1915'te Osmanlı Ermenileri



TÜRKİYE 1915'teki olaylar için "Uluslararası Tahkim"e giderse ne olur? Evvela tahkim ne demek?
Önce, Türkiye ve Ermenistan bir "tahkim anlaşması" imzalar. Tarihçi ve hukukçulardan bir Tahkim Kurulu oluşturulur. Bu kurula Türkiye ve Ermenistan eşit sayıda hâkim atar. Bu şekilde oluşan mahkemenin başkanını BM Genel Sekreteri ve Lahey Adalet Divanı Başkanı tayin eder...
Sonra, Türkiye ve Ermenistan bu heyet önünde tezlerini savunur.
Peki, "soykırım" kararı çıkar mı?
Brüksel Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Prof. Ruşen Ergeç, tahkim fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. 1915 olaylarının hukuken değişik tarzlarda nitelenmesinin tartışılabileceğini ama "soykırım" denilemeyeceğini anlattı. Soykırım olması için "soykırım kastı" gerekiyor.
Prof. Ergeç, Kosova operasyonu için Sırpların NATO aleyhine açtığı soykırım davasında NATO'nun avukatıydı. Lahey Adalet Divanı'nın bu davadaki kararı özetle şöyle:
"Evet, çok sayıda sivil Sırp öldürüldü ama fakat kasıt, Sırpları kısmen de olsa yok etmek değil, Arnavutları korumak olduğu için Sırplara karşı bir soykırımdan bahsedilemez."

Öncesi ve sonrası?
Bu durumda 1915 olaylarındaki "kast"ın ne olduğu önemli. Bunu anlamak için olayları "tarihsel süreç" içinde değerlendirmek bir zorunluluktur.
Ermeni isyanlarının başlaması, Birinci Cihan Harbi'ne girişle Doğu Anadolu'da Ermeni saldırılarının tırmanması, Rus ordusuyla işbirliği, Kars, Ardahan, Zeytun, Van, Bitlis Sivas, Horasan olayları, ele geçirilen silah ve cephaneler... Osmanlı'nın "ordudaki Ermenilerin geri hizmetlere alınması"ndan başlayarak kademeli olarak aldığı tedbirler, nihayet "tehcir" kararı...
Bütün çatışma ve ölümler, bütün "kıtal" ve "mukatele"ler bir sürecin parçalarıdır.
Bu sürecin ortaya konulması ispat eder ki, Ermenilere yönelik "kıtal" hareketleri "bir ırkı yok etme" kastıyla yapılmış eylemler değil, uzun bir "mukatele" sürecinin çeşitli olaylarıdır.
Ermeni milliyetçileri, bu süreci örtmek için "1915"i tek başına alıyorlar; öncesi ve sonrası yokmuş gibi!

Yüksek görevler
Tarihçi Prof. Zafer Toprak'ta tehcir sırasında devlet görevinde bulunan Ermenilerin uzun bir listesi var. Birkaç örnek:

·  Sakızlı Armanak Efendi Divan-ı Muhasebat, yani Sayıştay İkinci Başkanı, sonra birinci başkan olacaktır.

·  Mebusan Meclisi'nde Mali Kanunlar Encümeni Başkanı İstanbul mebusu Hallaçyan Efendi.

·  Milletvekilleri Artin Boşgezeryan, Onnik Efendi, Aram Efendi, Azaryan Efendi.

·  İstanbul İl Genel Meclisi'nde Bogos Şerbetçiyan Efendi, Dr. Cevahiryan Efendi, Dava Vekili Şimeon Efendi...
Nazi Almanya'sında böyle şeyler düşünülebilir miydi?!
Osmanlı bakanları arasında Agop Kazazyan, Sakızlı Ohannes, Mikael Portakal paşaları ve ünlü dışişleri Bakanı Gabriel Noradungyan Efendi'yi de hatırlayabiliriz.
İttihatçılar iktidara geldiğinde hocalarla papazları kucaklaştırarak, "Türk, Rum, Ermeni / Gördük bu rûz-i ruşeni" diye marşlar yaptırmışlardı.
Bu gerçekleri, bu sürecin bütününü görmeden doğru hüküm verilemez.
Bugünkü "Soykırım" iddiası politik bir savaştır, çıkmaz sokaktır.
Tekrar "rûz-i ruşen"ler görmek için politik savaş değil, karşılıklı anlayış ve saygı gerekir. Bunun en büyük engeli, etnik-şoven milliyetçi diasporadır.

TAHA AKYOL MILLIYET 17/11/06

 

 

'Soykırım demek benim görevim'



Türkiye'yi ayağa kaldıran "Ermeni soykırımını tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, diasporanın en güçlü ismi Patrick Deveciyan'a soruyorum: Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz? "Yoruldum. Evet. Hem de çok. Ama bu benim görevim. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum" diyor. Tam o anda gözleri nemleniyor


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 1
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer


 

 

 

 

 

Giriş

Hayaletlerin çocukları

Söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır. Hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp yarısını verendir. İnsanlığın ortak kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini topyekûn masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.
Sözün büyüsüdür bu: Gözyaşını birleştirir, kahkahaları ekler birbirine. Büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. En iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? Öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. Nefretin cephanesini biterecek olan da...
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama biliyorduk, o yaz bizim de hoşumuza gitmeyen, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu.
Öyle olmasa neden bugün bile Doğu'da büyük taş binaları işaret edip yaşlı adamlar, genç kadınlar, nedenini bilmedikleri bir kederle "Bunları Ermeni taş ustaları yapmış" desin, "Bir daha kimse onlar gibi güzel binalar yapmadı"...
Bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. Bilmediğimiz şu:
Biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hâlâ.
İnsanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. Bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. İşte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için Ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. Hayaletlerin çocuklarıyla...
Çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa "Ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de uzaklardaki Ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. Ve bu gürültü yüzünden Avrupa'nın diplomasi masalarında, stateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz.
Hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin "masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. Ve belki de sadece bu yüzden öfkeliler.
Çünkü hepimiz yorulduk artık. Uzaktakiler evlerinde ölülerle yaşamaktan yorgunlar. Biz burada suçlanmaktan bitkiniz. Ama iki taraf da korkuyor bunu söylemekten; dedelerine ihanet etmekten.
* * *
Korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?
Sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?
Orhan Pamuk'un "Türkler, Ermenileri de Kürtleri de kesti" demesi Türkiye'nin kendi yaralarıyla yüzleşmesini mi sağladı yoksa daha fena mı kollarını kavuşturup kilitlendi insanlar?
Avrupa Birliği hazırlık sürecinde hep "suçlarımızın" ve "çözümsüzlüklerimizin" yüzümüze vurulması bizi o yaralarla daha mı çok yüzleştiriyor yoksa daha çok mu reddediyoruz meselelerimizi?
Türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. Bu yüzden hikâyelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. Eğer bir acıya koyduğumuz ad o acının anlatılmasını imkânsız kılıyorsa önceliği ada değil hikâyeye vererek konuşmak gerekiyor.
Konuşmak gerekiyor. Hikâyenin adını ortaklaştırmadan önce hikâyenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden bir kez olsun Fransa'daki Ermeni diasporasının da konuşması gerekiyor. Daha önce hiç konuşmadığı gibi... Daha önce kendilerine bile söylemedikleri cümlelerle...
Bu yazı dizisi boyunca, öyle sanıyorum ki, bize "öfkeli ve inatçı bir yekpare gövde" olarak sunulan diasporanın hiç gösterilmemiş bir haliyle karşılaşacaksınız. Şaşırmanızı diliyorum. Çünkü hayret, insanın en temiz halidir.
Şaşırıp merak etmenizi diliyorum. Merak edip dinlemenizi. Çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. Çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.

"Oooo! Aman dikkat et! Ezer geçer!"
Paris'te, onunla bir görüşme yapacağımı kime söylediysem, hepsi gözlerini aça aça böyle diyordu. Türkiye'yi ayağa kaldıran, "Ermeni soykırımını tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, Sarkozy'nin parlak bir politik kariyere sahip danışmanı, Sarkozy cumhurbaşkanı olursa kesinlikle Fransa başbakanı olacak olan, retorik uzmanı, kartal bakışlarıyla ünlü Patrick Deveciyan'ın ismi herkeste hayret, tedirginlik, bazen de hayranlıkla karışık bir sessizlik yaratıyordu.
Mihmandarım Isabelle ise Deveciyan'ın odasına girer girmez başlayan ve sert bir satranç maçı hissi veren görüşmeyi bazen takip etmekte zorlanıyordu. Babası Osmanlı'nın önemli bürokratlarından ve aslında Elazığ kökenli olan Deveciyan aynı zamanda ASALA davasının ünlü avukatıydı. Bütün bu geçmişin mesafeli nezaketini üzerinde taşıyordu. Ama nezaket, parti binasında başlayan satranç maçının hızını hiç etkilemiyordu:

Türkiye'deki Ermeniler bu yasadan rahatsızlar. Diasporanın baskısıyla çıkarılan bu yasanın bütün diyalog yollarını kapatmakla birlikte Türkiye'de yaşayan Ermenileri de kurban ettiğini düşünüyorlar. Yasanın Ermenistan'dan da çok destek aldığı söylenemez. Ne dersiniz? Diaspora sadece kendisi için çıkardığı bu yasayla diğer Ermenileri kurban mı etti?

'Yasa, güvenliğimiz için'
- Bir yıl öncesine kadar bu yasanın çıkmasına ben de karşıydım. İfade özgürlüğünü zedeleyecekti. Ama Lyon'da Türk milliyetçilerinin yaptıkları gösteriler, oradaki Ermeni anıtının çalınması, fikrimi değiştirdi. Türkiye aktif bir reddetme politikası yürütmeye başladı. Ermeni anıtlarına karşı saldırılar yapıldı. Bunları Bozkurtlar yaptı. Türkiye diplomasisi de bu saldırıların Türk halkı tarafından onaylandığını ve desteklendiğini açıkladı. O saldırılardan sonra ifade özgürlüğü tartışmasına giremezdik. Güvenliğimiz söz konusuydu. Fransa'daki Ermenilere yapılacak saldırılara karşı güvenliğimizi sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı.

Artık ifade özgürlüğünün birincil önemde olmadığını söylüyorsunuz ama bu yasaya sizin getirdiğiniz, savunduğunuz ama kabul edilmeyen bir istisna vardı. Bilimsel çalışmalar hariç tutulacaktı. Bu istisnayı kabul ettiremediniz mecliste.
- O istisnanın senatodan çıkması için elimden geleni yapacağım. O konuda senatoda fikir birliği oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bilimsel çalışmaların özgürlüğünü korumak gerekiyor. Böylece Türkiye ile Fransa arasında bir fark olacak! Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de TCK 301 var!

