. Birleşmiş Milletler
teşkilatının duyulan bu ihtiyaca cevap verebilmesi temennisi
dışında, somut bir imkâna sahip değiliz.
Çizilen çok karamsar tabloya rağmen, tarihi süreç içerisinde, zorlu mücadelelerle
kazanılan evrensel değerlerin (demokrasi, insan hakları, adalet,
eşitlik, refah, laiklik vs.) şekillendireceği politik
sistemlerle, daha mutlu hedeflere ulaşılabilmesi
imkânlarının varlığına işaret edilmesi de, temel
bir gerçeklik olması bakımından önem kazanmaktadır.
Analizimizi somuta indirgeyerek, Türkiyemizde atılacak adımlar
bakımından bazı öneriler geliştirilmesi şüphesiz
önemlidir ve ayrı bir değerlendirmenin konusu olmalıdır;
ancak, makro düzeyde ele aldığımız gelişmeler
karşısında, ülkemizin arzu edilen hedeflerine
ulaşılabilmesi için bazı temel sonuçların
gerçekleştirilebilmesinin zorunlu olduğu değerlendirilmektedir.
Bu bağlamda;
1)
Evrensel
değerlerle şekillendirilen ve güçlendirilen demokratik sisteme
süreklilik kazandırılması,
2) Siyasi organizasyonların öncelikle; çağdaş demokrasi
kültürü ve zihniyetinin yerleştirilmesi ve geliştirilmesi hususunu,
çözümlemeleri gereken temel sorun olarak benimsemeleri,
3) Devlet yapısında, söz konusu kültür ve zihniyetle
şekillenen kurumsal yapıların oluşturulması,
4) Devlet ve toplumsal yapının hukukun üstünlüğü
çerçevesinde şekillenmesi,
5) Cemaatçi, çıkara dayanan kadrolaşmanın yerine liyakate
dayanan, üretici, yaratıcı bir sistemin oluşturulması için
çalışılması,
6) Türkiye'nin coğrafi konumunun, farklı inançların ve
kültürlerin oluşturduğu hamurun ortaya çıkardığı
özelliği ve evrenselliği dikkate alan jeopolitik ve jeostratejik
yönelişlerinde, küresel ve bölgesel güçler dengesini gözeten, barışçı-evrensel
değerlerle güçlendirilmiş hedeflerinden uzaklaşmayan,
şeffaf politikalar oluşturulması ve uygulanması,
7) Genellikle dış konjonktürün yönlendirdiği silahlanma
çalışmalarının, ülkenin kaçınılmaz
ihtiyaçları dışında, ekonomik gelişmelerin
devamlılığını sağlayıcı şekilde
planlanabilmesi,
8) AB bugünkü vizyonsuzluğuna rağmen yarattığı
değerler sistemi, ekonomik gücü ve zorunlu olarak göstermesi gereken
yeniden yapılanması çerçevesinde, Türkiye ile olan ilişkileri,
mevcut sorunlarını çözerek geliştirmek zorunda kalacaktır.
Türkiye'nin AB sürecine olan ilgisinin, AB'nin yeniden yapılanmasına
katkı sağlayacak şekilde geliştirilmesi ve süreklilik
kazandırılması öncelikli meselelerdendir.
9) ABD ile olan ilişkilerde, AB, Rusya, Çin ve bölge ülkeleri ile
olan çıkar ve bağlantılarımızın dengelerine
dikkat edilmesi, ABD'nin bölgesel çıkarlarının kontrolü ve
sınırlandırılabilmesi yönüyle de önemlidir.
10) Türkiye çağdaş-demokratik-laik değerleriyle sahip
olduğu İslam kültürünün yaratabildiği çağdaş yorum ve
uygulamalarıyla, bölge halklarını ve farklı sistemlere
sahip yönetimlerini etkileyebilecek potansiyele sahiptir,
11) Türkiye, Kürt sorunu, laik-şeriatçı sistem
tartışmalarını, Alevi-Sünni kimlik
tartışmalarını demokratik sistemin kriterleri çerçevesinde
çözme iradesini çıkarabilecek potansiyele sahiptir. Bu konularda siyasi,
sosyal ve hukuki çözümleri şekillendirebilecek siyasi karar
mekanizmalarının yanı sıra, sorunların
taraflarının ve sivil toplum adına hareket eden
organizasyonların, çağdaş demokrasi kültürü içerisinde
alabilecekleri inisiyatiflerin etkinliğine önemle ihtiyaç
duyulmaktadır.
12) Topyekûn gücünü değerlendirebilen, toplumsal bütünlüğünü
sağlayabilen, ekonomik-kültürel-stratejik
ağırlığı bölgesel ve küresel olarak gelişme
gösteren bir Türkiye'ye karşı, sınırları ötesinde
meydana gelebilecek yeni oluşumların tehdit yaratabilme kabiliyetleri
yeterli olamayacaktır, gibi temel parametreleri dikkate alan
yaklaşımlarla şekillendirilecek strateji- taktik politika
üretimleri, iç ve dış sorunlarımızın çözümlerinin
anahtarları olabilecektir.
Cevat Öneş: Emekli MİT müsteşar yardımcısı
2007 süreci, kaygılar ve umutlar
Kendi içimizde,
evimizde, Türkiyemizde ayrılıkların yerini bütünleşmenin,
çatışmaların yerini barışın, 'ben' ve 'öteki'nin
yerini 'biz'in alabileceğini, milli olanın evrensel boyutta, yaratıcı
bir 'uzlaşma'yı ortaya çıkarabileceğinin yaşanan bir
örneğini verdi Orhan Pamuk
14/12/2006
RADIKAL
CEVAT ÖNEŞ
Her yeni yıla umutla girilmesi, beklentilerimizin,
hayallerimizin gerçekleşebilmesi için en iyi dileklerin ifade edilmesi,
paylaşımı, Batı'da ve giderek Doğu'da yaşanan
müşterek bir geleneği oluşturmaktadır.
Yılbaşına, Noel'e girerken, yazarımız Orhan Pamuk'a
verilen Nobel Edebiyat Ödülü, Türk edebiyatını ve insanlarımızı
onurlandırırken, yeni umutlarımız için de bir
ışık yolu açmıştır.
Kendi içimizde, evimizde, Türkiyemizde ayrılıkların yerini
bütünleşmenin, çatışmaların yerini barışın,
'ben' ve 'öteki'nin yerini 'biz'in alabileceğini, milli olanın
evrensel boyutta, yaratıcı bir 'uzlaşma'yı ortaya
çıkarabileceğinin yaşanan bir örneğini vermiştir Orhan
Pamuk.
Orhan Pamuk, edebi olduğu kadar felsefi ve siyasi boyutuyla önem kazanan
Nobel konuşmasında verdiği mesajlarla, Türkiye'nin ve
dünyanın içinde bulunduğu bunalımın ve
çatışmaların çözüm yollarını da göstererek, bilinen
güçlüklere, zorlu engellere karşı Doğu ve Batı sentezinin
ortaya çıkarabileceği 'barış, refah, güven' hedeflerinin
ulaşılabilirliği konusunda da aldığı içten
alkışlarla canlı bir örnek vermiştir.
Evrensel dersler
Orhan Pamuk'un Nobel konuşmasında; "Kendimi kolaylıkla
özdeşleştirebildiğim Batı dışı dünyada büyük
kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin
aşağılanması endişeleri ve
alınganlıkları yüzünden zaman zaman aptallığa varan
korkulara kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı
kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında
da Rönesans'ı, aydınlanmayı, modernliği keşfetmiş
olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin,
devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yakalanan bir kendini beğenmişliğe
kapıldıklarını da biliyorum" sözlerinin
evrenselliği içinde, milli-bölgesel ve uluslararası temel
sorunların sebep ve sonuçları üzerinde de çarpıcı tespitler
yapıyor. Keza; Dostoyevski'ye atıfla, "Ama ondan asıl
öğrendiğim şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük
yazarın Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola
çıkıp, onların ötesinde kurduğu bambaşka bir âlem
oldu... Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğim, tam tersine benim
için artık dünyanın merkezi İstanbul'dur" sözlerinde ise
Doğu-Batı sentezini özümsemiş, evrenselliğin içinde milli
kimliğiyle yaratıcı olan, çözüm yollarını gösteren bir
düşünürü görüyoruz.
Orhan Pamuk'un tüm dünyaya ve Türkiyemiz insanlarına verdiği dersten
yola çıkarak 2007 Türkiyesi'nin karşı karşıya
olduğu temel sorunlar üzerinde genel bazı tespitlerde
bulunulması, çözüm arayışları yönüyle önem kazanmıştır.
Türkiye'nin siyasi, idari, ekonomik, sosyal, stratejik her alanda
boğuştuğu sorunların, milli-bölgesel-evrensel dinamiklerle
olan bağlantı ve farklılıklarının doğru
şekilde tespiti, çözüm politikalarının da doğru
şekilde üretimini ve uygulamalarını etkileyen temel unsurdur.
Söz konusu yaklaşımın zorunlu kıldığı
'zihniyetin' oluşturulabilmesinde karşılaşılan
engellerin ve 'demokratik kurumsal yapılaşma'nın gerçekleştirilebilmesi
ise 2007 süreci için duyulan bazı endişeleri güçlendirmekte ve karamsarlığımızı
artırmaktadır.
