Gül: Atatürk’ün eşi de başörtüsü takıyordu

İngiliz The Times gazetesine demeç veren Abdullah Gül, cumhurbaşkanlığını ordunun değil, siyasetçilerin engellediğini söyledi. “Atatürk için eşinizin başörtüsü takması sorun olur muydu?” sorusuna ise “Hayır, Atatürk’ün eşi de başörtüsü takıyordu” dedi.

NTV

Güncelleme: 13:36 TSİ 01 Haziran 2007 Cuma

 

İSTANBUL - Dışişleri bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Times gazetesine verdiği mülakatta, gizli bir gündemleri olmadığını söyledi.

“Biz Türkiye’yi modernleştirmeye çalışıyoruz. Gizli gündemimiz olsaydı, Türkiye’yi AB üyesi yapmak için bu kadar çaba harcar mıydık?” diye soran Gül, cumhurbaşkanlığı konusunda da ordu tarafından değil, siyasilerce engellendiğini savundu.

Gül, “Ordu kişisel olarak bana karşı olamaz, militan kafalara sahip bazı siviller var. Bunlar bu konuları suistimal ediyor. Hükümette ve özellikle Dışişleri Bakanlığı’nda askerle omuz omuza çalışıyoruz. Türkiye 15 yılda çok değişti. Son zamanlarda bir türbülans oldu fakat geçti. Demokrasi çalışıyor” dedi.

Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanlığı’nın 27 Nisan’da yayınladığı bildiriyle ilgili olarak, “Askere cevap verildi ve mesele kapandı” dedi.

Gül, Cumhuriyet mitinglerine de değindi. Gül, “Biz iktidar partisiyiz ve halkımız arasında bu tür bir ayrılık istemiyoruz. O kalabalıklara baktığınızda modern görünüyorlardı. Ama sloganlara, konuşmalara baktığınızda AB’ye, özelleştirmeye, dış yatırımlara karşıydılar” diye konuştu.

Atatürk’ün mirasının gerçek bekçilerinin de muhafazakar partiler olduğunu savunan Gül, “Atatürk, Türkiye’yi çağdaş medeniyetler seviyesinin üstüne çıkarmak zorunda olduğumuzu söyledi. Bu, demokrasi, ekonomik kalkınma, modernleşme, özgürlük demek. Dolayısıyla biz, Atatürk’ün gösterdiği hedefleri gerçekleştiriyoruz” dedi.

Gül, “Atatürk hayatta olsaydı, 22 Temmuz’da partinize oy verir miydi?” sorusuna ise “Yapmakta olduklarımızın Atatürk’ün samimi destekçileri tarafından takdir edildiğine eminim” yanıtını verdi.

Abdullah Gül, “Atatürk için eşinizin başörtüsü takması sorun olur muydu?” sorusu karşısında ise “Hayır, Atatürk’ün eşi de başörtüsü takıyordu” dedi.

Rumların AB üyeliği Kıbrıs'ta çözüm çabalarını baltalamaktır

TC Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, Kıbrıs Rum kesiminin çözüm olmadan AB'ye üye yapılmasının çözüm çabalarını baltalamak olduğunu, bugün gelinen aşamada da bunun faturasının Türkiye'ye ödettirilmek istenmesi olduğunu söyledi.

Orgeneral Saygun, ancak gelinin aşamada NATO ve AB'nin stratejik işbirliği üzerinde anlaşmaya varılmış usuller dışına taşınmakta ısrar edilmesinin arzu edilen işbirliğine ulaşmayı engellediğini söyledi.

Orgeneral Saygun, Türkiye'nin AB ile NATO arasındaki işbirliğine mani olmakla çeşitli kesimlerde suçlandığına dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"NATO-AB stratejik işbirliğinde her iki kuruluş arasında en üst düzeyde varılmış anlaşmaya göre, AB aynı zamanda NATO üyesi olan ülkelere ve ittifak ile güvenlik anlaşması imzalamış ve Barış İçin Ortaklık (BİO) programına dahil edilmiş diğer üyelerine açık olmalıdır. Yani Güney Kıbrıs Rum yönetimi bu işbirliğine giremez. NATO-AB işbirliğinin arzu edildiği şekilde işlememesinin altında yatan temel sorunlardan biri, AB'nin işbirliğine Güney Kıbrıs Rum yönetiminin de katılmasında ısrarcı olmasıdır. Kısacası, Kıbrıs Rum yönetiminin uluslararası anlaşmalara, hatta AB'nin kendi prensiplerine aykırı olarak üye yapılması, eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın da söylediği gibi Kıbrıs'taki çözüm çabalarını baltalama hatasının faturası Türkiye'ye ödettirilmek istenmektedir."

Türkiye güvenlik mimarisi alanındaki

kazanımlarının neredeyse tamamını kaybetti

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, "Bugün gelinen noktada Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisi alanındaki kazanımlarının neredeyse tamamını kaybetmiştir" dedi.

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, Harp Akademileri Komutanlığı'nda düzenlenen "Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler" başlıklı uluslararası konferansta, "Değişen Güvenlik Ortamında NATO" başlıklı bir sunum yaptı.

NATO'nun değişen güvenlik ortamının neresinde olduğunu ve nereye gittiğini daha iyi görebilmek için her şeyden önce Avrupa güvenliğinin aktörlerinin tutumlarının ortaya konulmasının gerekli olduğunu belirten Orgeneral Saygun, 2. Dünya Savaşı sonrasında güvenlik arayışları sonrasında NATO'nun, ardından da Varşova Paktı'nın kurulduğunu, Avrupa'da demir-çelik ittifakıyla AB'nin temellerinin atıldığını anımsattı. Orgeneral Saygun, "Görüldüğü gibi Avrupa'da sürekli bir güvenlik ve birleşme çabası olmasına rağmen, bunun tamamen gerçekleştiğini söyleyebilmek mümkün değildir" dedi.

Soğuk savaş döneminde iki rakibin safları ve sınırları belli bir bölgede nükleer silahlara dayanan bir caydırıcılık içerisinde durduklarını, bu dönemin sona ermesinin ardından, nereden geleceği belli olmayan asimetrik tehdidin genel savaş tehdidinin yerini aldığını kaydetti. Bu dönemde NATO'da neyin savunulacağı değil, neyin korunacağının esas alındığını ifade eden Orgeneral Saygun, krizlere bütün olarak müdahale edilmesi yerine destek sağlanması düşüncesinin ön plana çıktığını, bölgesel krizlere bölgesel çözümlerin aranmasına yol açan anlayışın yerleşmesine neden olduğunu anlattı. Avrupa ülkelerinin silahlı kuvvetlerini büyük ölçüde küçültüldüğünü ifade eden Orgeneral Saygun, "Türkiye ise bulunduğu zor coğrafyada benzer yeniden yapılanmaları aynı düzeyde uygulayamamıştır" dedi.

Orgeneral Saygun, bütün bu gelişmelerin yanında NATO'nun Atlantik bölgesinin başat güvenlik kuruluşu olarak yeni güvenlik ortamının beraberinde getirdiği görevlere de uyum sağlamaya çalıştığını, yeni komuta ve kuvvet yapısının yanında genişleme politikasının da benimsendiğini vurguladı. NATO'nun bu yeni dönemde kriz bölgelerindeki halka yardımların yapılması konusunda da sorumluluk almak zorunda kaldığını ifade eden Orgeneral Saygun, kriz yaşanan ülkelerin NATO tarafından sağlanan araç ve altyapı destek ve imkanlarıyla neredeyse NATO'nun üyesi haline geldiğini belirtti. NATO'nun İstanbul ve Riga zirvelerinin ardından yeni bir yapılanma sürecine girdiğini dile getiren Orgeneral Saygun, bu dönemde NATO'nun Asya bölgesine genişletilmesi yönünde önemli kararların alındığını hatırlattı.

11 Eylül saldırıları

Orgeneral Saygun, ABD'deki 11 Eylül saldırılarının, yıllardır devam eden terör faaliyetlerini siyasi veya polisiye olaylar olarak niteleyerek kayıtsız kalan ve bu faaliyetlere karşı tedbir almamakta ısrar eden Batılı ülkelere terörün sahip olduğu imkan ve kabiliyetleri çok acı bir şekilde gösterdiğini, hiçbir ülkenin terör tehdidinden uzak olmadığını ortaya koyduğunu vurguladı.

Bu gelişmeler üzerine NATO'nun tarihinde ilk defa soğuk savaş döneminde dahi ilan edilmemiş Washington Anlaşmasının 5. maddesini ilan etmek zorunda kaldığını belirten Orgeneral Saygun, bu tehdit karşısında teşkilatlanma ve kuvvet geliştirilmesi ihtiyacıyla karşı karşıya kalındığını ifade etti. Soğuk savaş ihtimalinin azalması ve Avrupa'nın güvenliği için ABD'ye bağlı olma ihtiyacının azalmasıyla AB'nin yeniden gündeme taşındığını belirten Orgeneral Saygun, "Böylece Avrupa'nın güvenliğinden sorumlu hemen hemen aynı ülkelerden meydana gelen üç ayrı kuruluş ortaya çıkmıştır" dedi.

NATO'nun içinin boşaltılması

Orgeneral Saygun, Avrupa'nın yeni güvenlik politikası şekillenirken, NATO ile ilk ciddi çatışmanın 1999'da Washington'da yaşandığını ifade ederek, şöyle konuştu:

"Aslında NATO'nun 1999 Washington zirvesiyle Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) arasında hassas bir denge kurulmuş, Berlin Plus olarak bilinen düzenlemelerle NATO, kendi imkan ve kabiliyetlerini bazı koşullara bağlı olarak AB'ye vermeyi taahhüt etmiştir. AB'nin kendi imkan ve kabiliyetlerini geliştirmesinin önlenmesi, NATO'nun içinin boşaltılmasına mani olunması bakımından önemlidir. Ancak bu durumun sırf AB kendi imkan ve kabiliyetlerini geliştirmesin diye NATO aleyhine pek çok şeye göz yumulmasına yol açmıştır. AB'nin önümüzdeki dönemde Kosova'da, Afganistan'da icraya hazırlandığı sivil AGSP misyonları, NATO ile AB arasındaki işbirliğinin daha kapsamlı bir seviyeye taşınması için önemli birer fırsat teşkil etmektedir."

NATO ile AB ilişkileri

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, güvenlik ve işbirliği alanında Türkiye'nin yaşadığı sıkıntıların kapsamının bundan çok daha geniş olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:

"Ayrıca bazı müttefiklerin NATO-AB işbirliğinin gelişmesi halinde AB'nin NATO'nun kontrolüne gireceği yolundaki geleneksel endişeleri, mevcut işbirliğinin geliştirilmesinin önündeki gerçek engeldir. İki kuruluş arasında günümüzde de devam eden tartışmalarda, NATO'nun etkinliğini artırarak küresel bir örgüt haline gelmeye çalışması, bu kapsamda Japonya, Avustralya, Yeni Zellanda, Güney Kore gibi ülkeleri kapsayacak şekilde çabaların öngörülmesi, ancak belirli bazı AB üyelerinin çabalarıyla bu girişimin kısıtlanması yönünde bir tutum izlenmekte, ortak güvenlik ve dış politika konsepti gereği, bunun AB'nin hakkı olduğu savunulmaktadır."

Orgeneral Saygun, NATO mukabele kuvvetinin harekata hazırlık denemesi için Afrika seçilmesine karşı, aynı zamanda AB üyesi olan bazı üyelerin buna karşı çıktıklarını ve başka bir bölgenin seçildiğini söyledi. Orgeneral Saygun, "Bugün NATO ile AB arasında şiddetli bir dünyayı paylaşım rekabeti yaşanmaktadır. Tehditsiz ortam içinde Avrupa'nın yeni konumu ABD ile 1950'li yıllarda kurulan transatlantik bağını artık zorlar hale gelmiştir. Bu çerçevede, bazı Avrupalı müttefikler, ABD ile ilişkilerin devamına bir itirazları olmamakla beraber, yeniden tanımlanması ihtiyacını resmen gündeme getirmeye başlamışlardır" diye konuştu.

Washington zirvesinde, AB'nin yeni güvenlik yapılanmasında, Türkiye gibi AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinin AB'de kazanılmış haklarının korunması kararının çıktığını ifade eden Saygun, "Bugün gelinen noktada Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisi alanındaki kazanımlarının neredeyse tamamını kaybetmiştir" dedi.

Bize de aynı haklar sağlanmalı

NATO'nun AB imkanlarından istifade etmesi için yapılmış herhangi bir düzenleme bulunmadığını, Türkiye'nin başından beri AGSP'nin gelişimini samimiyetle desteklediğini ve oluşumuna önemli katkılarda bulunduğunu dile getiren Orgeneral Saygun, "Ancak aynı iyi niyeti AB'den gördüğümüzü söylemek mümkün değildir. AGSP içinde Türkiye üçüncü ülke statüsünde mütalaa edilmektedir. Bu yanlıştır. Türkiye, yarım asra yakın bir süredir AB üyeliği hedefini canlı tutan, AB ile müzakere süreci devam eden, Avrupa'nın ötesinde bölge ve dünya barış ve istikrarına önemli katkılar yapan 55 yıllık NATO müttefiki, Avrupa güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. En azından NATO üyesi olmayan AB ülkelerine NATO'da ne haklar sağlanmışsa, AB ve AB üyesi olmayan NATO'ya üye ülkelere, bu arada bize aynı haklar sağlanmalıdır. Israrcı taleplerimize rağmen bu uygulamayı düzeltmek mümkün olmamıştır."

Karadeniz'deki gelişmeler

Orgeneral Saygun, çok çeşitli aktörlerin rol almaya başladığı Karadeniz'de mevcut dengeleri bozmaya matuf ısrarlı çabaların görüldüğünü ifade ederek, "Genişletilmiş Karadeniz, Büyük Karadeniz gibi birtakım değişimler ve çalışmalar vardır. Bazı sorunları Karadeniz'e çekme girişimleri bölgedeki istikrarı bozabilecek tehlikeli uygulama olarak mütalaa edilmelidir" dedi.

Orgeneral Saygun, konuşmasının sonuç bölümünde, NATO'nun gelecekte nasıl bir örgüt olacağının, üyelerinin ihtiyaçlarına ne ölçüde ayak uyduracaklarına bağlı olduğunu belirterek, ABD'nin de kritik askeri yetenek taahhütlerini ne kadar devam ettireceğinin de ayrı bir önem taşıdığını söyledi. NATO'nun daha geniş bir coğrafyada faaliyet yürütebilmesi çabalarının bir anlam ifade edebilmesi için bu amaca yönelik imkan ve kabiliyetlerini artırması gerektiğini belirten Orgeneral Saygun, NATO'nun yeniden teşkilatlanmasının önemine dikkati çekti.

Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, bu değişimin sağlanması durumunda NATO'nun güvenlik alanındaki önemini uzun bir süre daha korumasına katkı sağlayacağını dile getiren Orgeneral Saygun, NATO'nun 21 üyesinin aynı zamanda AB üyesi olduğunu, tek savunma bütçesine sahip bu ülkelerin NATO ve AB'ye ayrı ayrı katkıda bulunmalarını beklememek gerektiğini vurguladı. Orgeneral Saygun, "Bu durumda iki kuruluştan birinin güçlenmesi ancak diğerinin zayıflaması pahasına olacaktır. Bu nedenle aradaki rekabetin önlenmesi gerekmektedir. NATO ile AB arasında üzerinde anlaşmaya varılmış işbirliğinde her iki kuruluşun da yararının olacağı açıktır. NATO ve AB yaşamalarının diğerinin yaşamalarına bağlı olduğunu anlamalıdır" diye konuştu.

KIBRIS 01/06/07

 

AB, KKTC'li öğrencilere burs vermeye hazırlanıyor

Avrupa Parlamentosu (AP) Liberal Grup Başkanı Graham Watson'ın yazılı soru önergesini yanıtlayan Rehn, KKTC'deki üniversitelerin Bologna sürecine henüz dahil edilmemiş olsalar da kendi tercihleriyle kredili sistem ve kalite güvencesi gibi Bologna sürecinin önceliklerini dikkate alabileceklerini kaydetti.

KKTC'deki üniversitelerin Rum kesimince tanınmamaları nedeniyle AB'nin öğrenci ve öğretim görevlisi değişim programı Erasmus'a da katılamadığını anımsatan Rehn, AB Komisyonunun sorunun çözümü için Kıbrıs Rum kesimi makamlarıyla diyalogunu ve arayışlarını sürdüreceğini vurguladı.

Rehn, KKTC'nin Erasmus programına katılamamasının yarattığı fırsat eşitsizliğinin telafisi için daha önce onaylanan 259 milyon Euro'luk Mali Yardım Tüzüğü'nden karşılanacak bursla KKTC'li öğrencilerin ve öğretim görevlilerinin AB üniversitelerinde ve yüksek öğretim kurumlarında 1 yıl kalabileceklerini ifade etti.

AP Liberal Grup Başkanı Watson, KKTC'de 40 bin öğrencisi bulunan 5 üniversitenin Bologna sürecine dahil olmak için bu yıl başında başvuruda bulunduğuna dikkat çekerek, AB Komisyonu'nun bu yönde ne tür somut önlemler alacağını sormuştu.

KIBRIS 01/06/07

 

 

Kayıp ailelerine "konuşun" çağrısı

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi, dün Taşkent köyünde düzenlediği toplantıyla köylüleri, yakında Dohni, Yerasa ve Prastio - Kellaki köylerinde başlayacak toplu mezar kazılarıyla ilgili bilgilendirdi.

15 Ağustos 1974'te 83 kişinin hayatını kaybettiği katliamdan 34 yıl sonra açılacak mezarlardan çıkacak kalıntılar, DNA testiyle kimlik tespitinin ardından kimlikleri saptanarak ailelere teslim edilecek.

Taşkentliler, dün akşamki toplantıda şehit yakınlarının anısına köylerinde bir anıt mezar yapılması talebini dile getirdiler.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, Yardımcısı Ahmet Erdengiz ve komitenin kayıp yakınlarına psikolojik destek vermek için anlaştığı Psikiyatr Dr. Mehmet Çakıcı'nın ve ekibindeki psikologların da katıldığı toplantı, köy kulübünde yer aldı.

Taşkent Muhtarı Ersoy Taluğ ile köylülerin katıldığı toplantıda, Küçük ve Erdengiz, mezar kazılarının süreçleri hakkında bilgiler verdi. Çakıcı ise, ailelerin bu acılı süreçle nasıl baş edebilecekleri konusunda yapacakları yardımları aktardı. Konuşmacılar soruları da yanıtladı.

Küçük: Kayıplar için bilgi alışverişi şart

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, Taşkent toplu mezarının en büyük mezarlardan biri olduğunu kaydederek, köylülere bilgi verip sorulara yanıt vermek için geldiklerini söyledi.

Kayıp yakınlarına hizmet ve acılarını dindirmek için bir proje başlattıklarını kaydeden Küçük, hazırlıkları 2005'te başlayan projenin bu yıl tam olarak uygulamaya girdiğini ifade etti. İki toplumlu projenin bu yılki bütçesinin 2,7 milyon dolar olduğunu, Türk ofisinde 30 civarında kişi çalıştığını, projede Kıbrıslı Türk arkeolog ve antropologların da çalıştığını bildirdi.

Gülden Plümer Küçük, proje kapsamında aranacak Kıbrıslı Türk kayıpların yüzde 95'inin Güney Kıbrıs'ta; Kıbrıslı Rum kayıpların yüzde 95'inin de Kuzey Kıbrıs'ta gömülü olduğunu kaydederek, projenin yürüyebilmesi için iki tarafın bilgi alışverişinin şart olduğunu vurguladı.

Ofislerinde 6 araştırmacı ekip bulunduğunu ve gömü yerlerinin araştırıldığını belirten Küçük, projenin 3-5 yıl süre alacağını, bilimsel çalışmalara dayalı bir proje olduğu için sabır ve zaman gerektirdiğini anlattı.

Küçük şöyle konuştu:

"Biz, Kayıp Şahıslar Komitesi olarak güvenilir, tam ve doğru bilgiler vermek istiyoruz. Bunun için dünya standartlarında bilimsel çalışmayla bu işi sürdürüyoruz. Bir DNA testi, 80 gün zaman istiyor. Türk ofisi olarak size psikolojik destek vermek için Sayın Dr. Mehmet Çakıcı'nın yönettiği merkezle anlaştık. İş saatleri içinde 228 15 86'dan 2 psikoloğa ulaşabilir, randevu alabilirsiniz."

Gülden Plümer Küçük, yapılacak kazılarda, kayıpların (şehitlerin) tümünün kemiklerinin bulunamayabileceğini, dünya standartlarına göre yüzde 50-60 oranında başarı sağlandığını kaydederek, bunun hep akılda tutulmasını istedi.

Her gömü yerinden sonuç alınmasının ortalama 6 aylık süre gerektirdiğini belirten Küçük, laboratuar analizlerinin aynı anda sonuçlanamayacağına ve kimlik tespitlerinin peyder pey yapılabileceğine dikkat çekti.

"Kemikler ayrı ayrı mı, topluca mı"

Küçük, Taşkentlilerin şehitlerinin kemiklerini ayrı ayrı mı yoksa topluca almak mı isteyeceklerine karar vermek için muhtarları öncülüğünde toplantı yapmasını önerdi.

Kalıntıların, bekletilip topluca alınması kararı verilirse, Antropoloji Laboratuarı'nda bu amaçla yapılmış özel bir bölüm bulunduğunu açıklayan Gülden Plümer Küçük, köyde anıt mezar yapılması talepleri üzerine de, bu konudaki organizasyonun köylülerce yapılarak, hükümet yetkililerine başvurulması gerektiğini, komitenin böyle bir yetkisi olmadığını söyledi.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı Türk üye yardımcısı Ahmet Erdengiz de, Taşkent kayıplarının üç yerde aranacağını, katliamın yapıldığı Dohni köyündeki toplu mezarın ve şehitlerin daha sonra aktarıldığı Yerasa ve Prastio - Kellaki köylerindeki yerlerin de kazılacağını açıkladı.

Kazı çalışmalarının yapılacağı yerlerin tespit edildiğini ve kesinleştiğini, daha fazla araştırmaya gerek kalmadığını belirten Erdengiz, tekrar gömülme işlemi sırasında yerinde kalmış kemikler olabileceği düşüncesiyle esas olay yerinde (Dohni'de) de kazı yapılacağını bildirdi.

Taşkentlilerin, basında yer alan spekülatif haberlere rağbet etmemesini ve müsterih olmasını isteyen Ahmet Erdengiz, kazıların çok yakında başlayacağını, şehitlerin tümünün kemiklerine ulaşmayı istediklerini, ancak çeşitli nedenlerle emarelerin zamanla yok olabileceğini belirtti.

Erdengiz, komitenin çalışma yöntemleri hakkında da bilgiler vererek, tüm emarelerin titizlikle toplandığını, çok bilinçli, dikkatli ve yavaş çalışıldığını kaydetti ve köylülerden sabırlı olmalarını beklediklerini anlattı.

Vatandaşların, soruları için komite yetkililerine her zaman ulaşabileceklerini vurgulayan Ahmet Erdengiz, "Mezar kazıları sırasında şehitlerimize gerekli saygı ve hürmet gösteriliyor. Çalışanların sigara içmeleri yasak. Onları bulup layık oldukları şekilde defnetmenize yardımcı olmak istiyoruz. Çıkarma işlemleri sırasında dini vecibeler de yerine getirilecek" dedi.

Ahmet Erdengiz, kemiklerin toprak yapısı, bitki örtüsü, nem ve benzeri etkenlerle çürüyüp yok olabileceğini, bazılarının ise çok daha uzun yıllar kalabileceğini kaydetti.

Kazı yerlerine ailelerin gelmesinin pek mümkün görülmediğini, ancak birkaç kişilik temsilci heyetin bir süreliğine çalışmaları yerinde görmesine fırsat sağlayacaklarını açıklayan Erdengiz, "Oradaki çalışmalar acılarınızı artırmaktan başka içe yaramaz. Sabırlı olalım" dedi.

Çakıcı: "İçinize atmayın, konuşun"

Psikiyatr Dr. Mehmet Çakıcı da, Taşkentlilerle toplantıda yaptığı konuşmada, ailelere doğru konuşulması, süreçte bir hata yapılmaması için destek verdiklerini kaydederek, şehit yakınlarının acılarını konuşmasının daha yararlı olduğunu, içlerine atmamaları gerektiğini söyledi.

Yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı travmanın "post dramatik stres bozukluğu" diye tabir ettikleri rahatsızlığa yol açtığını, bunun tedavi gerektirdiğini anlatan Çakıcı, herkesin birbirinin sıkıntısını ve öfkesini anlayışla karşılamasını istedi.

Mehmet Çakıcı, yasın bitmesi için ailelerin şehitlerinin kalıntılarını almasının yararlı olduğunu belirterek, "Keşke bulunmasaydı, ortaya çıkmasaydı. Hep umudumu korusaydım" gibi yaklaşımların sağlıklı olmadığını anlattı.

Travmanın nesilden nesile de aktarıldığını ve etkilerinin 50 yıl kadar sürdüğünü belirten Dr. Mehmet Çakıcı, Taşkentlilerin; acıyı bir kez topluca yaşamak için şehitlerinin kemiklerini topluca almasını önerdi.

Çakıcı, aksi halde her seferinde tüm köylünün büyük acı çekeceğini kaydederek, yine de bireylerin haklarının engellenemeyeceğini, herkesin kendi kararını vereceğini ifade etti.

KIBRIS 01/06/07

 

Turkish Bank Türktür Türk kalacaktır


Türkiye İbrahim Dabdoub'u tanımıyor ama İbrahim Dabdoub Türkiye'yi iyi tanıyor.
Dabdoub İstanbul merkezli Turkish Bank'ın azınlık hissesini satın almak üzere olan National Bank of Kuwait'in (NBK) Genel Müdürü'dür.
Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden mezun oldu. Türkiye'nin, Süleyman Demirel'in deyimiyle "7 sente muhtaç" olduğu 1980'li yıllarda NBK'nin petrol almak için Hazine'ye kredi açmasına önayak oldu. Turgut Özal hizmetlerinden dolayı ona Türk vatandaşlığı verdi.
Turkish Bank da kim, diye soracak olursanız haklısınız.
Turkish Bank Türkiye'nin belki de en sessiz ve derinden giden bankasıdır.
Banka 1901'de Lefkoşa'da Kıbrıslı Türk tüccarlar tarafından kuruldu. Sahipleri 1978'de bankanın Londra bölümünün başına, 43 yaşındaki, Akbank'lı Tanju Özyol'u getirdiler.
Altı yıl sonra bankacılığa olan ilgisini kaybeden ana hissedarlar Turkish Bank'ı satışa çıkardılar. Özyol "Satacaksanız bana satın" dedi. Bankayı satın aldı ve İstanbul'a taşındı.
Özyol'u herkes Kıbrıslı zanneder ama o bir Türkiye vatandaşıdır. Birkaç yıl önce yabancı bir dergi için onunla mülakat yaptığımda Özyol, "Bankacılığı İngilizlerden öğrendim" demişti. "Oyunu her zaman kurallarına göre oyna. Hiçbir zaman başkalarının parasıyla risk alma. O benim."
Bu prensipleri uygulayarak yirmiden fazla bankanın battığı 2001 krizinden bankasını dipdiri çıkarmayı becerdi. Bununla kalmayarak Turkish Bank'ı sermaye/kâr rasyosu en yüksek bankalardan biri yaptı. 2001 krizinden bir yıl önce Turkish Bank'ın sermaye yeterlilik rasyosu yüzde 82 idi. Bir yıl sonra 68 banka arasında en çok vergi ödeyen dördüncü banka oldu.

11 şirketli finansal bir grup
Özyol'un sahipliğinde Turkish Bank, aktif büyüklüğü 1.350 milyar dolar, özkaynak toplamı 180 milyon dolar olan, 11 şirketli finansal bir grup haline geldi. Grupta, sigorta, factoring ve leasing şirketleri dışında biri
Türkiye, ikisi Kıbrıs, biri Londra'da olmak üzere dört banka var.
Grubun veya hissedarlarının finans dışı bir faaliyeti yok.
Öz varlıkları 2006'da 27 milyar dolara ulaşan NBK, Kuveyt'in en büyük mali kurumu. Ortadoğu'daki en iyi reytinge sahip bankadır, yani uluslararası derecelendirme kurumları tarafından bu bölgenin mali yapısı en sağlam bankasıdır.
NBK ile Özyol arasındaki müzakerelere konu olan, sadece Türkiye'de faaliyet gösteren 30 küsur şubeli Turkish Bank A.Ş.'dir. Banka 500 milyon dolar aktif büyüklüğe, 77 milyon dolar özkaynağa sahiptir.
Kuveytliler bu bankanın yüzde 30'unu satın alacak.
"Daha fazlasını satmam söz konusu değil" diye konuştu Özyol.
Gerekli izinlerin alınması halinde bu alılşverişin birkaç ay içinde tamamlanması bekleniyor.

METIN MUNIR MILLIYET 02/06/07

 

Annan planı bugün dahi en iyi çözümdür

DÖNEMİN KOŞULLARINDA EN İYİ ÇÖZÜMDÜ, BUGÜN DE..."Gerhard Schröder: Kararlar. Siyasi yaşamım" adlı kitabının tanıtımını yapmak üzere Atina'da bulunan Schröder, To Vima ve Elefteros Tipos gazetelerine verdiği demeçte, Türkiye'nin AB perspektifiyle Annan planı konularına da değindi. "Annan planının dönemin koşulları çerçevesinde en iyi çözüm olduğunu ve bugün de en iyi çözüm olmaya devam ettiğine inandığını" belirtti.

Eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, "Annan planının Kıbrıs sorunu için halen en iyi çözüm olmayı sürdürdüğünü" söyledi.

"Gerhard Schröder: Kararlar. Siyasi yaşamım" adlı kitabının tanıtımını yapmak üzere Atina'da bulunan Schröder, To Vima ve Elefteros Tipos gazetelerine verdiği demeçte, Türkiye'nin AB perspektifiyle Annan planı konularına da değindi.

"Annan planının dönemin koşulları çerçevesinde en iyi çözüm olduğunu ve bugün de en iyi çözüm olmaya devam ettiğine inandığını" belirten Schröder, şunları söyledi

"Herkes tarihte ne olduğuyla ilgileniyor, çözümleyse yeterince ilgilendiklerini sanmıyorum. Bu tür durumlarda önemli olan soru, 'ilerlemek istiyor muyuz? dur.' Eğer yanıt 'evet' ise Ada'nın bölünmüşlüğüne son verilip birleşmesi sağlanmalıdır. Tarih korusunda ısrarcı olmak istiyorsak unutmayalım ki tarih, Yunanistan'da başka Türkiye'de başka biçimde değerlendirilmektedir. Tarih, tarihçilerin konusudur, çözümse politikacıların meselesidir."