Evet, ben dahil birçok insanın karşı çıktığı ve aceleyle çıkarılan bir madde. Ama siz bu yasa için uzun süre uğraştınız. Üstelik teknik olarak çıkması çok zor bir yasa için.

'Zaten 90 yıldır bekliyoruz'
- O kadar uzun süre sayılmaz. Fransa'nın soykırımı tanıması için üç yıl uğraşmıştık. Bu yasa için de bekleyebiliriz. Üstelik biz zaten 90 yıldır bekliyoruz.

"Biz" diye konuşuyorsunuz. Diaspora bu kadar "homojen" mi sizce? Bütün diasporanın bu yasayı desteklediğinden emin misiniz?
- Diaspora homojen değilse bile eğer sert Türk milliyetçileri yaptıklarına devam ederlerse, olacak. Kaldı ki Türkiye de dışarıdan homojen görünüyor. Kültürel farklılıkları devlet politikasıyla homojenleştiren bir politikası var. Üstelik Türkiye Ermenistan sınırını açmamakla bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor.

Bunlar dialoğu imkânsızlaştıran şeyler, haklısınız. Ama çıkarmaya çalıştığınız yasanın o "sınırı" daha da sertleştireceği ortada.
- Buna inanmıyorum. Ben, Türkiye'nin ancak aşırı baskılarla değişebileceğine inanıyorum. Ve yeniden ekleyeyim, biz doksan yıldır bekliyoruz!

Doksan yıldır hayaletlerle yaşıyorsunuz. Fransız düşünür Baudrillard'ın bu konuda bir cümlesi var: "Ermenilerin durumu çok özel. Onlar yaşadıklarını ispatlamak için öldüklerini ispatlamak zorundalar." Ne dersiniz, öyle mi?
- Tıpkı Yahudiler gibi. Bu, çok büyük bir travmadır. Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşaması imkânsız bir acıdır.

Ama bu imkânsız acıyla yaşıyor hatta hayatınızı bunun üzerine kuruyorsunuz bir bakıma. Kişisel olarak sormak istiyorum. Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz?
- Yoruldum... (Deveciyan duraksıyor) Evet. Hem de çok... (Ünlü "kartal" bakışlar nemleniyor) Ama bu benim görevim! Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum!..
Konuşma bitiyor ama karizmasıyla ünlü Deveciyan'ın gözlerindeki nem asılı kalıyor. Tam çıkacakken Deveciyan diyalog için çalışan insanlara ne kadar kıymet verdiğini anlatıyor, benim ne kadar kıymetli bir iş yaptığımı... Durdurup gülüyorum:

Gözyaşları gerçek mi?
"Ancak Bay Deveciyan, siz benim işimi çok zorlaştırıyorsunuz!"
Çıkıyoruz. Deveciyan'ı iyi tanıyan, deneyimli bir gazeteci olan mihmandarım Isabelle bile şaşkın. "Gözleri doldu, gördün mü?" diye soruyor.
O zaman düşünüyorum: Yasa çıkaracak kadar sert olan bile ağlayabiliyorsa acaba diaspora bize anlatıldığı gibi bir şey değil mi? Bize gösterilen öfke ve inat resminin ardında ne var? Diyaloğa hiç yanaşmayanlar ne gizliyorlar içlerinde? Bunun için konuşmalara daha da sert olanlarla devam etmek gerekiyor...

YARIN
ASALA'nın eski lideri: "Soykırım demezsem aynada yüzümü göremem"
Bir "fabrika" olarak "soykırım"
Fransız aydınları donakaldı: "Yasa saçmalıktan başka bir şey değil"

ECE TEMELKURAN MILLIYET 16/11/2006

 

ASALA'nın siyasi kanadı MNA'nın eski lideri Toranyan:

'Soykırım' demezsem yüzümü aynada göremem



Toranyan, 'Şiddet istediği zaman ASALA'yı terk ettim. 'Soykırım' demek, her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor' diyor ve devam ediyor: 'Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette. Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması'


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 2
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

'Herkesin bir derdi var, uyur içerisinde!'

Yeryüzünde yürürken öğrendiğim bir şey var: Her toplumsal anlaşmazlık kendi "fabrika"sını kurar. Birbirine düşman tarafların anlaşmazlığı her iki taraf için de varlık nedeni haline geldiğinde çözüm ihtimali korkulu bir rüya gibidir. Bu "fabrikaları" işletenler, o kadar yüksek sesle ve kesin konuşurlar ki çözüm isteyenlerin sesi duyulmaz olur.
O denli ateşlidir ki konuşmaları, ihanetten ve intikamdan o kadar "kalpten" söz ederler ki konuşmaktan yana olmanız, onların gözünde "fabrika"yı bombalayacak bir terörist yapabilir sizi. Bu fabrikalardan çıkan kara dumanın insanı sadece kör ettiğini, bu fabrikanın hiçbir şey üretmediğini göstermeye yarayan bir bomba vardır elinizde, bilirler. Bu yüzden birbirlerinden de çok sizden nefret ederler.
Oysa yeryüzünde yürürken öğrendiğim başka bir şey daha var:
Var olmak için nefret edenlerin, yıkılmamak için öfkesini dik tutanların bile bir derdi vardır içinde. Uyur içlerinde. En büyük öfkeler, en büyük zaaflardan kaynaklanır. Ve aslında en kanlı ağızların bile kalplerinin karanlığında affetmek ve affedilmekle ilgili, zayıflık olarak görüp sakladıkları bir cümle durur.
Ne ki dünyayı, kalbimizin dibinde saklanan cümleler yönetmedi hiç. Hatta belki de umarsız bir çabadır o uyuyan dertlerden söz etmek. Ama bir kere söylendiğinde görürsünüz siz de hakikatli söz, hızlı yayılan bir salgın gibi herkesi ele geçirecektir.

Mihmandarım Isabelle donup kaldı. Soruyu nasıl tercüme etmesi gerektiğini, hatta hiç tercüme etmemeyi düşünüyordu ihtimal. Oysa Türkçe konuşsam da söylediklerim arasında "ASALA" sözcüğü geçtiği çok belliydi ve karşımda oturan Ara Toranyan neyi sorduğumu zaten çoktan anlamıştı. Başını "hayır" anlamında uzun uzun salladı:
"Üye demeyelim. Ama ASALA'nın çok yakınındaydım."
Toranyan bir zamanlar ASALA üyesi olduğunu kabul etmese de onunla ilgili bütün yazılanlar tam tersini söylüyordu.
Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görürken başladığı politik faaliyetin onu ASALA'nın politik kanadı MNA'nın lideri yaptığını herkes biliyordu.
Fakat şimdi, Paris'te, bir "cafe"de elinde tuttuğu Nouvelles Armenie dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaparken, sakin ve orta yaşını geçmiş bir adam olarak sanki öyle bir şeyi hiç yaşamamış gibiydi. Hatta ASALA'yı affetmemiz için konuşur gibi:

'Başka seçenek yoktu'
"ASALA, biliyorsunuz, kendisini lağvetmiş bir örgüttür. Ben de ASALA'yı 'şiddet için şiddet' demeye başladığında terk ettim."
Toranyan öne eğildi, artık iyiden iyiye "açıklıyordu":
"ASALA, Ermeni meselesinin başı veya sonu değildir. Bir sessizlik duvarı vardı, burada ve Türkiye'de. Başlangıçta örgüt bu duvarı yıkmakta pozitif rol oynadı. Daha doğrusu başka seçeneğimiz yoktu. Sorunu halının altından çıkarıp ortaya koymamız gerekiyordu."
Bu yöntemlerin nelere yol açtığını görüp eleştiren biri olarak 35 yıl boyunca ve hâlâ bu mesele üzerine çalışmak nasıl bir şeydi peki?
"Bu benim için bir yemin. 'Soykırım' demek benim her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor. Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette."
Sorulara çok ama çok uzun sessizliklerden sonra cevap veren Toranyan, bu kez soru beklemeden anlatıyordu:

Zor soru ve farklı bir portre
"Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması."
En son dedesinin gördüğü Türkiye'ye gidip gitmediğini soruyorum Toranyan'a. Hiç susmadığı kadar uzun susuyor:
"Bu soruların en zoru. Bir gün 'soykırım' heykeli diktiklerinde... Yani daha çok zamanım var!"
Ermenistan ise, varlığından mutlu olduğu uzak ve yabancı bir ülke Toranyan için:
"Diasporada olmak çok zordur. Biz yıllarca, köklerimiz olmadığı için işkence gördük. İçimizde hep bir anavatan, var olunacak bir ülke ihtiyacı hissettik. Bu acıyı anlamanız mümkün değil."
Anneannesinin geldiği Van'ı anlatıyor Toranyan, annesinin doğduğu İzmir'i, terk ettikleri İstanbul'u... Ve o daha hiçbirini görmedi! Sözü bile edilemez bir korku olarak söz ediyor Türkiye'ye gitmekten Toranyan, neredeyse titreyerek. Bu adamın bir zamanlar Türkiyeli diplomatlara suikastlar düzenleyen, Orly Havalanı'nda bomba patlatan bir örgütün yakınından bile geçtiğine inanası gelmiyor insanın. Ya da belki öfke demlendikçe insanın içinde başka bir şeye dönüşüyor.
"Köksüzlüğün işkencesini" aynada yüzünü görmek için öfkeyle suladığı günler, şimdi foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'ın istediği pozları vermeye çalışan, hiç kapris yapmayan bu adamdan çoktan gitmişe benziyor. Dergisini gösteriyor, yavaş yavaş, hevesle...

Toranyan kimdir?

Ara Toranyan, ASALA'nın kurucu beyinlerinden. Ama 80'lerde "ASALA Ermeni davasına ihanet etmiş bir örgüttür" diyerek örgütten ayrıldı. Orly Havalanı'ndaki patlamayı, "Faşist bir saldırı" diyerek kınadı. Abdullah Çatlı'nın kızı Gökçen Çatlı'nın yazdığı "Çelik Çekirdek" kitabına göre Çatlı'nın kurduğu örgütün ilk işi 1981 yılında Toranyan'a suikast düzenlemekti. Devletin "ASALA Operasyonu" belgesine göre ise Toranyan'a 1984'te iki suikast düzenlendi. Ama Toranyan kendisine hiç saldırı düzenlenmediğini açıkladı.

