1915'te Osmanlı
Ermenileri
TÜRKİYE 1915'teki olaylar için "Uluslararası Tahkim"e
giderse ne olur? Evvela tahkim ne demek?
Önce, Türkiye ve Ermenistan bir "tahkim anlaşması" imzalar.
Tarihçi ve hukukçulardan bir Tahkim Kurulu oluşturulur. Bu kurula Türkiye
ve Ermenistan eşit sayıda hâkim atar. Bu şekilde oluşan
mahkemenin başkanını BM Genel Sekreteri ve Lahey Adalet
Divanı Başkanı tayin eder...
Sonra, Türkiye ve Ermenistan bu heyet önünde tezlerini savunur.
Peki, "soykırım" kararı çıkar mı?
Brüksel Üniversitesi Uluslararası Hukuk Uzmanı Prof. Ruşen
Ergeç, tahkim fikrini ilk ortaya atanlardan biridir. 1915 olaylarının
hukuken değişik tarzlarda nitelenmesinin
tartışılabileceğini ama "soykırım"
denilemeyeceğini anlattı. Soykırım olması için
"soykırım kastı" gerekiyor.
Prof. Ergeç, Kosova operasyonu için Sırpların NATO aleyhine
açtığı soykırım davasında NATO'nun
avukatıydı. Lahey Adalet Divanı'nın bu davadaki kararı
özetle şöyle:
"Evet, çok sayıda sivil Sırp öldürüldü ama fakat kasıt,
Sırpları kısmen de olsa yok etmek değil, Arnavutları
korumak olduğu için Sırplara karşı bir
soykırımdan bahsedilemez."
Öncesi ve sonrası?
Bu durumda 1915 olaylarındaki "kast"ın ne olduğu
önemli. Bunu anlamak için olayları "tarihsel süreç" içinde
değerlendirmek bir zorunluluktur.
Ermeni isyanlarının başlaması, Birinci Cihan Harbi'ne
girişle Doğu Anadolu'da Ermeni saldırılarının
tırmanması, Rus ordusuyla işbirliği, Kars, Ardahan, Zeytun,
Van, Bitlis Sivas, Horasan olayları, ele geçirilen silah ve cephaneler...
Osmanlı'nın "ordudaki Ermenilerin geri hizmetlere
alınması"ndan başlayarak kademeli olarak
aldığı tedbirler, nihayet "tehcir" kararı...
Bütün çatışma ve ölümler, bütün "kıtal" ve
"mukatele"ler bir sürecin parçalarıdır.
Bu sürecin ortaya konulması ispat eder ki, Ermenilere yönelik
"kıtal" hareketleri "bir ırkı yok etme"
kastıyla yapılmış eylemler değil, uzun bir
"mukatele" sürecinin çeşitli olaylarıdır.
Ermeni milliyetçileri, bu süreci örtmek için "1915"i tek
başına alıyorlar; öncesi ve sonrası yokmuş gibi!
Yüksek görevler
Tarihçi Prof. Zafer Toprak'ta tehcir sırasında devlet görevinde
bulunan Ermenilerin uzun bir listesi var. Birkaç örnek:
·
Sakızlı Armanak Efendi Divan-ı Muhasebat, yani
Sayıştay İkinci Başkanı, sonra birinci başkan
olacaktır.
·
Mebusan Meclisi'nde Mali Kanunlar Encümeni Başkanı
İstanbul mebusu Hallaçyan Efendi.
·
Milletvekilleri Artin Boşgezeryan, Onnik Efendi, Aram Efendi,
Azaryan Efendi.
· İstanbul İl Genel Meclisi'nde
Bogos Şerbetçiyan Efendi, Dr. Cevahiryan Efendi, Dava Vekili Şimeon
Efendi...
Nazi Almanya'sında böyle şeyler düşünülebilir miydi?!
Osmanlı bakanları arasında Agop Kazazyan, Sakızlı
Ohannes, Mikael Portakal paşaları ve ünlü dışişleri
Bakanı Gabriel Noradungyan Efendi'yi de hatırlayabiliriz.
İttihatçılar iktidara geldiğinde hocalarla papazları
kucaklaştırarak, "Türk, Rum, Ermeni / Gördük bu rûz-i
ruşeni" diye marşlar yaptırmışlardı.
Bu gerçekleri, bu sürecin bütününü görmeden doğru hüküm verilemez.
Bugünkü "Soykırım" iddiası politik bir
savaştır, çıkmaz sokaktır.
Tekrar "rûz-i ruşen"ler görmek için politik savaş
değil, karşılıklı anlayış ve saygı
gerekir. Bunun en büyük engeli, etnik-şoven milliyetçi diasporadır.
TAHA
AKYOL MILLIYET 17/11/06
'Soykırım demek benim görevim'
Türkiye'yi
ayağa kaldıran "Ermeni soykırımını
tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, diasporanın
en güçlü ismi Patrick Deveciyan'a soruyorum: Bazen yorulduğunuzu
hissetmiyor musunuz? "Yoruldum. Evet. Hem de çok. Ama bu benim görevim.
Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla
yaşamak istemiyorum" diyor. Tam o anda gözleri nemleniyor
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 1
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Giriş
Hayaletlerin çocukları
Söz söylemek, insanlığın yüreğine bir
kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine
berrak hakikatleri koymaktır. Hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin
gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara
gözlerinin kayıp yarısını verendir.
İnsanlığın ortak kederini, birinin acısını
diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini
topyekûn masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.
Sözün büyüsüdür bu: Gözyaşını birleştirir, kahkahaları
ekler birbirine. Büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı
çektiğini söyleme cesaretinden gelir. En iyi bu topraklar bilmez mi
öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında
taşıyacağını? Öldürenin de ölenin de kabul etmeye
cesaret edemediği budur aslında. Nefretin cephanesini biterecek olan
da...
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı.
Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele
şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya
da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama
biliyorduk, o yaz bizim de hoşumuza gitmeyen, yaşananlara koyulacak
ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir
şeyler olmuştu.
Öyle olmasa neden bugün bile Doğu'da büyük taş binaları
işaret edip yaşlı adamlar, genç kadınlar, nedenini
bilmedikleri bir kederle "Bunları Ermeni taş ustaları
yapmış" desin, "Bir daha kimse onlar gibi güzel binalar
yapmadı"...
Bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın
canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında.
Bilmediğimiz şu:
Biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hâlâ.
İnsanlığın kederi ya da kaderi karşısında
efendi duranın sözü nazik olur. Bir tek bağırıp
çağıranların sözleri keskin ve kabadır. İşte
keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli
hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi
için Ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. Hayaletlerin
çocuklarıyla...
Çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa
"Ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de
uzaklardaki Ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. Ve bu gürültü
yüzünden Avrupa'nın diplomasi masalarında, stateji
kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu
yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz.
Hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin
"masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. Ve
belki de sadece bu yüzden öfkeliler.