Türkiye'nin AB perspektifi konusuna da değinen Schröder, şunları kaydetti:

"Türkiye'nin AB ile üyelik müzakerelerinin tek hedefi tam üyeliktir. Avrupa, 40 yıldır bu vaatte bulunmaktadır. Ancak bu üyeliğin, savunma, ekonomik ve siyasi boyutunun daha önemli olduğu kanaatindeyim. Stratejik açıdan, Türkiye Avrupa ile Asya'nın kesiştiği noktadadır. Bölgedeki anlaşmazlıkları çözümlemek için Türkiye ile sıkı işbirliği halindeyiz."

"Avrupa'nın ilke ve değerlerini bağlayıcı şekilde benimseyen demokratik bir Türkiye'nin, çağdaşlıkla İslam dini arasında hiçbir zıtlık olmadığını ortaya koyacağını" söyleyen Schröder, "Türkiye'nin AB perspektifini desteklemelerinin, Avrupa liderlerine iyi bir tavsiye olabileceğini" kaydetti.

Türkiye'deki iç gelişmelere ve bunların AB perspektifine olası etkilerine değinen Schröder, "Türkiye, ya reform yolunda kalınmasını sağlayacak ya da ekonomik ve siyasi tecride yol açacak, gerilemeye götürecek olan tayin edici bir kararın önünde bulunuyor. Eminim ki, Türkler önümüzdeki seçimlerde AB perspektifleri yönünde karar alacaklardır" ifadesini kullandı.

KIBRIS 02/06/07

Doğrudan Ticaret Tüzüğü çıkmazda

"HAREKETLİLİK YOK, ÜZÜNTÜ DUYUYORUM"...Rehn, Almanya'nın Doğrudan Ticaret Tüzüğü doğrultusunda çabalarını sürdürmekte olduğunu ancak, tüzüğün halen çıkmazda olduğunu söyledi. Rehn, "Şu anda o konunun çözülmesi doğrultusunda bir üyemizin (Rum yönetimi) itirazları var. Bu anlamda da AB'de Kuzey Kıbrıs ile ilgili sorun çözüm noktasında durmaktadır. Bir hareketlilik yok. Bundan da üzüntü duyuyorum" dedi

Avrupa Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, Avrupa Birliği (AB) Dönem Başkanı Almanya'nın Doğrudan Ticaret Tüzüğü doğrultusunda çabalarını sürdürmekte olduğunu ancak, tüzüğün halen çıkmazda olduğunu söyledi.

Olli Rehn, ABHaber'e verdiği özel mülakatta, AB'nin Kıbrıslı Türkler ile ilgili verdiği taahhütleri yerine getirmemesinin anımsatılması üzerine, Almanya'nın Doğrudan Ticaret Tüzüğü doğrultusunda çabalarını sürdürmekte olduğunu belirtti. Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün halen çıkmazda olduğunu kaydeden Olli Rehn, Kıbrıs konusunun görüş birliğiyle çözüleceğini dile getirdi.

Rehn, "Şu anda o konunun çözülmesi doğrultusunda bir üyemizin (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) itirazları var. Bu anlamda da AB'de Kuzey Kıbrıs ile ilgili sorun çözüm noktasında durmaktadır. Bir hareketlilik yok. Bundan da üzüntü duyuyorum" dedi.

Şu an konunun Almanya Dönem Başkanlığı'nın gündeminde olduğuna işaret eden Rehn, Finlandiya Dönem Başkanlığı sırasında sorunu çözmek için çok önemli çalışmalar yapıldığını bu çerçevede kendisinin de önemli çaba sarf ettiğini söyledi. Rehn, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Ancak görüldü ki, Kuzey Kıbrıs meselesini çözmek için taraflar arasında politik bir istek görülmeyince de Kıbrıs konusunu çözme çabaları boşa gitti."

Nicholas Sarkozy'nin Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası AB içinde yükselen Türkiye karşıtı görüşler gündemde iken Rehn, AB'nin Türkiye ile müzakerelere devam edeceğini dile getirerek, "Türkiye, AB için önemli bir ülkedir ve çok önemli bir konuma sahiptir" dedi. Rehn, önemli olan Türkiye'nin AB trenin hızı değil kalitesi olduğunu kaydetti.

Rehn, Türk yetkililerle aynı görüşte olduğunu anımsatarak, Türkiye'nin AB üyeliği hemen gerçekleşmeyecek bu 10 ile 15 yıllık bir süreç sonrası gündeme gelecek görüşünü ileri sürdü.

KIBRIS 02/06/07

Sıcak takip mi?

Erdal Güven

03/06/2007 RADIKAL

Hem 'devlet sorumluluğu'nu düzenleyen uluslararası hukuk mevzuatı hem de BM Güvenlik Konseyi'nin 1373 sayılı kararı uyarınca, ulusal egemenlik ilkesi, bir devlete topraklarını ve sınırlarını denetleme yükümlülüğü getirir. Hükümetlerin, topraklarının, silahlı örgütlerce komşu ülkelere saldırı düzenlemek amacıyla kullanılmasını engellemek için her türlü önlemi alması beklenir.
Dolayısıyla, PKK'nın saldırı amaçlı varlığını ve etkinliğini sona erdirmek için Irak hükümetinin harekete geçmesini istemek Türkiye'nin hukuki hakkı.
Öte yandan BM Sözleşmesi'nin 7'nci Bölüm'ündeki 51'nci madde de devletlerin bir saldırıyla karşılaşmaları durumunda kendilerini korumak amacıyla tek başlarına müdahalede bulunma hakkını teslim eder.
Ankara, her iki hakkı 1999'da Suriye'ye karşı kullandı ve sonuç da aldı. Şimdi de Irak'ı ve ülkedeki işgal gücü ABD'yi PKK'ya karşı askeri önlem almaya çağırırken aynı haklarını kullanıyor. Ancak malumunuz henüz somut bir sonuç alınabilmiş değil. Türkiye-ABD-Irak üçgeninde kurulmuş bir 'mekanizma' var ancak bu mekanizma, Türkiye'nin beklentilerini karşılamakta yetersiz kalıyor.
Peki, sivil hedeflere karşı terörist eylemler ve Güneydoğu'da askeri hedeflere karşı saldırılar birbirini izlerken ve ABD-Irak ikilisi üçlü mekanizmanın askeri kolunu devreye sokmaya yanaşmazken Ankara ne gibi bir çare üretebilir?
Kimileri diyor ki, 'sıcak takip' yapılabilir. Önce 'sıcak takip'in ne anlama geldiğini bilelim. Sıcak takip, deniz hukuku çıkışlı bir doktrin. Deniz hukukunda sıcak takip, bir saldırı durumunda, saldırıya uğrayan ülkeye, kendi egemenlik bölgesi, bir başka deyişle kendi karasularının dışında kalan uluslararası sularda da saldırganın izini sürme hakkı tanır. Ancak bu hakkın kullanımı 'sıcak' ifadesinden de anlaşılacağı gibi bazı kısıtlamalara tabi. Takibin, saldırıya uğrayan ülke topraklarında başlaması, 'makul' bir süreyi aşmaması, saldırgan ya da saldırganlar yakalanır yakalanmaz ya da saldırgan, sığındığı ülkenin ya da üçüncü bir ülkenin karasularına girdiğinde takibin sona ermesi vb. Özetle takibin, soğumadan bitmesi gerekir (Ayıntılarını merak edenler BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 111'inci maddesine ve BM Uluslararası Sular Sözleşmesi'nin 23'üncü maddesine bakabalir).
Zaman içinde 'sıcak takip' doktrini karada da kullanılmaya başlandı. Ancak karada, denizde olduğu gibi, uluslararası bir ara bölge bulunmadığı için, takibin menzili, her ne kadar orijinal doktrin buna elvermese de, fiiliyatta saldırganın sığınmış bulunduğu ülke topraklarını da kapsamaya başladı. Ancak denizdeki diğer tüm kısıtlamalar, karada da geçerliğini koruyageldi.
Elbette pratikte her 'sıcak takip' kitaba, hukuka uygun yapılmaz. Sonuçta aslolan fiili durumdur: Karşı karşıya kalınan saldırının çapı, konjonktür, ulusal çıkarlar, real politik...
Türkiye de Irak'ta konuşlu PKK güçlerine karşı bazan kitabına uygun bazan değil birçok 'sıcak takip' yaptı bugüne kadar. Gelgelelim halihazırda, 'sıcak takip'lik bir durum yok; bir grup PKK'lı Irak sınırından sızıp bir askeri hedefi vurmuyor, vur-kaç olarak da nitelenen bir gerilla taktiği uygulamıyor ki TSK da peşlerine düşüp gerekirse Irak içlerine kadar iz sürsün. Ne yapıyor PKK? Tek kişilik timlerle, bazan da intihar saldırılarıyla İzmir'i, Ankara'yı, İstanbul'u, Antalya'yı hedef alıyor; Güneydoğu'da konuşlu gruplarla bölgedeki askeri birlikleri vuruyor. Dolayısıyla, şu konjonktürde 'sıcak takip' bir seçenek değil. Nitekim Genelkurmay Başkanı, perşembe günü gazetecilerin sorularını yanıtlarken şöyle dedi: "Eskiden 36. paralel vardı. Sıcak takip imkânı vardı. Şimdi o yok. Yeni durum var."
Evet 'sıcak takip' duruma uygun değil ama öte yandan PKK'nın Kuzey Irak'ı hem lojistik hem eğitim üssü olarak kullandığı, Türkiye'deki saldırılarını
bölgede planlayıp yönlendirdiği, lider kadrosunun Kuzey Irak'ta bulunduğu da ortada.
O halde? Yarın devam edelim...

 

KKTC'nin hava sahası sıkıntı getirecek

AB İLE SORUN YAŞANABİLİR... Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tümgeneral Atman, KKTC hava sahasının hukuki varlığı ve Ercan Havaalanı'nın da benzer sıkıntıları getireceğini belirtti. Tümgeneral Atman, AB'nin de bölgesel hava sahası sorunlarıyla karşı karşıya kalabileceğini belirtti

TC Genel Kurmay Başkanlığı'nın düzenlediği Uluslararası Güvenlik Sempozyumunda Kıbrıs'ın hava ve deniz alanlarındaki durum da konuşuldu.

TC AB Genel Sekreteri Büyükelçi Oğuz Demiralp Akdeniz'de, Türkiye'nin, petrol arama çalışmalarında Kıbrıs Rum Yönetimiyle işbirliği yapacak olan Mısır ve Lübnan nezdinde gerekli girişimlerde bulunduğunu ve bunun etkili olduğunu söyledi.

TC Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tümgeneral Turgut Atman, Türkiye'nin AB Tek Hava Sahası Projesi (THSP) dışında kalması durumunda bundan AB'nin fayda sağlayamayacağını belirterek, "Türkiye'nin THSP' ye oy hakkı olmadan girmesi mümkün değildir. Bütünlük olmazsa Türk ve Avrupa hava sahasında zafiyet doğabilir" dedi.

Tümgeneral Atman, Harp Akademileri Komutanlığı'nda düzenlenen "Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler" başlıklı uluslararası sempozyumun dördüncü oturumunda, "AB Tek Hava Sahası Projesi (THSP) ve Etkileri" başlıklı bir sunum yaptı.

Projenin Avrupa hava sahasındaki sivil ve askeri uçuşların tek merkezden kontrolünü kapsadığını anlatan Tümgeneral Atman, THSP'nin sınırlarının AB ülkelerinin uçuş malumat bölge (FIR) sınırlarına dayandırılmasının planlanması nedeniyle sorun yaratacağını söyledi.

Atina-İstanbul hattına dayanan bu planın tek taraflı bir çözüm üretemeyeceği için bölgesel bir anlaşmayı zorunlu kıldığını ifade eden Tümgeneral Atman, İstanbul-Atina ile Ankara FIR hattında sorunlar yaşanabileceğini söyledi.

KKTC hava sahası

KKTC hava sahasının hukuki varlığı ve Ercan Havaalanı'nın da benzer sıkıntıları getireceğini belirten Tümgeneral Atman, "AB, bölgesel hava sahası sorunlarıyla karşı karşıya kalabilir. Türkiye, THSP dışında kalırsa beklenen fayda sağlanamaz. Türkiye'nin THSP' ye oy hakkı olmadan girmesi mümkün değildir. Bütünlük olmazsa Türk ve Avrupa hava sahasında zafiyet doğabilir" diye konuştu.

Tümgeneral Atman, bu konuda Türkiye'nin girişimlerinin sürdüğünü, eşit ve katılımcı bir Pan-Avrupa olarak adlandırılan yaklaşımın en uygun çözüm olacağına inandıklarını kaydetti.

Sorular

Bildirilerin ardından katılımcıların sorularına geçilirken, Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Büyükburç, terörle mücadelede sosyo- ekonomik tedbirlerin önemli olduğunu belirterek, siyasilerin terörün önlenmesi konusunda ciddi programları olup olmadığını sordu.

AB Genel Sekreteri Büyükelçi Oğuz Demiralp, soruyu yanıtlarken, terörün yoksulluğu istismar ettiğine dikkati çekerek, bunun giderilmesiyle terörün ortadan kalkacağını savunmanın da yanlış olacağını söyledi. Uluslar arası ilişkilerde terörün bir silah olarak kullanıldığını belirten Demiralp, Türkiye genelinde bölgeler arası farklılıkların giderilmesi gerektiğini ifade etti.

Bilim Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Canan Karatay da "AB'ye girmesek, ordumuz, genç nüfusumuz bize yeter. Bize, AB gerekli değil" şeklinde biri konuşsa kötü olmayacağını ifade ederek, AB'ye karşı olduğunu söyledi. Demiralp de 1970'lerde AB'ye girilse, bugünkü birçok problemin yaşanmayacağını savundu. AB'nin homojen bir yapısı olmadığı için onunla mücadele edilmesi gerektiğini ifade eden Demiralp, AB üyeliğinden vazgeçsek, Kıbrıs, Güneydoğu, Ermeni meselesi gibi konular Avrupa Komisyonu'nda, AGİT'te, BM'de yine önümüze geleceğini kaydetti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni kaleme alan ülkelerden birinin Türkiye olduğunu dile getiren Demiralp, "Dolayısıyla bunlar Türkiye'ye dayatılan AB kriterleri değil. Bunlar bizim kriterlerimiz" dedi.

Rumların Akdeniz'deki petrol arama faaliyetleri

Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin (GKRY) Akdeniz'de petrol arama yönündeki çalışmalarıyla ilgili bir soru üzerine de Demiralp, Türkiye'nin bu faaliyete iştirak edecekleri belirlenen Mısır ve Lübnan nezdinde gerekli girişimlerde bulunulduğunu ve bunun etkili olduğunu söyledi. GKRY'nin AB'ye alınmasının büyük bir hata olduğunu belirten Demiralp, "Bunu ileride daha iyi anlayacaklar. Umarım ciddi bir soruna neden olmaz" dedi.

Tuğamiral Gürdeniz de GKRY'nin gerek deniz hukuku, gerekse BM'nin ilgili sözleşmesini bu hareketiyle ihlal ettiğini belirterek, "Dışişleri Bakanlığımızın konuya ilişkin açıklaması nettir. Diğer devletlerin de Doğu Akdeniz'de yeni bir krizi teşvik etmeyeceklerine inanıyorum" diye konuştu.

Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de kıyısı bulunan bir devlet olduğunu belirten Tuğamiral Gürdeniz, Türkiye'nin bölgesinin en güçlü donanmasına sahip olduğunu söyledi. Tuğamiral Gürdeniz, "Türkiye, tanımadığı bir ülkenin emrivakileriyle haklarından feragat edecek değil" dedi.

GKRY adına denizde araştırma yapan bir geminin Türk savaş gemilerince uyarılarak geri çekilmesinin sağlandığını anımsatan Tuğamiral Gürdeniz, "Türkiye'nin boylam ve enlem bilgisi devlet uygulaması olarak yerini almıştır. GKRY, tek taraflı uygulamalarla AB'yi arkasına alsa da Türkiye'nin bunlara uyması hayal bile edilemez. Tanımadığımız bir ülkeyle bunlar doğal olarak zaten konuşulmaz" diye konuştu.

Demiralp, bir katılımcının, "AB yolu Türkiye için doğal değil, taşlı bir yoldur. Türk devriminin temel amacı bağımsız bir ulus devletidir. Bu Atatürk'e de terstir" sözleri üzerine, Türk devletinin hedefinin AB olduğunu söyledi.

"AB ve ABD Türkiye'ye karşı ön yargılı"

Oturum Eşbaşkanı Justin McCarthy de insanların Türkiye'yi kabul etmek istemediklerini ifade ederek, şunları söyledi:

"Aslında insanların bunu anlamaması sizi şaşırtmamalı. Diyelim ki Irak bölündü, ABD Irak'ı terk etti, İran bölgeyi ele geçirmeye çalıştı. Rusya nükleer gücünü daha da artırdı. Bunlar olursa Türkiye, bugünden 10 misli daha önemli olacak. Neden bu konu bugün AB ve ABD tarafından kabul edilmiyor. Neden aptalca davranılıyor. Aklıma gelen tek

şey ön yargı. Bu gözlerini kör ediyor. Avrupa'nın sadece Türk ordusuna değil, işçisine de ihtiyacı var."

McCarthy, TSK'nın misafirlerine hep konuksever davrandığını, bunun Orta Asya'da da böyle olduğunu belirterek, konuşmasını, "Biz buraya geldiğimizde ecnebiydik ama şimdi yerli olduk" şeklinde espri yaparak bitirdi.

KIBRIS 03/06/07

 

AB izolasyonların kaldırılmasına destek olmalı

LİMANLAR AÇILIRSA İZOLASYON DA KALKMALI... Schröder, Türkiye, ahlaki açıdan, hava alanlarının, limanların açılmasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu ortadan kaldırma hakkına sahiptir. Sadece Türkiye'nin değil, AB'nin de bu konuda, izolasyonların kaldırılmasında, yardımcı ve destek olması gerekiyor" dedi

Eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, "Türkiye, ahlaki açıdan, hava alanlarının, limanların açılmasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu ortadan kaldırma hakkına sahiptir" dedi.

Schröder ayrıca, Türkiye'de, Avrupa'ya olan coşkunun gerilemesi gibi bir durum varsa bunun Brüksel'in veya AB'nin farklı başkentlerinin yapmış olduğu yanlış siyasetten kaynaklandığını belirterek, AB'nin, olumsuz tartışmalarla Türkiye'nin tam üyelik isteğini bir anlamda yarı yolda bırakmaması gerektiğini söyledi.

Koç Üniversitesi tarafından kendisine verilen şeref doktorası unvanını almak için Türkiye'ye giden Schröder, AA muhabirine verdiği demeçte, böyle bir unvanı aldığı için mutluluk duyduğunu belirtti.

Schröder, "Almanya'nın AB dönem başkanlığı sırasında en azından müzakereleri engellemediğini" ifade ederek, şöyle konuştu:

"Ara sıra engel olarak tanımlanan Kıbrıs sorunu, çözülebilir bir sorundur. Türkiye, ahlaki açıdan, hava alanlarının, limanların açılmasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu ortadan kaldırma hakkına sahiptir. Bu 2004 yılında formel olarak karara bağlanmadıysa da ben burada bir ahlaki değerden söz ediyorum. Hepimiz şunu çok iyi biliyoruz ki, sadece Türkiye'nin değil, AB'nin de bu konuda, izolasyonların kaldırılmasında, yardımcı ve destek olması gerekiyor."

Schröder, Kıbrıs konusunda Türkler, Yunanlılar ve Avrupalıların birlikte çalışması gerektiğini dile getirerek, sadece Türkiye'den bazı şeyler yapmasını istemenin, kendisinin de müdahil olduğu müzakerelerin içeriğine uygun olmadığını söyledi.

Schröder, Türkiye'nin, AB'ye üye olması gerektiği düşüncesinde bir değişiklik bulunmadığını ve müzakerelerin demokratikleşme gibi alanlarda atılan adımlardan sonra başladığını ifade ederek, ekonomik, siyasi ve kültürel nedenlerle hedefin, mutlaka tam üyelik olması gerektiğini vurguladı.

Son dönemde Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olumsuz bakış açılarının dile getirildiğinin anımsatılması üzerine Schröder, bu konuda Fransa'nın yeni seçilen Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin Türkiye'ye karşı olumsuz tavrını değiştireceğine inandığını belirterek, Almanya'daki koalisyon hükümetinin programında da Türkiye'nin AB sürecinin desteklenmesinin yer aldığını bildirdi.

"Tam üyelik dışında akılcı bir alternatif yok"

Gerhard Schröder, AB ülkelerinde Türkiye'nin üyeliği konusunda bir isteksizlik bulunup bulunmadığının sorulması üzerine, "bu konunun bu şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini" ifade ederek, "2004 yılında alınan karara göre, müzakerelerin tam üyelikle sonuçlanacağını, her ne kadar uzun bir yol olsa da hedefte herhangi bir sapma bulunmadığını belirtti.

"Türkiye'deki istikrarlı siyasetin, uluslararası siyaset için önemli bir olgu olduğunu" dile getiren Schröder, "Köktendinci olmayan bir Türkiye'yi Avrupa değer algılamasıyla bir araya getirdiğiniz zaman, Avrupa için de istikrarı beraberinde getirecektir. Yani sadece Türkiye'nin Avrupa'ya ihtiyacı olmakla kalmıyor, Avrupa'nın da siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan Türkiye'ye ihtiyacı var" dedi.

Schröder, "Türkiye-AB ilişkilerinde tam üyelik dışında akılcı bir alternatifin bulunmadığını" da ifade etti.

"Ön koşul istikrar"

Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecine ilişkin 50 yıla uzanan sürelerin telaffuz edilmesiyle ilgili bir soru üzerine Schröder, "bu tür konularda rakam vermeye karşı olduğunu ve bu rakamların insanları kırdığını" söyledi.

Schröder, "Tabii ki bir zamana ihtiyaç var. Türkiye'nin ekonomik gücü, şu anda bile bazı AB üyesi ülkelerden çok daha yüksek. Buna böyle baktığımız zaman AB üyeliği ön koşullarına şimdi düşündüğümüzden çok daha çabuk ulaşabilecek. Tabii ki istikrar çok önemli ve ön koşul da istikrarın süregelmesi" diye konuştu.

Avrupa ülkelerindeki olumsuz tartışmaların, Türkiye'de "Avrupalılar bizi istemiyor" şeklinde bir hava yarattığına dikkat çeken Schröder, bunun AB taraftarı olanlarda bir azalma yarattığını ifade ederek, şunları kaydetti:

"AB siyaseti, Türkiye'deki tutuma karşı bir sorumluluğu olduğunu anlamalıdır. AB stratejisinin bu alanda yanlış olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Avrupa'ya olan coşkunun gerilemesi, eğer bu böyle ise Brüksel'in veya AB'nin farklı başkentlerinin yapmış olduğu yanlış siyasetten kaynaklanmaktadır. 'Türkiye'yi istemiyoruz' gibi bir tutumları varsa bu aynen Türk halkına da yansıyacaktır. Dolayısıyla Avrupa'nın da belirli sorumlulukları var. Olumsuz tartışmalarla Türkiye'nin AB'ye tam üyelik isteğini bir anlamda yarı yolda bırakmamalı."

"Müzakereler başarıya yönelik sürdürülmeli"

Schröder, "Önümüzdeki 6 ayda AB-Türkiye ilişkilerinde ne yapılırsa başarı olarak nitelersiniz?" sorusuna karşılık, "şu anda karar verilmesi gereken hususun, Türkiye'nin Avrupa'ya giden yolu kabul etmesi olduğunu" söyledi.

Schröder, "Müzakereleri yapanlar şunu anlamalıdırlar; Bütün bu müzakerelerin başarıya yönelik sürdürülmesi gerekir. 'İstemiyoruz, şunu yapmıyoruz' gibi düşünceleri aktarmamalılar. Bu, bütün müzakere süreci için söz konusu" dedi.

Türkiye'ye yönelik duyguları konusunda ise burada her zaman dostane bir şekilde karşılandığını dile getiren Schröder, "Dolayısıyla dostane tavırlara ben de aynı şekilde cevap veriyorum ve severek Türkiye'ye geliyorum, yani sadece havası için değil" diye konuştu.

KIBRIS 03/06/07

 

Rumlar, KKTC'nin kalkınmasına karşı önlem alıyor

Fileleftheros gazetesi, "Kıbrıslı Türklerin Çözüme Götürecek Sağlıklı Kalkınması - İşgal Bölgelerindeki Kıbrıslı Rum Mallarının İstismarı Konusunda Lefkoşa Önlem Alıyor" başlıkları altında verdiği haberinde, Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın önceki gün yaptığı açıklamada KKTC'deki eski Kıbrıs Rum mallarının kullanımı konusunda Rum hükümetinin "vatandaşlarla" işbirliği içerisinde önlemler almakta olduğunu söylediğini ancak bu önlemlerin neler olduğuna değinmediğini yazdı.

Habere göre, KKTC'de ""Kaya Artemis" gibi büyük otellerin yapılmasından rahatsızlık duyulup duyulmadığı" yönündeki bir soruya karşılık Lillikas şöyle konuştu;

"Kıbrıslı Türklerin sağlıklı koşullar altında kalkınmaları Kıbrıs için olumsuz bir şey değildir. Bizim karşı olduğumuz yasadışı kalkınma yada ayrı ekonomiler ve çıkarlar yaratılmasına götürecek kalkınmalardır".

KKTC'de yeni turizm yapılarının inşa edilmesinin Güney Kıbrıs turizmi ile rekabet koşulları oluşturduğunu da vurgulayan Lillikas şunları söyledi:

"Eğer işgal altındaki bölgelerimizde taksime götürmeyen ve Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi için ekonomik bütünlüğün ve işbirliğinin oluşmasını sağlayacak sağlıklı kalkınma varsa bu sağlıklı kalkınmayı rekabet olarak görmememiz gerekir. Gerçek yeniden birleşme ve çözüm durumunda nasıl düşüneceğiz? Federasyonun Kıbrıslı Türkler tarafından yönetilecek kısmında kalkınma olmayacak mı? Her şeyi, yeniden birleşme hedefine mi yoksa bölünme hedefine mi hizmet ettiği temelinde düşünmeliyiz".

Kıbrıs sorunu çözülmeksizin böyle bir kalkınmanın rekabetçi bir faaliyet olup olmayacağı sorununa ise Lillikas; "Evet, rekabetçi olacaktır" şeklinde yanıtladı.

KIBRIS 03/06/07

 

 

Taşkent ve Mesarya'daki kazılarda ilk bulgulara ulaşıldı

Kıbrıs'taki Türk ve Rum kayıpları bularak ailelere teslim etmek amacıyla 2.5 yıldan beri proje çerçevesinde çalışma yapan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nın programladığı kazılar iki tarafta eşzamanlı sürüyor. Güney'de Taşkent, Kuzey'de Mesarya bölgesinde devam eden kazılarda ilk bulgulara ulaşıldığı öğrenildi.

TAK muhabirinin konuyla ilgili sorusuna karşılık, Taşkent ve Mesarya'da kazıların devam ettiğini doğrulayan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, kazılarda ilk kalıntılara ulaşıldığını, ancak henüz kesin bilgi verecek durumda olmadığını söyledi.

Her iki mezar yerinin de bölge itibarıyla zor yerler olduğunu, bu nedenle kazıların zaman alabileceğini söyleyen Küçük, programlı kazıların Komite'nin belirlediği takvim çerçevesinde devam edeceğini kaydetti.

Küçük, bir soruya karşılık, geçtiğimiz haftalarda Güney'de Strovola bölgesinde yapılan kazılardan bir sonuç elde edilemediğini ve daha kapsamlı araştırma için buradaki kazıların dondurulduğunu, eş zamanlı olarak Kuzey'de Lapta'da yapılan kazılarda ise bazı kalıntılara ulaşıldığını da bildirdi.

Küçük, diğer kazılarda olduğu gibi Lapta'da elde edilen kalıntıların kaç kişiye ait olduğunun ancak Antropoloji Laboratuarı'ndaki incelemeden sonra ortaya çıkabileceğine dikkat çekerek rakam vermedi.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin gözetiminde yaklaşık 2.5 yıl önce başlayan ve toplam 5 yılda tamamlanması öngörülen proje uyarınca, iki tarafta yapılan araştırmalar çeçevesinde münferit ve toplu mezarlar kazılıyor. Mezarlardan çıkarılan kayıplar da kemik ve kimlik analizine tabi tutuluyor.

Son haftalarda yapılan kazılar dışında bugüne kadar 60'ı Türk toplam 260 kayıp bulunurken, kimlik tespiti tamamlanan kayıpların haziran sonundan itibaren ailelere teslim edilmesi planlanıyor.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin resmi verilerine göre, Türk kayıp sayısı 502, Rum kayıp sayısı ise 1468.

Çözümsüzlüğe rağmen...

Kıbrıs'ın 1960'lı yıllardan beri kanayan yarası olarak çözüm bekleyen ve BM kararıyla 1981 yılında oluşturulan Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin çalışmalarına rağmen bir türlü çözümlenemeyen kayıplar konusu, referandumun ardından 2004 ortalarında hazırlanan projeyle ilk kez kazıların da gündeme alınmasıyla çözüm sürecine girdi.

Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğüne rağmen iki taraf arasında çözüm sürecine giren ender konulardan biri olan kayıplar sorununa, uluslararası toplumun da katkısıyla 2010 yılına kadar köklü çözüm getirilmesi hedefleniyor.

BM Genel Sekreteri'nin temsilcisi Christophe Girod başkanlığındaki komitede, Kıbrıs Türk tarafını Gülden Plümer Küçük, Rum tarafını ise Elias Georgiades temsil ediyor.

KIBRIS 03/06/07

 

Maraş'ın iskana açılma konusu Strasbourg'da

Maraş'ın iskana açılma konusunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi gündemine taşındığı bildirildi. Rum basını, Kıbrıslı Rum Mira Ksenidi Arestis'in AİHM'ye yapmış olduğu başvuru hakkında, AİHM'nin 2006 yılında aldığı karar ve sonrasında, gerek Arestis, gerek Türk tarafının kararın temyizi için yaptıkları başvuruların reddedilmesine ilişkin haberlere ve bu konuda Rum Hükümet Sözcüsü Vasilis Palmas ile Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın yaptıkları açıklamalara geniş yer verdiler.