Siyasi istikrar
Türkiyemiz için öncellikle önemli gördüğümüz temel sorunların
görüntülerini şöyle özetleyebiliriz:
· Siyasi
istikrarın, ekonomik istikrarın, güvenlikli şartların
devamlılığı, tüm sorunların çözüm
çalışmalarının temel koşulu olarak önemini
korumaktadır.
Siyasi iktidarın, parlamentonun, Cumhurbaşkanlığı,
Genelkurmay Başkanlığı dahil tüm kurumsal
yapıların, muhalefet partilerinin, meslek
organizasyonlarının, sivil toplum örgütlerinin vs. ülke yönetimine
katkısı olan her kesimin ifade edilen duyarlılığa
sahip olmalarına vurgu yapılmasının önemini
karşılaştığımız bazı yakın
örneklerde göstermiştir.
·
İlkeli-kapsayıcı-yaratıcı siyasete olan
özlemimiz devamlığını korurken çok farklı
çıkarların şekillendirdiği siyaset dünyasının
gölgelerinin yarattığı olumsuzluklara rağmen; siyasetin
tayin edici, yönlendirici rolünün önemi, siyasi iktidarların
oluşturulan kurumsal iradelerinin, çözümlerde olması gereken
'kararlılık' duruşunu sergileyebilmelerine duyulan ihtiyaç
ehemmiyetini korumaktadır.
· Yerel
değerlerimizle bölgesel ve evrensel boyutlar içinde
gerçekleştirebileceğimiz hedeflere ulaşılabilmesi için,
'demokrasi kültürü'nün özümsenmesi ve demokratik sistemin kurumsal yapılarla,
'insanı merkez alan' bir arayışla işlerlik
kazandırılması hususu da, 2007 seçim süreci ve sonrasında
acil, öncelikli, temel sorunlarımızdandır.
Bu konuda sivil toplum vasatlarının, demokratik tepki ve etkileme
güçlerinin kullanımında yaratılabilecek gelişmelerden
önemli sonuçlar alınabilecektir.
·
Çağdaş-laik demokrasi modellerinin, hukukun üstünlüğü ve
insan haklarını temel alan kurumsal yapı uygulamalarında,
'demokrasi kültürü'nün zorunlu kıldığı nitelik ve
şekil şartlarına uyulmasının
kaçınılmazlığının ivedilikle pratiğe
geçirilmesinde öncelikle siyasi iktidarlara, muhalefete ve devlet kurumsal
yapılarına anayasal görevler ve sorumluklar düşmektedir. Türk
edebiyatının bir üretimini ayakta alkışlayarak ödüllendiren
evrensel kültür, Türkiye demokrasisini de ayakta alkışlayarak
onurlandırabilmelidir.
· Farklılıklar ve bütünlük
· 'Laik-mürteci',
'Alevi-Sünni', 'Türk-Kürt', 'Müslüman-Hıristiyan' gibi tartışma
ve çatışmalarla önemli kırılganlıklar oluşturulan
sosyal yapımızda farklılıklarımızın
zenginliği içerisinde 'milli-evrensel' bütünlüğün yakalanabilmesi,
sorunların çözümünü isteyen Türkiyemiz insanlarının öncelikli
ihtiyaçlarındandır. Siyasetin belirtilen hedeflerle
şekillendirilmesi ve yönlendirilmesi de seçim
tartışmalarının temel konusu olabilmelidir.
·
Küreselleşmenin gelişimi, küresel sermayenin gücü ve
yönelişleri, global güç dengelerindeki yeni arayışlar,
Türkiye'ye sahip olduğu coğrafya ve stratejik konumu sebebiyle
risklerin yanı sıra, yeni imkânlar ve gelişim-değişim
potansiyellerini de sunmaktadır. Stratejik derinliğinin önemi artan
Türkiye'nin, öncelikle Avrupa Birliği-ABD-Rusya Federasyonu ve bölgesel,
uluslararası ilişkilerinde gerçekleştirebileceği dengeler,
oynayabileceği rollerle, bölgesel ve evrensel gücünü ortaya
çıkarabilecek potansiyele sahiptir. Bir 'uygarlık' projesi olan AB
sürecinde, AB'nin Türkiye'nin kabulü için oraya
çıkaramadığı 'siyasi irade'nin çok önemli sebeplerine
rağmen, Türkiye'nin 'modernleşme' hedefleriyle stratejik
çıkarlarının da, bu 'vizyon'la örtüştüğünü ifade
edebiliriz. Bağımsız iradesi ve iç dinamiklerinin geniş
desteğiyle 'çağdaşlaşma vizyonu' hedeflerinin
gerçekleştirilebilmesi için yapılan çalışmalara süreklilik
kazandırılması, Türkiye'nin değişiminin yanı
sıra AB'nin de genişleme-değişim ihtiyacına önemli
katkılar yapabilecektir. Bazı AB ülkelerinin 'önyargılar, iç
politika hesapları' ile Türkiye'ye karşı oluşturduğu
tepkilere rağmen, Türkiye ile medeniyetler buluşmasının
gerçekleştirilmesi gibi 'hümanist' de görülse bir insanlık projesinden
uzaklaşılmasının Türkiye'nin uzun vadeli
çıkarlarıyla uyumlu olmayacağını söyleyebiliriz.
·
Türkiye'nin uluslararası ilişkilerinde, özellikle ABD ile
olan, her zaman önemini korumaya devam edecek münasebetlerinde,
'ülkede-bölgede-evrensel barış' ilkesiyle şekillendirdiği
politikaları çerçevesinde geliştirebileceği
yaklaşımları, milli çıkarlarımızın yanı
sıra kazanabileceği bölgesel ve evrensel destekler yönüyle de önemi
haizdir.
· ABD, Irak ve Ortadoğu
·
ABD'nin iflas eden Irak politikasının Irak'ta ve bölgede
yarattığı, yaratabileceği 'kaos' şartları, Türkiyemiz
için artan riskleri de davet etmektedir. Eski ABD Dışişleri
Bakanı James A. Baker'ın eski senatör Lee Hamilton ile birlikte
başkanlığını yaptığı Irak
Çalışma Grubu'nun (IÇG) raporuyla da teyit edildiği gibi ABD
yönetimi Irak sorunundan en az zararla uzaklaşabilme
arayışı içerisine girmiştir. Ancak Bush yönetiminin
politikalarıyla parçalanan Irak'ta tekrar bütünleşme sağlamak
isteyen senaryoların bir iyimserlik yaratamayan durumu dikkate alındığında,
Türkiye'nin oynayabileceği rollerin seçiminde çok hassas
davranılması ve Türkiye'nin bütünlüğüne de yönelebilecek
tehlikelere karşı hazırlıklı bulunulması
gerekmektedir. Boston Globe'da 10.12.2006 tarihli makalesinde, "Irak
parçalanıyor ve bir iç savaşın ortasında"
değerlendirmesini yapan Peter W. Galbraith'ın "Görünen o ki grup
(IÇG) Irak'ta ulus inşasının hâlâ mümkün olduğunu kabul
ediyor ve tavsiyelerini de bu kabul belirliyor.
Sonuçta en esaslı noktalarda 'olmayacak duaya amin' demek oluyor"
şeklindeki öngörüde Irak'ın parçalanmasının
kaçınılmazlığına işaret edilmektedir.
Türkiye haklı olarak, milli çıkarları gereği Irak'ın
bütünlüğünün sağlanması konusunda çabalarını
sürdürürken, planlı şekilde parçalanan ve anayasal bir yapıyla
hukuki çerçevesi çizilmiş Irak'ta devam eden iç savaş sonucu ortaya
çıkabilecek yeni haritaların yaratabileceği sonuçlara da
hazırlıklı bulunmak durumundadır.
Batı ile, özelde ABD ile olan siyasi-ekonomik-askeri ilişkilerin
yarattığı hassasiyetlerin önemine rağmen ABD'nin Irak'ta
saplandığı bataklıktan çıkabilmesi ve Büyük Ortadoğu
Projesi'nde yapabileceği değişikliklerde, Türkiye'nin
oynayabileceği roller, bölgesel barış şartlarının
oluşturulabilmesi için yeni fırsatlar da yaratabilir.
· Kürt sorunu ve PKK
· Bölgede ve Irak'ta
meydana gelen gelişmeler ve Türkiye'ye yönelik artan riskler dikkate
alındığında, genel olarak Kürt sorunu ve PKK terörünün
kendi irademiz ve oluşturulan politikalar çerçevesinde, çözüm
çalışmalarının gerçekleştirilmesindeki ivediliğe
işaret edilmesi yararlı olacaktır.
Bölgenin, etnik-mezhep farklılıklarının
siyasallaştığı, çıkarlar için
kullanıldığı, iç savaşlar için oluşan
vasatların mevcut ve gelişebilecek risklerine karşı,
Türkiye'nin siyasi-askeri-ekonomik-sosyal politikalarında
bütünselliği yaratıcı açılımların
gerçekleştirilebilmesi ihtiyacının
karşılanmasında yeni ertelemelere tahammülümüz
bulunmamaktadır.
Ülkemizin topyekûn gücünü; evrensel değerler, insan hakları, hukukun
üstünlüğü, eşitlik, refah, barış, güvenlik gibi
ulaşılabilir hedeflerle güçlendiren politikaların hayata
geçirilebilmesi durumunda, 'sorun'un çözülebilirliğini, Türkiye'nin
kazanımlarını görebilmeliyiz.