Çünkü hepimiz yorulduk artık. Uzaktakiler evlerinde ölülerle
yaşamaktan yorgunlar. Biz burada suçlanmaktan bitkiniz. Ama iki taraf da
korkuyor bunu söylemekten; dedelerine ihanet etmekten.
* * *
Korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş
yavaş mı?
Sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi
zamanını mı vermeli onlara?
Orhan Pamuk'un "Türkler, Ermenileri de Kürtleri de kesti" demesi
Türkiye'nin kendi yaralarıyla yüzleşmesini mi sağladı yoksa
daha fena mı kollarını kavuşturup kilitlendi insanlar?
Avrupa Birliği hazırlık sürecinde hep "suçlarımızın"
ve "çözümsüzlüklerimizin" yüzümüze vurulması bizi o yaralarla
daha mı çok yüzleştiriyor yoksa daha çok mu reddediyoruz
meselelerimizi?
Türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın
geliyor bana. Bu yüzden hikâyelerin anlatılması gerektiğini
düşünüyorum hep, yavaş yavaş. Eğer bir acıya
koyduğumuz ad o acının anlatılmasını
imkânsız kılıyorsa önceliği ada değil hikâyeye vererek
konuşmak gerekiyor.
Konuşmak gerekiyor. Hikâyenin adını ortaklaştırmadan
önce hikâyenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden bir kez
olsun Fransa'daki Ermeni diasporasının da konuşması
gerekiyor. Daha önce hiç konuşmadığı gibi... Daha önce
kendilerine bile söylemedikleri cümlelerle...
Bu yazı dizisi boyunca, öyle sanıyorum ki, bize "öfkeli ve
inatçı bir yekpare gövde" olarak sunulan diasporanın hiç
gösterilmemiş bir haliyle karşılaşacaksınız.
Şaşırmanızı diliyorum. Çünkü hayret, insanın en
temiz halidir.
Şaşırıp merak etmenizi diliyorum. Merak edip dinlemenizi.
Çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. Çünkü hayaletlerin
yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni,
sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.
"Oooo! Aman dikkat et! Ezer
geçer!"
Paris'te, onunla bir görüşme yapacağımı kime söylediysem,
hepsi gözlerini aça aça böyle diyordu. Türkiye'yi ayağa kaldıran,
"Ermeni soykırımını tanımayan suçludur"
diyen yasanın mimarı, Sarkozy'nin parlak bir politik kariyere sahip
danışmanı, Sarkozy cumhurbaşkanı olursa kesinlikle
Fransa başbakanı olacak olan, retorik uzmanı, kartal
bakışlarıyla ünlü Patrick Deveciyan'ın ismi herkeste
hayret, tedirginlik, bazen de hayranlıkla karışık bir
sessizlik yaratıyordu.
Mihmandarım Isabelle ise Deveciyan'ın odasına girer girmez
başlayan ve sert bir satranç maçı hissi veren görüşmeyi bazen
takip etmekte zorlanıyordu. Babası Osmanlı'nın önemli
bürokratlarından ve aslında Elazığ kökenli olan Deveciyan
aynı zamanda ASALA davasının ünlü avukatıydı. Bütün bu
geçmişin mesafeli nezaketini üzerinde taşıyordu. Ama nezaket,
parti binasında başlayan satranç maçının
hızını hiç etkilemiyordu:
Türkiye'deki Ermeniler bu yasadan rahatsızlar. Diasporanın
baskısıyla çıkarılan bu yasanın bütün diyalog
yollarını kapatmakla birlikte Türkiye'de yaşayan Ermenileri de
kurban ettiğini düşünüyorlar. Yasanın Ermenistan'dan da çok
destek aldığı söylenemez. Ne dersiniz? Diaspora sadece kendisi
için çıkardığı bu yasayla diğer Ermenileri kurban
mı etti?
'Yasa, güvenliğimiz için'
- Bir yıl öncesine kadar bu yasanın çıkmasına ben de
karşıydım. İfade özgürlüğünü zedeleyecekti. Ama
Lyon'da Türk milliyetçilerinin yaptıkları gösteriler, oradaki Ermeni
anıtının çalınması, fikrimi değiştirdi.
Türkiye aktif bir reddetme politikası yürütmeye başladı. Ermeni
anıtlarına karşı saldırılar yapıldı.
Bunları Bozkurtlar yaptı. Türkiye diplomasisi de bu
saldırıların Türk halkı tarafından
onaylandığını ve desteklendiğini açıkladı. O
saldırılardan sonra ifade özgürlüğü tartışmasına
giremezdik. Güvenliğimiz söz konusuydu. Fransa'daki Ermenilere
yapılacak saldırılara karşı güvenliğimizi
sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı.
Artık ifade özgürlüğünün birincil önemde
olmadığını söylüyorsunuz ama bu yasaya sizin
getirdiğiniz, savunduğunuz ama kabul edilmeyen bir istisna
vardı. Bilimsel çalışmalar hariç tutulacaktı. Bu istisnayı
kabul ettiremediniz mecliste.
- O istisnanın senatodan çıkması için elimden geleni
yapacağım. O konuda senatoda fikir birliği
oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bilimsel
çalışmaların özgürlüğünü korumak gerekiyor. Böylece Türkiye
ile Fransa arasında bir fark olacak! Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de TCK 301
var!
Evet, ben dahil birçok insanın karşı
çıktığı ve aceleyle çıkarılan bir madde. Ama siz
bu yasa için uzun süre uğraştınız. Üstelik teknik olarak
çıkması çok zor bir yasa için.
'Zaten 90 yıldır bekliyoruz'
- O kadar uzun süre sayılmaz. Fransa'nın soykırımı
tanıması için üç yıl uğraşmıştık. Bu
yasa için de bekleyebiliriz. Üstelik biz zaten 90 yıldır bekliyoruz.
"Biz" diye konuşuyorsunuz. Diaspora bu kadar
"homojen" mi sizce? Bütün diasporanın bu yasayı
desteklediğinden emin misiniz?
- Diaspora homojen değilse bile eğer sert Türk milliyetçileri
yaptıklarına devam ederlerse, olacak. Kaldı ki Türkiye de
dışarıdan homojen görünüyor. Kültürel
farklılıkları devlet politikasıyla homojenleştiren bir
politikası var. Üstelik Türkiye Ermenistan sınırını
açmamakla bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor.
Bunlar dialoğu imkânsızlaştıran şeyler,
haklısınız. Ama çıkarmaya
çalıştığınız yasanın o
"sınırı" daha da sertleştireceği ortada.
- Buna inanmıyorum. Ben, Türkiye'nin ancak aşırı
baskılarla değişebileceğine inanıyorum. Ve yeniden
ekleyeyim, biz doksan yıldır bekliyoruz!
Doksan yıldır hayaletlerle yaşıyorsunuz. Fransız
düşünür Baudrillard'ın bu konuda bir cümlesi var: "Ermenilerin
durumu çok özel. Onlar yaşadıklarını ispatlamak için
öldüklerini ispatlamak zorundalar." Ne dersiniz, öyle mi?
