NTV
Güncelleme: 13:36 TSİ 01 Haziran 2007 Cuma
İSTANBUL
- Dışişleri bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Abdullah Gül, Times gazetesine verdiği
mülakatta, gizli bir gündemleri olmadığını söyledi.
Biz Türkiyeyi modernleştirmeye çalışıyoruz. Gizli
gündemimiz olsaydı, Türkiyeyi AB üyesi yapmak için bu kadar çaba harcar
mıydık? diye soran Gül, cumhurbaşkanlığı
konusunda da ordu tarafından değil, siyasilerce engellendiğini
savundu.
Gül, Ordu kişisel olarak bana karşı olamaz, militan kafalara
sahip bazı siviller var. Bunlar bu konuları suistimal ediyor.
Hükümette ve özellikle Dışişleri Bakanlığında
askerle omuz omuza çalışıyoruz. Türkiye 15 yılda çok
değişti. Son zamanlarda bir türbülans oldu fakat geçti. Demokrasi
çalışıyor dedi.
Dışişleri Bakanı, Genelkurmay
Başkanlığının 27 Nisanda
yayınladığı bildiriyle ilgili olarak, Askere cevap verildi
ve mesele kapandı dedi.
Gül, Cumhuriyet mitinglerine de değindi. Gül, Biz iktidar partisiyiz ve
halkımız arasında bu tür bir ayrılık istemiyoruz. O
kalabalıklara baktığınızda modern görünüyorlardı.
Ama sloganlara, konuşmalara baktığınızda ABye,
özelleştirmeye, dış yatırımlara karşıydılar
diye konuştu.
Atatürkün mirasının gerçek bekçilerinin de muhafazakar partiler
olduğunu savunan Gül, Atatürk, Türkiyeyi çağdaş medeniyetler
seviyesinin üstüne çıkarmak zorunda olduğumuzu söyledi. Bu,
demokrasi, ekonomik kalkınma, modernleşme, özgürlük demek.
Dolayısıyla biz, Atatürkün gösterdiği hedefleri
gerçekleştiriyoruz dedi.
Gül, Atatürk hayatta olsaydı, 22 Temmuzda partinize oy verir miydi?
sorusuna ise Yapmakta olduklarımızın Atatürkün samimi
destekçileri tarafından takdir edildiğine eminim
yanıtını verdi.
Abdullah Gül, Atatürk için eşinizin başörtüsü takması sorun
olur muydu? sorusu karşısında ise Hayır, Atatürkün
eşi de başörtüsü takıyordu dedi.
Rumların AB üyeliği Kıbrıs'ta çözüm
çabalarını baltalamaktır
TC Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun,
Kıbrıs Rum kesiminin çözüm olmadan AB'ye üye
yapılmasının çözüm çabalarını baltalamak
olduğunu, bugün gelinen aşamada da bunun faturasının
Türkiye'ye ödettirilmek istenmesi olduğunu söyledi.
Orgeneral Saygun, ancak gelinin aşamada NATO ve AB'nin stratejik
işbirliği üzerinde anlaşmaya varılmış usuller
dışına taşınmakta ısrar edilmesinin arzu edilen
işbirliğine ulaşmayı engellediğini söyledi.
Orgeneral Saygun, Türkiye'nin AB ile NATO arasındaki
işbirliğine mani olmakla çeşitli kesimlerde
suçlandığına dikkati çekerek, sözlerini şöyle sürdürdü:
"NATO-AB stratejik işbirliğinde her iki kuruluş
arasında en üst düzeyde varılmış anlaşmaya göre, AB
aynı zamanda NATO üyesi olan ülkelere ve ittifak ile güvenlik
anlaşması imzalamış ve Barış İçin
Ortaklık (BİO) programına dahil edilmiş diğer
üyelerine açık olmalıdır. Yani Güney Kıbrıs Rum
yönetimi bu işbirliğine giremez. NATO-AB işbirliğinin arzu
edildiği şekilde işlememesinin altında yatan temel
sorunlardan biri, AB'nin işbirliğine Güney Kıbrıs Rum
yönetiminin de katılmasında ısrarcı olmasıdır.
Kısacası, Kıbrıs Rum yönetiminin uluslararası
anlaşmalara, hatta AB'nin kendi prensiplerine aykırı olarak üye
yapılması, eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın da
söylediği gibi Kıbrıs'taki çözüm çabalarını baltalama
hatasının faturası Türkiye'ye ödettirilmek istenmektedir."
Türkiye güvenlik mimarisi alanındaki
kazanımlarının neredeyse tamamını kaybetti
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Ergin Saygun, "Bugün
gelinen noktada Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisi alanındaki
kazanımlarının neredeyse tamamını
kaybetmiştir" dedi.
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, Harp Akademileri
Komutanlığı'nda düzenlenen "Güvenliğin Yeni
Boyutları ve Uluslararası Örgütler" başlıklı
uluslararası konferansta, "Değişen Güvenlik Ortamında
NATO" başlıklı bir sunum yaptı.
NATO'nun değişen güvenlik ortamının neresinde
olduğunu ve nereye gittiğini daha iyi görebilmek için her şeyden
önce Avrupa güvenliğinin aktörlerinin tutumlarının ortaya
konulmasının gerekli olduğunu belirten Orgeneral Saygun, 2.
Dünya Savaşı sonrasında güvenlik arayışları
sonrasında NATO'nun, ardından da Varşova Paktı'nın
kurulduğunu, Avrupa'da demir-çelik ittifakıyla AB'nin temellerinin
atıldığını anımsattı. Orgeneral Saygun,
"Görüldüğü gibi Avrupa'da sürekli bir güvenlik ve birleşme
çabası olmasına rağmen, bunun tamamen gerçekleştiğini
söyleyebilmek mümkün değildir" dedi.
Soğuk savaş döneminde iki rakibin safları ve
sınırları belli bir bölgede nükleer silahlara dayanan bir
caydırıcılık içerisinde durduklarını, bu dönemin
sona ermesinin ardından, nereden geleceği belli olmayan asimetrik
tehdidin genel savaş tehdidinin yerini aldığını
kaydetti. Bu dönemde NATO'da neyin savunulacağı değil, neyin
korunacağının esas alındığını ifade
eden Orgeneral Saygun, krizlere bütün olarak müdahale edilmesi yerine destek
sağlanması düşüncesinin ön plana
çıktığını, bölgesel krizlere bölgesel çözümlerin
aranmasına yol açan anlayışın yerleşmesine neden
olduğunu anlattı. Avrupa ülkelerinin silahlı kuvvetlerini büyük
ölçüde küçültüldüğünü ifade eden Orgeneral Saygun, "Türkiye ise bulunduğu
zor coğrafyada benzer yeniden yapılanmaları aynı düzeyde
uygulayamamıştır" dedi.
Orgeneral Saygun, bütün bu gelişmelerin yanında NATO'nun
Atlantik bölgesinin başat güvenlik kuruluşu olarak yeni güvenlik
ortamının beraberinde getirdiği görevlere de uyum sağlamaya
çalıştığını, yeni komuta ve kuvvet yapısının
yanında genişleme politikasının da benimsendiğini
vurguladı. NATO'nun bu yeni dönemde kriz bölgelerindeki halka
yardımların yapılması konusunda da sorumluluk almak zorunda
kaldığını ifade eden Orgeneral Saygun, kriz yaşanan
ülkelerin NATO tarafından sağlanan araç ve altyapı destek ve
imkanlarıyla neredeyse NATO'nun üyesi haline geldiğini belirtti.
NATO'nun İstanbul ve Riga zirvelerinin ardından yeni bir
yapılanma sürecine girdiğini dile getiren Orgeneral Saygun, bu
dönemde NATO'nun Asya bölgesine genişletilmesi yönünde önemli
kararların alındığını hatırlattı.
11 Eylül saldırıları
Orgeneral Saygun, ABD'deki 11 Eylül saldırılarının,
yıllardır devam eden terör faaliyetlerini siyasi veya polisiye
olaylar olarak niteleyerek kayıtsız kalan ve bu faaliyetlere
karşı tedbir almamakta ısrar eden Batılı ülkelere
terörün sahip olduğu imkan ve kabiliyetleri çok acı bir şekilde
gösterdiğini, hiçbir ülkenin terör tehdidinden uzak
olmadığını ortaya koyduğunu vurguladı.
Bu gelişmeler üzerine NATO'nun tarihinde ilk defa soğuk
savaş döneminde dahi ilan edilmemiş Washington
Anlaşmasının 5. maddesini ilan etmek zorunda
kaldığını belirten Orgeneral Saygun, bu tehdit
karşısında teşkilatlanma ve kuvvet geliştirilmesi
ihtiyacıyla karşı karşıya
kalındığını ifade etti. Soğuk savaş
ihtimalinin azalması ve Avrupa'nın güvenliği için ABD'ye
bağlı olma ihtiyacının azalmasıyla AB'nin yeniden
gündeme taşındığını belirten Orgeneral Saygun,
"Böylece Avrupa'nın güvenliğinden sorumlu hemen hemen aynı
ülkelerden meydana gelen üç ayrı kuruluş ortaya
çıkmıştır" dedi.
NATO'nun içinin boşaltılması
Orgeneral Saygun, Avrupa'nın yeni güvenlik politikası
şekillenirken, NATO ile ilk ciddi çatışmanın 1999'da
Washington'da yaşandığını ifade ederek, şöyle
konuştu:
"Aslında NATO'nun 1999 Washington zirvesiyle Avrupa Güvenlik
ve Savunma Politikası (AGSP) arasında hassas bir denge kurulmuş,
Berlin Plus olarak bilinen düzenlemelerle NATO, kendi imkan ve kabiliyetlerini
bazı koşullara bağlı olarak AB'ye vermeyi taahhüt etmiştir.
AB'nin kendi imkan ve kabiliyetlerini geliştirmesinin önlenmesi, NATO'nun
içinin boşaltılmasına mani olunması bakımından
önemlidir. Ancak bu durumun sırf AB kendi imkan ve kabiliyetlerini
geliştirmesin diye NATO aleyhine pek çok şeye göz yumulmasına
yol açmıştır. AB'nin önümüzdeki dönemde Kosova'da, Afganistan'da
icraya hazırlandığı sivil AGSP misyonları, NATO ile AB
arasındaki işbirliğinin daha kapsamlı bir seviyeye
taşınması için önemli birer fırsat teşkil etmektedir."
NATO ile AB ilişkileri
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, güvenlik ve
işbirliği alanında Türkiye'nin yaşadığı
sıkıntıların kapsamının bundan çok daha
geniş olduğunu ifade ederek, şunları kaydetti:
"Ayrıca bazı müttefiklerin NATO-AB
işbirliğinin gelişmesi halinde AB'nin NATO'nun kontrolüne
gireceği yolundaki geleneksel endişeleri, mevcut
işbirliğinin geliştirilmesinin önündeki gerçek engeldir.
İki kuruluş arasında günümüzde de devam eden
tartışmalarda, NATO'nun etkinliğini artırarak küresel bir
örgüt haline gelmeye çalışması, bu kapsamda Japonya, Avustralya,
Yeni Zellanda, Güney Kore gibi ülkeleri kapsayacak şekilde çabaların
öngörülmesi, ancak belirli bazı AB üyelerinin çabalarıyla bu
girişimin kısıtlanması yönünde bir tutum izlenmekte, ortak
güvenlik ve dış politika konsepti gereği, bunun AB'nin
hakkı olduğu savunulmaktadır."
Orgeneral Saygun, NATO mukabele kuvvetinin harekata hazırlık
denemesi için Afrika seçilmesine karşı, aynı zamanda AB üyesi
olan bazı üyelerin buna karşı çıktıklarını
ve başka bir bölgenin seçildiğini söyledi. Orgeneral Saygun,
"Bugün NATO ile AB arasında şiddetli bir dünyayı
paylaşım rekabeti yaşanmaktadır. Tehditsiz ortam içinde
Avrupa'nın yeni konumu ABD ile 1950'li yıllarda kurulan transatlantik
bağını artık zorlar hale gelmiştir. Bu çerçevede,
bazı Avrupalı müttefikler, ABD ile ilişkilerin devamına bir
itirazları olmamakla beraber, yeniden tanımlanması
ihtiyacını resmen gündeme getirmeye
başlamışlardır" diye konuştu.
Washington zirvesinde, AB'nin yeni güvenlik yapılanmasında,
Türkiye gibi AB üyesi olmayan NATO müttefiklerinin AB'de
kazanılmış haklarının korunması
kararının çıktığını ifade eden Saygun,
"Bugün gelinen noktada Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisi alanındaki
kazanımlarının neredeyse tamamını kaybetmiştir"
dedi.
Bize de aynı haklar sağlanmalı
NATO'nun AB imkanlarından istifade etmesi için
yapılmış herhangi bir düzenleme
bulunmadığını, Türkiye'nin başından beri AGSP'nin
gelişimini samimiyetle desteklediğini ve oluşumuna önemli
katkılarda bulunduğunu dile getiren Orgeneral Saygun, "Ancak
aynı iyi niyeti AB'den gördüğümüzü söylemek mümkün değildir.
AGSP içinde Türkiye üçüncü ülke statüsünde mütalaa edilmektedir. Bu
yanlıştır. Türkiye, yarım asra yakın bir süredir AB
üyeliği hedefini canlı tutan, AB ile müzakere süreci devam eden,
Avrupa'nın ötesinde bölge ve dünya barış ve istikrarına
önemli katkılar yapan 55 yıllık NATO müttefiki, Avrupa
güvenliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. En azından NATO
üyesi olmayan AB ülkelerine NATO'da ne haklar sağlanmışsa, AB ve
AB üyesi olmayan NATO'ya üye ülkelere, bu arada bize aynı haklar
sağlanmalıdır. Israrcı taleplerimize rağmen bu
uygulamayı düzeltmek mümkün olmamıştır."
Karadeniz'deki gelişmeler
Orgeneral Saygun, çok çeşitli aktörlerin rol almaya
başladığı Karadeniz'de mevcut dengeleri bozmaya matuf
ısrarlı çabaların görüldüğünü ifade ederek,
"Genişletilmiş Karadeniz, Büyük Karadeniz gibi birtakım
değişimler ve çalışmalar vardır. Bazı
sorunları Karadeniz'e çekme girişimleri bölgedeki istikrarı
bozabilecek tehlikeli uygulama olarak mütalaa edilmelidir" dedi.
Orgeneral Saygun, konuşmasının sonuç bölümünde, NATO'nun
gelecekte nasıl bir örgüt olacağının, üyelerinin
ihtiyaçlarına ne ölçüde ayak uyduracaklarına bağlı
olduğunu belirterek, ABD'nin de kritik askeri yetenek taahhütlerini ne
kadar devam ettireceğinin de ayrı bir önem
taşıdığını söyledi. NATO'nun daha geniş bir
coğrafyada faaliyet yürütebilmesi çabalarının bir anlam ifade
edebilmesi için bu amaca yönelik imkan ve kabiliyetlerini artırması
gerektiğini belirten Orgeneral Saygun, NATO'nun yeniden
teşkilatlanmasının önemine dikkati çekti.
Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Saygun, bu
değişimin sağlanması durumunda NATO'nun güvenlik
alanındaki önemini uzun bir süre daha korumasına katkı
sağlayacağını dile getiren Orgeneral Saygun, NATO'nun 21
üyesinin aynı zamanda AB üyesi olduğunu, tek savunma bütçesine sahip
bu ülkelerin NATO ve AB'ye ayrı ayrı katkıda
bulunmalarını beklememek gerektiğini vurguladı. Orgeneral
Saygun, "Bu durumda iki kuruluştan birinin güçlenmesi ancak
diğerinin zayıflaması pahasına olacaktır. Bu nedenle
aradaki rekabetin önlenmesi gerekmektedir. NATO ile AB arasında üzerinde
anlaşmaya varılmış işbirliğinde her iki
kuruluşun da yararının olacağı açıktır. NATO
ve AB yaşamalarının diğerinin yaşamalarına
bağlı olduğunu anlamalıdır" diye konuştu.
KIBRIS 01/06/07
AB, KKTC'li öğrencilere burs vermeye
hazırlanıyor
Avrupa Parlamentosu (AP) Liberal Grup Başkanı Graham
Watson'ın yazılı soru önergesini yanıtlayan Rehn, KKTC'deki
üniversitelerin Bologna sürecine henüz dahil edilmemiş olsalar da kendi
tercihleriyle kredili sistem ve kalite güvencesi gibi Bologna sürecinin
önceliklerini dikkate alabileceklerini kaydetti.
KKTC'deki üniversitelerin Rum kesimince tanınmamaları
nedeniyle AB'nin öğrenci ve öğretim görevlisi değişim
programı Erasmus'a da katılamadığını
anımsatan Rehn, AB Komisyonunun sorunun çözümü için Kıbrıs Rum
kesimi makamlarıyla diyalogunu ve arayışlarını
sürdüreceğini vurguladı.
Rehn, KKTC'nin Erasmus programına katılamamasının
yarattığı fırsat eşitsizliğinin telafisi için
daha önce onaylanan 259 milyon Euro'luk Mali Yardım Tüzüğü'nden
karşılanacak bursla KKTC'li öğrencilerin ve öğretim
görevlilerinin AB üniversitelerinde ve yüksek öğretim kurumlarında 1
yıl kalabileceklerini ifade etti.
AP Liberal Grup Başkanı Watson, KKTC'de 40 bin öğrencisi
bulunan 5 üniversitenin Bologna sürecine dahil olmak için bu yıl
başında başvuruda bulunduğuna dikkat çekerek, AB
Komisyonu'nun bu yönde ne tür somut önlemler alacağını
sormuştu.
KIBRIS 01/06/07
Kayıp ailelerine "konuşun"
çağrısı
Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi, dün Taşkent köyünde
düzenlediği toplantıyla köylüleri, yakında Dohni, Yerasa ve
Prastio - Kellaki köylerinde başlayacak toplu mezar kazılarıyla
ilgili bilgilendirdi.
15 Ağustos 1974'te 83 kişinin hayatını
kaybettiği katliamdan 34 yıl sonra açılacak mezarlardan
çıkacak kalıntılar, DNA testiyle kimlik tespitinin ardından
kimlikleri saptanarak ailelere teslim edilecek.
Taşkentliler, dün akşamki toplantıda şehit
yakınlarının anısına köylerinde bir anıt mezar
yapılması talebini dile getirdiler.
Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı
Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, Yardımcısı Ahmet Erdengiz ve
komitenin kayıp yakınlarına psikolojik destek vermek için
anlaştığı Psikiyatr Dr. Mehmet Çakıcı'nın ve
ekibindeki psikologların da katıldığı toplantı,
köy kulübünde yer aldı.
Taşkent Muhtarı Ersoy Taluğ ile köylülerin
katıldığı toplantıda, Küçük ve Erdengiz, mezar
kazılarının süreçleri hakkında bilgiler verdi.
Çakıcı ise, ailelerin bu acılı süreçle nasıl baş
edebilecekleri konusunda yapacakları yardımları aktardı.
Konuşmacılar soruları da yanıtladı.
Küçük: Kayıplar için bilgi alışverişi şart
Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı
Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, Taşkent toplu mezarının en büyük
mezarlardan biri olduğunu kaydederek, köylülere bilgi verip sorulara
yanıt vermek için geldiklerini söyledi.
Kayıp yakınlarına hizmet ve acılarını
dindirmek için bir proje başlattıklarını kaydeden Küçük,
hazırlıkları 2005'te başlayan projenin bu yıl tam
olarak uygulamaya girdiğini ifade etti. İki toplumlu projenin bu
yılki bütçesinin 2,7 milyon dolar olduğunu, Türk ofisinde 30
civarında kişi çalıştığını, projede
Kıbrıslı Türk arkeolog ve antropologların da
çalıştığını bildirdi.
Gülden Plümer Küçük, proje kapsamında aranacak
Kıbrıslı Türk kayıpların yüzde 95'inin Güney
Kıbrıs'ta; Kıbrıslı Rum kayıpların yüzde
95'inin de Kuzey Kıbrıs'ta gömülü olduğunu kaydederek, projenin
yürüyebilmesi için iki tarafın bilgi alışverişinin
şart olduğunu vurguladı.
Ofislerinde 6 araştırmacı ekip bulunduğunu ve gömü
yerlerinin araştırıldığını belirten Küçük,
projenin 3-5 yıl süre alacağını, bilimsel
çalışmalara dayalı bir proje olduğu için sabır ve
zaman gerektirdiğini anlattı.
Küçük şöyle konuştu:
"Biz, Kayıp Şahıslar Komitesi olarak güvenilir, tam
ve doğru bilgiler vermek istiyoruz. Bunun için dünya standartlarında
bilimsel çalışmayla bu işi sürdürüyoruz. Bir DNA testi, 80 gün
zaman istiyor. Türk ofisi olarak size psikolojik destek vermek için Sayın
Dr. Mehmet Çakıcı'nın yönettiği merkezle
anlaştık. İş saatleri içinde 228 15 86'dan 2 psikoloğa
ulaşabilir, randevu alabilirsiniz."
Gülden Plümer Küçük, yapılacak kazılarda,
kayıpların (şehitlerin) tümünün kemiklerinin
bulunamayabileceğini, dünya standartlarına göre yüzde 50-60
oranında başarı sağlandığını
kaydederek, bunun hep akılda tutulmasını istedi.
Her gömü yerinden sonuç alınmasının ortalama 6 aylık
süre gerektirdiğini belirten Küçük, laboratuar analizlerinin aynı
anda sonuçlanamayacağına ve kimlik tespitlerinin peyder pey
yapılabileceğine dikkat çekti.
"Kemikler ayrı ayrı mı, topluca mı"
Küçük, Taşkentlilerin şehitlerinin kemiklerini ayrı
ayrı mı yoksa topluca almak mı isteyeceklerine karar vermek için
muhtarları öncülüğünde toplantı yapmasını önerdi.
Kalıntıların, bekletilip topluca alınması
kararı verilirse, Antropoloji Laboratuarı'nda bu amaçla
yapılmış özel bir bölüm bulunduğunu açıklayan Gülden
Plümer Küçük, köyde anıt mezar yapılması talepleri üzerine de,
bu konudaki organizasyonun köylülerce yapılarak, hükümet yetkililerine
başvurulması gerektiğini, komitenin böyle bir yetkisi
olmadığını söyledi.
Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı
Türk üye yardımcısı Ahmet Erdengiz de, Taşkent
kayıplarının üç yerde aranacağını, katliamın
yapıldığı Dohni köyündeki toplu mezarın ve
şehitlerin daha sonra aktarıldığı Yerasa ve Prastio -
Kellaki köylerindeki yerlerin de kazılacağını
açıkladı.
Kazı çalışmalarının yapılacağı
yerlerin tespit edildiğini ve kesinleştiğini, daha fazla
araştırmaya gerek kalmadığını belirten Erdengiz,
tekrar gömülme işlemi sırasında yerinde kalmış
kemikler olabileceği düşüncesiyle esas olay yerinde (Dohni'de) de
kazı yapılacağını bildirdi.
Taşkentlilerin, basında yer alan spekülatif haberlere
rağbet etmemesini ve müsterih olmasını isteyen Ahmet Erdengiz,
kazıların çok yakında başlayacağını,
şehitlerin tümünün kemiklerine ulaşmayı istediklerini, ancak
çeşitli nedenlerle emarelerin zamanla yok olabileceğini belirtti.
Erdengiz, komitenin çalışma yöntemleri hakkında da
bilgiler vererek, tüm emarelerin titizlikle toplandığını,
çok bilinçli, dikkatli ve yavaş
çalışıldığını kaydetti ve köylülerden sabırlı
olmalarını beklediklerini anlattı.
Vatandaşların, soruları için komite yetkililerine her
zaman ulaşabileceklerini vurgulayan Ahmet Erdengiz, "Mezar
kazıları sırasında şehitlerimize gerekli saygı ve
hürmet gösteriliyor. Çalışanların sigara içmeleri yasak.
Onları bulup layık oldukları şekilde defnetmenize
yardımcı olmak istiyoruz. Çıkarma işlemleri
sırasında dini vecibeler de yerine getirilecek" dedi.
Ahmet Erdengiz, kemiklerin toprak yapısı, bitki örtüsü, nem
ve benzeri etkenlerle çürüyüp yok olabileceğini,
bazılarının ise çok daha uzun yıllar kalabileceğini
kaydetti.
Kazı yerlerine ailelerin gelmesinin pek mümkün görülmediğini,
ancak birkaç kişilik temsilci heyetin bir süreliğine
çalışmaları yerinde görmesine fırsat
sağlayacaklarını açıklayan Erdengiz, "Oradaki
çalışmalar acılarınızı artırmaktan
başka içe yaramaz. Sabırlı olalım" dedi.
Çakıcı: "İçinize atmayın, konuşun"
Psikiyatr Dr. Mehmet Çakıcı da, Taşkentlilerle
toplantıda yaptığı konuşmada, ailelere doğru
konuşulması, süreçte bir hata yapılmaması için destek
verdiklerini kaydederek, şehit yakınlarının
acılarını konuşmasının daha yararlı
olduğunu, içlerine atmamaları gerektiğini söyledi.
Yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı
travmanın "post dramatik stres bozukluğu" diye tabir
ettikleri rahatsızlığa yol açtığını, bunun
tedavi gerektirdiğini anlatan Çakıcı, herkesin birbirinin
sıkıntısını ve öfkesini anlayışla
karşılamasını istedi.
Mehmet Çakıcı, yasın bitmesi için ailelerin
şehitlerinin kalıntılarını almasının
yararlı olduğunu belirterek, "Keşke bulunmasaydı,
ortaya çıkmasaydı. Hep umudumu korusaydım" gibi
yaklaşımların sağlıklı
olmadığını anlattı.
Travmanın nesilden nesile de
aktarıldığını ve etkilerinin 50 yıl kadar
sürdüğünü belirten Dr. Mehmet Çakıcı, Taşkentlilerin;
acıyı bir kez topluca yaşamak için şehitlerinin kemiklerini
topluca almasını önerdi.
Çakıcı, aksi halde her seferinde tüm köylünün büyük acı
çekeceğini kaydederek, yine de bireylerin haklarının
engellenemeyeceğini, herkesin kendi kararını vereceğini
ifade etti.
KIBRIS 01/06/07
Türkiye İbrahim Dabdoub'u tanımıyor ama
İbrahim Dabdoub Türkiye'yi iyi tanıyor.
Dabdoub İstanbul merkezli Turkish Bank'ın azınlık hissesini
satın almak üzere olan National Bank of Kuwait'in (NBK) Genel Müdürü'dür.
Ankara Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden mezun oldu. Türkiye'nin,
Süleyman Demirel'in deyimiyle "7 sente muhtaç" olduğu 1980'li
yıllarda NBK'nin petrol almak için Hazine'ye kredi açmasına önayak
oldu. Turgut Özal hizmetlerinden dolayı ona Türk
vatandaşlığı verdi.
Turkish Bank da kim, diye soracak olursanız haklısınız.
Turkish Bank Türkiye'nin belki de en sessiz ve derinden giden
bankasıdır.
Banka 1901'de Lefkoşa'da Kıbrıslı Türk tüccarlar
tarafından kuruldu. Sahipleri 1978'de bankanın Londra bölümünün
başına, 43 yaşındaki, Akbank'lı Tanju Özyol'u
getirdiler.
Altı yıl sonra bankacılığa olan ilgisini kaybeden ana
hissedarlar Turkish Bank'ı satışa çıkardılar. Özyol
"Satacaksanız bana satın" dedi. Bankayı satın
aldı ve İstanbul'a taşındı.
Özyol'u herkes Kıbrıslı zanneder ama o bir Türkiye
vatandaşıdır. Birkaç yıl önce yabancı bir dergi için
onunla mülakat yaptığımda Özyol,
"Bankacılığı İngilizlerden öğrendim"
demişti. "Oyunu her zaman kurallarına göre oyna. Hiçbir zaman
başkalarının parasıyla risk alma. O benim."
Bu prensipleri uygulayarak yirmiden fazla bankanın battığı
2001 krizinden bankasını dipdiri çıkarmayı becerdi. Bununla
kalmayarak Turkish Bank'ı sermaye/kâr rasyosu en yüksek bankalardan biri
yaptı. 2001 krizinden bir yıl önce Turkish Bank'ın sermaye
yeterlilik rasyosu yüzde 82 idi. Bir yıl sonra 68 banka arasında en
çok vergi ödeyen dördüncü banka oldu.
11 şirketli finansal bir grup
Özyol'un sahipliğinde Turkish Bank, aktif büyüklüğü 1.350 milyar
dolar, özkaynak toplamı 180 milyon dolar olan, 11 şirketli finansal
bir grup haline geldi. Grupta, sigorta, factoring ve leasing şirketleri
dışında biri Türkiye,
ikisi Kıbrıs, biri Londra'da olmak üzere dört banka var.
Grubun veya hissedarlarının finans dışı bir faaliyeti
yok.
Öz varlıkları 2006'da 27 milyar dolara ulaşan NBK, Kuveyt'in en
büyük mali kurumu. Ortadoğu'daki en iyi reytinge sahip bankadır, yani
uluslararası derecelendirme kurumları tarafından bu bölgenin
mali yapısı en sağlam bankasıdır.
NBK ile Özyol arasındaki müzakerelere konu olan, sadece Türkiye'de
faaliyet gösteren 30 küsur şubeli Turkish Bank A.Ş.'dir. Banka 500
milyon dolar aktif büyüklüğe, 77 milyon dolar özkaynağa sahiptir.
Kuveytliler bu bankanın yüzde 30'unu satın alacak.
"Daha fazlasını satmam söz konusu değil" diye
konuştu Özyol.
Gerekli izinlerin alınması halinde bu alılşverişin birkaç
ay içinde tamamlanması bekleniyor.
METIN
MUNIR MILLIYET 02/06/07
Annan planı bugün dahi en iyi çözümdür
DÖNEMİN
KOŞULLARINDA EN İYİ ÇÖZÜMDÜ, BUGÜN DE..."Gerhard Schröder:
Kararlar. Siyasi yaşamım" adlı kitabının
tanıtımını yapmak üzere Atina'da bulunan Schröder, To Vima
ve Elefteros Tipos gazetelerine verdiği demeçte, Türkiye'nin AB
perspektifiyle Annan planı konularına da değindi. "Annan
planının dönemin koşulları çerçevesinde en iyi çözüm
olduğunu ve bugün de en iyi çözüm olmaya devam ettiğine inandığını"
belirtti.
Eski
Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, "Annan planının
Kıbrıs sorunu için halen en iyi çözüm olmayı
sürdürdüğünü" söyledi.
"Gerhard
Schröder: Kararlar. Siyasi yaşamım" adlı
kitabının tanıtımını yapmak üzere Atina'da
bulunan Schröder, To Vima ve Elefteros Tipos gazetelerine verdiği demeçte,
Türkiye'nin AB perspektifiyle Annan planı konularına da değindi.
"Annan
planının dönemin koşulları çerçevesinde en iyi çözüm
olduğunu ve bugün de en iyi çözüm olmaya devam ettiğine
inandığını" belirten Schröder, şunları
söyledi
"Herkes
tarihte ne olduğuyla ilgileniyor, çözümleyse yeterince ilgilendiklerini
sanmıyorum. Bu tür durumlarda önemli olan soru, 'ilerlemek istiyor muyuz?
dur.' Eğer yanıt 'evet' ise Ada'nın bölünmüşlüğüne son
verilip birleşmesi sağlanmalıdır. Tarih korusunda
ısrarcı olmak istiyorsak unutmayalım ki tarih, Yunanistan'da
başka Türkiye'de başka biçimde değerlendirilmektedir. Tarih,
tarihçilerin konusudur, çözümse politikacıların meselesidir."