'Diasporanın gücü abartılıyor'

200 Ermeni derneğinin oluşturduğu konfederasyonun başkanı Alexis Govsiyan, Türkiye'de diasporanın gücünün abartıldığını söylüyor: Biz sandığınız kadar güçlü değiliz. Siz bizim Tanrı'yla konuştuğumuzu mu sanıyorsunuz?



Yazar Ernest Hemingway'in bir zamanlar içki parası için, barında boks maçı yapmak zorunda kaldığı Select Cafe'de, Pangaltı Lisesi'ni anlatıyor Alexis Govsiyan. Bir edebiyat dersinde öğretmene niye bütün önemli Ermenilerin 1915'ten sonra ortadan kaybolduğunu sorduğunu, öğretmenin onu dersten sonra yanına çağırdığını, başının belaya girdiğini sanıp korktuğunu, sonra kimseye anlatmaması şartıyla öğretmenin 1915'ten söz ettiğini...
"Eğer 1915 hakkında konuşabilseydim, terk edemezdim Türkiye'yi" diyor Alexis Govsiyan, tatlı bir gençlik hatırası gibi kırık dökük kalmış Türkçe sözcükleri de karıştırarak araya.
Oysa biraz önceden beri "soykırım" üzerine kurduğu ödünsüz cümleleri dinleyen biri asla onun ilk gençliğini İstanbul'da geçirdiğini tahmin edemezdi. "Diaspora, Anadolu'dur" dedi Govsiyan ve ekledi sonra:
"Bu mesele Türklerle Ermeniler arasında değildir. Bu, siyasi bir meseledir."

'İnkâr ederek olmaz'
Oysa bu "siyasi meseleyi" şimdi o da oğullarına anlatıyor. Peki bir diaspora Ermenisi geçmişi yeni kuşaklarda yeniden üretmek için hangi yaşları tercih eder?
"Oğullarıma 12-13 yaşına geldiklerinde anlattım. Ama anlatırken Türklere öfke duymamaları gerektiğini söyledim."
Bu mümkün müdür? Bir çocuğun "katilleri" olarak sunulan insanlara karşı soğukkanlı bir mesafe alabilmesi? Yetişkinlerin bile soğukkanlı olmadığı böyle bir meselede, mümkün müdür?
"Bekleyelim, başka şeylerden söz edelim, bugünden, yarından konuşalım. Bunlara tamam, ama geçmişi unutarak ya da inkâr ederek asla olmaz bu."
Yani "soykırım meselesi" konuşmanın ön koşulu:

'Duygusal bir mesele'
"Ön koşulu değil, ama gereklilik. Güven oluşması için bu gerekiyor. Kaldı ki yasayı tam desteklediğim bile söylenemez. Bence 'soykırım'ı reddetmek bir insanı suçlu değil, sadece deli yapar."
Türkiye tarafı da tazminat ve mal talebi konusunda güvensizlik duyuyor diasporaya:
"Türkiye'de bu işlerle ilgilenen herkes aslında biliyor ki mal talebi filan olamaz. Bu, bizim için duygusal bir mesele. 'Soykırım' her reddedildiğinde bizim için tekrar yaşanıyor."
Yok sayıldıkça var olan insanlar mı o zaman diaspora?
"Tabii ki öyle. 'Soykırım' bizim tek varlık nedenimiz değil. Türkiye'nin sürekli reddetmesi, Talat Paşa Komitesi gibi çalışmalar bizi bu hale getiriyor. Türkiye'dekiler diasporanın gücünü abartıyor. Biz, sizin sandığınız kadar güçlü değiliz."
Anlatıyorum ona, Türkiye'de Orhan Pamuk'un Nobel'i Ermeni lobisi sayesinde aldığını düşünenler olduğunu:
"Bu inanılmaz! Ne sanıyorlar? Tanrı'yla her gün konuştuğumuzu mu? Evet bazen konuşup havanın nasıl olmasını istediğimizi de söylüyoruz!"

Talat Paşa Komitesi ile Ermeni lobisi 'maçı'

Diğer adıyla "Ermeni Belgeleriyle Ermeni Soykırımı Yalanı-Büyük Proje 2006." Projenin amacı "Ermeni meselesiyle ilgili belgelerin ulusal amaçlar için yayımlanması, sempozyumlar ve kampanyalar düzenlenmesi, Türkiye'nin ulusal tezlerini doğrulayan belgelerin dünya kamuoyuna sunulması. Temel fikir, "Batılı devletlerin Türkiye'ye karşı yalan ve iftira kampanyaları düzenledikleri."
Talat Paşa Harekâtı Danışma Kurulu'ndaki isimlerden bazıları şöyle: Başkan Rauf Denktaş, ATO Başkanı Sinan Aygün, İÜ eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek, Prof. Erol Manisalı, Hür Parti Genel Başkanı Yaşar Okuyan, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş.

Proje bütçesi 2 milyon YTL.
Ermeni lobisinin de kurduğu benzeri gruplar var. Fakat acılar üzerinde yapılan bu "maçta" Ermeni toplumu açık ara önde. Örneğin şimdiye kadar "soykırım" iddiasını savunan 28 bin çalışma yayımlanmışken, Türk tezini savunan sadece 700 eser bulunuyor. Bu durumu bir maç olarak görenlerin "vatan haini" ilan ettiği, zaten yasaların da peşlerini bırakmadığı, Türkiye'de son 4 yılda yayımlanan 25 çalışma var ki bunlar "soykırım"ın varlığını savunuyorlar.
Önemle belirtmek lazım. Bu duruma "maç" diyen ben değilim. Türk tezini ispatlamaya çalışan internet sitelerinde "Maça 1-0 yenik başladık" cümlesine sık sık rastlanıyor.

YARIN
'Öteki' diaspora: 'Diaspora adına konuşanlar bizi temsil etmiyor.'
Soykırımı inkâr yasasına kızan Ermeniler konuştu...


 

Ağlamaya inanmak

İnsan her gün öğrenir elbette. Ama uzun süredir bu meslekle ilgili, şöyle insanı öğrendiğine hayret ettiren türden bir şey öğrenmemişim sanırım. Dün anladım bunu.
Tuhaftır bu durum. Baştan kendini ne kadar uyarsan da, zeminin ne kadar sağlam, meyanın ne kadar karar olsa da insan zafer sarhoşluğuna düşebilir bir an için bile olsa. Yazı ile uğraşanların ise o anı, maalesef, tarihe geçer. Yazı kalır çünkü. Hatan kalır. Yıllar sonra dönüp dönüp seni bulabilir.
O bakımdan yazı ile uğraşanların terbiyesi, bana göre, diğer insanlarınkinden daha da acımasız, daha da tavizsiz olmalıdır. Dün gazetede başlayan yazı dizisini görmüşsünüzdür umarım. Ermeni diasporasının en güçlü ismi, Fransa'nın yakın gelecekteki muhtemel başbakanı, Türkiye'yi ayağa kaldıran "soykırımı inkâr yasası"nın mimarı Patrick Deveciyan'la konuşmuştum.
Röportajın sonunda Deveciyan'ın gözleri doluyordu. Röportajın sonu sizin okuduğunuz gibi bitmiyordu aslında. "Bu gözyaşları gerçek miydi acaba?" diye soruyordum. O anın gerçek olduğunu anlatmak için yapıyordum bunu güya.
Ama yazılı olunca bazen bazı şeyler yanlış anlaşılabilir. Ki anlaşılmasın diye işte Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin dedi ki bana: "Gözyaşına inanmamak sana yakışmaz."
Uzun süredir ilk kez susup hayret ettim işte. Ve böylece öğrendim, yazı terbiyen ne kadar güçlü olursa olsun her seferinde dönüp bakmalısın kendine. Yaptığın işten memnun olmanın 'havası' ona en yüz vermediğin zaman bile vurabilir insanı.
Bir de elbette insanın, ne kadar büyük olursa zaferi, yanında dirseğinden çekip "Kendine gel" diyen, doğru dürüst insanları olmalı...

Ağlama kuramı
Üstelik tuhaftır, bütün gözyaşlarına inanırım ben. Ağlamanın kendisine de inanırım. Gövdeden süzülüp gelen o özün göz gibi, nur gibi akması mucizevidir aslında. Tedavi edicidir. Sadece ağlayanı değil, birlikte ağlanırsa birlikte ağlayanların ilişkisini de tedavi eder. Ve ben Ermeni meselesinde şimdi, Ermenistan'a gittikten, Türkiye'deki Ermenilerle konuştuktan ve en son Paris'te "konuşmazlar" denen diasporayla buluştuktan sonra anladım ki, ağlamak çözecek bizim hallerimizi. Naif ve siyaseti yok sayan bir şey değil bu, hakiki bir gerçeklikten söz ediyorum aslında.

Uzlaşma niyeti
Çünkü anladım ki ve siz de yazı dizisini okudukça anlayacaksınız ki, aslında "hakikat" gerekmiyor bize. Kavgalı olan halklar, toplumlar arasında gereken tek şey uzlaşma niyeti bir bakıma. Acıyı ortaklaştırmak ve üzerini toprakla örtebilmek için bize gereken bir ritüel. Bir affetme ritüeli. Karşındakini ve kendini affetme anı gerekiyor bize. Yazı dizisini okudukça göreceksiniz ki, insanlığın yeni tecrübeleri, bilimsel çalışmalar da bunu söylüyor bize.
İnsan dönüp dolaşıp o kadar bilgiden, o kadar kitaptan, o kadar siyaset ve tarih bilimi teorisinden geçip sonunda kendine geliyor belki. Dönüp gözyaşına ve onun akıl almaz samimiyetine, mucizesine inanıyor. Göreceksiniz okudukça...
Bir de elbette bizim de, onların da dirseklerinden çekip "Kendine gel" diyecek doğru dürüst insanlara ihtiyacımız var. Ancak cahiller yüksek sesle ve kesin konuşurlar. Hakikati sezenlerin zarif ve kısıktır biraz sesi. Fakat o zarif ve kısık seslerin söyledikleri öyle bir sızar ki dünya tarihine, bütün sonuçlar ve dengeler değişir. Şimdi Ermeni ve Türk halkı arasındaki ilişkide böyle seslere ihtiyacımız var...

 

MILLIYET ECE TEMELKURAN 17/11/2006

 

ÖNETMEN SERGE AVEDİKYAN, 'NİYE BİRBİRİMİZİ SUÇLUYORUZ?' DİYE SORUP EKLİYOR:

Bir araya gelerek iktidarları suçlayalım



'Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türkü, 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız' diyen Avedikyan, diasporayı da şöyle eleştiriyor: Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur. Bütün varlıklarını, kimliklerini 'soykırım' meselesi üzerine kuranları düşünerek kullanıyorum 'patolojik' sözcüğünü.