- Tıpkı Yahudiler gibi. Bu, çok büyük bir travmadır. Ben ne
zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar
sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün
yaşaması imkânsız bir acıdır.
Ama bu imkânsız acıyla yaşıyor hatta
hayatınızı bunun üzerine kuruyorsunuz bir bakıma.
Kişisel olarak sormak istiyorum. Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor
musunuz?
- Yoruldum... (Deveciyan duraksıyor) Evet. Hem de çok... (Ünlü
"kartal" bakışlar nemleniyor) Ama bu benim görevim! Ben bir
yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak
istemiyorum!..
Konuşma bitiyor ama karizmasıyla ünlü Deveciyan'ın gözlerindeki
nem asılı kalıyor. Tam çıkacakken Deveciyan diyalog için
çalışan insanlara ne kadar kıymet verdiğini anlatıyor,
benim ne kadar kıymetli bir iş yaptığımı...
Durdurup gülüyorum:
Gözyaşları gerçek mi?
"Ancak Bay Deveciyan, siz benim işimi çok
zorlaştırıyorsunuz!"
Çıkıyoruz. Deveciyan'ı iyi tanıyan, deneyimli bir gazeteci
olan mihmandarım Isabelle bile şaşkın. "Gözleri doldu,
gördün mü?" diye soruyor.
O zaman düşünüyorum: Yasa çıkaracak kadar sert olan bile
ağlayabiliyorsa acaba diaspora bize anlatıldığı gibi
bir şey değil mi? Bize gösterilen öfke ve inat resminin ardında
ne var? Diyaloğa hiç yanaşmayanlar ne gizliyorlar içlerinde? Bunun
için konuşmalara daha da sert olanlarla devam etmek gerekiyor...
YARIN
ASALA'nın eski lideri: "Soykırım demezsem aynada yüzümü
göremem"
Bir "fabrika" olarak "soykırım"
Fransız aydınları donakaldı: "Yasa saçmalıktan
başka bir şey değil"
ECE TEMELKURAN MILLIYET 16/11/2006
ASALA'nın siyasi kanadı MNA'nın eski lideri Toranyan:
'Soykırım' demezsem yüzümü aynada göremem
Toranyan,
'Şiddet istediği zaman ASALA'yı terk ettim. 'Soykırım'
demek, her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor' diyor ve devam
ediyor: 'Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette. Herkesin bir
rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir
gelecek yaratması'
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 2
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer
'Herkesin bir derdi var, uyur içerisinde!'
Yeryüzünde yürürken
öğrendiğim bir şey var: Her toplumsal anlaşmazlık
kendi "fabrika"sını kurar. Birbirine düşman
tarafların anlaşmazlığı her iki taraf için de
varlık nedeni haline geldiğinde çözüm ihtimali korkulu bir rüya gibidir.
Bu "fabrikaları" işletenler, o kadar yüksek sesle ve kesin
konuşurlar ki çözüm isteyenlerin sesi duyulmaz olur.
O denli ateşlidir ki konuşmaları, ihanetten ve intikamdan o
kadar "kalpten" söz ederler ki konuşmaktan yana olmanız,
onların gözünde "fabrika"yı bombalayacak bir terörist
yapabilir sizi. Bu fabrikalardan çıkan kara dumanın insanı
sadece kör ettiğini, bu fabrikanın hiçbir şey üretmediğini
göstermeye yarayan bir bomba vardır elinizde, bilirler. Bu yüzden
birbirlerinden de çok sizden nefret ederler.
Oysa yeryüzünde yürürken öğrendiğim başka bir şey daha var:
Var olmak için nefret edenlerin, yıkılmamak için öfkesini dik
tutanların bile bir derdi vardır içinde. Uyur içlerinde. En büyük
öfkeler, en büyük zaaflardan kaynaklanır. Ve aslında en kanlı
ağızların bile kalplerinin karanlığında affetmek
ve affedilmekle ilgili, zayıflık olarak görüp sakladıkları
bir cümle durur.
Ne ki dünyayı, kalbimizin dibinde saklanan cümleler yönetmedi hiç. Hatta
belki de umarsız bir çabadır o uyuyan dertlerden söz etmek. Ama bir
kere söylendiğinde görürsünüz siz de hakikatli söz, hızlı
yayılan bir salgın gibi herkesi ele geçirecektir.
Mihmandarım Isabelle donup
kaldı. Soruyu nasıl tercüme etmesi gerektiğini, hatta hiç
tercüme etmemeyi düşünüyordu ihtimal. Oysa Türkçe konuşsam da
söylediklerim arasında "ASALA" sözcüğü geçtiği çok
belliydi ve karşımda oturan Ara Toranyan neyi sorduğumu zaten
çoktan anlamıştı. Başını "hayır"
anlamında uzun uzun salladı:
"Üye demeyelim. Ama ASALA'nın çok yakınındaydım."
Toranyan bir zamanlar ASALA üyesi olduğunu kabul etmese de onunla ilgili
bütün yazılanlar tam tersini söylüyordu.
Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görürken
başladığı politik faaliyetin onu ASALA'nın politik
kanadı MNA'nın lideri yaptığını herkes biliyordu.
Fakat şimdi, Paris'te, bir "cafe"de elinde tuttuğu
Nouvelles Armenie dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaparken,
sakin ve orta yaşını geçmiş bir adam olarak sanki öyle bir
şeyi hiç yaşamamış gibiydi. Hatta ASALA'yı affetmemiz
için konuşur gibi:
'Başka seçenek yoktu'
"ASALA, biliyorsunuz, kendisini lağvetmiş bir örgüttür. Ben de
ASALA'yı 'şiddet için şiddet' demeye
başladığında terk ettim."
Toranyan öne eğildi, artık iyiden iyiye
"açıklıyordu":
"ASALA, Ermeni meselesinin başı veya sonu değildir. Bir sessizlik
duvarı vardı, burada ve Türkiye'de. Başlangıçta örgüt bu
duvarı yıkmakta pozitif rol oynadı. Daha doğrusu başka
seçeneğimiz yoktu. Sorunu halının altından
çıkarıp ortaya koymamız gerekiyordu."
Bu yöntemlerin nelere yol açtığını görüp eleştiren
biri olarak 35 yıl boyunca ve hâlâ bu mesele üzerine çalışmak
nasıl bir şeydi peki?
"Bu benim için bir yemin. 'Soykırım' demek benim her sabah
aynada yüzümü görmemi sağlıyor. Ama hayallerim eskisi gibi değil
elbette."
Sorulara çok ama çok uzun sessizliklerden sonra cevap veren Toranyan, bu kez
soru beklemeden anlatıyordu:
Zor soru ve farklı bir portre
"Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve
Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması."
En son dedesinin gördüğü Türkiye'ye gidip gitmediğini soruyorum Toranyan'a.