Türkiye'nin
AB perspektifi konusuna da değinen Schröder, şunları kaydetti:
"Türkiye'nin
AB ile üyelik müzakerelerinin tek hedefi tam üyeliktir. Avrupa, 40
yıldır bu vaatte bulunmaktadır. Ancak bu üyeliğin, savunma,
ekonomik ve siyasi boyutunun daha önemli olduğu kanaatindeyim. Stratejik
açıdan, Türkiye Avrupa ile Asya'nın kesiştiği
noktadadır. Bölgedeki anlaşmazlıkları çözümlemek için
Türkiye ile sıkı işbirliği halindeyiz."
"Avrupa'nın
ilke ve değerlerini bağlayıcı şekilde benimseyen
demokratik bir Türkiye'nin, çağdaşlıkla İslam dini
arasında hiçbir zıtlık olmadığını ortaya
koyacağını" söyleyen Schröder, "Türkiye'nin AB
perspektifini desteklemelerinin, Avrupa liderlerine iyi bir tavsiye
olabileceğini" kaydetti.
Türkiye'deki
iç gelişmelere ve bunların AB perspektifine olası etkilerine
değinen Schröder, "Türkiye, ya reform yolunda
kalınmasını sağlayacak ya da ekonomik ve siyasi tecride yol
açacak, gerilemeye götürecek olan tayin edici bir kararın önünde
bulunuyor. Eminim ki, Türkler önümüzdeki seçimlerde AB perspektifleri yönünde
karar alacaklardır" ifadesini kullandı.
KIBRIS
02/06/07
Doğrudan Ticaret Tüzüğü
çıkmazda
"HAREKETLİLİK YOK, ÜZÜNTÜ DUYUYORUM"...Rehn,
Almanya'nın Doğrudan Ticaret Tüzüğü doğrultusunda
çabalarını sürdürmekte olduğunu ancak, tüzüğün halen
çıkmazda olduğunu söyledi. Rehn, "Şu anda o konunun
çözülmesi doğrultusunda bir üyemizin (Rum yönetimi) itirazları var.
Bu anlamda da AB'de Kuzey Kıbrıs ile ilgili sorun çözüm
noktasında durmaktadır. Bir hareketlilik yok. Bundan da üzüntü
duyuyorum" dedi
Avrupa
Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, Avrupa Birliği
(AB) Dönem Başkanı Almanya'nın Doğrudan Ticaret Tüzüğü
doğrultusunda çabalarını sürdürmekte olduğunu ancak,
tüzüğün halen çıkmazda olduğunu söyledi.
Olli
Rehn, ABHaber'e verdiği özel mülakatta, AB'nin Kıbrıslı
Türkler ile ilgili verdiği taahhütleri yerine getirmemesinin
anımsatılması üzerine, Almanya'nın Doğrudan Ticaret
Tüzüğü doğrultusunda çabalarını sürdürmekte olduğunu
belirtti. Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün halen çıkmazda
olduğunu kaydeden Olli Rehn, Kıbrıs konusunun görüş
birliğiyle çözüleceğini dile getirdi.
Rehn,
"Şu anda o konunun çözülmesi doğrultusunda bir üyemizin (Güney
Kıbrıs Rum Yönetimi) itirazları var. Bu anlamda da AB'de Kuzey
Kıbrıs ile ilgili sorun çözüm noktasında durmaktadır. Bir
hareketlilik yok. Bundan da üzüntü duyuyorum" dedi.
Şu
an konunun Almanya Dönem Başkanlığı'nın gündeminde
olduğuna işaret eden Rehn, Finlandiya Dönem
Başkanlığı sırasında sorunu çözmek için çok
önemli çalışmalar yapıldığını bu çerçevede
kendisinin de önemli çaba sarf ettiğini söyledi. Rehn, sözlerini
şöyle sürdürdü:
"Ancak
görüldü ki, Kuzey Kıbrıs meselesini çözmek için taraflar
arasında politik bir istek görülmeyince de Kıbrıs konusunu çözme
çabaları boşa gitti."
Nicholas
Sarkozy'nin Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesi sonrası AB içinde
yükselen Türkiye karşıtı görüşler gündemde iken Rehn,
AB'nin Türkiye ile müzakerelere devam edeceğini dile getirerek,
"Türkiye, AB için önemli bir ülkedir ve çok önemli bir konuma
sahiptir" dedi. Rehn, önemli olan Türkiye'nin AB trenin hızı
değil kalitesi olduğunu kaydetti.
Rehn,
Türk yetkililerle aynı görüşte olduğunu anımsatarak,
Türkiye'nin AB üyeliği hemen gerçekleşmeyecek bu 10 ile 15
yıllık bir süreç sonrası gündeme gelecek görüşünü ileri
sürdü.
KIBRIS 02/06/07
Sıcak takip mi?
03/06/2007
RADIKAL
Hem 'devlet
sorumluluğu'nu düzenleyen uluslararası hukuk mevzuatı hem de BM
Güvenlik Konseyi'nin 1373 sayılı kararı uyarınca, ulusal
egemenlik ilkesi, bir devlete topraklarını ve
sınırlarını denetleme yükümlülüğü getirir.
Hükümetlerin, topraklarının, silahlı örgütlerce komşu
ülkelere saldırı düzenlemek amacıyla
kullanılmasını engellemek için her türlü önlemi alması
beklenir.
Dolayısıyla, PKK'nın saldırı amaçlı
varlığını ve etkinliğini sona erdirmek için Irak
hükümetinin harekete geçmesini istemek Türkiye'nin hukuki hakkı.
Öte yandan BM Sözleşmesi'nin 7'nci Bölüm'ündeki 51'nci madde de
devletlerin bir saldırıyla karşılaşmaları
durumunda kendilerini korumak amacıyla tek başlarına müdahalede
bulunma hakkını teslim eder.
Ankara, her iki hakkı 1999'da Suriye'ye karşı kullandı ve
sonuç da aldı. Şimdi de Irak'ı ve ülkedeki işgal gücü
ABD'yi PKK'ya karşı askeri önlem almaya çağırırken
aynı haklarını kullanıyor. Ancak malumunuz henüz somut bir
sonuç alınabilmiş değil. Türkiye-ABD-Irak üçgeninde
kurulmuş bir 'mekanizma' var ancak bu mekanizma, Türkiye'nin
beklentilerini karşılamakta yetersiz kalıyor.
Peki, sivil hedeflere karşı terörist eylemler ve Güneydoğu'da
askeri hedeflere karşı saldırılar birbirini izlerken ve
ABD-Irak ikilisi üçlü mekanizmanın askeri kolunu devreye sokmaya
yanaşmazken Ankara ne gibi bir çare üretebilir?
Kimileri diyor ki, 'sıcak takip' yapılabilir. Önce 'sıcak
takip'in ne anlama geldiğini bilelim. Sıcak takip, deniz hukuku
çıkışlı bir doktrin. Deniz hukukunda sıcak takip, bir
saldırı durumunda, saldırıya uğrayan ülkeye, kendi
egemenlik bölgesi, bir başka deyişle kendi karasularının
dışında kalan uluslararası sularda da saldırganın
izini sürme hakkı tanır. Ancak bu hakkın kullanımı
'sıcak' ifadesinden de anlaşılacağı gibi bazı
kısıtlamalara tabi. Takibin, saldırıya uğrayan ülke
topraklarında başlaması, 'makul' bir süreyi aşmaması,
saldırgan ya da saldırganlar yakalanır yakalanmaz ya da
saldırgan, sığındığı ülkenin ya da üçüncü
bir ülkenin karasularına girdiğinde takibin sona ermesi vb. Özetle
takibin, soğumadan bitmesi gerekir (Ayıntılarını merak
edenler BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 111'inci maddesine ve BM
Uluslararası Sular Sözleşmesi'nin 23'üncü maddesine bakabalir).
Zaman içinde 'sıcak takip' doktrini karada da kullanılmaya
başlandı. Ancak karada, denizde olduğu gibi, uluslararası
bir ara bölge bulunmadığı için, takibin menzili, her ne kadar
orijinal doktrin buna elvermese de, fiiliyatta saldırganın
sığınmış bulunduğu ülke topraklarını da
kapsamaya başladı. Ancak denizdeki diğer tüm
kısıtlamalar, karada da geçerliğini koruyageldi.
Elbette pratikte her 'sıcak takip' kitaba, hukuka uygun yapılmaz.
Sonuçta aslolan fiili durumdur: Karşı karşıya kalınan
saldırının çapı, konjonktür, ulusal çıkarlar, real
politik...
Türkiye de Irak'ta konuşlu PKK güçlerine karşı bazan
kitabına uygun bazan değil birçok 'sıcak takip' yaptı
bugüne kadar. Gelgelelim halihazırda, 'sıcak takip'lik bir durum yok;
bir grup PKK'lı Irak sınırından sızıp bir askeri
hedefi vurmuyor, vur-kaç olarak da nitelenen bir gerilla taktiği
uygulamıyor ki TSK da peşlerine düşüp gerekirse Irak içlerine
kadar iz sürsün. Ne yapıyor PKK? Tek kişilik timlerle, bazan da
intihar saldırılarıyla İzmir'i, Ankara'yı,
İstanbul'u, Antalya'yı hedef alıyor; Güneydoğu'da
konuşlu gruplarla bölgedeki askeri birlikleri vuruyor.
Dolayısıyla, şu konjonktürde 'sıcak takip' bir seçenek
değil. Nitekim Genelkurmay Başkanı, perşembe günü
gazetecilerin sorularını yanıtlarken şöyle dedi:
"Eskiden 36. paralel vardı. Sıcak takip imkânı vardı.
Şimdi o yok. Yeni durum var."
Evet 'sıcak takip' duruma uygun değil ama öte yandan PKK'nın
Kuzey Irak'ı hem lojistik hem eğitim üssü olarak
kullandığı, Türkiye'deki saldırılarını
bölgede planlayıp yönlendirdiği, lider kadrosunun Kuzey Irak'ta
bulunduğu da ortada.
O halde? Yarın devam edelim...
KKTC'nin hava sahası sıkıntı getirecek
AB
İLE SORUN YAŞANABİLİR... Hava Kuvvetleri
Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı Tümgeneral Atman,
KKTC hava sahasının hukuki varlığı ve Ercan Havaalanı'nın
da benzer sıkıntıları getireceğini belirtti.
Tümgeneral Atman, AB'nin de bölgesel hava sahası sorunlarıyla
karşı karşıya kalabileceğini belirtti
TC
Genel Kurmay Başkanlığı'nın düzenlediği
Uluslararası Güvenlik Sempozyumunda Kıbrıs'ın hava ve deniz
alanlarındaki durum da konuşuldu.
TC
AB Genel Sekreteri Büyükelçi Oğuz Demiralp Akdeniz'de, Türkiye'nin, petrol
arama çalışmalarında Kıbrıs Rum Yönetimiyle
işbirliği yapacak olan Mısır ve Lübnan nezdinde gerekli
girişimlerde bulunduğunu ve bunun etkili olduğunu söyledi.
TC
Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanı
Tümgeneral Turgut Atman, Türkiye'nin AB Tek Hava Sahası Projesi (THSP)
dışında kalması durumunda bundan AB'nin fayda
sağlayamayacağını belirterek, "Türkiye'nin THSP' ye oy
hakkı olmadan girmesi mümkün değildir. Bütünlük olmazsa Türk ve
Avrupa hava sahasında zafiyet doğabilir" dedi.
Tümgeneral
Atman, Harp Akademileri Komutanlığı'nda düzenlenen
"Güvenliğin Yeni Boyutları ve Uluslararası Örgütler"
başlıklı uluslararası sempozyumun dördüncü oturumunda,
"AB Tek Hava Sahası Projesi (THSP) ve Etkileri"
başlıklı bir sunum yaptı.
Projenin
Avrupa hava sahasındaki sivil ve askeri uçuşların tek merkezden
kontrolünü kapsadığını anlatan Tümgeneral Atman, THSP'nin
sınırlarının AB ülkelerinin uçuş malumat bölge (FIR)
sınırlarına dayandırılmasının
planlanması nedeniyle sorun yaratacağını söyledi.
Atina-İstanbul
hattına dayanan bu planın tek taraflı bir çözüm
üretemeyeceği için bölgesel bir anlaşmayı zorunlu
kıldığını ifade eden Tümgeneral Atman, İstanbul-Atina
ile Ankara FIR hattında sorunlar yaşanabileceğini söyledi.
KKTC
hava sahası
KKTC
hava sahasının hukuki varlığı ve Ercan
Havaalanı'nın da benzer sıkıntıları
getireceğini belirten Tümgeneral Atman, "AB, bölgesel hava
sahası sorunlarıyla karşı karşıya kalabilir.
Türkiye, THSP dışında kalırsa beklenen fayda
sağlanamaz. Türkiye'nin THSP' ye oy hakkı olmadan girmesi mümkün
değildir. Bütünlük olmazsa Türk ve Avrupa hava sahasında zafiyet
doğabilir" diye konuştu.
Tümgeneral
Atman, bu konuda Türkiye'nin girişimlerinin sürdüğünü, eşit ve
katılımcı bir Pan-Avrupa olarak adlandırılan
yaklaşımın en uygun çözüm olacağına
inandıklarını kaydetti.
Sorular
Bildirilerin
ardından katılımcıların sorularına geçilirken,
Harran Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Uğur Büyükburç, terörle mücadelede
sosyo- ekonomik tedbirlerin önemli olduğunu belirterek, siyasilerin
terörün önlenmesi konusunda ciddi programları olup
olmadığını sordu.
AB
Genel Sekreteri Büyükelçi Oğuz Demiralp, soruyu yanıtlarken, terörün
yoksulluğu istismar ettiğine dikkati çekerek, bunun giderilmesiyle
terörün ortadan kalkacağını savunmanın da yanlış
olacağını söyledi. Uluslar arası ilişkilerde terörün
bir silah olarak kullanıldığını belirten Demiralp,
Türkiye genelinde bölgeler arası farklılıkların giderilmesi
gerektiğini ifade etti.
Bilim
Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Canan Karatay da "AB'ye girmesek, ordumuz,
genç nüfusumuz bize yeter. Bize, AB gerekli değil" şeklinde biri
konuşsa kötü olmayacağını ifade ederek, AB'ye
karşı olduğunu söyledi. Demiralp de 1970'lerde AB'ye girilse,
bugünkü birçok problemin yaşanmayacağını savundu. AB'nin
homojen bir yapısı olmadığı için onunla mücadele
edilmesi gerektiğini ifade eden Demiralp, AB üyeliğinden vazgeçsek, Kıbrıs,
Güneydoğu, Ermeni meselesi gibi konular Avrupa Komisyonu'nda,
AGİT'te, BM'de yine önümüze geleceğini kaydetti. Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'ni kaleme alan ülkelerden birinin Türkiye
olduğunu dile getiren Demiralp, "Dolayısıyla bunlar
Türkiye'ye dayatılan AB kriterleri değil. Bunlar bizim
kriterlerimiz" dedi.
Rumların
Akdeniz'deki petrol arama faaliyetleri
Güney
Kıbrıs Rum Yönetiminin (GKRY) Akdeniz'de petrol arama yönündeki
çalışmalarıyla ilgili bir soru üzerine de Demiralp, Türkiye'nin
bu faaliyete iştirak edecekleri belirlenen Mısır ve Lübnan
nezdinde gerekli girişimlerde bulunulduğunu ve bunun etkili
olduğunu söyledi. GKRY'nin AB'ye alınmasının büyük bir hata
olduğunu belirten Demiralp, "Bunu ileride daha iyi anlayacaklar.
Umarım ciddi bir soruna neden olmaz" dedi.
Tuğamiral
Gürdeniz de GKRY'nin gerek deniz hukuku, gerekse BM'nin ilgili
sözleşmesini bu hareketiyle ihlal ettiğini belirterek,
"Dışişleri Bakanlığımızın konuya
ilişkin açıklaması nettir. Diğer devletlerin de Doğu Akdeniz'de
yeni bir krizi teşvik etmeyeceklerine inanıyorum" diye
konuştu.
Türkiye'nin
Doğu Akdeniz'de kıyısı bulunan bir devlet olduğunu
belirten Tuğamiral Gürdeniz, Türkiye'nin bölgesinin en güçlü
donanmasına sahip olduğunu söyledi. Tuğamiral Gürdeniz,
"Türkiye, tanımadığı bir ülkenin emrivakileriyle
haklarından feragat edecek değil" dedi.
GKRY
adına denizde araştırma yapan bir geminin Türk savaş
gemilerince uyarılarak geri çekilmesinin
sağlandığını anımsatan Tuğamiral Gürdeniz,
"Türkiye'nin boylam ve enlem bilgisi devlet uygulaması olarak yerini
almıştır. GKRY, tek taraflı uygulamalarla AB'yi
arkasına alsa da Türkiye'nin bunlara uyması hayal bile edilemez.
Tanımadığımız bir ülkeyle bunlar doğal olarak
zaten konuşulmaz" diye konuştu.
Demiralp,
bir katılımcının, "AB yolu Türkiye için doğal
değil, taşlı bir yoldur. Türk devriminin temel amacı
bağımsız bir ulus devletidir. Bu Atatürk'e de terstir"
sözleri üzerine, Türk devletinin hedefinin AB olduğunu söyledi.
"AB
ve ABD Türkiye'ye karşı ön yargılı"
Oturum
Eşbaşkanı Justin McCarthy de insanların Türkiye'yi kabul
etmek istemediklerini ifade ederek, şunları söyledi:
"Aslında
insanların bunu anlamaması sizi şaşırtmamalı.
Diyelim ki Irak bölündü, ABD Irak'ı terk etti, İran bölgeyi ele
geçirmeye çalıştı. Rusya nükleer gücünü daha da
artırdı. Bunlar olursa Türkiye, bugünden 10 misli daha önemli olacak.
Neden bu konu bugün AB ve ABD tarafından kabul edilmiyor. Neden aptalca
davranılıyor. Aklıma gelen tek
şey
ön yargı. Bu gözlerini kör ediyor. Avrupa'nın sadece Türk ordusuna
değil, işçisine de ihtiyacı var."
McCarthy,
TSK'nın misafirlerine hep konuksever davrandığını,
bunun Orta Asya'da da böyle olduğunu belirterek,
konuşmasını, "Biz buraya geldiğimizde ecnebiydik ama
şimdi yerli olduk" şeklinde espri yaparak bitirdi.
KIBRIS 03/06/07
AB izolasyonların kaldırılmasına destek olmalı
LİMANLAR
AÇILIRSA İZOLASYON DA KALKMALI... Schröder, Türkiye, ahlaki açıdan,
hava alanlarının, limanların açılmasıyla birlikte
Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu ortadan kaldırma hakkına
sahiptir. Sadece Türkiye'nin değil, AB'nin de bu konuda,
izolasyonların kaldırılmasında, yardımcı ve
destek olması gerekiyor" dedi
Eski
Almanya Başbakanı Gerhard Schröder, "Türkiye, ahlaki
açıdan, hava alanlarının, limanların açılmasıyla
birlikte Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu ortadan kaldırma
hakkına sahiptir" dedi.
Schröder
ayrıca, Türkiye'de, Avrupa'ya olan coşkunun gerilemesi gibi bir durum
varsa bunun Brüksel'in veya AB'nin farklı başkentlerinin
yapmış olduğu yanlış siyasetten
kaynaklandığını belirterek, AB'nin, olumsuz tartışmalarla
Türkiye'nin tam üyelik isteğini bir anlamda yarı yolda bırakmaması
gerektiğini söyledi.
Koç
Üniversitesi tarafından kendisine verilen şeref doktorası
unvanını almak için Türkiye'ye giden Schröder, AA muhabirine
verdiği demeçte, böyle bir unvanı aldığı için mutluluk
duyduğunu belirtti.
Schröder,
"Almanya'nın AB dönem başkanlığı
sırasında en azından müzakereleri engellemediğini"
ifade ederek, şöyle konuştu:
"Ara
sıra engel olarak tanımlanan Kıbrıs sorunu, çözülebilir bir
sorundur. Türkiye, ahlaki açıdan, hava alanlarının,
limanların açılmasıyla birlikte Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonunu
ortadan kaldırma hakkına sahiptir. Bu 2004 yılında formel
olarak karara bağlanmadıysa da ben burada bir ahlaki değerden
söz ediyorum. Hepimiz şunu çok iyi biliyoruz ki, sadece Türkiye'nin
değil, AB'nin de bu konuda, izolasyonların
kaldırılmasında, yardımcı ve destek olması
gerekiyor."
Schröder,
Kıbrıs konusunda Türkler, Yunanlılar ve Avrupalıların
birlikte çalışması gerektiğini dile getirerek, sadece
Türkiye'den bazı şeyler yapmasını istemenin, kendisinin de
müdahil olduğu müzakerelerin içeriğine uygun
olmadığını söyledi.
Schröder,
Türkiye'nin, AB'ye üye olması gerektiği düşüncesinde bir
değişiklik bulunmadığını ve müzakerelerin
demokratikleşme gibi alanlarda atılan adımlardan sonra
başladığını ifade ederek, ekonomik, siyasi ve kültürel
nedenlerle hedefin, mutlaka tam üyelik olması gerektiğini
vurguladı.
Son
dönemde Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olumsuz bakış
açılarının dile getirildiğinin anımsatılması
üzerine Schröder, bu konuda Fransa'nın yeni seçilen
Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin Türkiye'ye karşı olumsuz
tavrını değiştireceğine inandığını
belirterek, Almanya'daki koalisyon hükümetinin programında da Türkiye'nin
AB sürecinin desteklenmesinin yer aldığını bildirdi.
"Tam
üyelik dışında akılcı bir alternatif yok"
Gerhard
Schröder, AB ülkelerinde Türkiye'nin üyeliği konusunda bir isteksizlik
bulunup bulunmadığının sorulması üzerine, "bu
konunun bu şekilde değerlendirilmemesi gerektiğini" ifade
ederek, "2004 yılında alınan karara göre, müzakerelerin tam
üyelikle sonuçlanacağını, her ne kadar uzun bir yol olsa da
hedefte herhangi bir sapma bulunmadığını belirtti.
"Türkiye'deki
istikrarlı siyasetin, uluslararası siyaset için önemli bir olgu
olduğunu" dile getiren Schröder, "Köktendinci olmayan bir
Türkiye'yi Avrupa değer algılamasıyla bir araya getirdiğiniz
zaman, Avrupa için de istikrarı beraberinde getirecektir. Yani sadece
Türkiye'nin Avrupa'ya ihtiyacı olmakla kalmıyor, Avrupa'nın da
siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan Türkiye'ye ihtiyacı var"
dedi.
Schröder,
"Türkiye-AB ilişkilerinde tam üyelik dışında
akılcı bir alternatifin bulunmadığını" da
ifade etti.
"Ön
koşul istikrar"
Türkiye'nin
AB'ye üyelik sürecine ilişkin 50 yıla uzanan sürelerin telaffuz
edilmesiyle ilgili bir soru üzerine Schröder, "bu tür konularda rakam
vermeye karşı olduğunu ve bu rakamların insanları
kırdığını" söyledi.
Schröder,
"Tabii ki bir zamana ihtiyaç var. Türkiye'nin ekonomik gücü, şu anda
bile bazı AB üyesi ülkelerden çok daha yüksek. Buna böyle
baktığımız zaman AB üyeliği ön koşullarına
şimdi düşündüğümüzden çok daha çabuk ulaşabilecek. Tabii ki
istikrar çok önemli ve ön koşul da istikrarın süregelmesi" diye
konuştu.
Avrupa
ülkelerindeki olumsuz tartışmaların, Türkiye'de
"Avrupalılar bizi istemiyor" şeklinde bir hava
yarattığına dikkat çeken Schröder, bunun AB taraftarı olanlarda
bir azalma yarattığını ifade ederek, şunları
kaydetti:
"AB
siyaseti, Türkiye'deki tutuma karşı bir sorumluluğu
olduğunu anlamalıdır. AB stratejisinin bu alanda
yanlış olduğunu ve değiştirilmesi gerektiğini
düşünüyorum. Avrupa'ya olan coşkunun gerilemesi, eğer bu böyle
ise Brüksel'in veya AB'nin farklı başkentlerinin yapmış
olduğu yanlış siyasetten kaynaklanmaktadır. 'Türkiye'yi
istemiyoruz' gibi bir tutumları varsa bu aynen Türk halkına da yansıyacaktır.
Dolayısıyla Avrupa'nın da belirli sorumlulukları var.
Olumsuz tartışmalarla Türkiye'nin AB'ye tam üyelik isteğini bir
anlamda yarı yolda bırakmamalı."
"Müzakereler
başarıya yönelik sürdürülmeli"
Schröder,
"Önümüzdeki 6 ayda AB-Türkiye ilişkilerinde ne yapılırsa
başarı olarak nitelersiniz?" sorusuna karşılık,
"şu anda karar verilmesi gereken hususun, Türkiye'nin Avrupa'ya giden
yolu kabul etmesi olduğunu" söyledi.
Schröder,
"Müzakereleri yapanlar şunu anlamalıdırlar; Bütün bu
müzakerelerin başarıya yönelik sürdürülmesi gerekir.
'İstemiyoruz, şunu yapmıyoruz' gibi düşünceleri
aktarmamalılar. Bu, bütün müzakere süreci için söz konusu" dedi.
Türkiye'ye
yönelik duyguları konusunda ise burada her zaman dostane bir şekilde
karşılandığını dile getiren Schröder,
"Dolayısıyla dostane tavırlara ben de aynı şekilde
cevap veriyorum ve severek Türkiye'ye geliyorum, yani sadece havası için
değil" diye konuştu.
KIBRIS 03/06/07
Rumlar, KKTC'nin
kalkınmasına karşı önlem alıyor
Fileleftheros
gazetesi, "Kıbrıslı Türklerin Çözüme Götürecek
Sağlıklı Kalkınması - İşgal Bölgelerindeki
Kıbrıslı Rum Mallarının İstismarı Konusunda
Lefkoşa Önlem Alıyor" başlıkları altında
verdiği haberinde, Rum Dışişleri Bakanı
Lillikas'ın önceki gün yaptığı açıklamada KKTC'deki
eski Kıbrıs Rum mallarının kullanımı konusunda
Rum hükümetinin "vatandaşlarla" işbirliği içerisinde
önlemler almakta olduğunu söylediğini ancak bu önlemlerin neler
olduğuna değinmediğini yazdı.
Habere
göre, KKTC'de ""Kaya Artemis" gibi büyük otellerin
yapılmasından rahatsızlık duyulup
duyulmadığı" yönündeki bir soruya karşılık
Lillikas şöyle konuştu;
"Kıbrıslı
Türklerin sağlıklı koşullar altında
kalkınmaları Kıbrıs için olumsuz bir şey
değildir. Bizim karşı olduğumuz yasadışı
kalkınma yada ayrı ekonomiler ve çıkarlar
yaratılmasına götürecek kalkınmalardır".
KKTC'de
yeni turizm yapılarının inşa edilmesinin Güney
Kıbrıs turizmi ile rekabet koşulları
oluşturduğunu da vurgulayan Lillikas şunları söyledi:
"Eğer
işgal altındaki bölgelerimizde taksime götürmeyen ve
Kıbrıs'ın yeniden birleşmesi için ekonomik bütünlüğün
ve işbirliğinin oluşmasını sağlayacak
sağlıklı kalkınma varsa bu sağlıklı
kalkınmayı rekabet olarak görmememiz gerekir. Gerçek yeniden
birleşme ve çözüm durumunda nasıl düşüneceğiz? Federasyonun
Kıbrıslı Türkler tarafından yönetilecek kısmında
kalkınma olmayacak mı? Her şeyi, yeniden birleşme hedefine
mi yoksa bölünme hedefine mi hizmet ettiği temelinde
düşünmeliyiz".
Kıbrıs
sorunu çözülmeksizin böyle bir kalkınmanın rekabetçi bir faaliyet
olup olmayacağı sorununa ise Lillikas; "Evet, rekabetçi
olacaktır" şeklinde yanıtladı.
KIBRIS 03/06/07
Taşkent ve Mesarya'daki kazılarda ilk bulgulara
ulaşıldı
Kıbrıs'taki
Türk ve Rum kayıpları bularak ailelere teslim etmek amacıyla 2.5
yıldan beri proje çerçevesinde çalışma yapan Otonom Kayıp
Şahıslar Komitesi'nın programladığı kazılar
iki tarafta eşzamanlı sürüyor. Güney'de Taşkent, Kuzey'de
Mesarya bölgesinde devam eden kazılarda ilk bulgulara
ulaşıldığı öğrenildi.
TAK
muhabirinin konuyla ilgili sorusuna karşılık, Taşkent ve
Mesarya'da kazıların devam ettiğini doğrulayan Otonom Kayıp
Şahıslar Komitesi'nin Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, kazılarda
ilk kalıntılara ulaşıldığını, ancak
henüz kesin bilgi verecek durumda olmadığını söyledi.
Her
iki mezar yerinin de bölge itibarıyla zor yerler olduğunu, bu nedenle
kazıların zaman alabileceğini söyleyen Küçük, programlı
kazıların Komite'nin belirlediği takvim çerçevesinde devam
edeceğini kaydetti.
Küçük,
bir soruya karşılık, geçtiğimiz haftalarda Güney'de
Strovola bölgesinde yapılan kazılardan bir sonuç elde
edilemediğini ve daha kapsamlı araştırma için buradaki
kazıların dondurulduğunu, eş zamanlı olarak Kuzey'de
Lapta'da yapılan kazılarda ise bazı kalıntılara
ulaşıldığını da bildirdi.
Küçük,
diğer kazılarda olduğu gibi Lapta'da elde edilen
kalıntıların kaç kişiye ait olduğunun ancak Antropoloji
Laboratuarı'ndaki incelemeden sonra ortaya çıkabileceğine dikkat
çekerek rakam vermedi.
Otonom
Kayıp Şahıslar Komitesi'nin gözetiminde yaklaşık 2.5
yıl önce başlayan ve toplam 5 yılda tamamlanması öngörülen
proje uyarınca, iki tarafta yapılan araştırmalar
çeçevesinde münferit ve toplu mezarlar kazılıyor. Mezarlardan
çıkarılan kayıplar da kemik ve kimlik analizine tabi tutuluyor.
Son
haftalarda yapılan kazılar dışında bugüne kadar
60'ı Türk toplam 260 kayıp bulunurken, kimlik tespiti tamamlanan
kayıpların haziran sonundan itibaren ailelere teslim edilmesi
planlanıyor.
Otonom
Kayıp Şahıslar Komitesi'nin resmi verilerine göre, Türk
kayıp sayısı 502, Rum kayıp sayısı ise 1468.
Çözümsüzlüğe
rağmen...
Kıbrıs'ın
1960'lı yıllardan beri kanayan yarası olarak çözüm bekleyen ve
BM kararıyla 1981 yılında oluşturulan Otonom Kayıp
Şahıslar Komitesi'nin çalışmalarına rağmen bir
türlü çözümlenemeyen kayıplar konusu, referandumun ardından 2004
ortalarında hazırlanan projeyle ilk kez kazıların da
gündeme alınmasıyla çözüm sürecine girdi.
Kıbrıs
sorununun çözümsüzlüğüne rağmen iki taraf arasında çözüm
sürecine giren ender konulardan biri olan kayıplar sorununa,
uluslararası toplumun da katkısıyla 2010 yılına kadar
köklü çözüm getirilmesi hedefleniyor.
BM Genel Sekreteri'nin temsilcisi Christophe Girod
başkanlığındaki komitede, Kıbrıs Türk
tarafını Gülden Plümer Küçük, Rum tarafını ise Elias
Georgiades temsil ediyor.
KIBRIS 03/06/07
Maraş'ın iskana açılma konusu Strasbourg'da
Maraş'ın
iskana açılma konusunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi gündemine
taşındığı bildirildi. Rum basını,
Kıbrıslı Rum Mira Ksenidi Arestis'in AİHM'ye
yapmış olduğu başvuru hakkında, AİHM'nin 2006 yılında aldığı karar ve
sonrasında, gerek Arestis, gerek Türk tarafının kararın
temyizi için yaptıkları başvuruların reddedilmesine
ilişkin haberlere ve bu konuda Rum Hükümet Sözcüsü Vasilis Palmas ile
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın
yaptıkları açıklamalara geniş yer verdiler.