Kürt sorunu ve PKK terörüyle ilgili olarak tarihi süreç içinde ortaya
çıkarılamayan siyasi duruşla siyasetin bazı kurumsal
yapılarla bütünleştirilemeyen görüş farklılıklarının
kazandığı süreklilik, devlete yönelik tehdit risklerini de
artırmaktadır.
2007 yılı seçimler sürecinin, siyasi partilerimiz için, temel
sorunların çözümlerinde iç politika malzemesi yapılmadan,
politika-proje üretme ve halkla paylaşma vasatı olarak kullanılabilmesinin
hayati önemine altını çizerek vurgu yapmalıyız.
Global güçler ve
ekonomi
·
Türkiye ekonomisinde son dört yılda sağlanan istikrar ve
büyüme,
yaşamakta olduğumuz gelişme ve değişim
dinamiğinin öncelikli sebeplerindendir. Ancak kapatılamayan cari
açığın yaratabileceği risklerle küresel ve yabancı
sermayenin global güçlerin ihtiyaçlarına ve hedeflerine göre
yönlendirilebilecekleri hususunda duyulan kaygılara cevap verici önlemler
ihtiyacı da temel sorunlarımız içinde dikkati çekmektedir.
Orhan Pamuk'un Nobel ödülüyle başlayan 2007 sürecinde,
kaygılarımızın üzerinde umut filizlerinin
yeşereceği bir Türkiye için çalışılması
taleplerinin, tüm insanlarımızın ortak dileği olduğunu
söyleyebiliriz.
ABde
doğrudan ticaret oylanacak
AB
dışişleri bakanları, Kuzey Kıbrısa doğrudan
ticaret tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden
başlanması konusundaki kararı pazartesi günü onaylayacak.
Brükseldeki Genel İşler Konseyi toplantısında kararın
aynen benimsenmesi öngörülüyor.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 14:42 TSİ 19 Ocak 2007 Cuma
BRÜKSEL
- AB dışişleri bakanları, Türkiye ile müzakerelerin
kısmen askıya alınmasını onayladıkları 11
Aralık tarihinde Kuzey Kıbrısa doğrudan ticaretin
başlaması konusunda da prensipte uzlaşmıştı.
Dışişleri bakanları, doğrudan ticaret tüzüğünün
bir an önce uygulanmasına yönelik kararı 22 Ocaktaki Genel
İşler Konseyi toplantısında kağıda dökecek.
Pazartesi günü bakanların önüne gidecek olan
taslak sonuç bildirgesinde, konuya Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik
gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması
başlığı altında yer verildi.
Sözkonusu paragrafta, Adada Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin
kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret
yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin
çalışmalar gecikmeden başlamalı denildi. Bu ifadeler,
tartışılmadan, Konsey kararı olarak benimsenecek.
Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından dönem
başkanı Almanyanın Adadaki taraflarla görüşmelere
başlaması bekleniyor.
Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının
sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan
yapılmasına yönelik tavrını koruyor. Rumların,
Maraşın kendilerine iadesini doğrudan ticaret konusundaki
pazarlıklara eklemek istediği de gelen bilgiler arasında.
Güneydeki limanların kullanılmaıs halinde bunun doğrudan
ticaret olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa
limanına ek olarak Ercan Havaalanının da kullanılması
istiyor.
|
NTV-MSNBC
Güncelleme: 12:22 TSI 20 Ocak 2007 Cumartesi
İSTANBUL
- Başlangıcında, Türklüğü aşağılamak
suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığınca
hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik
duymadım. Bu ilk değildi. Benzer bir davaya zaten Urfadan
aşinaydım. 2002 yılında Urfada gerçekleşen bir
konferansta yaptığım konuşmada Türk
olmadığımı... Türkiyeli ve Ermeni olduğumu
söylediğim için Türklüğü aşağılamak
suçlamasıyla üç yıldan beri yargılanıyordum.
Duruşmaların gidişatından dahi habersizdim. Hiç
ilgilenmiyordum. Urfadan avukat arkadaşlar gıyabımda
yürütüyorlardı celseleri.
Şişli Savcısına gidip ifade verdiğimde de hayli
umursamazdım. Sonuçta yazdığıma ve niyetime güveniyordum.
Savcı, yazımın sadece birbaşına hiç bir şey
anlaşılmayan o cümlesini değil, yazının bütününü
değerlendirdiğinde, benim Türklüğü aşağılamak
gibi bir niyetimin bulunmadığını kolaylıkla
anlayacaktı ve bu komedi de bitecekti.
Soruşturma sonunda bir dava açılmayacağına kesin gözüyle
bakıyordum.
Kendimden emindim
Ama hayret işte! Dava açılmıştı.
Yine de iyimserliğimi kaybetmedim.
O kadar ki, telefonla canlı olarak bağlandığım bir
televizyon programında, beni suçlayan avukat Kerinçsize Çok
heveslenmemesini, bu davadan herhangi bir ceza yemeyeceğimi, eğer
ceza alırsam bu ülkeyi terk edeceğimi dahi dile getirdim. Kendimden
emindim, gerçekten yazımda Türklüğü aşağılamak gibi
bir niyetim ve kastım -hiç ama hiç- yoktu. Dizi yazılarımın
tamamını okuyanlar bunu çok net olarak anlayacaklardı.
Nitekim işte, bilirkişi olarak tayin edilen İstanbul
Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan üç kişilik heyetin
mahkemeye sunmuş olduğu rapor da bunun böyle olduğunu
gösteriyordu.
Endişelenmem için bir sebep yoktu, davanın şu ya da bu
aşamasında muhakkak yanlıştan dönülecekti.
Ya sabır çeke çeke...
Ama dönülmedi.
Savcı, bilirkişi raporuna rağmen cezalandırılmamı
istedi.
Ardından da hakim altı ay mahkumiyetime karar verdi.
Mahkumiyet haberini ilk duyduğumda, kendimi, dava süresi boyunca
beslediğim ümitlerimin acı tazyiki altında buldum.
Şaşkındım... Kırgınlığım ve
isyanım had safhadaydı.
Bak şu karar bir çıksın, bir beraat edeyim, siz o zaman bu
konuştuklarınıza, yazdıklarınıza nasıl
pişman olacaksınız diye dayanmıştım günlerce,
aylarca.
Davanın her celsesinde Türkün kanı zehirlidir dediğim dile
getiriliyordu gazete haberlerinde, köşe yazılarında, televizyon
programlarında.
Her seferinde Türk düşmanı olarak biraz daha meşhur
ediliyordum.
Adliye koridorlarında üzerime saldırıyordu faşistler,
ırkçı küfürlerle.
Pankartlarla hakaretler yağdırıyorlardı. Yüzlerceyi bulan
ve aylardır yağan telefon, email, mektup tehditleri her seferinde
biraz daha artıyordu.
Tüm bunlara Ya sabır çekip, beraat kararını bekleyerek
dayanıyordum.
Karar açıklandığında nasıl olsa gerçek ortaya
çıkacak ve bu insanlar yaptıklarından utanacaklardı.
Tek silahım samimiyetim
Ama işte karar çıkmıştı ve tüm ümitlerim
yıkılmıştı.
Gayrı, bir insanın olabileceği en sıkıntılı
konumdaydım.
Hakim Türk Milleti adına karar vermişti ve benim Türklüğü
aşağıladığımı hukuken tescillemişti.
Her şeye dayanabilirdim ama buna dayanmam mümkün değildi.
Benim anlayışımla, bir insanın birlikte
yaşadığı insanları etnik ya da dinsel herhangi bir
farklılığı nedeniyle aşağılaması
ırkçılıktı ve bunun bağışlanır bir
yanı olamazdı.
İşte bu ruh haliyle, kapımda hazır bekleyen ve Daha önce
dile getirdiğim gibi ülkeyi terk edip etmeyeceğimi teyit etmek
isteyen basın ve medyadan arkadaşlara şu açıklamada
bulundum:
Avukatlarıma danışacağım. Yargıtayda temyize
başvuracağım ve gerekirse Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesine de gideceğim. Bu süreçlerden herhangi birinden aklanamazsam
ülkemi terk edeceğim. Çünkü böylesi bir suçla mahkum olmuş birinin
benim kanaatimce aşağıladığı diğer yurttaşlarla
birlikte yaşama hakkı yoktur.
Bu sözleri dile getirirken yine her zamanki gibi duygusaldım. Tek
silahım samimiyetimdi.
Kara mizah
Ama gelin görün ki beni Türkiye insanının gözünde
yalnızlaştırmaya ve açık hedef haline getirmeye
çalışan derin güç, bu açıklamama da bir kulp buldu ve bu kez de
yargıyı etkilemeye çalışmaktan hakkımda dava
açtı. Üstelik bu açıklamayı tüm basın ve medya
vermişti ama onların gözüne batan ille de AGOStakiydi. AGOS
sorumluları ve ben, bu kez de yargıyı etkilemekten yargılanır
olduk.
Kara mizah dedikleri bu olsa gerek.
Ben sanığım, bir sanıktan daha fazla kimin
yargıyı etkileme hakkı olabilir ki?
Ama bakın şu komikliğe ki sanık bu kez de yargıyı
etkilemeye çalışmaktan yargılanıyor.
Türk Devleti adına
İtiraf etmeliyim ki Türkiyedeki Adalet sistemine ve Hukuk
kavramına olan güvenimi fazlasıyla yitirmiş durumdaydım.
Nasıl yitirmeyeyim? Bu savcılar, bu hakimler üniversite okumuş,
hukuk fakültelerini bitirmiş insanlar değiller mi?