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 3
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Ne bağır ne de sus...

Bir şehri, o şehirde birini seviyorsan seversin aslında. Birinden korkarsan bütün şehirden korkarsın. Bir şey bırakmışsan bir şehirde, yarım kalmış bir şey, şehir bırakmaz yakanı, geri dönersin mutlaka. Döndürür hayat.
İşte diaspora'da da İstanbul görmüş veya Anadolu'da bir şeyini bırakmış, buralarda dostları olanların hikâyeleri başka, burada korktukları birini hayal edenlerin hikâyeleri bambaşka. İstanbul'da ilk rakısını içmiş bir adamsa eğer konuştuğunuz kişi görürsünüz ki malum yasa Türkiye'yi nasıl altüst ettiyse onu da etmiş. Hani, "Bu kadarı da olmaz ki" demiş içinden ilk aldığında haberi.
Şimdi, tarihin bu noktasında bir kuşak susmuş, bir kuşak bağırmışken yeni sesler diriliyor: Sadece konuşmak isteyen sesler bunlar. Diasporada hava değişiyor bir bakıma. Çünkü bazıları artık ne bağırmak, ne susmak; sadece konuşmak istediklerini söylüyor. Bazıları içinden söylüyor bunu, bazıları ise sesli. Yani sanıldığı gibi yekpare ve hep birlikte aynı şeyi düşünen insanlar değil diaspora; hep bize gösterilmek istendiği gibi. Ve sesli konuşanlar, konuşmak istediklerini söyleyenler çoğaldıkça biçimi değişiyor diasporanın. Üstelik Paris'ten anlaşılan o ki artık konuşanlar giderek ve hızla çoğalıyor.
Ne bağırmak, ne susmak isteyenler çoğaldıkça da iki tarafta, düşmanlık üzerine hayatını ve kariyerini kuranlar yok olma tehdidini daha çok hissediyor. Belki de bu yüzdendir zaten, iki tarafın "bağırıcıları" bugünlerde hiç olmadıkları kadar öfkeleniyor.

"Fransızlar bu yasayı Ermenilerin güzel gözleri için çıkarmadılar elbette. Ama bizim gözlerimiz de güzeldir hani, o ayrı!"
Yaşayan en önemli felsefecilerden, kendisi de etnik çatışmalardan çok çekmiş, Slovenyalı Slavoj Zizek, insanlar arasında tarih katmanlarıyla kemikleşmiş etnik gerilimleri kırabilecek yöntemlerden birinin düşmanlıkları yaratan yargılarla alay etmek olduğunu söyler. Der ki, "Eğer problemli iki tarafın birbirini suçlamakta kullandığı sözleri 'biz' dalga geçerek, birlikte gülerek yinelersek, onların içi boşalacaktır."
Yönetmen Serge Avedikyan'la konuşmaya başlar başlamaz, her iki tarafın da "sert ağabeyleriyle" dalga geçmemiz ve giderek iki tarafın da "sert ağabeylerinin" argümanlarının manasızlaşmasını Zizek görmeliydi. Bol gülüşmeli konuşmanın bu kadar neşeli olmasının bir sebebi de Avedikyan'ın 15 yaşına kadar Ermenistan'da yaşamış olması, Türkiye'yi, Ermenistan'ı ve diasporayı da iyi bilmesiydi. Bu yüzden öyle diyordu zaten:
"Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur."

'Küçük jest bekleniyor'
"Aman Bay Avedikyan, dikkat edin, başınız belaya girecek" der demez de açıklamaya başladı:
"Yoo, gerçekten öyle. Bütün varlıklarını, kimliklerini 'soykırım' meselesi üzerine kuran insanları düşünerek kullanıyorum patolojik sözcüğünü. Ama bunun yanı sıra bu bizim için bir haysiyet meselesi.
Şu da var; Türkiye'den gelecek sembolik bir jeste ihtiyacı var burada yaşayan insanların. Bu jestin illa da 'soykırım' sözcüğünü içermesi gerekmiyor. Ama ne zaman bir film festivali için Türkiye'ye gitsem, gazeteciler, 'Bir savaştı. Yaşandı bitti. İnsanlar öldü' diyor. Ben de şöyle cevap veriyorum:
'Yahu siz bu meselenin beni eğlendirdiğini mi sanıyorsunuz?'
Çünkü ben de yoruldum bu 'soykırım' meselesinden. Bu yüzden diyalog önemli. Zaten bu yüzden böyle filmler yapıyorum."
Nasıl filmler? Serge Avedikyan, hemen her diaspora Ermenisi için bir mit olan "dedesinin köyüne gitme" işini bütün korkuları bir kenara bırakarak gerçekleştirmiş biri. Avedikyan kendisiyle de dalga geçiyor:

17 yılda büyük değişim
"Modern Türkiye'nin en son turistik aktivitesi! Ermeniler dedelerinin köylerini görüyor!"
1987 yılında ilk kez Bursa yakınlarındaki Sölöz köyüne gittiğinde ufak tefek çekimler yapmış. Ama sonra:
"Belediye başkanı çekimi engelledi. Mezartaşlarını görüntülememi istemediler. Anlıyorum. Korkuyorlar. Bir sonucu olacağını sanıyorlar. Normaldir. Ben de 17 yıl bekledim. 2003'te Bursa'da bir festivale davet edildiğimde farkı gördüm. Bu kez Sölöz'deki köylüler benimle konuşmak istediler.
O köy de yaşayanlar da Yunanistan'dan mübadele ile gelen Pomaklar. Onlar da biliyor sürgün olmak ne demek. Oturdukları evlerde yaşamış insanların torunlarıyla tanışmak istiyorlar. Ben de bir dernek kurma önerisi getirdim. Köydeki hafızayı canlı tutmak için, köylülerle Ermeniler birlikte çalışacaklar."

'Mübadele konuşulmuyor'
Avedikyan hikayenin burasında pek de sözü edilmeyen bir hakikatten söz ediyor:
"Dedemin köyü Sölüz'den, Gemlik ve Gürle'den giden Ermeniler 'soykırım' nedeniyle gitmediler. Onları oradan gönderen mübadeledir. Diaspora bundan hiç söz etmez. Yani aslında 1915'ten kurtulan Ermeniler Türkiye'de yaşamaya devam etmişler. Yani mübadele olmasaydı orada yaşıyor olacaklardı şimdi, anlıyor musunuz?"
Avedikyan'ın çektiği film Fransa'da ve Türkiye'de gösterilecek. Diyor ki "Diaspora yeterince sert bulmayacak."
Niye peki?
"Film Ermenistan'da gösterildiğinde bir TV programında bana 'İyi Türklerden de söz ediyormuşsunuz filmde' dedi spiker. Provoke etmek istedi. Cevap verdim:
'Evet, doğru. Umarım daha da çok bahsederiz. Konya Valisi Celal Bey'in kendi hayatını tehlikeye atarak Ermenileri nasıl kurtardığından, Halep Valisi'nden, Ermenilere yardım eden diğer Türklerden.' Ben bunu Türklerin hoşuna gitmek için söylemiyorum. Gerçek bu olduğu için söylüyorum."

Yeni nesillere uyarı
Avedikyan, "yeni nesillerin suçlu olmadıklarını bilerek" konuşmaları gerektiğini söylüyor:
"Niye birbirimizi suçluyoruz ki? Bir araya gelip iktidarları suçlamalıyız. Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türk'ü 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız."
"Kesinlikle 'soykırımla' ilgili değil" dediği filminin Türkiye'de gösterilmesini çok istiyor, Avedikyan. Çünkü Türkiye görsün istiyor, kendi hikâyesiyle aslında yüzleşebildiğini. Diasporanın da Türkiye'deki insanların bu hikâyeleri paylaşırken ne kadar samimi olduklarını görsün istiyor...

ARTO KİLİMLİ İLE BAHÇESİNDEKİ MİNİ 'ŞAPEL'DE KONUŞTUK

Yüz yıllık kilimin hikâyesi

Arto duvardaki kilim torbayı gösterip 'Dedemin evrak çantasıymış' diyor ve Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının İstanbul'daki halı dükkânını anlatıyor, sert konuşanları eleştiriyor



"Buraya gelip de sürünen daha öfkelidir. Ama İstanbul'u biliyorsan, dostların varsa öyle hissetmesin."
Ermenistan'da tanıştığımız, sonra Paris'te yeniden karşılaştığımız Arto Kilimli, uzun uzun anlatıyor Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının Kapalıçarşı'daki halı dükkânını, bir gün dükkânın nasıl yandığını, Paris'e geldiğini, diaspora hikâyelerinin de, tavrının da hiç birbirine benzemediğini... Evinin arka bahçesindeki "dünyanın en küçük şapelinde" Ermenistan'dan mumlar, Türkiye'den "seccadeler", Arto Bey'de ise bitmiyor şakalar:

'Bakma sert konuşanlara'
"Şapeldeki aynanın içinde silüet halinde İsa resmi var. Diyorum ki insanlara, 'Ancak inananlar görebilir.' Nasıl seviniyorlar gördüklerinde, görsen!"
Arto Bey ne dindar, ne Ermeni kimliğine yapışıyor. İnandığı bir tek şey var, insanlar. İnsanların konuşabileceğini düşünüyor:
"Bakma buradaki çok sert konuşanlara. Çoğu Türkiye'ye gitmemiştir. Korkarlar gitmekten. Sanıyorlar ki Türkiye'de Ermeni oldukları için başlarına bir şey gelecek. Çok zengin bir arkadaşım, yıllar sonra Türkiye'ye gittiğinde, garson kızmasın da başları belaya girmesin diye kokmuş eti yemiş hapır hupur. Ne olacak halbuki? Hiç!"
Sonra Arto Bey bize yüz yıllık bir kilim torbayı gösteriyor, duvarda asılı. "Dedemin evrak çantasıymış bu" diyor, üzerinde Ermenice "Kilimliyan" yazıyor:

Dostlar kırılmasın
"Ben bunu çok para vererek satın almak zorunda kaldım. Öyle olmasaydı keşke."
Arto Bey'le uzun uzun konuşuyoruz, dalga geçiyoruz; hatta sertlik yanlılarıyla. Ama en son şunu diyor Arto Bey:
"Aman dikkat et de Türkiye'de kızmasınlar bana."
Söylediklerinin diasporada birlikte yaşadığı Ermenileri değil, Türkiye'deki dostlarını kırmasından korkuyor daha çok. Nereyi kırmaktan sakınıyorsan, oraya ait değil misindir aslında? İnsan duvardaki Anadolu halılarına baktıkça bunu düşünüyor...