Politis gazetesi haberinde, AİHM'nin Arestis davasında almış olduğu kararın ardından, Türkiye'nin, Arestis'in kapalı bölge Maraş'ta bulunan taşınmaz malına geri dönmesine izin vermesi konusunun, gelecek hafta Strasbourg'da yapılacak olan Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi'nin gündemine geleceğini yazdı.

Gazete, elde ettiği bilgilere dayandırarak verdiği haberinde, konunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısının

gündeminde yer aldığını, ancak konu hakkında herhangi bir karar alınmasının beklenmediğini belirtirken, Rum hükümet sözcüsü Vasilis Palmas'ın önceki gün yaptığı açıklamada, AİHM'nin Arestis davasında nihai kararını vermesinin ardından Maraş'a geri dönüş konusunun Bakanlar Komitesi'nin gündemine geleceğine dikkat çektiğini yazdı.

Farklı değerlendirmeler

Gazete, Palmas'ın açıklamasında; AİHM'nin kararıyla kesin bir "anlayış" oluşmamakla birilikte AİHM'nin önüne gelecek benzer içerikli davalarda aynı kararı almasının büyük bir olasılık olduğunu ifade ettiğini yazdı.

Gazete, Türk tarafı ile Rum yönetiminin AİHM'nin Arestis davasındaki temyiz başvurularının reddedilmesi

konusunda farklı değerlendirmelerde bulunmakta olduklarını, her ne kadar Türk tarafı Kıbrıslı Rumları AİHM'ye yaptıkları başvuruların artık KKTC Tazmin Komisyonu'na havale edileceği değerlendirmesinde bulunsa da, Rum yönetiminin, KKTC Tazmin Komisyonu konusunun "daha sonraki bir aşamada ele alınacağı" tezini savunduğunu yazdı.

Habere göre Palmas açıklamasında; AİHM'nin kararının "olumlu ve tatminkâr unsurlar içerdiğini, bunlardan en önemlisinin ise Arestis'in mülkiyet hakkının onaylanması olduğunu" ifade etti.

AİHM'nin kararında "mülkiyetin kullanılmamasından doğan maddi kayıp ve manevi olarak tazminatların öngörülmesinin de önemli bir unsur olduğunu" ifade eden Palmas; KKTC Tazmin Komisyonu'nun geleceği konusunda ise "sadece dikkatli olunması gereken bir konu olduğunu" savundu.

Lillikas: Çok dikkatli olmalıyız

Haravgi gazetesi ise haberinde, Palmas'ın açıklamalarının yanı sıra Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın da, Arestis davası ve genel anlamda mülkiyet konusuna ilişkin yapmış olduğu açıklamalara yer verdi.

Gazete, Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın, KKTC Tazmin Komisyonu'na başvuruda bulunan Kıbrıslı Rumların sayısının artmasının Türkiye tarafından kullanılacağına ilişkin bir yorum soruya karşılık yaptığı açıklamada; bu başvurular "eğer artıyorlarsa elbette Türkiye tarafından kullanılacaklardır" şeklinde konuştu.

Lillikas şöyle konuştu:

"Türk tarafının yaydığı bu bilgilerin doğru olup olmadığını bilecek durumda değiliz. Birçok kez gerçeği yansıtmayan bilgileri yayma şeklindeki propaganda yöntemini kullandıklarını biliyoruz.

Biz dikkatli, hem de çok dikkatli olmalıyız. Bu tür bilgileri değerlendirme konusunda gazetecilerin yanı sıra, Türkiye'nin AİHM'nin bağlayıcı kararlarının dışına çıkabilmesi için Türkiye'ye kozlar ve bahaneler vermemesi gereken Kıbrıs vatandaşlarını kastediyorum".

Tazmin Komisyonu'na havale

Fileleftheros gazetesi de haberinde, Türkiye'nin bundan sonra tüm ağırlığını, AİHM'de beklemede olan davaların KKTC Tazmin Komisyonu'na havale edilmesi umuduyla, Tazmin Komisyonu'nun tanınmasına vereceğini iddia etti.

Gazete, Türkiye'nin Arestis davasında AİHM'nin almış olduğu kararda KKTC Tazmin Komisyonu aleyhine bir karar

almamış olmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğini ve AİHM'nin gelecekteki bir diğer davada komisyonu tanıyacak bir karar alacağından emin olduğunu belirtirken Ankara'nın kararda Arestis'in mülkiyet hakkının tanınmış olması ve kapalı bölge Maraş'ın EVKAF'ın olduğu yönündeki tezi reddetmiş olmasını ise görmezden geldiğini savundu.

Gazete, Kıbrıs Rum tarafının ise davaya ilişkin kendi açısından olumlu noktalara değinmeyi tercih ettiğini belirtirken Rum hükümet sözcüsü Palmas'ın açıklamalarına yer verdi. Gazete ayrıca, KS EDEK'in de bir açıklamada bulunarak, AİHM'nin kararından ötürü duyduğu memnuniyeti dile getirdiğini ifade etti.

KIBRIS 03/06/07

 

ABD'deki Meluncanlarla 'Osmanlı kardeşliği'

04/06/2007 RADIKAL

AA - NEW YORK- ABD'de Demokratların Kongre'yi ele geçirmesiyle artan Ermeni lobi gücünü kırmaya çalışan New York'taki Türkler, atalarının Osmanlı olduğunu söyleyen Meluncanlarla saflarını güçlendirmeye çalışıyor.
New York Türkevi'nde İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği'nin düzenlediği toplantıda Meluncanların Türk-Amerikan ilişkilerindeki önemi tartışılırken eski ABD İstanbul Başkonsolosu David Arnett, baba tarafından Meluncan olduğunu ve DNA testiyle yüzde 25 oranında Türk geni taşıdığını öğrendiğini söyledi. Meluncanların onursal lideri Prof. Brent Kennedy ve kardeşi Richard Kennedy, Meluncan Derneği Başkanı S.J. Arthur'un da katıldığı toplantıda Meluncanların Türkiye ile ABD arasında köprü rolü oynayabileceklerini söyleyen Arnett, "ABD'deki Türklerin sayısı bilinmemekle birlikte 500 bine çıktıkları tahmin ediliyor, ama bu Meluncanlar dikkate alınmadan önceydi. Hepinizi Meluncan kuzenlerinizle buluşmaya çağırıyorum" dedi. Arnett, Ermeni soykırımı iddialarını doğru bulmadığını kaydetti.
Richard Kennedy de, yakalandığı hastalığın Akdeniz'e has olduğunu öğrenince köklerini araştırıp iki kitap yazan felçli ağabeyi Brent Kennedy'yi anlattı.
'Meluncan'ın (Melungeon) Türkçedeki 'melun' ve 'can' sözcüklerinin birleşimi olup 'lanetlenmiş ruh' anlamına geldiğini söyleyen Kennedy, ayrımcılığa maruz kaldıkları ve hor görüldükleri için kimliklerini gizlediklerini belirtti. Kennedy, 'Abraham Lincoln da Melucan mı' sorusuna 'Evet' dedi. Prof. Türker Özdoğan da, 1571 İnebahtı Savaşı'nda esir alınan 10 bin denizcinin İspanyollarca Amerika'ya getirildiğini söyledi.

Ban Ki Moon'un Kıbrıs raporu, bugün yayınlanacak

Raporda, Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün görev süresinin 6 ay daha uzatılması tavsiyesinin yer alması bekleniyor.

Bunun yanı sıra Kıbrıs Türkü üzerindeki izolasyonların kaldırılması gerektiğini belirten eski Genel Sekreter Kofi Annan'ın bu yaklaşımını yeni Genel Sekreter Ban Ki Moon'un ne kadar dikkate alacağı ise marka konusu..

Ban'ın raporunda bu konuya değinip değinmeyeceği merakla beklenirken, Rum Yönetimi Genel Sekreter Yardımcısı Lynn Pascue'nin bu yönde öneride bulunduğuna dikkat çekiyor.

Rum Yönetimi ve Yunanistan'ın raporda izolasyonlara atıfta bulunulmaması için yoğun çaba harcadığına işaret eden Rum basını, Genel Sekreter'in, raporunda, ilerlemenin tarafların elinde olduğuna vurgu yapacağını, buna paralel olarak 8 Temmuz anlaşmasının hayata geçirilmesinin ileri götürülmesi çağrısında bulunacağını yazdı.

Raporun, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 8 Haziran'da incelenmesi ve 15 Haziran'da da onaylanması bekleniyor.

KIBRIS 04/06/07

KKTC’de mülkiyet davaları için önemli gelişme

Kuzey Kıbrıs’ta kurulu Mal Tazmin Komisyonu, ilk kez Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuran bir Rum’un davasında takas kararı aldı.

NTV

Güncelleme: 14:10 TSI 05 Haziran 2007 Salı

 

STRASBOURG - Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde başvurusu bulunan bir Rum’un ilk kez Kuzey Kıbrıs’ta kurulu Mal Tazmin Komisyonu’na başvurması önemli bir gelişme. Zira bu, bundan sonra diğer dosyaların da, mahkemenin iç hukuk yolu olarak kabul ettiği Mal Tazmin Komisyonu’na yönlendirilmesi anlamına geliyor.

Yaklaşık bir buçuk yılda 182 başvurunun geldiği komisyon, bugüne kadar 22 başvuruyu sonuçlandırdı. AİHM’de henüz karara bağlanmayan, Rumlara ait yaklaşık 50 dava var.

Bunlara ek olarak da henüz görüşülmemiş 1400 civarında Rum dosyası mahkemede bekliyor. Diplomatik kaynaklar, bu dosyaların Mal Tazmin Komisyonu’na yönlendirileceğini vurguluyor.

Kuzey Irak sorunu Financial Times’ta

Financial Times gazetesi, Türkiye’nin kapsamlı bir harekatı haklı gösterecek gerekçesi olmadığını savundu. Gazete, Türkiye’nin bölgeye operasyon düzenlemesinin isyanı dirilteceğini ve istikrarlı Kürt bölgesini de karmaşaya sürükleyeceğini öne sürdü.

NTV

Güncelleme: 12:43 TSİ 05 Haziran 2007 Salı

 

LONDRA - Kuzey Irak’taki gelişmeler dünya basını tarafından da yakından izleniyor. Konuyu başyazısında değerlendiren İngiliz Financial Times, ‘Kürdistan’ı işgal etmek’ başlıklı yazısında, Türkiye’nin Kuzey Irak’a operasyon düzenleme olasılığını değerlendirdi.

Türk ordusunun sınıra asker yığdığını, operasyon için hükümetin onayını beklediğini hatırlatan gazete, yaşanan gerilimin, Türk-Amerikan ilişkilerini daha da kötüleştirdiğini yazdı.

Gazete, “Türkiye’nin üzerinde dostlarının fazla bir etkisi yok. ABD ile uzun süreli ittifak lime lime oldu, AB’ye girme umutları yok oluyor; ama Ankara yine de bir kez daha düşünmeli” yorumunu yaptı.

İsrail’in geçen yaz Lübnan’a düzenlediği yoğun saldırılarla Hizbullah örgütünü yok edemediğini vurgulayan Financial Times, Kuzey Irak’a olası bir operasyonun durumu daha da kötüleştireceğini savundu.

Financial Times, “Türkiye, harekat düzenleyerek, Irak’ın görece en istikrarlı bölgelerinden birinde kargaşa yaratabilir. Türkiye’nin Kürt sorunu, kapsamlı bir harekatı haklı gösterecek boyutlara ulaşmış değil. İsyanı diriltmenin ve Irak’a daha fazla perişanlık getirmenin yoludur Kürdistan’ı işgal etmek” diye yazdı
.

 

Kıbrıs unutuldu!


LEFKOŞA
Kıbrıs sorununu unuttuk sanki... Bunun çeşitli nedenleri var: Türkiye'nin dikkatleri şimdi içte seçimler, dışta da Kuzey Irak üzerinde odaklanmış durumda... Ayrıca Kıbrıs konusunda önemli bir gelişme de yok. Ne BM'den ne ABD'den ne de AB'den yeni bir müzakere sürecinin başlatılması yönünde bir hareket görülmüyor. Kaldı ki Rum kesimi de daha şimdiden önümüzdeki şubatta yapılacak başkanlık seçimlerine hazırlanıyor...
Bu şartlarda Kıbrıs'ta çözüm konusunun sadece Türkiye'de değil, dünyada da gündemden düşmüş olmasına şaşmamak lazım. Bu durum Kıbrıs Türkleri açısından iyi mi, kötü mü?

Kalkınma var, ama...
Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda görüştüğümüz KKTC lideri Mehmet Ali Talat'ın deyişiyle, Kıbrıs sorununun dünya gündeminden düşmesi "iyi olmadı". Çünkü "çözümsüzlük Kıbrıs Türklerinin işine gelmez. Örneğin KKTC'ye karşı tecrit politikası devam ediyor, kısıtlamalar kalkmıyor, dolayısıyla Kıbrıs Türklerinin dünyayla entegrasyonu mümkün olmuyor"...
Bununla beraber, Talat bugünkü durumun (yani statüko'nun) Türklerin tamamen aleyhinde olmadığını belirtiyor ve son zamanlarda KKTC'nin -özellikle ekonomik alanda- kaydettiği ilerlemelere işaret ediyor. Örneğin fert başına milli gelir 10 bin doları geçti... Turizmde, inşaat sektöründe, yabancılara emlak satımında büyük bir gelişme var...
Dış dünyanın uyguladığı kısıtlamalara rağmen, ekonomideki bu canlılığın yeni bir örneği adanın altın sahili sayılan Bafra bölgesinde, Artemis Oteli'nin geçen cumartesi gecesi törenle açılışıyla görüldü. Artemis tapınağının mimari konseptiyle inşa edilen bu 2 bin 500 yatak kapasiteli otel, Talat'ın da belirttiği gibi, ambargolara rağmen, Türk tarafının neleri başarabileceğini gözlerin önüne seriyor...

Çözüm olsa da, olmasa da...
Cumhurbaşkanı Talat, Rum tarafının çözüm konusunda herhangi bir isteklilik göstermemesi, uluslararası camianın da ilgisiz davranması karşısında, Kıbrıs sorununun "zamana terk edildiğini" söylüyor.
Gerçekten Kıbrıs sorununda bir durgunluk dönemine girildi. Yakın bir gelecek için bir hareketlilik ve hele bir uzlaşma olasılığı da yok.
Dolayısıyla, Türk tarafının yapacağı şey, bu zamanı iyi kullanmak, yani kurumlarını sağlamlaştırmak, iç yapısını güçlendirmek, ekonomik ve sosyal standartlarını yükseltmektir.
Şimdiye kadar bu konuda neden "gevşek" davranıldığı, bürokraside görülen ciddi aksamaların neden düzeltilemediği, günlük yaşamla ilgili idari düzenlemelerin neden yapılmadığı sorulmaya değer.
Talat bu soruya "Ben de bilmiyorum" diyor, ama şöyle devam ediyor: "İç yapıyı düzeltmenin zamanı şimdidir. Çözüm olsa da, olmasa da sağlam bir yapıya kavuşmak için çalışmalıyız"...

Birleşme hayal oldu
Kuşkusuz çözüm olsa, bu işler daha hızlı ve düzenli bir şekilde gerçekleşecek. Ama, Talat gibi, iktidara geldiğinden beri çözüm ve uzlaşmadan yana bir tavır alan bir lider dahi, bu konuda eski heyecan ve umudunu yitirmiş görünüyor. Talat iki kesimin eşitliğine dayalı birleşik bir devlet vizyonunu terk etmemiş de olsa, bunun "gerçekleşmesinin artık zor olduğunu" kabul ediyor.
Bizim de gözlemimiz genelde (politikacısından sokaktaki adama kadar) Kıbrıs Türklerinin çoğunun "birleşme" umudunu yitirdiğidir. Kamuoyu araştırmaları da zaten bunu gösteriyor.
Bu durumda önümüzdeki dönemde statüko devam edeceğine ve Türkiye dahil, dünya başka dertlerle uğraşacağına göre, Kıbrıs Türklerinin yapacağı en iyi şey, kendi ayakları üzerinde kalabilmelerini sağlayacak ve durumlarını pekiştirecek adımları atmaktır.

SAMI KOHEN MILLIYET 05/06/07

 

 

Türkiye-AB Troykası toplantısında Kıbrıs konuşuldu

KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜM YERİ BM... Türkiye Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AB yetkililerine Kıbrıs sorununun kapsamlı bir çözüm için BM platformundan AB platformuna kaymasının doğru olmadığını ve bu konuda da herkesin dikkatli olması gerektiği uyarısında bulundu

TC Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Kıbrıs konusuyla ilgili olarak Avrupa Birliği'ne, "sorunun BM çerçevesinde çözümlenmesi gerektiği, kapsamlı bir çözüm için BM platformundan AB platformuna kaymasının doğru olmadığı ve bu konuda herkesin dikkatli olması gerektiği" mesajını verdi.

Türkiye-AB Troykası Dışişleri Bakanları Toplantısı, Dışişleri Bakanı Gül'ün ev sahipliğinde, AB dönem başkanı Almanya'nın Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, bir sonraki dönem başkanı Portekiz'in Dışişleri ve İşbirliğinden Sorumlu Devlet Bakanı Joao Cravinho ve AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in katılımıyla Devlet Konukevi'nde yapıldı.

Dışişleri Bakanı Gül, toplantının ardından düzenlenen ortak basın toplantısında, görüşmelerinin yararlı ve verimli geçtiğini ve pek çok konuyu samimiyet ve açıklıkla ele aldıklarını kaydetti.

"Toplantı bizleri tatmin edici bir görüşme olmuştur" diyen Gül, ilişkilerin, farklı düşünceleri de paylaşma imkanı buldukları toplantıdan daha da güçlenerek çıktığını kaydetti. Türkiye'nin müzakere sürecinin gözden geçirildiğini belirten Gül, dönem başkanı Almanya'nın Türkiye'nin müzakere sürecinin daha da ileri götürülmesi yönündeki yapıcı yaklaşımından dolayı Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier'e teşekkür etti.

Gelecek dönemde Portekiz'in dönem başkanlığı sırasında da, aynı şekilde yapıcı ilişkiler içinde olunacağına inandığını söyleyen Gül, "AB ortaklarımıza, siyasi konular teknik müzakere sürecine karıştırılmadığı takdirde, müzakere sürecimizin önünde teknik açıdan hiçbir engel görmediğimizi vurguladık. Yeter ki işleri kendi mecrasında götürelim. O zaman bunları gayet başarılı biçimde götürebileceğimize inanıyorum" diye konuştu.

Müzakere süreci çerçevesinde Türkiye'nin kendi ödevini ve üstüne düşeni yapmayı bildiğini kaydeden Gül, bütün kurumların işbirliğiyle hazırlanan ve geçen nisanda Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan ile kamuoyuna duyurdukları yol haritasını hatırlattı. Gül, meseleler teknik bazda ele alındığında 2007-2013 arasında Türkiye'nin üzerine düşeni yapacağını, tüm bu çalışmaların önce Türk halkının çıkarına olduğunu, aynı zamanda AB sürecinde beraber olmaya çalışılan dünyayla bütünleşmeyi hedeflediğini belirtti.

Kıbrıs sorunu

Kıbrıs konusunun da siyasi bir konu olarak görüşmede gündeme geldiğini kaydeden Gül, bu meselenin BM çerçevesinde çözümlenmesi gereğini vurguladıklarını ifade etti. Gül, "Bu problemin kapsamlı bir çözüm için BM platformundan AB platformuna kaymasının doğru olmadığını ve bu konuda da herkesin dikkatli olması gerektiğini paylaştık" diye konuştu.

Görüşmede ele alınan diğer konuları İran, Irak, Orta Doğu barış süreci, Lübnan'daki olaylar, Suriye'nin barış sürecine katılımı, Orta Asya ve Kafkaslar olarak sıralayan Gül, bunun gibi pek çok konuyu görüşme fırsatı bulduklarını ve karşılıklı görüş alışverişinde bulunduklarını söyledi.

Terörle mücadele

Gül, toplantıda terörle mücadele konusunun da ele alındığını, özellikle terör örgütünün son günlerde sivillere ve güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırıları hakkında AB yetkililerine bilgi verdiklerini belirtti.

Kuzey Irak konusunun da gündeme geldiğini belirten Gül, "Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğüne çok önem verdiğini ve herhangi bir gizli ajandası olmadığını, ancak sınırında herhangi bir şekilde, Türkiye'ye yönelik aleyhte faaliyetler, terörist faaliyetler söz konusu olduğunda şüphesiz ki bununla ilgili her türlü tedbiri almaya da hakkı ve hukuku olduğunu açıkça söyledim" dedi.

Gül, PKK'yı terör listesine alan AB tarafının da bu konuda kuvvetli mesajlar verdiğini ve terörle mücadelede AB'nin Türkiye ile yakın işbirliği içinde olacağını bildirdiğini kaydetti.

Gül, iç siyasi gelişmeler ve seçim sürecine ilişkin bir soru üzerine de şunları söyledi:

"Bize düşen şey geleceğe bakmaktır. Olan olmuştur, onlarla uğraşmadan geleceğin çok daha güçlü olmasıdır. Bununla ilgili de zaten Mecliste erken seçim kararı aldık. Dolayısıyla genel seçimler 22 Temmuz'da yapılacaktır. Şimdi seçim süreci başlamıştır. Kısa bir süre sonra da halk her şeye karar verecektir.

Ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçiminin TBMM'de zorlaştığı ve kilitlendiği için TBMM yine bir

anayasa değişikliği yapmıştır ve anayasa değişikliğini üçte iki çoğunluğun üstünde bir rakamla Sayın Cumhurbaşkanına göndermiştir ve şimdi artık Sayın Cumhurbaşkanının onayı beklenmektedir.

Dolayısıyla Türkiye'de demokrasi çalışıyor. Türkiye, 1980'lerin, 1970'lerin, 1960'ların Türkiye'si değildir. AB ile müzakere eden bir ülkeyiz biz. Bu tip politik krizler olabilir, olmuştur, ama onlara takılacak halimiz yoktur. Biz geleceğe bakıyoruz. Reform süreci güçlü şekilde devam edecektir. Herhangi bir şekilde önemli meselelerimizden, önemli konulardan taviz veya onları herhangi bir şekilde ihmal söz konusu değildir. Bunların hepsi hükümetin kontrolü altındadır. Dünkü toplantı bunun bir göstergesidir. Biz demokrasinin çalışmasını göstereceğiz halka ve tüm dünyaya. Türk demokrasisi daha da kuvvetlenerek yoluna devam edecektir."

301. maddenin değiştirilmesi ve Kıbrıs

Diplomatik kaynaklardan alınan bilgiye göre, Türkiye-AB Troykası Dışişleri Bakanları Toplantısında, TCK'nin 301. maddesinin değiştirilmesi konusu da, AB tarafının altını çizdiği önemli konular arasında yer aldı. Bu bağlamda, AB tarafınca, 301. madde çerçevesinde çok sayıda dava olduğuna dikkat çekildiği belirtildi.

Toplantıda Kıbrıs konusu ele alınırken, Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier, konunun çözülmemiş olmasından duyulan rahatsızlığı dile getirdi. Steinmeier, Ankara Protokolü kapsamında yaşanan sıkıntılara ve KKTC'ye yapılması öngörülen yardımların yapılamamış olmasına vurgu yaptı.

AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Rehn, Kıbrıs'ta kapsamlı bir çözümün gerekliliğine işaret etti. Böylelikle AB'nin Rum tarafının tercih ettiği "parça başı çözüm"den yana olmadığının vurgulanmış olduğuna dikkat çekildi.

Rehn, Kıbrıs konusunda çözümün yerinin BM çatısı olduğuna da işaret etti.

Toplantıda Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) da gündeme geldi, bu çerçevede AB yetkililerince, Türkiye'nin güvenliğe yapacağı katkının ve özellikle Kosova'da üstlendiği rolün önemine değinildi.

Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Türkiye'nin AB üyeliğine ilişkin görüşünün ise toplantı kapsamında gündeme gelmediği öğrenildi.

KIBRIS 05/06/07

 

                                                   

Times Gazetesi muhabiri Henley, Şehit Aileleri Derneği Müzesi'ni ziyaret etti

Dernekten verilen bilgiye göre konuk gazeteci ziyarette, Dernek Başkanı Ertan Ersan tarafından Kıbrıs konusunda bilgilendirildi.

Kayıplar konusunda da geniş bilgi verilen Henley, dernek binasında bazı kayıp aileleriyle de görüştü.

Konuk muhabire, "Kıbrıs'ta Katliamlar CD"si ve Güney'deki şehitliklerin durumunu gösteren broşür de verildi.

KIBRIS 05/06/07

 

Tazmin Komisyonu’na giden Rumlara hakaret

Rum basını, KKTC’deki Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumların isimlerini ‘utanç listesi’ olarak açıkladı.

AA

Güncelleme: 15:50 TSİ 06 Haziran 2007 Çarşamba

 

LEFKOŞA - Rum Sigma televizyonu ve aynı yayın grubuna ait Simerini gazetesi, KKTC’deki eski mallarıyla ilgili takas, iade veya tazminat seçeneklerinden birini elde etmek amacıyla KKTC’deki Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran Rumlardan 20’sinin ismini yayımladı. İsimlerinin baş harfleri açıklanan Rumlar, Komisyon’a başvurmaları nedeniyle aşağılandı.

‘Ata topraklarını haraç mezat satmak için’ Komisyon’a başvurmakla suçlanan Rumların ‘utanç listesi’, Sigma TV tarafından, Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas ile Rum Başsavcı Petros Kliridis’e verildi.

Hristofyas, Komisyon’a başvurularla ilgili, “Vatandaşlarımızın, hukuki hiçbir varlığı olmayan bu komisyona başvurmalarını araştırayım. Elbette bu komisyonun yasa dışılığı konusunda savaş vereceğiz ve bu savaşı Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazanacağımızı umuyorum. Halkı, soğukkanlı olmaya çağırıyorum, çünkü konu üç veya beş veya on veya yüz vatandaşın adalete ermesi konusu değildir. Çabalarımızın bölünmesiyle değil, ortak mücadeleyle adalete ermeleri gereken on binlerce kişiden söz ediyoruz” diye konuştu.

Rum basınında yayımlanan listede, Mal Tazmin Komisyonu’na başvuran 20 Kıbrıslı Rum’un ismi, KKTC’de eski mallarının yerleri, talep ettikleri tazminat miktarları da bulunuyor.

Listeye göre, talep edilen en düşük tazminat bedeli Yeni Erenköy’deki mülk için 60 bin Kıbrıs Lirası, en yüksek tazminat ise Güzelyurt’taki bir mülk için 12 milyon 800 bin Kıbrıs Lirası. Talep edilen mallarsa Tatlısu, Gazimamağusa, Güzelyurt, Çatalköy, Beylerbeyi, Haspolat, Yeni Erenköy ve Alsancak’ta bulunuyor.

Komisyon, dün ilk kez AİHM’de başvurusu bulunan bir Rum’un davasında takas kararı almıştı. Komisyon’a, yaklaşık bir buçuk yılda 182 başvuru yapıldı. Bu başvuruların 22’si sonuçlandırıldı.

Rum basınından "utanç listesi"


6 Haziran, 2007 15:31:00 (TSİ) CNN TURK

Kıbrıs Rum basını, KKTC'deki eski mallarıyla ilgili takas, iade veya tazminat seçeneklerinden birini elde etmek amacıyla KKTC'deki Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran Rumların isimlerini ''utanç listesi'' olarak açıkladı.

Rum Sigma televizyonu ve aynı yayın grubuna ait Simerini gazetesi, Komisyon'a başvuran Rumlardan 20'sinin ismini yayımladı.
 
İsimlerinin başharfleri açıklanan Rumlar, Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvurmaları nedeniyle aşağılandı.
 
"Ata topraklarını haraç mezat satmak için" Komisyon'a başvurmakla suçlanan Rumların "utanç listesi", Sigma TV tarafından, Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris Hristofyas ile Rum Başsavcı Petros Kliridis'e verildi.
 
Hristofyas listeyi alırken, "Görevim, bana teslim ettiğiniz bu listenin doğruluğunu denetlemek ve ona göre çalışarak ve siyasi parti başkanlarını ve meclisi bilgilendirmektir" dedi.
 
Hristofyas, Komisyon'a başvuran Rumları, şu sözlerle eleştirdi:
 
"Vatandaşlarımızın, hukuki hiçbir varlığı olmayan bu komisyona başvurmalarını araştırayım. Elbette bu komisyonun yasadışılığı konusunda savaş vereceğiz ve bu savaşı Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi'nde kazanacağımızı umuyorum. Halkı, soğukkanlı olmaya çağırıyorum, çünkü konu üç veya beş veya on veya yüz vatandaşın adalete ermesi konusu değildir. Çabalarımızın bölünmesiyle değil, ortak mücadeleyle adalete ermeleri gereken onbinlerce kişiden söz ediyoruz"
 
Rum Başsavcı Petros Kliridis de dosyayı alırken, "içerdiği bilgilerin yetkili devlet birimleri için büyük öneme sahip olduğunu" ifade ederek, "bu bilgileri en iyi nasıl değerlendirebileceğine bakacağını" söyledi.
 
Sigma TV ve Simerini gazetesinin yayımladığı listede, Komisyon'a başvuran 20 Kıbrıslı Rumun ismi, KKTC'de eski mallarının yerleri, talep ettikleri tazminat miktarları da bulunuyor.
 
Listeye göre, talep edilen en düşük tazminat bedeli Yeni Erenköy'deki mülk için 60 bin Kıbrıs Lirası (KL), en yüksek tazminatsa Güzelyurt'taki bir mülk için 12 milyon 800 bin KL.
 
Talep edilen mallarsa Tatlısu,Gazimağusa, Güzelyurt, Çatalköy, Beylerbeyi, Haspolat, Yeni Erenköy ve Alsancak'ta bulunuyor. Yaklaşık 1.5 yıldan beri çalışmalarını sürdüren Taşımaz Mal Komisyonu'na bugüne kadar 182 Rum başvurdu.

 

 

İzolasyonlar kaldırılsın

Ban Ki-Moon, Avrupa Birliği'nin (AB) Kıbrıslı Türklere yönelik mali yardım paketine atıfta bulunarak, "Bu yardımın hedefi, iki toplum arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkların azaltılmasına yardımcı olmak ve bunun, selefimin (Kofi Annan) 28 Mayıs 2004 raporunda çağrıda bulunmuş olduğu ve benim de desteklediğim Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılmasına yönelik olumlu bir adım olarak nitelendirilmesi gerekiyor" dedi.

Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün (UNFICYP) görev süresinin yenilenmesi hakkındaki raporunda, selefi Kofi Annan'ın 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda Kıbrıslı Türklere uygulanan izolasyonların kaldırılması çağrısını desteklediğini söyledi.