Okuduklarını anlayacak kapasitede olmaları gerekmiyor mu?
Ama gelin görün ki, bu ülkenin Yargısı bir çok devlet
adamının ve siyasetçinin de dile getirmekten çekinmediği gibi
bağımsız değil.
Yargı yurttaşın haklarını değil, Devleti
koruyor.
Yargı yurttaşın yanında değil, Devletin güdümünde.
Nitekim şundan bütünüyle emindim ki, hakkımda verilen kararda da her
ne kadar Türk Milleti adına deniyor olsa da, şu çok açık ki
Türk Milleti adına değil, Türk Devleti adına verilmiş
bir karardı bu. Dolayısıyla, avukatlarım Yargıtaya
başvuracaklardı, ama bana haddimi bildirmeye karar vermiş derin
güçlerin orada da etkili olmayacaklarının garantisi neydi?
Hem sonra zaten, Yargıtaydan hep doğru kararlar mı
çıkıyordu?
Azınlık Vakıflarının mülklerini elllerinden alan
haksız kararlara aynı Yargıtay imza atmamış
mıydı?
Başsavcının çabasına rağmen
Nitekim işte başvuruda bulunduk da ne oldu?
Yargıtay Başsavcısı tıpkı bilirkişi
raporunda olduğu gibi suç unsuru bulunmadığını
belirtti ve beraatimi istedi ama Yargıtay yine de beni suçlu buldu.
Ben yazdığımdan ne kadar eminsem Yargıtay
Başsavcısı da o kadar okuyup anladığından emindi
ki, karara da itiraz etti ve davayı Genel Kurula taşıdı.
Ama, ne diyeyim ki, bana haddimi bildirmeye soyunmuş olan ve muhtemelen de
davamın her kademesinde bilemeyeceğim yöntemlerle
varlığını hissettiren o büyük güç, işte yine perde
arkasındaydı. Nitekim Genel Kurulda da oy çokluğuyla benim
Türklüğü aşağıladığım ilan edildi.
Güvercin gibi
Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve
savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince
muradlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma
akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant
Dinki artık Türklüğü aşağılayan biri olarak gören
ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.
Bilgisayarımın güncesi ve hafızası bu kesimdeki
yurttaşlar tarafından gönderilen öfke ve tehdit dolu satırlarla
yüklü.
(Bu mektuplardan birinin Bursadan postalandığını ve
yakın tehlike arzetmesi açısından da hayli kaygı verici
bulduğumu ve tehdit mektubunu Şişli
Savcılığına teslim etmeme rağmen bugüne değin
herhangi bir sonuç alamadığımı yeri gelmişken not
düşeyim.)
Bu tehditler ne kadar gerçek, ne kadar gerçek dışı? Doğrusu
bunu bilmem elbette mümkün değil.
Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime
yaşadığım psikolojik işkence.
Bu insanlar şimdi benim hakkımda ne düşünüyor? sorusu
asıl beynimi kemiren.
Ne yazık ki artık eskisinden daha fazla tanınıyorum ve
insanların A bak, bu o Ermeni değil mi? diye bakış
fırlattığını daha fazla hissediyorum.
Ve refleks olarak da başlıyorum kendi kendime işkenceye.
Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.
Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik.
Tıpkı bir güvercin gibiyim...
Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış
durumdayım.
Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de
süratli.
İşte size bedel
Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet
Bakanı Cemil Çiçek?
Canım, 301in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkum
olmuş hapse girmiş biri var mı?
Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi...
İşte size bedel... İşte size bedel...
İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel
olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar..? Bilir misiniz..?
Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?
Ölüm-Kalım dedikleri
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece
yaşadıklarımız.
Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar
dahi oldu.
Özellikle de tehditler yakınlarıma
bulaştığında...
O noktada hep çaresiz kaldım.
Ölüm-Kalım dedikleri bu olsa gerek. Kendi irademin direnişçisi
olabilirdim ama herhangi bir yakınımın yaşamını
tehlike altına atmaya hakkım yoktu. Kendi kahramanım
olabilirdim, ama bırakın yakınımı, herhangi bir
başkasını tehlikeye atarak, yiğitlik yapmak hakkına
sahip olamazdım.
İşte böylesi çaresiz zamanlarımda, ailemi, çocuklarımı
toplayıp, onlara sığındım ve en büyük desteği de
onlardan aldım. Bana güveniyorlardı.
Ben nerede olursam onlar da orada olacaktı.
Gidelim dersem geleceklerdi, Kalalım dersem kalacaklardı.
Kalmak ve direnmek
İyi de, gidersek nereye gidecektik?
Ermenistana mı?
Peki, benim gibi haksızlıklara dayanamayan biri oradaki
haksızlıklara ne kadar katlanacaktı? Orada başım daha
büyük belalara girmeyecek miydi?
Avrupa ülkelerine gidip yaşamak ise hiç harcım değildi.
Şunun şurasında üç gün Batıya gitsem, dördüncü gün
Artık bitse de dönsem diye sıkıntıdan kıvranan ve
ülkesini özleyen biriyim, oralarda ne yapardım?
Rahat bana batardı!
Kaynayan cehennemleri bırakıp, Hazır cennetlere kaçmak
herşeyden önce benim yapıma uygun değildi.
Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip
insanlardandık.
Türkiyede kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiyede
demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık
tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi.
Kalacaktık ve direnecektik.
Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915teki
gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye
gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak
çileyi, yaşayarak ızdırabı...
Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik
yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü
yere... Her neresiyse.
Ürkek ve özgür
Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde
kalmayız. Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da
nedenimiz var zaten.
Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine
başvuruyorum.
Bu dava kaç yıl sürer, bilemem.
Bildiğim ve beni bir miktar rahatlatan gerçek şu ki, hiç olmazsa dava
bitene kadar Türkiyede yaşamaya devam edeceğim.
Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha
sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda
kalmayacağım.
Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak.
Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kimbilir daha ne gibi
haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?
Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem
sayacağım.
Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama
biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.
Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi
yaşamlarını sürdürürler.
Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.
|
||
|
|
||
|
|
||
|
|
||
|
Kıbrıs Rum yönetimi yüksek mahkemesi, Ali
Karamanoğlu adlı Kıbrıslı Türkün Güney
Kıbrısta kalan ve Rum hükümeti tarafından istimlak edilen mallarının
istimlak bedelinin ödenmesi ve kalan mallarının tasarruf
hakkının kendisine verilmesi talebiyle açtığı davada
"ret" kararı verdi. |
HURRIYET 20/01/07
İLK VE EN ÖNEMLİ
ADIM OLABİLİR... "Eski Lefkoşa, askeri bölge olması ya
da ara bölgede kalması nedeniyle bir zamanlar yaşamın
olduğu ama şimdi kullanılmayan tarihi önemi olan ölü bölgeyi de
içinde barındırır. İşte bu noktada,
Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi, tüm adanın
askersizleştirilmesine yönelik ilk ve en önemli adım
olabilir..."
Yeni Kıbrıs
Partisi (YKP) ile Kıbrıs Rum Yeşiller Partisi, "Askersiz
bir Lefkoşa" talebiyle ortak deklarasyon hazırladı.
Ortak deklarasyonu, YKP
Dış İlişkiler Sekreteri Alpay Durduran ile Kıbrıs
Rum Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Georgia Perdikis tarafından dün
ara bölgedeki Ledra Palas Otel'in önünde basına açıklandı.
"Bölünmüş
başkent Lefkoşa'nın tüm askeri güçlerden
arındırılarak askersizleştirilmesi" istenen ortak
deklarasyonda, şu ifadelere yer verildi:
"Eski Lefkoşa,
askeri bölge olması ya da ara bölgede kalması nedeniyle bir zamanlar
yaşamın olduğu ama şimdi kullanılmayan tarihi önemi
olan ölü bölgeyi de içinde barındırır. İşte bu
noktada, Lefkoşa'nın askersizleştirilmesi, tüm adanın
askersizleştirilmesine yönelik ilk ve en önemli adım olabilir.
Lefkoşa'nın
askersizleştirilmesi çeşitli yeni işler yaratacak, trafik
tıkanıklığına çözümler getirecek, bu bölgenin tamirat
ve rehabilitasyon ile buradaki mülklerin sahiplerine yeniden dağıtılması
sürecini başlatarak, Lefkoşa şehriyle halkın gerçekten
yeniden birleştirilmesi sürecini başlatacaktır. Elbette tüm ada
da bu örneği izleyecektir.
Lefkoşa'nın
askersizleştirilmesi, yüzlerce tarihi ev, mülk ve işyerinin yasal
sahiplerine verilerek yeniden canlandırılmasıyla ara bölgede
yaşamın yeniden kurulması fırsatını
doğuracaktır.
Bu bölge ortak bir iş
alanına dönüştürülebilir ve bölücü hat pragmatik bir yeniden
birleşmeyle, Kıbrıslı Türklerle Kıbrıslı
Rumların geçmişte olduğu gibi aynı sokakta, aynı
mahallede, aynı birleştirilmiş kentte birlikte
çalışacağı alana dönüştürülebilir."
Diğer partiler de
destek versin
Ortak deklarasyonun
okunmasının ardından iki parti yetkilileri patileri deklarasyona
imza koydu.
YKP Diş
İlişkiler Sekreteri Alpay Durduran, Kıbrıs'ın
askersizleştirilmesi için kampanya başlattıklarını
belirterek, diğer siyasi partileri de kampanyaya destek vermeye
çağırdı.