Hiç susmadığı kadar uzun susuyor:
"Bu soruların en zoru. Bir gün 'soykırım' heykeli
diktiklerinde... Yani daha çok zamanım var!"
Ermenistan ise, varlığından mutlu olduğu uzak ve
yabancı bir ülke Toranyan için:
"Diasporada olmak çok zordur. Biz yıllarca, köklerimiz
olmadığı için işkence gördük. İçimizde hep bir
anavatan, var olunacak bir ülke ihtiyacı hissettik. Bu acıyı
anlamanız mümkün değil."
Anneannesinin geldiği Van'ı anlatıyor Toranyan, annesinin
doğduğu İzmir'i, terk ettikleri İstanbul'u... Ve o daha
hiçbirini görmedi! Sözü bile edilemez bir korku olarak söz ediyor Türkiye'ye
gitmekten Toranyan, neredeyse titreyerek. Bu adamın bir zamanlar Türkiyeli
diplomatlara suikastlar düzenleyen, Orly Havalanı'nda bomba patlatan bir
örgütün yakınından bile geçtiğine inanası gelmiyor
insanın. Ya da belki öfke demlendikçe insanın içinde başka bir
şeye dönüşüyor.
"Köksüzlüğün işkencesini" aynada yüzünü görmek için öfkeyle
suladığı günler, şimdi foto muhabiri arkadaşım
Yurttaş'ın istediği pozları vermeye çalışan, hiç
kapris yapmayan bu adamdan çoktan gitmişe benziyor. Dergisini gösteriyor,
yavaş yavaş, hevesle...
Toranyan kimdir?
Ara Toranyan, ASALA'nın kurucu beyinlerinden. Ama
80'lerde "ASALA Ermeni davasına ihanet etmiş bir örgüttür"
diyerek örgütten ayrıldı. Orly Havalanı'ndaki patlamayı,
"Faşist bir saldırı" diyerek kınadı.
Abdullah Çatlı'nın kızı Gökçen Çatlı'nın
yazdığı "Çelik Çekirdek" kitabına göre
Çatlı'nın kurduğu örgütün ilk işi 1981 yılında
Toranyan'a suikast düzenlemekti. Devletin "ASALA Operasyonu"
belgesine göre ise Toranyan'a 1984'te iki suikast düzenlendi. Ama Toranyan
kendisine hiç saldırı düzenlenmediğini açıkladı.

'Diasporanın gücü abartılıyor'
200 Ermeni
derneğinin oluşturduğu konfederasyonun başkanı Alexis
Govsiyan, Türkiye'de diasporanın gücünün
abartıldığını söylüyor: Biz
sandığınız kadar güçlü değiliz. Siz bizim
Tanrı'yla konuştuğumuzu mu sanıyorsunuz?
Yazar Ernest Hemingway'in bir zamanlar içki parası için, barında boks
maçı yapmak zorunda kaldığı Select Cafe'de, Pangaltı
Lisesi'ni anlatıyor Alexis Govsiyan. Bir edebiyat dersinde öğretmene
niye bütün önemli Ermenilerin 1915'ten sonra ortadan kaybolduğunu
sorduğunu, öğretmenin onu dersten sonra yanına
çağırdığını, başının belaya
girdiğini sanıp korktuğunu, sonra kimseye anlatmaması
şartıyla öğretmenin 1915'ten söz ettiğini...
"Eğer 1915 hakkında konuşabilseydim, terk edemezdim
Türkiye'yi" diyor Alexis Govsiyan, tatlı bir gençlik
hatırası gibi kırık dökük kalmış Türkçe
sözcükleri de karıştırarak araya.
Oysa biraz önceden beri "soykırım" üzerine kurduğu
ödünsüz cümleleri dinleyen biri asla onun ilk gençliğini İstanbul'da
geçirdiğini tahmin edemezdi. "Diaspora, Anadolu'dur" dedi
Govsiyan ve ekledi sonra:
"Bu mesele Türklerle Ermeniler arasında değildir. Bu, siyasi bir
meseledir."
'İnkâr ederek olmaz'
Oysa bu "siyasi meseleyi" şimdi o da oğullarına
anlatıyor. Peki bir diaspora Ermenisi geçmişi yeni kuşaklarda
yeniden üretmek için hangi yaşları tercih eder?
"Oğullarıma 12-13 yaşına geldiklerinde anlattım.
Ama anlatırken Türklere öfke duymamaları gerektiğini
söyledim."
Bu mümkün müdür? Bir çocuğun "katilleri" olarak sunulan
insanlara karşı soğukkanlı bir mesafe alabilmesi?
Yetişkinlerin bile soğukkanlı olmadığı böyle bir
meselede, mümkün müdür?
"Bekleyelim, başka şeylerden söz edelim, bugünden, yarından
konuşalım. Bunlara tamam, ama geçmişi unutarak ya da inkâr
ederek asla olmaz bu."
Yani "soykırım meselesi" konuşmanın ön
koşulu:
'Duygusal bir mesele'
"Ön koşulu değil, ama gereklilik. Güven oluşması için
bu gerekiyor. Kaldı ki yasayı tam desteklediğim bile söylenemez.
Bence 'soykırım'ı reddetmek bir insanı suçlu değil,
sadece deli yapar."
Türkiye tarafı da tazminat ve mal talebi konusunda güvensizlik duyuyor
diasporaya:
"Türkiye'de bu işlerle ilgilenen herkes aslında biliyor ki mal
talebi filan olamaz. Bu, bizim için duygusal bir mesele. 'Soykırım'
her reddedildiğinde bizim için tekrar yaşanıyor."
Yok sayıldıkça var olan insanlar mı o zaman diaspora?
"Tabii ki öyle. 'Soykırım' bizim tek varlık nedenimiz
değil. Türkiye'nin sürekli reddetmesi, Talat Paşa Komitesi gibi
çalışmalar bizi bu hale getiriyor. Türkiye'dekiler diasporanın
gücünü abartıyor. Biz, sizin sandığınız kadar güçlü
değiliz."
Anlatıyorum ona, Türkiye'de Orhan Pamuk'un Nobel'i Ermeni lobisi sayesinde
aldığını düşünenler olduğunu:
"Bu inanılmaz! Ne sanıyorlar? Tanrı'yla her gün
konuştuğumuzu mu? Evet bazen konuşup havanın nasıl
olmasını istediğimizi de söylüyoruz!"
Talat Paşa Komitesi ile Ermeni lobisi 'maçı'
Diğer adıyla
"Ermeni Belgeleriyle Ermeni Soykırımı Yalanı-Büyük
Proje 2006." Projenin amacı "Ermeni meselesiyle ilgili
belgelerin ulusal amaçlar için yayımlanması, sempozyumlar ve
kampanyalar düzenlenmesi, Türkiye'nin ulusal tezlerini doğrulayan
belgelerin dünya kamuoyuna sunulması. Temel fikir, "Batılı
devletlerin Türkiye'ye karşı yalan ve iftira kampanyaları
düzenledikleri."