Moon, Avrupa Birliği'nin (AB) Kıbrıslı Türklere yönelik mali yardım paketine atıfta bulunarak, "bu yardımın hedefi, iki toplum arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkların azaltılmasına yardımcı olmak ve bunun, selefimin (Kofi Annan) 28 Mayıs 2004 raporunda çağrıda bulunmuş olduğu ve benim de desteklediğim Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılmasına yönelik olumlu bir adım olarak nitelendirilmesi gerekiyor" dedi.

Ban Ki-Moon, özellikle günlük konular ve uzlaşmazlıkların çözülmesi mekanizması hakkında 8 Temmuz mutabakatıyla ilgili olarak adadaki iki taraf arasındaki farklılıkların devam ettiğini de söyledi.

BM Genel Sekreteri'nin raporunun Güvenlik Konseyi'ne sunulması öncesinde Kıbrıs Haber Ajansı (KHA) elde ettiği bilgilere göre, Moon, raporunda, iki toplum liderinin Temmuz 2006'da "suçlama oyununa" bir son vererek sürecin başarılı olması için "uygun atmosferin" oluşmasını sağlayacakları taahhütlerine rağmen tarafların karşılıklı olarak şikâyetlerde bulunmaya devam ettiklerini belirtti.

KHA kaynaklarına göre, Moon raporunda ayrıca "geçen altı ay süresince Kıbrıs'taki BM Özel Temsilcisi Michael Moller'in, 8 Temmuz mutabakatının uygulanmasını sağlamak hedefiyle iki toplum lideri ve temsilcileriyle yoğun görüşmelerle çabalarını sürdürdüğü" de belirtildi.

BM Genel Sekreteri Moon, raporunda "Şu ana kadar, özel temsilci ve iki taraf arasındaki bir dizi ikili görüşmelerin yanı sıra iki toplum liderinin danışmanları ve özel temsilcimden oluşan koordinasyon komitesinin on dört toplantısı yapıldı. Koordinasyon komitesinin ana hedefi, özlü konuları ele alacak olan iki toplumlu çalışma gruplarının ve insanların günlük yaşamlarını etkileyen konuları görüşecek teknik komitelerin başlaması konusunda anlaşılmasını hedefliyordu" dedi.

BM Güvenlik Konseyi, "teknik komiteler ve çalışma gruplarının ele alacağı konuların listesi hakkında bir ön anlaşma dâhil olmak üzere süreçle ilgili ilerleme kaydedilmesi üzerine uzlaşma sağlandığını ancak, "özellikle günlük konular ve uzlaşmazlıkların çözülmesi mekanizması konusunda mutabakatın yorumlamasıyla ilgili farklılıkların devam ettiğini" vurguladı.

KHA ayrıca Moon'un raporunda, Kıbrıs Türk tarafındaki inşaatlardaki artış eğiliminin kapsamlı bir çözüme yönelik çabaları karmaşıklaştırmasından dolayı endişe yaratmaya devam ettiğini belirttiğini bildirdi.

"UNFICYP'in Kıbrıs Rum tarafının, Rizokarpaso'da Kıbrıslı Rumlara ait evlerin yıkıldığı yönünde şikâyetler aldığına" işaret eden Moon, "UNFICYP bunu teyit etmiş olduğunu ve Kıbrıs Türk tarafına Kıbrıslı Rum ev sahiplerinin izni olmadan bu evlerin yıkılması eylemini protestoda bulunduğunu" da kaydetti.

Moon, UNFICYP personelinin ev ziyaretleriyle ilgili kısıtlamalarından dolayı Karpaz bölgesindeki Kıbrıs Rum toplumuna ulaşmada güçlüklerle karşılaştığını belirterek, UNFICYP'in bu yeni uygulamayı protesto ettiğini de vurguladı.

Moon, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması sorumluluğunun Kıbrıslıların elinde olduğu inancını dile getirerek, BM'nin uzlaşmanın sağlanmasına ve siyasi bir süreci desteklemeye bağlı olduğunu yineledi.

UNFICYP ile ilgili olarak Ban, Kapsamlı bir çözümün bulunamaması halinde UNFICYP'in varlığının adada önemli olmaya devam edeceğini belirterek, Güvenlik Konseyi'ne UNFICYP'in görevini, 15 Aralık 2007'ye kadar 6 ay daha uzatmayı tavsiye etti.

KIBRIS 06/06/07

 

"Hileli" ticarette KKTC köprü mü?

MOBİLYA DA YAKALADILAR... KKTC'yle iyi ticari ilişkileri bulunan Mersin'deki K.L. şirketinin KKTC'ye göndereceği mobilya ve aksesuarlarında eksik yükleme yapıldığı saptandı. Kontrolde, Volvo marka FH 420 1108R plakalı TIR'da eksik mal olduğu, oysa gümrüğe kabarık bir fatura ile "olmayan mallarla" ilgili beyanda bulunulduğu belirtildi. Olay yetkili makamlarca doğrulandı

"HER İKİ TARAF DA KAZANIYOR"... Ülkedeki denizcilik çevreleri, bu işten hem Türkiye'deki, hem de KKTC'deki şirketin çıkarı olduğuna dikkat çekerek, "Türkiye'deki şirket yüzde 18'lik KDV iadesinden yararlanıyor. Eksik yüklemeye karşın fatura yüksek tutuluyor. Böylece yüklemesi yapılmayan maldan KDV iadesi alıyorlar. Bu işte karşı tarafın da mutlaka çıkarı oluyor. KKTC limanlarını da buna alet etmeye çalışıyorlar" şeklinde konuştu.

Dilek ÇETEREİSİ

Ticarette en çok mal satın aldığımız ülke konumundaki Türkiye'nin Mersin Taşucu Limanı'ndan KKTC'ye "hileli" evrakla mal sokmaya çalışan bir firma, geçtiğimiz hafta yükleme esnasında suçüstü yakalandı.

Taşucu Gümrük Müdürü Öktem Atay olayı doğrulayarak, söz konusu firma hakkında Türkiye savcılığına suç duyurusunda bulunduklarını söyledi.

Türkiye'de faaliyet gösteren bazı firmaların KKTC'ye yaptığı ihracatta bu yönteme sık sık başvurduğundan şikayet eden KKTC denizcilik çevreleri, bu işten mutlaka her iki tarafın çıkar sağladığına işaret ederek denetimlerin önemine vurgu yapıyor.

Türkiye'deki vergi mevzuatına dikkat çekerek yüzde 18'lik KDV iadesini anımsatan denizcilik çevreleri, "Bunu hep yapıyorlar. Eksik yüklemeye karşın faturayı yüksek tutuyorlar. Böylece yüklemesi yapılmayan maldan KDV iadesi alıyorlar. Örneğin 10 milyarlık mal ihraç ederken, gümrüğe 50 milyarlık fatura ibraz ediyorlar. Dolayısıyla 'hileli' evraklarla haksız kazanç sağlamaya çalışan bazı iş çevreleri, KKTC limanlarını da buna alet etmeye çalışıyorlar" şeklinde konuştu.

Eksik mobilya yüklediler

Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgilere göre, son olay, Mersin Taşucu Limanı'nda 30 Mayıs 2007 tarihinde meydana geldi.

KKTC'yle iyi ticari ilişkileri bulunan Mersin'deki K.L. şirketinin KKTC'ye göndereceği mobilya ve aksesuarlarının yükleme işlemleri sırasında, gümrüğe ibraz edilen mal listesiyle gerçek yüklemesi yapılan mal arasında yüklü miktarda açık olduğu görüldü.

Gümrük memurlarının, eksik yüklemenin, onlarca TIR arasında Volvo marka FH 420 1108R plakalı TIR'da yapıldığını saptadığı belirtildi. Taşucu Gümrüğü'ne ibraz edilen liste ile yükleme arasında büyük fark olduğunu tespit eden gümrük memurlarının, olaydan hemen müdürlerini haberdar ettikleri ve işlerin sarpa sarması üzerine de konunun savcılığa havale edildiği ifade edildi.

İlgili firma yetkililerinin, yüksek faturaya rağmen eksik yüklemenin bir yanlışlık sonucu yapıldığını iddia ettikleri öne sürüldü.

Taşucu Gümrük Müdürü: Gereğini yaptık

Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Mersin Taşucu Gümrük Müdürü Öktem Atay, "Rutin muayene kriterlerimiz vardır. Yükleme esnasında bunlara bakarız. Burada noksan yükleme yapıldığını saptayınca gereğini yaptık" dedi.

Öktem Atay, konuyu Türkiye'deki Cumhuriyet Savcılığı'na intikal ettirdiklerine dikkat çekerek, daha fazla konuşmasının doğru olmadığını söyledi.

KIBRIS 06/06/07

 

Tazminat alan Rumlar mülkiyet hakkını yitirecek

TAHSİSTEN KULLANIMDA OLAN MALLARIN İADESİ ÇÖZÜM SONRASI... Mülkiyet Yasası'na göre, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun tazminata karar verilmesi halinde, bu miktar devlet adına İçişleri Bakanlığı tarafından ödeniyor. Tazminat alan Rum'un mülkiyet hakkı da ortadan kalkıyor. Tahsisten kullanımda olan veya inkişaf edilmiş malların iadesi yönünde karar alınması halinde ise, iade yasayla çözüm sonrasına erteleniyor. Eşdeğer karşılığı mallar ise iade kapsamı dışında

LOİZİDU'YA İADE ASKIDA... Rumların mülkiyetle ilgili davalarında ilk örneği oluşturan Loizidu davasında AİHM, tazminat ödenmesi ve malın iadesi yönünde karar almıştı. Loizidu'ya tazminatı Türkiye tarafından ödenirken, Girne'deki malın iadesi "iç hukuk" ile ilgili gelişmeler nedeniyle askıya alınmıştı. AİHM, yıllar süren davanın ardından geçtiğimiz günlerde de Arestis davasını sonuçlandırmış ve bu ikinci davada Türkiye'yi yaklaşık 1 milyon Euro tazminata mahkum etmişti

Nezire GÜRKAN- (TAK)

Kıbrıs sorununun temel noktalarından mülkiyet konusuna "iç hukuk" oluşturma hedefiyle mahkeme statüsüyle çalışmalarını sürdüren Taşınmaz Mal Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gündeminde başvurusu bulunan bir Rum'la ilgili "takas" kararıyla bir ilke imza attı.

Taşınmaz Mal Komisyonu'na Rumlardan gelen başvuru sayısı 182'ye ulaşırken, AİHM gündeminde başvurusu bulunan bir Rum ilk kez komisyona başvurdu.

Örnek niteliğindeki söz konusu başvurunun "takas" formülüyle sonuçlandırılmasıyla, komisyonun "iç hukuk" olarak kabul edilme sürecinin güçlenmesi ve AİHM gündemindeki diğer davalara da emsal oluşturması bekleniyor.

Toplam 182 dosyadan 22'si sonuçlandı... Çoğunluk tazminat

TAK muhabirinin Taşınmaz Mal Komisyonu'ndan aldığı bilgiye göre, yaklaşık 1,5 yıldan beri çalışmalarını sürdüren komisyona Rumlardan gelen başvuru sayısı 182'ye ulaştı.

Bu dosyalardan 22'sinin görüşülerek sonuçlandırıldığını, diğer dosyalarla ilgili çalışmaların sürdüğünü belirten komisyon yetkilileri, karara bağlanan 22 dosyadan 3'ü için iade, 2'si için takas, geri kalanlar için de tazminat kararı alındığını belirttiler.

Komisyonda karara bağlanan tazminatlar ödenirken, miktar hakkında bilgi vermeyen komisyon yetkilileri, iade kararı verilen 3 malın 2'sinin Tatlısu, 1'inin de Ziyamet'te olduğunu yinelediler.

İade edilen mallardan birinin Karşıyaka'da olduğu haberi asılsız

Yetkililer, iade edilen mallardan birinin Karşıyaka'da olduğuna ilişkin haber ve açıklamaları ise "asılsız iddia" olarak nitelediler.

İade edilmesine karar verilen mallarla ilgili işlemler, komisyonda alınan karar çerçevesinde İçişleri Bakanlığı tarafından yapılıyor.

2 takas... Bunlardan biri AİHM gündeminde

Cumhuriyet Meclisi'nden geçen yasayla kurulan ve mahkeme gibi çalışan Taşınmaz Mal Komisyonu, başvurulardan 2'sini de tarafların karşılıklı anlaşmasıyla "takas" formülüyle karara bağladı.

Takas formülüyle karara bağlanan dosyalardan biri, AİHM gündeminde başvurusu bulunan bir Rum'a ait olmasıyla bir ilk özelliği taşıyor.

Uzmanlar, "Arestis" davasıyla Taşınmaz Mal Komisyonu'nu "selamlayan" AİHM'nin, gündeminde bulunan dosyalardan birinin buraya taşınmasıyla komisyonu "iç hukuk" olarak kabul etme sürecinin hızlanabileceği inancında.

Rum tarafında da benzer yorumlar yapılırken, POLİTİS gazetesi geçtiğimiz gün "Komisyondan AİHM'e Bomba Dava" başlığıyla söz konusu davanın komisyonu "yasallaştırabileceği" yorumunu yaptı.

Gazete, AİHM'e başvuruda bulunan Rumlardan birinin ilk kez KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuruda bulunduğuna ve başvurunun anlaşmayla sonuçlandığına dikkat çekerek, bu anlaşmayı onaylaması halinde AİHM'nin gündemindeki tüm davaları buraya yönlendirebileceğini ve Rum yönetiminin zor durumda kalacağını kaydetti.

Gündemde bin 400 dava var

Kıbrıs sorununun kilit noktalarından mülkiyet sorununun Rumlar tarafından yoğun olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşınmasıyla, bu süreci KKTC'de ödeme yaparak durdurma hedefiyle Taşınmaz Mal Komisyonu yasayla kurulmuştu.

Karara bağlanarak sonuçlandırılan Loizidu ve Arestis davaları yanında, "ihlal" saptamasına karşın AİHM'de henüz karara bağlanmayan Rumlara ait yaklaşık 50 dava var.

Bunların "iç hukuk" sürecini aşan davalar olduğuna dikkat çeken uzmanlar, ancak bu davalara ek olarak AİHM önünde beklemesine karşın henüz herhangi bir saptama yapılmamış ve görüşülmemiş bin 400 civarında Rumlara ait dosya bulunduğuna vurgu yaptılar.

Uzmanlar, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun "iç hukuk" olarak kabul edilmesiyle, söz konusu bin 400 dosyanın AİHM gündeminden düşerek komisyona yönlendirileceğine dikkat çekiyorlar.

Loizidu'ya iade askıda

Rumların mülkiyetle ilgili davalarında ilk örneği oluşturan Loizidu davasında AİHM, tazminat ödenmesi ve malın iadesi yönünde karar almıştı. Loizidu'ya tazminatı Türkiye tarafından ödenirken, Girne'deki malın iadesi "iç hukuk" ile ilgili gelişmeler nedeniyle askıya alınmıştı.

AİHM, yıllar süren davanın ardından geçtiğimiz günlerde de Arestis davasını sonuçlandırmış ve bu ikinci davada Türkiye'yi yaklaşık 1 milyon Euro tazminata mahkum etmişti.

Arestis davası devam ederken kurulan Taşınmaz Mal Komisyonu, bu davanın hukuki süreci bakımından etkili olamamasına karşın, Arestis'e tazminat miktarının belirlenmesinde rol oynamıştı. Arestis'in 2 milyon Euro tazminat talebine karşın AİHM, komisyon tarafından önerilen yaklaşık 1 milyon Euro'yu tazminat olarak karara bağlamış, buna ek olarak komisyonun kurulmasını "selamlayarak" bundan sonraki davalarda "iç hukuk" olarak kabul edilebileceğine ilişkin mesaj vermişti.

İade hangi şartlarda... Tazminatla mülkiyet hakkı ortadan kalkıyor

Mülkiyet Yasası uyarınca mülkiyet veya kullanım hakkı gerçek veya tüzel kişiye ait olmayan; konumu ve niteliği uyarınca ulusal güvenliği, kamu düzenini ve kamu yararını tehlikeye düşürmeyecek taşınmaz mallar hemen iade kapsamında.

Tahsisten kullanımda olan veya inkişaf edilmiş malların iadesi yönünde karar alınması halinde ise, iade yasayla çözüm sonrasına erteleniyor. Eşdeğer karşılığı mallar ise iade kapsamı dışında.

Aynı yasaya göre tazminata karar verilmesi halinde, bu miktar devlet adına İçişleri Bakanlığı tarafından ödeniyor. Tazminat alan Rum'un mülkiyet hakkı da ortadan kalkıyor.

Taşınmaz Mal Komisyonu, uzun tartışmaların ardından 19 Aralık 2005'te yasalaşarak uygulamaya giren mülkiyet yasası uyarınca oluşturulmuştu.

Anayasa'nın 159'uncu maddesine göre hazırlanan "Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve İadesi" adlı yasayla oluşturulan komisyon, Kuzey'de kalan eski Rum malları için tazminat, takas ve mal iadesi öngören yasayı uygulamakla yükümlü bulunuyor.

KIBRIS 06/06/07

 

Kıbrıs Türkü'nün toplumsal mülkiyet hakları yok edildi

Vakıflar İdaresi eski Genel Müdürü Taner Derviş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından alınan Arestis kararının kabulünün, Kıbrıs Türk halkının "Vakıf emlakten kaynaklanan toplumsal mülkiyet haklarının yok edilmesi" anlamına geldiği görüşünü ifade etti.

Arestis davasına ilişkin AİHM kararını yazılı açıklamayla değerlendiren Derviş, Mal Tazmin Komisyonu'nun bir iç hukuk sistemi oluşturmadığını iddia ederek, "22 Aralık 2005 ve 7 Aralık 2006 tarihli AİHM kararları, KKTC'de oluşturulan tazminat mekanizmasını KKTC'nin iç hukuk sistemi temelinde tanımlamamaktadır" ifadelerini kullandı.

Derviş, açıklamasında şunları söyledi:

"Arestis davası ile ilgili olarak, AİHM sürecinin son aşaması gerçekleşmiş olup, tarafların temyiz başvurularının Büyük Daire tarafından görüşülmesi 23 Mayıs 2007 tarihinde reddedilmiştir. Bu durumda, AİHM'in 22 Aralık 2005 ve 7Aralık 2006 tarihli kararları kesinlik kazanmıştır.

Arestis davası sürecinde, hayati öneme sahip yanlış icraatın yanı sıra, gerçekler önemli oranda tahrif edilmiş ve kamuoyunu yanıltmaya yönelik bilgilendirme yapılmıştır. Özellikle, Taşınmaz Mal Komisyonu ile KKTC'de iç hukuk sisteminin oluşturulduğu iddia edilmiş ve AİHM sürecinin mülkiyet konusunda çözüm yolu olarak benimsenmesi ve kabul edilmesi yönünde propaganda yapılmıştır.

AİHM kararlarının özü

22 Aralık 2005 ve 7 Aralık 2006 tarihli AİHM kararları, 1974 tarihinden itibaren, Kıbrıslı Rumların Kuzey Kıbrıs'tan ayrılmak zorunda bırakıldıklarını belirterek, bu hususun insan hakları temelinde önemli bir hak ihlali olduğunu vurgulamaktadır. AİHM, bu tespitten hareketle, 1974 tarihinden sonra Kuzey Kıbrıs'tan ayrılan Kıbrıslı Rumlara kullanım kaybından kaynaklanan tazminat ödemeleri ile birlikte eski taşınmaz mallarının iadesini öngörmektedir. AİHM bu tespit ve öngörü çerçevesinde, Türkiye hükümetinin bir tazmin ve iade mekanizması oluşturmasını karara bağlamış; bu karar çerçevesinde KKTC'de Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturulmuş ve Mal Tazmin Yasası çıkarılmıştır.

Diğer taraftan, 1958 tarihinden bu yana Kıbrıs Türklerine ait gasp edilmiş haklar ile 1878 tarihinden bu yana gasp edilmiş Vakıf emlaktan kaynaklanan toplumsal haklar yok sayılmıştır.

Özetle, AİHM tarafından alınan Arestis kararının kabulü, Kıbrıs Türk Halkının Vakıf emlaktan kaynaklanan toplumsal mülkiyet haklarının kendi onay ve iradesi ile yok edilmesi anlamına gelmektedir.

Kapalı Maraş'taki mülkiyet hakları

28 Şubat 1974 tarihinde, annesinden hibe yolu ile Arestis'in edindiği taşınmaz mal Abdullah Paşa vakfına aittir. Sömürge İdaresi dönemindeki tapu kayıtlarına bakıldığı zaman, Arestis'in işgalinde olan taşınmaz malın 15 Eylül 1913 tarihli 3 adet tapu kaydında yer aldığı ve Abdullah Paşa vakfına ait olduğu açıkça görülmektedir. İlaveten,15 Eylül tarihli üç adet tapu kaydı ile Abdullah Paşa vakfına ait emlakin Arestis'in büyük babası tarafından gasp edildiği belgelenmektedir.

Ancak, AİHM bu tespit ve gerçekleri kaale almamış; Türk tarafı ise gerekli siyasi planlama, girişim ve çalışmaları yapmamıştır. Şöyle ki:

1-AİHM, herhangi bir tapu kaydı ibraz etmemesine rağmen, Arestis'i söz konusu taşınmaz malın sahibi olarak görmektedir.

2-Türk tarafı, Vakıf mülkiyetini ve Vakıf hukukunu değerlendirmede önemli zaafiyet içinde olmuştur.

3-Vakıflar İdaresi Taşınmaz Mal Komisyonu nezdinde herhangi bir girişimde bulunmamış; ayrıca Mağusa Kaza Mahkemesinde 2002 ve 2005 yıllarında alınan ve Kapalı Maraş'ın tümüyle Vakıflara ait olduğunu kanıtlayan kararları Komisyonun bilgisine getirmemiştir.

4-Taşınmaz Mal Komisyonu Arestis'e çağrı yaparak tazminat önerirken, Vakıfların mülkiyet hakkını göz ardı etmiş ve ilgili taraf olarak Kıbrıs Vakıflar İdaresine herhangi bir çağrı yapmamıştır.

Bu ihmaller ve yanlış icraat çerçevesinde AİHM sürecinde, hukuk kurallarına aykırı bir şekilde işgal edilmiş vakıf emlakın tazminat ödemeleri ile birlikte Rum işgalcilere iadesi aşamasına gelinmiştir.

KKTC'de kurulan tazmin mekanizması bir iç hukuk sistemi oluşturmamaktadır

22Aralık 2005 ve 7Aralık 2006 tarihli AİHM kararları KKTC'de oluşturulan tazminat mekanizmasını KKTC'nin iç hukuk sistemi temelinde tanımlanmamaktadır. Şöyle ki:

1-AİHM kararlarında tarafların tanımları aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.

a-Hükümet

Hükümet sözcüğü ile Türkiye Cumhuriyeti tanımlanmaktadır.

b-Müracaat Sahibi

Müracaat sahibi sözcükleri, Arestis'i tanımlamaktadır.

c-Kıbrıs Hükümeti

Kıbrıs hükümeti ifadesi ile Kıbrıslı Rumların hakimiyetindeki Kıbrıs Cumhuriyetinin tanımı yapılmaktadır.

Yukarıdaki tanımlamalardan da görüldüğü gibi AİHM, KKTC veya organlarını resmi ve yasal taraf olarak kabul etmemektedir.

2-22 Aralık 2005 tarihli AİHM kararında Türkiye Cumhuriyeti tarafından Mahkemenin uygun gördüğü çerçevede Kuzey Kıbrıs'ta bir tazmin ve iade mekanizmasının oluşturulması öngörülmektedir.7Aralık 2006 tarihli AİHM kararında ise Türkiye hükümeti tarafından söz konusu karar çerçevesinde Kuzey Kıbrıs'ta bir tazmin mekanizmasının oluşturulduğu teyit edilmiş (Madde 37) ve KKTC'de oluşturulan sistem ayrıntılı bir şekilde tarif edilmiştir.(Madde 10,11,12)

3-22 Aralık 2005 tarihli AİHM kararının 27.maddesinde, Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ı askeri kontrolü altında tuttuğu ve Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye'nin hükümranlığı altında olduğu vurgulanmaktadır.

Yukarda yer alan anlatımlardan da açıkça görüldüğü gibi AİHM, KKTC'de oluşturulan tazmin mekanizmasını KKTC'nin iç hukuk sisteminin parçası olarak görmemektedir.

AİHM, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun

kararına onay vermemiştir

AİHM, 7 Aralık 2006 tarihli kararının 37.maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti tarafından KKTC'de oluşturulan tazmin ve iade mekanizmasını Mahkemenin öngördüğü koşullara uygun bulduğunu belirtmektedir. Ancak, AİHM 22 Aralık 2005 tarihinde almış olduğu karara rağmen, Arestis'in Taşınmaz Mal Komisyonuna müracaat etme zorunda olmadığını vurgulamış ve Taşınmaz Mal Komisyonunun kararına onay vermemiştir. (Madde 37,38). AİHM, bu kararına gerekçe olarak tarafların anlaşmaya varmadıklarını vurgulamakta, daha önce Mahkemenin Arestis davası ile ilgili saptamaları olduğunu öne sürmektedir.

AİHM ve Taşınmaz Mal Komisyonu'nun

kararları birbiriyle uyumlu değildir

AİHM ve Taşınmaz Mal Komisyonunun kararları birbiriyle uyumlu değildir. Nitekim AİHM, Taşınmaz Mal Komisyonunun kararını uygun bulmayarak onaylamamıştır. Her iki karar aşağıda özetlenmiştir.

1-AİHM Kararı

AİHM, Arestis'in mülkiyet haklarını tanımakta ve saklı tutmaktadır. Mahkeme, taşınmaz malın kullanım kaybından ötürü Arestis'e 885,000 Euro tutarında tazminat ödenmesini karara bağlamıştır. Şöyle ki:

a-Kullanım kaybından kaynaklanan mali kayıplar için 800,000 Euro

b-Kullanım kaybından kaynaklanan manevi kayıplar için 50,000 Euro

c-Mahkeme masrafları için 35,000Euro

2-Taşınmaz Mal Komisyonunun Kararı

7 Aralık tarihli AİHM kararının 26.ve 27. maddelerinde Taşınmaz Mal Komisyonunun kararına yer verilmektedir. Komisyon, Arestis'e yapmış oldukları davetin reddedildiğini vurgulamış ve üç seçenekli karar üretmiştir. Şöyle ki:

a-Mali Tazminat

Komisyon, Arestis'e taşınmaz malın kullanım kaybından dolayı 246,289KL, mal karşılığı için ise 220,000 KL ödeme yapılmasını karara bağlamıştır.

b-Mal İadesi

Komisyon, ikinci seçenek olarak Kıbrıs sorununun çözümünden sonra mal iadesi üzerinde durmuştur.

c-Takas

Komisyon, üçüncü seçenek olarak, eşdeğer temelinde takas önerisinde bulunmuştur.

KKTC'DE oluşturulan Mal Tazmin Komisyonu,

AİHM'in yasa dışı icraatını aklamaya yöneliktir

AİHM'in tabi olduğu hukuki kurallara göre, müracaat sahibinin ilgili devlet bünyesindeki iç hukuku tüketmesi esastır. Ancak, Arestis'in müracaatı iç hukuk tüketilmeden AİHM tarafından kabul edilmiştir. Yasal olmayan bu icraatı düzeltmek amacıyla, AİHM tarafından alınan ve Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta bir Tazminat Komisyonu oluşturmasını öngören karar, Türk tarafının siyasi ve resmi makamları tarafından zafer nitelemeleriyle uygulamaya konmuştur. Bu uygulama ile, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan haksız tazminat davalarının önü açılmıştır.

Kıbrıs Vakıflar İdaresi'nin devre dışı bırakılmış

olması ağır sonuçları olan hukuki bir hatadır

AİHM'in tabi olduğu hukuki hükümlere göre Mahkeme şahıslar, müesseseler ve ticari şirketler aleyhine yapılan şikayetleri görüşme yetkisine sahip değildir. Bu tespitten hareketle, Vakıfların muhatap olarak devrede olması durumunda, Arestis davasının görüşülmesi hukuken mümkün görülmemektedir. Ancak, Türk tarafının hatalı ve zayıf tutumu nedeniyle Vakıfların devre dışı bırakılması, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine ağır tazminat ve insan hakları ihlalleri kararlarının alınması sonucunu doğurmuştur.

Çıkış yolu vardır

Arestis kararının kabulü halinde Vakıflara ait olan Kapalı Maraş abartılı tazminat ödemeleri ile birlikte Rum işgalcilere iade edilmiş olacak; ayrıca Türkiye - Kıbrıs ilişkilerinin uluslararası hukuk temelinde olmadığı kabul edilmiş olacaktır. Türk tarafınca yapılan hatalı ve yanlış icraatın aşağıdaki şekilde düzeltilmesi mümkündür. Şöyle ki;

1-Bilindiği gibi Kapalı Maraş'ın tümü Vakıflara ait olup, bu tespitten hareketle, Arestis ve Kapalı Maraş'taki diğer işgalciler aleyhinde lex situs ilkesi çerçevesinde, Mağusa Kaza Mahkemesinde kullanım kaybından kaynaklanan haklar için Vakıflar İdaresi tarafından tazminat davaları açılmalıdır. Bu suretle, Türk tarafı üzerinde oluşturulan ve 40 milyar dolara ulaşan tazminat baskısı ortadan kalkmış olacak; ilaveten Vakıflar adına 100 yıllık tazminat hakkı doğmuş olacaktır.

2-Vakıf mülkiyeti ile ilgili konularda muhatap Türkiye Cumhuriyeti değil Kıbrıs Vakıflar İdaresi olmalıdır. Bu suretle, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yoğunlaşan siyasi baskılar bertaraf edilmiş olacaktır.

3-Vakıflar İdaresi Kapalı Maraş'ı tasarrufuna alarak, bu bölgede bir Turizm-Ticaret merkezi oluşturmak suretiyle KKTC ekonomisi için güçlü bir cazibe merkezi oluşturmalıdır. Bu bağlamda 15,000 turistik yatak kapasitesi, 5000 ticari işyeri ve 20,000 istihdam olanağının yaratılması mümkün olacaktır.

4-Arestis'e hiçbir şekilde ödeme yapılmamalıdır. Herhangi bir ödeme yapılması halinde işgalci Rumlara tek taraflı taşınmaz mal iadesi ile birlikte ödenecek tazminat tutarı 40 milyar dolara ulaşacak; ilaveten Türkiye Cumhuriyetinin ada üzerindeki uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan hak ve mükellefiyetleri zarar görecektir.