Maraş bölgesinin de
askersizleştirilerek eski sahiplerine devredilmesi gerektiğini
söyleyen Durduran, Kıbrıs'ın birleşik bir Kıbrıs
olmasını istediklerini ve bir adım olarak da Kıbrıs
Yeşiller Partisi ile birlikte çalışmalara devam edeceklerini
kaydetti.
Kıbrıs
Yeşiller Partisi Genel Sekreteri Georgia Perdikis de,
Lefkoşa'nın askersizleştirilmesinin Kıbrıs'ın
geleceği için çok büyük bir önem taşıdığını,
sadece Lefkoşa'nın değil tüm Kıbrıs'ın
askersizleştirilmesini istediklerini belirtti.
KIBRIS 20/01/07
Dink'in katilini hiç
aramayın
Sezer, Erdoğan ve
Büyükanıt'tan başlayarak cenazede devlet erkanını tam kadro
görmek istiyoruz
Uğur Mumcu'nun katili bulunamadı. Danıştay 2. Dairesi
Başkanı Mustafa Özbilgin'inki yakalandı, hapiste. Faili meçhul
cinayetler diye yıllarca kıyameti kopardık. Faili meçhul olmayan
cinayetleri aydınlatabildik mi?
Dün İstanbul Valiliği, katilin beyaz bereli 9
fotoğrafını basına dağıtmış. İhbar
için telefon numaraları ve internet adresi de vermiş. Katili görüp de
valiliğe bildirseniz ne değişir?
5 Şubat 2006 günü Trabzon'da Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea
Santoro'nun katili olarak 16 yaşında bir genç yakalandı da ne
oldu?
17 Mayıs 2006 günü Danıştay Üyesi Mustafa Yücel Özbilgin'i
öldüren Alpaslan Arslan da yakalandı. Sonuç?
Başbakan'ın geç idrakı
Önceki akşam Hrant Dink'in yüreğime çökmüş acısıyla TV
başında mıhlanmışken, Başbakan çıktı
karşıma: "Milletimiz üzerine oynanan bu oyun, başarılı
olamayacaktır. Milletimizin başı sağ olsun"
Oysa aynı Erdoğan, Özbilgin öldürüldüğünde, o cinayetin de
"milletimizin üzerine oynanan bir oyun" olduğunu görmezden
gelmiş, "Bu olayı başörtüsüyle ilişkilendirmek çirkin
bir yaklaşımdır. Saldırı iktidara yöneliktir, rejimle
ilgili değildir" diyebilmişti.
Son 1 yılda Türkiye'ye sıkılan 3 kurşun... İlkinde
Trabzon Valisi ve Belediye Başkanı, zahmet edip de cenazeyi
havaalanında uğurlamadılar bile...
DSP lideri Bülent Ecevit'i ölüme götüren ikincisinde Başbakan
Erdoğan, cenazenin kalktığı saatlerde Antalya'da bir
kavşak açılışında kurdele kesmeyi tercih etti!
Allah için ikisinin de "kanları yerde kalmadı!" Katiller
yakalandı; birine meczup, diğerine psikopat dendi.
"Yargılanıp" hapse girdiler... Yani şimdi bu 2 cinayet
aydınlanmış oldu mu?
Mehmet Ali Ağca 20 yıl tutuklu kaldı, ama Abdi İpekçi
cinayeti aydınlanabildi mi?
301. madde cinayeti
Bence Dink cinayetinin karanlık tarafı kalmamıştır:
· Taa gençlik
yıllarında birlikte askere gittiği arkadaşları yedek
subay olurken, sabıkası olmadığı halde onu er
çıkaranlar
· 301. maddeden Orhan
Pamuk, Elif Şafak, Hasan Cemal, İsmet Berkan, Haluk Şahin beraat
ederken, bilirkişinin aksi yönde raporlarına rağmen onu mahkum
eden yargıç
· Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nın aleyhte uyarısına
rağmen cezayı onaylayan Yargıtay üyeleri
· 11 ay önce
Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na tehdit
edildiğini bildirdiği halde, korunması için önlem almayanlar
· Dink'i
makamına çağırarak uyarı mı gözdağı mı
olduğu tartışmalı bir görüşme yapan Vali
Yardımcısı
· Diğer 2
kurşunun Türkiye'ye sıkıldığını görmek
istemeyen, 301'i değiştirmemekte ısrar eden AKP hükümeti
Başbakan Erdoğan, önceki akşam hükümet adına ilk
açıklamayı yaparken, bir gazetecinin kendisine sorduğu soru
üzerine cenazeye katılmayacağını söyledi. Umarız
birileri onu bu fikrinden vazgeçirir ve bu kez cenazeye katılır.
Orhan Pamuk'u 2 satırlık telgrafla kutlama gereği duymayan
Cumhurbaşkanı Sezer'i de halkımız bu cenazede görmek
istiyor, Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ı da...
Türkiye'nin başı sağ olsun.
MERAL TAMER
MILLIYET 21/01/07
YASA TASARISI GELECEK AYIN
SONUNDA MECLİSE SEVK EDİLECEK... Başbakan Soyer, polis ve
itfaiyenin sivile bağlanması ile ilgili bir yasa tasarısı
hazırlıkları olduğunu, gelecek ayın içinde meclise
sunacaklarını belirterek, "Polisi bir otorite sürecine
bağlarken, bu polisin hükümetin polisi olmamasını da
sağlamamız lazım" dedi. Soyer şöyle konuştu:
" Mesela, Güney Kıbrıs'ta polis, Adalet
Bakanlığı'na bağlıdır. Ama her hükümet
değişikliğinde, polis kademesi de değişip, partizan
bir polis olmaktadır. Polisin iç organizasyonunu bitirmemiz lazım. Bu
yasa tasarısını, önümüzdeki ayın sonunda, meclise sevk
edeceğiz"
ADADA SİLAHLI
KUVVETLER BULUNACAKTIR... Soyer geçici 10. madde ile ilgili olarak ise
şöyle konuştu: "Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü
sürdüğü sürece, adada hem güvenlik, hem de diğer siyasal
ilişkiler için silahlı kuvvetler bulunacaktır. Bu silahlı
kuvvetlerin, ilişki biçimi, kendi içindeki şartlara göre, halkın
ihtiyaçlarına ve özelliklerine göre, demokratik kurallarla gelişip,
değişmelidir. Şimdi geçici 10.maddenin, büyük ölçüde
taşıdığı anlam, Kıbrıs sorunun siyasal
çözümsüzlüğüdür. Bundan dolayı, hem Kuzey'de, hem de Güney'de,
ordular olacaktır ve bu bir gerçektir"
Aysu BASRİ AKTER
CTP/BG Genel
Başkanı ve Başbakan Ferdi Sabit Soyer, demokratikleşme ve
sivilleşmenin bir mücadele süreci olduğunu belirterek, polis ve
itfaiyenin sivil otoriteye bağlanması ile ilgili, gelecek ay içinde
meclise bir yasa tasarısı gönderileceğini bildirdi.
KIBRIS Gazetesi için Aysu
Basri Akter'in sorularını yanıtlayan Başbakan Soyer,
elektrik sorunun en önemli bölümünü de 2007 yılı sonuna kadar
programlanmış çalışmalarla, çözeceklerini söyledi.
Kıbrıs konusunda
ise, Cumhurbaşkanı Talat ile Rum yönetimi lideri Papadopulos
arasında görüşme sürecinin başlaması için AKEL'in de kendi
toplumu içinde inisiyatif üstlenmesini beklediğini ifade eden Soyer,
Cumhurbaşkanı Talat'ın BM'ye gönderdiği dekonfrantasyon
önerisi kapsamında da bir an önce çalışmalara
başlanması gerektiğinin altını çizdi.
Geçici 10. madde konusunda
ise, bunun anlamının çözümsüzlük olduğunu belirten Başbakan
Soyer, mevcut durum devam ettiği sürece silahlı kuvvetlerin
varlığının da devam edeceğini ancak ilişki biçiminin,
kendi içindeki şartlara, halkın ihtiyaçlarına ve özelliklerine
göre, demokratik kurallarla gelişip değişmesi gerektiğini
söyledi.
Soyer UBP ile DP'nin
meclis boykotlarına da değinerek, bunun tören
paşalığında geçerli olmadığını, iki
parti ile temasa hazır olduklarını bildirdi.
Başbakan Soyer'in,
KIBRIS'ın sorularına yanıtları şöyle:
KIBRIS: Biliyoruz ki, siz
aslında tıp eğitimi alıyordunuz. Ancak, yarıda
bırakıp Kıbrıs'a geldiniz. Ne zaman
başlamıştınız fakülteye?
SOYER: Ben Tıp
Fakültesi'ne 1971'de girdim. Eğitimimde en önemli dönemeç
noktalarından bir tanesi de 1974 oldu. 1974'te savaşın içinde
bulunmak, büyük ölçüde siyasal bir mücadele çerçevesinde barışı
düşünen bir insan olarak, 74'ü yaşamak, bende müthiş bir etki bıraktı.
Bugün, bu konularda daha rahat konuşabiliyorum. Dolayısı ile 74
sonrası kendi düşüncemde, bireysel olarak, büyük bir savrulma içine
girdim. Ama barış ve demokrasi mücadelesinin
ağırlığı, bende daha fazla oldu.