YARIN
Şair Donikyan: Ben çocuklarımın çocukluğunu çalmam.
'Diaspora Fransa'nın suçunu unuttu.
Fransız aydınları şaşkın.

ECE TEMEKURAN MILLIYET 18/11/06

 

ŞAİR DENIS DONIKYAN'LA DİASPORANIN DAHA ÖNCE KONUŞMADIKLARINI KONUŞUYORUZ:

Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...

 

Diasporadakilerin, 'annelerinin sürgünlüğünü yaşadığını, annelerinin hikâyelerinin de çocukluklarının hikâyeleri' olduğunu söyledim. Şaşırdı Donikyan ve 'Evet, doğru' diyerek devam etti: 'Ben burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ben çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluk hikâyeleri bana da çocukluğumu kaybettirdi'


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 4
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Bir çocukluk acısıdır 1915...

Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse dua okur gibi ezberden ve vect ile anlatırken, anlatırken, anlatırken... Sonunda, bir röportajın ortasında farkına vardım birden:
Bütün bu insanların, öfke ve nefretle konuşan diasporanın içindeki acı, belki de hiç farkında olmadıkları bir yerden besleniyor.
Farkına vardım ki, çocukluklarında onlara anlatılanlar, anlatanın da çocukluğunda geçti. Yani onlara anlatılanlar çocukluk hikâyeleri...
Annelerinin anlattıkları hikâyeler üzerine, o hikâyelerdeki acı üzerine, o hikâyelerdeki terk edilmiş muhteşem ülke üzerine kurdukları hayatları aslında çocuklukla ilgili.
Anladım ki diaspora, çocukluk hikâyeleri üzerinde duruyor aslında. Bir çocuk acımasızlığıyla, bir çocuk naifliğiyle yaşanan, hatırlanan hikâyelerin üzerinde. Çocukken çok acı şeyler görmüş insanların, çocukkenki evlerini hatırlayan insanların, o insanların çocuklarına çocukken anlattıkları hikâyeler üzerine.
Niye şimdiye kadar kimse söylemedi bunu? Diasporanın öfkeye dönüşen hissiyatının aslında bir çocuk hissiyatı olduğunu, hakikatin söylenmesini istemenin yanı sıra...
Yani bu koca koca adamlar, kadınlar, aslında eski çocukların anlattıkları hikâyelerle yaşıyorlar. Siz çocukkenki evinizi nasıl ılık hatırlıyorsanız, o tatlar nasıl benzersizmiş ve bir daha asla ulaşılamazmış gibi geliyorsa size, diasporanın Türkiye'si de öyle.
Siz çocukken canınızın yandığı, hiçbir şey yapamadığınız bir anı nasıl korkunç, üzerine konuşulamaz derecede dehşet verici bulup saklıyorsanız içinizde, 1915 de öyle. 1915'in bıraktığı ve diasporayı yöneten temel duygu bir çocuğun çektiği acı kadar güçlü yani. Çocukken annenizin, babanızın ölmesi kadar güçlü...
Bu yüzden işte, çocuklukları bu kayıp çocukluk hikâyeleriyle çalınmış olanlar, en sertleri bile 1915'ten söz ederken ağlayabiliyor. Çünkü çocuklukta alınan bir yara onlara da çocukluklarında verildiği için acıları hiç geçmiyor.
İnsanlar çocukluk yaralarından öfkeler yapar büyüdüğünde. Yetişkinler ağlamaz çünkü, bağırır, kızar, karşı koyar, hesap sorar. Yaralarımız organlarımızla karıştığında zaten artık dönüp tamiri de mümkün değildir onların. Bir hayat belki de yara üzerine kuruludur. Yara tamir edilse artık üzerine kurduğumuz hayatımız da yok olur... Ve bu, bilirsiniz belki, çok korkunçtur, çok.



Uzun uzun konuşuyordu, 1915 üzerine tartışmaların yapıldığı bir internet sitesinin kurucusu ve şair Denis Donikyan. Kızgın kızgın, öfkeli öfkeli, hatta bazı anlarda hesap bile sorarak. Çok yorgundum doğrusu, soru soracak halim de yoktu pek.
Fakat sonra o konuşurken, kullandığı sözcüklerle değişen yüzünü incelemeye başladım.
Başka şeylerden konuşurken orta yaşlı olan bu adamın yüzü, 1915'ten söz ederken acı çeken, öfkeli bir çocuk gibiydi. Ancak bir çocuğun yanabileceği kadar yanmış canı gibi. Bir anda anladım ki işte o zaman, o kadar insanla konuştuktan sonra, bütün bu hikâyeleri onlar çocukken duydular. Çocukluklarındaki gibi taşıyorlardı içlerinde, dinlediklerini. Üstelik onlara da çocukluk hikâyeleri anlatılmıştı, bir çocuğun acısıyla. Annelerinin çocukluklarını kurtarmak isteyen çocuklardı diaspora, imkânsız bir acıyı tedavi etmeye çalışan. Bu öfke de oradandı. Annenizin çocukluğu alınsa siz de yalınkılıç gitmez misiniz alanın üzerine?

'Ben sürgün edilmedim'
"Evet" dedi Donikyan ve şaşırdı, "Evet!"
İlk kez böyle bir şey duyduğunu söyledi, bunu daha önce hiç düşünmediğini, ne acayip olduğunu, ne doğru... Böylece kekeledik bir süre karşılıklı. Tökezledik. Sonra o bu yeni bakış açısı ışığında bakmaya başladı kendine, geçmişine, yazdıklarına:
"Doğru. Yoksa ben niye sürgün üzerine yazayım ki? Burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ama, işte..."
Ama işte ile başlıyor zaten hikâye. Donikyan ve diasporadaki diğerleri "annelerinin sürgünlüğünü" yaşıyorlar hâlâ kendileri Fransız vatandaşı olmalarına rağmen. Donikyan sarsıldı ve itiraf etti:
"Biliyor musunuz? Ben kendi çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluğuna dair hikâyeler bana da çocukluğumu kaybettirdi. Benim çocuklarımınki de çalınsın istemedim. Ben kendim çektim bu acıyı. Niye onlar çeksin ki? Ama annem anlatmış onlara da... Böylece oluyoruz işte."
Ne oluyorlar?
Denis Donikyan, "yeryüzünün evsizleri" diyor buna.
Bir kuşağın acısı acaba kaç kuşağı yakar?
Hikâye çok acısıysa kuşakları, kuşaklar boyunca insanları yakmayı hak mı eder?
Ben bunları düşünüyorum ve anneleri için acı çeken çocukları ama Donikyan ona söylediklerim üzerine düşünüyordu hâlâ:
"Annemler aynı köyden geldikleri insanlarla oturup o köyü konuşurlardı. Kusursuz bir yer olarak anlatılırdı oraları. Terk etmek zorunda bırakıldıkları için de o kadar güzel bir ülkeydi anlattıkları elbette. Ama Ermenistan sınırı bu hikâyeleri çocukken dinledikçe benim beynimde bir mite dönüştü. Tabii ki yalandı bunlar. O köyler, o ülke o kadar kusursuz değildi. Bizim kuşağımız yalan kuşağıdır aslında bu yüzden."
Şaşırıyorum. Donikyan fazla hızlı ilerlemeye başlıyor. Üstelik sorularla onu getirdiğim noktada da durmuyor, devam ediyor:

Kayıp çocukluklar ülkesi
"Aslında biz mitolojik bir ülke için mücadele ediyoruz. Doğrusu Ermenilerin biraz deli olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü insanların olmaları gereken yerde olmadıkları fikri üzerine bütün var oluşlarını kurmaları son derece tuhaf bir durum."
O zaman "Çocukların ülkesi" diyorum Donikyan'a, "Diaspora bir kayıp çocukluklar ülkesi"...
Sonra konuştuğum onca öfkeli adamı düşünüyorum. Ermenistan'da, Paris'te...
Bir çocuğa acı anılar verdiğinizde aldığınız hep hesap soran bir yetişkin olmaz mı? Belki de bu hikâye, hiç değilse bu hikâyenin üzerinde durduğu duygusal zemin tamı tamına sadece bununla ilgili. Olabilir mi? Bunca öfke? Bir çocuğun çektiği acı çok büyüktür hep. Çünkü çocuk çok küçüktür, çok küçüktür dünyanın önünde...

'Fransa'ya da öfkeliler aslında'

Mihmandarım Isabelle Kortian, '1915 konusunda yıllarca konuşturmadılar insanları Fransa'da. Diaspora, Fransa'ya da öfkeli aslında ama bunu söylemiyorlar' diyor



"Bi' dakka! Bi' dakka!"
Denis Donikyan ile konuşurken ben, Donikyan çok öfkeli bir başlangıç yapmışken konuşmasına, "Her Ermeni bir lobidir", "Yasayı istemeyen tek bir Ermeni yok" derken, "soykırım" sözcüğünün üzerine bastırırken ve gençliğinde, "Büyük Ermenistan" projesi üzerine çalışan, politik olarak çok sert bir örgütün üyesi olduğunu söylerken mihmandarım Isabelle Kortian şaşırıyor.
Önce şaşırıp sonra sinirlenip "Bi dakka!" deyip giriyor araya ve devam ediyor:
"Bi dakka! Artık ben de konuşacağım. Türkiye'ye bu kadar öfkeli konuşurken, sanki bizi bir tek onlar susturmuş gibi konuşurken, siz hatırlamıyor musunuz Ermeni çocukların Fransa'da üstelik kiliselerden toplanıp gözaltına alındığını?!"
Sonra bir sigara çekiyor paketten hınçla:
"Artık biraz da ben konuşacağım!"
Devam ediyor:
"1915 konusunda konuşturmadılar insanları Fransa'da. Yıllarca 'soykırım' diyenleri bir kişi bile dinlemedi. 24 Nisan'da bildiri dağıtmaya çalışan gençler 1970'lerin sonunda polis tarafından hırpalanarak gözaltına alındı. Şimdi niyeyse, bu yasadan sonra kimse bunları hatırlamıyor."