5-Taşınmaz mal ile ilgili herhangi bir Tazmin Komisyonu'nun oluşturulması hususu KKTC'nin iç hukuku temelinde ve karşılıklılık ilkesi çerçevesinde KRY'de aynı şekilde oluşturulması kaydıyla kabul edilmelidir.

KIBRIS 06/06/07

 

Kıbrıs sorununu zamana yayma nedenleri açığa çıktı

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın Kıbrıs sorununun gerçek yönlerini uluslararası alanda saklamaya çalışarak, 8 Temmuz sürecini bloke etmeye çalışanın kim olduğunu ve Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs sorununu zamana yayma nedenlerini açığa çıkardığını belirtti.

Kıbrıs Türk halkının onay vermediği hiçbir çözümün geçerlilik kazanmayacağını vurgulayan Erçakıca, "Lillikas enerjisini uluslararası kamuoyunu yanıltmaya harcayacağına, dikkatini Kıbrıslı Türklerin hakları üzerinde yoğunlaştırsa ve bu hakları teslim etmesi gerektiğini kavrasa sorunun çözümü kolaylaşacak" dedi.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca haftalık basın brifinginde, Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın yurt dışı ziyaretlerindeki açıklamalarının eldeki tek süreç olan 8 Temmuz sürecine nasıl baktığını çok net ortaya koyduğunu vurguladı.

Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın sadece adada Türk Silahlı Kuvvetleri'nin varlığına vurgu yaparak Kıbrıs sorununu buna indirgemeye çalıştığını ifade ederek, "Türkiye'nin AB üyelik müzakereleriyle Kıbrıs sorunu arasında bağlantı kuran Lillikas, böylece Kıbrıslı Rumların Türkiye'den AB müzakereleri yoluyla ödünler koparıp Kıbrıslı Türkleri asimile etmek hedefini de ortaya koymaktadır" diye konuştu.

Erçakıca, Lillikas'ın demeçlerinde Kıbrıslı Türklere yardımdan ve sorunun AB müktesebatı içinde çözümünden söz ederken, iki tarafın anlaşmasından hiç söz etmediğine işaret ederek, tüm Kıbrıs adına AB üyesi olmalarıyla Rumların, Kıbrıs sorunundaki tüm parametreleri kendi lehlerine değiştirebileceklerine inandığını, Lillikas'ın yurt dışında muhataplarını buna ikna etmeye çalıştığını anlattı.

Rumlar işbirliğini reddediyor

Erçakıca, önceki gün Alithia gazetesinin bir haberiyle, Pertev-Conis görüşmelerinde tartışılanların "sözcükler" olduğunu yazdığına, Rum Yönetimi'nin "işbirliği" sözcüğünün metinlerde yer almasından bile hoşlanmadığının bu gazetede ifade edildiğine de dikkat çekti.

Erçakıca, Alithia gazetesinde önceki gün yayımlanan "'İşbirliği' Kelimesinde Uyuşmuyorlar- 8 Temmuz Süreci Çöküşte" başlıklı haberle ilgili soruyu yanıtlarken, bu haberin kabaca doğru olduğunu, işbirliğini Rumların reddettiğini, Kıbrıs Türk tarafının işbirliğinden yana olduğunu söyledi.

"8 Temmuz süreci işbirliği zeminini hazırlamayacaksa ne içindi" diye soran Erçakıca, "Eğer kavga edilecekseydi teknik komite kurmaya gerek yok. Komiteler günlük hayatın sorunlarını çözme amacıyla düşünüldü" dedi.

Teknik düzeyde çalışmalar devam ediyor

Erçakıca, Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev ile Rum Yönetimi Diplomatik Büro Şefi Tasos Conis'in görüşmelerine bakarak 8 Temmuz sürecinde neler olduğunu aktardıklarını, birkaç gündür teknik düzeyde çalışmalar yapıldığını ancak verilmiş sözlere bağlı kalarak içeriği açıklamadıklarını da kaydetti. Erçakıca, teknik çalışmaların, komitelerin isim ve içerikleri üzerindeki çalışmanın devam ettiğini bildirdi.

8 Temmuz sürecinin ilerleyip ilerlemediği veya bu ilerlemeyi kimin engellediği konusuna yoğunlaştıklarını belirten Hasan Erçakıca, Kıbrıs Türk tarafının bütün çabasını Kıbrıs sorununa karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulmaya yoğunlaştırdığını anlattı.

Erçakıca, "Bunun için BM Genel Sekreteri'nin ve AB Genel İşler Konseyi'nin işaret ettiği doğrultuda izolasyonların kaldırılmasının, Kıbrıs sorununa bütünlüklü ve erken bir çözüm bulunması için başlıca motivasyon kaynağı olacağını düşünüyor ve bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bütün uluslararası ilişkilerimiz bu temelde sürdürülmektedir" dedi.

Rum tarafının ise AB üyeliğinin avantajlarıyla Kıbrıs Türklerine, Türkiye üzerinden baskı yaparak istedikleri çözümü dayatmak için çaba gösterdiğine dikkat çeken Erçakıca, Kıbrıs sorununun 1974'te veya 1 Mayıs 2004'te ortaya çıkmadığını, Rum tarafının adadaki yönetim haklarını Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istememesinden kaynaklanan 44 yıllık bir sorun olduğunu ifade etti.

Erçakıca, "Lillikas'ın uluslararası alandaki faaliyetleri bu gerçeği ve Kıbrıs sorununun gerçek yönlerini saklamayı başarsa bile, bunu Kıbrıs Türk halkından saklamak mümkün değildir ve Kıbrıs Türk halkının onay vermediği hiçbir çözüm Kıbrıs'ta geçerlilik kazanmayacaktır. Esas muhatapları Kıbrıslı Türklerdir" dedi.

Diplomatlar da sormalı... Süreçten beklediği nedir?

Lillikas'ın faaliyetlerinin 8 Temmuz sürecini bloke etmeye çalışanın kim olduğunu ve Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs sorununu zamana yayma nedenlerini de açığa çıkardığını belirten Erçakıca, "Kıbrıs sorununa barışçı ve karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunmasından yana olan ülke diplomatları ve liderlerinin bu tarz konuşmalarına muhatap kaldıkları her ortamda Lillikas'a bu görüşlerinin 8 Temmuz sürecini ilerletmeye nasıl yardımcı olmasını beklediğini sormaları gerektiğini düşünüyor ve buna büyük önem veriyoruz. Soralım ve öğrenmeye çalışalım: Kıbrıs Rum tarafının 8 Temmuz sürecinden beklediği nedir" diye konuştu.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, dünkü brifinginde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görüşülmesi tamamlanan Arestis davasına da değindi ve bu konuda yanıltıcı izlenimler yaratıldığını söyledi.

AİHM'in Arestis davasında verdiği kararı Büyük Daire nezdinde temyiz etmeye çalışanın Rum tarafı olduğuna işaret eden Erçakıca, Büyük Daire'nin bu davayı yeniden görüşmemeyi kararlaştırarak Rum başvurusunu reddettiğini kaydetti.

"Başvurusu reddedilen taraf olmaktan mutlu olmak herhalde Kıbrıslı Rum liderlere özgü bir duygudur, tabi ki biz bunu anlamakta zorlanıyoruz" diyen Hasan Erçakıca, AİHM Büyük Dairesi'nin Kıbrıs Rum başvurusunu reddederek, daha önceki kararında ısrar ettiğini belirtti. Bu karada, Kuzey Kıbrıs'ta Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturulmasından olumlu bahsedildiğini ve bu çabanın selamlandığını hatırlatan Erçakıca, bu durumda AİHM'in tutumunu Taşınmaz Mal Komisyonu'nun uluslararası geçerliliğini artırıcı bir tavır olarak görmek gerektiğini ifade etti.

Erçakıca, bu tutumun, tartışmaların sona erdiği anlamına gelmediğini de belirterek, Komisyon'un etkin çalışmasının ve kararlarının uygulanmasının önemine dikkat çekti.

Kıbrıs Türk tarafının, Rum tarafının AİHM Büyük Daire'ye başvurması üzerine söz konusu emlakın vakıf malı olduğuna ilişkin belgeleri sunma olanağı bulmak amacıyla başvuruda bulunduğunu dile getiren Hasan Erçakıca, başvurunun kabul edilmemesi nedeniyle Türk tarafının bu konudaki iddialarının da görüşülemediğini kaydetti.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, "Bu konudaki tutumumuzun AİHM tarafından reddedildiğine dair haberler gerçeği yansıtmıyor. Bu konudaki çalışmalar ilerletilmiş ve daha esaslı kanıtlara ulaşılmıştır. Elde edilen bilgiler başka davalarda ilgili oldukları ölçülerde AİHM'in bilgisine getirilecektir" dedi.

KIBRIS 06/06/07

 

Kıbrıs sorunu mazeret olarak kullanılıyor

TC Devlet Bakanı ve baş müzakereci Ali Babacan, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde Kıbrıs'ın biraz mazeret olarak kullanılıp Türkiye'nin bu müzakerelerdeki hızının biraz yavaşlatılmak istendiğini, 8 faslın Kıbrıs ile ilgili sorunlar çözülmeden resmen açılmayacağını söyledi.

''Türkiye ve AB: Avrupa Enerji Politikası için Hep Birlikte'' konferansında konuşan Babacan, Türkiye'nin AB ilişkilerinin, özellikle 2006 yılı sonunda Kıbrıs sorunu etrafında yoğunlaşan tartışmalarla beraber oldukça zor bir dönemden geçtiğine işaret ederek, belki de Kıbrıs'ın biraz mazeret olarak kullanılıp Türkiye'nin bu müzakerelerdeki hızının biraz yavaşlatılmak istendiğini, 8 faslın Kıbrıs ile ilgili sorunlar çözülmeden resmen açılmayacağını söyledi.

Ali Babacan, AB üye ülkelerde, Almanya ve Fransa'da yapılan seçim kampanyalarında Türkiye'nin çok konuşulduğuna, AB'nin ve bazı kurucu büyük ülkelerin onca iç problemleri olmasına rağmen Türkiye'nin belki de en çok konuşulan 10 konudan birisi olduğuna dikkati çekti.

Türkiye'nin AB katılım müzakerelerinin devam ettiğini belirterek, ''Her ne kadar dışarıdan bakıldığında bu sıkıntılı bir süreç olarak görülse de aslında teknik, hukuki süreç; aynı kararlılıkla ve özellikle Alman dönem başkanlığında artan bir ivme ile devam ediyor'' dedi.

Babacan, konferansta, herkes için hayati önem taşıyan enerji konusunu Avrupa Komisyonu ve üye ülke temsilcileri ile birlikte ele alıyor olmalarının, Türkiye-AB ilişkilerinde kat edilen mesafe açısından başlı başına önemli bir gösterge olduğunu söyledi.

Babacan, konferansın bu niteliği ile dahi Türkiye-AB ilişkilerinin ulaştığı noktayı, işbirliğinin boyutları ve paylaşılan ortak konuları göstermesi bakımından memnuniyet verici olduğunu ifade ederek, artık dünyada ucuz enerjinin bittiği bir döneme girildiğini kaydetti.

KIBRIS 06/06/07

 

İki toplumlu "İnsan ve Doğa" sergisi açıldı

Serginin açılışı, Avustralya'nın Lefkoşa Büyükelçisi Garth Hunt tarafından yapıldı. Açılış törenine Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Özoprak ile Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev de katıldı.

Kıbrıs'ın Kuzey'i ve Güneyi'ndeki doğal güzellikler ile felaketlerin yaklaşık 200 fotoğrafla yansıtıldığı sergi, perşembe gününe kadar ziyarete açık olacak.

Sanat en etkili yol

Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Öztoprak açılış öncesi yaptığı konuşmada, "Çevre için yapılacak çok şeyler var" dedi

Öztoprak, konuları farklı ifade etme yöntemleri bulunduğunu ancak en iyi etki yaratan yöntemin sanatsal etkinlikler olduğunu kaydetti ve serginin düzenlenmesine katkı koyanlara teşekkür etti.

Su kaynaklarının yönetimi çok önemli

Avustralya Büyükelçisi Garth Hunt da, serginin açılışını yapmak için davet edilmesinden onur duyduğunu belirterek, bu daveti kabul etmesinde bazı nedenlerin etkili olduğunu söyledi.

Kıbrıs ve Avustralya'da yaşayan insanların doğaya verilen önem ve doğanın korunması konusunda benzer değerlere sahip olduklarını, bunun yanında iki ülke coğrafyasının da kurak ve hassas ekosisteme sahip olduğunu belirten Hunt, Kıbrıs'ın kuraklığın etkili olduğu ve su kıtlığının yaşanabileceği bir döneme girdiğini kaydetti.

Hunt, Avustralya'nın ise kimi kesimlere göre yüzyılın en kurak dönemini yaşamakta olduğunu belirterek, "Su kaynakları yönetimi Kıbrıs ve Avustralya için en önemli konulardan biri ve iki ülke bu konuda birbirlerinin deneyimlerinden yararlanabilir" dedi.

Serginin adada etkin olan iki dernek tarafından düzenlenmesinin de katılımında etken olduğunu vurgulayan Hunt, bazen yönetim veya iş dünyası tarafından hoş karşılanmasalar da sivil toplum örgütlerinin çevre bilincinin gelişmesinde önemli rol oynadığını kaydetti.

Kıbrıs'ta da çevre gereksiz yere kurban ediliyor

Sivil toplum örgütlerinin halkı bilgilendirme yanında hükümet kararları için yürüttükleri kampanyalarla çevre için çok önemli faaliyetlerde bulunduklarını kaydeden Hunt, her yerde olduğu gibi Kıbrıs'ta da çevrenin kalkınma ve gelişmede gereksiz yere kurban edildiğini ifade etti.

Etkinliğin adadaki iki toplumun işbirliğini simgelediğini de vurgulayan Hunt, coğrafi sınır tanımayan çevresel sorunların iki kesimi de etkilediğini, bu nedenle adanın çevresel sorunlarının çözümünün iki kesimin işbirliğini gerektirdiğini söyledi.

Hunt, çevre sorunları da dâhil 8 Temmuz süreci çerçevesinde teknik sorunların görüşülmesine başlanması için engellerin aşılacağına inandığını da kaydetti.

Küresel ısınma konusuna da değinen Hunt, küresel ısınmanın Kıbrıs adasını da etkileyeceğini, bu nedenle hükümetlerin sivil toplum örgütleri ile işbirliği içerisinde mücadele etmesi gerektiğini söyledi.

Hasan Sarpten: Sergi kıyaslama imkânı verdi

Bio-Der Genel Sekreteri Hasan Sarpten de, serginin Kıbrıs'ın iki kesimindeki çevresel güzelliklerle çevresel olumsuzlukları kıyaslama imkânı verdiğini söyledi.

Hasan Sarptan, sergi çerçevesinde iki toplum arasında ortaya konan işbirliğini çevre için atılan önemli bir adım olarak niteledi.

Kıbrıs Çevre Hareketi Genel Sekreteri Lakis Dimitriades ise, ortak bir serginin düzenlenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

KIBRIS 06/06/07

 

Kasulidis’in Annan Planı iddiası

Kıbrıs Rum yönetiminin eski dışişleri bakanı Yannakis Kasulidis, Rum lider Tasos Papadopulos’un dönemin Avrupa Birliği’nin genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen’e Annan Planı’nı destekleyeceğine dair söz verdiğini iddia etti.

NTV

Güncelleme: 14:01 TSİ 07 Haziran 2007 Perşembe

 

LEFKOŞA - 2008’de yapılacak başkanlık seçiminde ana muhalefetteki Disi Partisi’nden aday olan Kasulidis, iddiasına kaynak göstermedi, ayrıntılı bilgi de vermedi. Kasulides’in açıklaması, iktidar partisi Akel’in tepkisini çekti.

Rum yönetiminden yetkililer, eski dışişleri bakanından elindeki kanıtları açıklamasını istedi.

Verheugen, 21 Nisan 2004’te yaptığı bir konuşmada, Papadopulos’un kendisini aldattığını söylemişti. Bu açıklamadan 3 gün sonra yapılan referandumda, Kıbrıs Türk halkı, Annan Planı’nı kabul etmiş, Rumlar ise plana büyük çoğunlukla karşı çıkmıştı.

 

Güney Kıbrıs'ta Türk evleri yıkılıyor


7 Haziran, 2007 14:04:00 (TSİ) CNN TURK

Kıbrıs Rum kesiminde, 1974 veya öncesinde Kıbrıslı Türklerin terketmek zorunda kaldığı taştan yapılmış evlerin yıkıldığı, taşlarının da inşaatlarda kullanılmak üzere satıldığı bildirildi.

Rum Politis gazetesinin haberinde, "Terkedilmiş Kıbrıslı Türk köylerinde taş üstünde taş kalmadı" ifadesi kullanıldı.
 
Bu işin çete tarafından sistematik şekilde yapıldığını duyuran gazete, Kıbrıslı Türk evlerinin taşlarının, bazı durumlarda tanesi 1.5 Kıbrıs lirasından (KL) satıldığını, köşe taşlarının ise 10 KL'ye (yaklaşık 30 YTL) kadar alıcı bulduğunu yazdı.

Bu durumun hem Rum polisinin, hem de "Kıbrıs Türk Malları Vasiliği"nin bilgisi dahilinde olmasına karşın, alınan önlemlerin yetersiz kaldığı kaydedilen haberde, "Asprogremo" barajı yanındaki "Finika" (Finike), "Euretu" (Dereboyu), "Sarama" (Kuşluca), "Androliku" (Gündoğdu), "Fasli" (Faslı) köyleri ile diğer birçok Türk köyünün "tam anlamıyla yağmalandığı ve taş üstünde taş kalmadığı" bildirildi.

Kimi durumlarda, çalınanların sadece evlerin taşları olmadığını, evlerin tahta kapı ve pencerelerinin de çalınarak, Kıbrıs gelenek ve tarihi eserlerine düşkün kişilere satıldığını yazan gazete, son günlerde "Terra" (Çakırlar) köyünde oturan az sayıda Kıbrıslı Rumun, kamyonların Kıbrıslı Türk evlerinden taşları alarak civarda yeni inşa edilen villalarda kullanılmak üzere götürdüğüne şahit olduğunu aktardı.
 
Tarlaların sınır taşlarını da çaldılar
 
Konuya ilişkin haberlerin Baf Kaymakamlığı'na ulaşmasından sonra köye Rum polisinin geldiği belirtilen haberde, bu duruma ilişkin şikayetlerin Rum yetkili makamlarına yaklaşık 10 gün önce yapıldığı, ancak Rum makamlarının şikayetleri dün kanıtlayabildiği kaydedildi.
 
Bölgeye dün giden Rum yetkilileri, "Holi" yolu üzerindeki tarlaların sınır taşlarının çalındığını tespit etti. Yapılan ihbarlara göre bu hırsızlıkta, kendisi de bölgede benzer taşlarla inşa edilmiş mandıralara sahip olan köy muhtarı Andonis Markitsis'in de rol aldığı belirlendi.

 

Türkiye, AB'ye askeri desteğini geri çekti

      Türkiye, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) çerçevesinde AB’ye verdiği askeri desteği geri çekti.
      AB’nin çeşitli operasyonlarına hava ve deniz unsurlarıyla desteklenmiş tugay düzeyinde desteğini 2000’li yılların başından beri sürdüren Türkiye, kararına, "sıkıntılara çözüm getirilmemesini ve beklentilerinin yanıt bulmamasını" gerekçe gösterdi.
      Güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgilere göre, Ankara’nın bu kararı, NATO ve AB nezdinde Türkiye’nin en yüksek düzeydeki askeri temsilcisi olan NATO Askeri Temsilciliği (TMR) Başkanı Korgeneral Yılmaz Oğuz tarafından, geçen Mayıs başında AB’ye resmen bildirildi.
      Türkiye’nin bu kararını NATO’ya danışmadığı ve bildirmediği, NATO bünyesinde konunun tartışılmadığı öğrenildi.
     
     KARARIN GEREKÇELERİ
      Edinilen bilgilere göre, AB’ye iletilen kararda, Türkiye’nin AGSP’yi başından beri desteklediği, AB’nin temel hedefine katkıda bulunduğu, bunu yaparken ortaya çıkan bazı sıkıntıları ve beklentileri de dile getirmeyi sürdürdüğü hatırlatıldı. Şimdiye kadar elle dokunulur bir gelişme görülmediği, Türkiye’nin AB temel hedefine yoğun katkılarının belgelerde sadece bir "ilave" olarak nitelendirilmesinin devam etmesinden kaynaklanan rahatsızlık dile getirildi.
      Türkiye’nin AGSP bağlamında tüm yükümlülüklerini eksiksiz olarak yerine getirdiği de hatırlatılan kararda, Türkiye’nin AB ile ilişkilerindeki gelişmelere değinildi, artık bir aday ülke olmak konumunun geride kaldığı, katılım müzakerelerinin başladığı ifade edildi.
      Türkiye, AB’ye katkısını geri çekme kararını bir NATO konusu olarak değerlendirmedi ve "memnuniyetsizliğini yansıttığı" bu kararı NATO’ya resmen duyurmadı. Türkiye bu kararı İttifak bünyesinde de tartışmaya açmadı.
     
     SABIR TAŞTI
      Brüksel’deki kaynaklar, AGSP operasyonlarına katkıda bulunan Türkiye’nin, operasyonların planlama boyutuna "kısmen" katıldığını hatırlatarak, Ankara’nın karar ve komutaya katılamaması durumunun devam etmesinden duyduğu rahatsızlığı uzun süre ifade ettiğini belirtiyor.
      Öte yandan, Türkiye’nin, Avrupa Savunma Ajansı ile işbirliği yapması için gerekli idari düzenlemelerin sonuçlandırılması beklentisi de yanıtsız kaldı. AB, Norveç ve Türkiye’nin ajansa katılımı için bazı özel idari düzenlemelere gidilmesini kararlaştırmış, Norveç bu konuda bir metin imzalamıştı. Türkiye’nin katılımını sağlayacak metinin imzalanması ise "AB üyesi" Kıbrıs Rum kesimi tarafından veto edilerek engelleniyor.
      Aynı sorun, AB ile bilgi alışverişine olanak sağlayacak bir güvenlik anlaşmasında da ortaya çıkıyor. Rum kesimi, uzun yıllardır üzerinde çalışılmış olan ve sonuç aşamasına gelen bu anlaşmanın imzalanmasını veto yoluyla engelliyor.
      Türkiye’nin askeri katkısını geri çekme kararının AB bünyesinde şok etkisi yarattığı, kararın ulaşmasından bu yana bazı "ikna girişimlerinin" sürdürüldüğü belirtiliyor.

MILLIYET 07/06/07

 

Öze geçmenin vakti geldi

"MASAYA OTURUN"... Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum Yönetimi ile KKTC'ye, Kıbrıs'ın tekrar birleşmesini amaçlayan müzakerelerin yolunu açacak görüşmeler için masaya oturmaları çağrısında bulundu. Raporunda, "Görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vakti geldi" ifadesini kullanan

Ki-Moon, düzenli diyalogun devam etmesinin, özellikle 2004 yılındaki referandumdan sonraki güvensizlik ortamı düşünüldüğünde küçük bir gelişme olarak algılanamayacağını belirtti

"ÇÖZÜM BULMAK ÖNCELİKLE KIBRISLILARA AİT"... Raporunda, "Güvenin tekrar inşası için tarafları, yazılı taahhütleri yerine getirmeye ve sadece sürece zarar veren karşılıklı suçlamalara son vermeye çağırıyorum" diyen Ban Ki-Moon, Kıbrıs'ta bir çözüm bulmanın sorumluluğunun öncelikle Kıbrıslılara ait olduğunu belirtti ve tüm Kıbrıslıları, adanın geleceğine dair fikir mücadelesine daha fazla dâhil olmaya davet etti. Genel Sekreter, faal ve muvaffak sivil toplumun, siyasi sürece kilit öneme sahip bir destek sağlayacağını belirtti.

BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Kıbrıs'ta taraflardan, karşılıklı suçlamalara son vermelerini istedi ve görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vaktinin geldiğini bildirdi.

Ban, BM Güvenlik Konseyine Kıbrıs konusunda sunduğu raporda, Rum Yönetimi ile KKTC'ye, Kıbrıs'ın tekrar birleşmesini amaçlayan müzakerelerin yolunu açacak görüşmeler için masaya oturmaları çağrısında bulundu.

Tarafların, doğru yönde, küçük ama artan adımlar attıklarını kaydeden Ban, düzenli diyalogun devam etmesinin, özellikle 2004 yılındaki referandumdan sonraki güvensizlik ortamı düşünüldüğünde küçük bir gelişme olarak algılanamayacağını belirtti.

"Vakti geldi"

Ban, "Görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vakti geldi" ifadesini kullandı.

BM Güvenlik Konseyi'nin, taraflara sık sık sorun yaratan konuların iki başlık altında müzakere edilmesini öngören 8 Temmuz 2006 tarihli anlaşmaya uymaları çağrısında bulunduğunu hatırlatan Ban, KKTC ile Rum kesiminin, birkaç vesileyle, bu süreci başlatmak için anlaşmaya yaklaştıklarını belirtti.

Ban, "Güvenin tekrar inşası için tarafları, yazılı taahhütleri yerine getirmeye ve sadece sürece zarar veren karşılıklı suçlamalara son vermeye çağırıyorum" dedi.

BM Genel Sekreteri, Kıbrıs'ta bir çözüm bulmanın sorumluluğunun öncelikle Kıbrıslılara ait olduğunu belirtti ve tüm Kıbrıslıları, adanın geleceğine dair fikir mücadelesine daha fazla dâhil olmaya davet etti.

Ban, faal ve muvaffak sivil toplumun, siyasi sürece kilit öneme sahip bir destek sağlayacağını belirtti.

Adadaki BM barış gücünün, siyasi süreçte somut bir gelişme olmaması nedeniyle uluslararası toplumdaki bazı kesimlerce sorgulandığını belirten Ban, kendisinin, barış gücünün varlığının önem taşıdığı inancında olduğunu, bu nedenle gücün görev süresinin 15 Aralık'a kadar 6 ay uzatılmasını tavsiye ettiğini kaydetti.

KIBRIS 07/06/07

 

İzolasyonların kaldırılmasına destek vermesi önemli

Başbakan Ferdi Sabit Soyer, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs raporunda Kıbrıslı Türkler üzerindeki izolasyonların kaldırılmasına destek verilmesinin önemli olduğunu belirtti.

Soyer dün bir kabulü sırasında bir basın mensubunun BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs raporunun ellerine ulaşıp ulaşmadığını sorması üzerine, raporun ellerine ulaştığını, raporu incelediklerini ve içinde önemli noktalar bulunduğunu söyledi.

"Benim için en önemli noktalardan birisi Genel Sekreter Ban'ın, (Kofi) Annan gibi Kıbrıs Türk halkı üzerindeki izolasyonların kaldırılması siyasetine destek vermesi ve bunun Kıbrıs Türk halkının hakkı olduğunu vurgulamasıdır" dedi.

Eski Genel Sekreter Kofi Annan'ın raporunda Kıbrıs Türk halkı üzerindeki izolasyonların vicdani ve mantıki olmadığını vurguladığını fakat bu raporun Güvenlik Konseyi'nden geçmediğini hatırlatan Soyer şöyle konuştu:

"UNICEF'ın görev süresinin uzatılması çerçevesinde bulunan bu raporda izolasyonların kaldırılması noktasını kendinin de desteklediği çerçevesindeki vurgusuyla Güvenlik Konseyi'nden kabul edilecek olması yeni bir üst noktayı bize getirmiş olacaktır ve bu Güvenlik Konseyi'nin bu raporu onaylamasıyla da bunda ne kadar haklı olduğumuz yeniden dünyaya teyit edilecektir.

Detaylarıyla ilgili olarak daha sonra tekrar açıklama yapacağız."

KIBRIS 07/06/07

 

Palmas: Ban'ın UNFICYP raporu hem olumlu, hem olumsuz

"Olumlu unsurların, 8 Temmuz Anlaşmasının uygulanması için açık bir mesajın yer alması, UNFICYP'nin adadaki varlığının devamının bir gereklilik olduğunun raporda vurgulanması" olduğunu kaydeden Palmas, Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna atıfta bulunulmasını rapordaki "olumsuz unsur" olarak niteledi.

Vasilis Palmas, "olumsuz unsurların, BM Genel Sekreterinin UNFICYP'nin Kıbrıs'taki varlığının Kıbrıs sorununun uzamasına neden olabileceği, Kıbrıslı Türklerin izolasyonu ve UNFICYP üyelerinin ara bölgede görev yaparken karşı karşıya kaldıkları zorluklarla ilgili görüşleri olduğunu" ifade etti.

Rum Sözcü Palmas, "olumlu unsurların, 8 Temmuz Anlaşmasının sapmalara yer vermeyecek veya sürecin gömülmesine izin verilmeyecek şekilde uygulanması, UNFICYP'nin adada kalmasının gerekliliğiyle ilgili açık mesaj vermesi ve UNFICYP'in görev süresinin 6 ay daha uzatılmasını önermesiyle ilgili olduğunu" kaydetti.

Palmas, "diğer bir olumlu unsurun", raporda, Kıbrıs Türk tarafındaki bölgelerde inşaatın artması, "bunun adada bir anlaşmaya varılması için harcanan çabaları zorlaştıracağı konusunda endişeye yol açmaya devam ettiğinden söz etmesi olduğunu" söyledi.

Rum Sözcü, raporun bunlardan başka, Kuzey Kıbrıs'taki Kıbrıslı Rumlara ait evlerin son zamanlarda yıkılmasına, Türk ordusunun mayınları temizlemede gecikmesine, Türk güçlerinin ara bölgeye giren vatandaşlara yönelik tutumlarına, havaya ateş açmalarına değinildiğine de işaret etti.

Palmas, "olumsuz unsurların raporun ele alınacağı cuma gününe kadar değişeceğini sanmadığını" ifade etti.

Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas da raporda yer alan Kıbrıslı Türklerin izolasyonuyla ilgili durumu, "propaganda olarak değil, siyasi olarak değerlendirmek gerektiğini" belirtti.

Lillikas, "bu konunun daha önceki raporda da yer aldığını, ancak Güvenlik Konseyinde benimsenmediğini, önemli olanın bu olduğunu" söyledi.