Talat Paşa Harekâtı Danışma Kurulu'ndaki isimlerden
bazıları şöyle: Başkan Rauf Denktaş, ATO
Başkanı Sinan Aygün, İÜ eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu,
Doğu Perinçek, Prof. Erol Manisalı, Hür Parti Genel Başkanı
Yaşar Okuyan, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı
Vural Savaş.
Proje bütçesi 2 milyon YTL.
Ermeni lobisinin de kurduğu benzeri gruplar var. Fakat acılar
üzerinde yapılan bu "maçta" Ermeni toplumu açık ara önde.
Örneğin şimdiye kadar "soykırım" iddiasını
savunan 28 bin çalışma yayımlanmışken, Türk tezini
savunan sadece 700 eser bulunuyor. Bu durumu bir maç olarak görenlerin
"vatan haini" ilan ettiği, zaten yasaların da
peşlerini bırakmadığı, Türkiye'de son 4 yılda
yayımlanan 25 çalışma var ki bunlar
"soykırım"ın varlığını
savunuyorlar.
Önemle belirtmek lazım. Bu duruma "maç" diyen ben değilim.
Türk tezini ispatlamaya çalışan internet sitelerinde "Maça 1-0
yenik başladık" cümlesine sık sık rastlanıyor.
YARIN
'Öteki' diaspora: 'Diaspora adına konuşanlar bizi temsil etmiyor.'
Soykırımı inkâr yasasına kızan Ermeniler
konuştu...
Ağlamaya inanmak
İnsan her gün öğrenir elbette. Ama uzun süredir bu
meslekle ilgili, şöyle insanı öğrendiğine hayret ettiren
türden bir şey öğrenmemişim sanırım. Dün anladım
bunu.
Tuhaftır bu durum. Baştan kendini ne kadar uyarsan da, zeminin ne
kadar sağlam, meyanın ne kadar karar olsa da insan zafer
sarhoşluğuna düşebilir bir an için bile olsa. Yazı ile
uğraşanların ise o anı, maalesef, tarihe geçer. Yazı
kalır çünkü. Hatan kalır. Yıllar sonra dönüp dönüp seni
bulabilir.
O bakımdan yazı ile uğraşanların terbiyesi, bana göre,
diğer insanlarınkinden daha da acımasız, daha da tavizsiz
olmalıdır. Dün gazetede başlayan yazı dizisini
görmüşsünüzdür umarım. Ermeni diasporasının en güçlü ismi,
Fransa'nın yakın gelecekteki muhtemel başbakanı, Türkiye'yi
ayağa kaldıran "soykırımı inkâr
yasası"nın mimarı Patrick Deveciyan'la
konuşmuştum.
Röportajın sonunda Deveciyan'ın gözleri doluyordu. Röportajın
sonu sizin okuduğunuz gibi bitmiyordu aslında. "Bu
gözyaşları gerçek miydi acaba?" diye soruyordum. O anın
gerçek olduğunu anlatmak için yapıyordum bunu güya.
Ama yazılı olunca bazen bazı şeyler yanlış
anlaşılabilir. Ki anlaşılmasın diye işte Milliyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin dedi ki bana:
"Gözyaşına inanmamak sana yakışmaz."
Uzun süredir ilk kez susup hayret ettim işte. Ve böylece öğrendim,
yazı terbiyen ne kadar güçlü olursa olsun her seferinde dönüp
bakmalısın kendine. Yaptığın işten memnun
olmanın 'havası' ona en yüz vermediğin zaman bile vurabilir
insanı.
Bir de elbette insanın, ne kadar büyük olursa zaferi, yanında
dirseğinden çekip "Kendine gel" diyen, doğru dürüst
insanları olmalı...
Ağlama kuramı
Üstelik tuhaftır, bütün gözyaşlarına inanırım ben.
Ağlamanın kendisine de inanırım. Gövdeden süzülüp gelen o
özün göz gibi, nur gibi akması mucizevidir aslında. Tedavi edicidir.
Sadece ağlayanı değil, birlikte ağlanırsa birlikte
ağlayanların ilişkisini de tedavi eder. Ve ben Ermeni
meselesinde şimdi, Ermenistan'a gittikten, Türkiye'deki Ermenilerle
konuştuktan ve en son Paris'te "konuşmazlar" denen
diasporayla buluştuktan sonra anladım ki, ağlamak çözecek bizim
hallerimizi. Naif ve siyaseti yok sayan bir şey değil bu, hakiki bir
gerçeklikten söz ediyorum aslında.
Uzlaşma niyeti
Çünkü anladım ki ve siz de yazı dizisini okudukça
anlayacaksınız ki, aslında "hakikat" gerekmiyor bize.
Kavgalı olan halklar, toplumlar arasında gereken tek şey
uzlaşma niyeti bir bakıma. Acıyı ortaklaştırmak
ve üzerini toprakla örtebilmek için bize gereken bir ritüel. Bir affetme
ritüeli. Karşındakini ve kendini affetme anı gerekiyor bize.
Yazı dizisini okudukça göreceksiniz ki, insanlığın yeni
tecrübeleri, bilimsel çalışmalar da bunu söylüyor bize.
İnsan dönüp dolaşıp o kadar bilgiden, o kadar kitaptan, o kadar
siyaset ve tarih bilimi teorisinden geçip sonunda kendine geliyor belki. Dönüp
gözyaşına ve onun akıl almaz samimiyetine, mucizesine
inanıyor. Göreceksiniz okudukça...
Bir de elbette bizim de, onların da dirseklerinden çekip "Kendine gel"
diyecek doğru dürüst insanlara ihtiyacımız var. Ancak cahiller
yüksek sesle ve kesin konuşurlar. Hakikati sezenlerin zarif ve
kısıktır biraz sesi. Fakat o zarif ve kısık seslerin
söyledikleri öyle bir sızar ki dünya tarihine, bütün sonuçlar ve dengeler
değişir. Şimdi Ermeni ve Türk halkı arasındaki
ilişkide böyle seslere ihtiyacımız var...
MILLIYET ECE TEMELKURAN 17/11/2006
ÖNETMEN SERGE AVEDİKYAN, 'NİYE BİRBİRİMİZİ SUÇLUYORUZ?' DİYE SORUP EKLİYOR:
Bir araya gelerek iktidarları suçlayalım
'Ve hiçbir Ermeni
hiçbir Türkü, 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece
hikâyelerimizi anlatmalıyız' diyen Avedikyan, diasporayı da
şöyle eleştiriyor: Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik
bir sonucudur. Bütün varlıklarını, kimliklerini
'soykırım' meselesi üzerine kuranları düşünerek
kullanıyorum 'patolojik' sözcüğünü.
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 3
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Ne bağır ne de sus...
Bir şehri, o şehirde birini seviyorsan seversin
aslında. Birinden korkarsan bütün şehirden korkarsın. Bir
şey bırakmışsan bir şehirde, yarım
kalmış bir şey, şehir bırakmaz yakanı, geri
dönersin mutlaka. Döndürür hayat.