Politis
gazetesi haberinde, AİHM'nin Arestis davasında almış
olduğu kararın ardından, Türkiye'nin, Arestis'in kapalı
bölge Maraş'ta bulunan taşınmaz malına geri dönmesine izin
vermesi konusunun, gelecek hafta Strasbourg'da yapılacak olan Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesi'nin gündemine geleceğini yazdı.
Gazete,
elde ettiği bilgilere dayandırarak verdiği haberinde, konunun
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi toplantısının
gündeminde
yer aldığını, ancak konu hakkında herhangi bir karar
alınmasının beklenmediğini belirtirken, Rum hükümet sözcüsü
Vasilis Palmas'ın önceki gün yaptığı açıklamada,
AİHM'nin Arestis davasında nihai kararını vermesinin
ardından Maraş'a geri dönüş konusunun Bakanlar Komitesi'nin
gündemine geleceğine dikkat çektiğini yazdı.
Farklı
değerlendirmeler
Gazete,
Palmas'ın açıklamasında; AİHM'nin kararıyla kesin bir
"anlayış" oluşmamakla birilikte AİHM'nin önüne
gelecek benzer içerikli davalarda aynı kararı almasının
büyük bir olasılık olduğunu ifade ettiğini yazdı.
Gazete,
Türk tarafı ile Rum yönetiminin AİHM'nin Arestis davasındaki
temyiz başvurularının reddedilmesi
konusunda
farklı değerlendirmelerde bulunmakta olduklarını, her ne
kadar Türk tarafı Kıbrıslı Rumları AİHM'ye
yaptıkları başvuruların artık KKTC Tazmin Komisyonu'na
havale edileceği değerlendirmesinde bulunsa da, Rum yönetiminin, KKTC
Tazmin Komisyonu konusunun "daha sonraki bir aşamada ele
alınacağı" tezini savunduğunu yazdı.
Habere
göre Palmas açıklamasında; AİHM'nin kararının
"olumlu ve tatminkâr unsurlar içerdiğini, bunlardan en önemlisinin
ise Arestis'in mülkiyet hakkının onaylanması olduğunu"
ifade etti.
AİHM'nin
kararında "mülkiyetin kullanılmamasından doğan maddi
kayıp ve manevi olarak tazminatların öngörülmesinin de önemli bir
unsur olduğunu" ifade eden Palmas; KKTC Tazmin Komisyonu'nun
geleceği konusunda ise "sadece dikkatli olunması gereken bir
konu olduğunu" savundu.
Lillikas:
Çok dikkatli olmalıyız
Haravgi
gazetesi ise haberinde, Palmas'ın açıklamalarının yanı
sıra Rum Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın da,
Arestis davası ve genel anlamda mülkiyet konusuna ilişkin
yapmış olduğu açıklamalara yer verdi.
Gazete,
Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın, KKTC Tazmin
Komisyonu'na başvuruda bulunan Kıbrıslı Rumların
sayısının artmasının Türkiye tarafından
kullanılacağına ilişkin bir yorum soruya
karşılık yaptığı açıklamada; bu
başvurular "eğer artıyorlarsa elbette Türkiye
tarafından kullanılacaklardır" şeklinde konuştu.
Lillikas
şöyle konuştu:
"Türk
tarafının yaydığı bu bilgilerin doğru olup
olmadığını bilecek durumda değiliz. Birçok kez
gerçeği yansıtmayan bilgileri yayma şeklindeki propaganda
yöntemini kullandıklarını biliyoruz.
Biz
dikkatli, hem de çok dikkatli olmalıyız. Bu tür bilgileri
değerlendirme konusunda gazetecilerin yanı sıra, Türkiye'nin
AİHM'nin bağlayıcı kararlarının
dışına çıkabilmesi için Türkiye'ye kozlar ve bahaneler
vermemesi gereken Kıbrıs vatandaşlarını
kastediyorum".
Tazmin
Komisyonu'na havale
Fileleftheros
gazetesi de haberinde, Türkiye'nin bundan sonra tüm
ağırlığını, AİHM'de beklemede olan
davaların KKTC Tazmin Komisyonu'na havale edilmesi umuduyla, Tazmin
Komisyonu'nun tanınmasına vereceğini iddia etti.
Gazete,
Türkiye'nin Arestis davasında AİHM'nin almış olduğu
kararda KKTC Tazmin Komisyonu aleyhine bir karar
almamış
olmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendirdiğini
ve AİHM'nin gelecekteki bir diğer davada komisyonu tanıyacak bir
karar alacağından emin olduğunu belirtirken Ankara'nın
kararda Arestis'in mülkiyet hakkının tanınmış
olması ve kapalı bölge Maraş'ın EVKAF'ın olduğu
yönündeki tezi reddetmiş olmasını ise görmezden geldiğini
savundu.
Gazete, Kıbrıs Rum tarafının ise davaya
ilişkin kendi açısından olumlu noktalara değinmeyi tercih
ettiğini belirtirken Rum hükümet sözcüsü Palmas'ın
açıklamalarına yer verdi. Gazete ayrıca, KS EDEK'in de bir
açıklamada bulunarak, AİHM'nin kararından ötürü duyduğu
memnuniyeti dile getirdiğini ifade etti.
KIBRIS 03/06/07
ABD'deki Meluncanlarla 'Osmanlı kardeşliği'
04/06/2007
RADIKAL
AA - NEW YORK-
ABD'de Demokratların Kongre'yi ele geçirmesiyle artan Ermeni lobi gücünü
kırmaya çalışan New York'taki Türkler, atalarının
Osmanlı olduğunu söyleyen Meluncanlarla saflarını
güçlendirmeye çalışıyor.
New York Türkevi'nde İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği'nin
düzenlediği toplantıda Meluncanların Türk-Amerikan
ilişkilerindeki önemi tartışılırken eski ABD
İstanbul Başkonsolosu David Arnett, baba tarafından Meluncan
olduğunu ve DNA testiyle yüzde 25 oranında Türk geni
taşıdığını öğrendiğini söyledi.
Meluncanların onursal lideri Prof. Brent Kennedy ve kardeşi Richard
Kennedy, Meluncan Derneği Başkanı S.J. Arthur'un da
katıldığı toplantıda Meluncanların Türkiye ile
ABD arasında köprü rolü oynayabileceklerini söyleyen Arnett,
"ABD'deki Türklerin sayısı bilinmemekle birlikte 500 bine
çıktıkları tahmin ediliyor, ama bu Meluncanlar dikkate
alınmadan önceydi. Hepinizi Meluncan kuzenlerinizle buluşmaya
çağırıyorum" dedi. Arnett, Ermeni soykırımı
iddialarını doğru bulmadığını kaydetti.
Richard Kennedy de, yakalandığı hastalığın
Akdeniz'e has olduğunu öğrenince köklerini araştırıp
iki kitap yazan felçli ağabeyi Brent Kennedy'yi anlattı.
'Meluncan'ın (Melungeon) Türkçedeki 'melun' ve 'can' sözcüklerinin
birleşimi olup 'lanetlenmiş ruh' anlamına geldiğini
söyleyen Kennedy, ayrımcılığa maruz kaldıkları ve
hor görüldükleri için kimliklerini gizlediklerini belirtti. Kennedy, 'Abraham
Lincoln da Melucan mı' sorusuna 'Evet' dedi. Prof. Türker Özdoğan da,
1571 İnebahtı Savaşı'nda esir alınan 10 bin denizcinin
İspanyollarca Amerika'ya getirildiğini söyledi.
Ban Ki
Moon'un Kıbrıs raporu, bugün yayınlanacak
Raporda, Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün görev
süresinin 6 ay daha uzatılması tavsiyesinin yer alması
bekleniyor.
Bunun yanı sıra Kıbrıs Türkü üzerindeki
izolasyonların kaldırılması gerektiğini belirten eski
Genel Sekreter Kofi Annan'ın bu yaklaşımını yeni Genel
Sekreter Ban Ki Moon'un ne kadar dikkate alacağı ise marka konusu..
Ban'ın raporunda bu konuya değinip değinmeyeceği
merakla beklenirken, Rum Yönetimi Genel Sekreter Yardımcısı Lynn
Pascue'nin bu yönde öneride bulunduğuna dikkat çekiyor.
Rum Yönetimi ve Yunanistan'ın raporda izolasyonlara atıfta
bulunulmaması için yoğun çaba harcadığına işaret
eden Rum basını, Genel Sekreter'in, raporunda, ilerlemenin
tarafların elinde olduğuna vurgu yapacağını, buna
paralel olarak 8 Temmuz anlaşmasının hayata geçirilmesinin ileri
götürülmesi çağrısında bulunacağını yazdı.
Raporun, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından
8 Haziran'da incelenmesi ve 15 Haziran'da da onaylanması bekleniyor.
KIBRIS 04/06/07
NTV
Güncelleme: 14:10 TSI 05 Haziran 2007 Salı
STRASBOURG
- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde başvurusu bulunan bir
Rumun ilk kez Kuzey Kıbrısta kurulu Mal Tazmin Komisyonuna
başvurması önemli bir gelişme. Zira bu, bundan sonra diğer
dosyaların da, mahkemenin iç hukuk yolu olarak kabul ettiği Mal
Tazmin Komisyonuna yönlendirilmesi anlamına geliyor.
Yaklaşık bir buçuk yılda 182 başvurunun
geldiği komisyon, bugüne kadar 22 başvuruyu sonuçlandırdı.
AİHMde henüz karara bağlanmayan, Rumlara ait yaklaşık 50
dava var.
Bunlara ek olarak da henüz görüşülmemiş 1400 civarında Rum
dosyası mahkemede bekliyor. Diplomatik kaynaklar, bu dosyaların Mal
Tazmin Komisyonuna yönlendirileceğini vurguluyor.
NTV
Güncelleme: 12:43 TSİ 05 Haziran 2007 Salı
LONDRA
- Kuzey Iraktaki gelişmeler dünya basını tarafından da
yakından izleniyor. Konuyu başyazısında değerlendiren
İngiliz Financial Times, Kürdistanı işgal etmek
başlıklı yazısında, Türkiyenin Kuzey Iraka operasyon
düzenleme olasılığını değerlendirdi.
Türk
ordusunun sınıra asker yığdığını,
operasyon için hükümetin onayını beklediğini hatırlatan
gazete, yaşanan gerilimin, Türk-Amerikan ilişkilerini daha da
kötüleştirdiğini yazdı.
Gazete, Türkiyenin üzerinde dostlarının fazla bir etkisi yok. ABD
ile uzun süreli ittifak lime lime oldu, ABye girme umutları yok oluyor;
ama Ankara yine de bir kez daha düşünmeli yorumunu yaptı.
İsrailin geçen yaz Lübnana düzenlediği yoğun
saldırılarla Hizbullah örgütünü yok edemediğini vurgulayan
Financial Times, Kuzey Iraka olası bir operasyonun durumu daha da
kötüleştireceğini savundu.
Financial Times, Türkiye, harekat düzenleyerek, Irakın görece en
istikrarlı bölgelerinden birinde kargaşa yaratabilir. Türkiyenin
Kürt sorunu, kapsamlı bir harekatı haklı gösterecek boyutlara
ulaşmış değil. İsyanı diriltmenin ve Iraka daha
fazla perişanlık getirmenin yoludur Kürdistanı işgal etmek
diye yazdı.
Kıbrıs unutuldu!
LEFKOŞA
Kıbrıs sorununu unuttuk sanki... Bunun çeşitli nedenleri var:
Türkiye'nin dikkatleri şimdi içte seçimler, dışta da Kuzey Irak
üzerinde odaklanmış durumda... Ayrıca Kıbrıs konusunda
önemli bir gelişme de yok. Ne BM'den ne ABD'den ne de AB'den yeni bir
müzakere sürecinin başlatılması yönünde bir hareket görülmüyor.
Kaldı ki Rum kesimi de daha şimdiden önümüzdeki şubatta
yapılacak başkanlık seçimlerine hazırlanıyor...
Bu şartlarda Kıbrıs'ta çözüm konusunun sadece Türkiye'de
değil, dünyada da gündemden düşmüş olmasına
şaşmamak lazım. Bu durum Kıbrıs Türkleri
açısından iyi mi, kötü mü?
Kalkınma var, ama...
Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda
görüştüğümüz KKTC lideri Mehmet Ali Talat'ın deyişiyle,
Kıbrıs sorununun dünya gündeminden düşmesi "iyi
olmadı". Çünkü "çözümsüzlük Kıbrıs Türklerinin
işine gelmez. Örneğin KKTC'ye karşı tecrit politikası
devam ediyor, kısıtlamalar kalkmıyor, dolayısıyla
Kıbrıs Türklerinin dünyayla entegrasyonu mümkün olmuyor"...
Bununla beraber, Talat bugünkü durumun (yani statüko'nun) Türklerin tamamen
aleyhinde olmadığını belirtiyor ve son zamanlarda KKTC'nin
-özellikle ekonomik alanda- kaydettiği ilerlemelere işaret ediyor.
Örneğin fert başına milli gelir 10 bin doları geçti...
Turizmde, inşaat sektöründe, yabancılara emlak satımında
büyük bir gelişme var...
Dış dünyanın uyguladığı kısıtlamalara
rağmen, ekonomideki bu canlılığın yeni bir örneği
adanın altın sahili sayılan Bafra bölgesinde, Artemis Oteli'nin
geçen cumartesi gecesi törenle açılışıyla görüldü. Artemis
tapınağının mimari konseptiyle inşa edilen bu 2 bin
500 yatak kapasiteli otel, Talat'ın da belirttiği gibi, ambargolara
rağmen, Türk tarafının neleri başarabileceğini
gözlerin önüne seriyor...
Çözüm olsa da, olmasa da...
Cumhurbaşkanı Talat, Rum tarafının çözüm konusunda herhangi
bir isteklilik göstermemesi, uluslararası camianın da ilgisiz
davranması karşısında, Kıbrıs sorununun
"zamana terk edildiğini" söylüyor.
Gerçekten Kıbrıs sorununda bir durgunluk dönemine girildi. Yakın
bir gelecek için bir hareketlilik ve hele bir uzlaşma
olasılığı da yok.
Dolayısıyla, Türk tarafının yapacağı şey, bu
zamanı iyi kullanmak, yani kurumlarını
sağlamlaştırmak, iç yapısını güçlendirmek,
ekonomik ve sosyal standartlarını yükseltmektir.
Şimdiye kadar bu konuda neden "gevşek"
davranıldığı, bürokraside görülen ciddi aksamaların
neden düzeltilemediği, günlük yaşamla ilgili idari düzenlemelerin
neden yapılmadığı sorulmaya değer.
Talat bu soruya "Ben de bilmiyorum" diyor, ama şöyle devam
ediyor: "İç yapıyı düzeltmenin zamanı şimdidir.
Çözüm olsa da, olmasa da sağlam bir yapıya kavuşmak için
çalışmalıyız"...
Birleşme hayal oldu
Kuşkusuz çözüm olsa, bu işler daha hızlı ve düzenli bir
şekilde gerçekleşecek. Ama, Talat gibi, iktidara geldiğinden
beri çözüm ve uzlaşmadan yana bir tavır alan bir lider dahi, bu
konuda eski heyecan ve umudunu yitirmiş görünüyor. Talat iki kesimin
eşitliğine dayalı birleşik bir devlet vizyonunu terk
etmemiş de olsa, bunun "gerçekleşmesinin artık zor
olduğunu" kabul ediyor.
Bizim de gözlemimiz genelde (politikacısından sokaktaki adama kadar)
Kıbrıs Türklerinin çoğunun "birleşme" umudunu
yitirdiğidir. Kamuoyu araştırmaları da zaten bunu
gösteriyor.
Bu durumda önümüzdeki dönemde statüko devam edeceğine ve Türkiye dahil,
dünya başka dertlerle uğraşacağına göre,
Kıbrıs Türklerinin yapacağı en iyi şey, kendi
ayakları üzerinde kalabilmelerini sağlayacak ve durumlarını
pekiştirecek adımları atmaktır.
SAMI KOHEN MILLIYET 05/06/07
Türkiye-AB Troykası toplantısında
Kıbrıs konuşuldu
KIBRIS SORUNUNUN ÇÖZÜM YERİ BM... Türkiye Dışişleri
Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, AB
yetkililerine Kıbrıs sorununun kapsamlı bir çözüm için BM
platformundan AB platformuna kaymasının doğru
olmadığını ve bu konuda da herkesin dikkatli olması gerektiği
uyarısında bulundu
TC Dışişleri Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Abdullah Gül, Kıbrıs konusuyla ilgili
olarak Avrupa Birliği'ne, "sorunun BM çerçevesinde çözümlenmesi
gerektiği, kapsamlı bir çözüm için BM platformundan AB platformuna
kaymasının doğru olmadığı ve bu konuda herkesin
dikkatli olması gerektiği" mesajını verdi.
Türkiye-AB Troykası Dışişleri Bakanları
Toplantısı, Dışişleri Bakanı Gül'ün ev
sahipliğinde, AB dönem başkanı Almanya'nın
Dışişleri Bakanı Frank Walter Steinmeier, bir sonraki dönem
başkanı Portekiz'in Dışişleri ve
İşbirliğinden Sorumlu Devlet Bakanı Joao Cravinho ve AB
Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn'in
katılımıyla Devlet Konukevi'nde yapıldı.
Dışişleri Bakanı Gül, toplantının
ardından düzenlenen ortak basın toplantısında,
görüşmelerinin yararlı ve verimli geçtiğini ve pek çok konuyu samimiyet
ve açıklıkla ele aldıklarını kaydetti.
"Toplantı bizleri tatmin edici bir görüşme
olmuştur" diyen Gül, ilişkilerin, farklı düşünceleri
de paylaşma imkanı buldukları toplantıdan daha da
güçlenerek çıktığını kaydetti. Türkiye'nin müzakere
sürecinin gözden geçirildiğini belirten Gül, dönem başkanı
Almanya'nın Türkiye'nin müzakere sürecinin daha da ileri götürülmesi
yönündeki yapıcı yaklaşımından dolayı Almanya
Dışişleri Bakanı Steinmeier'e teşekkür etti.
Gelecek dönemde Portekiz'in dönem başkanlığı
sırasında da, aynı şekilde yapıcı ilişkiler
içinde olunacağına inandığını söyleyen Gül,
"AB ortaklarımıza, siyasi konular teknik müzakere sürecine
karıştırılmadığı takdirde, müzakere
sürecimizin önünde teknik açıdan hiçbir engel görmediğimizi
vurguladık. Yeter ki işleri kendi mecrasında götürelim. O zaman
bunları gayet başarılı biçimde götürebileceğimize
inanıyorum" diye konuştu.
Müzakere süreci çerçevesinde Türkiye'nin kendi ödevini ve üstüne
düşeni yapmayı bildiğini kaydeden Gül, bütün kurumların
işbirliğiyle hazırlanan ve geçen nisanda Devlet Bakanı ve
Başmüzakereci Ali Babacan ile kamuoyuna duyurdukları yol
haritasını hatırlattı. Gül, meseleler teknik bazda ele
alındığında 2007-2013 arasında Türkiye'nin üzerine
düşeni yapacağını, tüm bu çalışmaların önce
Türk halkının çıkarına olduğunu, aynı zamanda AB
sürecinde beraber olmaya çalışılan dünyayla bütünleşmeyi
hedeflediğini belirtti.
Kıbrıs sorunu
Kıbrıs konusunun da siyasi bir konu olarak görüşmede
gündeme geldiğini kaydeden Gül, bu meselenin BM çerçevesinde çözümlenmesi
gereğini vurguladıklarını ifade etti. Gül, "Bu
problemin kapsamlı bir çözüm için BM platformundan AB platformuna
kaymasının doğru olmadığını ve bu konuda da
herkesin dikkatli olması gerektiğini paylaştık" diye
konuştu.
Görüşmede ele alınan diğer konuları İran,
Irak, Orta Doğu barış süreci, Lübnan'daki olaylar, Suriye'nin
barış sürecine katılımı, Orta Asya ve Kafkaslar olarak
sıralayan Gül, bunun gibi pek çok konuyu görüşme fırsatı
bulduklarını ve karşılıklı görüş
alışverişinde bulunduklarını söyledi.
Terörle mücadele
Gül, toplantıda terörle mücadele konusunun da ele
alındığını, özellikle terör örgütünün son günlerde
sivillere ve güvenlik kuvvetlerine yönelik saldırıları
hakkında AB yetkililerine bilgi verdiklerini belirtti.
Kuzey Irak konusunun da gündeme geldiğini belirten Gül,
"Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğüne çok önem verdiğini
ve herhangi bir gizli ajandası olmadığını, ancak
sınırında herhangi bir şekilde, Türkiye'ye yönelik aleyhte
faaliyetler, terörist faaliyetler söz konusu olduğunda şüphesiz ki
bununla ilgili her türlü tedbiri almaya da hakkı ve hukuku olduğunu
açıkça söyledim" dedi.
Gül, PKK'yı terör listesine alan AB tarafının da bu
konuda kuvvetli mesajlar verdiğini ve terörle mücadelede AB'nin Türkiye
ile yakın işbirliği içinde olacağını
bildirdiğini kaydetti.
Gül, iç siyasi gelişmeler ve seçim sürecine ilişkin bir soru
üzerine de şunları söyledi:
"Bize düşen şey geleceğe bakmaktır. Olan
olmuştur, onlarla uğraşmadan geleceğin çok daha güçlü
olmasıdır. Bununla ilgili de zaten Mecliste erken seçim kararı
aldık. Dolayısıyla genel seçimler 22 Temmuz'da
yapılacaktır. Şimdi seçim süreci
başlamıştır. Kısa bir süre sonra da halk her şeye
karar verecektir.
Ayrıca Cumhurbaşkanlığı seçiminin TBMM'de
zorlaştığı ve kilitlendiği için TBMM yine bir
anayasa değişikliği yapmıştır ve anayasa
değişikliğini üçte iki çoğunluğun üstünde bir rakamla
Sayın Cumhurbaşkanına göndermiştir ve şimdi artık
Sayın Cumhurbaşkanının onayı beklenmektedir.
Dolayısıyla Türkiye'de demokrasi çalışıyor.
Türkiye, 1980'lerin, 1970'lerin, 1960'ların Türkiye'si değildir. AB
ile müzakere eden bir ülkeyiz biz. Bu tip politik krizler olabilir,
olmuştur, ama onlara takılacak halimiz yoktur. Biz geleceğe
bakıyoruz. Reform süreci güçlü şekilde devam edecektir. Herhangi bir
şekilde önemli meselelerimizden, önemli konulardan taviz veya onları
herhangi bir şekilde ihmal söz konusu değildir. Bunların hepsi
hükümetin kontrolü altındadır. Dünkü toplantı bunun bir
göstergesidir. Biz demokrasinin çalışmasını
göstereceğiz halka ve tüm dünyaya. Türk demokrasisi daha da kuvvetlenerek
yoluna devam edecektir."
301. maddenin değiştirilmesi ve Kıbrıs
Diplomatik kaynaklardan alınan bilgiye göre, Türkiye-AB
Troykası Dışişleri Bakanları Toplantısında,
TCK'nin 301. maddesinin değiştirilmesi konusu da, AB
tarafının altını çizdiği önemli konular arasında
yer aldı. Bu bağlamda, AB tarafınca, 301. madde çerçevesinde çok
sayıda dava olduğuna dikkat çekildiği belirtildi.
Toplantıda Kıbrıs konusu ele alınırken,
Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier, konunun çözülmemiş
olmasından duyulan rahatsızlığı dile getirdi.
Steinmeier, Ankara Protokolü kapsamında yaşanan
sıkıntılara ve KKTC'ye yapılması öngörülen
yardımların yapılamamış olmasına vurgu
yaptı.
AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Rehn,
Kıbrıs'ta kapsamlı bir çözümün gerekliliğine işaret
etti. Böylelikle AB'nin Rum tarafının tercih ettiği "parça
başı çözüm"den yana olmadığının
vurgulanmış olduğuna dikkat çekildi.
Rehn, Kıbrıs konusunda çözümün yerinin BM çatısı
olduğuna da işaret etti.
Toplantıda Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) da
gündeme geldi, bu çerçevede AB yetkililerince, Türkiye'nin güvenliğe
yapacağı katkının ve özellikle Kosova'da üstlendiği
rolün önemine değinildi.
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy'nin Türkiye'nin AB
üyeliğine ilişkin görüşünün ise toplantı kapsamında
gündeme gelmediği öğrenildi.
KIBRIS 05/06/07
Times Gazetesi muhabiri Henley, Şehit Aileleri
Derneği Müzesi'ni ziyaret etti
Dernekten verilen bilgiye göre konuk gazeteci ziyarette, Dernek
Başkanı Ertan Ersan tarafından Kıbrıs konusunda
bilgilendirildi.
Kayıplar konusunda da geniş bilgi verilen Henley, dernek
binasında bazı kayıp aileleriyle de görüştü.
Konuk muhabire, "Kıbrıs'ta Katliamlar CD"si ve
Güney'deki şehitliklerin durumunu gösteren broşür de verildi.
KIBRIS 05/06/07
AA
Güncelleme: 15:50 TSİ 06 Haziran 2007 Çarşamba
LEFKOŞA
- Rum Sigma televizyonu ve aynı yayın grubuna ait Simerini gazetesi,
KKTCdeki eski mallarıyla ilgili takas, iade veya tazminat seçeneklerinden
birini elde etmek amacıyla KKTCdeki Mal Tazmin Komisyonuna başvuran
Rumlardan 20sinin ismini yayımladı. İsimlerinin baş
harfleri açıklanan Rumlar, Komisyona başvurmaları nedeniyle
aşağılandı.
Ata topraklarını haraç mezat satmak için Komisyona
başvurmakla suçlanan Rumların utanç listesi, Sigma TV
tarafından, Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris
Hristofyas ile Rum Başsavcı Petros Kliridise verildi.
Hristofyas, Komisyona başvurularla ilgili,
Vatandaşlarımızın, hukuki hiçbir varlığı
olmayan bu komisyona başvurmalarını araştırayım.
Elbette bu komisyonun yasa dışılığı konusunda
savaş vereceğiz ve bu savaşı Avrupa Konseyi İnsan
Hakları Mahkemesinde kazanacağımızı umuyorum.
Halkı, soğukkanlı olmaya çağırıyorum, çünkü konu
üç veya beş veya on veya yüz vatandaşın adalete ermesi konusu
değildir. Çabalarımızın bölünmesiyle değil, ortak
mücadeleyle adalete ermeleri gereken on binlerce kişiden söz ediyoruz
diye konuştu.
Rum basınında yayımlanan listede, Mal Tazmin Komisyonuna
başvuran 20 Kıbrıslı Rumun ismi, KKTCde eski
mallarının yerleri, talep ettikleri tazminat miktarları da
bulunuyor.
Listeye göre, talep edilen en düşük tazminat bedeli Yeni Erenköydeki mülk
için 60 bin Kıbrıs Lirası, en yüksek tazminat ise Güzelyurttaki
bir mülk için 12 milyon 800 bin Kıbrıs Lirası. Talep edilen
mallarsa Tatlısu, Gazimamağusa, Güzelyurt, Çatalköy, Beylerbeyi,
Haspolat, Yeni Erenköy ve Alsancakta bulunuyor.
Komisyon, dün ilk kez AİHMde başvurusu bulunan bir Rumun
davasında takas kararı almıştı. Komisyona,
yaklaşık bir buçuk yılda 182 başvuru yapıldı. Bu
başvuruların 22si sonuçlandırıldı.
Rum basınından "utanç listesi"
6 Haziran, 2007 15:31:00 (TSİ) CNN TURK
Kıbrıs Rum basını, KKTC'deki eski
mallarıyla ilgili takas, iade veya tazminat seçeneklerinden birini elde
etmek amacıyla KKTC'deki Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran
Rumların isimlerini ''utanç listesi'' olarak açıkladı.
Rum Sigma televizyonu ve aynı yayın grubuna ait Simerini
gazetesi, Komisyon'a başvuran Rumlardan 20'sinin ismini
yayımladı.
İsimlerinin başharfleri açıklanan Rumlar, Taşınmaz Mal
Komisyonu'na başvurmaları nedeniyle aşağılandı.
"Ata topraklarını haraç mezat satmak için" Komisyon'a
başvurmakla suçlanan Rumların "utanç listesi", Sigma TV
tarafından, Rum Meclis Başkanı ve AKEL Genel Sekreteri Dimitris
Hristofyas ile Rum Başsavcı Petros Kliridis'e verildi.
Hristofyas listeyi alırken, "Görevim, bana teslim ettiğiniz bu
listenin doğruluğunu denetlemek ve ona göre çalışarak ve
siyasi parti başkanlarını ve meclisi bilgilendirmektir"
dedi.
Hristofyas, Komisyon'a başvuran Rumları, şu
sözlerle eleştirdi:
"Vatandaşlarımızın, hukuki hiçbir
varlığı olmayan bu komisyona başvurmalarını
araştırayım. Elbette bu komisyonun
yasadışılığı konusunda savaş vereceğiz
ve bu savaşı Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi'nde
kazanacağımızı umuyorum. Halkı, soğukkanlı
olmaya çağırıyorum, çünkü konu üç veya beş veya on veya yüz
vatandaşın adalete ermesi konusu değildir.
Çabalarımızın bölünmesiyle değil, ortak mücadeleyle adalete
ermeleri gereken onbinlerce kişiden söz ediyoruz"
Rum Başsavcı Petros Kliridis de dosyayı alırken,
"içerdiği bilgilerin yetkili devlet birimleri için büyük öneme sahip
olduğunu" ifade ederek, "bu bilgileri en iyi nasıl
değerlendirebileceğine bakacağını" söyledi.
Sigma TV ve Simerini gazetesinin yayımladığı listede,
Komisyon'a başvuran 20 Kıbrıslı Rumun ismi, KKTC'de eski
mallarının yerleri, talep ettikleri tazminat miktarları da
bulunuyor.
Listeye göre, talep edilen en düşük tazminat bedeli Yeni Erenköy'deki mülk
için 60 bin Kıbrıs Lirası (KL), en yüksek tazminatsa
Güzelyurt'taki bir mülk için 12 milyon 800 bin KL.
Talep edilen mallarsa Tatlısu,Gazimağusa, Güzelyurt, Çatalköy,
Beylerbeyi, Haspolat, Yeni Erenköy ve Alsancak'ta bulunuyor. Yaklaşık
1.5 yıldan beri çalışmalarını sürdüren
Taşımaz Mal Komisyonu'na bugüne kadar 182 Rum başvurdu.
İzolasyonlar kaldırılsın
Ban Ki-Moon, Avrupa Birliği'nin (AB) Kıbrıslı Türklere
yönelik mali yardım paketine atıfta bulunarak, "Bu
yardımın hedefi, iki toplum arasındaki sosyo-ekonomik
farklılıkların azaltılmasına yardımcı olmak
ve bunun, selefimin (Kofi Annan) 28 Mayıs 2004 raporunda çağrıda
bulunmuş olduğu ve benim de desteklediğim
Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılmasına
yönelik olumlu bir adım olarak nitelendirilmesi gerekiyor" dedi.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Ban Ki-Moon,
Kıbrıs'taki BM Barış Gücü'nün (UNFICYP) görev süresinin
yenilenmesi hakkındaki raporunda, selefi Kofi Annan'ın 28 Mayıs
2004 tarihli raporunda Kıbrıslı Türklere uygulanan
izolasyonların kaldırılması çağrısını
desteklediğini söyledi.
Moon, Avrupa Birliği'nin (AB) Kıbrıslı Türklere
yönelik mali yardım paketine atıfta bulunarak, "bu yardımın
hedefi, iki toplum arasındaki sosyo-ekonomik farklılıkların
azaltılmasına yardımcı olmak ve bunun, selefimin (Kofi
Annan) 28 Mayıs 2004 raporunda çağrıda bulunmuş olduğu
ve benim de desteklediğim Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun
kaldırılmasına yönelik olumlu bir adım olarak
nitelendirilmesi gerekiyor" dedi.