KIBRIS 07/06/07

 

Rapor Rumlara mesaj

OLUMLU UNSURLAR... Cumhurbaşkanı Talat, raporun geneli ve hayati konularda olumlu unsurlarının daha fazla olduğunu vurguladı. Ban Ki-Moon'un, Annan'ın raporuna destek vermesinin önemli bir unsur olduğuna dikkat çeken Talat, Genel Sekreter'in izolasyonların kaldırılması çağrısından öte, Annan'ın raporunun bütününe sahip çıkmasının önemine işaret etti. Talat, Ban Ki-Moon'un çözüme ulaşılması yönünde BM parametrelerine atıfta bulunmasını, Rumların uzlaşmaz çabalarına bir "mesaj" olarak değerlendirdi

OLUMSUZ UNSURLAR... Genel Sekreter'in 8 Temmuz sürecine fazla atıfta bulunmasından rahatsız olan Cumhurbaşkanı Talat, bu süreçte ayak sürüyenin kim olduğuna açıklık getirilmemesini eleştirdi. Türk tarafının 8 Temmuz sürecine bağlı olduğunu anımsatan Talat, sürecin Genel Sekreter'in raporundaki gibi kutsanmasını da doğru bulmadığını ifade etti. Talat, Lokmacı kapısının, Rum tarafının ön şartları nedeniyle açılmadığına raporda vurgu yapılmamasını da "olumsuz" bir unsur olarak değerlendirdi

Emin AKKOR

Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon tarafından hazırlanan Kıbrıs raporunun, Kıbrıslı Türkler açısından olumlu olduğunu kaydetti.

Ban Ki-Moon, hayati derecede önemli olan konularda olumsuz saptamada bulunmadığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat, KIBRIS'a yaptığı değerlendirmede raporun genelinde olumlu unsurların daha fazla olduğunu vurguladı.

Yeni BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs ile ilgili hazırladığı ilk raporda eski Genel Sekreter Kofi Annan'ın 28 Mayıs 2004'te hazırladığı raporuna destek vermesinin önemli bir unsur olduğuna dikkat çeken Talat, Ban Ki-Moon'un izolasyonların kaldırılması çağrısı yapmasından öte, Annan'ın raporunun bütününe sahip çıkmasının önemli olduğunu kaydetti.

Ban Ki-Moon'un Kıbrıs'ta kapsamlı çözüme ulaşılması yönünde BM parametrelerine atıfta bulunmasının da raporun önemli unsurlarından biri olduğunu belirten Cumhurbaşkanı Talat, bu vurguyu Rumların uzlaşmaz çabalarına Genel Sekreter'in bir mesajı olarak değerlendirdi. Genel Sekreter'in BM parametrelerini işaret ettiğini belirten Talat, bunun da olası bir çözümde BM parametrelerinin geçerli olduğunu gösterdiğini kaydetti.

Genel Sekreter'in 8 Temmuz sürecine fazla atıfta bulunmasından rahatsız olan Cumhurbaşkanı, Ban Ki-Moon'un bu süreçte ayak sürüyenin kim olduğuna açıklık getirmemesini eleştirdi.

Talat, Lokmacı kapısının Rum tarafının ön şartları nedeniyle açılmadığına raporda vurgu yapılmamasını "olumsuz" olarak gördüğünü söyledi.

Raporda, açıkça Türk tarafını suçlayan bir bölüm bulunmadığını kaydeden Talat, "Mayınlar konusunda bize bir çağrı var. Orada da biz suçlanmıyoruz. Finansmandaki anlaşmazlık nedeniyle mayın temizleme çalışmalarının bitirilemediği belirtiliyor. Bu da doğrudur. Mayınların temizlenmesine ilkesel olarak taraftarız, ama finansman konusunda yaşanan anlaşmazlık bu sorunu devam ettiriyor. Genel Sekreter de buna işaret ediyor." diyerek mayınlar konusundaki tıkanıklığa açıklık getirdi.

Olumlu raporlar uluslararası

hukuku lehimize çevirir

Genel Sekreter Annan'ın raporu, ardından da Ban Ki-Moon'un raporunun genel hatlarıyla değerlendirildiğinde Kıbrıslı Türklerin 2004 yılından beri çözümsüzlükle suçlanmadığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat, BM raporlarındaki olumlu unsurların fazlalığının uluslararası politikanın lehimize işlemesinin bir yolu olacağını ifade ederek, "Uluslararası hukuk zaman içinde oluşur. Raporların devamlı lehimizde olması, benimsenmiş olan ve bugüne kadar yerleşen Rumlar lehindeki uluslararası hukuku zamanla değiştirebilir." dedi.

Uluslararası hukukun Rum tarafının lehine işlemesinin uzun yıllar aldığını anımsatan Talat, uluslararası politika ve hukukun lehimize dönmesinin zaman alacağını belirtti.

Özü görüşmeye hazırız

Genel Sekreter'in "görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vakti geldi" şeklindeki çağrısına olumlu yanıt veren Cumhurbaşkanı Talat, Kıbrıs Türk tarafının baştan beri görüşmeye hazır olduğunu anımsattı.

Genel Sekreter'in atıf yaptığı 8 Temmuz süreci üzerinden öze ilişkin görüşmelere geçilmesi yaklaşımını ters bulan Talat, "Biz 8 Temmuz'dan önce de sonra da, 8 Temmuz süreci olsa da olmasa da, müzakerelere hazır olduğumuzu duyurduk, duyurmaya da devam ediyoruz" diyerek Kıbrıs Türk tarafının çözüm yönündeki kararlılığını yineledi.

Türk tarafının 8 Temmuz sürecine bağlı olduğunu anımsatan Cumhurbaşkanı Talat, sürecin Genel Sekreter'in raporundaki gibi kutsanmasını da doğru bulmadığını ifade etti.

8 Temmuz sürecinin esas olarak bütünlüklü çözüm müzakerelerine zemin oluşturmak için başlatıldığını hatırlatan Talat, "8 Temmuz sürecinde ortamı iyileştirme, öze ilişkin ve gündelik konuların ele alınıp iklimin iyileştirilerek, liderlerin karşılıklı oturup bütünlüklü çözümü konuşacağı zeminin hazırlaması öngörülüyordu. Sanki, 8 Temmuz süreci birden bire amaç oldu, kutsandı gibi bir durum ortaya çıktı. Bu doğru değil diye düşünüyorum" değerlendirmesini yaparak rahatsızlığını dile getirdi.

Genel Sekreter'in, raporunda 8 Temmuz sürecine fazla vurgu yaptığını savunan Talat, Genel Sekreter'in yine de elinde başka argüman olmamasından dolayı bu şekilde davranmasını da haklı gördüğünü belirtti.

Osmosis hedefindeki Papadopulos

çözüm için adım atmaz

Rum Yönetimi Başkanı Papadopulos'un, Osmosis hedefinde olduğu ve bu yönde kendini başarılı bulduğundan dolayı görüşmelere yanaşmasını beklemediğini kaydeden Talat, "Papadopulos'un çözüm için adım atması ihtimalini görmüyorum. Rum tarafı bugünkü politikasıyla Osmosis'i hedefliyor. Bu yönde yürüttüğü politikanın başarılı olduğunu zannediyor. Papadopulos, bunu defalarca ifade etti. O nedenle olumlu adım atacağını ve Kıbrıslı Türklerin haklarını teslim edecek bir çözüme taraf olacağına inanmıyorum" diyerek umutsuzluğunu ortaya koydu.

AB ve BM güven tazelemek

için adım atmalı

Ban Ki-Moon'un "güvenin yeniden inşa edilmesi" çağrısını da değerlendiren Cumhurbaşkanı Talat, öncelikle Kıbrıslı Türklerin nezdinde güven yitiren, Rum tarafı, AB ve BM'nin adım atması gerektiğini vurguladı.

Cumhurbaşkanı Talat, güvenin tekrar inşası için öncelikle izolasyon da dahil olmak üzere Kıbrıslı Türklere yönelik kısıtlamaların ortadan kaldırılmasının şart olduğunu kaydetti.

Talat, "Kıbrıslı Türklerin kimliğinin kabul edilmesi gerekir ve buna bağlı olarak da AB'nin daha önce taahhüt ettiği hususlarda adım atması şart. BM'nin de çözümü isteyen taraf olarak Kıbrıslı Türkleri tecrit edilmişlikten kurtarmak için üzerine düşeni yapması gerekir" diyerek AB ve BM'ye daha önce yaptığı çağrıları tekrarladı.

Ben Ki-Moon'dan Rum

halkına "hareketlenin" çağrısı

Ban Ki-Moon'ın ada halkının Kıbrıs sorununun çözüm sürecine daha fazla dahil olabilmesi için faal bir sivil toplumun kilit önemi olduğu yönündeki vurgusuyla, Rum halkı ve Güney'deki sivil toplum örgütlerine çağrıda bulunduğunu belirten Talat, Genel Sekreter'in Rum sivil toplum örgütlerinin harekete geçerek, Rum halkını çözüm yönünde harekete geçirmeleri için çağrıda bulunduğunun görüldüğünü söyledi.

Talat, ülkemizde Annan planının tartışıldığı süreçte yaşanan siyasal ve toplumsal dönüşümün, Rum tarafında da yaşanması için Genel Sekreter'in çağrısı yönünde Güney'deki sivil toplumun hareketlenmesinin gerekli olduğunu kaydetti.

Çözüm parametrelerine

vurguda, Rumlar mesaj

Ban Ki-Moon'un, yerleşmiş çözüm parametrelerinden söz ederken, bugüne kadar Güvenlik Konseyi ve diğer kurullarda alınan kararlar ve tarafların karşılıklı anlaşmaya vardıkları parametrelerin bütünü, yani çözümün üzerine dayandıracağı ilkelere işaret ettiğini belirten Talat, Genel Sekreter'in olası çözümde, bunların geçerli olacağını söylemesinin Türk tarafının savunduğu bir olgu olduğuna dikkat çekti. Talat, BM parametrelerinden kurtulmaya çalışan Rum tarafının da bu vurgudan rahatsız olacağını söyledi.

Rumların çözüm parametrelerini BM çerçevesinden AB'ye kaydırma çabalarının Genel Sekreter'in raporunda görüldüğü gibi AB nezdinde de kabul görmediğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Talat, "AB, kendi kapasitesinin sınırlarını ve Kıbrıs sorununu çözme yeteneğinin bulunmadığını biliyor. Rumların, üyeliğinden dolayı Kıbrıs sorununda tarafsız kalamayacağının bilincinde olan AB, Kıbrıs sorununun çözümünde BM'ye işaret ediyor" dedi.

Conis-Pertev görüşmeleri iyi gitmiyor

BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un raporunda yer verdiği 8 Temmuz sürecinin parçası olarak Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev ile Papadopulos'un siyasi işler danışmanı Conis arasında devam eden görüşmelerde hâlâ sıkıntılar yaşandığını söyledi.

Conis'in Rum yönetiminin politikaları doğrultusunda ikili görüşmelerde ele alınan konuları çıkmaza soktuğuna işaret eden Talat, oyalama taktiği ve süreci çarptırma çabaları çerçevesinde görüşmelerin devam ettiğini açıkladı.

8 Temmuz sürecinin öngördüğü komitelerin nasıl çalışacağının bile hâlâ saptanamadığını kaydeden Talat, "Kuralları ne olacak, kararlar nasıl alınacak, alındığında ne yapılacak? Tüm bunlar boşlukta. İşbirliği imkanı var mı? Hangi alanlarda işbirliği yapılabilir? Rumlar, işbirliğine yanaşacak mı?... Bütün bunlar bilemediğimiz hususlar. Bu nedenle müzakerelerin başlaması şansını yüksek görmüyorum" diyerek 8 Temmuz sürecinin işlemediğini ortaya koydu.

KIBRIS 08/06/07

 

Moon'un, Annan'ın yaklaşımını benimsemesi memnuniyet verici

BM'NİN TUTUMU... Avcı: Ban Ki-Moon'un, adada varılacak çözüm şeklinin Annan Planı olduğunu belirten ve referandumların ardından çözüm yanlısı tutumumuz ışığında maruz kaldığımız haksız izolasyonların kaldırılması yönünde uluslararası camiaya güçlü çağrıda bulunan söz konusu raporun arkasında durduğunu vurgulaması, BM Genel Sekreterliği'nin tutumu olduğunu göstermesi açısından önemlidir

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un bugün Güvenlik Konseyi'nde görüşülecek Kıbrıs raporunda, eski Genel Sekreter Annan'ın 28 Mayıs 2004 tarihli raporuna atıfta bulunulması ve izolasyonların kaldırılması gerektiği yaklaşımını benimsemesinin kayda geçirilmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı.

Avcı, raporun olumlu ve olumsuz taraflarını değerlendirdiği yazılı açıklamasında, 25 Kasım 2006-25 Mayıs 2007 dönemi BM Barış Gücü taslak raporunun beklentilerini tam anlamıyla karşılamadığını, kapsamlı görüşlerini muhataplarına ileteceklerini bildirdi.

Avcı, açıklamasında şunları kaydetti:

Annan raporunun arkasında durması önemli

"Genel Sekreter Ban Ki-Moon'un adada varılacak çözüm şeklinin Annan Planı olduğunu belirten ve referandumların ardından çözüm yanlısı tutumumuz ışığında maruz kaldığımız haksız izolasyonların kaldırılması yönünde uluslararası camiaya güçlü çağrıda bulunan söz konusu raporun arkasında durduğunu vurgulaması, raporda yer alan önemli saptamaların selefinin kişisel saptamaları olarak değil BM Genel Sekreterliği'nin tutumu olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Bu vesileyle bir kez daha altını çizmek isteriz ki 28 Mayıs 2004 tarihli raporunun yerleşmiş BM uygulamasının aksine Güvenlik Konseyi'nde halen ele alınmaması ve bir karar üretilmemesi Kıbrıs Türk tarafı açısından hayal kırıklığı yaratmaktadır."

Kıbrıs Türk tarafının kapsamlı çözüm müzakerelerine zaman kaybetmeden başlanmasına hazır olduğunu defalarca duyurduğunu hatırlatan Turgay Avcı, bu yönde gerekli adımları atarak sürecin ilerlemesine katkı koyduklarını belirtti.

Çözüm için yerleşmiş parametrelere değinilmesi olumlu

"Tüm çabasını Kıbrıs sorununa adil ve kalıcı bir çözüm bulunmasına yoğunlaştıran Kıbrıs Türk tarafının tutumunun aksine Kıbrıs Rum tarafı, BM himayesi altında yıllardır sürdürülen müzakereler sonucu oluşan yerleşmiş BM parametrelerini ortadan kaldırmaya ve Kıbrıs sorununu BM platformundan AB zeminine kaydırmaya çalışmaktadır" diyen Turgay Avcı, bu nedenle, raporda kapsamlı çözüme varılması için yerleşmiş parametreler olduğunun kayda geçirilmesinin Kıbrıs Türk tarafınca olumlu değerlendirildiğini bildirdi.

Avcı, raporda, 8 Temmuz sürecine ilişkin karşılıklı suçlamaların sona erdirilmesi çağrısına ilişkin olarak, "Belirtmek isteriz ki Kıbrıs Rum liderliğinin sürece ilişkin bilgileri basına sızdırma, içte ve dışta kamuoyunu yanıltmak amacıyla aleyhimize yürüttüğü yoğun suçlama kampanyasına karşın Kıbrıs Türk tarafı sadece gerektiği durumlarda açıklamalarda bulunmaktadır" ifadelerine yer verdi.

Türk tarafını suçlayıcı ifadeler üzüntü yarattı

Kıbrıs Türk tarafının Ada'nın mayınlardan temizlenmesi faaliyetlerine her zaman destek vererek olumlu tutum sergilediğini kaydeden Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Avcı, raporda Türk tarafını suçlayıcı ifadeleri üzüntüyle karşıladıklarını belirtti.

Turgay Avcı, Mali Yardım Tüzüğü'nün ekonomik kalkınma ve izolasyonların kaldırılmasına katkı olarak hazırlanıp kabul edildiği gerçeği göz ardı edilerek, bu tüzük bütçesinden mayın temizlemeye kaynak ayrılmasının tüzüğün kullanım amaçlarıyla bağdaşmadığına işaret etti.

Raporda, Kuzey Kıbrıs'taki inşaat sektörüne yer verilmesinin Kıbrıs Türk ekonomisini baltalamaya çalışan Rum tarafını memnun etmeye yönelik olduğunu belirten Avcı, şunları kaydetti:

İzolasyonlar altında ekonomisini güçlendirmeye çalışan Kıbrıs Türk tarafı açısından inşaat sektörü önemli bir rol oynamaktadır. Bu konuda siyasi bir değerlendirme yapılırken, kapsamlı çözüme yönelik çabalara zarar veren Rum tarafının Kıbrıslı Türklere ait Güney Kıbrıs'taki malları istimlâk etmekte olduğundan, ikili anlaşmalar imzalamak suretiyle Ada'da olduğu kadar Doğu Akdeniz'de de istikrarı ve barışı olumsuz etkileyen girişimlerinden ve artan silahlanma faaliyetlerinden bahsedilmesi de haklı beklentimizdir."

Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı, raporda "insani bir konu olan ve Kıbrıs Türk tarafı açısından büyük önem taşıyan Limasol'da halen bir Türk okulu açılmamasına atıfta bulunulmasını" memnuniyetle karşıladıklarını ancak, raporun BM Barış Gücü'nün Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası'nın açtığı davaya ilişkin gelişmeleri takip ettiği ve Limasol'daki Rum okulunda öğrenim gören Kıbrıslı Türk öğrencilerin eğitim şartlarının iyileştirilmesi çabalarına devam ettiğini kayda geçirmekle yetinmesinin beklentilerinden uzak olduğunu kaydetti.

Siyasi kısımlardaki terminoloji olumlu

Avcı, değerlendirmesinde "BM yeni Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs konusunda ilk raporu olması da göz önüne alındığında, Kıbrıs Türk tarafı raporun siyasi kısımlarında kullanılan terminolojide gösterilen hassasiyeti ve dengeli bir lisanla kaleme alınmasını olumlu değerlendirmektedir. Kıbrıs Türk tarafı olarak BM Genel Sekreteri'nin himayesinde Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması yönündeki çabalarımıza devam edeceğimizi duyurur, BM ve Barış Gücü ile işbirliğini ileriye götürme konusundaki kararlılığımızı teyit ederiz" ifadelerine de yer verdi.

KIBRIS 08/06/07

 

 

Coreper'den 2 üye KKTC'de temaslar yaptı

TAK muhabirinin edindiği bilgiye göre, üye ülkelerin Brüksel'deki temsilciliklerinde çalışan genişlemeden sorumlu diplomatlardan oluşan grubun Finlandiyalı üyesi Mariatta Heika ve Estonyalı üyesi Kulliki Linnamagi önceki gün YÖDAK, Ticaret Odası ve AB Koordinasyon Merkezi'ni ziyaret etti.

Önceki gün de Sanayi Odası, İnsan Hakları Vakfı, Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) ve Ara Bölge'de incelemelerde bulunan grup üyeleri bugün KKTC'den ayrılacak.

Mali Yardım Tüzüğü ve Doğrudan Ticaret Tüzüğü gibi Kıbrıs'a ilişkin konuları da ele alan grup, Almanya Dönem Başkanlığı sırasında iki kez toplanmıştı. Komite henüz Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün geçirilmesine ilişkin bir ilerleme sağlayamadı.

KIBRIS 08/06/07

 

Rum Yüksek Mahkemesi’nden emsal karar

Kıbrıs Rum yönetimi Yüksek Mahkemesi, Kıbrıslı Türklerin, Güney Kıbrıs’ta bıraktıkları malları kullanma haklarının bulunmadığına hükmetti.

AA

Güncelleme: 16:46 TSİ 09 Haziran 2007 Cumartesi

 

LEFKOŞA - Rum basınında yer alana haberlere göre, Rum Yüksek Mahkemesi, şu anda Girne’de ikamet eden Zehra Kemal Ahmet ve Nuray Kemal Ahmet isimli 2 Kıbrıslı Türk’ün, Larnaka’nın Bahçalar köyünde bulunan ve Rum yönetimi tarafından Rumlara verilen mallarının iadesi taleplerini reddeden Rum İçişleri Bakanlığı kararını onayladı.

Rum Yüksek Mahkemesi, Kıbrıslı Türk kardeşlerin, mallarının kendilerine iadesi talebiyle Rum yönetimi aleyhine açtığı davayı reddetti.

Zehra ve Nuray kardeşlerin Rum yönetimi aleyhine açtıkları temyiz davası dün hükme bağlandığı. Mahkeme yargıcı Minos Kronidis, kararını açıklarken şu iddialarda bulundu: “Türk ‘istilası’ dolaysıyla Ada’mızdaki bu anormal durum devam ettiği müddetçe İçişleri Bakanı, Kıbrıs Türk mallarının vasisi sıfatıyla bu malların yönetimi konularında egemen kabul edilir. Dolayısıyla vesayet altındaki malların Kıbrıslı Türk sahipleri bu malları kullanmaya hak sahibi değildirler, çünkü 1974’te yaratılan olguların sona ermesine kadar herhangi bir mülkiyet haklarını kullanmaktan men edilmişlerdir.”

İki kardeş, Rum yönetimi İçişleri Bakanlığı bünyesindeki Kıbrıs Türk Malları Vasiliği’ne gönderdikleri 9 Temmuz 2004 tarihli mektupla Bahçalar köyündeki taşınmaz mallarının iadesini talep etmiş, “vasilik” makamı da 13 Temmuz 2004 tarihli yanıt mektubuyla; Rum tarafındaki ilgili yasaya atıfta bulunarak bu talepleri reddetmişti.

Rum basınına göre, Rum Yüksek Mahkemesi, başvuru sahibi Kıbrıslı Türklerin gösterdiği, “can güvenlikleriyle ilgili korkularından dolayı Rum tarafından kaçtıkları” gerekçesini reddetti ve “istila” olarak nitelediği Barış Harekatı olmasaydı, “mallarını kaybetmeyeceklerini” iddia etti. Rum Yüksek Mahkemesi, “başvuru sahibi Kıbrıslı Türklerin, mallarını Türk ‘istilasından’ dolayı terk ettikleri” iddiasını yineledi.

Rum Yüksek Mahkemesi kararında ayrıca, Kıbrıslı Türklerin başvurularında kaydettikleri, anayasal haklarının ihlal edilmekte olduğu şikayetleriyle ilgili olarak, şunları iddia etti: “Kıbrıslı Türklerin toplu halde yer değiştirmelerinden ve mallarını terk etmelerinden dolayı söz konusu malların, yine kendi çıkarları için korunması bir gereklilikti. Kıbrıs Türk Malları Vasiliği yasasının yapılması da tamamen haklıydı. Bu yasa temelinde, Kıbrıslı Türkler mallarından mahrum bırakılmıyorlar ama ‘anormal’ durum süresince bu malların idaresi vasiliğe veriliyor.”

 

 

BOR BİLEŞİKLERİNİN STRATEJİK DEĞERİ VE ENERJİ

Prof.Dr.Cengiz Yalçın

 

Dünya bor rezervlerinin %63'ne sahip ülkemiz gerçek bir servetin üzerinde oturmaktadır.Problem,bu zenginliğin ne kadar farkındayız sorusuna yanıt aramada düğümlenmiştir. Bu yazımızda,bor bileşiklerinden elde edilen yakıtlar konusunu ve bu bağlamda Dünyada meydana gelen gelişmeleri aktarmağa çalışacağız.

Bilimsel gelişmeler ve  ileri teknoloji uygulamaları,uluslararası ilişkilere yön veren temel bir güç haline dönüşmüştür.Bunun sonucu olarak küçük büyük tüm uluslar politikalarını,bilim-teknoloji-enerji üçlemesi üzerine kurgulanmaktadır.Ülkemizin en büyük eksikliği bilim ve teknoloji alanında ne yapacağını bilememesi hedeflerini belirleyememesidir.20'inci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan bir çok küçük  ülke mütevazı de olsa bilim ve teknoloji üretirken Türkiye ne bilim nede teknoloji üretmektedir;para karşılığı satın aldığımız  teknolojileri tüketmekteyiz.Bütçemizden her sene know-how karşılığı ödediğimiz büyük miktarlar ile yabancı ülkelerin AR-GE (Araştırma-Geliştirme) faaliyetlerini finanse etmekteyiz.Sahip olduğumuz bor  ve bor bileşikleri bunun tipik bir örneğidir.Bu yazımızda bordan bir enerji kaynağı olarak nasıl yararlanılır sorusunu tartışmaya açacağız.

Bor madenlerinin ve  bor bileşiklerinin stratejik önemi nedir?

Gelecekte bu önem nasıl artar?

Ülkemizdeki bilgi birikimi bor rezervlerini katma değere dönüştürebilir mi?

Bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerekir?


Ülkemizin en yüklü ithalat kalemi enerji olmasına rağmen yakıt ekonomisi gibi bir kavram bilimsel,teknolojik ve politik gündemimizde hiç yer almamıştır.Bu kavramı,başta Enerji,İmar İskan,Bayındırlık,ve ulaştırma bakanlığı ve yerel yönetim teknokratlarının anlaması ve gerekli uygulamaları başlatması gerekir. Bir çok ülke ulaştırma sektöründeki enerji tüketiminin ithalat faturalarına yansıttığı miktarları makul seviyelere düşürmek için,hem petrol hem de elektrik ile çalışan hibrit motorlar üzerinde araştırma ve geliştirmeler yapmaktadır. Amaç  yakıt ekonomisinin gereklerini yerine getirmektir.Şehir içi trafik düzenlemeleri dahi yakıt ekonomisi göz önüne alınarak yapılmalıdır.İstanbul ve Ankara trafiğinde yaşanan sıkışıklıklar yöneticilerimizin yakıt ekonomisi konusunda ne kadar Fransız olduğunu gösteriyor. Araçlar şehir içlerinde sıkışık trafikte elektrik,şehirler arası yollarda benzinli motor çalışmaktadır,Toyoto 2006 senesinde 400000 hibrit oto satışı yapmıştır.Türkiye de araba üreten sektör bu önemli gelişmenin tümüyle dışındadır.Elektrik motorları,sülfür di oksit,azot oksit karbon monoksit,hidrokarbon  ve ağır metal içeren egzoz  gazları yayınlamadığından çevre duyarlı toplum tarafından  tercih edilmekte ve vergi indirimi gibi teşvikler görmektedir.

Son günlerde enerji ile ilgilenen bazı şirketlerin enerji ekonomisi konusunda  ciddi ilerlemeler kaydettikleri basında yer almaktadır.Özellikle Zorlu şirketler gurubunun  etkinlikleri ile,başta otomobil üreten petrol rafine eden ve pazarlayan şirketler,TÜBİTAK;TAEK ve üniversiteler gibi bilimsel kuruluşlar ortak bir stratejide birleştirilmelidir.Bor ve bileşiklerinin önemi,ulaşım sektöründe yakıt olarak kullanılması gündemde olan hidrojen üretimi ve depolanması ile ilgilidir.

Bor ve bor bileşikleri,enerji içeriği çok yüksek hidrojeni depo edebilmesi nedeni ile stratejik maddeler arasında yer alır.Bilindiği gibi hidrojen uzun süreden beri amonyak,ve metanol üretiminde,petrol rafinajında, gıda teknolojisinde,uzay mekiklerinde ve roket teknolojisinde kullanılmaktadır.

Yakıt pilleri hidrojenden enerji elde etmek için geliştirilen bir teknolojidir.Bu sistemde hidrojen oksijen ile elektro kimyasal işlemler ile birleştirilerek elektrik akımı elde edilir. Yanma olmadığı için egzoz gazı yayını olmaz .Dolayısıyla yakıt pilleri çevreyi kirletmeyen bir enerji üretim türüdür.Hidroksitlerin elektrolit olarak kullanıldığı yakıt pillerinde iki adet amorf elektrot bulunur.Sonuç olarak lise kimya derslerinden anımsanacağı gibi

                                              H2 +2OH =H2O+2e

Reaksiyonu sonucu elektrik akımı elde edilir.Burada e elektronu göstermektedir.Ulaşım  sektöründe otomobiller diğer sektöründe pil ile çalışan araç ve gereçler yukarıda verilen elektro kimyasal reaksiyon sonucu açığa çıkan elektronun oluşturduğu akım ile çalıştırılır.Yakıt pilleri (fuel cells) hidrojeni elektrik enerjisine çeviren sistemlerdir.Şekilde bir yakıt pilinin nasıl elektrik akımı ürettiği bir yakıt hücresinde  meydana gelen fiziksel olaylara bağlı olarak gösterilmiştir.

 

Yakıt pilleri yeniden şarj edilebilen bataryalara benzer.Hidrojen ve oksijen verildiği sürece akım verir.(Proton exchange membrane=PEM) Proton değiş-tokuş zarı içeren yakıt pil hücreleri gözenekli iki elektrot,anot ve katot ve bir polimer zardan oluşur.Polimer zar anot ve katodun arasında yer alır.Anot ve katot yüzeyleri platin bazlı bir malzeme ile kaplanır.Şeklin 1 no ile gösterilen  aşamasında  hidrojen yakıt hücresine  enjekte edilir.Hücreye giren hidrojen atomları anot üzerindeki katalizör tarafından elektronlarından  soyulur.Serbest kalan elektronlar pilin dış devresinde akım oluşturur.Bu durum şekilde 2 nolu aşama ile  belirtilmiştir.Aletleri çalıştıran bu akımdır.Ancak akımın sürdürülebilmesi için kimyasal işlem  pilin iç devresinde de tamamlanması gerekir.Elektronlarını kayıp etmiş hidrojen atomları yani protonlar katoda doğru hareket ederler.Şekilde bu aşama 4 no ile gösterilmiştir.Katodun gözeneklerinden dışarı çıkan protonlar dış akım elektronlarını yakalayıp tekrar hidrojen atomuna dönüşürler. Bu aşmada şekilde 5 no ile belirtilmiştir.Hücre içinde bu duruma gelen hidrojen atomları oksijen ile birleşerek bildiğimiz suya dönüşür.Sonuç olarak hücre akım üretirken çevreye zarar vermeyen suyu egzoz olarak dışarı atar. Böylece pilin iç devre akımı tamamlanmış olur.

Şekilde 6 no ile gösterilen ise üst üste yerleştirilmiş pil hücrelerini göstermektedir.Çok sayıda hücrenin ürettiği akım birleştirilerek bir otomobili bile hareket ettirebilecek enerji elde etmek mümkün olabilmektedir.Yakıt pilleri çok çeşitli amaçlar ile kullanılabilen düzeneklerdir.Yakın bir gelecekte mobil telefonlar,bilgisayarlar,TV ler ve benzeri tüm aletler yakıt pilleri ile çalışacaktır.Sanıyorum Zorlu gurubunun üzerinde çalıştığı bu cins bir düzeneği ticari hale getirebilmektir.Hem ekonomik hem de neredeyse bitmeyen bir pil gibidir.Yakıt pilleri çevre dostu bir enerji üretim tekniğidir.