İşte diaspora'da da İstanbul görmüş veya Anadolu'da bir
şeyini bırakmış, buralarda dostları olanların
hikâyeleri başka, burada korktukları birini hayal edenlerin
hikâyeleri bambaşka. İstanbul'da ilk rakısını
içmiş bir adamsa eğer konuştuğunuz kişi görürsünüz ki
malum yasa Türkiye'yi nasıl altüst ettiyse onu da etmiş. Hani,
"Bu kadarı da olmaz ki" demiş içinden ilk
aldığında haberi.
Şimdi, tarihin bu noktasında bir kuşak susmuş, bir
kuşak bağırmışken yeni sesler diriliyor: Sadece
konuşmak isteyen sesler bunlar. Diasporada hava değişiyor bir
bakıma. Çünkü bazıları artık ne bağırmak, ne
susmak; sadece konuşmak istediklerini söylüyor. Bazıları içinden
söylüyor bunu, bazıları ise sesli. Yani sanıldığı
gibi yekpare ve hep birlikte aynı şeyi düşünen insanlar
değil diaspora; hep bize gösterilmek istendiği gibi. Ve sesli
konuşanlar, konuşmak istediklerini söyleyenler çoğaldıkça
biçimi değişiyor diasporanın. Üstelik Paris'ten
anlaşılan o ki artık konuşanlar giderek ve hızla
çoğalıyor.
Ne bağırmak, ne susmak isteyenler çoğaldıkça da iki
tarafta, düşmanlık üzerine hayatını ve kariyerini kuranlar
yok olma tehdidini daha çok hissediyor. Belki de bu yüzdendir zaten, iki
tarafın "bağırıcıları" bugünlerde hiç
olmadıkları kadar öfkeleniyor.
"Fransızlar bu yasayı Ermenilerin güzel gözleri için
çıkarmadılar elbette. Ama bizim gözlerimiz de güzeldir hani, o
ayrı!"
Yaşayan en önemli felsefecilerden, kendisi de etnik
çatışmalardan çok çekmiş, Slovenyalı Slavoj Zizek, insanlar
arasında tarih katmanlarıyla kemikleşmiş etnik gerilimleri
kırabilecek yöntemlerden birinin düşmanlıkları yaratan yargılarla
alay etmek olduğunu söyler. Der ki, "Eğer problemli iki
tarafın birbirini suçlamakta kullandığı sözleri 'biz' dalga
geçerek, birlikte gülerek yinelersek, onların içi
boşalacaktır."
Yönetmen Serge Avedikyan'la konuşmaya başlar başlamaz, her iki
tarafın da "sert ağabeyleriyle" dalga geçmemiz ve giderek
iki tarafın da "sert ağabeylerinin"
argümanlarının manasızlaşmasını Zizek görmeliydi.
Bol gülüşmeli konuşmanın bu kadar neşeli
olmasının bir sebebi de Avedikyan'ın 15 yaşına kadar
Ermenistan'da yaşamış olması, Türkiye'yi, Ermenistan'ı
ve diasporayı da iyi bilmesiydi. Bu yüzden öyle diyordu zaten:
"Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur."
'Küçük jest bekleniyor'
"Aman Bay Avedikyan, dikkat edin, başınız belaya
girecek" der demez de açıklamaya başladı:
"Yoo, gerçekten öyle. Bütün varlıklarını, kimliklerini
'soykırım' meselesi üzerine kuran insanları düşünerek
kullanıyorum patolojik sözcüğünü. Ama bunun yanı sıra bu
bizim için bir haysiyet meselesi.
Şu da var; Türkiye'den gelecek sembolik bir jeste ihtiyacı var burada
yaşayan insanların. Bu jestin illa da 'soykırım'
sözcüğünü içermesi gerekmiyor. Ama ne zaman bir film festivali için
Türkiye'ye gitsem, gazeteciler, 'Bir savaştı. Yaşandı
bitti. İnsanlar öldü' diyor. Ben de şöyle cevap veriyorum:
'Yahu siz bu meselenin beni eğlendirdiğini mi sanıyorsunuz?'
Çünkü ben de yoruldum bu 'soykırım' meselesinden. Bu yüzden diyalog
önemli. Zaten bu yüzden böyle filmler yapıyorum."
Nasıl filmler? Serge Avedikyan, hemen her diaspora Ermenisi için bir mit
olan "dedesinin köyüne gitme" işini bütün korkuları bir kenara
bırakarak gerçekleştirmiş biri. Avedikyan kendisiyle de dalga
geçiyor:
17 yılda büyük
değişim
"Modern Türkiye'nin en son turistik aktivitesi! Ermeniler dedelerinin
köylerini görüyor!"
1987 yılında ilk kez Bursa yakınlarındaki Sölöz köyüne
gittiğinde ufak tefek çekimler yapmış. Ama sonra:
"Belediye başkanı çekimi engelledi.
Mezartaşlarını görüntülememi istemediler. Anlıyorum.
Korkuyorlar. Bir sonucu olacağını sanıyorlar. Normaldir.
Ben de 17 yıl bekledim. 2003'te Bursa'da bir festivale davet edildiğimde
farkı gördüm. Bu kez Sölöz'deki köylüler benimle konuşmak istediler.
O köy de yaşayanlar da Yunanistan'dan mübadele ile gelen Pomaklar. Onlar
da biliyor sürgün olmak ne demek. Oturdukları evlerde
yaşamış insanların torunlarıyla tanışmak
istiyorlar. Ben de bir dernek kurma önerisi getirdim. Köydeki
hafızayı canlı tutmak için, köylülerle Ermeniler birlikte
çalışacaklar."
'Mübadele konuşulmuyor'
Avedikyan hikayenin burasında pek de sözü edilmeyen bir hakikatten söz
ediyor:
"Dedemin köyü Sölüz'den, Gemlik ve Gürle'den giden Ermeniler
'soykırım' nedeniyle gitmediler. Onları oradan gönderen
mübadeledir. Diaspora bundan hiç söz etmez. Yani aslında 1915'ten kurtulan
Ermeniler Türkiye'de yaşamaya devam etmişler. Yani mübadele olmasaydı
orada yaşıyor olacaklardı şimdi, anlıyor
musunuz?"
Avedikyan'ın çektiği film Fransa'da ve Türkiye'de gösterilecek. Diyor
ki "Diaspora yeterince sert bulmayacak."
Niye peki?
"Film Ermenistan'da gösterildiğinde bir TV programında bana
'İyi Türklerden de söz ediyormuşsunuz filmde' dedi spiker. Provoke
etmek istedi. Cevap verdim:
'Evet, doğru. Umarım daha da çok bahsederiz. Konya Valisi Celal
Bey'in kendi hayatını tehlikeye atarak Ermenileri nasıl
kurtardığından, Halep Valisi'nden, Ermenilere yardım eden
diğer Türklerden.' Ben bunu Türklerin hoşuna gitmek için
söylemiyorum. Gerçek bu olduğu için söylüyorum."