KIBRIS: Neredeydiniz,
1974'te
SOYER:
Kıbrıs'taydım. Öğrenciydim, tatil için buradaydım ama,
bizim 74 maceramız çok ilginçtir. Çünkü 10 Temmuz 1974'te, biz
İstanbul ve Kıbrıslı öğrenci örgütlerinin yöneticileri
olarak, Lefkoşa'da tutuklandık. Ve Lefkoşa'da, Atatürk Merkezi
Polis Karakolu'nda tutuklu olarak kaldık. O zaman, KTÖS yöneticilerini,
Arif Hasan Tahsin ve diğer sendika yöneticilerini, Denktaş Bey'i
eleştirdiler diye tutuklayıp, hapse sokmuşlardı. Biz de
İstanbul ve Ankara öğrenci örgütleri olarak, bunu kabul edilmez
olarak nitelendirdik. Çünkü, demokrasiye karşı büyük bir darbeydi, bu.
Bu yüzden İstanbul'da Basın Sen'in teksir makinasında, bir
bildiri bastık. Ve bu bildirileri aldık, Kıbrıs'a geldik.
10 Temmuz 1974'de bu tutuklamaları, anti demokratik uygulamaları ve
Denktaş rejimini protesto eden bu bildirileri, Lefkoşa'da ve
diğer bölgelerde dağıttık. Bunu dağıttıktan
sonra da 10 Temmuz gecesi, ben ve arkadaşlarım tutuklandık.
Önemli bir kısmı, serbest bırakıldı. Ancak, ben ve
Kıbrıslı 3 arkadaşım, Lefkoşa Polis Cezaevi'nde
tutuklu kaldık.
KIBRIS: Kaç gün tutuklu
kaldınız?
SOYER: 15 Temmuz 1974
sabahına kadar, 5 gün hücrede tutuklu kaldım. Ve 15 Temmuz 1974
darbesinin silah seslerini hücrede duydum. Bilahare, bizi sonra hücreden
çıkardılar.
KIBRIS: Bu süre içinde
kötü muamele yapıldı mı, size?
SOYER: Ben epey dayak
yedim, onu söyleyebilirim. Bildirileri, CTP'nin teksir makinasında
bastığımıza dair bana bir belge imzalatmak
istiyorlardı. Halbuki, biz bildirileri Türkiye'de
basmıştık. Çünkü, Kıbrıs'ta, o dönem, muhalif ve
alternatif görüşleri yayan, iki tane teksir makinası vardı. Öyle
matbaa falan yoktu. Biri KTÖS'ün, biri de CTP'nin teksir makinasıydı.
KTÖS'ün teksir makinasını, Arif Hoca'yı tutuklamaları
nedeniyle, alıkoymuşlardı, suç aleti olarak. Eğer, ben de
bana söyleneni imzalamış olsaydım, yani, bu bildirileri CTP'nin
teksir makinasında bastığımızı deklere etmiş
olsaydım, o da suç aleti olarak alınacaktı. Ben de böyle bir
şeyi yapmadım. Zaten orada basmamıştık, bu
bildirileri. Bu yüzden, 5 gün, oldukça üzücü günler geçirdim, hücrede.
Şimdi, o muameleyi bana yapan polisler, ya da polis komutanlarından
bir tanesi vefat etti. Diğerleri, çok saygıdeğer insanlar
olarak, kendileri ile yaşamaya devam ediyorlar.
KIBRIS: Emekliler mi
şimdi?
SOYER: Emekli oldular,
şimdi. Kendi görüşlerini de önemli ölçüde değiştirdiler.
Sonradan çok çok özür dilediler.
KIBRIS:
Karşılaştınız yani?
SOYER: Çok. Lefkoşa,
sonuçta küçük bir kent. Karşılaştık ve çok çok özür
dilediler. Ben de hiçbir zaman, hiçbir insana, kin ya da nefret gütmem.
KIBRIS: Hücreden
nasıl çıktınız?
SOYER: 15 Temmuz günü
hücreden çıktık. Emniyet Genel Müdürü, "oğlum, senden özür
diliyoruz. Bizim inisiyatifimizle tutuklu değilsin. Biliyorsun" dedi.
"Şimdi, Güney'de darbe oldu, seni serbest bırakıyorum,
askere çağrı var. Sen de eski görevine git" dedi. Serbest
bırakıldım. Evime gidip, annemle, babamla, konuştuk.
Kardeşlerimle buluştum. Onlar da heyecan ve üzüntü ile beni
bekliyordu. Bilahare, Yusuf Mustafa arkadaşım geldi ve bana
"partimiz karar aldı, bu bir faşist darbedir, toplumu müdafaa
emek için hepimiz, eski askeri birliklerimize intikal edeceğiz" dedi.
Bunun üzerine ben de "Lefkoşa Sancağı Destek Ağır
Silah Bölüğü 81'lik Havan Takımı" mensubu olarak,
bölüğüme intikal ettim. Ve orada gereken, üzerimize düşen, bize verilen
görev ne ise, 20 Temmuz'da bunu arkadaşlarımla birlikte gerçekleştirdik.
KIBRIS: Daha sonra
fakülteye döndünüz mü?
SOYER: Döndüm, ama bu
olayları yaşamak ve savaş, bende müthiş bir etki
bıraktı. Bu yüzden, eğitimimi ikinci dereceye attım. Bunu
gayet rahat söyleyebilirim. Doğru yapıp
yapmadığımı sorgulayabilirim ama, bütün
arkadaşlarıma, benim yaptığımı
yapmamalarını söylerdim, o dönem.
KIBRIS: 74'te sizi çok
etkileyen unutamadığınız birşeyler var mı?
SOYER: Çok, çok. Birçok
şehit olan arkadaşım var. Hiçbiri hâlâ daha gözlerimin önünden
gitmez. Pek çok olayla karşılaştık ve bunları
konuşmak da istemiyorum, doğrusu. Unutmuyorum ama tekrarlamak,
yeniden aynı acıyı yaşamak demek.
KIBRIS: Fakülteyi
bıraktığınızda kaçıncı
sınıftaydınız?
SOYER: O dönem 4.
sınıftaydım.
KIBRIS: Neredeyse
yarısını bitirmiş durumdaydınız?
SOYER: Evet öyle de
söyleyebiliriz. Ancak birazcık ilgi göstermiş olsaydım,
diğer arkadaşlarım gibi çok kolay mezuniyet noktasını
yakalardım.
KIBRIS: Pişman
oldunuz mu sonra?
SOYER: Pişmanlık
duymuyorum esasında ama, devam etmem gerekirdi noktasındaki kanaatim,
oldukça yüksektir. Bu arada devam etmeye karar verdiğim anda da özellikle
Türkiye'deki öğrenci hadiseleri çok
yoğunlaşmıştı. Ve beni en fazla, tekrar negatif olarak
etkileyen, Özel Elmas'ın, Mehmet Ömer'in öldürülmeleri oldu. Ondan sonra,
ben de bir kaçırılma hadisesi yaşadım ve can emniyetim
konusunda, büyük bir problemle yüz yüze geldim. Bu noktalardan ötürü de geri
gelmeye karar verdim.
KIBRIS:
Kaçırılmanız nasıl olmuştu?
SOYER: Şimdi, bu
olayı tekrar yaşamak istemiyorum. O yüzden, anlatmakta gerçekten zorlanıyorum.
Bayağı kötü bir olay, ama canımı kurtarmak
bakımından da zorluklara rağmen, bana bir imkân yarattı.
Canımı kurtarabildim. Bu bakımdan da
arkadaşlarımın da teşvikiyle, bu olay, beni geri gelmeye
itti.
KIBRIS: Bu olay
olmasaydı kalır mıydınız?
SOYER: Herhalde
bitirecektim. Ama doktorluk yapar mıydım, bilmiyorum.
KIBRIS: Bir hedef için çok
zor bir mücadele dönemi yaşadınız. Mücadeleci ve devrimci olarak
da nitelendirilen bir kimliğiniz var. Şu anda da iktidar
koltuğundasınız. Bu nasıl bir şey?
SOYER: Alternatif bir
görüşün, mücadelecisi ve onun kararlı bir savunucusu olarak, bunu
kendiniz için yapmazsınız. O idealler ve düşünceleri
halkınızla paylaştırıp, yaşama geçirmek için bu
mücadele biçimini sürdürürsünüz. Bunları da madazori
yapamazsınız. Önemli olan siyasal mücadelede, görüş ve
düşüncelerinizi paylaşmaktır. Devrimci eylemin, en büyük eylemi,
bence bir insanla görüş ve düşüncelerinizi paylaşmaktır.
Konuşmaktır, bilimsel olarak okumaktır, okuduklarınızı
başkaları ile paylaşmaktır. Başkalarının değerlerine
ve bilgilerine saygı duymak ve onları sizin değerlerinizle
sentezleştirmektir. O yüzden, devrimci mücadelede miting, yürüyüş, ya
da direniş bir sondur. Dolayısı ile şimdi Başbakan
olarak bulunduğum noktada, ideallerimizi, hedeflerimizi çok büyük halk
kitleleri ile paylaştık. Şimdi bu değerlerin yaşama
geçmesi için mücadele ediyoruz.
KIBRIS: Şimdi
konuştuğumuz ideolojiler de dünyada mevcut kalıplarından
çıkıp, yeniden yorumlanıyor. Ama, hem parti olarak, hem de
bireysel olarak, partide öne çıkan insanlara
baktığımızda da birtakım çelişkiler ortaya
çıkıyor. Örneğin, Genel Kurmay'ın, geçici 10. madde ile
ilgili açıklamaları. Böyle bir gelenekten gelmiş ve şimdi
de yönetim koltuğunda oturan sizin için, sindirilmesi zor mudur, bu tür
olaylar?