Ban Ki-Moon, özellikle günlük konular ve
uzlaşmazlıkların çözülmesi mekanizması hakkında 8
Temmuz mutabakatıyla ilgili olarak adadaki iki taraf arasındaki
farklılıkların devam ettiğini de söyledi.
BM Genel Sekreteri'nin raporunun Güvenlik Konseyi'ne sunulması
öncesinde Kıbrıs Haber Ajansı (KHA) elde ettiği bilgilere
göre, Moon, raporunda, iki toplum liderinin Temmuz 2006'da "suçlama
oyununa" bir son vererek sürecin başarılı olması için
"uygun atmosferin" oluşmasını sağlayacakları
taahhütlerine rağmen tarafların karşılıklı olarak
şikâyetlerde bulunmaya devam ettiklerini belirtti.
KHA kaynaklarına göre, Moon raporunda ayrıca "geçen
altı ay süresince Kıbrıs'taki BM Özel Temsilcisi Michael
Moller'in, 8 Temmuz mutabakatının uygulanmasını
sağlamak hedefiyle iki toplum lideri ve temsilcileriyle yoğun
görüşmelerle çabalarını sürdürdüğü" de belirtildi.
BM Genel Sekreteri Moon, raporunda "Şu ana kadar, özel
temsilci ve iki taraf arasındaki bir dizi ikili görüşmelerin
yanı sıra iki toplum liderinin danışmanları ve özel
temsilcimden oluşan koordinasyon komitesinin on dört toplantısı
yapıldı. Koordinasyon komitesinin ana hedefi, özlü konuları ele
alacak olan iki toplumlu çalışma gruplarının ve
insanların günlük yaşamlarını etkileyen konuları
görüşecek teknik komitelerin başlaması konusunda
anlaşılmasını hedefliyordu" dedi.
BM Güvenlik Konseyi, "teknik komiteler ve çalışma
gruplarının ele alacağı konuların listesi
hakkında bir ön anlaşma dâhil olmak üzere süreçle ilgili ilerleme
kaydedilmesi üzerine uzlaşma sağlandığını ancak,
"özellikle günlük konular ve uzlaşmazlıkların çözülmesi
mekanizması konusunda mutabakatın yorumlamasıyla ilgili
farklılıkların devam ettiğini" vurguladı.
KHA ayrıca Moon'un raporunda, Kıbrıs Türk
tarafındaki inşaatlardaki artış eğiliminin
kapsamlı bir çözüme yönelik çabaları
karmaşıklaştırmasından dolayı endişe
yaratmaya devam ettiğini belirttiğini bildirdi.
"UNFICYP'in Kıbrıs Rum tarafının,
Rizokarpaso'da Kıbrıslı Rumlara ait evlerin
yıkıldığı yönünde şikâyetler
aldığına" işaret eden Moon, "UNFICYP bunu teyit
etmiş olduğunu ve Kıbrıs Türk tarafına
Kıbrıslı Rum ev sahiplerinin izni olmadan bu evlerin yıkılması
eylemini protestoda bulunduğunu" da kaydetti.
Moon, UNFICYP personelinin ev ziyaretleriyle ilgili
kısıtlamalarından dolayı Karpaz bölgesindeki
Kıbrıs Rum toplumuna ulaşmada güçlüklerle
karşılaştığını belirterek, UNFICYP'in bu
yeni uygulamayı protesto ettiğini de vurguladı.
Moon, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulunması
sorumluluğunun Kıbrıslıların elinde olduğu
inancını dile getirerek, BM'nin uzlaşmanın
sağlanmasına ve siyasi bir süreci desteklemeye bağlı
olduğunu yineledi.
UNFICYP ile ilgili olarak Ban, Kapsamlı bir çözümün
bulunamaması halinde UNFICYP'in varlığının adada
önemli olmaya devam edeceğini belirterek, Güvenlik Konseyi'ne UNFICYP'in
görevini, 15 Aralık 2007'ye kadar 6 ay daha uzatmayı tavsiye etti.
KIBRIS 06/06/07
"Hileli" ticarette KKTC köprü mü?
MOBİLYA DA YAKALADILAR... KKTC'yle iyi ticari ilişkileri
bulunan Mersin'deki K.L. şirketinin KKTC'ye göndereceği mobilya ve
aksesuarlarında eksik yükleme yapıldığı saptandı.
Kontrolde, Volvo marka FH 420 1108R plakalı TIR'da eksik mal olduğu,
oysa gümrüğe kabarık bir fatura ile "olmayan mallarla"
ilgili beyanda bulunulduğu belirtildi. Olay yetkili makamlarca
doğrulandı
"HER İKİ TARAF DA KAZANIYOR"... Ülkedeki denizcilik
çevreleri, bu işten hem Türkiye'deki, hem de KKTC'deki şirketin
çıkarı olduğuna dikkat çekerek, "Türkiye'deki şirket
yüzde 18'lik KDV iadesinden yararlanıyor. Eksik yüklemeye karşın
fatura yüksek tutuluyor. Böylece yüklemesi yapılmayan maldan KDV iadesi
alıyorlar. Bu işte karşı tarafın da mutlaka
çıkarı oluyor. KKTC limanlarını da buna alet etmeye
çalışıyorlar" şeklinde konuştu.
Dilek ÇETEREİSİ
Ticarette en çok mal satın aldığımız ülke
konumundaki Türkiye'nin Mersin Taşucu Limanı'ndan KKTC'ye
"hileli" evrakla mal sokmaya çalışan bir firma,
geçtiğimiz hafta yükleme esnasında suçüstü yakalandı.
Taşucu Gümrük Müdürü Öktem Atay olayı doğrulayarak, söz
konusu firma hakkında Türkiye savcılığına suç
duyurusunda bulunduklarını söyledi.
Türkiye'de faaliyet gösteren bazı firmaların KKTC'ye
yaptığı ihracatta bu yönteme sık sık
başvurduğundan şikayet eden KKTC denizcilik çevreleri, bu
işten mutlaka her iki tarafın çıkar sağladığına
işaret ederek denetimlerin önemine vurgu yapıyor.
Türkiye'deki vergi mevzuatına dikkat çekerek yüzde 18'lik KDV
iadesini anımsatan denizcilik çevreleri, "Bunu hep yapıyorlar.
Eksik yüklemeye karşın faturayı yüksek tutuyorlar. Böylece
yüklemesi yapılmayan maldan KDV iadesi alıyorlar. Örneğin 10
milyarlık mal ihraç ederken, gümrüğe 50 milyarlık fatura ibraz
ediyorlar. Dolayısıyla 'hileli' evraklarla haksız kazanç
sağlamaya çalışan bazı iş çevreleri, KKTC
limanlarını da buna alet etmeye çalışıyorlar"
şeklinde konuştu.
Eksik mobilya yüklediler
Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgilere göre, son olay, Mersin
Taşucu Limanı'nda 30 Mayıs 2007 tarihinde meydana geldi.
KKTC'yle iyi ticari ilişkileri bulunan Mersin'deki K.L.
şirketinin KKTC'ye göndereceği mobilya ve aksesuarlarının
yükleme işlemleri sırasında, gümrüğe ibraz edilen mal
listesiyle gerçek yüklemesi yapılan mal arasında yüklü miktarda
açık olduğu görüldü.
Gümrük memurlarının, eksik yüklemenin, onlarca TIR
arasında Volvo marka FH 420 1108R plakalı TIR'da
yapıldığını saptadığı belirtildi.
Taşucu Gümrüğü'ne ibraz edilen liste ile yükleme arasında büyük
fark olduğunu tespit eden gümrük memurlarının, olaydan hemen
müdürlerini haberdar ettikleri ve işlerin sarpa sarması üzerine de
konunun savcılığa havale edildiği ifade edildi.
İlgili firma yetkililerinin, yüksek faturaya rağmen eksik
yüklemenin bir yanlışlık sonucu
yapıldığını iddia ettikleri öne sürüldü.
Taşucu Gümrük Müdürü: Gereğini yaptık
Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Mersin Taşucu
Gümrük Müdürü Öktem Atay, "Rutin muayene kriterlerimiz vardır.
Yükleme esnasında bunlara bakarız. Burada noksan yükleme
yapıldığını saptayınca gereğini
yaptık" dedi.
Öktem Atay, konuyu Türkiye'deki Cumhuriyet
Savcılığı'na intikal ettirdiklerine dikkat çekerek, daha
fazla konuşmasının doğru olmadığını
söyledi.
KIBRIS 06/06/07
Tazminat alan Rumlar mülkiyet hakkını yitirecek
TAHSİSTEN KULLANIMDA OLAN MALLARIN İADESİ ÇÖZÜM
SONRASI... Mülkiyet Yasası'na göre, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun
tazminata karar verilmesi halinde, bu miktar devlet adına
İçişleri Bakanlığı tarafından ödeniyor. Tazminat
alan Rum'un mülkiyet hakkı da ortadan kalkıyor. Tahsisten
kullanımda olan veya inkişaf edilmiş malların iadesi
yönünde karar alınması halinde ise, iade yasayla çözüm sonrasına
erteleniyor. Eşdeğer karşılığı mallar ise
iade kapsamı dışında
LOİZİDU'YA İADE ASKIDA... Rumların mülkiyetle
ilgili davalarında ilk örneği oluşturan Loizidu davasında
AİHM, tazminat ödenmesi ve malın iadesi yönünde karar
almıştı. Loizidu'ya tazminatı Türkiye tarafından
ödenirken, Girne'deki malın iadesi "iç hukuk" ile ilgili
gelişmeler nedeniyle askıya alınmıştı. AİHM,
yıllar süren davanın ardından geçtiğimiz günlerde de
Arestis davasını sonuçlandırmış ve bu ikinci davada
Türkiye'yi yaklaşık 1 milyon Euro tazminata mahkum etmişti
Nezire GÜRKAN- (TAK)
Kıbrıs sorununun temel noktalarından mülkiyet konusuna
"iç hukuk" oluşturma hedefiyle mahkeme statüsüyle
çalışmalarını sürdüren Taşınmaz Mal Komisyonu,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gündeminde başvurusu
bulunan bir Rum'la ilgili "takas" kararıyla bir ilke imza
attı.
Taşınmaz Mal Komisyonu'na Rumlardan gelen başvuru
sayısı 182'ye ulaşırken, AİHM gündeminde
başvurusu bulunan bir Rum ilk kez komisyona başvurdu.
Örnek niteliğindeki söz konusu başvurunun "takas"
formülüyle sonuçlandırılmasıyla, komisyonun "iç hukuk"
olarak kabul edilme sürecinin güçlenmesi ve AİHM gündemindeki diğer
davalara da emsal oluşturması bekleniyor.
Toplam 182 dosyadan 22'si sonuçlandı... Çoğunluk tazminat
TAK muhabirinin Taşınmaz Mal Komisyonu'ndan
aldığı bilgiye göre, yaklaşık 1,5 yıldan beri
çalışmalarını sürdüren komisyona Rumlardan gelen
başvuru sayısı 182'ye ulaştı.
Bu dosyalardan 22'sinin görüşülerek
sonuçlandırıldığını, diğer dosyalarla ilgili
çalışmaların sürdüğünü belirten komisyon yetkilileri, karara
bağlanan 22 dosyadan 3'ü için iade, 2'si için takas, geri kalanlar için de
tazminat kararı alındığını belirttiler.
Komisyonda karara bağlanan tazminatlar ödenirken, miktar
hakkında bilgi vermeyen komisyon yetkilileri, iade kararı verilen 3
malın 2'sinin Tatlısu, 1'inin de Ziyamet'te olduğunu
yinelediler.
İade edilen mallardan birinin Karşıyaka'da olduğu
haberi asılsız
Yetkililer, iade edilen mallardan birinin Karşıyaka'da
olduğuna ilişkin haber ve açıklamaları ise
"asılsız iddia" olarak nitelediler.
İade edilmesine karar verilen mallarla ilgili işlemler,
komisyonda alınan karar çerçevesinde İçişleri
Bakanlığı tarafından yapılıyor.
2 takas... Bunlardan biri AİHM gündeminde
Cumhuriyet Meclisi'nden geçen yasayla kurulan ve mahkeme gibi
çalışan Taşınmaz Mal Komisyonu, başvurulardan 2'sini
de tarafların karşılıklı anlaşmasıyla
"takas" formülüyle karara bağladı.
Takas formülüyle karara bağlanan dosyalardan biri, AİHM
gündeminde başvurusu bulunan bir Rum'a ait olmasıyla bir ilk
özelliği taşıyor.
Uzmanlar, "Arestis" davasıyla Taşınmaz Mal
Komisyonu'nu "selamlayan" AİHM'nin, gündeminde bulunan
dosyalardan birinin buraya taşınmasıyla komisyonu "iç
hukuk" olarak kabul etme sürecinin hızlanabileceği
inancında.
Rum tarafında da benzer yorumlar yapılırken,
POLİTİS gazetesi geçtiğimiz gün "Komisyondan AİHM'e
Bomba Dava" başlığıyla söz konusu davanın
komisyonu "yasallaştırabileceği" yorumunu yaptı.
Gazete, AİHM'e başvuruda bulunan Rumlardan birinin ilk kez
KKTC Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuruda bulunduğuna ve
başvurunun anlaşmayla sonuçlandığına dikkat çekerek,
bu anlaşmayı onaylaması halinde AİHM'nin gündemindeki tüm
davaları buraya yönlendirebileceğini ve Rum yönetiminin zor durumda
kalacağını kaydetti.
Gündemde bin 400 dava var
Kıbrıs sorununun kilit noktalarından mülkiyet sorununun
Rumlar tarafından yoğun olarak Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne taşınmasıyla, bu süreci KKTC'de ödeme yaparak
durdurma hedefiyle Taşınmaz Mal Komisyonu yasayla kurulmuştu.
Karara bağlanarak sonuçlandırılan Loizidu ve Arestis
davaları yanında, "ihlal" saptamasına karşın
AİHM'de henüz karara bağlanmayan Rumlara ait yaklaşık 50
dava var.
Bunların "iç hukuk" sürecini aşan davalar
olduğuna dikkat çeken uzmanlar, ancak bu davalara ek olarak AİHM
önünde beklemesine karşın henüz herhangi bir saptama
yapılmamış ve görüşülmemiş bin 400 civarında
Rumlara ait dosya bulunduğuna vurgu yaptılar.
Uzmanlar, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun "iç hukuk"
olarak kabul edilmesiyle, söz konusu bin 400 dosyanın AİHM
gündeminden düşerek komisyona yönlendirileceğine dikkat çekiyorlar.
Loizidu'ya iade askıda
Rumların mülkiyetle ilgili davalarında ilk örneği
oluşturan Loizidu davasında AİHM, tazminat ödenmesi ve
malın iadesi yönünde karar almıştı. Loizidu'ya
tazminatı Türkiye tarafından ödenirken, Girne'deki malın iadesi
"iç hukuk" ile ilgili gelişmeler nedeniyle askıya
alınmıştı.
AİHM, yıllar süren davanın ardından geçtiğimiz
günlerde de Arestis davasını sonuçlandırmış ve bu
ikinci davada Türkiye'yi yaklaşık 1 milyon Euro tazminata mahkum
etmişti.
Arestis davası devam ederken kurulan Taşınmaz Mal
Komisyonu, bu davanın hukuki süreci bakımından etkili
olamamasına karşın, Arestis'e tazminat miktarının
belirlenmesinde rol oynamıştı. Arestis'in 2 milyon Euro tazminat
talebine karşın AİHM, komisyon tarafından önerilen
yaklaşık 1 milyon Euro'yu tazminat olarak karara
bağlamış, buna ek olarak komisyonun kurulmasını
"selamlayarak" bundan sonraki davalarda "iç hukuk" olarak
kabul edilebileceğine ilişkin mesaj vermişti.
İade hangi şartlarda... Tazminatla mülkiyet hakkı
ortadan kalkıyor
Mülkiyet Yasası uyarınca mülkiyet veya kullanım
hakkı gerçek veya tüzel kişiye ait olmayan; konumu ve niteliği
uyarınca ulusal güvenliği, kamu düzenini ve kamu yararını
tehlikeye düşürmeyecek taşınmaz mallar hemen iade
kapsamında.
Tahsisten kullanımda olan veya inkişaf edilmiş
malların iadesi yönünde karar alınması halinde ise, iade yasayla
çözüm sonrasına erteleniyor. Eşdeğer
karşılığı mallar ise iade kapsamı
dışında.
Aynı yasaya göre tazminata karar verilmesi halinde, bu miktar
devlet adına İçişleri Bakanlığı tarafından
ödeniyor. Tazminat alan Rum'un mülkiyet hakkı da ortadan kalkıyor.
Taşınmaz Mal Komisyonu, uzun tartışmaların
ardından 19 Aralık 2005'te yasalaşarak uygulamaya giren mülkiyet
yasası uyarınca oluşturulmuştu.
Anayasa'nın 159'uncu maddesine göre hazırlanan
"Taşınmaz Malların Tazmini, Takası ve
İadesi" adlı yasayla oluşturulan komisyon, Kuzey'de kalan
eski Rum malları için tazminat, takas ve mal iadesi öngören yasayı
uygulamakla yükümlü bulunuyor.
KIBRIS
06/06/07
Kıbrıs
Türkü'nün toplumsal mülkiyet hakları yok edildi
Vakıflar İdaresi eski Genel Müdürü Taner Derviş, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından alınan
Arestis kararının kabulünün, Kıbrıs Türk halkının
"Vakıf emlakten kaynaklanan toplumsal mülkiyet haklarının
yok edilmesi" anlamına geldiği görüşünü ifade etti.
Arestis davasına ilişkin AİHM kararını
yazılı açıklamayla değerlendiren Derviş, Mal Tazmin
Komisyonu'nun bir iç hukuk sistemi oluşturmadığını
iddia ederek, "22 Aralık 2005 ve 7 Aralık 2006 tarihli AİHM
kararları, KKTC'de oluşturulan tazminat mekanizmasını
KKTC'nin iç hukuk sistemi temelinde tanımlamamaktadır"
ifadelerini kullandı.
Derviş, açıklamasında şunları söyledi:
"Arestis davası ile ilgili olarak, AİHM sürecinin son
aşaması gerçekleşmiş olup, tarafların temyiz
başvurularının Büyük Daire tarafından görüşülmesi 23
Mayıs 2007 tarihinde reddedilmiştir. Bu durumda, AİHM'in 22
Aralık 2005 ve 7Aralık 2006 tarihli kararları kesinlik
kazanmıştır.
Arestis davası sürecinde, hayati öneme sahip yanlış
icraatın yanı sıra, gerçekler önemli oranda tahrif edilmiş
ve kamuoyunu yanıltmaya yönelik bilgilendirme
yapılmıştır. Özellikle, Taşınmaz Mal Komisyonu
ile KKTC'de iç hukuk sisteminin oluşturulduğu iddia edilmiş ve
AİHM sürecinin mülkiyet konusunda çözüm yolu olarak benimsenmesi ve kabul
edilmesi yönünde propaganda yapılmıştır.
AİHM kararlarının özü
22 Aralık 2005 ve 7 Aralık 2006 tarihli AİHM
kararları, 1974 tarihinden itibaren, Kıbrıslı Rumların
Kuzey Kıbrıs'tan ayrılmak zorunda
bırakıldıklarını belirterek, bu hususun insan
hakları temelinde önemli bir hak ihlali olduğunu
vurgulamaktadır. AİHM, bu tespitten hareketle, 1974 tarihinden sonra
Kuzey Kıbrıs'tan ayrılan Kıbrıslı Rumlara
kullanım kaybından kaynaklanan tazminat ödemeleri ile birlikte eski
taşınmaz mallarının iadesini öngörmektedir. AİHM bu
tespit ve öngörü çerçevesinde, Türkiye hükümetinin bir tazmin ve iade
mekanizması oluşturmasını karara bağlamış;
bu karar çerçevesinde KKTC'de Taşınmaz Mal Komisyonu
oluşturulmuş ve Mal Tazmin Yasası
çıkarılmıştır.
Diğer taraftan, 1958 tarihinden bu yana Kıbrıs
Türklerine ait gasp edilmiş haklar ile 1878 tarihinden bu yana gasp
edilmiş Vakıf emlaktan kaynaklanan toplumsal haklar yok
sayılmıştır.
Özetle, AİHM tarafından alınan Arestis
kararının kabulü, Kıbrıs Türk Halkının Vakıf
emlaktan kaynaklanan toplumsal mülkiyet haklarının kendi onay ve
iradesi ile yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Kapalı Maraş'taki mülkiyet hakları
28 Şubat 1974 tarihinde, annesinden hibe yolu ile Arestis'in
edindiği taşınmaz mal Abdullah Paşa vakfına aittir.
Sömürge İdaresi dönemindeki tapu kayıtlarına
bakıldığı zaman, Arestis'in işgalinde olan
taşınmaz malın 15 Eylül 1913 tarihli 3 adet tapu kaydında
yer aldığı ve Abdullah Paşa vakfına ait olduğu
açıkça görülmektedir. İlaveten,15 Eylül tarihli üç adet tapu
kaydı ile Abdullah Paşa vakfına ait emlakin Arestis'in büyük
babası tarafından gasp edildiği belgelenmektedir.
Ancak, AİHM bu tespit ve gerçekleri kaale almamış; Türk
tarafı ise gerekli siyasi planlama, girişim ve
çalışmaları yapmamıştır. Şöyle ki:
1-AİHM, herhangi bir tapu kaydı ibraz etmemesine rağmen,
Arestis'i söz konusu taşınmaz malın sahibi olarak görmektedir.
2-Türk tarafı, Vakıf mülkiyetini ve Vakıf hukukunu
değerlendirmede önemli zaafiyet içinde olmuştur.
3-Vakıflar İdaresi Taşınmaz Mal Komisyonu nezdinde
herhangi bir girişimde bulunmamış; ayrıca Mağusa Kaza
Mahkemesinde 2002 ve 2005 yıllarında alınan ve Kapalı
Maraş'ın tümüyle Vakıflara ait olduğunu kanıtlayan
kararları Komisyonun bilgisine getirmemiştir.
4-Taşınmaz Mal Komisyonu Arestis'e çağrı yaparak
tazminat önerirken, Vakıfların mülkiyet hakkını göz
ardı etmiş ve ilgili taraf olarak Kıbrıs Vakıflar
İdaresine herhangi bir çağrı yapmamıştır.
Bu ihmaller ve yanlış icraat çerçevesinde AİHM
sürecinde, hukuk kurallarına aykırı bir şekilde işgal
edilmiş vakıf emlakın tazminat ödemeleri ile birlikte Rum
işgalcilere iadesi aşamasına gelinmiştir.
KKTC'de kurulan tazmin mekanizması bir iç hukuk sistemi
oluşturmamaktadır
22Aralık 2005 ve 7Aralık 2006 tarihli AİHM
kararları KKTC'de oluşturulan tazminat mekanizmasını
KKTC'nin iç hukuk sistemi temelinde tanımlanmamaktadır. Şöyle
ki:
1-AİHM kararlarında tarafların tanımları
aşağıdaki şekilde belirlenmiştir.
a-Hükümet
Hükümet sözcüğü ile Türkiye Cumhuriyeti
tanımlanmaktadır.
b-Müracaat Sahibi
Müracaat sahibi sözcükleri, Arestis'i tanımlamaktadır.
c-Kıbrıs Hükümeti
Kıbrıs hükümeti ifadesi ile Kıbrıslı
Rumların hakimiyetindeki Kıbrıs Cumhuriyetinin tanımı
yapılmaktadır.
Yukarıdaki tanımlamalardan da görüldüğü gibi AİHM,
KKTC veya organlarını resmi ve yasal taraf olarak kabul etmemektedir.
2-22 Aralık 2005 tarihli AİHM kararında Türkiye
Cumhuriyeti tarafından Mahkemenin uygun gördüğü çerçevede Kuzey
Kıbrıs'ta bir tazmin ve iade mekanizmasının
oluşturulması öngörülmektedir.7Aralık 2006 tarihli AİHM
kararında ise Türkiye hükümeti tarafından söz konusu karar
çerçevesinde Kuzey Kıbrıs'ta bir tazmin mekanizmasının
oluşturulduğu teyit edilmiş (Madde 37) ve KKTC'de
oluşturulan sistem ayrıntılı bir şekilde tarif edilmiştir.(Madde
10,11,12)
3-22 Aralık 2005 tarihli AİHM kararının 27.maddesinde,
Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ı askeri kontrolü altında
tuttuğu ve Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye'nin
hükümranlığı altında olduğu vurgulanmaktadır.
Yukarda yer alan anlatımlardan da açıkça görüldüğü gibi
AİHM, KKTC'de oluşturulan tazmin mekanizmasını KKTC'nin iç
hukuk sisteminin parçası olarak görmemektedir.
AİHM, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun
kararına onay vermemiştir
AİHM, 7 Aralık 2006 tarihli kararının
37.maddesinde, Türkiye Cumhuriyeti tarafından KKTC'de oluşturulan
tazmin ve iade mekanizmasını Mahkemenin öngördüğü koşullara
uygun bulduğunu belirtmektedir. Ancak, AİHM 22 Aralık 2005
tarihinde almış olduğu karara rağmen, Arestis'in
Taşınmaz Mal Komisyonuna müracaat etme zorunda olmadığını
vurgulamış ve Taşınmaz Mal Komisyonunun kararına onay
vermemiştir. (Madde 37,38). AİHM, bu kararına gerekçe olarak
tarafların anlaşmaya varmadıklarını vurgulamakta, daha
önce Mahkemenin Arestis davası ile ilgili saptamaları olduğunu
öne sürmektedir.
AİHM ve Taşınmaz Mal Komisyonu'nun
kararları birbiriyle uyumlu değildir
AİHM ve Taşınmaz Mal Komisyonunun kararları
birbiriyle uyumlu değildir. Nitekim AİHM, Taşınmaz Mal
Komisyonunun kararını uygun bulmayarak onaylamamıştır.
Her iki karar aşağıda özetlenmiştir.
1-AİHM Kararı
AİHM, Arestis'in mülkiyet haklarını tanımakta ve saklı
tutmaktadır. Mahkeme, taşınmaz malın kullanım
kaybından ötürü Arestis'e 885,000 Euro tutarında tazminat ödenmesini
karara bağlamıştır. Şöyle ki:
a-Kullanım kaybından kaynaklanan mali kayıplar için
800,000 Euro
b-Kullanım kaybından kaynaklanan manevi kayıplar için
50,000 Euro
c-Mahkeme masrafları için 35,000Euro
2-Taşınmaz Mal Komisyonunun Kararı
7 Aralık tarihli AİHM kararının 26.ve 27.
maddelerinde Taşınmaz Mal Komisyonunun kararına yer
verilmektedir. Komisyon, Arestis'e yapmış oldukları davetin
reddedildiğini vurgulamış ve üç seçenekli karar üretmiştir.
Şöyle ki:
a-Mali Tazminat
Komisyon, Arestis'e taşınmaz malın kullanım
kaybından dolayı 246,289KL, mal karşılığı
için ise 220,000 KL ödeme yapılmasını karara
bağlamıştır.
b-Mal İadesi
Komisyon, ikinci seçenek olarak Kıbrıs sorununun çözümünden
sonra mal iadesi üzerinde durmuştur.
c-Takas
Komisyon, üçüncü seçenek olarak, eşdeğer temelinde takas
önerisinde bulunmuştur.
KKTC'DE oluşturulan Mal Tazmin Komisyonu,
AİHM'in yasa dışı icraatını aklamaya
yöneliktir
AİHM'in tabi olduğu hukuki kurallara göre, müracaat sahibinin
ilgili devlet bünyesindeki iç hukuku tüketmesi esastır. Ancak, Arestis'in
müracaatı iç hukuk tüketilmeden AİHM tarafından kabul
edilmiştir. Yasal olmayan bu icraatı düzeltmek amacıyla,
AİHM tarafından alınan ve Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta
bir Tazminat Komisyonu oluşturmasını öngören karar, Türk
tarafının siyasi ve resmi makamları tarafından zafer
nitelemeleriyle uygulamaya konmuştur. Bu uygulama ile, Türkiye Cumhuriyeti
aleyhine açılan haksız tazminat davalarının önü
açılmıştır.
Kıbrıs Vakıflar İdaresi'nin devre
dışı bırakılmış
olması ağır sonuçları olan hukuki bir hatadır
AİHM'in tabi olduğu hukuki hükümlere göre Mahkeme
şahıslar, müesseseler ve ticari şirketler aleyhine yapılan
şikayetleri görüşme yetkisine sahip değildir. Bu tespitten
hareketle, Vakıfların muhatap olarak devrede olması durumunda,
Arestis davasının görüşülmesi hukuken mümkün görülmemektedir.
Ancak, Türk tarafının hatalı ve zayıf tutumu nedeniyle
Vakıfların devre dışı bırakılması,
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine ağır tazminat ve insan hakları
ihlalleri kararlarının alınması sonucunu
doğurmuştur.
Çıkış yolu vardır
Arestis kararının kabulü halinde Vakıflara ait olan
Kapalı Maraş abartılı tazminat ödemeleri ile birlikte Rum
işgalcilere iade edilmiş olacak; ayrıca Türkiye -
Kıbrıs ilişkilerinin uluslararası hukuk temelinde
olmadığı kabul edilmiş olacaktır. Türk tarafınca
yapılan hatalı ve yanlış icraatın
aşağıdaki şekilde düzeltilmesi mümkündür. Şöyle ki;
1-Bilindiği gibi Kapalı Maraş'ın tümü
Vakıflara ait olup, bu tespitten hareketle, Arestis ve Kapalı
Maraş'taki diğer işgalciler aleyhinde lex situs ilkesi
çerçevesinde, Mağusa Kaza Mahkemesinde kullanım kaybından
kaynaklanan haklar için Vakıflar İdaresi tarafından tazminat
davaları açılmalıdır. Bu suretle, Türk tarafı üzerinde
oluşturulan ve 40 milyar dolara ulaşan tazminat baskısı
ortadan kalkmış olacak; ilaveten Vakıflar adına 100
yıllık tazminat hakkı doğmuş olacaktır.
2-Vakıf mülkiyeti ile ilgili konularda muhatap Türkiye Cumhuriyeti
değil Kıbrıs Vakıflar İdaresi olmalıdır. Bu
suretle, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yoğunlaşan siyasi baskılar
bertaraf edilmiş olacaktır.
3-Vakıflar İdaresi Kapalı Maraş'ı tasarrufuna
alarak, bu bölgede bir Turizm-Ticaret merkezi oluşturmak suretiyle KKTC
ekonomisi için güçlü bir cazibe merkezi oluşturmalıdır. Bu
bağlamda 15,000 turistik yatak kapasitesi, 5000 ticari işyeri ve
20,000 istihdam olanağının yaratılması mümkün
olacaktır.
4-Arestis'e hiçbir şekilde ödeme yapılmamalıdır.
Herhangi bir ödeme yapılması halinde işgalci Rumlara tek
taraflı taşınmaz mal iadesi ile birlikte ödenecek tazminat
tutarı 40 milyar dolara ulaşacak; ilaveten Türkiye Cumhuriyetinin ada
üzerindeki uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan hak ve
mükellefiyetleri zarar görecektir.
5-Taşınmaz mal ile ilgili herhangi bir Tazmin Komisyonu'nun
oluşturulması hususu KKTC'nin iç hukuku temelinde ve
karşılıklılık ilkesi çerçevesinde KRY'de aynı
şekilde oluşturulması kaydıyla kabul edilmelidir.