'Gerçekler de bilinmeli'
Donikyan'ı bırakıyoruz. Konuşmaktan hep kaçınan Isabelle'i dinliyoruz artık:
"Yasaklamadılar belki ama kimse 'soykırımla' ilgili ne yazdıklarımızı bastı, ne söylediklerimizi dinledi."
40'lı yaşlarının başındaki ve aslında çok sakin bir kadın olan Isabelle, heyecanla devam ediyor hızını alınca:
"Diasporadaki öfke sadece Türkiye'ye değildir. Fransa'ya da öfkeliler. Çünkü buraya geldiler ve yaşamlarını kurdukları bu ülkede bile onları kimse dinlemedi. Ama şimdi, özellikle de bugünlerde artık kimse bunlardan söz etmiyor. Bizi susturan sadece Türkiye dış politikasıymış gibi konuşuyor herkes."
Isabelle'e "Hayaletlerin çocukları" diyorum "Diasporadakiler hayaletlerin çocukları gibi. Ve onların çocukluğu da kendi annelerini kurtarmaya adanmış olduğu için şimdi bu kadar adanmış insan var."
Isabelle tutkuyla konuşuyor:
"Ama gerçekler de bilinmeli. Bütün bunlar konuşulurken yaşadıkları, hatta vatandaşı oldukları ülkenin de onlara ne yaptığını görmeliler."
Gerçekler? Geçmişe ilişkin "gerçek" diye bir şeyden söz edilebilir mi? Gerçek nedir tartışmasının bir adım önüne, ötesine geçmeyi öneriyorum şimdi.
Gerçekler bulunsa, üzerinde uzlaşılsa "uzlaşılabilir" mi hayatta? Ya da geçmiş üzerine bir "gerçeklik" araştırması yapmak mümkün müdür? Affedilmek, affetmek, barışmak gerçeklerle mi ilgilidir hakikaten? O da yarına...

'Aptalca yasa karşısında Fransız aydınlar donakaldı'

"Tamamen aptalca!"
Bernard Dreano, gülerek anlattığı uzun hikâyenin sonunda böyle diyor. Eylülde Lyon'da yapılan, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti'nin organize ettiği "Yavaş yavaş- Gamatz gamatz" projesi kapsamındaki diyalog toplantılarında yaşananları anlatıyor. Lyon'daki sert çizgi Ermenilerin, Ermenistan ve Türkiye'den gelenlerin başlattığı diyalog projesini engellemek için belediyeye baskı yaptıklarını, sonra da Paris'te Bastille Meydanı'na gelen Türklerin izinsiz olarak soykırım karşıtı gösteri düzenlediklerini anlatarak:

'Düşünmek zorunda kaldılar'
"Bu kavgalar ve malum yasa yüzünden Fransız aydınları ilk kez ciddi olarak Ermeniler hakkında düşünmek zorunda kaldı. Doğrusu kimse de ne söyleyeceğini bilemiyor. Herkes donakaldı. Çünkü yasa kesinlikle saçmalık!"
Dreano, Orhan Pamuk'un Nobel aldığı ve Fransız meclisi yasayı çıkardığı gün Politis dergisinde bir yazı yazdı. Fransa'daki aydınların genel olarak ne düşündüğünü yansıtan yazıda Dreano şöyle diyor:
"Bu yasayı sadece sert Ermeni milliyetçileri istiyor. Yasanın Türkiye'deki Ermenileri rahatsız ettiği, tarih çalışmalarını engelleyeceği ortada. Bu yasa sadece milliyetçi Türklere ve Ermenilere gaz verecek. Yasa, korumaya çalıştığını söylediği tarihe ve adalete en büyük darbeyi vuracak. Ama ben biliyorum ki Kardeş Türküler, Türkiye'de Ermeni şair Çarentz'in şiirlerinden şarkılar söylemeye devam edecek. Ve bu, Ermeniler ile Türklerin geleceğine bu aptalca yasadan çok daha fazla hizmet edecek."

YARIN
"Diasporanın psikanalizden geçmesi gerek"
Ermeniler Türklerden niye korkar?
Gerçeğin ötesine geçebilmek...


 

Andropozlu âşık Miro

Erkeklerde oluyormuş, söylerler. Bir yaştan sonra hayata karşı bir kılıç kuşanma, "Allahallahallah!" dercesine ilişki âleminin üzerine yürüme, bir tür "yıkılmadım anksiyetesi"... Orta yaşlı kadınların bazen gülerek bazen efkârlanarak baktığı bir erkek hali. Ben de işte şimdi Miro adlı bir köpekte izliyorum bu hal-i pür melali. Fena. Çok fena.
Sabahları bir hışımla kalkıyor Miro. Arka bacakları yaşlılıktan yampiri azıcık. Samoed ile terrier kırması bir beyaz beyefendi. Bir gözü kocaman, siyah olduğu için adı Miro.
Neyse işte, Miro kalkıyor sabahları ve son derece iş bilir şekilde, ancak tango eğitmeni, ihtiyar bir beyefendinin bilebileceği bir şıklıkla tutuyor elimden, çıkarıyor beni dışarı. Güneş yeni doğmuşken, serin havada meşk ediyoruz kendisiyle.
Onun bir kendini rüzgâra verişi, güneşe doğru gözünü kısışı var ki, "Benim de heybetli zamanlarım vardı Ece Hanım" der gibi, "Bakmayınız şimdi böyle güçten kuvvetten düştüğüme". Sanırsın ki dönüp sigarasından bir nefes çekip kederle atacak izmariti yere. Sonra sıvı halde ağaç diplerine yazdığı uzun uzun mektuplarla hava atması var bana. O anda "Oluyor tabii ufak tefek maceralarımız hâlâ" demiyorsa ben de bu aşk işinden anlamıyorum hiç.
Sonra elbette ağaçların birinde noktayı koyarken diğer köpeklere yazdığı mektuplara dönüp bakışı var:
"Farkında mısın bilmiyorum ama her gün başka yollardan götürüyorum seni. İlişkimizin sıradanlaşmasını hiç istemem. Anlıyorsun değil mi bir tanem?"
Anlıyorum ben de. İhtiyarlıktan yavaşlayan bacaklarına göre yürüyorum.
Arjantin'de öğrenmiştim çünkü, ihtiyar bir adamla tango sırasında. Bazen de bırakmak gerekiyor dansı yönetme işini beyefendilere...
Miro Bey şimdi ihtiyarlığında geç kalmış bir aşkın peşinde, uçan kargalara havlıyor, çöpçülere, bana yaklaşanlara...
Biliyor onu beğendiğimi. Biliyor, hâlâ genç kızları sabahları peşinden parklara, bayırlara sürükleyecek kadar kuvvetli.

'Sakata' bakmak,sakat bakmak!

Tempo dergisi, Serdar Bilgili'nin fotoğraflarıyla bedensel engelliler (bu laftan da hiç hazzetmem aslında) için bir kampanya düzenledi: Engelleri kaldırma kampanyası. Yazarlardan da birer cümle aldılar, fotoğrafların anlattıklarına eklensin diye. Bu kampanya için konuşan "fotoğraflardan" biri "Ne demek?" demiş, "İçim fena oluyor bakamıyorum? Ne demek?"
Yaraya bakamaz insanlar kolay kolay, eksikliğe bakamaz. Bu acımaktan değildir. İçinin "fena" olması, insanoğlu sanıldığından daha insandır aslında, "Ben niye tamım?" diye vicdan acısı çekmektendir. Utanır insan. Oysa bilmemiz gereken şudur:
Kimse eksik ya da fazla değildir. Herkes kendine göredir yalnızca. Sen birini sevmekte zorlanırsın belki, o koşmakta. Sen dürüst olmakta mesele yaşarsın ihtimal, o elleriyle çay koymakta. Sen diyelim ki başka hayatlarda oyalanırsın kendi hayatın diye, onda seninki kadar çok ayak parmağı yoktur sadece.
Bakarken "fena" olmasın içiniz yani kolsuz ve bacaksız insanlara. Sadece bir içinizin olması yeterli aslında.

Business Channel'da soldan...

Normalde Derya Sazak, Fuat Keyman ve Nuray Mert'in sunduğu "Siyaset Pazarı" programına, Nuray Lübnan'da olduğu için libero oyuncu olarak katılacağız bu gece. Ele alınıp jonglörlük yapılacak konular şunlardır efendim:
Solun hali ne olacak, bizim halimiz ne olacak, Ermeni meselesi, Kürt meselesi ve de Allah artık ne verdiyse.
Ben olsaydım izlerdim. Çanak anten çekiyormuş, saat 21.00'de.
İyi eğlenceler dileriz...

 

ECE TEMEKURAN MILLIYET 19/11/06

 

 

 

 

Psikanalist yazar Piralyan:

Diasporadakilere psikanaliz gerekiyor

 

Piralyan, psikanalizin gerekliliğini şöyle açıklıyor: Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor. Türklerin de bunları duymayı kabullenmesi gerekiyor. Her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatan Helene Piralyan, 'Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli suçlandıkları için travma yaşadılar' diyor


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 5
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Gerçekler üzerinde tepinmek ya da...

Ermeniler ve Türkler ilişkisinde, meselesinde en cesur olanlar şimdiye kadar "Gerçekler ortaya çıksın" dedi. Ben de diyorum, hikâyeler anlatılsın, 1915'te olup bitenlere ad konmadan önce orada ne oldu, insanlar ne tür hikâyelerden geçtiler anlatsınlar, insanlar dinlesinler, gerçekler üzerinde duralım artık diye. Ama önce Ermenistan'da, sonra Paris'te diaspora ile konuşurken artık başka bir şeyin daha söylenmesi, bir adım daha atılması gerektiğini düşünmeye başladım.
Üzerine basılacak, Ermenilerle Türklerin üzerinde birlikte durabileceği bir gerçeklik zemini olabilir mi? Hatta bir adım daha atalım:
Gerçek ortaya çıksa uzlaşabilecek miyiz?
Bir seçim meselesi galiba. Bizi küstüren gerçekler üzerinde tepinip durmakla, geçmişte olanın acısını tedavi etmek arasında bir seçim bu. Çünkü...
Dünyada tıpkı Ermenilerle Türklerin yaşadıklarına benzer acı olayları yaşamış olan toplumların barışması, uzlaşması için nicedir bir yöntem var: Hakikat Komisyonları.

Hakikat gerekli mi?
Güney Afrika'da siyahlarla beyazlar arasında, Sierra Leone'de iç savaştan sonra denendi bu komisyonlar. Başarılı da oldular. Aralarındaki husumeti gidermek için tarafların hiçbir şeyden korkmadan konuştuğu komisyonlar, insanlık tarihinde yeni bir yöntem yaraları tedavi etmekte. İşte bu komisyonlar için ve onlar üzerinde çalışan Priscilla B. Hayner, 2002 yılında bir kitap yazdı: Konuşulamaz Gerçeklikler: Hakikat Komisyonlarının Zorluğuyla Yüzleşmek (Unspeakable Truth: Facing the challenge of truth commissions). Hayner'in kitapta, Sierra Leone deneyiminden sonra sorduğu soru şu:
Uzlaşmak için hakikate ihtiyacımız var mı?
Hakikati anlatmak mümkün mü?
Ancak kim kime ne yaptı, bu anlatılırsa mı uzlaşabiliriz? Yoksa tam da bunu yapmak uzlaşmayı engeller mi? Hayner, barışma, affetme ritüelleri öneriyor kitabında. Sierra Leone'dekilerin hiç hakikati anlatmadığını, ama en sonunda bir törenle barıştıklarını ve yaraların artık onları yönetmesine izin vermediklerini anlatıyor.