SOYER: Ben bunu sindirmek,
ya da sindirmemek olarak algılamıyorum. Bir hadise, ortaya
çıktığı zaman da bunun üstünde dans eden insanlara, oldum
olası, biraz tevessürle bakarım. Geçici 10. madde ile ilgili, Genel
Kurmay açıklamasından sonra, bir kısım çevrelerin, "aman"
diye üstünde dans etmeye başladığı bir nokta oldu. Bu kadar
önemli iseydi, bunu biri size söylediği zaman önemsemek, sizin bunu
içselleştirmediğinizi gösterir. Üstelik, bugün konuşan
kesimlerin çoğuna bakıyorum ve 1985 Anayasası'na evet diyen bir
kesimden geldiklerini görüyorum. Biz CTP olarak, bu tür sorunlarla, son derece
sağlıklı bir ilişki içindeyiz. Biz, bunlar önümüze
çıktığı anda, "aman" diye haykıranlardan
değiliz. Çünkü, biz bu sorunların tanımını ve
aşılabilmesini, demokratik sürecin gelişebilmesini, içimize
sindirmiş bir hareketiz. 1985'de biz bu anayasaya hayır dedik.
KIBRIS: Hayır diyen
bir gelenek için daha zor değil mi?
SOYER: Kıbrıs
sorunun çözümsüzlüğü sürdüğü sürece, adada hem güvenlik, hem de
diğer siyasal ilişkiler için silahlı kuvvetler
bulunacaktır. Bu silahlı kuvvetlerin, ilişki biçimi, kendi
içindeki şartlara göre, halkın ihtiyaçlarına ve özelliklerine
göre, demokratik kurallarla gelişip, değişmelidir. Şimdi
geçici 10.maddenin, büyük ölçüde taşıdığı anlam,
Kıbrıs sorunun siyasal çözümsüzlüğüdür. Bundan dolayı, hem
Kuzey'de, hem de Güney'de, ordular olacaktır ve bu bir gerçektir. Bu
ordular, bu noktada sivil yönetimle, halkla, anayasanın demokratik
kuralları içinde, kendi varlıklarını sürdüreceklerdir.
Bundan dolayı, Kıbrıs Türk halkı, 24 Nisan'da
"evet" dedi. Kıbrıs Türk halkı çözümü istedi. Ama bu
çözüme hâlâ ulaşamadık. Bu da bizden kaynaklanmıyor. Kurumlarla
aranızda, dönem dönem farklılıklar olsa bile, demokratik kurallar
cesareti ile bunu konuşup, tartışıp, bir sonuca
bağlayabilme yeteneğine ulaşmanız, önemlidir. En son
noktada, bu konu da bir sonuca bağlanmıştır. Köprü, tüm
olumsuzluklara rağmen kaldırılmıştır ve Türk
tarafı, diğer geçiş kapılarında, hangi prosedür
uygulandıysa, bu kapıda da aynı prosedürün
uygulanacağı konusunda da açık çağrı
yapmıştır.
KIBRIS: "CTP geldi
ama hiçbir şey değişmedi. Demokratikleşme sivilleşme
konusunda adım atılmadı. Günlük hayat pratiklerinde sorunlar var
ve halen partizanlık yapılıyor" eleştirileri var.
Muhalefetteyken eleştirip de şimdi kökünden değiştirdik
dediğiniz ne var?
SOYER: Hayatın her
alanında değişim yaşandı. İnsanlar bazı
şeylere alıştıktan sonra, yeni ilişkileri
önemsemeyebilirler. Hele bizim Kıbrıs Türk toplumunda hafıza
zayıftır.
KIBRIS: Ama örneğin
hâlâ polis ya da itfaiye sivil idareye bağlanamadı?
SOYER:
Demokratikleşme bir süreç işi ve yaşamın kendisidir. Bugün,
kimse, görüşlerinden ötürü askeri mahkemelere gitmiyor. Meclisin önüne bir
göstericinin gelebilmesi için, ne gibi barikatlardan geçtiği de unutuldu.
İnsanların siyasi ve sendikal duruşları ile ilgili
nasıl baskı altına alındığı da unutuldu,
herhalde. Arka arkaya seçimler yaşadık. Hiç gazetelerde, çarşaf
çarşaf, "şundan şuna istifa ettim" deyip iktidar
partilerine, listeler halinde üye olduğunu beyan eden insanlar oldu mu?
Krediler, topraklar, vatandaşlıklar dağıtıldı
mı?
Üstelik, hükümet elektrik
için 82 milyon euro bağladı. Beni, "jeneratörü, Başbakan
karşıladı" deyip, eleştiriyorlar. Doğrudur, bu
ilk defa oluyor. Çünkü, Kıbrıs Türk halkı, kendi kaynakları
ile santral getiriyor.
KIBRIS: Ne zaman çözülür
bütünüyle elektrik sorunu?
SOYER: Elektriğin ana
sorunlarını, büyük ölçüde, 2007'nin sonuna kadar çözeceğiz.
Ondan sonra, 2008'e dönük yatırımlar da yapılacak. Bu ay sonu,
10 mgwlık yeni bir santral ihalesine çıkacağız. Böylece,
2010-2015'e kadar, elektrik üretim ihtiyacımızı
karşılayacağız. Teknecik'te, yeni şalt sahası
yapıyoruz. Elektriği üretip, onun dağıtımını
yapmanız gerekiyor. Mart'ta bu saha bitecek. Lefkoşa'da, ikinci ana
trafo merkezinin inşaatına giriyoruz. Yüksek gerilim hatları ve
trafo merkezleri ile elektro-kontrol mekanizmasını getireceğiz.
Akıllı sayaç gibi kolaylıklar da düşünüyoruz.
KIBRIS: Polis ve itfaiye
konusunda gelişme var mı?
SOYER: Polis ve itfaiyenin
sivile bağlanması ile ilgili bir yasa tasarısı
hazırlığımız var. Gelecek ayın içinde meclise
sunacağız. Polisi bir otorite sürecine bağlarken, bu polisin
hükümetin polisi olmamasını da sağlamamız lazım.
Mesela, Güney Kıbrıs'ta polis, Adalet Bakanlığı'na
bağlıdır. Ama her hükümet değişikliğinde, polis
kademesi de değişip, partizan bir polis olmaktadır. Polisin iç
organizasyonunu bilmemiz lazım. Bu yasa tasarısını,
önümüzdeki ayın sonunda, meclise sevk edeceğiz. Tayinler, terfiler,
atamalar, kendi içinde kurallar ve siyasi duhul olmadan gerçekleşmeli.
KIBRIS: Polisin sivil
idareye bağlanma felsefesinde bir sorun var mı?
SOYER: Şu ana kadar
felsefesi ile ilgili bir sıkıntı görmedim. Ancak, aynı
zamanda, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü koşullarında,
siz her bir biriminizle, sağlıklı bir ilişki kurmak zorundasınız.
Askerle de GKK ile de TBKK de ve polisle, sivil yönetimle. Çünkü, bu sizin
realitenizdir. Tercihiniz, ya da dizayn ettiğiniz bir nokta değil,
koşulların size dayattığı bir noktadır. 6
Temmuz'da, Cumhurbaşkanı Talat, dekonfrantasyon öne sürdü ve bunu,
yazılı olarak, BM Genel Sekreteri'ne verdi. Bu dekonfrantasyonun
içeriği nedir? Bütün sınır bölgelerinde, askerlerin göz ve
işitme mesafeleri çerçevesinde, geri çekilmeleri, aynı zamanda
sınırlardan, belli bir derinlik içerisinde,
karşılıklı olarak, askeri tatbikatların ve
hareketlenmelerin sınırlanması. Cumhurbaşkanı, bunu
BM'ye nasıl sundu? Bunu sunduğu zaman, askerle, hükümetle
görüşerek, konuşarak, tartışarak, bu noktadaki sentezi oluşturdu.
KIBRIS: Bu uygulama
aşamasına gelirse, bir sorun olur mu? Köprü konusunda da pürüz
çıkmaması gerekiyordu ama fiili olarak gerçekleşmesi
aşamasında sorunlar yaşandı.
SOYER: Sonuçta,
Kıbrıs Türk tarafı köprüyü kaldırdı. Ben sonuca
bakarım. Bir sonuçtan evvel tartışmalar olacaksa, bunu da
yadırgamam. Önemli olan, doğru sonuca
ulaşılmasıdır. Sorun olmaması gerekir. Ama zaman zaman
da oluyor.
KIBRIS: Askeri
anlayışla probleminiz var mı? Siz, sol iradeden gelen bir
partisiniz, Türkiye'de Ak Parti ile askeri ilişkileri de
düşündüğümüzde, yaşanan sorunlar var mı?
SOYER: Problemsiz ne var
ki hayatta? Aynı dünya görüşünde olan insanlarla da bazı
şeylerin yaşama geçmesi sürecinde, metodlar konusunda
tartışırsınız. Bu da bir problemdir. Bir toplumsal
olay, ya da duruşu burdan oraya götürmek noktasında, ilgili bütün
taraflarla yaptığınız tartışmalarda, bir
takım sıkıntılar elbette çıkar. Çünkü, herkes
bulunduğu noktadan bakar.
KIBRIS: DP ve UBP'nin
meclis boykotu devam ediyor. Nereye kadar bu durum böyle devam edecek?