KIBRIS
06/06/07
Kıbrıs sorununu zamana yayma nedenleri
açığa çıktı
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, Rum
Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas'ın Kıbrıs
sorununun gerçek yönlerini uluslararası alanda saklamaya
çalışarak, 8 Temmuz sürecini bloke etmeye çalışanın
kim olduğunu ve Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs
sorununu zamana yayma nedenlerini açığa
çıkardığını belirtti.
Kıbrıs Türk halkının onay vermediği hiçbir
çözümün geçerlilik kazanmayacağını vurgulayan Erçakıca,
"Lillikas enerjisini uluslararası kamuoyunu yanıltmaya
harcayacağına, dikkatini Kıbrıslı Türklerin
hakları üzerinde yoğunlaştırsa ve bu hakları teslim
etmesi gerektiğini kavrasa sorunun çözümü kolaylaşacak" dedi.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca
haftalık basın brifinginde, Rum Dışişleri Bakanı
Yorgos Lillikas'ın yurt dışı ziyaretlerindeki
açıklamalarının eldeki tek süreç olan 8 Temmuz sürecine
nasıl baktığını çok net ortaya koyduğunu
vurguladı.
Rum Dışişleri Bakanı Lillikas'ın sadece adada
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin varlığına vurgu yaparak
Kıbrıs sorununu buna indirgemeye
çalıştığını ifade ederek, "Türkiye'nin AB
üyelik müzakereleriyle Kıbrıs sorunu arasında bağlantı
kuran Lillikas, böylece Kıbrıslı Rumların Türkiye'den AB
müzakereleri yoluyla ödünler koparıp Kıbrıslı Türkleri
asimile etmek hedefini de ortaya koymaktadır" diye konuştu.
Erçakıca, Lillikas'ın demeçlerinde Kıbrıslı
Türklere yardımdan ve sorunun AB müktesebatı içinde çözümünden söz
ederken, iki tarafın anlaşmasından hiç söz etmediğine
işaret ederek, tüm Kıbrıs adına AB üyesi olmalarıyla
Rumların, Kıbrıs sorunundaki tüm parametreleri kendi lehlerine
değiştirebileceklerine inandığını,
Lillikas'ın yurt dışında muhataplarını buna ikna
etmeye çalıştığını anlattı.
Rumlar işbirliğini reddediyor
Erçakıca, önceki gün Alithia gazetesinin bir haberiyle,
Pertev-Conis görüşmelerinde tartışılanların
"sözcükler" olduğunu yazdığına, Rum Yönetimi'nin
"işbirliği" sözcüğünün metinlerde yer almasından
bile hoşlanmadığının bu gazetede ifade edildiğine
de dikkat çekti.
Erçakıca, Alithia gazetesinde önceki gün yayımlanan
"'İşbirliği' Kelimesinde Uyuşmuyorlar- 8 Temmuz Süreci
Çöküşte" başlıklı haberle ilgili soruyu
yanıtlarken, bu haberin kabaca doğru olduğunu,
işbirliğini Rumların reddettiğini, Kıbrıs Türk
tarafının işbirliğinden yana olduğunu söyledi.
"8 Temmuz süreci işbirliği zeminini hazırlamayacaksa
ne içindi" diye soran Erçakıca, "Eğer kavga edilecekseydi
teknik komite kurmaya gerek yok. Komiteler günlük hayatın
sorunlarını çözme amacıyla düşünüldü" dedi.
Teknik düzeyde çalışmalar devam ediyor
Erçakıca, Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı
Raşit Pertev ile Rum Yönetimi Diplomatik Büro Şefi Tasos Conis'in
görüşmelerine bakarak 8 Temmuz sürecinde neler olduğunu
aktardıklarını, birkaç gündür teknik düzeyde
çalışmalar yapıldığını ancak verilmiş
sözlere bağlı kalarak içeriği
açıklamadıklarını da kaydetti. Erçakıca, teknik
çalışmaların, komitelerin isim ve içerikleri üzerindeki
çalışmanın devam ettiğini bildirdi.
8 Temmuz sürecinin ilerleyip ilerlemediği veya bu ilerlemeyi kimin
engellediği konusuna yoğunlaştıklarını belirten
Hasan Erçakıca, Kıbrıs Türk tarafının bütün
çabasını Kıbrıs sorununa karşılıklı
kabul edilebilir bir çözüm bulmaya
yoğunlaştırdığını anlattı.
Erçakıca, "Bunun için BM Genel Sekreteri'nin ve AB Genel
İşler Konseyi'nin işaret ettiği doğrultuda
izolasyonların kaldırılmasının, Kıbrıs
sorununa bütünlüklü ve erken bir çözüm bulunması için başlıca
motivasyon kaynağı olacağını düşünüyor ve bunu
anlatmaya çalışıyoruz. Bütün uluslararası
ilişkilerimiz bu temelde sürdürülmektedir" dedi.
Rum tarafının ise AB üyeliğinin avantajlarıyla
Kıbrıs Türklerine, Türkiye üzerinden baskı yaparak istedikleri
çözümü dayatmak için çaba gösterdiğine dikkat çeken Erçakıca,
Kıbrıs sorununun 1974'te veya 1 Mayıs 2004'te ortaya
çıkmadığını, Rum tarafının adadaki yönetim
haklarını Kıbrıslı Türklerle paylaşmak
istememesinden kaynaklanan 44 yıllık bir sorun olduğunu ifade
etti.
Erçakıca, "Lillikas'ın uluslararası alandaki
faaliyetleri bu gerçeği ve Kıbrıs sorununun gerçek yönlerini
saklamayı başarsa bile, bunu Kıbrıs Türk halkından
saklamak mümkün değildir ve Kıbrıs Türk halkının onay
vermediği hiçbir çözüm Kıbrıs'ta geçerlilik
kazanmayacaktır. Esas muhatapları Kıbrıslı
Türklerdir" dedi.
Diplomatlar da sormalı... Süreçten beklediği nedir?
Lillikas'ın faaliyetlerinin 8 Temmuz sürecini bloke etmeye
çalışanın kim olduğunu ve Kıbrıs Rum
tarafının Kıbrıs sorununu zamana yayma nedenlerini de
açığa çıkardığını belirten Erçakıca,
"Kıbrıs sorununa barışçı ve
karşılıklı kabul edilebilir bir çözüm bulunmasından
yana olan ülke diplomatları ve liderlerinin bu tarz
konuşmalarına muhatap kaldıkları her ortamda Lillikas'a bu
görüşlerinin 8 Temmuz sürecini ilerletmeye nasıl yardımcı
olmasını beklediğini sormaları gerektiğini
düşünüyor ve buna büyük önem veriyoruz. Soralım ve öğrenmeye
çalışalım: Kıbrıs Rum tarafının 8 Temmuz
sürecinden beklediği nedir" diye konuştu.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca, dünkü
brifinginde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde görüşülmesi
tamamlanan Arestis davasına da değindi ve bu konuda
yanıltıcı izlenimler yaratıldığını
söyledi.
AİHM'in Arestis davasında verdiği kararı Büyük
Daire nezdinde temyiz etmeye çalışanın Rum tarafı
olduğuna işaret eden Erçakıca, Büyük Daire'nin bu davayı
yeniden görüşmemeyi kararlaştırarak Rum başvurusunu
reddettiğini kaydetti.
"Başvurusu reddedilen taraf olmaktan mutlu olmak herhalde Kıbrıslı
Rum liderlere özgü bir duygudur, tabi ki biz bunu anlamakta
zorlanıyoruz" diyen Hasan Erçakıca, AİHM Büyük Dairesi'nin
Kıbrıs Rum başvurusunu reddederek, daha önceki kararında
ısrar ettiğini belirtti. Bu karada, Kuzey Kıbrıs'ta
Taşınmaz Mal Komisyonu oluşturulmasından olumlu
bahsedildiğini ve bu çabanın selamlandığını
hatırlatan Erçakıca, bu durumda AİHM'in tutumunu
Taşınmaz Mal Komisyonu'nun uluslararası geçerliliğini artırıcı
bir tavır olarak görmek gerektiğini ifade etti.
Erçakıca, bu tutumun, tartışmaların sona
erdiği anlamına gelmediğini de belirterek, Komisyon'un etkin
çalışmasının ve kararlarının
uygulanmasının önemine dikkat çekti.
Kıbrıs Türk tarafının, Rum tarafının
AİHM Büyük Daire'ye başvurması üzerine söz konusu emlakın
vakıf malı olduğuna ilişkin belgeleri sunma
olanağı bulmak amacıyla başvuruda bulunduğunu dile
getiren Hasan Erçakıca, başvurunun kabul edilmemesi nedeniyle Türk
tarafının bu konudaki iddialarının da görüşülemediğini
kaydetti.
Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca,
"Bu konudaki tutumumuzun AİHM tarafından reddedildiğine
dair haberler gerçeği yansıtmıyor. Bu konudaki
çalışmalar ilerletilmiş ve daha esaslı kanıtlara
ulaşılmıştır. Elde edilen bilgiler başka
davalarda ilgili oldukları ölçülerde AİHM'in bilgisine getirilecektir"
dedi.
KIBRIS
06/06/07
Kıbrıs sorunu mazeret olarak
kullanılıyor
TC Devlet Bakanı ve baş müzakereci Ali Babacan, Türkiye'nin
Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde Kıbrıs'ın biraz
mazeret olarak kullanılıp Türkiye'nin bu müzakerelerdeki
hızının biraz yavaşlatılmak istendiğini, 8
faslın Kıbrıs ile ilgili sorunlar çözülmeden resmen
açılmayacağını söyledi.
''Türkiye ve AB: Avrupa Enerji Politikası için Hep Birlikte''
konferansında konuşan Babacan, Türkiye'nin AB ilişkilerinin,
özellikle 2006 yılı sonunda Kıbrıs sorunu etrafında
yoğunlaşan tartışmalarla beraber oldukça zor bir dönemden
geçtiğine işaret ederek, belki de Kıbrıs'ın biraz
mazeret olarak kullanılıp Türkiye'nin bu müzakerelerdeki hızının
biraz yavaşlatılmak istendiğini, 8 faslın Kıbrıs
ile ilgili sorunlar çözülmeden resmen açılmayacağını
söyledi.
Ali Babacan, AB üye ülkelerde, Almanya ve Fransa'da yapılan seçim
kampanyalarında Türkiye'nin çok konuşulduğuna, AB'nin ve
bazı kurucu büyük ülkelerin onca iç problemleri olmasına rağmen
Türkiye'nin belki de en çok konuşulan 10 konudan birisi olduğuna
dikkati çekti.
Türkiye'nin AB katılım müzakerelerinin devam ettiğini
belirterek, ''Her ne kadar dışarıdan
bakıldığında bu sıkıntılı bir süreç
olarak görülse de aslında teknik, hukuki süreç; aynı
kararlılıkla ve özellikle Alman dönem
başkanlığında artan bir ivme ile devam ediyor'' dedi.
Babacan, konferansta, herkes için hayati önem taşıyan enerji
konusunu Avrupa Komisyonu ve üye ülke temsilcileri ile birlikte ele alıyor
olmalarının, Türkiye-AB ilişkilerinde kat edilen mesafe
açısından başlı başına önemli bir gösterge
olduğunu söyledi.
Babacan, konferansın bu niteliği ile dahi Türkiye-AB
ilişkilerinin ulaştığı noktayı,
işbirliğinin boyutları ve paylaşılan ortak
konuları göstermesi bakımından memnuniyet verici olduğunu
ifade ederek, artık dünyada ucuz enerjinin bittiği bir döneme
girildiğini kaydetti.
KIBRIS
06/06/07
İki toplumlu "İnsan ve Doğa"
sergisi açıldı
Serginin açılışı, Avustralya'nın Lefkoşa
Büyükelçisi Garth Hunt tarafından yapıldı. Açılış
törenine Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Özoprak ile
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Raşit Pertev de
katıldı.
Kıbrıs'ın Kuzey'i ve Güneyi'ndeki doğal güzellikler
ile felaketlerin yaklaşık 200 fotoğrafla
yansıtıldığı sergi, perşembe gününe kadar
ziyarete açık olacak.
Sanat en etkili yol
Milli Eğitim ve Kültür Bakanı Canan Öztoprak
açılış öncesi yaptığı konuşmada, "Çevre
için yapılacak çok şeyler var" dedi
Öztoprak, konuları farklı ifade etme yöntemleri
bulunduğunu ancak en iyi etki yaratan yöntemin sanatsal etkinlikler olduğunu
kaydetti ve serginin düzenlenmesine katkı koyanlara teşekkür etti.
Su kaynaklarının yönetimi çok önemli
Avustralya Büyükelçisi Garth Hunt da, serginin
açılışını yapmak için davet edilmesinden onur
duyduğunu belirterek, bu daveti kabul etmesinde bazı nedenlerin
etkili olduğunu söyledi.
Kıbrıs ve Avustralya'da yaşayan insanların
doğaya verilen önem ve doğanın korunması konusunda benzer
değerlere sahip olduklarını, bunun yanında iki ülke
coğrafyasının da kurak ve hassas ekosisteme sahip olduğunu
belirten Hunt, Kıbrıs'ın kuraklığın etkili
olduğu ve su kıtlığının yaşanabileceği
bir döneme girdiğini kaydetti.
Hunt, Avustralya'nın ise kimi kesimlere göre yüzyılın en
kurak dönemini yaşamakta olduğunu belirterek, "Su
kaynakları yönetimi Kıbrıs ve Avustralya için en önemli
konulardan biri ve iki ülke bu konuda birbirlerinin deneyimlerinden
yararlanabilir" dedi.
Serginin adada etkin olan iki dernek tarafından düzenlenmesinin de
katılımında etken olduğunu vurgulayan Hunt, bazen yönetim
veya iş dünyası tarafından hoş karşılanmasalar da
sivil toplum örgütlerinin çevre bilincinin gelişmesinde önemli rol
oynadığını kaydetti.
Kıbrıs'ta da çevre gereksiz yere kurban ediliyor
Sivil toplum örgütlerinin halkı bilgilendirme yanında hükümet
kararları için yürüttükleri kampanyalarla çevre için çok önemli
faaliyetlerde bulunduklarını kaydeden Hunt, her yerde olduğu
gibi Kıbrıs'ta da çevrenin kalkınma ve gelişmede gereksiz
yere kurban edildiğini ifade etti.
Etkinliğin adadaki iki toplumun işbirliğini
simgelediğini de vurgulayan Hunt, coğrafi sınır
tanımayan çevresel sorunların iki kesimi de etkilediğini, bu
nedenle adanın çevresel sorunlarının çözümünün iki kesimin
işbirliğini gerektirdiğini söyledi.
Hunt, çevre sorunları da dâhil 8 Temmuz süreci çerçevesinde teknik
sorunların görüşülmesine başlanması için engellerin
aşılacağına inandığını da kaydetti.
Küresel ısınma konusuna da değinen Hunt, küresel
ısınmanın Kıbrıs adasını da
etkileyeceğini, bu nedenle hükümetlerin sivil toplum örgütleri ile
işbirliği içerisinde mücadele etmesi gerektiğini söyledi.
Hasan Sarpten: Sergi kıyaslama imkânı verdi
Bio-Der Genel Sekreteri Hasan Sarpten de, serginin
Kıbrıs'ın iki kesimindeki çevresel güzelliklerle çevresel
olumsuzlukları kıyaslama imkânı verdiğini söyledi.
Hasan Sarptan, sergi çerçevesinde iki toplum arasında ortaya konan
işbirliğini çevre için atılan önemli bir adım olarak
niteledi.
Kıbrıs Çevre Hareketi Genel Sekreteri Lakis Dimitriades ise,
ortak bir serginin düzenlenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
KIBRIS
06/06/07
NTV
Güncelleme: 14:01 TSİ 07 Haziran 2007 Perşembe
LEFKOŞA
- 2008de yapılacak başkanlık seçiminde ana muhalefetteki Disi
Partisinden aday olan Kasulidis, iddiasına kaynak göstermedi,
ayrıntılı bilgi de vermedi. Kasulidesin açıklaması,
iktidar partisi Akelin tepkisini çekti.
Rum yönetiminden yetkililer, eski dışişleri
bakanından elindeki kanıtları açıklamasını
istedi.
Verheugen, 21 Nisan 2004te yaptığı bir konuşmada,
Papadopulosun kendisini aldattığını söylemişti. Bu
açıklamadan 3 gün sonra yapılan referandumda, Kıbrıs Türk
halkı, Annan Planını kabul etmiş, Rumlar ise plana büyük
çoğunlukla karşı çıkmıştı.
Güney Kıbrıs'ta Türk evleri
yıkılıyor
7 Haziran, 2007 14:04:00 (TSİ) CNN TURK
Kıbrıs Rum kesiminde, 1974 veya öncesinde
Kıbrıslı Türklerin terketmek zorunda kaldığı
taştan yapılmış evlerin yıkıldığı,
taşlarının da inşaatlarda kullanılmak üzere
satıldığı bildirildi.
Rum Politis gazetesinin haberinde, "Terkedilmiş
Kıbrıslı Türk köylerinde taş üstünde taş
kalmadı" ifadesi kullanıldı.
Bu işin çete tarafından sistematik şekilde
yapıldığını duyuran gazete, Kıbrıslı
Türk evlerinin taşlarının, bazı durumlarda tanesi 1.5
Kıbrıs lirasından (KL) satıldığını,
köşe taşlarının ise 10 KL'ye (yaklaşık 30 YTL)
kadar alıcı bulduğunu yazdı.
Bu durumun hem Rum polisinin, hem de "Kıbrıs Türk Malları
Vasiliği"nin bilgisi dahilinde olmasına karşın,
alınan önlemlerin yetersiz kaldığı kaydedilen haberde,
"Asprogremo" barajı yanındaki "Finika" (Finike),
"Euretu" (Dereboyu), "Sarama" (Kuşluca),
"Androliku" (Gündoğdu), "Fasli" (Faslı) köyleri
ile diğer birçok Türk köyünün "tam anlamıyla
yağmalandığı ve taş üstünde taş
kalmadığı" bildirildi.
Kimi durumlarda, çalınanların sadece evlerin taşları
olmadığını, evlerin tahta kapı ve pencerelerinin de
çalınarak, Kıbrıs gelenek ve tarihi eserlerine düşkün
kişilere satıldığını yazan gazete, son günlerde
"Terra" (Çakırlar) köyünde oturan az sayıda
Kıbrıslı Rumun, kamyonların Kıbrıslı Türk
evlerinden taşları alarak civarda yeni inşa edilen villalarda
kullanılmak üzere götürdüğüne şahit olduğunu aktardı.
Tarlaların sınır taşlarını da
çaldılar
Konuya ilişkin haberlerin Baf Kaymakamlığı'na
ulaşmasından sonra köye Rum polisinin geldiği belirtilen
haberde, bu duruma ilişkin şikayetlerin Rum yetkili makamlarına
yaklaşık 10 gün önce yapıldığı, ancak Rum
makamlarının şikayetleri dün kanıtlayabildiği
kaydedildi.
Bölgeye dün giden Rum yetkilileri, "Holi" yolu üzerindeki
tarlaların sınır taşlarının
çalındığını tespit etti. Yapılan ihbarlara göre
bu hırsızlıkta, kendisi de bölgede benzer taşlarla
inşa edilmiş mandıralara sahip olan köy muhtarı Andonis
Markitsis'in de rol aldığı belirlendi.
Türkiye, AB'ye askeri desteğini geri çekti
Türkiye, Avrupa Güvenlik ve
Savunma Politikası (AGSP) çerçevesinde ABye verdiği askeri
desteği geri çekti.
ABnin çeşitli operasyonlarına hava ve
deniz unsurlarıyla desteklenmiş tugay düzeyinde desteğini
2000li yılların başından beri sürdüren Türkiye,
kararına, "sıkıntılara çözüm getirilmemesini ve
beklentilerinin yanıt bulmamasını" gerekçe gösterdi.
Güvenilir kaynaklardan elde edilen bilgilere
göre, Ankaranın bu kararı, NATO ve AB nezdinde Türkiyenin en yüksek
düzeydeki askeri temsilcisi olan NATO Askeri Temsilciliği (TMR)
Başkanı Korgeneral Yılmaz Oğuz tarafından, geçen
Mayıs başında ABye resmen bildirildi.
Türkiyenin bu kararını NATOya
danışmadığı ve bildirmediği, NATO bünyesinde
konunun tartışılmadığı öğrenildi.
KARARIN GEREKÇELERİ
Edinilen bilgilere göre, ABye iletilen kararda,
Türkiyenin AGSPyi başından beri desteklediği, ABnin temel
hedefine katkıda bulunduğu, bunu yaparken ortaya çıkan bazı
sıkıntıları ve beklentileri de dile getirmeyi
sürdürdüğü hatırlatıldı. Şimdiye kadar elle dokunulur
bir gelişme görülmediği, Türkiyenin AB temel hedefine yoğun
katkılarının belgelerde sadece bir "ilave" olarak
nitelendirilmesinin devam etmesinden kaynaklanan rahatsızlık dile
getirildi.
Türkiyenin AGSP bağlamında tüm
yükümlülüklerini eksiksiz olarak yerine getirdiği de
hatırlatılan kararda, Türkiyenin AB ile ilişkilerindeki
gelişmelere değinildi, artık bir aday ülke olmak konumunun
geride kaldığı, katılım müzakerelerinin
başladığı ifade edildi.
Türkiye, ABye katkısını geri
çekme kararını bir NATO konusu olarak değerlendirmedi ve
"memnuniyetsizliğini yansıttığı" bu
kararı NATOya resmen duyurmadı. Türkiye bu kararı İttifak
bünyesinde de tartışmaya açmadı.
SABIR TAŞTI
Brükseldeki kaynaklar, AGSP
operasyonlarına katkıda bulunan Türkiyenin, operasyonların
planlama boyutuna "kısmen" katıldığını
hatırlatarak, Ankaranın karar ve komutaya katılamaması
durumunun devam etmesinden duyduğu rahatsızlığı uzun
süre ifade ettiğini belirtiyor.
Öte yandan, Türkiyenin, Avrupa Savunma
Ajansı ile işbirliği yapması için gerekli idari
düzenlemelerin sonuçlandırılması beklentisi de
yanıtsız kaldı. AB, Norveç ve Türkiyenin ajansa
katılımı için bazı özel idari düzenlemelere gidilmesini
kararlaştırmış, Norveç bu konuda bir metin imzalamıştı.
Türkiyenin katılımını sağlayacak metinin
imzalanması ise "AB üyesi" Kıbrıs Rum kesimi
tarafından veto edilerek engelleniyor.
Aynı sorun, AB ile bilgi
alışverişine olanak sağlayacak bir güvenlik
anlaşmasında da ortaya çıkıyor. Rum kesimi, uzun
yıllardır üzerinde çalışılmış olan ve sonuç
aşamasına gelen bu anlaşmanın imzalanmasını veto
yoluyla engelliyor.
Türkiyenin askeri katkısını geri
çekme kararının AB bünyesinde şok etkisi
yarattığı, kararın ulaşmasından bu yana bazı
"ikna girişimlerinin" sürdürüldüğü belirtiliyor.
MILLIYET 07/06/07
Öze geçmenin vakti geldi
"MASAYA OTURUN"... Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteri Ban Ki-Moon, Rum Yönetimi ile KKTC'ye, Kıbrıs'ın
tekrar birleşmesini amaçlayan müzakerelerin yolunu açacak görüşmeler
için masaya oturmaları çağrısında bulundu. Raporunda,
"Görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vakti geldi" ifadesini
kullanan
Ki-Moon, düzenli diyalogun devam etmesinin, özellikle 2004
yılındaki referandumdan sonraki güvensizlik ortamı
düşünüldüğünde küçük bir gelişme olarak
algılanamayacağını belirtti
"ÇÖZÜM BULMAK ÖNCELİKLE KIBRISLILARA AİT"...
Raporunda, "Güvenin tekrar inşası için tarafları,
yazılı taahhütleri yerine getirmeye ve sadece sürece zarar veren
karşılıklı suçlamalara son vermeye
çağırıyorum" diyen Ban Ki-Moon, Kıbrıs'ta bir
çözüm bulmanın sorumluluğunun öncelikle Kıbrıslılara
ait olduğunu belirtti ve tüm Kıbrıslıları, adanın
geleceğine dair fikir mücadelesine daha fazla dâhil olmaya davet etti.
Genel Sekreter, faal ve muvaffak sivil toplumun, siyasi sürece kilit öneme
sahip bir destek sağlayacağını belirtti.
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, Kıbrıs'ta taraflardan,
karşılıklı suçlamalara son vermelerini istedi ve
görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vaktinin geldiğini bildirdi.
Ban, BM Güvenlik Konseyine Kıbrıs konusunda sunduğu
raporda, Rum Yönetimi ile KKTC'ye, Kıbrıs'ın tekrar
birleşmesini amaçlayan müzakerelerin yolunu açacak görüşmeler için
masaya oturmaları çağrısında bulundu.
Tarafların, doğru yönde, küçük ama artan adımlar
attıklarını kaydeden Ban, düzenli diyalogun devam etmesinin,
özellikle 2004 yılındaki referandumdan sonraki güvensizlik
ortamı düşünüldüğünde küçük bir gelişme olarak
algılanamayacağını belirtti.
"Vakti geldi"
Ban, "Görüşmelerde prosedürden öze geçmenin vakti geldi"
ifadesini kullandı.
BM Güvenlik Konseyi'nin, taraflara sık sık sorun yaratan
konuların iki başlık altında müzakere edilmesini öngören 8
Temmuz 2006 tarihli anlaşmaya uymaları çağrısında
bulunduğunu hatırlatan Ban, KKTC ile Rum kesiminin, birkaç vesileyle,
bu süreci başlatmak için anlaşmaya
yaklaştıklarını belirtti.
Ban, "Güvenin tekrar inşası için tarafları,
yazılı taahhütleri yerine getirmeye ve sadece sürece zarar veren
karşılıklı suçlamalara son vermeye
çağırıyorum" dedi.
BM Genel Sekreteri, Kıbrıs'ta bir çözüm bulmanın
sorumluluğunun öncelikle Kıbrıslılara ait olduğunu
belirtti ve tüm Kıbrıslıları, adanın geleceğine
dair fikir mücadelesine daha fazla dâhil olmaya davet etti.
Ban, faal ve muvaffak sivil toplumun, siyasi sürece kilit öneme sahip
bir destek sağlayacağını belirtti.
Adadaki BM barış gücünün, siyasi süreçte somut bir
gelişme olmaması nedeniyle uluslararası toplumdaki bazı
kesimlerce sorgulandığını belirten Ban, kendisinin,
barış gücünün varlığının önem
taşıdığı inancında olduğunu, bu nedenle
gücün görev süresinin 15 Aralık'a kadar 6 ay uzatılmasını
tavsiye ettiğini kaydetti.
KIBRIS 07/06/07
İzolasyonların kaldırılmasına
destek vermesi önemli
Başbakan Ferdi Sabit Soyer, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un
Kıbrıs raporunda Kıbrıslı Türkler üzerindeki
izolasyonların kaldırılmasına destek verilmesinin önemli
olduğunu belirtti.
Soyer dün bir kabulü sırasında bir basın mensubunun BM
Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs raporunun ellerine
ulaşıp ulaşmadığını sorması üzerine,
raporun ellerine ulaştığını, raporu incelediklerini ve
içinde önemli noktalar bulunduğunu söyledi.
"Benim için en önemli noktalardan birisi Genel Sekreter
Ban'ın, (Kofi) Annan gibi Kıbrıs Türk halkı üzerindeki
izolasyonların kaldırılması siyasetine destek vermesi ve
bunun Kıbrıs Türk halkının hakkı olduğunu
vurgulamasıdır" dedi.
Eski Genel Sekreter Kofi Annan'ın raporunda Kıbrıs Türk
halkı üzerindeki izolasyonların vicdani ve mantıki
olmadığını vurguladığını fakat bu
raporun Güvenlik Konseyi'nden geçmediğini hatırlatan Soyer şöyle
konuştu:
"UNICEF'ın görev süresinin uzatılması çerçevesinde
bulunan bu raporda izolasyonların kaldırılması
noktasını kendinin de desteklediği çerçevesindeki vurgusuyla
Güvenlik Konseyi'nden kabul edilecek olması yeni bir üst noktayı bize
getirmiş olacaktır ve bu Güvenlik Konseyi'nin bu raporu
onaylamasıyla da bunda ne kadar haklı olduğumuz yeniden dünyaya
teyit edilecektir.
Detaylarıyla ilgili olarak daha sonra tekrar açıklama
yapacağız."
KIBRIS 07/06/07
Palmas: Ban'ın UNFICYP raporu hem olumlu, hem olumsuz
"Olumlu unsurların, 8 Temmuz Anlaşmasının
uygulanması için açık bir mesajın yer alması, UNFICYP'nin
adadaki varlığının devamının bir gereklilik
olduğunun raporda vurgulanması" olduğunu kaydeden Palmas,
Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna atıfta
bulunulmasını rapordaki "olumsuz unsur" olarak niteledi.
Vasilis Palmas, "olumsuz unsurların, BM Genel Sekreterinin
UNFICYP'nin Kıbrıs'taki varlığının
Kıbrıs sorununun uzamasına neden olabileceği,
Kıbrıslı Türklerin izolasyonu ve UNFICYP üyelerinin ara bölgede
görev yaparken karşı karşıya kaldıkları
zorluklarla ilgili görüşleri olduğunu" ifade etti.
Rum Sözcü Palmas, "olumlu unsurların, 8 Temmuz
Anlaşmasının sapmalara yer vermeyecek veya sürecin gömülmesine
izin verilmeyecek şekilde uygulanması, UNFICYP'nin adada
kalmasının gerekliliğiyle ilgili açık mesaj vermesi ve
UNFICYP'in görev süresinin 6 ay daha uzatılmasını önermesiyle
ilgili olduğunu" kaydetti.
Palmas, "diğer bir olumlu unsurun", raporda,
Kıbrıs Türk tarafındaki bölgelerde inşaatın
artması, "bunun adada bir anlaşmaya varılması için
harcanan çabaları zorlaştıracağı konusunda
endişeye yol açmaya devam ettiğinden söz etmesi olduğunu"
söyledi.
Rum Sözcü, raporun bunlardan başka, Kuzey Kıbrıs'taki
Kıbrıslı Rumlara ait evlerin son zamanlarda
yıkılmasına, Türk ordusunun mayınları temizlemede
gecikmesine, Türk güçlerinin ara bölgeye giren vatandaşlara yönelik
tutumlarına, havaya ateş açmalarına değinildiğine de
işaret etti.
Palmas, "olumsuz unsurların raporun ele
alınacağı cuma gününe kadar değişeceğini
sanmadığını" ifade etti.
Rum yönetimi Dışişleri Bakanı Yorgos Lillikas da
raporda yer alan Kıbrıslı Türklerin izolasyonuyla ilgili durumu,
"propaganda olarak değil, siyasi olarak değerlendirmek
gerektiğini" belirtti.
Lillikas, "bu konunun daha önceki raporda da yer
aldığını, ancak Güvenlik Konseyinde benimsenmediğini,
önemli olanın bu olduğunu" söyledi.
KIBRIS 07/06/07
Rapor Rumlara mesaj
OLUMLU UNSURLAR... Cumhurbaşkanı Talat, raporun geneli ve
hayati konularda olumlu unsurlarının daha fazla olduğunu
vurguladı. Ban Ki-Moon'un, Annan'ın raporuna destek vermesinin önemli
bir unsur olduğuna dikkat çeken Talat, Genel Sekreter'in
izolasyonların kaldırılması çağrısından öte,
Annan'ın raporunun bütününe sahip çıkmasının önemine
işaret etti. Talat, Ban Ki-Moon'un çözüme ulaşılması
yönünde BM parametrelerine atıfta bulunmasını, Rumların
uzlaşmaz çabalarına bir "mesaj" olarak değerlendirdi
OLUMSUZ UNSURLAR... Genel Sekreter'in 8 Temmuz sürecine fazla
atıfta bulunmasından rahatsız olan Cumhurbaşkanı
Talat, bu süreçte ayak sürüyenin kim olduğuna açıklık
getirilmemesini eleştirdi. Türk tarafının 8 Temmuz sürecine
bağlı olduğunu anımsatan Talat, sürecin Genel Sekreter'in
raporundaki gibi kutsanmasını da doğru
bulmadığını ifade etti. Talat, Lokmacı
kapısının, Rum tarafının ön şartları nedeniyle
açılmadığına raporda vurgu yapılmamasını da
"olumsuz" bir unsur olarak değerlendirdi
Emin AKKOR
Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon
tarafından hazırlanan Kıbrıs raporunun,
Kıbrıslı Türkler açısından olumlu olduğunu
kaydetti.