Teknolojisinin ticari hale dönüştürülmesi hücreye giren ve akımı oluşturan hidrojen atomlarının nasıl elde edileceği problemine odaklanır. Gerçekten hidrojen enerji içeriği çok yüksek olan yanıcı ve uçucu bir gazdır.Bir bomba gibidir.Depo edilmesi  ve insanların bu pilleri  korkmadan kullanabilmesi yeni teknolojik geliştirmelere bağlıdır.Bor ve bor bileşikleri bu endişeleri ortadan kaldıracak özelliklere sahip olduğundan ülkemiz için ayrı bir önem taşır.Yukarda önerdiğimiz gibi bu konuda tüm kuruluşlar gayretlerini birleştirmeli ve yakıt pili üreten bir Dünya markası meydana getirilmelidir.Bu sanıldığı kadar zor bir iş de değildir.Ülkemizdeki bilgi birikimi buna yeterlidir.

Küresel ısınma sera ve baca gazlarının kontrolsüz atmosfere atılışı uluslar arası bazı önlemlerin alınmasını zorunlu hale getirmiştir.Her ne kadar bu konuda tam bir anlaşma sağlanmış olamamasına rağmen toplum tehlikenin farkına varmıştır.Ulaşım  çevreyi insafsızca kirleten sektörlerin başında gelir.Otoların egzozlarından çıkan gazlar bir problemdir.Yakıt pilleri bu önemli soruna çözüm getirecek bir alternatiftir.Şekilde bir yığın yakıt pilinin bir otomobili nasıl çalıştırıldığı gösterilmiştir.Yukarıda belirttiğimiz gibi egzoz gazı sudan ibarettir.

 


 

Yakıt pillerinde akımın iç ve dış devrede oluşumunu gösteren 1 den 6 ya kadar olan aşamalar motor üzerinde de aynı anlamda gösterilmiştir.Hidrojenin pile enjeksiyonu elektronlarından soyularak protona dönüştürülmesi,serbest kalan elektronların dış devrede akımı oluşturması aynı aşamalardır. Burada değişik olan akımın tekerleğe bağlı elektrik motorunu döndürerek hareket sağlamasıdır.Pilin iç devresini tamamlayan protonların tekrar elektron kaparak hidrojen atomuna dönüşmesi ve havanın oksijeni ile birleşerek egzoz olarak suyun dışarı atılışı yakıt pili motorlarını geleceğin cevre duyarlı motorları haline dönüştürmüştür.Pillerin üst üste stoklanması ile  motora yeterli güç sağlayacak  gerilimi meydana getiriler.Basınımızda su ile işleyen motor olarak geçen yakıt pilleri basit pil mantığı ile geliştirilmiş düzeneklerdir.Her teker bir yakıt pili bataryasına bağlıdır.Elektrik motorları tekerlere sinkorinize dönme sağlar.otomobil üretiminde devrim niteliğinde bir değişim sağlaması beklenmektedir.

Yukarıda belirtildiği gibi motorun enerji üretebilmesi sürekli hidrojen girişinin sağlanmasına bağlıdır.Yakıt pilleri iki farklı teknik kullanılarak hidrojen ile beslenir.İlk akla gelen teknik hidrojenin yüksek basınç altında depo etmektir.Ancak hidrojenin tankının araç üstünde monte edilmesi  ciddi güvenlik sorunları doğurur.Hidrojenin uçucu ve yanıcı gaz olması depolama tekniğine ilave teknik yükümlülükler  ve maliyet getirir.Yakıt pili çalışan bir otomobilin içten yanmalı motorlar gibi ayrı bir motor bölmesi yoktur.Her bir  teker üzerine yerleştirilen dört elektrik motoru hareketi sağlar.Hidrojen deposu arabanın şasisi üzerine yerleştirilir.Şekilde yakıt pili ile çalıştırılan bir otomobil şeması gösterilmiştir.

 


 

Yukarıda belirtildiği gibi problem hidrojenin güvenli bir şekilde depo edilebilmesidir.Yolcu ve sürücüler adeta bir saatli bomba olan hidrojen tanklarının üstünde oturmak durumundadır.Bor madenlerinin önemi bu güvenlik problemine çözüm getirebilme olasılığının yüksek olmasındandır.Türk bilim ve teknoloji sisteminin üzerinde durması gereken nokta budur.

Bor bileşiklerinin özelliği,hidrojeni serbest halde değil de sodyum bora hidrat  şeklinde bir kimyasal bileşikte depo edebilmesidir.Yakıt pilleri için gerekli hidrojen yüksek basınç altında depo edilmeye gerek kalmadan bu bileşikte depo edilebilir.Bordan elde edilen unu andıran beyaz tozu sadece suda eritmek ile elde edilen yakıtın ilerde petrolün yerini alması çok uzak bir ihtimal değildir.Dünya bor reservlerinin %63'ne sahip ülkemizin önemi buradadır.Ana maddesi su ve bor olan bu yakıtın üretimi depolanması dağıtımı ne ekonomik nede ticari nede politik bir engel ile karşılaşmayacaktır.Önümüzdeki 15-20 sene içinde bor bileşikleri enerji sektöründe bir devrim yaratacak,bor rezervleri petrol rezervleri kadar önem kazanacaktır.Toplumun zehirli gazlar yaymayan yakıtlara eğilimi bor bileşiklerinden elde edilen yakıtı rakipsiz kılacaktır.Bu gün pahalıya üretilen karbon içermeyen çevre dostu bor yakıtlar gelecekte fosil yakıtlar ile rekabet edebilecek teknik kapasitelere sahip olacaklardır.Tüm Dünya  benzin motorlarını geliştirme ile birlikte bor yakıtlı motorları geliştirme çalışmalarına destek vermektedir.

Notrium olarak adlandırılan sodyum bora hidrat'ın enerji yoğunluğu,yani yakıt pillerine sağladığı hidrojenden elde edilen enerji yoğunluğu,içten yanmalı benzin motorlarının enerji yoğunluğuna eşittir.Notrium yakıtlı araçlar,bir depo ile 500km yol alabilmektedirler.Deneme sürüşünde 100km'ye 16 saniyede çıkabilmiştir.Bu benzinli motorlara göre oldukça uzun bir süredir.Bunun anlamı yakıt pillerinin beslediği elektrik motorlarının arabaya yeterli ivme kazandıramamasıdır.Çözüm bir zaman meselesi olup sadece  bir mühendislik problemidir.

Yakıt pilleri için gerekli hidrojen, sodyum bora hidrat suda çözülmesi ile elde edilir.Lise kimya derslerinden bilindiği gibi:
 
                      NaBH4+H2O------NaBO2+4H2
 
reaksiyonu ile elde edilir.NaBH4  unu andıran beyaz bir tozdur.H2  Üretim hızı,yakıt pillerinin istenilen şiddete elektrik akımı verecek şekilde ayarlanır.Sudaki çözeltinin alevlenme ve patlama  tehlikesi yoktur.Dolayısıyla hidrojen tanklarının neden olduğu tehlike bu teknik için söz konusu değildir. Otomobiller teknoloji ticari hale dönüştüğünde benzin yerine depolarını notrium veya benzeri bor bileşikli yakıtlar ile dolduracaklardır.

Bor bileşiklerinden yakıt üretimi konusunda aralarında Nobel ödüllü bilim adamlarının da bulunduğu bir çok gurup araştırmalarını sürdürmektedir.Duracell,Du Pont,Dow chemicals gibi dev şirketlerinin de gündeminde bor bileşiklerinden yakıt üretme yer almaktadır.Şu anda sodyum bora hidrit'in maliyeti petrole göre yüksektir.Ancak uzun süre yüksek kalacağının garantisi yoktur.Petrol her zaman krizlere neden olabilecek bir yakıttır.Rutgers üniversitesi araştırma ve geliştirme merkezinde  yapılan prototip otomobil  bir depo sodyum bora hidrat çözeltisi ile 600km yol alabilmiştir.Bu örnekten görüleceği gibi yenilikçi teknolojiler üniversite araştırma merkezlerinde tasarlanmaktadır.Dünya bor rezervlerinin büyük bir kısmına sahip ülkemizde,Üniversitelerimiz,TÜBİTAK,TAEK,MTA,Enerji tabii kaynaklar bakanlığı,Sabancı ve  Koç gibi oto üreten şirket toplulukları,Tüpraş ve petrol ofis gibi petrol rafinajı ve dağıtımı yapan şirketler gayretlerini  bor bileşiklerinden yakıt üretmeye odaklamalıdırlar.Bu beyaz tozdan elde edilecek enerji,bataryalardan bilgisayarlara,otobüsten trenlere gemilere hatta uçaklara kadar her türlü aracın enerji gereksinimini karşılayabilecektir.New-York,Londra,İstanbul,Paris gibi metropoller,zehirli egzoz gazlarından temizlenecek insanlar temiz hava soluyarak yaşamlarını sürdürme olanağına kavuşacaklardır.

Ülkemiz için önemli olan şu  an belli başlı kimya ve otomobil şirketlerinin üzerinde çalıştığı bu yakıt türü üzerinde araştırma ve geliştirme çalışmalarını yoğunlaştırmaktır.Araştırmalar olumlu sonuçlanırsa benzin istasyonlarının yerlerini bor kaynaklı yakıt dağıtım istasyonları alacaktır.Dünya bor rezervinin %63'ne sahip Türkiye bu servetini katma değere dönüştürebilecektir.Ancak bunu bor yataklarını yabancılar satarak ve bu gelişmenin dışında kalarak başarmak olası değildir.

 HURRIYET 09/06/07

Talat: Mülkiyet konusu ekonomiyi de etkiliyor

FUAR, ÖNEMLİ BİR EKONOMİK AKTİVİTE... Cumhurbaşkanı Talat, fuarı "önemli bir ekonomik aktivite" diye niteledi ve ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına geldiğini belirtti. Ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip dünyayla bütünleşmesi anlamına geldiğini söyleyen Talat, mülkiyet konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret ederek, ekonominin iyi yönde olduğunu ama daha yapılacak çok iş bulunduğunu vurguladı

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, mülkiyet konusunun Güney'de fırtınalar yarattığını belirtti. Talat, KKTC'de Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturulduğunu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) de bunu kabul ettiğini, ancak komisyona başvuran Rumların "vatan haini" diye suçlandığını söyledi ve Rum Yönetimi'nin aksine mülkiyet sorununun çözülmesini isteyen Rumlara, korkmadan Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvurmaları için çağrı yaptı.

31. KKTC Uluslararası Fuarı'nın açılışında konuşan Talat, mülkiyet konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret ederek, ekonominin iyi yönde olduğunu, ama daha yapılacak çok iş bulunduğunu; bunun için çok çalışılması gerektiğini; hem hükümet, hem kurumlar, hem işadamlarının çok ciddi çalışmasının şart olduğunu dile getirdi.

Cumhurbaşkanı Talat, fuarı "önemli bir ekonomik aktivite" diye niteledi ve ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına geldiğini belirterek, ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip dünyayla bütünleşmesi anlamına geldiğini vurguladı.

141 firma katıldı

KKTC ve Türkiye'den toplam 141 firmanın ürün ve hizmetlerini tanıtacağı "31. KKTC Uluslararası Fuarı" açıldı.

Lefkoşa'daki Atatürk Kültür Parkı ve Fuar Alanı'nda yer alan Fuar, dün saat 19.00'daki açılış töreniyle başladı.

Fuarın açılışına, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Turgay Avcı, İçişleri Bakanı Özkan Murat, Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Öztoprak, Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı Asım Vehbi, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ, Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal Bulutoğluları, bazı milletvekilleri, kurum ve kuruluş temsilcileri ile vatandaşlar katıldı.

Açılış töreni

Fuarın açılış töreni, saygı duruşu ve İstiklal Marşı'yla başladı. Ardından, halk dansları gösterisi sunuldu.

Daha sonra, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ konuştu. Şanlıdağ'ın konuşmasından sonra TC Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in gönderdiği mesaj okundu. Daha sonra, sırasıyla TC Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan Serbest Bölgeler Genel Müdürü Mehmet Demirel, Başbakan Ferdi Sabit Soyer ve Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat konuştu.

Talat'ın konuşmasının ardından bir defile sunuldu. Defileden sonra Talat ve diğer yetkililer tarafından kurdele kesilerek Fuarın açılışı yapıldı. Açılışı, yine bir defile izledi; son olarak da, stantlar gezildi.

Fuar

Ekonomi ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Sanayi Dairesi tarafından düzenlenen fuar, 17 Haziran'a kadar devam edecek.

"31. KKTC Uluslararası Fuarı", cuma-cumartesi günlerinde 19.00-24.00 saatleri arasında, diğer günlerde ise 19.00-23.00 saatleri arasında ziyaret edilebilecek.

Fuara KKTC'den katılacak 115 firmadan 39'u sanayi dalında ve imalatçı; 63'ü ithalatçı; 13'ü ise tanıtım amaçlı firmalardan oluşuyor. Türkiye'den katılacak firmaların 23'ü üretici, 3'ü ise kurum.

Belli bir sektörü veya ürün grubunu esas almayan, yılda bir kez yapılan ve çeşitli ürünlerin birlikte sergilenerek, mal ve hizmetlerin ticari tanıtımının yapıldığı Fuarda, bu yıl yine satış olmayacak. Firmalar ürünlerini, 3 bin metrekare kapalı ve 4 bin metrekarelik açık alanda sergileyecek.

Fuar kapsamında, sosyal, kültürel ve eğlenceye yönelik etkinlikler de yer alacak. Çocukların merakla beklediği lunapark da fuar süresince açık olacak.

 

Şanlıdağ

31. KKTC Uluslararası Fuarı'nın açılış töreninde ilk konuşmayı, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ yaptı.

Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ, yaptığı konuşmada, Fuarın, ambargolar altındaki KKTC ekonomisinin dışa açılan kapılarından biri olduğunu belirtti.

Fuarda, çok geniş yelpazedeki ürünlerin tanıtımının yapılacağını kaydeden Şanlıdağ, Fuarda, sosyal ve kültürel etkinliklere de yer verileceğini ifade etti.

KKTC'nin son zamanlarda dünyaya açılma açısından önemli adımlar attığını dile getiren Ekonomi ve Turizm Bakanı Şanlıdağ, bu çerçevede Fuara katılımda da artış olduğunu belirtti.

Erdoğan Şanlıdağ, 31. KKTC Uluslararası Fuarı'na katılan firmalar hakkında bilgiler vererek, Fuarın Türkiye ile KKTC firmalarına, işbirliği olanakları yaratılması fırsatı olacağına ve fuara önümüzdeki yıllarda daha fazla katılım olacağına inandığını kaydetti.

Demirel

Daha sonra konuşan TC Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı Serbest Bölgeler Genel Müdürü Mehmet Demirel, Fuarın, ülke olarak önem verdikleri komşu ülke fuarlarından bir olduğunu söyledi.

Komşu ülkelerle fuar ilişkilerini her geçen gün artırdıklarını söyleyen Demirel, Türkiye'nin dış ticaret hacminin son yıllarda büyük bir hızla büyüdüğünü ifade etti ve büyüyen dış ticaretin başarılı temasların bir göstergesi olduğunu dile getirdi.

Demirel, KKTC'nin de, gelişen ekonomisi, yüksek kişi başı milli geliri ve yüzde 10'luk büyümesiyle, kendileri için bir cazibe merkezi olduğunu dile getirdi.

Türkiye'den fuara katılan 24 firmanın, değişik özelliklere sahip olduğunu vurgulayan Demirel, bu firmalar ile KKTC'deki firmaların bilgi değişimi yaparak başarılarını yükselteceğini kaydetti.

Demirel, KKTC'nin turizm ve eğitim alanında markalaştığını da vurguladı ve sağlık, sanayi ve ticaret sektörünün de daha fazla gelişmesi temennisinde bulundu.

Soyer

Başbakan Ferdi Sabit Soyer de konuşmasında, KKTC'nin kurumsallaşma açısından önemli mesafeler kat ettiğini, buna devam edilmesi gerektiğini söyledi.

Türkiye'den gelen kaynakların buradaki kaynakların birleşmesiyle doğru noktalara kanalize edilmesi gerektiğini, bu yönde hareket ettiklerini anlatan Soyer, dünya ekonomik ilişkilerinde yer almanın önemine değindi; turizm ve üniversitelerin buna devinim vereceğini ifade etti.

Halkın kararlılığının yanında TC'nin desteğinin de önemli olduğunu dile getiren Başbakan Soyer, KKTC'nin ekonomik gelişmesinde yaptığı katkılarını anımsattığı TC Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'e teşekkür etti.

Başbakan Ferdi Sabit Soyer, son olarak, Fuara katılanlara ve katkı koyanlara teşekkürlerini iletti ve Fuarın hayırlı olmasını diledi.

Talat

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat da, Fuarı "önemli bir ekonomik aktivite" diye niteledi ve ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına geldiğini belirtti. Talat, ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip dünyayla bütünleşmesi anlamına geldiğini söyledi.

Ekonomiye önem verilmesi gerektiğine vurgu yapan Talat, Kıbrıs Türk ekonomisinin son dönemlerdeki gelişimi ve büyümesinin iyi olduğunu, ancak bunun yeterli olmadığını kaydetti.

"Ekonomimizin gelişimine, dostlarımız çok seviniyor. Buna katkı yapmak için herkes adeta yarışıyor. En başta Türkiye, kararlılıkla destekliyor. Fuara katılan Türk firmaları bunun göstergesidir" diyen Cumhurbaşkanı Talat, ancak Fuara sadece TC ve KKTC firmalarının katıldığını anımsattı ve Rum engellemelerini aktardı.

Rum tarafındaki fuara iki-üç yıl önce çok sayıda Kıbrıs Türk firmasının katıldığını, Rum firmaların da KKTC'deki fuara katılması için çağrılar yapıldığını anlatan Talat, ancak Rum firmaların KKTC'ye gelmediklerini, bunun ötesinde Rum tarafındaki fuara katılan Kıbrıs Türk firmalarına da zorluklar çıkarıldığını, aşağılama yapıldığını, Kıbrıs Türk firmalarının da gitmekten vazgeçtiğini ifade etti. Talat, Rumların, KKTC'deki fuara katılmamaları için uluslararası firmaları da engelleme için elinden geleni yaptığını kaydetti.

"Hep dışlayıcı muameleyle karşılaştık" diyen Mehmet Ali Talat, bu şartlar altında ülke ekonomisinin geliştirilmesine çalışıldığını belirtti ve "fena da gitmiyoruz" şeklinde konuştu.

Kıbrıs Türk halkının her türlü fedakarlığı yaptığını, ancak Rumlardan aynı tavrı görmediğini söyleyen Cumhurbaşkanı Talat, "Bir süre beklendi. Belki onlar da değişir dedik; ama bölücü eğilimler ve Kıbrıs Türklerini tahakküm altına alma eğilimi büyüdü" ifadelerini kullandı.

Mülkiyet konusu

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Fuar açılışında, Kıbrıs sorununun bir parçası olan mülkiyet konusuna da değindi ve bu konunun Güney'de fırtınalar yarattığını belirtti.

Mülkiyet sorununda, acil olanlara çözüm için iç hukuk yolu yaratıldığını ve Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturulduğunu, AİHM'in de bunu kabul ettiğini kaydeden Talat, şimdi Rum tarafından fırtınalar koparıldığını ve Komisyon'a başvuranların "vatan haini" diye suçlandığını söyledi.

Talat, başvuru yapan Rumların isimlerinin sızdırılması konusunda ise, sızdıranların bulunacağını umduğunu dile getirdi.

Cumhurbaşkanı Talat, insan hakkı diye addedilen taşınmaz mal için çözüm arayan Rumların adeta infaz edildiğini kaydederek, "taşınmaz mal için insan hakkı diyeceksin, sonra bunu arayanı dışlayacaksın. Bu nasıl çifte standarttır" diye konuştu.

Talat, Rum Yönetimi'nin aksine mülkiyet sorununun çözülmesini isteyen Rumlara, korkmadan Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuru hakkını kullanmaları çağrısı yaptı.

Mülkiyet konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret eden Talat, ekonominin iyi yönde olduğunu, ama daha yapılacak çok iş bulunduğunu, bunun için çok çalışılması gerektiğini; hem hükümet, hem kurumlar, hem işadamlarının çok ciddi çalışmasının şart olduğunu dile getirdi.

KIBRIS 09/06/07

 

İlk kayıpların teslimi haziran sonu

BİLİM KOMİTESİNİN KARARIYLA... Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, kesin tarihin ve kaç kaybın teslim edileceğinin Bilim Komitesi'nin çalışmasından sonra kesinleşeceğini belirterek, 3 kişilik bu komitenin konsensusla alacağı kararın ardından iadenin gerçekleşeceğini bildirdi

Kıbrıs'taki toplam 2 bin civarındaki kayıp sorununa köklü çözüm hedefiyle çalışmalarını sürdüren iki toplumlu Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi, Türk ve Rum taraflarında eş zamanlı kazıları sürdürüyor. Bu çerçevede ilk kayıpların haziran sonunda ailelere teslim edilmesi bekleniyor.

TAK muhabirinin komitenin Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük'ten aldığı bilgiye göre, KKTC'de Balıkesir'de devam eden kazıların önümüzdeki günlerde tamamlanması bekleniyor. 15-20 civarında kayıp Rum'un bulunduğu tahmin edilen toplu mezarda bazı kalıntılara ulaşıldığını, fakat bu aşamada kesin rakam verilemeyeceğini söyleyen Küçük, kazılardan kaç kaybın çıkarıldığının ancak Antropoloji Laboratuarı'ndaki tetkikten sonra belirlenebileceğini vurguladı.

Güney Kıbrıs'ta ise Taşkent'teki bir toplu mezarda kazı yapıldığını anımsatan Küçük, yaklaşık 40 civarında Türk kaybın bulunduğu tahmin edilen toplu mezarda kazıların güçlükle yapıldığını söyledi. Toplu mezarın yamaçta olması nedeniyle kazıların zaman alacağını belirten Küçük, buradaki kazılarda da ilk kalıntılara ulaşıldığını, ancak kesin rakam verilemeyeceğini söyledi.

Taşkent'te katliama uğrayan 63'ü Taşkentli, geri kalan Terazili ve civar köylerden toplam 83 Kıbrıslı Türk, iki ayrı mezara gömülmüştü.

Otonom kayıp Şahıslar Komitesi Türk Üyesi Gülden P. Küçük, kazıların eş zamanlı olarak karşılıklı devam edeceğini, Türk tarafında Balıkesir'deki kazıların tamamlanmasının ardından aynı bölgeden başka bir mezarda ve ardından Girne'de kazı yapılacağını bildirdi.

Bilim Komitesi'nin imzasıyla teslim

Kimlik tespitlerinin ardından ilk kayıpların haziran sonunda ailelere teslim edileceğini de yineleyen Küçük, kesin tarihin ve kaç kaybın teslim edileceğinin Bilim Komitesi'nin çalışmasından sonra kesinleşeceğini vurguladı.

Küçük, Genetik Hastanesi'nin İki Toplumlu Ünitesi'nde görev yapan Türk ve Rum genetik uzmanları ile Antropoloji Laboratuarı'nın yabancı sorumlusundan oluşan 3 kişilik Bilim Komitesi'nin konsensusla alacağı kararın ardından iadenin gerçekleşeceğini bildirdi.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin gözetiminde yaklaşık 2.5 yıl önce başlayan ve toplam 5 yılda tamamlanması öngörülen proje uyarınca, iki tarafta yapılan araştırmalar çerçevesinde münferit ve toplu mezarlar kazılıyor. Mezarlardan çıkarılan kayıplar da kemik ve kimlik analizine tabi tutuluyor.

Son haftalarda Balıkesir ve Taşkent'te yapılan kazılar dışında bugüne kadar 60'ı Türk toplam 260 kayıp bulunurken, kimlik tespiti tamamlanan kayıpların haziran sonundan itibaren ailelere teslim edilmesi planlanıyor.

Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin resmi verilerine göre, Türk kayıp sayısı 502, Rum kayıp sayısı ise 1468.

BM Genel Sekreteri'nin temsilcisi Christophe Girod başkanlığındaki komitede, Kıbrıs Türk tarafını Gülden Plümer Küçük, Rum tarafını ise Elias Georgiades temsil ediyor.

KIBRIS 09/06/07

 

Şehit arsaları sorununu tarihe gömeceğiz

İçişleri Bakanı Özkan Murat, 20 yıldan beri gündemden düşmeyen şehit arsalarıyla ilgili sorunları yakında tarihe gömeceklerini söyledi.

Özkan Murat, altyapı çalışmaları devam eden 70 civarında şehit arsasının bulunduğu Lefkoşa Kermiya bölgesinde incelemeleri sırasında, 1986-87'den itibaren tarla olarak altyapısız verilmeye başlanan şehit arsalarının uzun yıllar ihmal edildiğini söyledi.

Son 3.5 yılda yaklaşık 5 milyar YTL'lik finansmanla Zeytinlik, Çatalköy, Doğancı ve Güzelyurt'taki şehit arsalarının altyapılarının tamamlandığını, Kermiya ve Gazimağusa'daki arsaların altyapılarının ise tamamlanma aşamasında olduğunu belirten Murat, ODTÜ kampusu yakınında şehit çocukları için ayrılan arsaların altyapı çalışmalarının da yakında çıkılacak ihaleyle yapılacağını bildirdi.

Tuzla bölgesindeki arsaların inşaata uygun olmamamsı nedeniyle Kermiya bölgesinden şehit çocuklarına arsa verildiğini anımsatan Murat, altyapısı tamamlanan arsaların tapularını vermeye başlayacaklarını kaydetti.

Murat, "Güzelyurt'taki arsaların da tapularını verdikten sonra şehit ailelerimizin arsa konusu artık konuşulmayacak. Şehitlerimiz borcumuz çok, yaptıklarımız az bile" dedi.

2200 şehit çocuğuna arsa verildi

Sosyal Konut Müdürlüğü İnşaat Mühendisi Engin Kunt da, Lefkoşa Kermiya, Gazimağusa ve Yeniboğaziçi'nde altyapı çalışmalarının bir ayda tamamlanacağını, 2-3 ayda da tapu verme çalışmalarına başlanacağını kaydetti.

Kunt, arsa almaya hak sahibi olan yaklaşık 2 bin 200 şehit çocuğunun tümüne arsa verildiğini de kaydetti.

Şehit Aileleri ve Malul Gaziler Derneği Başkanı Ertan Ersan ise, konuya ilgisinden dolayı Özkan Murat'a teşekkür etti.

KIBRIS 09/06/07

 

Rumlar, iki devletli çözümü destekliyor

RUMLARIN YÜZDE 30'U "BİRLEŞİK DEVLET" DİYOR... Güney Kıbrıs'ta yapılan ankete göre, Rumların yüzde 54'ü iki devletli çözümü destelerken, yüzde 30'u "birleşik devlet", yüzde 28'i "iki ayrı devlet" ve yüzde 23'ü de "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" dedi. "En gerçekçi çözümün hangisi olduğu" sorusuna ise; yüzde 35'lik bir oranla "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" ve sadece yüzde 12'lik bir kesimin "birleşik devlet" yanıtını verdi

Güney Kıbrıs'ta, Kıbrıslı Rumlar arasında gerçekleştirilen bir ankete katılanların yüzde 28'inin, Kıbrıs sorununa "iki ayrı devlet", yüzde 23'lük bir oranının da "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" çözümünü desteklediği bildirildi.

Anket, farklı çözüm şekilleri arzuluyor olsalar da, ankete katılanların yüzde 54'ünün "en olası çözüm" olarak "iki devletli çözümü" öngördüklerini ortaya çıkardı.

Alithia gazetesinde yer alan haberde; Güney Kıbrıs'ta "Noverna" şirketinin, "Sosyo-politik Araştırmalar Kurumu" adına yaptığı bir ankette, Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs sorununa bakış açılarını, yaş grupları ve sayı açısından ele aldığını yazdı.

Gazete, 7-30 Mart 2007 tarihleri arasında nitelik ve nicelik esaslarına göre gerçekleştirilen araştırmanın nicelik esasına dayalı kısmına 804 kişinin katıldığını yazdı.

Rumların yüzde 28'i iki ayrı devlet istiyor

Gazete, Kıbrıs sorununda "arzu edilen" çözümün hangisi olduğu şeklindeki soruya, katılımcıların yüzde 30'unun "birleşik devlet", yüzde 28'inin "iki ayrı devlet" ve sadece yüzde 23'ünün "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" cevabını verdiklerini belirtirken "en gerçekçi çözümün hangisi olduğu" sorusuna ise; yüzde 35'lik bir oranla "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" ve sadece yüzde 12'lik bir kesimin "birleşik devlet" yanıtının verildiğini vurguladı.

En olası çözüm şekli: İki ayrı devlet

Gazete, ankette dikkat çekici bir diğer unsurun ise katılımcıların yarıdan fazlasının, farklı çözüm şekilleri arzuluyor olsalar da "en olası çözüm" olarak gerek "şu anki statüko" gerek "iki devletli çözüm" şeklinde "bir taksim çözümünü" gördükleri olduğunu ve bu seçeneği vurgulayanların oranının yüzde 54 olduğunu yazdı.

Gençler "ayrı halk ve ayrı ülkeler" olarak görüyor

Gazete, ankete katılan ergenlik çağındaki gençlerin bazılarının, Kıbrıs sorununda bir çözüme ulaşılabilmesi için "devrimci bir liderin gerekli olduğu" düşüncesini ifade ettiklerini, bir kısmının ise Kıbrıslı Rum ve Kıbrıslı Türkleri kastederek "biz ayrı halk ve ayrı ülkeleriz" dediklerini vurguladı.

Gazete, anketin sonuçlarına göre katılımcıların Annan Planı ile iki toplumlu, iki kesimli federasyon çözümünü bağdaştıramadığının ve iki toplumlu, iki kesimli federasyonun ne olduğu konusunda bilgi eksikliğinin ortaya çıktığını belirtirken, ankete katılanların çözüm şekilleri konusundaki bilgisizliğinin sebebi olarak ise politikacıların kendilerini yeterince bilgilendirmemesini gösterdiklerini vurguladı.

Zaman Türklerin lehine işliyormuş

Geçen zamanın hangi tarafın çıkarına olduğu yönündeki bir soruya karşılık ise katılımcıların yüzde 70'inin Kıbrıs Türk tarafının yararına olduğunu ve yalnızca yüzde 2'lik bir oranın çözümsüz geçen zamanın Kıbrıs Rum tarafının çıkarına işlediği görüşünü ifade ettiklerini belirten gazete, Kıbrıs sorununa ilişkin katılımcılar arasında hâkim olan "genel düşüncenin" ise; "yalnızca mevcut durum için değil gelecekteki olası olumsuz gelişmelerden ötürü de duyulan korku ve belirsizlik düşüncesi olduğunu" vurguladı.