Yeni nesillere uyarı
Avedikyan, "yeni nesillerin suçlu olmadıklarını
bilerek" konuşmaları gerektiğini söylüyor:
"Niye birbirimizi suçluyoruz ki? Bir araya gelip iktidarları suçlamalıyız.
Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türk'ü 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye
suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız."
"Kesinlikle 'soykırımla' ilgili değil" dediği
filminin Türkiye'de gösterilmesini çok istiyor, Avedikyan. Çünkü Türkiye görsün
istiyor, kendi hikâyesiyle aslında yüzleşebildiğini.
Diasporanın da Türkiye'deki insanların bu hikâyeleri
paylaşırken ne kadar samimi olduklarını görsün istiyor...
ARTO KİLİMLİ
İLE BAHÇESİNDEKİ MİNİ 'ŞAPEL'DE KONUŞTUK
Yüz yıllık kilimin hikâyesi
Arto duvardaki
kilim torbayı gösterip 'Dedemin evrak çantasıymış' diyor ve
Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının İstanbul'daki
halı dükkânını anlatıyor, sert konuşanları
eleştiriyor
"Buraya gelip de sürünen daha öfkelidir. Ama İstanbul'u biliyorsan,
dostların varsa öyle hissetmesin."
Ermenistan'da tanıştığımız, sonra Paris'te
yeniden karşılaştığımız Arto Kilimli, uzun
uzun anlatıyor Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının
Kapalıçarşı'daki halı dükkânını, bir gün
dükkânın nasıl yandığını, Paris'e geldiğini,
diaspora hikâyelerinin de, tavrının da hiç birbirine
benzemediğini... Evinin arka bahçesindeki "dünyanın en küçük
şapelinde" Ermenistan'dan mumlar, Türkiye'den "seccadeler",
Arto Bey'de ise bitmiyor şakalar:
'Bakma sert konuşanlara'
"Şapeldeki aynanın içinde silüet halinde İsa resmi var.
Diyorum ki insanlara, 'Ancak inananlar görebilir.' Nasıl seviniyorlar
gördüklerinde, görsen!"
Arto Bey ne dindar, ne Ermeni kimliğine yapışıyor.
İnandığı bir tek şey var, insanlar.
İnsanların konuşabileceğini düşünüyor:
"Bakma buradaki çok sert konuşanlara. Çoğu Türkiye'ye
gitmemiştir. Korkarlar gitmekten. Sanıyorlar ki Türkiye'de Ermeni
oldukları için başlarına bir şey gelecek. Çok zengin bir
arkadaşım, yıllar sonra Türkiye'ye gittiğinde, garson
kızmasın da başları belaya girmesin diye kokmuş eti
yemiş hapır hupur. Ne olacak halbuki? Hiç!"
Sonra Arto Bey bize yüz yıllık bir kilim torbayı gösteriyor,
duvarda asılı. "Dedemin evrak çantasıymış
bu" diyor, üzerinde Ermenice "Kilimliyan" yazıyor:
Dostlar kırılmasın
"Ben bunu çok para vererek satın almak zorunda kaldım. Öyle
olmasaydı keşke."
Arto Bey'le uzun uzun konuşuyoruz, dalga geçiyoruz; hatta sertlik
yanlılarıyla. Ama en son şunu diyor Arto Bey:
"Aman dikkat et de Türkiye'de kızmasınlar bana."
Söylediklerinin diasporada birlikte yaşadığı Ermenileri
değil, Türkiye'deki dostlarını kırmasından korkuyor
daha çok. Nereyi kırmaktan sakınıyorsan, oraya ait değil
misindir aslında? İnsan duvardaki Anadolu halılarına
baktıkça bunu düşünüyor...
YARIN
Şair Donikyan: Ben çocuklarımın çocukluğunu çalmam.
'Diaspora Fransa'nın suçunu unuttu.
Fransız aydınları şaşkın.
ECE TEMEKURAN MILLIYET 18/11/06
ŞAİR DENIS DONIKYAN'LA DİASPORANIN DAHA ÖNCE KONUŞMADIKLARINI KONUŞUYORUZ:
Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...
Diasporadakilerin,
'annelerinin sürgünlüğünü yaşadığını, annelerinin
hikâyelerinin de çocukluklarının hikâyeleri' olduğunu söyledim.
Şaşırdı Donikyan ve 'Evet, doğru' diyerek devam etti:
'Ben burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ben çocuklarıma
anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluk
hikâyeleri bana da çocukluğumu kaybettirdi'
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 4
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Bir çocukluk acısıdır 1915...
Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse dua
okur gibi ezberden ve vect ile anlatırken, anlatırken,
anlatırken... Sonunda, bir röportajın ortasında farkına
vardım birden:
Bütün bu insanların, öfke ve nefretle konuşan diasporanın
içindeki acı, belki de hiç farkında olmadıkları bir yerden
besleniyor.
Farkına vardım ki, çocukluklarında onlara anlatılanlar,
anlatanın da çocukluğunda geçti. Yani onlara anlatılanlar
çocukluk hikâyeleri...
Annelerinin anlattıkları hikâyeler üzerine, o hikâyelerdeki acı
üzerine, o hikâyelerdeki terk edilmiş muhteşem ülke üzerine
kurdukları hayatları aslında çocuklukla ilgili.
Anladım ki diaspora, çocukluk hikâyeleri üzerinde duruyor aslında.
Bir çocuk acımasızlığıyla, bir çocuk naifliğiyle
yaşanan, hatırlanan hikâyelerin üzerinde. Çocukken çok acı
şeyler görmüş insanların, çocukkenki evlerini hatırlayan insanların,
o insanların çocuklarına çocukken anlattıkları hikâyeler
üzerine.
Niye şimdiye kadar kimse söylemedi bunu? Diasporanın öfkeye
dönüşen hissiyatının aslında bir çocuk hissiyatı
olduğunu, hakikatin söylenmesini istemenin yanı sıra...
Yani bu koca koca adamlar, kadınlar, aslında eski çocukların
anlattıkları hikâyelerle yaşıyorlar. Siz çocukkenki evinizi
nasıl ılık hatırlıyorsanız, o tatlar nasıl
benzersizmiş ve bir daha asla ulaşılamazmış gibi
geliyorsa size, diasporanın Türkiye'si de öyle.
Siz çocukken canınızın yandığı, hiçbir şey
yapamadığınız bir anı nasıl korkunç, üzerine
konuşulamaz derecede dehşet verici bulup saklıyorsanız
içinizde, 1915 de öyle. 1915'in bıraktığı ve
diasporayı yöneten temel duygu bir çocuğun çektiği acı
kadar güçlü yani. Çocukken annenizin, babanızın ölmesi kadar güçlü...
Bu yüzden işte, çocuklukları bu kayıp çocukluk hikâyeleriyle
çalınmış olanlar, en sertleri bile 1915'ten söz ederken
ağlayabiliyor. Çünkü çocuklukta alınan bir yara onlara da
çocukluklarında verildiği için acıları hiç geçmiyor.