Ban Ki-Moon, hayati derecede önemli olan konularda olumsuz saptamada
bulunmadığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat,
KIBRIS'a yaptığı değerlendirmede raporun genelinde olumlu
unsurların daha fazla olduğunu vurguladı.
Yeni BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un Kıbrıs ile ilgili
hazırladığı ilk raporda eski Genel Sekreter Kofi
Annan'ın 28 Mayıs 2004'te hazırladığı raporuna
destek vermesinin önemli bir unsur olduğuna dikkat çeken Talat, Ban
Ki-Moon'un izolasyonların kaldırılması
çağrısı yapmasından öte, Annan'ın raporunun bütününe
sahip çıkmasının önemli olduğunu kaydetti.
Ban Ki-Moon'un Kıbrıs'ta kapsamlı çözüme
ulaşılması yönünde BM parametrelerine atıfta
bulunmasının da raporun önemli unsurlarından biri olduğunu
belirten Cumhurbaşkanı Talat, bu vurguyu Rumların uzlaşmaz
çabalarına Genel Sekreter'in bir mesajı olarak değerlendirdi.
Genel Sekreter'in BM parametrelerini işaret ettiğini belirten Talat,
bunun da olası bir çözümde BM parametrelerinin geçerli olduğunu
gösterdiğini kaydetti.
Genel Sekreter'in 8 Temmuz sürecine fazla atıfta
bulunmasından rahatsız olan Cumhurbaşkanı, Ban Ki-Moon'un
bu süreçte ayak sürüyenin kim olduğuna açıklık getirmemesini
eleştirdi.
Talat, Lokmacı kapısının Rum tarafının ön
şartları nedeniyle açılmadığına raporda vurgu
yapılmamasını "olumsuz" olarak gördüğünü söyledi.
Raporda, açıkça Türk tarafını suçlayan bir bölüm
bulunmadığını kaydeden Talat, "Mayınlar konusunda
bize bir çağrı var. Orada da biz suçlanmıyoruz. Finansmandaki
anlaşmazlık nedeniyle mayın temizleme
çalışmalarının bitirilemediği belirtiliyor. Bu da doğrudur.
Mayınların temizlenmesine ilkesel olarak taraftarız, ama finansman
konusunda yaşanan anlaşmazlık bu sorunu devam ettiriyor. Genel
Sekreter de buna işaret ediyor." diyerek mayınlar konusundaki
tıkanıklığa açıklık getirdi.
Olumlu raporlar uluslararası
hukuku lehimize çevirir
Genel Sekreter Annan'ın raporu, ardından da Ban Ki-Moon'un
raporunun genel hatlarıyla değerlendirildiğinde
Kıbrıslı Türklerin 2004 yılından beri çözümsüzlükle
suçlanmadığına dikkat çeken Cumhurbaşkanı Talat, BM
raporlarındaki olumlu unsurların fazlalığının
uluslararası politikanın lehimize işlemesinin bir yolu
olacağını ifade ederek, "Uluslararası hukuk zaman
içinde oluşur. Raporların devamlı lehimizde olması,
benimsenmiş olan ve bugüne kadar yerleşen Rumlar lehindeki
uluslararası hukuku zamanla değiştirebilir." dedi.
Uluslararası hukukun Rum tarafının lehine
işlemesinin uzun yıllar aldığını anımsatan
Talat, uluslararası politika ve hukukun lehimize dönmesinin zaman
alacağını belirtti.
Özü görüşmeye hazırız
Genel Sekreter'in "görüşmelerde prosedürden öze geçmenin
vakti geldi" şeklindeki çağrısına olumlu yanıt
veren Cumhurbaşkanı Talat, Kıbrıs Türk tarafının
baştan beri görüşmeye hazır olduğunu anımsattı.
Genel Sekreter'in atıf yaptığı 8 Temmuz süreci
üzerinden öze ilişkin görüşmelere geçilmesi
yaklaşımını ters bulan Talat, "Biz 8 Temmuz'dan önce
de sonra da, 8 Temmuz süreci olsa da olmasa da, müzakerelere hazır
olduğumuzu duyurduk, duyurmaya da devam ediyoruz" diyerek
Kıbrıs Türk tarafının çözüm yönündeki
kararlılığını yineledi.
Türk tarafının 8 Temmuz sürecine bağlı
olduğunu anımsatan Cumhurbaşkanı Talat, sürecin Genel
Sekreter'in raporundaki gibi kutsanmasını da doğru
bulmadığını ifade etti.
8 Temmuz sürecinin esas olarak bütünlüklü çözüm müzakerelerine zemin
oluşturmak için başlatıldığını
hatırlatan Talat, "8 Temmuz sürecinde ortamı iyileştirme,
öze ilişkin ve gündelik konuların ele alınıp iklimin
iyileştirilerek, liderlerin karşılıklı oturup
bütünlüklü çözümü konuşacağı zeminin hazırlaması
öngörülüyordu. Sanki, 8 Temmuz süreci birden bire amaç oldu, kutsandı gibi
bir durum ortaya çıktı. Bu doğru değil diye
düşünüyorum" değerlendirmesini yaparak
rahatsızlığını dile getirdi.
Genel Sekreter'in, raporunda 8 Temmuz sürecine fazla vurgu
yaptığını savunan Talat, Genel Sekreter'in yine de elinde
başka argüman olmamasından dolayı bu şekilde
davranmasını da haklı gördüğünü belirtti.
Osmosis hedefindeki Papadopulos
çözüm için adım atmaz
Rum Yönetimi Başkanı Papadopulos'un, Osmosis hedefinde
olduğu ve bu yönde kendini başarılı bulduğundan
dolayı görüşmelere yanaşmasını beklemediğini
kaydeden Talat, "Papadopulos'un çözüm için adım atması
ihtimalini görmüyorum. Rum tarafı bugünkü politikasıyla Osmosis'i
hedefliyor. Bu yönde yürüttüğü politikanın başarılı
olduğunu zannediyor. Papadopulos, bunu defalarca ifade etti. O nedenle
olumlu adım atacağını ve Kıbrıslı Türklerin
haklarını teslim edecek bir çözüme taraf olacağına
inanmıyorum" diyerek umutsuzluğunu ortaya koydu.
AB ve BM güven tazelemek
için adım atmalı
Ban Ki-Moon'un "güvenin yeniden inşa edilmesi"
çağrısını da değerlendiren Cumhurbaşkanı
Talat, öncelikle Kıbrıslı Türklerin nezdinde güven yitiren, Rum
tarafı, AB ve BM'nin adım atması gerektiğini
vurguladı.
Cumhurbaşkanı Talat, güvenin tekrar inşası için
öncelikle izolasyon da dahil olmak üzere Kıbrıslı Türklere
yönelik kısıtlamaların ortadan
kaldırılmasının şart olduğunu kaydetti.
Talat, "Kıbrıslı Türklerin kimliğinin kabul
edilmesi gerekir ve buna bağlı olarak da AB'nin daha önce taahhüt
ettiği hususlarda adım atması şart. BM'nin de çözümü
isteyen taraf olarak Kıbrıslı Türkleri tecrit edilmişlikten
kurtarmak için üzerine düşeni yapması gerekir" diyerek AB ve
BM'ye daha önce yaptığı çağrıları
tekrarladı.
Ben Ki-Moon'dan Rum
halkına "hareketlenin" çağrısı
Ban Ki-Moon'ın ada halkının Kıbrıs sorununun
çözüm sürecine daha fazla dahil olabilmesi için faal bir sivil toplumun kilit
önemi olduğu yönündeki vurgusuyla, Rum halkı ve Güney'deki sivil
toplum örgütlerine çağrıda bulunduğunu belirten Talat, Genel
Sekreter'in Rum sivil toplum örgütlerinin harekete geçerek, Rum
halkını çözüm yönünde harekete geçirmeleri için çağrıda
bulunduğunun görüldüğünü söyledi.
Talat, ülkemizde Annan planının
tartışıldığı süreçte yaşanan siyasal ve
toplumsal dönüşümün, Rum tarafında da yaşanması için Genel
Sekreter'in çağrısı yönünde Güney'deki sivil toplumun
hareketlenmesinin gerekli olduğunu kaydetti.
Çözüm parametrelerine
vurguda, Rumlar mesaj
Ban Ki-Moon'un, yerleşmiş çözüm parametrelerinden söz
ederken, bugüne kadar Güvenlik Konseyi ve diğer kurullarda alınan
kararlar ve tarafların karşılıklı anlaşmaya
vardıkları parametrelerin bütünü, yani çözümün üzerine
dayandıracağı ilkelere işaret ettiğini belirten Talat,
Genel Sekreter'in olası çözümde, bunların geçerli
olacağını söylemesinin Türk tarafının savunduğu
bir olgu olduğuna dikkat çekti. Talat, BM parametrelerinden kurtulmaya
çalışan Rum tarafının da bu vurgudan rahatsız
olacağını söyledi.
Rumların çözüm parametrelerini BM çerçevesinden AB'ye
kaydırma çabalarının Genel Sekreter'in raporunda görüldüğü
gibi AB nezdinde de kabul görmediğini vurgulayan Cumhurbaşkanı
Talat, "AB, kendi kapasitesinin sınırlarını ve
Kıbrıs sorununu çözme yeteneğinin
bulunmadığını biliyor. Rumların, üyeliğinden
dolayı Kıbrıs sorununda tarafsız
kalamayacağının bilincinde olan AB, Kıbrıs sorununun
çözümünde BM'ye işaret ediyor" dedi.
Conis-Pertev görüşmeleri iyi gitmiyor
BM Genel Sekreteri Ban Ki-Moon'un raporunda yer verdiği 8 Temmuz
sürecinin parçası olarak Cumhurbaşkanlığı
Müsteşarı Raşit Pertev ile Papadopulos'un siyasi işler
danışmanı Conis arasında devam eden görüşmelerde hâlâ
sıkıntılar yaşandığını söyledi.
Conis'in Rum yönetiminin politikaları doğrultusunda ikili
görüşmelerde ele alınan konuları çıkmaza soktuğuna
işaret eden Talat, oyalama taktiği ve süreci çarptırma
çabaları çerçevesinde görüşmelerin devam ettiğini
açıkladı.
8 Temmuz sürecinin öngördüğü komitelerin nasıl
çalışacağının bile hâlâ
saptanamadığını kaydeden Talat, "Kuralları ne
olacak, kararlar nasıl alınacak, alındığında ne
yapılacak? Tüm bunlar boşlukta. İşbirliği imkanı
var mı? Hangi alanlarda işbirliği yapılabilir? Rumlar,
işbirliğine yanaşacak mı?... Bütün bunlar
bilemediğimiz hususlar. Bu nedenle müzakerelerin başlaması
şansını yüksek görmüyorum" diyerek 8 Temmuz sürecinin
işlemediğini ortaya koydu.
KIBRIS 08/06/07
Moon'un, Annan'ın yaklaşımını
benimsemesi memnuniyet verici
BM'NİN TUTUMU... Avcı: Ban Ki-Moon'un, adada varılacak
çözüm şeklinin Annan Planı olduğunu belirten ve
referandumların ardından çözüm yanlısı tutumumuz
ışığında maruz kaldığımız
haksız izolasyonların kaldırılması yönünde
uluslararası camiaya güçlü çağrıda bulunan söz konusu raporun
arkasında durduğunu vurgulaması, BM Genel Sekreterliği'nin
tutumu olduğunu göstermesi açısından önemlidir
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri
Bakanı Turgay Avcı, Birleşmiş Milletler (BM) Genel
Sekreteri Ban Ki-Moon'un bugün Güvenlik Konseyi'nde görüşülecek
Kıbrıs raporunda, eski Genel Sekreter Annan'ın 28 Mayıs
2004 tarihli raporuna atıfta bulunulması ve izolasyonların
kaldırılması gerektiği yaklaşımını
benimsemesinin kayda geçirilmesini memnuniyetle
karşıladıklarını açıkladı.
Avcı, raporun olumlu ve olumsuz taraflarını
değerlendirdiği yazılı açıklamasında, 25
Kasım 2006-25 Mayıs 2007 dönemi BM Barış Gücü taslak
raporunun beklentilerini tam anlamıyla
karşılamadığını, kapsamlı görüşlerini
muhataplarına ileteceklerini bildirdi.
Avcı, açıklamasında şunları kaydetti:
Annan raporunun arkasında durması önemli
"Genel Sekreter Ban Ki-Moon'un adada varılacak çözüm
şeklinin Annan Planı olduğunu belirten ve referandumların
ardından çözüm yanlısı tutumumuz
ışığında maruz kaldığımız
haksız izolasyonların kaldırılması yönünde
uluslararası camiaya güçlü çağrıda bulunan söz konusu raporun
arkasında durduğunu vurgulaması, raporda yer alan önemli
saptamaların selefinin kişisel saptamaları olarak değil BM
Genel Sekreterliği'nin tutumu olduğunu göstermesi açısından
önemlidir. Bu vesileyle bir kez daha altını çizmek isteriz ki 28
Mayıs 2004 tarihli raporunun yerleşmiş BM
uygulamasının aksine Güvenlik Konseyi'nde halen ele
alınmaması ve bir karar üretilmemesi Kıbrıs Türk tarafı
açısından hayal kırıklığı
yaratmaktadır."
Kıbrıs Türk tarafının kapsamlı çözüm
müzakerelerine zaman kaybetmeden başlanmasına hazır
olduğunu defalarca duyurduğunu hatırlatan Turgay Avcı, bu
yönde gerekli adımları atarak sürecin ilerlemesine katkı
koyduklarını belirtti.
Çözüm için yerleşmiş parametrelere değinilmesi olumlu
"Tüm çabasını Kıbrıs sorununa adil ve
kalıcı bir çözüm bulunmasına yoğunlaştıran
Kıbrıs Türk tarafının tutumunun aksine Kıbrıs Rum
tarafı, BM himayesi altında yıllardır sürdürülen
müzakereler sonucu oluşan yerleşmiş BM parametrelerini ortadan
kaldırmaya ve Kıbrıs sorununu BM platformundan AB zeminine
kaydırmaya çalışmaktadır" diyen Turgay Avcı, bu
nedenle, raporda kapsamlı çözüme varılması için
yerleşmiş parametreler olduğunun kayda geçirilmesinin
Kıbrıs Türk tarafınca olumlu değerlendirildiğini
bildirdi.
Avcı, raporda, 8 Temmuz sürecine ilişkin
karşılıklı suçlamaların sona erdirilmesi
çağrısına ilişkin olarak, "Belirtmek isteriz ki
Kıbrıs Rum liderliğinin sürece ilişkin bilgileri
basına sızdırma, içte ve dışta kamuoyunu
yanıltmak amacıyla aleyhimize yürüttüğü yoğun suçlama
kampanyasına karşın Kıbrıs Türk tarafı sadece
gerektiği durumlarda açıklamalarda bulunmaktadır"
ifadelerine yer verdi.
Türk tarafını suçlayıcı ifadeler üzüntü
yarattı
Kıbrıs Türk tarafının Ada'nın mayınlardan
temizlenmesi faaliyetlerine her zaman destek vererek olumlu tutum
sergilediğini kaydeden Başbakan Yardımcısı ve
Dışişleri Bakanı Avcı, raporda Türk tarafını
suçlayıcı ifadeleri üzüntüyle karşıladıklarını
belirtti.
Turgay Avcı, Mali Yardım Tüzüğü'nün ekonomik
kalkınma ve izolasyonların kaldırılmasına katkı
olarak hazırlanıp kabul edildiği gerçeği göz ardı
edilerek, bu tüzük bütçesinden mayın temizlemeye kaynak
ayrılmasının tüzüğün kullanım amaçlarıyla
bağdaşmadığına işaret etti.
Raporda, Kuzey Kıbrıs'taki inşaat sektörüne yer
verilmesinin Kıbrıs Türk ekonomisini baltalamaya çalışan
Rum tarafını memnun etmeye yönelik olduğunu belirten Avcı,
şunları kaydetti:
İzolasyonlar altında ekonomisini güçlendirmeye
çalışan Kıbrıs Türk tarafı açısından
inşaat sektörü önemli bir rol oynamaktadır. Bu konuda siyasi bir
değerlendirme yapılırken, kapsamlı çözüme yönelik çabalara
zarar veren Rum tarafının Kıbrıslı Türklere ait Güney
Kıbrıs'taki malları istimlâk etmekte olduğundan, ikili
anlaşmalar imzalamak suretiyle Ada'da olduğu kadar Doğu Akdeniz'de
de istikrarı ve barışı olumsuz etkileyen
girişimlerinden ve artan silahlanma faaliyetlerinden bahsedilmesi de
haklı beklentimizdir."
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri
Bakanı Turgay Avcı, raporda "insani bir konu olan ve
Kıbrıs Türk tarafı açısından büyük önem
taşıyan Limasol'da halen bir Türk okulu açılmamasına
atıfta bulunulmasını" memnuniyetle
karşıladıklarını ancak, raporun BM Barış
Gücü'nün Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası'nın
açtığı davaya ilişkin gelişmeleri takip ettiği ve
Limasol'daki Rum okulunda öğrenim gören Kıbrıslı Türk
öğrencilerin eğitim şartlarının iyileştirilmesi
çabalarına devam ettiğini kayda geçirmekle yetinmesinin
beklentilerinden uzak olduğunu kaydetti.
Siyasi kısımlardaki terminoloji olumlu
Avcı, değerlendirmesinde "BM yeni Genel Sekreteri Ban
Ki-Moon'un Kıbrıs konusunda ilk raporu olması da göz önüne
alındığında, Kıbrıs Türk tarafı raporun
siyasi kısımlarında kullanılan terminolojide gösterilen
hassasiyeti ve dengeli bir lisanla kaleme alınmasını olumlu
değerlendirmektedir. Kıbrıs Türk tarafı olarak BM Genel
Sekreteri'nin himayesinde Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm
bulunması yönündeki çabalarımıza devam edeceğimizi duyurur,
BM ve Barış Gücü ile işbirliğini ileriye götürme
konusundaki kararlılığımızı teyit ederiz"
ifadelerine de yer verdi.
KIBRIS 08/06/07
Coreper'den 2 üye KKTC'de temaslar yaptı
TAK muhabirinin edindiği bilgiye göre, üye ülkelerin Brüksel'deki
temsilciliklerinde çalışan genişlemeden sorumlu diplomatlardan
oluşan grubun Finlandiyalı üyesi Mariatta Heika ve Estonyalı
üyesi Kulliki Linnamagi önceki gün YÖDAK, Ticaret Odası ve AB Koordinasyon
Merkezi'ni ziyaret etti.
Önceki gün de Sanayi Odası, İnsan Hakları Vakfı,
Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) ve Ara Bölge'de incelemelerde bulunan
grup üyeleri bugün KKTC'den ayrılacak.
Mali Yardım Tüzüğü ve Doğrudan Ticaret Tüzüğü gibi
Kıbrıs'a ilişkin konuları da ele alan grup, Almanya Dönem
Başkanlığı sırasında iki kez
toplanmıştı. Komite henüz Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nün
geçirilmesine ilişkin bir ilerleme sağlayamadı.
KIBRIS 08/06/07
AA
Güncelleme: 16:46 TSİ 09 Haziran 2007 Cumartesi
LEFKOŞA
- Rum basınında yer alana haberlere göre, Rum Yüksek Mahkemesi,
şu anda Girnede ikamet eden Zehra Kemal Ahmet ve Nuray Kemal Ahmet isimli
2 Kıbrıslı Türkün, Larnakanın Bahçalar köyünde bulunan ve
Rum yönetimi tarafından Rumlara verilen mallarının iadesi
taleplerini reddeden Rum İçişleri Bakanlığı
kararını onayladı.
Rum Yüksek Mahkemesi, Kıbrıslı Türk kardeşlerin,
mallarının kendilerine iadesi talebiyle Rum yönetimi aleyhine
açtığı davayı reddetti.
Zehra ve Nuray kardeşlerin Rum yönetimi aleyhine
açtıkları temyiz davası dün hükme
bağlandığı. Mahkeme yargıcı Minos Kronidis,
kararını açıklarken şu iddialarda bulundu: Türk
istilası dolaysıyla Adamızdaki bu anormal durum devam
ettiği müddetçe İçişleri Bakanı, Kıbrıs Türk
mallarının vasisi sıfatıyla bu malların yönetimi
konularında egemen kabul edilir. Dolayısıyla vesayet
altındaki malların Kıbrıslı Türk sahipleri bu
malları kullanmaya hak sahibi değildirler, çünkü 1974te
yaratılan olguların sona ermesine kadar herhangi bir mülkiyet
haklarını kullanmaktan men edilmişlerdir.
İki kardeş, Rum yönetimi İçişleri Bakanlığı
bünyesindeki Kıbrıs Türk Malları Vasiliğine gönderdikleri
9 Temmuz 2004 tarihli mektupla Bahçalar köyündeki taşınmaz
mallarının iadesini talep etmiş, vasilik makamı da 13
Temmuz 2004 tarihli yanıt mektubuyla; Rum tarafındaki ilgili yasaya
atıfta bulunarak bu talepleri reddetmişti.
Rum basınına göre, Rum Yüksek Mahkemesi, başvuru sahibi
Kıbrıslı Türklerin gösterdiği, can güvenlikleriyle ilgili
korkularından dolayı Rum tarafından kaçtıkları gerekçesini
reddetti ve istila olarak nitelediği Barış Harekatı
olmasaydı, mallarını kaybetmeyeceklerini iddia etti. Rum
Yüksek Mahkemesi, başvuru sahibi Kıbrıslı Türklerin,
mallarını Türk istilasından dolayı terk ettikleri
iddiasını yineledi.
Rum Yüksek Mahkemesi kararında ayrıca, Kıbrıslı
Türklerin başvurularında kaydettikleri, anayasal haklarının
ihlal edilmekte olduğu şikayetleriyle ilgili olarak,
şunları iddia etti: Kıbrıslı Türklerin toplu halde
yer değiştirmelerinden ve mallarını terk etmelerinden
dolayı söz konusu malların, yine kendi çıkarları için
korunması bir gereklilikti. Kıbrıs Türk Malları
Vasiliği yasasının yapılması da tamamen
haklıydı. Bu yasa temelinde, Kıbrıslı Türkler
mallarından mahrum bırakılmıyorlar ama anormal durum
süresince bu malların idaresi vasiliğe veriliyor.
Prof.Dr.Cengiz Yalçın
Dünya bor rezervlerinin %63'ne sahip ülkemiz gerçek bir
servetin üzerinde oturmaktadır.Problem,bu zenginliğin ne kadar
farkındayız sorusuna yanıt aramada düğümlenmiştir. Bu
yazımızda,bor bileşiklerinden elde edilen yakıtlar konusunu
ve bu bağlamda Dünyada meydana gelen gelişmeleri aktarmağa
çalışacağız.
Bilimsel gelişmeler ve ileri teknoloji
uygulamaları,uluslararası ilişkilere yön veren temel bir güç
haline dönüşmüştür.Bunun sonucu olarak küçük büyük tüm uluslar
politikalarını,bilim-teknoloji-enerji üçlemesi üzerine
kurgulanmaktadır.Ülkemizin en büyük eksikliği bilim ve teknoloji
alanında ne yapacağını bilememesi hedeflerini
belirleyememesidir.20'inci yüzyılın ikinci yarısında ortaya
çıkan bir çok küçük ülke mütevazı de olsa bilim ve teknoloji
üretirken Türkiye ne bilim nede teknoloji üretmektedir;para
karşılığı satın aldığımız
teknolojileri tüketmekteyiz.Bütçemizden her sene know-how
karşılığı ödediğimiz büyük miktarlar ile
yabancı ülkelerin AR-GE (Araştırma-Geliştirme)
faaliyetlerini finanse etmekteyiz.Sahip olduğumuz bor ve bor
bileşikleri bunun tipik bir örneğidir.Bu yazımızda bordan
bir enerji kaynağı olarak nasıl yararlanılır sorusunu
tartışmaya açacağız.
Bor madenlerinin ve bor bileşiklerinin stratejik önemi
nedir?
Gelecekte bu önem nasıl artar?
Ülkemizdeki bilgi birikimi bor rezervlerini katma değere
dönüştürebilir mi?
Bu konuda nasıl bir politika izlenmesi gerekir?
Ülkemizin en yüklü ithalat kalemi enerji olmasına rağmen yakıt
ekonomisi gibi bir kavram bilimsel,teknolojik ve politik gündemimizde hiç yer
almamıştır.Bu kavramı,başta Enerji,İmar
İskan,Bayındırlık,ve ulaştırma
bakanlığı ve yerel yönetim teknokratlarının
anlaması ve gerekli uygulamaları başlatması gerekir. Bir
çok ülke ulaştırma sektöründeki enerji tüketiminin ithalat
faturalarına yansıttığı miktarları makul
seviyelere düşürmek için,hem petrol hem de elektrik ile çalışan
hibrit motorlar üzerinde araştırma ve geliştirmeler
yapmaktadır. Amaç yakıt ekonomisinin gereklerini yerine
getirmektir.Şehir içi trafik düzenlemeleri dahi yakıt ekonomisi göz
önüne alınarak yapılmalıdır.İstanbul ve Ankara
trafiğinde yaşanan sıkışıklıklar
yöneticilerimizin yakıt ekonomisi konusunda ne kadar Fransız
olduğunu gösteriyor. Araçlar şehir içlerinde
sıkışık trafikte elektrik,şehirler arası yollarda
benzinli motor çalışmaktadır,Toyoto 2006 senesinde 400000 hibrit
oto satışı yapmıştır.Türkiye de araba üreten
sektör bu önemli gelişmenin tümüyle dışındadır.Elektrik
motorları,sülfür di oksit,azot oksit karbon monoksit,hidrokarbon ve
ağır metal içeren egzoz gazları
yayınlamadığından çevre duyarlı toplum
tarafından tercih edilmekte ve vergi indirimi gibi teşvikler
görmektedir.
Son günlerde enerji ile ilgilenen bazı şirketlerin
enerji ekonomisi konusunda ciddi ilerlemeler kaydettikleri basında
yer almaktadır.Özellikle Zorlu şirketler gurubunun etkinlikleri
ile,başta otomobil üreten petrol rafine eden ve pazarlayan
şirketler,TÜBİTAK;TAEK ve üniversiteler gibi bilimsel kuruluşlar
ortak bir stratejide birleştirilmelidir.Bor ve bileşiklerinin
önemi,ulaşım sektöründe yakıt olarak kullanılması
gündemde olan hidrojen üretimi ve depolanması ile ilgilidir.
Bor ve bor bileşikleri,enerji içeriği çok yüksek hidrojeni
depo edebilmesi nedeni ile stratejik maddeler arasında yer
alır.Bilindiği gibi hidrojen uzun süreden beri amonyak,ve metanol
üretiminde,petrol rafinajında, gıda teknolojisinde,uzay mekiklerinde
ve roket teknolojisinde kullanılmaktadır.
Yakıt pilleri hidrojenden enerji elde etmek için geliştirilen bir
teknolojidir.Bu sistemde hidrojen oksijen ile elektro kimyasal işlemler
ile birleştirilerek elektrik akımı elde edilir. Yanma
olmadığı için egzoz gazı yayını olmaz
.Dolayısıyla yakıt pilleri çevreyi kirletmeyen bir enerji üretim
türüdür.Hidroksitlerin elektrolit olarak kullanıldığı
yakıt pillerinde iki adet amorf elektrot bulunur.Sonuç olarak lise kimya
derslerinden anımsanacağı gibi
H2 +2OH =H2O+2e
Reaksiyonu sonucu elektrik akımı elde edilir.Burada e
elektronu göstermektedir.Ulaşım sektöründe otomobiller
diğer sektöründe pil ile çalışan araç ve gereçler yukarıda
verilen elektro kimyasal reaksiyon sonucu açığa çıkan elektronun
oluşturduğu akım ile çalıştırılır.Yakıt
pilleri (fuel cells) hidrojeni elektrik enerjisine çeviren
sistemlerdir.Şekilde bir yakıt pilinin nasıl elektrik
akımı ürettiği bir yakıt hücresinde meydana gelen
fiziksel olaylara bağlı olarak gösterilmiştir.

Yakıt pilleri yeniden şarj edilebilen bataryalara
benzer.Hidrojen ve oksijen verildiği sürece akım verir.(Proton
exchange membrane=PEM) Proton değiş-tokuş zarı içeren
yakıt pil hücreleri gözenekli iki elektrot,anot ve katot ve bir polimer
zardan oluşur.Polimer zar anot ve katodun arasında yer alır.Anot
ve katot yüzeyleri platin bazlı bir malzeme ile kaplanır.Şeklin
1 no ile gösterilen aşamasında hidrojen yakıt
hücresine enjekte edilir.Hücreye giren hidrojen atomları anot
üzerindeki katalizör tarafından elektronlarından
soyulur.Serbest kalan elektronlar pilin dış devresinde akım
oluşturur.Bu durum şekilde 2 nolu aşama ile
belirtilmiştir.Aletleri çalıştıran bu
akımdır.Ancak akımın sürdürülebilmesi için kimyasal
işlem pilin iç devresinde de tamamlanması
gerekir.Elektronlarını kayıp etmiş hidrojen atomları
yani protonlar katoda doğru hareket ederler.Şekilde bu aşama 4
no ile gösterilmiştir.Katodun gözeneklerinden dışarı
çıkan protonlar dış akım elektronlarını
yakalayıp tekrar hidrojen atomuna dönüşürler. Bu aşmada
şekilde 5 no ile belirtilmiştir.Hücre içinde bu duruma gelen hidrojen
atomları oksijen ile birleşerek bildiğimiz suya
dönüşür.Sonuç olarak hücre akım üretirken çevreye zarar vermeyen suyu
egzoz olarak dışarı atar. Böylece pilin iç devre akımı
tamamlanmış olur.
Şekilde 6 no ile gösterilen ise üst üste yerleştirilmiş pil
hücrelerini göstermektedir.Çok sayıda hücrenin ürettiği akım
birleştirilerek bir otomobili bile hareket ettirebilecek enerji elde etmek
mümkün olabilmektedir.Yakıt pilleri çok çeşitli amaçlar ile
kullanılabilen düzeneklerdir.Yakın bir gelecekte mobil
telefonlar,bilgisayarlar,TV ler ve benzeri tüm aletler yakıt pilleri ile
çalışacaktır.Sanıyorum Zorlu gurubunun üzerinde
çalıştığı bu cins bir düzeneği ticari hale
getirebilmektir.Hem ekonomik hem de neredeyse bitmeyen bir pil
gibidir.Yakıt pilleri çevre dostu bir enerji üretim tekniğidir.
Teknolojisinin ticari hale dönüştürülmesi hücreye giren ve akımı
oluşturan hidrojen atomlarının nasıl elde edileceği
problemine odaklanır. Gerçekten hidrojen enerji içeriği çok yüksek
olan yanıcı ve uçucu bir gazdır.Bir bomba gibidir.Depo
edilmesi ve insanların bu pilleri korkmadan kullanabilmesi yeni
teknolojik geliştirmelere bağlıdır.Bor ve bor bileşikleri
bu endişeleri ortadan kaldıracak özelliklere sahip olduğundan
ülkemiz için ayrı bir önem taşır.Yukarda önerdiğimiz gibi
bu konuda tüm kuruluşlar gayretlerini birleştirmeli ve yakıt
pili üreten bir Dünya markası meydana getirilmelidir.Bu
sanıldığı kadar zor bir iş de
değildir.Ülkemizdeki bilgi birikimi buna yeterlidir.