'Her çocuk yara alır'
İşte Paris'te ben de bunun üzerine şunu düşündüm:
Çocukluğumuzda aldığımız yaraların hesabını kimden sorarız? Artık o zamanki insanlar olmayan anne ve babalarımızdan mı? Hesap sormaktan öte yapmaya çalıştığımız çocukluk yaralarının sonuçlarını tedavi etmek değil midir büyüyünce? Her çocuk yara alır çünkü. Ve çocuğun hatırladığı gerçeğin ta kendisi olmayabilir. Ya da bizi yaralayan, bize yapılan şey değil, bizim ondan nasıl etkilendiğimizdir belki de. Yara oradadır, büyüyence yapabileceğimiz tek şey o yaranın bizi yönetmesine izin vermemektir.
Bu mümkün olabilir mi? Gerçeğin ne olduğu, kaç kişinin öldüğü, ne niyetle öldürüldükleri üzerine kavga etmektense uzlaşma isteğini ya da kavga yorgunluğunu karşılıklı kabul edip...
Çünkü yaralar geri döndürülemez aslında, ancak yaranın acısı tedavi edilir.
Bunları konuşmak gerek şimdi. Hep bir adım, bir adım daha ileri gitmeli.

***


"Sadece diasporada değil, Türk toplumu içinde de var bu hayaletler. Türkler de hayatlarının ve toplumlarının büyük parçasını kaybettiler."
Psikanalist ve yazar Helene Piralyan'a, diasporadaki sert tavır sahiplerini, öfkeli hayaletlerin çocukları gibi gördüğümü anlattım. Çocukluklarında kulaklarına bir acılı fısıltı olarak bırakılan seslerin hâlâonlara acı çektirdiğini düşündüğümü... Piralyan da böyle dedi işte:
"Belki Ermenilerin hayaletleri, ama Türklerin de üzerinde yaşıyor ve onları da rahatsız ediyorlar."

'İki toplum da travmatize'
Nedim Gürsel'in yazdığı bir cümleden söz ediyor Piralyan, Anadolu topraklarında çok fazla ceset olduğu ve cesetlerin uzayan tırnaklarının topraktan çıktığı, ölülerin yaşayanlardan daha canlı olduğu üzerine bir cümle. "Bu kadar ölü varken" diyorum, "O zaman nasıl konuşacağız sizce?"
Piralyan, "Tam şimdi yaptığımız gibi" diyor, "Tarihsel ve siyasi konuların ötesinde psikoloji düzeyinde konuşmalıyız. Eksik bir yas çalışmamız var birlikte yapmamız gereken, onu tamamlamalıyız" diyor. Sonra Piralyan bu eksik bıraktığımız yas için diasporaya düşeni söylüyor:
"Diasporadakilerin çocukluklarına dair psikanalizden geçmeleri gerekiyor. Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor. Türklerin de bu insanları duymayı kabul etmeleri gerekiyor. Çünkü dinledikleri, Türklerin içindeki bilinçdışı acıyı da ortaya çıkarabilir."
Piralyan her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatıyor:
"Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli suçlandıkları için travma yaşadılar."

'Korku kadar da aşk var'
Piralyan'a malum yasayı soruyorum. O yasa da bu kurban pisokojisinden mi kaynaklanıyor acaba?
"Mutlaka. Diasporadakiler bu yasanın onları korkularından koruyabileceğini zannediyor. Çocukluklarında dinledikleri hikâyeler yüzünden psikolojik olarak kendilerini hâlâ tehlikede hissediyorlar."
Fakat korku kadar aşk da var aslında. Diaspora tam da korktuğu ülkeye âşık. Piralyan diasporadaki Türk korkusunun çok somut olduğunu, tedavisinin yarım kaldığını, o topraklara duyulan aşkın da yarım bırakıldığını anlatıyor. Garip geliyor bir anda, yıllar yılı bütün politikaların, karşılıklı yapılan siyasetin bütün bu patolojiler üzerinde durması, yaraların bizi doksan yıl sonra da yönetmesi. "Kesinlikle" diyor Piralyan, "Bu yüzden analiz etmeliyiz zaten."
Sonra kendi kişisel deneyimini anlatıyor:

'Kendilerinden korkuyorlar'
"Ben de korkuyordum Türklerden. Ama sonra anladım ki Türklerden korkmuyorsunuz aslında, onlarla karşılaşmanın sizde uyandıracağı duygudan korkuyorsunuz. Farkında değiller, ama diasporadaki diyalog karşıtı insanlar aslında kendilerinden korkuyorlar."
Tuhaf bir şeydir bu. İnsan korkularından ayrılmaktan da korkar. Korkularıyla belirlediği yaşamının altının boşalacağını düşünür iyileşirse.
Piralyan da buradan devam ediyor:
"Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlar en çok."

Diaspora bizimle konuşmuyor

Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği Başkanı Metin Ümit, 'Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ermenistan'dan insanların bu birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor' diyor


"Kadın hakikaten korkuyormuş meğer!"
Metin Ümit gülerek söylüyor bunu. Paris'teki Ermeni bir kadının hâlâ Türklerden korktuğuna inanamayarak. Ve ekliyor sonra, "Çağırdık, toplantılarımıza geldi, gece eğlencelerimize geldi. Çok duygulandı sonra."
Ümit, Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği (ACORT) adlı bir örgütün yöneticisi. Eski solcu ağabeylerin köhnemiş sol geleneklerin sekterliğinden kurtulmuş bir dernek olarak, Fransa'da yaşayanların Fransa'daki hayata ve siyasete katılması gerekliliğini savunarak yaşayan bir dernek ACORT. Ama yine de "Başka bir dünya mümkündür" diyerek solda.
Metin Ümit de oradan bakıyor hem Türkiye'ye, hem de Ermeni meselesine:

'Paris'te protesto yanlış'
"2001'de Ermeni 'soykırımı'nı tanıyan yasa geçerken burada, Türkiye'de bu sayfaların açılması, tartışılması gerektiğine dair bir söylem tutturduk. Tamam, Türkiye'den tepki geldi. Ama buradaki diaspora da bizimle hiç konuşmak istemedi."
Ümit, Türkiye'ye en çok zarar veren şeyin Paris'te yapılan "soykırım yalandır" gösterileri olduğunu söylüyor. Çünkü şöyle:
"Buradaki çocuklar belki de hiç bilmiyordur ne olup bittiğini. Ama göçmenliğin ve yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla birikmiş bir öfkesi vardır. Gösteri oluyor diye gider, zaten bir şeylere, birilerine bağırmak istiyordur. Böyle gösteriler buradaki yoksulluk öfkesinden çok besleniyor. Fransa'da da bütün Türkler böyle düşünüyor zannediliyor."
Ümit, son çıkan soykırımı inkâr edenleri cezalandıran yasaya ise kesinlikle tepki verilmesi gerektiği görüşünde:
"Fransa'da kolonizasyonun iyi yanları da olduğunu söyleyen yasa böyle kitlesel tepkiler sonucunda kaldırıldı. Bu yasa da kaldırılabilir aslında."

'Birliktelik gösterilmeli'
Türk mahallesinde bizi bir gezintiye çıkaran Metin Ümit'le niyeyse en çok bu mahallede bulunan siyahların berberleri önünden geçiyoruz. Onlarca berberde, yüzlerce siyah rasta ördürüyor saçlarını. Bir yandan da diasporayı anlatıyor Ümit:
"Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ya da öyle gösteriliyor bize. Bu yüzden de Ermenistan'dan insanların gelip burada, Paris'te Türklerle konuşması ve bu birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor. Diasporanın böyle yasaları kendi çıkarları için çıkarttığının, Türkiye'deki Ermenileri kurban ettiğinin, Ermenistan'daki Ermenileri önemsemediğinin gösterilmesi gerekiyor Avrupa'ya."

YARIN
"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Çiftetelli Ermenico!

ECE TEMEKURAN MILLIYET 20/11/06

 

ESKİ POP-STAR, YENİ MEYHANECİ MARTEN YORGANZ'LA "FELEKTEN" GECE

'Türkiye'dekiler daha Ermeni kaldı!'

 

Paris'teki meyhanesinde Yeni Rakı eşliğinde Ermenice ve Türkçe şarkılar söyleyen Marten Yorganz, 'Ne 6-7 Eylül'ü, ne 'soykırım'ı. Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim' diyor. Diaspora hakkında konuşuyoruz. İstanbul'a yaptığı geziden söz ederek anlatıyor: Burada ne kilise var doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre...


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 6
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

'Ya sev ya terk et!'

Dil öyle bir değişir ki bir gün, o slogan bile bizim olur. Hep beraber yaşamak isteyenlerin, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenlerin olur, o en kendinden başka kimseyle yaşamak istemeyenlerin sloganı.
"Ve diaspora konuşuyor" yazı dizisi, hayaletlerin çocukları üzerine, yaşayanların artık konuşması için yaptığımız bu dizi sürerken, elbette tepkiler ve destek mektupları geldi. Tepki mektuplarından kıymetli olanları "Ama biz de öldürüldük" diye başlıyordu.
Doğrudur, onlar da anlatılmalı bir gün. Suçlana suçlana acısı gayrı meşru ilan edilmiş insanlar da konuşmalı, doğrudur. Destek mektuplarından ise bilhassa doğu illerinden gelenlerden bazıları vardı ki, nicedir saklanmış bir kaybın yasını tel tel, uzun uzun çözer gibiydi. Saçlarını taraya taraya ağlayan kadınlar gibi...
Kim bilir belki de siz, tıpkı benim Paris'e gitmeden önce söylediğim gibi, "Bu konunun bizimle ne ilgisi var? Niye bir şey hissetmeliyiz ki?" diyorsunuzdur. Ben de öyle derdim, geçmişte birtakım iktidarların yapmış olduğu bir kötülük niye bana bir şey hissettirsin ki? Ama düşünelim biraz, düşünmeye cesaret edelim.
Şimdi bugün Hutular Afrika'da Tutsileri kesse ne fena oluyor içimiz. Nazi toplama kamplarını gösteren filmleri izlesek şimdi bazen izleyemeyecek kadar fena oluyoruz. Çeçenya'da, acısından karanlığa bürünmüş dul kadınlar kocalarının intikamını almaya yemin ederken donuyor kanımız. Filistin'de acıdan yol yol olmuş yüzleriyle çocuklar taşları fırlattığında, Irak'ta kadınlar yıkılmış evlerinin önünde buz keserken, Lübnan'da bombaların altında beklerken çocuklar... Hepsine bir şey hissediyoruz da bu konuda neden bir şey hissetmiyoruz? Tuhaf değil mi?