Gazete, katılımcıların çoğunluğunun şu anda görüşme masasında nelerin görüşüldüğünü bilmediklerini belirttiklerini ve bu konuda da bir belirsizliğin hâkim olduğunu ifade etti.

Kötümserlerin oranı yüzde 57

Haberde, yer alan ankete göre, "Kıbrıs sorununa ilişkin gelişmeler hakkında iyimserlik derecesinin" ne olduğunun sorulması üzerine katılımcıların sadece yüzde 6'sı "çok iyimser" olduğunu belirtirken yüzde 32'si "iyimser", yüzde 39'u "kötümser" ve yüzde 18'i "çok kötümser" olduklarını belirttiler.

Gazete, "en kötümserlerin" yaşları küçük katılımcılar olduğunu belirtirken, iyimserlerin büyük oranda DİKO ve AKEL destekçileri olduğunu kaydetti. Muhalefet partilerindeki "iyimserlik" oranı ise yüzde 16 gibi düşük bir oranda kaldı.

Habere göre, ankete katılanların yüzde 23'ü ise, Kıbrıs Rum tarafının durumunun "geçen yıla göre daha iyi olduğu" görüşünü dile getirirken yüzde 48'i "hiçbir şeyin değişmediği" ve yüzde 26'sının "olayların daha da kötü bir hal aldığı" görüşlerini ifade ettiler.

Fileleftheros gazetesi: "Gençler Bölünmeyle Flört Ediyorlar -Kıbrıslıların Eğilimi Konusundaki Yeni Araştırma Endişe Verici Mesajlar Gönderiyor -10 Tanesinden 3'ü Tazminatı Kabul Ediyor" başlıkları altında verdiği ankette, her 10 Rum göçmenden 3'ünün KKTC'deki eski taşınmazlarına karşılık tazminat almayı kabul ettiğini yazdı.

Gazete, ankette Kıbrıs sorununun çözüm şekline ilişkin olarak, 25 yaş altındaki Kıbrıslı Rum gençlerin çözüm şekli tercihlerinin yaşça daha büyük (35-65) kişilerin aksine, "bölünme yoluyla çözüm" eğilimi gösterdiğini, yaşça büyük kişilerin ise iki toplumlu, iki kesimli federasyonu tercih ettiklerini vurguladı.

Gazete, ankette yer alan diğer unsurlara da yer verirken, "KKTC'deki malları için tazminat kabul edip etmeyecekleri" yönündeki bir soruya karşılık ise Rum göçmenlerin yüzde 33'ünün "kesinlikle kabul etmiyorum", yüzde 19'unun "belki evet, belki hayır", yüzde 19'unun "kesinlikle kabul ederim", yüzde 10'unun "herhalde kabul ederim", yüzde 13'ünün "herhalde kabul etmem" ve yüzde 6'sının da "bilmiyorum/cevaplamıyorum" yanıtlarını verdiklerini yazdı.

Kıbrıslı Türklerle ortak yön "az"

Gazete, katılımcılara yöneltilen "Kıbrıslı Türklerle ilişkiler" konusundaki bir soruya karşılık ise katılımcıların yüzde 57'sinin "Kıbrıslı Türklerle aralarında çok az ortak şey olduğu ya da hiç ortak şey bulunmadığını" varsaydıklarını belirtti.

Gazete ayrıca, Kıbrıs sorununun çözümü durumunda Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri "arkadaş olarak kabul ettiklerini", Kıbrıs Türk yönetimi altındaki bir bölgede yaşamayı veya Kıbrıslı Türk bir işverenlerinin olmasını reddettiklerini de vurguladı.

KIBRIS 09/06/07

 

Oya Talat, İrini Klerides'in cenaze törenine katıldı

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın eşi Oya Talat, Rum Yönetimi eski başkanlarından Glafkos Klerides'in eşi İrini Klerides'in cenaze törenine katıldı.

Cumhurbaşkanlığı'ndan alınan bilgiye göre, Oya Talat, Evangelistrias Kilisesi'nde düzenlenen cenaze töreninde, Glafkos Klerides ve kızı Kate Klerides'e taziyelerini sundu.

Oya Talat, cenaze töreninde, DİSİ Başkanı Nikos Anastasiades ve eşiyle de, kısa bir süre sohbet etti.

KIBRIS 09/06/07

 

Türkiye'den AB'ye asker resti

AK Parti Genel Merkezi tarafından İzmir birinci sıra milletvekili adayı gösterilen AK Parti Kocaeli Milletvekili ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, veda ziyaretlerinde bulunmak üzere gittiği Kocaeli'nde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gönül, Avrupa Birliği emrindeki Özel Harekat Tugayı'nın geri çekilmesiyle ilgili bir soru üzerine şunları söyledi: "Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikaları (AGSP) projeleri dalında 2010 yılı Hedef Askeri Program ve Projesi'ne bir tugayla katılmayı taahhüt ettik. Ancak bu tugaya asıl askeri unsurlar arasında değil de yedek unsurlar arasında yer verdikleri için kendilerini ikaz ettik. 'Biz yedek kuvvet olamayız. Çünkü bu tugay mücevher bir tugay, donanımlı bir tugay' dedik. Bunu söyledik, ancak üye ülkeler taahhütlerini yerine getirmede geç kaldıkları için, 'Onları ayrı bir kategoriye koyup iyi takip edebilmek bakımından üyelerle yedek üyeleri ayırdık' dediler. Ama bu bizi tatmin etmedi. Biz kendilerine süre verdik. Bu süreye rağmen bizi asli listeye almadılar.

Bu nedenle bu çok özel tugaya askeri unsurlar arasında değil de yedek unsurlar arasında yer verdikleri için, Brüksel'de yapılan Troyka toplantısında kuvvetlerimizi geri çektiğimizi resmen açıkladık."

Kararın gerekçeleri

AB'nin çeşitli operasyonlarına hava ve deniz unsurlarıyla desteklenmiş tugay düzeyinde desteğini 2000'li yılların başından beri sürdüren Türkiye, desteğini çekme kararına, "sıkıntılara çözüm getirilmemesini ve beklentilerinin yanıt bulmamasını" gerekçe gösterdi.

Ankara bu kararını, NATO ve AB nezdinde Türkiye'nin en yüksek düzeydeki askeri temsilcisi olan NATO Askeri Temsilciliği (TMR) Başkanı Korgeneral Yılmaz Oğuz tarafından, geçen mayıs başında AB'ye resmen bildirildi.

Türkiye'nin bu kararını NATO'ya danışmadığı ve bildirmediği, NATO bünyesinde konunun tartışılmadığı öğrenildi.

AB'ye iletilen kararda, Türkiye'nin AGSP'yi başından beri desteklediği, AB'nin temel hedefine katkıda bulunduğu, bunu yaparken ortaya çıkan bazı sıkıntıları ve beklentileri de dile getirmeyi sürdürdüğü hatırlatıldı. Şimdiye kadar elle dokunulur bir gelişme görülmediği, Türkiye'nin AB temel hedefine yoğun katkılarının belgelerde sadece bir "ilave" olarak nitelendirilmesinin devam etmesinden kaynaklanan rahatsızlık dile getirildi.

Türkiye'nin AGSP bağlamında tüm yükümlülüklerini eksiksiz olarak yerine getirdiği de hatırlatılan kararda, Türkiye'nin AB ile ilişkilerindeki gelişmelere değinildi, artık bir aday ülke olmak konumunun geride kaldığı, katılım müzakerelerinin başladığı ifade edildi.

Türkiye, AB'ye katkısını geri çekme kararını bir NATO konusu olarak değerlendirmedi ve "memnuniyetsizliğini yansıttığı" bu kararı NATO'ya resmen duyurmadı. Türkiye bu kararı ittifak bünyesinde de tartışmaya açmadı.

Öte yandan, Türkiye'nin, Avrupa Savunma Ajansı ile işbirliği yapması için gerekli idari düzenlemelerin sonuçlandırılması beklentisi de yanıtsız kaldı. AB, Norveç ve Türkiye'nin ajansa katılımı için bazı özel idari düzenlemelere gidilmesini kararlaştırmış, Norveç bu konuda bir metin imzalamıştı. Türkiye'nin katılımını sağlayacak metinin imzalanması ise "AB üyesi" Kıbrıs Rum kesimi tarafından veto edilerek engelleniyor.

Aynı sorun, AB ile bilgi alışverişine olanak sağlayacak bir güvenlik anlaşmasında da ortaya çıkıyor. Rum kesimi, uzun yıllardır üzerinde çalışılmış olan ve sonuç aşamasına gelen bu anlaşmanın imzalanmasını veto yoluyla engelliyor.

Türkiye'nin askeri katkısını geri çekme kararının AB bünyesinde şok etkisi yarattığı, kararın ulaşmasından bu yana bazı "ikna girişimlerinin" sürdürüldüğü belirtiliyor.

Bundan sonraki süreç

Milli Savunma Bakanı Gönül, bundan sonraki süreçle ilgili de Türkiye'nin taleplerinin karşılanması halinde Genelkurmay Başkanlığının yeni bir planlama yapacağını belirtti. Yapılacak olan bu planın katılacağı ilk toplantıda ortaya konulacağını bildiren Vecdi Gönül, Özel Harekat Tugayı'nın geriye çekilmesiyle AB ile güvenlik ilişkilerinin askıya alınmadığını söyledi.

Gönül, şunları kaydetti: "2009 yılında Romanya, İtalya, Türkiye'nin teşkil edeceği muhabere gruplarımızdaki çalışmalarımız devam ediyor. Ayrıca Kosova'daki NATO AB müşterek çalışmaları, Bosna Hersek'teki çalışmalar devam ediyor. Kongo'da Avrupa Birliği misyonuna C-130 ile belli bir mürettebatla katılmıştık. O bitti. Ama bizim asıl rezervimiz, hedef hazırlığında tahsis ettiğimiz tugayın arzu ettiğimiz, olması lazım gelen yerde bulunmayışına gösterdiğimiz bir reaksiyon."

KIBRIS 09/06/07

 

Talat: Rumların Komisyon’a başvurusu engelleniyor

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni, Rum halkını korkutarak, KKTC’deki Taşınmaz Mal Komisyonu’na başvuruları engellemeye çalışmakla suçladı.

NTV

Güncelleme: 14:50 TSİ 10 Haziran 2007 Pazar

 

LEFKOŞA - Komisyon’a başvuran Rumların isimlerinin sızdırılması konusunda casusluktan şüphelendiğini belirten Talat, Kıbrıs Rum Yönetimi’ni sert bir dille eleştirdi.

Talat, KKTC’deki Taşınmaz Mal Komisyonu’na başvuran Rumların hain ilan edildiğini, Rum Yönetimi’nin vatandaşlarını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yönlendirildiğini söyledi.

Rum tarafının tutumunu çelişkili olarak nitelendiren Talat, KKTC’deki Taşınmaz Mal Komisyonu’nun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’den çok daha hızlı karar verdiğini de vurguladı.

 

Talat: "Rumlar tetikçi kullanıyor"

A.A

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Kıbrıs Rum yönetiminin, Rum halkını, tehdit, baskı, toplumsal dışlama yolu ve kullandığı bazı tetikçilerle korkutarak, KKTC'deki Taşımaz Mal Komisyonuna (TMK) başvuruları engellemeye çalıştığını söyledi.

Mülkiyet sorununa "iç hukuk" yolu oluşturmak için Taşınmaz Mal Komisyonunu kurduklarını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) de bunu kabul ettiğini belirten Talat, Rum yönetiminin, Rum halkının Komisyona başvurmasını engellemek için engizisyon çağlarını çağrıştıran bir kampanya sürdürdüğünü kaydetti.
Cumhurbaşkanı Talat, mülkiyet sorununu acil olarak çözmek isteyen Rumları Komisyona başvurmaya çağırarak, "Bu Komisyon AİHM'den çok daha hızlı, çok daha etkin ve çok daha sonuç alıcı kararlar veriyor" dedi.
TMK'ye başvuran bazı Rumların isimlerinin Rum basınına sızdırılması konusunda casusluktan şüphelendiğini belirten Talat, "Bu bilginin çok büyük olasılıkla bir casusluk faaliyetiyle dışarıya sızdırıldığı inancındayım. Görüntü o" diye konuştu.

"RUM TARAFININ TUTUMU ÇELİŞKİLİ"

Cumhurbaşkanı Talat, KKTC'deki Taşınmaz Mal Komisyonuna başvuran Rumlar için Kıbrıs Rum kesiminde bir karalama kampanyası başlatılmasının anımsatılası üzerine, Rum tarafının bu konudaki tutumunun çelişkili olduğuna işaret etti.
Talat, Rum yönetiminin, bir yandan, mülkiyet hakkının bir insan hakkı olduğunu söyleyip vatandaşlarını AİHM'ye gönderdiğini, diğer taraftan KKTC'de kurulan Taşınmaz Mal Komisyonuna başvurup sorununu çözmek isteyen Rumları ise "hain" ilan ettiğini söyledi.
Kıbrıs sorununa bütünlüklü bir çözüm bulunmuş olsaydı, bugün bu sorunun tartışılmayacağını kaydeden Talat, Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos'un, halkına, 24 Nisan 2004 referandumunda "güçlü hayır" deme çağrısı yaptığını ve Kıbrıs sorununun çözümüyle birlikte mülkiyet sorununun çözümünü de engellediğini kaydetti.

"İÇ HUKUK YOLU YARATTIK"

"Acil sıkıntıda olan, mülkiyet sorununu beklemeden çözmek isteyen Kıbrıslı Rumlara olanak tanımak için Taşınmaz Mal Komisyonunu oluşturduklarını" ifade eden Talat, şöyle devam etti:
"Yani bir 'iç hukuk' yolu yarattık. AİHM bunu bir iç hukuk yolu olarak da gördü, buna da onay verdi. Rum tarafı bunun üzerine Güney'de bir korku salarak, Kıbrıs Rum halkını korkutarak, tehditle, baskıyla, toplumsal dışlama yoluyla, kullandığı bazı tetikçilerle korkutarak bu Komisyona başvuruları engellemeye kalkışıyor. Yaptığı budur. Aslında bir suçtur, bir insan hakkı ihlalidir yaptıkları."
Cumhurbaşkanı Talat, "Kıbrıslı Rumların, acil olarak sorununu çözmek isteyenlerinin, bu Komisyona başvurabileceklerini, başvurularının en iyi şekilde değerlendirileceğini bir kere daha altını çizerek vurgulamak istiyorum" dedi.

BİLGİ SIZDIRIMA

KKTC Cumhurbaşkanı, TMK'ye başvuran Rumların bazılarının isimlerinin Rum basınında yayımlanmasıyla ilgili olarak, bilginin nasıl sızdırıldığını bilmediğini, ancak casusluktan şüphelendiğini bildirdi.
Yasa gereği bu bilgilerin gizli olduğunu ifade ederek, "Gerçekten garip bir durum var. İsimler sızdırılmış" diyen Talat, bilgi sızdırılmasıyla ilgili soruşturma başlatılıp başlatılmadığını bilmediğini kaydetti. Talat, özetle, "İlgili kurum bu konuda araştırmasını yapacaktır. Ama kesinlikle bu bilginin çok büyük olasılıkla bir casusluk faaliyetiyle dışarıya sızdırıldığı inancındayım. Görüntü o" diye konuştu.
Bunun büyük bir günah, büyük bir suç, büyük bir ayıp olduğunu belirten Talat, bunun Kıbrıs Rum halkına karşı da yapılmış bir saldırı olduğunu; Kıbrıs Türk halkının haklarını budamak, bu haklara saldırıda bulunmak için her faaliyeti gösteren Kıbrıs Rum yönetimine de bir yardım olduğunu kaydetti. Talat, "Bu nedenle affedilecek, benimsenecek, hazmedilecek bir davranış değildir" ifadesini kullandı.

HEM AİHM'YE HEM KOMİSYONA

Cumhurbaşkanı Talat, KKTC'deki eski malları için AİHM'ye başvuran Rumların aynı zamanda TMK'ye da başvurmalarının, konuya yaklaşımlarının doğruluğunu teyit ettiğini vurguladı.
Papadopulos'un "güçlü hayır" istediğini, sonrasında da çözüm çabalarını engellediğini anlatan Talat, şöyle devam etti:
"Bu durumda acil olarak sorununu çözmek isteyen Kıbrıslı Rumlar ne yapacaktı. Hastası olan, çocuğunu okutmak isteyen, evlendirmek isteyen, yani kısacası paraya ihtiyacı olan Kıbrıslı Rumlar ne yapacaktı. Mecburen bu Komisyona başvuracaktı. Bu bakımdan bu bir insan hakkı idi. Ama hem çözümü engelledi, hem de bu insanların Komisyona başvurarak sorununu çözmesini engelledi. Yani çift yönlü, kendi halkına baskı uyguladı, insan haklarına aykırı, antidemokratik bir yaklaşım. Olayı böyle niteliyorum."
Talat, Taşınmaz Mal Komisyonunun AİHM'den çok daha hızlı, çok daha etkin ve çok daha sonuç alıcı kararlar verdiğinin altını çizerek, "Çünkü burada kurulmuştur" dedi.

HURRIYET 10/06/07

 

İnsanları, baskı altına almak ve gayrı milli ilan etmek insanlık suçudur

İSİMLERİN SIZDIRILMASI SABOTAJDIR... Başbakan Soyer, Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran Rumların, Rum basınına sızdırılmasıyla ilgili geniş çaplı soruşma yapıldığını söyledi. Olayı sabotaj olarak niteleyen Soyer, Rum tarafının, isimleri deşifre etmek ve insanların özgürce bir yere başvurma hakkını engellemekle insan haklarını çiğnediğini vurguladı

Başbakan Ferdi Sabit Soyer, Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran Rumların, Rum basınına sızdırılmasıyla ilgili geniş çaplı soruşma yapıldığını söyledi.

Olayı sabotaj olarak niteleyen Soyer, Rum tarafının isimleri deşifre etmekle insan haklarını çiğnediğini vurguladı.

Olayın, Rumların aleyhine olan Arestis Davası ile ilgili temyiz başvurusunun reddedilmesi ve komisyonun takas kararı vermesiyle ortaya çıktığına işaret eden Soyer, sızdırmanın içten mi dıştan mı yapıldığını soruşturmanın ardından konuşmak gerektiğini ifade etti.

Başbakan Ferdi Sabit Soyer, BRT 1'de yayınlanan Aktüel programında, Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran Rumların isimlerinin Rum basınına sızdırılması ile ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu.

İlgili bütün birimlerin soruşturma yaptığını belirten Soyer, "Bu, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun faaliyetlerini zedelemek için yapılmış bir sabotajdır" dedi.

Olayın ortaya çıkma zamanının önemli olduğuna dikkati çeken Soyer, Arestis davasıyla ilgili son yapılan temyiz başvurusunun reddedildiğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Komisyonu işaret ettiğini, ayrıca Komisyonun takas kararı aldığını anımsattı ve bunun Rum tarafında büyük şaşkınlık ve endişe yarattığını vurguladı.

"Rum yönetimi, Arestis ve diğer 1400 davayı sonuçlandırıp Türkiye'ye milyarlarca dolarlık tazminat ödetmek, Kuzey Kıbrıs'taki ekonomiyi çökertmek ve mülkiyeti mahkemelere taşıyarak Kıbrıs sorunundaki görüşme sürecini tıkamak için, bütün bu oyunlara girdi" diyen Soyer, ancak Türk tarafının akıl dolu siyaseti ile, Arestis, Orams, Hurma ve Avrupa Tutuklama Emirleri dahil Rum yönetiminin bütün mülkiyet politikalarının çöktüğünü ifade etti.

"Sabotaj içeriden mi dışardan mı yapıldı?" şeklindeki bir soruya da Soyer, "Bunu yapanların soruşturma çıktıktan sonra konuşmasını isterim ancak, takas ve Arestis Davası'nın temyizden geri gelmesi üzerine ortaya çıkan bir spekülasyon ve kendi insanlarını hain diye suçlayan bir zihniyet söz konusu" dedi.

Rum yönetiminin, insanların özgürce bir yere başvurma hakkını engelleyerek insan haklarını çiğnediğini vurgulayan Soyer, "İnsanları, linç kültürü ile baskı altına almaya çalışmak ve insanları gayrı milli etmek insan haklarına aykırıdır" diyen konuştu.

Mülkiyet konusunun çözümünde, iade ve tazminatla birlikte takas konusunun son derece büyük öneme sahip olduğunu kaydeden Soyer, tazminatla ilgili olarak içte de tartışmalar yaşandığını hatırlattı.

"İçte de bazı kesimler, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun çözüme dönük yapacağı katkıdan dolayı huzursuzdur" diyen Soyer, Karşıyaka'da bu çerçevede bir eylem yapıldığına işaret etti.

Soyer, "Tamamen, gerçek dışı hadise üstüne yapılmış bir eylemdi. Olmayan bir mevzu üstüne orada bir eylem yapıldı. Külliyen yalan" diye konuştu.

Başbakan, bir soruya karşılık, Rum yönetiminin insan haklarına aykırı hareketinin dış dünyaya anlatılması için sivil toplum örgütleri dahil herkese büyük görev düştüğünü sözlerine ekledi.

KIBRIS 10/06/07

 

Kayıpların kimliklerinin haftaya açıklanması bekleniyor

Politis gazetesi, Rum "Pankıbrıs Kayıp ve Esir Yakınları Derneği" Başkanı Nikos Theodosiu'nun önceki gün diğer bazı Rum kayıp dernek ve örgütlerinden temsilcilerin katılımıyla, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos ile bir görüşme gerçekleştirdiklerini yazdı.

Habere göre Theodosiu görüşme sonrası yaptığı açıklamada; gerek Papadopulos, gerekse görüşmeye katılan diğer Rum hükümeti yetkililerinin, "kayıp kazılarının tek başına tatminkar olmadıkları ve Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin araştırma işine başlaması gerektiği" şeklindeki görüşlerine destek belirttiklerini ifade etti.

Theodosiu; bazı kayıp kemiklerinin incelenmesi sürecinin sonlarına gelindiğini ve gelecek haftanın sonuna kadar konu hakkında açıklama yapılmasını beklediklerini belirtirken kimlik tespitlerinin tamamlanmasının ardından ilk önce ailelerin bilgilendirileceğini ardından da resmi açıklama ve kemiklerin ailelerine teslim edilmesinin geleceğini ifade etti.

KIBRIS 10/06/07

 

Rum Yüksek Mahkemesi'nin kararı: Kıbrıslı Türklerin, Güney'deki mallarını kullanma hakkı yok

Rum Yüksek Mahkemesi, Kıbrıslı Türklerin, Güney'de bıraktıkları malları kullanma "haklarının bulunmadığına" hükmetti.

Simerini gazetesi haberinde, Larnaka'nın Bahçalar köyünden olan ancak şu anda Girne'de ikamet etmekte olan Zehra Kemâl Ahmet ve Nuray Kemâl Ahmet isimli Kıbrıslı Türklerin, Bahçalar'daki mallarının kendilerine iadesi taleplerinin, Rum Temyiz Mahkemesi'nde de reddedildiğini bildirdi.

Gazete, Zehra ve Nuray kardeşlerin Rum Yönetimi aleyhine açtıkları temyiz davasının önceki gün hükme bağlandığını yazdı ve mahkeme yargıcı Minos Kronidis'in, kararını açıklarken söylediklerini şöyle aktardı:

"Türk istilası dolaysıyla adamızdaki bu anormal durum devam ettiği müddetçe, İçişleri Bakanı, Kıbrıs Türk mallarının vasisi sıfatıyla, bu malların yönetimi konularında egemen kabul edilir. Dolayısıyla vesayet altındaki malların Kıbrıslı Türk sahipleri bu malları kullanmaya hak sahibi değildirler çünkü 1974'te yaratılan olguların sona ermesine kadar herhangi bir mülkiyet haklarını kullanmaktan men edilmişlerdir."

Başvuru reddedildi

Fileleftheros gazetesi, "Yüksek Mahkeme 2 Kıbrıslı Türkün Başvurusunu Reddetti" başlıklı haberinde Rum Yüksek Mahkemesi'nin dün, iki Kıbrıslı Türkün başvurusunu reddettiğini ve Larnaka bölgesinde bulunan ve Rum yönetimi tarafından Rumlara verilen mallarının iadesi taleplerini reddeden Rum İçişleri Bakanlığı kararını onayladığını bildirdi.

Gazete, bugün Girne'de ikamet etmekte olan Zekâ (Simerini gazetesi bu kişinin ismini Zehra olarak yansıtmıştı) Kemâl Ahmet ve Nuray Kemâl Ahmet'in Rum İçişleri Bakanlığı bünyesindeki "Kıbrıs Türk Malları Vasiliği"ne gönderdikleri 9 Temmuz 2004 tarihli mektup ile "Pervolia" (Bahçalar) köyündeki taşınmaz mallarının iadesini talep ettiklerini, "vasilik" makamının da 13 Temmuz 2004 tarihli yanıt mektubu ile; Rum tarafındaki ilgili yasaya atıfta bulunarak bu taleplerini reddettiğini hatırlattı.

Gazeteye göre Rum Yüksek Mahkemesi, başvuru sahibi Kıbrıslı Türklerin gösterdiği; can güvenlikleriyle ilgili korkularından dolayı Rum tarafından kaçmış oldukları gerekçesini reddetti ve "Türk istila ve işgali olmasaydı mallarını kaybetmeyeceklerini" iddia etti. Rum Yüksek Mahkemesi "başvuru sahibi Kıbrıslı Türklerin, mallarını Türk istilasından dolayı terk ettikleri" iddiasını yineledi.

Habere göre, Rum Yüksek Mahkemesi kararında ayrıca Zekâ ve Nuray Kemâl Ahmet isimli Kıbrıslı Türklerin başvurularında kaydettikleri; anayasal haklarının ihlal edilmekte olduğu şikayetleriyle ilgili olarak şunları iddia etti :

"Kıbrıslı Türklerin toplu halde yer değiştirmelerinden ve mallarını terk etmelerinden dolayı söz konusu malların, yine kendi çıkarları için korunması bir gereklilikti. Kıbrıs Türk Malları Vasiliği yasasının yapılması da tamamen haklıydı. Bu yasa temelinde, Kıbrıslı Türkler mallarından mahrum bırakılmıyorlar ama anormal durum süresince bu malların idaresi vasiliğe veriliyor."

Politis gazetesi ise haberi ,"Terk Edilmiş Kıbrıs Türk Malları Vasilikte Kalıyor" başlığı altında özetledi

KIBRIS 10/06/07

 

Ara bölgenin egemenlik hakları UNFICYP'e veriliyor

Rum basınının iddiası:

Fileleftheros gazetesi haberinde, İngiltere'nin hazırlayacağı taslakta, 1989 yılında ara bölge konusunda sunulan ancak Güvenlik Konseyi tarafından benimsenmeyen memoranduma değinileceğini ve memorandumun, Kıbrıs'taki tarafların ara bölgenin kontrolü konusunda UNFICYP ile işbirliği yapmalarının öngörüldüğünü yazdı.

Gazete, diplomatik bir kaynağın gazeteye yaptığı açıklamada; söz konusu memorandumun İngiltere'nin hazırlayacağı taslağa dahil edilmesi durumunda "UNFICYP'e egemenlik haklarının tanınacağını" söylediğini belirtirken Genel Sekreter Ban'ın raporunda ara bölgede "vatandaşların faaliyetleri (tarım, inşaat, av vs.)" konularında UNFICYP'in görevlerini yerine getirmesinde yaşanan sorunlara dikkat çekmiş olduğunu vurguladı.

Öte yandan gazete, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi Michael Möller'in önceki günkü Güvenlik Konseyi toplantısında konseyin daimi üyelerine 8 Temmuz anlaşmasının uygulamaya konması için Kıbrıs'ta gerçekleştirilen görüşmeler hakkında bilgi verdiğini yazdı.

Gazete, diplomatik bir kaynağa dayandırarak verdiği haberinde; kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen görüşmede, Möller'in, 8 Temmuz anlaşmasının uygulanması için gerçekleştirilen görüşme sürecini "karanlık renklerle" izah etmiş olmasına karşın, "bir şeyler olabileceği" izlenimini bırakarak, Güvenlik Konseyi'nin daha fazla katkıda bulunmasını talep ettiğini yazdı.

Haberde, Möller'in 8 Temmuz anlaşmasının bugüne kadar uygulanamaması konusunda taraflara eşit mesafede durarak taraflardan herhangi birine sorumluluk yüklemediği belirtilirken adadaki her iki tarafla birlikte çabalamaya devam etmeye hazır olduğunu ifade ettiği yer aldı.

Gazete, Güvenlik Konseyi üyelerinin ise yaptıkları kısa konuşmalarda; 8 Temmuz sürecinde ilerleme sağlanmasını istediklerini, mayınsızlaştırmanın durmasından ötürü endişe duyduklarını belirterek kayıplar konusunda gösterilen çabaları da memnunlukla karşıladıklarını ifade ettiklerini yazdı.

Haberde, bazı üyelerin ise UNFICYP'in revizyonu konusuna değinerek, Kıbrıs sorununda herhangi bir gelişme olmaması durumunda UNFICYP'in revizyonu konusunun birkaç ay sonra yeniden ele alınmasının gerekebileceği görüşünü dile getirdikleri belirtildi.

Güvenlik Konseyi üyelerinin, dün gece geç saatlerde bir araya gelerek UNFICYP karar taslağını görüşmelerinin beklendiğini belirten gazete, söz konusu diplomatik kaynağın ayrıca; İngiltere'nin taslağa Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılmasına ilişkin bir değinmeyi dahil etme girişiminde bulunabileceklerini ancak Rusya gibi diğer üye ülkelerin müdahalelerinin, bu yöndeki bir değinmenin nihai kararda yer almasına engel olmasının beklendiğini ifade ettiğini de yazdı.

Gazete, Güvenlik Konseyi üyelerinin dün akşamki görüşmelerinin ardından bu görüşmelerin gelecek hafta uzmanlar düzeyinde devam edeceğini vurgularken Rum Hükümet Sözcüsü Vasilis Palmas'ın açıklamalarına yer verdi.

Habere göre Palmas; Rum hükümetinin, Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna ilişkin bir değinmenin karar taslağında yer alması konusunda "sürekli tetikte olduğunu" vurguladı.

KIBRIS 10/06/07