Küresel ısınma sera ve baca gazlarının kontrolsüz atmosfere
atılışı uluslar arası bazı önlemlerin
alınmasını zorunlu hale getirmiştir.Her ne kadar bu konuda
tam bir anlaşma sağlanmış olamamasına rağmen
toplum tehlikenin farkına varmıştır.Ulaşım
çevreyi insafsızca kirleten sektörlerin başında
gelir.Otoların egzozlarından çıkan gazlar bir problemdir.Yakıt
pilleri bu önemli soruna çözüm getirecek bir alternatiftir.Şekilde bir
yığın yakıt pilinin bir otomobili nasıl
çalıştırıldığı
gösterilmiştir.Yukarıda belirttiğimiz gibi egzoz gazı sudan
ibarettir.

Yakıt pillerinde akımın iç ve dış devrede
oluşumunu gösteren 1 den 6 ya kadar olan aşamalar motor üzerinde de
aynı anlamda gösterilmiştir.Hidrojenin pile enjeksiyonu
elektronlarından soyularak protona dönüştürülmesi,serbest kalan
elektronların dış devrede akımı oluşturması
aynı aşamalardır. Burada değişik olan akımın
tekerleğe bağlı elektrik motorunu döndürerek hareket
sağlamasıdır.Pilin iç devresini tamamlayan protonların
tekrar elektron kaparak hidrojen atomuna dönüşmesi ve havanın
oksijeni ile birleşerek egzoz olarak suyun dışarı
atılışı yakıt pili motorlarını
geleceğin cevre duyarlı motorları haline
dönüştürmüştür.Pillerin üst üste stoklanması ile motora
yeterli güç sağlayacak gerilimi meydana
getiriler.Basınımızda su ile işleyen motor olarak geçen
yakıt pilleri basit pil mantığı ile geliştirilmiş
düzeneklerdir.Her teker bir yakıt pili bataryasına
bağlıdır.Elektrik motorları tekerlere sinkorinize dönme
sağlar.otomobil üretiminde devrim niteliğinde bir değişim
sağlaması beklenmektedir.
Yukarıda belirtildiği gibi motorun enerji üretebilmesi sürekli
hidrojen girişinin sağlanmasına
bağlıdır.Yakıt pilleri iki farklı teknik
kullanılarak hidrojen ile beslenir.İlk akla gelen teknik hidrojenin
yüksek basınç altında depo etmektir.Ancak hidrojenin
tankının araç üstünde monte edilmesi ciddi güvenlik sorunları
doğurur.Hidrojenin uçucu ve yanıcı gaz olması depolama
tekniğine ilave teknik yükümlülükler ve maliyet getirir.Yakıt
pili çalışan bir otomobilin içten yanmalı motorlar gibi
ayrı bir motor bölmesi yoktur.Her bir teker üzerine
yerleştirilen dört elektrik motoru hareketi sağlar.Hidrojen deposu
arabanın şasisi üzerine yerleştirilir.Şekilde yakıt
pili ile çalıştırılan bir otomobil şeması
gösterilmiştir.

Yukarıda belirtildiği gibi problem hidrojenin güvenli
bir şekilde depo edilebilmesidir.Yolcu ve sürücüler adeta bir saatli bomba
olan hidrojen tanklarının üstünde oturmak durumundadır.Bor
madenlerinin önemi bu güvenlik problemine çözüm getirebilme
olasılığının yüksek olmasındandır.Türk bilim
ve teknoloji sisteminin üzerinde durması gereken nokta budur.
Bor bileşiklerinin özelliği,hidrojeni serbest halde değil de
sodyum bora hidrat şeklinde bir kimyasal bileşikte depo
edebilmesidir.Yakıt pilleri için gerekli hidrojen yüksek basınç
altında depo edilmeye gerek kalmadan bu bileşikte depo
edilebilir.Bordan elde edilen unu andıran beyaz tozu sadece suda eritmek
ile elde edilen yakıtın ilerde petrolün yerini alması çok uzak
bir ihtimal değildir.Dünya bor reservlerinin %63'ne sahip ülkemizin önemi
buradadır.Ana maddesi su ve bor olan bu yakıtın üretimi
depolanması dağıtımı ne ekonomik nede ticari nede
politik bir engel ile karşılaşmayacaktır.Önümüzdeki 15-20
sene içinde bor bileşikleri enerji sektöründe bir devrim yaratacak,bor
rezervleri petrol rezervleri kadar önem kazanacaktır.Toplumun zehirli
gazlar yaymayan yakıtlara eğilimi bor bileşiklerinden elde
edilen yakıtı rakipsiz kılacaktır.Bu gün pahalıya
üretilen karbon içermeyen çevre dostu bor yakıtlar gelecekte fosil yakıtlar
ile rekabet edebilecek teknik kapasitelere sahip olacaklardır.Tüm
Dünya benzin motorlarını geliştirme ile birlikte bor
yakıtlı motorları geliştirme çalışmalarına
destek vermektedir.
Notrium olarak adlandırılan sodyum bora hidrat'ın enerji
yoğunluğu,yani yakıt pillerine sağladığı
hidrojenden elde edilen enerji yoğunluğu,içten yanmalı benzin
motorlarının enerji yoğunluğuna eşittir.Notrium
yakıtlı araçlar,bir depo ile 500km yol alabilmektedirler.Deneme
sürüşünde 100km'ye 16 saniyede çıkabilmiştir.Bu benzinli
motorlara göre oldukça uzun bir süredir.Bunun anlamı yakıt pillerinin
beslediği elektrik motorlarının arabaya yeterli ivme
kazandıramamasıdır.Çözüm bir zaman meselesi olup sadece
bir mühendislik problemidir.
Yakıt pilleri için gerekli hidrojen, sodyum bora hidrat suda
çözülmesi ile elde edilir.Lise kimya derslerinden bilindiği gibi:
NaBH4+H2O------NaBO2+4H2
reaksiyonu ile elde edilir.NaBH4 unu andıran beyaz bir
tozdur.H2 Üretim hızı,yakıt pillerinin istenilen
şiddete elektrik akımı verecek şekilde
ayarlanır.Sudaki çözeltinin alevlenme ve patlama tehlikesi
yoktur.Dolayısıyla hidrojen tanklarının neden olduğu
tehlike bu teknik için söz konusu değildir. Otomobiller teknoloji ticari
hale dönüştüğünde benzin yerine depolarını notrium veya
benzeri bor bileşikli yakıtlar ile dolduracaklardır.
Bor bileşiklerinden yakıt üretimi konusunda aralarında Nobel
ödüllü bilim adamlarının da bulunduğu bir çok gurup
araştırmalarını sürdürmektedir.Duracell,Du Pont,Dow
chemicals gibi dev şirketlerinin de gündeminde bor bileşiklerinden
yakıt üretme yer almaktadır.Şu anda sodyum bora hidrit'in
maliyeti petrole göre yüksektir.Ancak uzun süre yüksek
kalacağının garantisi yoktur.Petrol her zaman krizlere neden olabilecek
bir yakıttır.Rutgers üniversitesi araştırma ve
geliştirme merkezinde yapılan prototip otomobil bir depo
sodyum bora hidrat çözeltisi ile 600km yol alabilmiştir.Bu örnekten
görüleceği gibi yenilikçi teknolojiler üniversite araştırma
merkezlerinde tasarlanmaktadır.Dünya bor rezervlerinin büyük bir
kısmına sahip
ülkemizde,Üniversitelerimiz,TÜBİTAK,TAEK,MTA,Enerji tabii kaynaklar
bakanlığı,Sabancı ve Koç gibi oto üreten şirket
toplulukları,Tüpraş ve petrol ofis gibi petrol rafinajı ve
dağıtımı yapan şirketler gayretlerini bor
bileşiklerinden yakıt üretmeye odaklamalıdırlar.Bu beyaz
tozdan elde edilecek enerji,bataryalardan bilgisayarlara,otobüsten trenlere
gemilere hatta uçaklara kadar her türlü aracın enerji gereksinimini
karşılayabilecektir.New-York,Londra,İstanbul,Paris gibi metropoller,zehirli
egzoz gazlarından temizlenecek insanlar temiz hava soluyarak
yaşamlarını sürdürme olanağına
kavuşacaklardır.
Ülkemiz için önemli olan şu an belli başlı
kimya ve otomobil şirketlerinin üzerinde
çalıştığı bu yakıt türü üzerinde
araştırma ve geliştirme çalışmalarını
yoğunlaştırmaktır.Araştırmalar olumlu
sonuçlanırsa benzin istasyonlarının yerlerini bor kaynaklı
yakıt dağıtım istasyonları alacaktır.Dünya bor
rezervinin %63'ne sahip Türkiye bu servetini katma değere
dönüştürebilecektir.Ancak bunu bor yataklarını yabancılar
satarak ve bu gelişmenin dışında kalarak başarmak
olası değildir.
HURRIYET 09/06/07
Talat: Mülkiyet konusu ekonomiyi de
etkiliyor
FUAR,
ÖNEMLİ BİR EKONOMİK AKTİVİTE...
Cumhurbaşkanı Talat, fuarı "önemli bir ekonomik
aktivite" diye niteledi ve ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına
geldiğini belirtti. Ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip
dünyayla bütünleşmesi anlamına geldiğini söyleyen Talat,
mülkiyet konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret ederek, ekonominin
iyi yönde olduğunu ama daha yapılacak çok iş bulunduğunu
vurguladı
Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat, mülkiyet konusunun Güney'de fırtınalar
yarattığını belirtti. Talat, KKTC'de Taşınmaz Mal
Komisyonu oluşturulduğunu, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'nin (AİHM) de bunu kabul ettiğini, ancak komisyona
başvuran Rumların "vatan haini" diye
suçlandığını söyledi ve Rum Yönetimi'nin aksine mülkiyet
sorununun çözülmesini isteyen Rumlara, korkmadan Taşınmaz Mal
Komisyonu'na başvurmaları için çağrı yaptı.
31.
KKTC Uluslararası Fuarı'nın açılışında
konuşan Talat, mülkiyet konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret
ederek, ekonominin iyi yönde olduğunu, ama daha yapılacak çok iş
bulunduğunu; bunun için çok çalışılması
gerektiğini; hem hükümet, hem kurumlar, hem işadamlarının
çok ciddi çalışmasının şart olduğunu dile
getirdi.
Cumhurbaşkanı
Talat, fuarı "önemli bir ekonomik aktivite" diye niteledi ve
ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına geldiğini belirterek,
ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip dünyayla bütünleşmesi
anlamına geldiğini vurguladı.
141
firma katıldı
KKTC
ve Türkiye'den toplam 141 firmanın ürün ve hizmetlerini
tanıtacağı "31. KKTC Uluslararası Fuarı"
açıldı.
Lefkoşa'daki
Atatürk Kültür Parkı ve Fuar Alanı'nda yer alan Fuar, dün saat
19.00'daki açılış töreniyle başladı.
Fuarın
açılışına, Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Meclis
Başkanı Fatma Ekenoğlu, Başbakan Ferdi Sabit Soyer,
Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı
Turgay Avcı, İçişleri Bakanı Özkan Murat, Milli Eğitim
ve Kültür Bakanı Canan Öztoprak, Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı
Asım Vehbi, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan
Şanlıdağ, Lefkoşa Belediye Başkanı Cemal
Bulutoğluları, bazı milletvekilleri, kurum ve kuruluş
temsilcileri ile vatandaşlar katıldı.
Açılış
töreni
Fuarın
açılış töreni, saygı duruşu ve İstiklal
Marşı'yla başladı. Ardından, halk dansları
gösterisi sunuldu.
Daha
sonra, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ
konuştu. Şanlıdağ'ın konuşmasından sonra TC
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif
Şener'in gönderdiği mesaj okundu. Daha sonra, sırasıyla TC
Dış Ticaret Müsteşarlığı'ndan Serbest Bölgeler
Genel Müdürü Mehmet Demirel, Başbakan Ferdi Sabit Soyer ve
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat konuştu.
Talat'ın
konuşmasının ardından bir defile sunuldu. Defileden sonra
Talat ve diğer yetkililer tarafından kurdele kesilerek Fuarın
açılışı yapıldı. Açılışı,
yine bir defile izledi; son olarak da, stantlar gezildi.
Fuar
Ekonomi
ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Sanayi Dairesi
tarafından düzenlenen fuar, 17 Haziran'a kadar devam edecek.
"31.
KKTC Uluslararası Fuarı", cuma-cumartesi günlerinde 19.00-24.00
saatleri arasında, diğer günlerde ise 19.00-23.00 saatleri
arasında ziyaret edilebilecek.
Fuara
KKTC'den katılacak 115 firmadan 39'u sanayi dalında ve imalatçı;
63'ü ithalatçı; 13'ü ise tanıtım amaçlı firmalardan
oluşuyor. Türkiye'den katılacak firmaların 23'ü üretici, 3'ü ise
kurum.
Belli
bir sektörü veya ürün grubunu esas almayan, yılda bir kez yapılan ve
çeşitli ürünlerin birlikte sergilenerek, mal ve hizmetlerin ticari
tanıtımının yapıldığı Fuarda, bu
yıl yine satış olmayacak. Firmalar ürünlerini, 3 bin metrekare
kapalı ve 4 bin metrekarelik açık alanda sergileyecek.
Fuar
kapsamında, sosyal, kültürel ve eğlenceye yönelik etkinlikler de yer
alacak. Çocukların merakla beklediği lunapark da fuar süresince
açık olacak.
Şanlıdağ
31.
KKTC Uluslararası Fuarı'nın açılış töreninde ilk
konuşmayı, Ekonomi ve Turizm Bakanı Erdoğan
Şanlıdağ yaptı.
Ekonomi
ve Turizm Bakanı Erdoğan Şanlıdağ,
yaptığı konuşmada, Fuarın, ambargolar altındaki
KKTC ekonomisinin dışa açılan kapılarından biri
olduğunu belirtti.
Fuarda,
çok geniş yelpazedeki ürünlerin tanıtımının
yapılacağını kaydeden Şanlıdağ, Fuarda,
sosyal ve kültürel etkinliklere de yer verileceğini ifade etti.
KKTC'nin
son zamanlarda dünyaya açılma açısından önemli adımlar
attığını dile getiren Ekonomi ve Turizm Bakanı
Şanlıdağ, bu çerçevede Fuara katılımda da
artış olduğunu belirtti.
Erdoğan
Şanlıdağ, 31. KKTC Uluslararası Fuarı'na katılan
firmalar hakkında bilgiler vererek, Fuarın Türkiye ile KKTC
firmalarına, işbirliği olanakları yaratılması
fırsatı olacağına ve fuara önümüzdeki yıllarda daha
fazla katılım olacağına inandığını
kaydetti.
Demirel
Daha
sonra konuşan TC Başbakanlık Dış Ticaret
Müsteşarlığı Serbest Bölgeler Genel Müdürü Mehmet Demirel,
Fuarın, ülke olarak önem verdikleri komşu ülke fuarlarından bir
olduğunu söyledi.
Komşu
ülkelerle fuar ilişkilerini her geçen gün
artırdıklarını söyleyen Demirel, Türkiye'nin dış
ticaret hacminin son yıllarda büyük bir hızla büyüdüğünü ifade
etti ve büyüyen dış ticaretin başarılı temasların
bir göstergesi olduğunu dile getirdi.
Demirel,
KKTC'nin de, gelişen ekonomisi, yüksek kişi başı milli
geliri ve yüzde 10'luk büyümesiyle, kendileri için bir cazibe merkezi
olduğunu dile getirdi.
Türkiye'den
fuara katılan 24 firmanın, değişik özelliklere sahip
olduğunu vurgulayan Demirel, bu firmalar ile KKTC'deki firmaların
bilgi değişimi yaparak başarılarını
yükselteceğini kaydetti.
Demirel,
KKTC'nin turizm ve eğitim alanında
markalaştığını da vurguladı ve sağlık,
sanayi ve ticaret sektörünün de daha fazla gelişmesi temennisinde bulundu.
Soyer
Başbakan
Ferdi Sabit Soyer de konuşmasında, KKTC'nin kurumsallaşma
açısından önemli mesafeler kat ettiğini, buna devam edilmesi
gerektiğini söyledi.
Türkiye'den
gelen kaynakların buradaki kaynakların birleşmesiyle doğru
noktalara kanalize edilmesi gerektiğini, bu yönde hareket ettiklerini
anlatan Soyer, dünya ekonomik ilişkilerinde yer almanın önemine
değindi; turizm ve üniversitelerin buna devinim vereceğini ifade
etti.
Halkın
kararlılığının yanında TC'nin desteğinin de
önemli olduğunu dile getiren Başbakan Soyer, KKTC'nin ekonomik
gelişmesinde yaptığı katkılarını
anımsattığı TC Devlet Bakanı ve Başbakan
Yardımcısı Abdüllatif Şener'e teşekkür etti.
Başbakan
Ferdi Sabit Soyer, son olarak, Fuara katılanlara ve katkı koyanlara
teşekkürlerini iletti ve Fuarın hayırlı olmasını
diledi.
Talat
Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat da, Fuarı "önemli bir ekonomik aktivite" diye
niteledi ve ekonomik aktivitenin siyasi güç anlamına geldiğini
belirtti. Talat, ekonominin gelişmesinin, siyasetin de yükselip dünyayla
bütünleşmesi anlamına geldiğini söyledi.
Ekonomiye
önem verilmesi gerektiğine vurgu yapan Talat, Kıbrıs Türk
ekonomisinin son dönemlerdeki gelişimi ve büyümesinin iyi olduğunu,
ancak bunun yeterli olmadığını kaydetti.
"Ekonomimizin
gelişimine, dostlarımız çok seviniyor. Buna katkı yapmak
için herkes adeta yarışıyor. En başta Türkiye,
kararlılıkla destekliyor. Fuara katılan Türk firmaları
bunun göstergesidir" diyen Cumhurbaşkanı Talat, ancak Fuara
sadece TC ve KKTC firmalarının katıldığını
anımsattı ve Rum engellemelerini aktardı.
Rum
tarafındaki fuara iki-üç yıl önce çok sayıda Kıbrıs
Türk firmasının katıldığını, Rum
firmaların da KKTC'deki fuara katılması için çağrılar
yapıldığını anlatan Talat, ancak Rum firmaların
KKTC'ye gelmediklerini, bunun ötesinde Rum tarafındaki fuara katılan
Kıbrıs Türk firmalarına da zorluklar
çıkarıldığını, aşağılama
yapıldığını, Kıbrıs Türk
firmalarının da gitmekten vazgeçtiğini ifade etti. Talat,
Rumların, KKTC'deki fuara katılmamaları için uluslararası
firmaları da engelleme için elinden geleni yaptığını
kaydetti.
"Hep
dışlayıcı muameleyle karşılaştık"
diyen Mehmet Ali Talat, bu şartlar altında ülke ekonomisinin
geliştirilmesine çalışıldığını belirtti
ve "fena da gitmiyoruz" şeklinde konuştu.
Kıbrıs
Türk halkının her türlü fedakarlığı
yaptığını, ancak Rumlardan aynı tavrı
görmediğini söyleyen Cumhurbaşkanı Talat, "Bir süre
beklendi. Belki onlar da değişir dedik; ama bölücü eğilimler ve
Kıbrıs Türklerini tahakküm altına alma eğilimi büyüdü"
ifadelerini kullandı.
Mülkiyet
konusu
Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat, Fuar açılışında, Kıbrıs
sorununun bir parçası olan mülkiyet konusuna da değindi ve bu konunun
Güney'de fırtınalar yarattığını belirtti.
Mülkiyet
sorununda, acil olanlara çözüm için iç hukuk yolu
yaratıldığını ve Taşınmaz Mal Komisyonu
oluşturulduğunu, AİHM'in de bunu kabul ettiğini kaydeden
Talat, şimdi Rum tarafından fırtınalar koparıldığını
ve Komisyon'a başvuranların "vatan haini" diye
suçlandığını söyledi.
Talat,
başvuru yapan Rumların isimlerinin sızdırılması
konusunda ise, sızdıranların bulunacağını
umduğunu dile getirdi.
Cumhurbaşkanı
Talat, insan hakkı diye addedilen taşınmaz mal için çözüm arayan
Rumların adeta infaz edildiğini kaydederek, "taşınmaz
mal için insan hakkı diyeceksin, sonra bunu arayanı
dışlayacaksın. Bu nasıl çifte standarttır" diye
konuştu.
Talat,
Rum Yönetimi'nin aksine mülkiyet sorununun çözülmesini isteyen Rumlara,
korkmadan Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuru hakkını
kullanmaları çağrısı yaptı.
Mülkiyet
konusunun ekonomiyi etkilediğine işaret eden Talat, ekonominin iyi
yönde olduğunu, ama daha yapılacak çok iş bulunduğunu,
bunun için çok çalışılması gerektiğini; hem hükümet,
hem kurumlar, hem işadamlarının çok ciddi
çalışmasının şart olduğunu dile getirdi.
KIBRIS 09/06/07
BİLİM
KOMİTESİNİN KARARIYLA... Otonom Kayıp Şahıslar
Komitesi Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük, kesin tarihin ve kaç kaybın
teslim edileceğinin Bilim Komitesi'nin çalışmasından sonra
kesinleşeceğini belirterek, 3 kişilik bu komitenin konsensusla
alacağı kararın ardından iadenin gerçekleşeceğini
bildirdi
Kıbrıs'taki
toplam 2 bin civarındaki kayıp sorununa köklü çözüm hedefiyle
çalışmalarını sürdüren iki toplumlu Otonom Kayıp
Şahıslar Komitesi, Türk ve Rum taraflarında eş zamanlı
kazıları sürdürüyor. Bu çerçevede ilk kayıpların haziran
sonunda ailelere teslim edilmesi bekleniyor.
TAK
muhabirinin komitenin Türk Üyesi Gülden Plümer Küçük'ten aldığı
bilgiye göre, KKTC'de Balıkesir'de devam eden kazıların önümüzdeki
günlerde tamamlanması bekleniyor. 15-20 civarında kayıp Rum'un
bulunduğu tahmin edilen toplu mezarda bazı kalıntılara
ulaşıldığını, fakat bu aşamada kesin rakam
verilemeyeceğini söyleyen Küçük, kazılardan kaç kaybın
çıkarıldığının ancak Antropoloji Laboratuarı'ndaki
tetkikten sonra belirlenebileceğini vurguladı.
Güney
Kıbrıs'ta ise Taşkent'teki bir toplu mezarda kazı
yapıldığını anımsatan Küçük, yaklaşık
40 civarında Türk kaybın bulunduğu tahmin edilen toplu mezarda
kazıların güçlükle yapıldığını söyledi.
Toplu mezarın yamaçta olması nedeniyle kazıların zaman
alacağını belirten Küçük, buradaki kazılarda da ilk
kalıntılara ulaşıldığını, ancak kesin
rakam verilemeyeceğini söyledi.
Taşkent'te
katliama uğrayan 63'ü Taşkentli, geri kalan Terazili ve civar köylerden
toplam 83 Kıbrıslı Türk, iki ayrı mezara gömülmüştü.
Otonom
kayıp Şahıslar Komitesi Türk Üyesi Gülden P. Küçük,
kazıların eş zamanlı olarak karşılıklı
devam edeceğini, Türk tarafında Balıkesir'deki
kazıların tamamlanmasının ardından aynı bölgeden
başka bir mezarda ve ardından Girne'de kazı
yapılacağını bildirdi.
Bilim
Komitesi'nin imzasıyla teslim
Kimlik
tespitlerinin ardından ilk kayıpların haziran sonunda ailelere
teslim edileceğini de yineleyen Küçük, kesin tarihin ve kaç kaybın
teslim edileceğinin Bilim Komitesi'nin çalışmasından sonra
kesinleşeceğini vurguladı.
Küçük,
Genetik Hastanesi'nin İki Toplumlu Ünitesi'nde görev yapan Türk ve Rum
genetik uzmanları ile Antropoloji Laboratuarı'nın yabancı
sorumlusundan oluşan 3 kişilik Bilim Komitesi'nin konsensusla
alacağı kararın ardından iadenin gerçekleşeceğini
bildirdi.
Otonom
Kayıp Şahıslar Komitesi'nin gözetiminde yaklaşık 2.5
yıl önce başlayan ve toplam 5 yılda tamamlanması öngörülen
proje uyarınca, iki tarafta yapılan araştırmalar
çerçevesinde münferit ve toplu mezarlar kazılıyor. Mezarlardan
çıkarılan kayıplar da kemik ve kimlik analizine tabi tutuluyor.
Son
haftalarda Balıkesir ve Taşkent'te yapılan kazılar
dışında bugüne kadar 60'ı Türk toplam 260 kayıp
bulunurken, kimlik tespiti tamamlanan kayıpların haziran sonundan
itibaren ailelere teslim edilmesi planlanıyor.
Otonom
Kayıp Şahıslar Komitesi'nin resmi verilerine göre, Türk
kayıp sayısı 502, Rum kayıp sayısı ise 1468.
BM
Genel Sekreteri'nin temsilcisi Christophe Girod
başkanlığındaki komitede, Kıbrıs Türk
tarafını Gülden Plümer Küçük, Rum tarafını ise Elias
Georgiades temsil ediyor.
KIBRIS 09/06/07
İçişleri
Bakanı Özkan Murat, 20 yıldan beri gündemden düşmeyen şehit
arsalarıyla ilgili sorunları yakında tarihe gömeceklerini
söyledi.
Özkan
Murat, altyapı çalışmaları devam eden 70 civarında
şehit arsasının bulunduğu Lefkoşa Kermiya bölgesinde
incelemeleri sırasında, 1986-87'den itibaren tarla olarak
altyapısız verilmeye başlanan şehit arsalarının
uzun yıllar ihmal edildiğini söyledi.
Son
3.5 yılda yaklaşık 5 milyar YTL'lik finansmanla Zeytinlik,
Çatalköy, Doğancı ve Güzelyurt'taki şehit arsalarının
altyapılarının tamamlandığını, Kermiya ve
Gazimağusa'daki arsaların altyapılarının ise
tamamlanma aşamasında olduğunu belirten Murat, ODTÜ kampusu
yakınında şehit çocukları için ayrılan arsaların
altyapı çalışmalarının da yakında
çıkılacak ihaleyle yapılacağını bildirdi.
Tuzla
bölgesindeki arsaların inşaata uygun olmamamsı nedeniyle Kermiya
bölgesinden şehit çocuklarına arsa verildiğini anımsatan
Murat, altyapısı tamamlanan arsaların tapularını
vermeye başlayacaklarını kaydetti.
Murat,
"Güzelyurt'taki arsaların da tapularını verdikten sonra
şehit ailelerimizin arsa konusu artık konuşulmayacak.
Şehitlerimiz borcumuz çok, yaptıklarımız az bile"
dedi.
2200
şehit çocuğuna arsa verildi
Sosyal
Konut Müdürlüğü İnşaat Mühendisi Engin Kunt da, Lefkoşa
Kermiya, Gazimağusa ve Yeniboğaziçi'nde altyapı
çalışmalarının bir ayda tamamlanacağını, 2-3
ayda da tapu verme çalışmalarına
başlanacağını kaydetti.
Kunt,
arsa almaya hak sahibi olan yaklaşık 2 bin 200 şehit
çocuğunun tümüne arsa verildiğini de kaydetti.
Şehit
Aileleri ve Malul Gaziler Derneği Başkanı Ertan Ersan ise,
konuya ilgisinden dolayı Özkan Murat'a teşekkür etti.
KIBRIS 09/06/07
RUMLARIN
YÜZDE 30'U "BİRLEŞİK DEVLET" DİYOR... Güney
Kıbrıs'ta yapılan ankete göre, Rumların yüzde 54'ü iki
devletli çözümü destelerken, yüzde 30'u "birleşik devlet", yüzde
28'i "iki ayrı devlet" ve yüzde 23'ü de "iki toplumlu, iki
kesimli federasyon" dedi. "En gerçekçi çözümün hangisi
olduğu" sorusuna ise; yüzde 35'lik bir oranla "iki toplumlu, iki
kesimli federasyon" ve sadece yüzde 12'lik bir kesimin "birleşik
devlet" yanıtını verdi
Güney
Kıbrıs'ta, Kıbrıslı Rumlar arasında
gerçekleştirilen bir ankete katılanların yüzde 28'inin,
Kıbrıs sorununa "iki ayrı devlet", yüzde 23'lük bir
oranının da "iki toplumlu, iki kesimli federasyon" çözümünü
desteklediği bildirildi.
Anket,
farklı çözüm şekilleri arzuluyor olsalar da, ankete
katılanların yüzde 54'ünün "en olası çözüm" olarak
"iki devletli çözümü" öngördüklerini ortaya çıkardı.
Alithia
gazetesinde yer alan haberde; Güney Kıbrıs'ta "Noverna"
şirketinin, "Sosyo-politik Araştırmalar Kurumu"
adına yaptığı bir ankette, Kıbrıslı
Rumların, Kıbrıs sorununa bakış
açılarını, yaş grupları ve sayı
açısından ele aldığını yazdı.
Gazete,
7-30 Mart 2007 tarihleri arasında nitelik ve nicelik esaslarına göre
gerçekleştirilen araştırmanın nicelik esasına
dayalı kısmına 804 kişinin
katıldığını yazdı.
Rumların
yüzde 28'i iki ayrı devlet istiyor
Gazete,
Kıbrıs sorununda "arzu edilen" çözümün hangisi olduğu
şeklindeki soruya, katılımcıların yüzde 30'unun
"birleşik devlet", yüzde 28'inin "iki ayrı
devlet" ve sadece yüzde 23'ünün "iki toplumlu, iki kesimli
federasyon" cevabını verdiklerini belirtirken "en gerçekçi
çözümün hangisi olduğu" sorusuna ise; yüzde 35'lik bir oranla
"iki toplumlu, iki kesimli federasyon" ve sadece yüzde 12'lik bir kesimin
"birleşik devlet" yanıtının verildiğini
vurguladı.
En
olası çözüm şekli: İki ayrı devlet
Gazete,
ankette dikkat çekici bir diğer unsurun ise
katılımcıların yarıdan fazlasının,
farklı çözüm şekilleri arzuluyor olsalar da "en olası
çözüm" olarak gerek "şu anki statüko" gerek "iki
devletli çözüm" şeklinde "bir taksim çözümünü" gördükleri
olduğunu ve bu seçeneği vurgulayanların oranının yüzde
54 olduğunu yazdı.
Gençler
"ayrı halk ve ayrı ülkeler" olarak görüyor
Gazete,
ankete katılan ergenlik çağındaki gençlerin
bazılarının, Kıbrıs sorununda bir çözüme
ulaşılabilmesi için "devrimci bir liderin gerekli
olduğu" düşüncesini ifade ettiklerini, bir
kısmının ise Kıbrıslı Rum ve
Kıbrıslı Türkleri kastederek "biz ayrı halk ve
ayrı ülkeleriz" dediklerini vurguladı.
Gazete,
anketin sonuçlarına göre katılımcıların Annan
Planı ile iki toplumlu, iki kesimli federasyon çözümünü
bağdaştıramadığının ve iki toplumlu, iki
kesimli federasyonun ne olduğu konusunda bilgi eksikliğinin ortaya
çıktığını belirtirken, ankete katılanların
çözüm şekilleri konusundaki bilgisizliğinin sebebi olarak ise
politikacıların kendilerini yeterince bilgilendirmemesini
gösterdiklerini vurguladı.