SOYER: Bilmiyorum.
Kararları alan ben olmadığım için, bu kararların
nereye kadar gideceği ile ilgili arkadaşların iradesine dönük
olarak da bir pozisyonda bulunmam mümkün değil. Ama "meclise girmemiz
için ya bu hükümeti bozacaksınız ya da seçime gideceksiniz"
diyorlar. Ben, bunu Papadopulos'un "bayrakları indireceksiniz, askeri
geri çekeceksiniz, ona göre kapıyı açayım" demesine
benzetiyorum. Ona ön koşulları dolayısı ile
gösterdiğim tepkiyi, böyle ön koşullara da gösteriyorum. Hiçkimsenin,
kendi yorumlamasını, bir başkasına ön koşul olarak öne
sürmeye hakkı yoktur. Bunu yaptığınız zaman, zaten
demokratik bir platformu kaybedersiniz. Demokrasi talebi ile önkoşul öne
sürülemez. Bu arkadaşlar, TV programlarına, meclise, ÖRP olduğu
için katılmıyorlar ama, örneğin, Gülseren'deki ant içme
töreninde, ana muhalefet partimiz, DP yetkililerimiz, ÖRP Bakan ve
milletvekilleri ile birlikte ucube diye nitelendirdikleri bu hükümetle, yan
yana oturabiliyorlar. Demokrasinin ayıbı, tören
paşalığında geçmiyor mu? Yoksa bir arada var olabilme
ilkesi, mecliste var olabilme ilkesi, bu kadar hafif bir değer midir?
KIBRIS: Görüşme
çağrısı yapmayı düşünür müsünüz?
SOYER: Yorulduk. Kaç defa
yapacağız? Bana UBP ve DP ile görüşür müsünüz diye, bizzat,
Serdar Denktaş tarafından telefon geldi. Hiç bekletmeden, kabul
ettim. Size gününü bildireceğiz dediler. Genel Sekreterimiz Ömer Kalyoncu,
hemen girişim yaptı. Gününü belirledik. Basına, siz duyurun
dediler. Duyurduk. Arkasından, UBP-CTP yalancıdır diye
açıklama yaptılar. Kusura bakmayın ama, koskoca bir parti ve
koskoca bir genel sekreter böyle bir ilişki biçiminde, bu noktaya
düşürülemez. İnsanların, kendi kaprisleri ve hedefleri,
amaçları için bizi araç olarak kullanmalarına hiçkimsenin tahammülü
yoktur.
KIBRIS: Şimdi gelin
görüşelim der misiniz?
SOYER: Derim. Ama bunun
garantisini isterim. Böyle bir teklif yaptığımda yine benim
haberim yoktur diye biri cevap verecek mi? Bunu bilmem lazım. Kesinlikle
görüşmeye hazırız. Aracılı görüşmeye de gerek
yok.
KIBRIS: AKEL ile
görüşmenizden tatmin oldunuz mu?
SOYER: Olumlu bir
görüşmeydi. Biz barış sürecinin hemen başlamasını
istiyoruz. Bunun için İbrahim Gambari'nin sunduğu mektup
çerçevesinde, iki liderin bir araya gelmesini sağlamak için iki parti de
katkı sağlamalıdır. Bunda hem fikir olduk. Çok sevindim.
KIBRIS: AKEL'den bu
süreçte ne bekliyorsunuz?
SOYER: Gambari sürecinin
başlaması, dekonfrantasyon görüşmelerinin
başlatılması ve Lokmacı kapısının,
diğer geçiş kapılarındaki usuller çerçevesinde
açılması için, kendi toplumunda, inisiyatif geliştirmesini
bekliyorum.
KIBRIS: Siz de Güney'e
geçecek misiniz?
SOYER: Elbette. Bir müddet
sonra da ben Güney'e geçeceğim. Şu anda programlanmış bir
görüşme yok. Ama başka siyasi partiler de var, Güney'de. Onları
da ziyaret edeceğiz. Biz dikkat ediyorsanız, hükümetteyiz, ama bizden
başka iki toplumlu ilişki biçimini, hükümette olmasına
rağmen, ciddi ciddi kuran başka bir parti var mı?
KIBRIS: Sizce duvar
yıkılacak mı?
SOYER:
Yıkılmalıdır. Çünkü, o duvar, acının
duvardır. O duvarda sembolize olan, iki tarafın, birbirini yok etmeye
çalışan, kindar duruşlarıdır. Oradaki varlık,
kindir, nefrettir ve düşmanlıktır. Bu yüzden
yıkılmalıdır.
KIBRIS: Çok teşekkür
ederim, Sayın Başbakan.
SOYER: Ben teşekkür
ederim.
KIBRIS
21/01/07
ABde
doğrudan ticaret oylanacak
AB
dışişleri bakanları, Kuzey Kıbrısa doğrudan
ticaret tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden
başlanması konusundaki kararı bugün onaylayacak. Brükseldeki
Genel İşler Konseyi toplantısında kararın aynen
benimsenmesi öngörülüyor.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 07:44 TSİ 22 Ocak 2007 Pazartesi
BRÜKSEL
- AB dışişleri bakanları, Türkiye ile müzakerelerin
kısmen askıya alınmasını onayladıkları 11
Aralık tarihinde Kuzey Kıbrısa doğrudan ticaretin
başlaması konusunda da prensipte uzlaşmıştı.
Dışişleri bakanları, doğrudan ticaret tüzüğünün
bir an önce uygulanmasına yönelik kararı bugünkü Genel
İşler Konseyi toplantısında kağıda dökecek.
Bugün bakanların önüne gidecek olan taslak
sonuç bildirgesinde, konuya Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik
gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması
başlığı altında yer verildi.
Sözkonusu paragrafta, Adada Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin
kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret
yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin
çalışmalar gecikmeden başlamalı denildi. Bu ifadeler,
tartışılmadan, Konsey kararı olarak benimsenecek.
Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından dönem
başkanı Almanyanın Adadaki taraflarla görüşmelere
başlaması bekleniyor.
Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının
sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan
yapılmasına yönelik tavrını koruyor. Rumların,
Maraşın kendilerine iadesini doğrudan ticaret konusundaki
pazarlıklara eklemek istediği de gelen bilgiler arasında.
Güneydeki limanların kullanılmaıs halinde bunun doğrudan
ticaret olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa
limanına ek olarak Ercan Havaalanının da kullanılması
istiyor.
AB'de gündem doğrudan ticaret
22 Ocak, 2007 08:52:00 (TSİ) CNN TURK
AB
Dışişleri Bakanları, KKTC'ye yönelik doğrudan ticaret
tüzüğünün uygulanması için çalışmalara gecikmeden
başlanması konusundaki kararı bugün onaylayacak. Brüksel'deki
Genel İşler Konseyi toplantısında kararın aynen
benimsenmesi öngörülüyor.
Taslak sonuç
bildirgesinde konuya, 'Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik
gelişiminin desteklenmesine yönelik kararların uygulanması'
başlığı altında yer verildi.
Söz konusu paragrafta, "Ada'da Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinin
kontrolünde olmayan bölgelerde özel koşullarla ticaret
yapılmasını öngören tüzüğün uygulanmasına ilişkin
çalışmalar gecikmeden başlamalı" denildi.
Bu ifadeler, tartışılmadan Konsey kararı olarak
benimsenecek. Kararın resmen onaylanmasının hemen ardından
Dönem Başkanı Almanya'nın Ada'daki taraflarla görüşmelere
başlaması bekleniyor.
Doğrudan ticaret konusundaki vetosunu kaldıracağının
sinyallerini veren Rum yönetimi, ticaretin güneydeki limanlardan
yapılmasına yönelik tavrını koruyor.
Rumların, Maraş'ın kendilerine iadesini doğrudan ticaret
konusundaki pazarlıklara eklemek istediği de konuşuluyor.
Güneydeki limanların kullanılması halinde bunun 'doğrudan
ticaret' olmayacağını savunan Türk tarafı ise, Magosa
limanına ek olarak Ercan Havaalanı'nın da kullanılması
istiyor.
Kararın çıkması için, masada bulunan Rum tarafının da
ikna edilmesi gerekiyor.
|
||
|
|
||
|
BRÜKSEL (A.A) |
||
|
|
||
|
AB dışişleri
bakanlarını buluşturan Genel İşler Konseyi'nde KKTC
ile ticaret için çalışmaların gecikmeksizin
başlatılması kararı alınacak. Dışişleri
bakanları, bir önceki Genel İşler Konseyi'nde (11 Aralık
2006) uzlaşmaya varıldığı şekilde doğrudan
ticaret konusundaki kararı tartışmadan onaylayacaklar. KKTC
ile ticaret için çalışmaların başlatılması
yönündeki kararın ardından AB Dönem Başkanı
Almanya'nın Ada'daki taraflarla ve üye ülkelerle fikir
alışverişine girerek önerisini hazırlaması
bekleniyor. Diplomatik
kaynaklar, KKTC ile doğrudan ticarete karşı olan Rum kesiminin
bu aşamada "doğrudan ticareti kendi topraklarından
yapılacak dolaylı ticarete çevirmek için" çaba
göstereceğini belirtiyorlar. KKTC
ise Magosa Limanı'nın ve daha önemli olan Ercan
Havaalanı'nın doğrudan ticaret için kullanıma
açılmasını talep ediyor. AB Genel İşler Konseyi'nde tartışılacak konular arasında İran'ın nükleer programı, Orta Do |