Ölülerimiz pazarlık konusu
Birileri bize uzaklardan diyor ki, "Bizim anneannelerimiz, dedelerimiz yok oldu bu topraklarda." Hep "suç" bizden uzaklaşsın diye mi dinlemiyoruz onları? Suçlanmaktan yorulmuş olmak mı bize uzak kılıyor eski kardeşlerimizin acısını?
Bir de düşünürseniz onların bize gösterildiği gibi olmadıklarını... Paris boyunca gördük ki ne diaspora yekpare ve homojen, öfkeden müteşekkil bir gövde ne de biz orada gösterildiğimiz gibi suçlanmaktan korkup konuşmayı reddeden insanlarız. Üstelik iki tarafın da kendisiyle ilgili bilmediği, görmediği, görse bile söylemeye cesaret edemediği şeyler var hâlâ. Daha da fenası, dışarıdan "bizi" izleyenler, Ermenileri ve Türkleri bilmiyorlar, hâlâ iki tarafın da içi yana yana aklının arkasından geçirdiklerini. Ölülerimizi, iki tarafın da ölülerini böylece pazarlık konusu ettiriyoruz Avrupa'nın diplomasi masalarında.
Ne olacak peki? Devletler bildiğini okur, diplomasi hep kendine göre. Ama, halkların yapması gerekenler var şimdi. Sonra devletlerinin yapacaklarını etkilemek üzere yapmaları gereken şeyler var halkların. Şöyle...

Çiftetelli Ermenico
Fena halde klişedir fakat anlatmak isteyip de anlatamadıklarımızı biz, bu topraklarda ya hep beraber halay çekerek ya da hep beraber ağlayarak hallederiz. Ki diaspora da Anadolu'dur, söylemek gerek. Ve şimdi bu yazı dizisiyle beraber ağlamanın yolu bir arpa boyu açıldıysa ne şahane. Eğer öyle ise şimdi de halayda bir arpa boyu yol gitmek lazım diye bu yazı dizisini "soykırım tartışması"yla hiç ilgisi olmayan bir rakı akşamıyla, bir Ermeni meyhanesinde, "Çiftetelli Ermenico" ile bitiriyoruz. Marten Yorganz söylüyor: "Hopa hopa şinanay şinanay naay/ Şinanay yavrum şinanay naaaaay!"
Bir gün bu toprakları baştan sona, en klişesinden olsa bile, bir halayla beraber geçebilmek üzere...

***


"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'la canımız çıkmış. Yurttaş'ın boyu uzun, oteldeki yatağa sığmıyor bir türlü, biz genel olarak Paris'e sığışamıyoruz. "Cafe"ler sıkışık, yollar sıkışık, taksilerde sıkışıyoruz, vesarie. Sıkışık sıkışık, deli gibi çalışarak altı gün geçmiş. Doğru dürüst yemek yememişiz altı gün, unutkanlık. Canımız da sıkkın ikimizin de. Ve hiçbir şey istemiyoruz artık, bir kişi görmek bile.

'Memleket diye ağlaya ağlaya'
Ama işte o sırada, Paris'in orta yerinde, bir kapı açılıyor, rakı bardakları masaya konuyor. Marten Yorganz'ın işlettiği meyhanesindeyiz. Biz bekliyoruz artık, Arak mı çıkacak, Uzo mu diye.
Ve Marten Yorganz hayretle bakıp yüzümüze, nasıl böyle şeyler düşünebileceğimize, "Elbette" diyor, "Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak? Ne bekliyordunuz ki?"
Biz bu kadar Anadolu olmasını beklemiyorduk diasporanın... Demiyoruz tabii. Marten Yorganz diyor, o anlatıyor:
"Ne alakası var 6-7 Eylül'ün, 'soykırım'ın filan! Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim!"
Marten, yıllar önce Cem Karaca'nın ikinci olduğu Hürriyet Altın Mikrofon Yarışması'nda "Blue Boys" (Mavi Çocuklar) grubuyla birinci olmuş:
"Türkiye'de süper hayatım vardı. Kızlar üzerime zıplardı. Buraya geldik. Ne atlayan var, ne hoplayan!"
Yorgunluktan soru sorma yeteneğimi büyük ölçüde kaybettiğimden olacak, nereden geldiyse aklıma "Askerlik yaptınız mı?" diye soruyorum durup dururken. Neyse ki Marten'in cevabı güldürüyor hepimizi:
"Ben Paris'te yaptım askerliği!"
Nasıl yani?
"Ağlaya ağlaya, memleket diye ağlaya ağlaya Paris'te askerlik yaptım sayılır."
Niye ağladı sizce Marten?
"Bir sevgilim vardı. Çok sevmiştim. Onu bırakıp geldim Türkiye'de."
Gördü mü bir daha o eski sevgiliyi?

'Özledim Adalar'ı, Modalar'ı'
"O değil de... Şimdi artık hepimizin hayatları başka ne de olsa... Türkiye'ye gitme hevesi geldi birkaç yıl önce. Özledim Adalar'ı Modalar'ı. Şişli Kulübü davet etti, gittim. Ne güzeldi. Çok iyi gördüm İstanbul'u. Dedim ki Türkiye'yi AB'ye alsalar da daha da güzelleşse Türkiye."
Biraz ciddi konuşma çabası gösteriyorum bu sırada. Diyorum ki, "Burada mı daha çok Ermeni hissettiniz kendinizi?"
Marten ne cevap veriyor:
"Hayır. Türkiye'de daha çok öyle hissediyordum. Burada ne kilise var doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre."
Malum yasa için, "Bağıra çağıra hiçbir şey olmaz" diyor Marten, "Ben nasıl sevmeyeyim İstanbul'u?" diye soruyor sonra aklına düşüp, "Oradakiler benim arkadaşlarım!"
Sonra dertlenip "Yahu bir çare bulsunlar bu işlere de kafamız rahat etsin!" diyor.
Ardından kendi yöntemini açıklıyor Marten:
"Ben istemiyorum ama Türklerin 'Lanet olsun, soykırımı kabul ettik' demesini. Olacaksa iyi bir şekilde olsun. Ama ben müzisyen adamım, politikayla ilgili şeyler (kulaklarını gösteriyor) buradan giriyor, buradan çıkıyor."

'Şinanay yavrum şinanay'
Bizim de kulaklarımıza girmiş olanlar o anda artık terk edip gidiyor. Marten, mikrofonu eline alıyor, her gece kendi meyhanesinde yaptığı gibi söylemeye başlıyor:
"Bende olan kalbi başkalarında unuttun..."
Sonra sıra oyun havalarına gelince, Ermenice ve Türkçe, bir kadını kaldırıyor ayağa, sonra da beni, zorla. Kadınla Fransızca iki üç kelime ediyoruz ve son nakaratta Anadolu dilinde gülüyoruz birbirimize:
"Şinanay yavrum şinanay naaaay!"
Rakı ve oyun havaları galiba bizim gibi Anadolulular için dünyanın neresinde olursa olsun durumu netleştirip hep son noktayı koyuyor. İnsanın, hepimiz için, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Türkler için "Aferin bize!" diyesi geliyor. Böyle olduğumuz için, başka türlü olamadığımız için...

ECE TEMEKURAN MILLIYET 21/11/06

 

Türkler Ermenistan ile ilişkiye sıcak


      Üç ilde yapılan bir çalışma, Türk halkının yüzde 82'sinin Ermenistan'ın belirli şartları yerine getirmesi halinde Erivan ile ilişkiye girmeye sıcak baktığını ortaya koydu.
      Anketin sonuçları Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan'a da gönderildi.
      Asılsız Soykırım İddialarıyla Mücadele Derneği, anketi Erzurum, İstanbul, Ankara'da 8 bin 714 kişiyle gerçekleştirdi.
      Çalışmada, Türk halkının, Türkiye'nin Ermenistan ile sosyal ve ekonomik ilişki kurmasına bakışı belirlenmeye çalışıldı.
      Çalışmada, Türk halkının sosyal ve ekonomik ilişkiye girilmesi için Ermenistan'ın 'özür dilemesi', 'asılsız soykırım iddialarından vazgeçmesi' gibi beklentilerinin bulunduğu belirlendi.
      Ankete katılanların yüzde 'ünü oluşturan 4 bin 618 kişi, Ermenilerin, 1'inci Dünya Savaşı sırasında yaptığı katliamlardan dolayı Türk milletinden özür dilemesi, Ermenistan'daki soykırım anıtını yıkmaları ve anayasalarında Türkler ve Türk toprakları aleyhindeki madde ve ifadeleri çıkarılmaları, diaspora ile ilişkilerini kesilip soykırımı reddetmeleri ve işgal ettikleri Karabağ'dan çıkma şartlarının yerine getirmeleri halinde Türkiye'nin Ermenistan ile ilişkiye girilebileceği düşüncesine sahipler.
      Ermenistan'ın Avrupa ve ABD'de üstlenmiş olan diaspora ile ilişkilerini kesip soykırımı reddetmesinin ilişkilerin başlaması için yeterli bulanların oranı yüzde 16 olurken, ''İki ülke arasında ilişkinin başlaması için Ermeniler, 1'inci Dünya Savaşı sırasında yaptığı katliamlardan dolayı Türk milletinden özür dilemeliler'' diyenlerin oranı ise yüzde 6'da kaldı.
      Ülkelerarası sosyal ve ekonomik ilişkiler için Ermenistan'ın soykırım anıtı yıkılması ve anayasalarında Türkler ve Türk toprakları aleyhindeki madde ve ifadelerini çıkarmalarını isteyenlerin oranı yüzde 5, ''İşgal ettikleri Karabağ'dan en kısa zamanda çekilmediler'' diyenlerin oranı ise yüzde 2 oldu.
      Ankette katılanların yüzde 18'ini kapsayan bin 568 kişinin hiçbir şekilde Ermenistan ile ilişkiye girilmesini istemediği de ortaya çıktı.

MILLIYET 27/11/06