Zaman
Türklerin lehine işliyormuş
Geçen
zamanın hangi tarafın çıkarına olduğu yönündeki bir
soruya karşılık ise katılımcıların yüzde
70'inin Kıbrıs Türk tarafının yararına olduğunu
ve yalnızca yüzde 2'lik bir oranın çözümsüz geçen zamanın
Kıbrıs Rum tarafının çıkarına işlediği
görüşünü ifade ettiklerini belirten gazete, Kıbrıs sorununa
ilişkin katılımcılar arasında hâkim olan "genel
düşüncenin" ise; "yalnızca mevcut durum için değil
gelecekteki olası olumsuz gelişmelerden ötürü de duyulan korku ve
belirsizlik düşüncesi olduğunu" vurguladı.
Gazete,
katılımcıların çoğunluğunun şu anda
görüşme masasında nelerin görüşüldüğünü bilmediklerini
belirttiklerini ve bu konuda da bir belirsizliğin hâkim olduğunu
ifade etti.
Kötümserlerin
oranı yüzde 57
Haberde,
yer alan ankete göre, "Kıbrıs sorununa ilişkin
gelişmeler hakkında iyimserlik derecesinin" ne olduğunun
sorulması üzerine katılımcıların sadece yüzde 6'sı
"çok iyimser" olduğunu belirtirken yüzde 32'si
"iyimser", yüzde 39'u "kötümser" ve yüzde 18'i "çok
kötümser" olduklarını belirttiler.
Gazete,
"en kötümserlerin" yaşları küçük
katılımcılar olduğunu belirtirken, iyimserlerin büyük
oranda DİKO ve AKEL destekçileri olduğunu kaydetti. Muhalefet
partilerindeki "iyimserlik" oranı ise yüzde 16 gibi düşük
bir oranda kaldı.
Habere
göre, ankete katılanların yüzde 23'ü ise, Kıbrıs Rum
tarafının durumunun "geçen yıla göre daha iyi
olduğu" görüşünü dile getirirken yüzde 48'i "hiçbir
şeyin değişmediği" ve yüzde 26'sının
"olayların daha da kötü bir hal aldığı"
görüşlerini ifade ettiler.
Fileleftheros
gazetesi: "Gençler Bölünmeyle Flört Ediyorlar
-Kıbrıslıların Eğilimi Konusundaki Yeni
Araştırma Endişe Verici Mesajlar Gönderiyor -10 Tanesinden 3'ü
Tazminatı Kabul Ediyor" başlıkları altında
verdiği ankette, her 10 Rum göçmenden 3'ünün KKTC'deki eski
taşınmazlarına karşılık tazminat almayı
kabul ettiğini yazdı.
Gazete,
ankette Kıbrıs sorununun çözüm şekline ilişkin olarak, 25
yaş altındaki Kıbrıslı Rum gençlerin çözüm şekli
tercihlerinin yaşça daha büyük (35-65) kişilerin aksine,
"bölünme yoluyla çözüm" eğilimi gösterdiğini, yaşça
büyük kişilerin ise iki toplumlu, iki kesimli federasyonu tercih
ettiklerini vurguladı.
Gazete,
ankette yer alan diğer unsurlara da yer verirken, "KKTC'deki
malları için tazminat kabul edip etmeyecekleri" yönündeki bir soruya
karşılık ise Rum göçmenlerin yüzde 33'ünün "kesinlikle
kabul etmiyorum", yüzde 19'unun "belki evet, belki hayır",
yüzde 19'unun "kesinlikle kabul ederim", yüzde 10'unun "herhalde
kabul ederim", yüzde 13'ünün "herhalde kabul etmem" ve yüzde
6'sının da "bilmiyorum/cevaplamıyorum"
yanıtlarını verdiklerini yazdı.
Kıbrıslı
Türklerle ortak yön "az"
Gazete,
katılımcılara yöneltilen "Kıbrıslı Türklerle
ilişkiler" konusundaki bir soruya karşılık ise
katılımcıların yüzde 57'sinin "Kıbrıslı
Türklerle aralarında çok az ortak şey olduğu ya da hiç ortak şey
bulunmadığını" varsaydıklarını
belirtti.
Gazete
ayrıca, Kıbrıs sorununun çözümü durumunda
Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türkleri
"arkadaş olarak kabul ettiklerini", Kıbrıs Türk
yönetimi altındaki bir bölgede yaşamayı veya
Kıbrıslı Türk bir işverenlerinin olmasını
reddettiklerini de vurguladı.
KIBRIS 09/06/07
Oya Talat, İrini Klerides'in cenaze törenine katıldı
Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat'ın eşi Oya Talat, Rum Yönetimi eski
başkanlarından Glafkos Klerides'in eşi İrini Klerides'in
cenaze törenine katıldı.
Cumhurbaşkanlığı'ndan
alınan bilgiye göre, Oya Talat, Evangelistrias Kilisesi'nde düzenlenen
cenaze töreninde, Glafkos Klerides ve kızı Kate Klerides'e
taziyelerini sundu.
Oya
Talat, cenaze töreninde, DİSİ Başkanı Nikos Anastasiades ve
eşiyle de, kısa bir süre sohbet etti.
KIBRIS
09/06/07
Türkiye'den AB'ye asker
resti
AK
Parti Genel Merkezi tarafından İzmir birinci sıra milletvekili
adayı gösterilen AK Parti Kocaeli Milletvekili ve Milli Savunma
Bakanı Vecdi Gönül, veda ziyaretlerinde bulunmak üzere gittiği
Kocaeli'nde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Gönül,
Avrupa Birliği emrindeki Özel Harekat Tugayı'nın geri
çekilmesiyle ilgili bir soru üzerine şunları söyledi: "Avrupa
Güvenlik ve Savunma Politikaları (AGSP) projeleri dalında 2010
yılı Hedef Askeri Program ve Projesi'ne bir tugayla katılmayı
taahhüt ettik. Ancak bu tugaya asıl askeri unsurlar arasında
değil de yedek unsurlar arasında yer verdikleri için kendilerini ikaz
ettik. 'Biz yedek kuvvet olamayız. Çünkü bu tugay mücevher bir tugay,
donanımlı bir tugay' dedik. Bunu söyledik, ancak üye ülkeler taahhütlerini
yerine getirmede geç kaldıkları için, 'Onları ayrı bir
kategoriye koyup iyi takip edebilmek bakımından üyelerle yedek
üyeleri ayırdık' dediler. Ama bu bizi tatmin etmedi. Biz kendilerine
süre verdik. Bu süreye rağmen bizi asli listeye almadılar.
Bu
nedenle bu çok özel tugaya askeri unsurlar arasında değil de yedek
unsurlar arasında yer verdikleri için, Brüksel'de yapılan Troyka
toplantısında kuvvetlerimizi geri çektiğimizi resmen
açıkladık."
Kararın
gerekçeleri
AB'nin
çeşitli operasyonlarına hava ve deniz unsurlarıyla
desteklenmiş tugay düzeyinde desteğini 2000'li yılların
başından beri sürdüren Türkiye, desteğini çekme kararına,
"sıkıntılara çözüm getirilmemesini ve beklentilerinin
yanıt bulmamasını" gerekçe gösterdi.
Ankara
bu kararını, NATO ve AB nezdinde Türkiye'nin en yüksek düzeydeki
askeri temsilcisi olan NATO Askeri Temsilciliği (TMR) Başkanı
Korgeneral Yılmaz Oğuz tarafından, geçen mayıs
başında AB'ye resmen bildirildi.
Türkiye'nin
bu kararını NATO'ya danışmadığı ve
bildirmediği, NATO bünyesinde konunun
tartışılmadığı öğrenildi.
AB'ye
iletilen kararda, Türkiye'nin AGSP'yi başından beri
desteklediği, AB'nin temel hedefine katkıda bulunduğu, bunu
yaparken ortaya çıkan bazı sıkıntıları ve
beklentileri de dile getirmeyi sürdürdüğü hatırlatıldı.
Şimdiye kadar elle dokunulur bir gelişme görülmediği,
Türkiye'nin AB temel hedefine yoğun katkılarının belgelerde
sadece bir "ilave" olarak nitelendirilmesinin devam etmesinden
kaynaklanan rahatsızlık dile getirildi.
Türkiye'nin
AGSP bağlamında tüm yükümlülüklerini eksiksiz olarak yerine getirdiği
de hatırlatılan kararda, Türkiye'nin AB ile ilişkilerindeki
gelişmelere değinildi, artık bir aday ülke olmak konumunun
geride kaldığı, katılım müzakerelerinin
başladığı ifade edildi.
Türkiye,
AB'ye katkısını geri çekme kararını bir NATO konusu
olarak değerlendirmedi ve "memnuniyetsizliğini
yansıttığı" bu kararı NATO'ya resmen
duyurmadı. Türkiye bu kararı ittifak bünyesinde de
tartışmaya açmadı.
Öte
yandan, Türkiye'nin, Avrupa Savunma Ajansı ile işbirliği
yapması için gerekli idari düzenlemelerin sonuçlandırılması
beklentisi de yanıtsız kaldı. AB, Norveç ve Türkiye'nin ajansa
katılımı için bazı özel idari düzenlemelere gidilmesini
kararlaştırmış, Norveç bu konuda bir metin imzalamıştı.
Türkiye'nin katılımını sağlayacak metinin
imzalanması ise "AB üyesi" Kıbrıs Rum kesimi
tarafından veto edilerek engelleniyor.
Aynı
sorun, AB ile bilgi alışverişine olanak sağlayacak bir
güvenlik anlaşmasında da ortaya çıkıyor. Rum kesimi, uzun
yıllardır üzerinde çalışılmış olan ve sonuç
aşamasına gelen bu anlaşmanın imzalanmasını veto
yoluyla engelliyor.
Türkiye'nin
askeri katkısını geri çekme kararının AB bünyesinde
şok etkisi yarattığı, kararın ulaşmasından
bu yana bazı "ikna girişimlerinin" sürdürüldüğü
belirtiliyor.
Bundan
sonraki süreç
Milli
Savunma Bakanı Gönül, bundan sonraki süreçle ilgili de Türkiye'nin
taleplerinin karşılanması halinde Genelkurmay
Başkanlığının yeni bir planlama
yapacağını belirtti. Yapılacak olan bu planın
katılacağı ilk toplantıda ortaya
konulacağını bildiren Vecdi Gönül, Özel Harekat Tugayı'nın
geriye çekilmesiyle AB ile güvenlik ilişkilerinin askıya
alınmadığını söyledi.
Gönül,
şunları kaydetti: "2009 yılında Romanya, İtalya,
Türkiye'nin teşkil edeceği muhabere gruplarımızdaki
çalışmalarımız devam ediyor. Ayrıca Kosova'daki NATO
AB müşterek çalışmaları, Bosna Hersek'teki
çalışmalar devam ediyor. Kongo'da Avrupa Birliği misyonuna C-130
ile belli bir mürettebatla katılmıştık. O bitti. Ama bizim
asıl rezervimiz, hedef hazırlığında tahsis
ettiğimiz tugayın arzu ettiğimiz, olması lazım gelen
yerde bulunmayışına gösterdiğimiz bir reaksiyon."
KIBRIS
09/06/07
NTV
Güncelleme: 14:50 TSİ 10 Haziran 2007 Pazar
LEFKOŞA
- Komisyona başvuran Rumların isimlerinin
sızdırılması konusunda casusluktan şüphelendiğini
belirten Talat, Kıbrıs Rum Yönetimini sert bir dille eleştirdi.
Talat, KKTCdeki
Taşınmaz Mal Komisyonuna başvuran Rumların hain ilan
edildiğini, Rum Yönetiminin vatandaşlarını Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesine yönlendirildiğini söyledi.
Rum tarafının tutumunu çelişkili olarak nitelendiren Talat,
KKTCdeki Taşınmaz Mal Komisyonunun Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesiden çok daha hızlı karar verdiğini de vurguladı.
A.A
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
Kıbrıs Rum yönetiminin, Rum halkını, tehdit, baskı,
toplumsal dışlama yolu ve kullandığı bazı
tetikçilerle korkutarak, KKTC'deki Taşımaz Mal Komisyonuna (TMK)
başvuruları engellemeye çalıştığını
söyledi.
Mülkiyet sorununa "iç hukuk" yolu oluşturmak için
Taşınmaz Mal Komisyonunu kurduklarını, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) de bunu kabul ettiğini belirten
Talat, Rum yönetiminin, Rum halkının Komisyona
başvurmasını engellemek için engizisyon çağlarını
çağrıştıran bir kampanya sürdürdüğünü kaydetti.
Cumhurbaşkanı Talat, mülkiyet sorununu acil olarak çözmek
isteyen Rumları Komisyona başvurmaya çağırarak, "Bu
Komisyon AİHM'den çok daha hızlı, çok daha etkin ve çok daha
sonuç alıcı kararlar veriyor" dedi.
TMK'ye başvuran bazı Rumların isimlerinin Rum basınına
sızdırılması konusunda casusluktan şüphelendiğini
belirten Talat, "Bu bilginin çok büyük olasılıkla bir casusluk
faaliyetiyle dışarıya sızdırıldığı
inancındayım. Görüntü o" diye konuştu.
"RUM TARAFININ TUTUMU ÇELİŞKİLİ"
Cumhurbaşkanı Talat, KKTC'deki Taşınmaz Mal Komisyonuna
başvuran Rumlar için Kıbrıs Rum kesiminde bir karalama
kampanyası başlatılmasının anımsatılası
üzerine, Rum tarafının bu konudaki tutumunun çelişkili
olduğuna işaret etti.
Talat, Rum yönetiminin, bir yandan, mülkiyet hakkının bir insan
hakkı olduğunu söyleyip vatandaşlarını AİHM'ye
gönderdiğini, diğer taraftan KKTC'de kurulan Taşınmaz Mal
Komisyonuna başvurup sorununu çözmek isteyen Rumları ise
"hain" ilan ettiğini söyledi.
Kıbrıs sorununa bütünlüklü bir çözüm bulunmuş olsaydı,
bugün bu sorunun tartışılmayacağını kaydeden
Talat, Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos'un, halkına, 24 Nisan 2004
referandumunda "güçlü hayır" deme çağrısı
yaptığını ve Kıbrıs sorununun çözümüyle birlikte
mülkiyet sorununun çözümünü de engellediğini kaydetti.
"İÇ HUKUK YOLU YARATTIK"
"Acil sıkıntıda olan, mülkiyet sorununu beklemeden çözmek
isteyen Kıbrıslı Rumlara olanak tanımak için
Taşınmaz Mal Komisyonunu oluşturduklarını" ifade
eden Talat, şöyle devam etti:
"Yani bir 'iç hukuk' yolu yarattık. AİHM bunu bir iç hukuk yolu
olarak da gördü, buna da onay verdi. Rum tarafı bunun üzerine Güney'de bir
korku salarak, Kıbrıs Rum halkını korkutarak, tehditle,
baskıyla, toplumsal dışlama yoluyla, kullandığı
bazı tetikçilerle korkutarak bu Komisyona başvuruları engellemeye
kalkışıyor. Yaptığı budur. Aslında bir
suçtur, bir insan hakkı ihlalidir yaptıkları."
Cumhurbaşkanı Talat, "Kıbrıslı Rumların,
acil olarak sorununu çözmek isteyenlerinin, bu Komisyona
başvurabileceklerini, başvurularının en iyi şekilde
değerlendirileceğini bir kere daha altını çizerek
vurgulamak istiyorum" dedi.
BİLGİ SIZDIRIMA
KKTC Cumhurbaşkanı, TMK'ye başvuran Rumların
bazılarının isimlerinin Rum basınında
yayımlanmasıyla ilgili olarak, bilginin nasıl
sızdırıldığını bilmediğini, ancak
casusluktan şüphelendiğini bildirdi.
Yasa gereği bu bilgilerin gizli olduğunu ifade ederek,
"Gerçekten garip bir durum var. İsimler
sızdırılmış" diyen Talat, bilgi
sızdırılmasıyla ilgili soruşturma
başlatılıp başlatılmadığını
bilmediğini kaydetti. Talat, özetle, "İlgili kurum bu konuda
araştırmasını yapacaktır. Ama kesinlikle bu bilginin
çok büyük olasılıkla bir casusluk faaliyetiyle
dışarıya sızdırıldığı
inancındayım. Görüntü o" diye konuştu.
Bunun büyük bir günah, büyük bir suç, büyük bir ayıp olduğunu
belirten Talat, bunun Kıbrıs Rum halkına karşı da
yapılmış bir saldırı olduğunu; Kıbrıs
Türk halkının haklarını budamak, bu haklara
saldırıda bulunmak için her faaliyeti gösteren Kıbrıs Rum
yönetimine de bir yardım olduğunu kaydetti. Talat, "Bu nedenle
affedilecek, benimsenecek, hazmedilecek bir davranış
değildir" ifadesini kullandı.
HEM AİHM'YE HEM KOMİSYONA
Cumhurbaşkanı Talat, KKTC'deki eski malları için AİHM'ye
başvuran Rumların aynı zamanda TMK'ye da
başvurmalarının, konuya yaklaşımlarının
doğruluğunu teyit ettiğini vurguladı.
Papadopulos'un "güçlü hayır" istediğini, sonrasında da
çözüm çabalarını engellediğini anlatan Talat, şöyle devam
etti:
"Bu durumda acil olarak sorununu çözmek isteyen Kıbrıslı
Rumlar ne yapacaktı. Hastası olan, çocuğunu okutmak isteyen,
evlendirmek isteyen, yani kısacası paraya ihtiyacı olan
Kıbrıslı Rumlar ne yapacaktı. Mecburen bu Komisyona
başvuracaktı. Bu bakımdan bu bir insan hakkı idi. Ama hem
çözümü engelledi, hem de bu insanların Komisyona başvurarak sorununu
çözmesini engelledi. Yani çift yönlü, kendi halkına baskı
uyguladı, insan haklarına aykırı, antidemokratik bir
yaklaşım. Olayı böyle niteliyorum."
Talat, Taşınmaz Mal Komisyonunun AİHM'den çok daha
hızlı, çok daha etkin ve çok daha sonuç alıcı kararlar
verdiğinin altını çizerek, "Çünkü burada
kurulmuştur" dedi.
HURRIYET 10/06/07
İSİMLERİN
SIZDIRILMASI SABOTAJDIR... Başbakan Soyer, Taşınmaz Mal
Komisyonu'na başvuran Rumların, Rum basınına
sızdırılmasıyla ilgili geniş çaplı soruşma
yapıldığını söyledi. Olayı sabotaj olarak niteleyen
Soyer, Rum tarafının, isimleri deşifre etmek ve insanların
özgürce bir yere başvurma hakkını engellemekle insan
haklarını çiğnediğini vurguladı
Başbakan
Ferdi Sabit Soyer, Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran
Rumların, Rum basınına sızdırılmasıyla
ilgili geniş çaplı soruşma yapıldığını
söyledi.
Olayı
sabotaj olarak niteleyen Soyer, Rum tarafının isimleri deşifre
etmekle insan haklarını çiğnediğini vurguladı.
Olayın,
Rumların aleyhine olan Arestis Davası ile ilgili temyiz
başvurusunun reddedilmesi ve komisyonun takas kararı vermesiyle
ortaya çıktığına işaret eden Soyer,
sızdırmanın içten mi dıştan mı
yapıldığını soruşturmanın ardından
konuşmak gerektiğini ifade etti.
Başbakan
Ferdi Sabit Soyer, BRT 1'de yayınlanan Aktüel programında,
Taşınmaz Mal Komisyonu'na başvuran Rumların isimlerinin Rum
basınına sızdırılması ile ilgili
çarpıcı açıklamalarda bulundu.
İlgili
bütün birimlerin soruşturma yaptığını belirten Soyer,
"Bu, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun faaliyetlerini zedelemek için
yapılmış bir sabotajdır" dedi.
Olayın
ortaya çıkma zamanının önemli olduğuna dikkati çeken Soyer,
Arestis davasıyla ilgili son yapılan temyiz başvurusunun
reddedildiğini ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Komisyonu
işaret ettiğini, ayrıca Komisyonun takas kararı
aldığını anımsattı ve bunun Rum tarafında
büyük şaşkınlık ve endişe
yarattığını vurguladı.
"Rum
yönetimi, Arestis ve diğer 1400 davayı sonuçlandırıp
Türkiye'ye milyarlarca dolarlık tazminat ödetmek, Kuzey
Kıbrıs'taki ekonomiyi çökertmek ve mülkiyeti mahkemelere
taşıyarak Kıbrıs sorunundaki görüşme sürecini
tıkamak için, bütün bu oyunlara girdi" diyen Soyer, ancak Türk
tarafının akıl dolu siyaseti ile, Arestis, Orams, Hurma ve
Avrupa Tutuklama Emirleri dahil Rum yönetiminin bütün mülkiyet politikalarının
çöktüğünü ifade etti.
"Sabotaj
içeriden mi dışardan mı yapıldı?" şeklindeki
bir soruya da Soyer, "Bunu yapanların soruşturma
çıktıktan sonra konuşmasını isterim ancak, takas ve
Arestis Davası'nın temyizden geri gelmesi üzerine ortaya çıkan
bir spekülasyon ve kendi insanlarını hain diye suçlayan bir zihniyet
söz konusu" dedi.
Rum
yönetiminin, insanların özgürce bir yere başvurma hakkını
engelleyerek insan haklarını çiğnediğini vurgulayan Soyer,
"İnsanları, linç kültürü ile baskı altına almaya
çalışmak ve insanları gayrı milli etmek insan
haklarına aykırıdır" diyen konuştu.
Mülkiyet
konusunun çözümünde, iade ve tazminatla birlikte takas konusunun son derece
büyük öneme sahip olduğunu kaydeden Soyer, tazminatla ilgili olarak içte
de tartışmalar yaşandığını
hatırlattı.
"İçte
de bazı kesimler, Taşınmaz Mal Komisyonu'nun çözüme dönük
yapacağı katkıdan dolayı huzursuzdur" diyen Soyer,
Karşıyaka'da bu çerçevede bir eylem yapıldığına
işaret etti.
Soyer,
"Tamamen, gerçek dışı hadise üstüne yapılmış
bir eylemdi. Olmayan bir mevzu üstüne orada bir eylem yapıldı.
Külliyen yalan" diye konuştu.
Başbakan,
bir soruya karşılık, Rum yönetiminin insan haklarına
aykırı hareketinin dış dünyaya anlatılması için
sivil toplum örgütleri dahil herkese büyük görev düştüğünü sözlerine
ekledi.
KIBRIS 10/06/07
Kayıpların kimliklerinin haftaya açıklanması bekleniyor
Politis
gazetesi, Rum "Pankıbrıs Kayıp ve Esir Yakınları
Derneği" Başkanı Nikos Theodosiu'nun önceki gün diğer
bazı Rum kayıp dernek ve örgütlerinden temsilcilerin
katılımıyla, Rum Yönetimi Başkanı Tasos Papadopulos
ile bir görüşme gerçekleştirdiklerini yazdı.
Habere
göre Theodosiu görüşme sonrası yaptığı
açıklamada; gerek Papadopulos, gerekse görüşmeye katılan
diğer Rum hükümeti yetkililerinin, "kayıp
kazılarının tek başına tatminkar olmadıkları
ve Otonom Kayıp Şahıslar Komitesi'nin araştırma
işine başlaması gerektiği" şeklindeki
görüşlerine destek belirttiklerini ifade etti.
Theodosiu;
bazı kayıp kemiklerinin incelenmesi sürecinin sonlarına
gelindiğini ve gelecek haftanın sonuna kadar konu hakkında
açıklama yapılmasını beklediklerini belirtirken kimlik
tespitlerinin tamamlanmasının ardından ilk önce ailelerin
bilgilendirileceğini ardından da resmi açıklama ve kemiklerin
ailelerine teslim edilmesinin geleceğini ifade etti.
KIBRIS
10/06/07
Rum Yüksek Mahkemesi'nin kararı: Kıbrıslı Türklerin, Güney'deki mallarını kullanma hakkı yok
Rum
Yüksek Mahkemesi, Kıbrıslı Türklerin, Güney'de
bıraktıkları malları kullanma "haklarının
bulunmadığına" hükmetti.
Simerini
gazetesi haberinde, Larnaka'nın Bahçalar köyünden olan ancak şu anda
Girne'de ikamet etmekte olan Zehra Kemâl Ahmet ve Nuray Kemâl Ahmet isimli
Kıbrıslı Türklerin, Bahçalar'daki mallarının
kendilerine iadesi taleplerinin, Rum Temyiz Mahkemesi'nde de
reddedildiğini bildirdi.
Gazete,
Zehra ve Nuray kardeşlerin Rum Yönetimi aleyhine açtıkları
temyiz davasının önceki gün hükme
bağlandığını yazdı ve mahkeme yargıcı
Minos Kronidis'in, kararını açıklarken söylediklerini şöyle
aktardı:
"Türk
istilası dolaysıyla adamızdaki bu anormal durum devam
ettiği müddetçe, İçişleri Bakanı, Kıbrıs Türk
mallarının vasisi sıfatıyla, bu malların yönetimi
konularında egemen kabul edilir. Dolayısıyla vesayet
altındaki malların Kıbrıslı Türk sahipleri bu malları
kullanmaya hak sahibi değildirler çünkü 1974'te yaratılan
olguların sona ermesine kadar herhangi bir mülkiyet haklarını
kullanmaktan men edilmişlerdir."
Başvuru
reddedildi
Fileleftheros
gazetesi, "Yüksek Mahkeme 2 Kıbrıslı Türkün
Başvurusunu Reddetti" başlıklı haberinde Rum Yüksek
Mahkemesi'nin dün, iki Kıbrıslı Türkün başvurusunu
reddettiğini ve Larnaka bölgesinde bulunan ve Rum yönetimi tarafından
Rumlara verilen mallarının iadesi taleplerini reddeden Rum
İçişleri Bakanlığı kararını
onayladığını bildirdi.
Gazete,
bugün Girne'de ikamet etmekte olan Zekâ (Simerini gazetesi bu kişinin
ismini Zehra olarak yansıtmıştı) Kemâl Ahmet ve Nuray Kemâl
Ahmet'in Rum İçişleri Bakanlığı bünyesindeki
"Kıbrıs Türk Malları Vasiliği"ne gönderdikleri 9
Temmuz 2004 tarihli mektup ile "Pervolia" (Bahçalar) köyündeki
taşınmaz mallarının iadesini talep ettiklerini,
"vasilik" makamının da 13 Temmuz 2004 tarihli yanıt
mektubu ile; Rum tarafındaki ilgili yasaya atıfta bulunarak bu
taleplerini reddettiğini hatırlattı.
Gazeteye
göre Rum Yüksek Mahkemesi, başvuru sahibi Kıbrıslı
Türklerin gösterdiği; can güvenlikleriyle ilgili korkularından
dolayı Rum tarafından kaçmış oldukları gerekçesini
reddetti ve "Türk istila ve işgali olmasaydı mallarını
kaybetmeyeceklerini" iddia etti. Rum Yüksek Mahkemesi "başvuru
sahibi Kıbrıslı Türklerin, mallarını Türk
istilasından dolayı terk ettikleri" iddiasını
yineledi.
Habere
göre, Rum Yüksek Mahkemesi kararında ayrıca Zekâ ve Nuray Kemâl Ahmet
isimli Kıbrıslı Türklerin başvurularında
kaydettikleri; anayasal haklarının ihlal edilmekte olduğu
şikayetleriyle ilgili olarak şunları iddia etti :
"Kıbrıslı
Türklerin toplu halde yer değiştirmelerinden ve mallarını
terk etmelerinden dolayı söz konusu malların, yine kendi
çıkarları için korunması bir gereklilikti. Kıbrıs Türk
Malları Vasiliği yasasının yapılması da tamamen
haklıydı. Bu yasa temelinde, Kıbrıslı Türkler
mallarından mahrum bırakılmıyorlar ama anormal durum
süresince bu malların idaresi vasiliğe veriliyor."
Politis
gazetesi ise haberi ,"Terk Edilmiş Kıbrıs Türk Malları
Vasilikte Kalıyor" başlığı altında özetledi
KIBRIS 10/06/07
Ara bölgenin egemenlik hakları UNFICYP'e veriliyor
Rum
basınının iddiası:
Fileleftheros
gazetesi haberinde, İngiltere'nin hazırlayacağı taslakta,
1989 yılında ara bölge konusunda sunulan ancak Güvenlik Konseyi
tarafından benimsenmeyen memoranduma değinileceğini ve
memorandumun, Kıbrıs'taki tarafların ara bölgenin kontrolü
konusunda UNFICYP ile işbirliği yapmalarının
öngörüldüğünü yazdı.
Gazete,
diplomatik bir kaynağın gazeteye yaptığı
açıklamada; söz konusu memorandumun İngiltere'nin
hazırlayacağı taslağa dahil edilmesi durumunda
"UNFICYP'e egemenlik haklarının
tanınacağını" söylediğini belirtirken Genel
Sekreter Ban'ın raporunda ara bölgede "vatandaşların
faaliyetleri (tarım, inşaat, av vs.)" konularında
UNFICYP'in görevlerini yerine getirmesinde yaşanan sorunlara dikkat
çekmiş olduğunu vurguladı.
Öte
yandan gazete, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs'taki Özel Temsilcisi
Michael Möller'in önceki günkü Güvenlik Konseyi toplantısında
konseyin daimi üyelerine 8 Temmuz anlaşmasının uygulamaya
konması için Kıbrıs'ta gerçekleştirilen görüşmeler
hakkında bilgi verdiğini yazdı.
Gazete,
diplomatik bir kaynağa dayandırarak verdiği haberinde;
kapalı kapılar ardında gerçekleştirilen görüşmede,
Möller'in, 8 Temmuz anlaşmasının uygulanması için
gerçekleştirilen görüşme sürecini "karanlık renklerle"
izah etmiş olmasına karşın, "bir şeyler
olabileceği" izlenimini bırakarak, Güvenlik Konseyi'nin daha
fazla katkıda bulunmasını talep ettiğini yazdı.
Haberde,
Möller'in 8 Temmuz anlaşmasının bugüne kadar uygulanamaması
konusunda taraflara eşit mesafede durarak taraflardan herhangi birine
sorumluluk yüklemediği belirtilirken adadaki her iki tarafla birlikte
çabalamaya devam etmeye hazır olduğunu ifade ettiği yer
aldı.
Gazete,
Güvenlik Konseyi üyelerinin ise yaptıkları kısa konuşmalarda;
8 Temmuz sürecinde ilerleme sağlanmasını istediklerini,
mayınsızlaştırmanın durmasından ötürü endişe
duyduklarını belirterek kayıplar konusunda gösterilen
çabaları da memnunlukla karşıladıklarını ifade
ettiklerini yazdı.
Haberde,
bazı üyelerin ise UNFICYP'in revizyonu konusuna değinerek,
Kıbrıs sorununda herhangi bir gelişme olmaması durumunda
UNFICYP'in revizyonu konusunun birkaç ay sonra yeniden ele
alınmasının gerekebileceği görüşünü dile getirdikleri
belirtildi.
Güvenlik
Konseyi üyelerinin, dün gece geç saatlerde bir araya gelerek UNFICYP karar
taslağını görüşmelerinin beklendiğini belirten gazete,
söz konusu diplomatik kaynağın ayrıca; İngiltere'nin
taslağa Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun
kaldırılmasına ilişkin bir değinmeyi dahil etme
girişiminde bulunabileceklerini ancak Rusya gibi diğer üye ülkelerin
müdahalelerinin, bu yöndeki bir değinmenin nihai kararda yer almasına
engel olmasının beklendiğini ifade ettiğini de yazdı.
Gazete,
Güvenlik Konseyi üyelerinin dün akşamki görüşmelerinin ardından
bu görüşmelerin gelecek hafta uzmanlar düzeyinde devam edeceğini
vurgularken Rum Hükümet Sözcüsü Vasilis Palmas'ın açıklamalarına
yer verdi.
Habere
göre Palmas; Rum hükümetinin, Kıbrıslı Türklerin izolasyonuna
ilişkin bir değinmenin karar taslağında yer alması
konusunda "sürekli tetikte olduğunu" vurguladı.
KIBRIS 10/06/07