İnsanlar çocukluk yaralarından öfkeler yapar büyüdüğünde.
Yetişkinler ağlamaz çünkü, bağırır, kızar,
karşı koyar, hesap sorar. Yaralarımız
organlarımızla karıştığında zaten artık
dönüp tamiri de mümkün değildir onların. Bir hayat belki de yara
üzerine kuruludur. Yara tamir edilse artık üzerine kurduğumuz
hayatımız da yok olur... Ve bu, bilirsiniz belki, çok korkunçtur,
çok.
Uzun uzun konuşuyordu, 1915 üzerine tartışmaların
yapıldığı bir internet sitesinin kurucusu ve şair
Denis Donikyan. Kızgın kızgın, öfkeli öfkeli, hatta
bazı anlarda hesap bile sorarak. Çok yorgundum doğrusu, soru soracak
halim de yoktu pek.
Fakat sonra o konuşurken, kullandığı sözcüklerle
değişen yüzünü incelemeye başladım.
Başka şeylerden konuşurken orta yaşlı olan bu
adamın yüzü, 1915'ten söz ederken acı çeken, öfkeli bir çocuk
gibiydi. Ancak bir çocuğun yanabileceği kadar yanmış
canı gibi. Bir anda anladım ki işte o zaman, o kadar insanla
konuştuktan sonra, bütün bu hikâyeleri onlar çocukken duydular. Çocukluklarındaki
gibi taşıyorlardı içlerinde, dinlediklerini. Üstelik onlara da
çocukluk hikâyeleri anlatılmıştı, bir çocuğun
acısıyla. Annelerinin çocukluklarını kurtarmak isteyen
çocuklardı diaspora, imkânsız bir acıyı tedavi etmeye
çalışan. Bu öfke de oradandı. Annenizin çocukluğu
alınsa siz de yalınkılıç gitmez misiniz alanın
üzerine?
'Ben sürgün edilmedim'
"Evet" dedi Donikyan ve şaşırdı,
"Evet!"
İlk kez böyle bir şey duyduğunu söyledi, bunu daha önce hiç
düşünmediğini, ne acayip olduğunu, ne doğru... Böylece
kekeledik bir süre karşılıklı. Tökezledik. Sonra o bu yeni
bakış açısı ışığında bakmaya
başladı kendine, geçmişine, yazdıklarına:
"Doğru. Yoksa ben niye sürgün üzerine yazayım ki? Burada
doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ama, işte..."
Ama işte ile başlıyor zaten hikâye. Donikyan ve diasporadaki
diğerleri "annelerinin sürgünlüğünü" yaşıyorlar
hâlâ kendileri Fransız vatandaşı olmalarına rağmen.
Donikyan sarsıldı ve itiraf etti:
"Biliyor musunuz? Ben kendi çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü
anne ve babamın kayıp çocukluğuna dair hikâyeler bana da
çocukluğumu kaybettirdi. Benim çocuklarımınki de
çalınsın istemedim. Ben kendim çektim bu acıyı. Niye onlar
çeksin ki? Ama annem anlatmış onlara da... Böylece oluyoruz
işte."
Ne oluyorlar?
Denis Donikyan, "yeryüzünün evsizleri" diyor buna.
Bir kuşağın acısı acaba kaç kuşağı
yakar?
Hikâye çok acısıysa kuşakları, kuşaklar boyunca
insanları yakmayı hak mı eder?
Ben bunları düşünüyorum ve anneleri için acı çeken
çocukları ama Donikyan ona söylediklerim üzerine düşünüyordu hâlâ:
"Annemler aynı köyden geldikleri insanlarla oturup o köyü
konuşurlardı. Kusursuz bir yer olarak anlatılırdı
oraları. Terk etmek zorunda bırakıldıkları için de o
kadar güzel bir ülkeydi anlattıkları elbette. Ama Ermenistan
sınırı bu hikâyeleri çocukken dinledikçe benim beynimde bir mite
dönüştü. Tabii ki yalandı bunlar. O köyler, o ülke o kadar kusursuz
değildi. Bizim kuşağımız yalan
kuşağıdır aslında bu yüzden."
Şaşırıyorum. Donikyan fazla hızlı ilerlemeye
başlıyor. Üstelik sorularla onu getirdiğim noktada da durmuyor,
devam ediyor:
Kayıp çocukluklar ülkesi
"Aslında biz mitolojik bir ülke için mücadele ediyoruz. Doğrusu
Ermenilerin biraz deli olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü
insanların olmaları gereken yerde olmadıkları fikri üzerine
bütün var oluşlarını kurmaları son derece tuhaf bir
durum."
O zaman "Çocukların ülkesi" diyorum Donikyan'a, "Diaspora
bir kayıp çocukluklar ülkesi"...
Sonra konuştuğum onca öfkeli adamı düşünüyorum.
Ermenistan'da, Paris'te...
Bir çocuğa acı anılar verdiğinizde
aldığınız hep hesap soran bir yetişkin olmaz mı?
Belki de bu hikâye, hiç değilse bu hikâyenin üzerinde durduğu
duygusal zemin tamı tamına sadece bununla ilgili. Olabilir mi? Bunca
öfke? Bir çocuğun çektiği acı çok büyüktür hep. Çünkü çocuk çok
küçüktür, çok küçüktür dünyanın önünde...

'Fransa'ya da öfkeliler aslında'
Mihmandarım
Isabelle Kortian, '1915 konusunda yıllarca konuşturmadılar
insanları Fransa'da. Diaspora, Fransa'ya da öfkeli aslında ama bunu
söylemiyorlar' diyor
"Bi' dakka! Bi' dakka!"
Denis Donikyan ile konuşurken ben, Donikyan çok öfkeli bir
başlangıç yapmışken konuşmasına, "Her Ermeni
bir lobidir", "Yasayı istemeyen tek bir Ermeni yok" derken,
"soykırım" sözcüğünün üzerine bastırırken ve
gençliğinde, "Büyük Ermenistan" projesi üzerine çalışan,
politik olarak çok sert bir örgütün üyesi olduğunu söylerken
mihmandarım Isabelle Kortian şaşırıyor.
Önce şaşırıp sonra sinirlenip "Bi dakka!" deyip
giriyor araya ve devam ediyor:
"Bi dakka! Artık ben de konuşacağım. Türkiye'ye bu
kadar öfkeli konuşurken, sanki bizi bir tek onlar susturmuş gibi
konuşurken, siz hatırlamıyor musunuz Ermeni çocukların
Fransa'da üstelik kiliselerden toplanıp gözaltına
alındığını?!"
Sonra bir sigara çekiyor paketten hınçla:
"Artık biraz da ben konuşacağım!"
Devam ediyor:
"1915 konusunda konuşturmadılar insanları Fransa'da.
Yıllarca 'soykırım' diyenleri bir kişi bile dinlemedi. 24
Nisan'da bildiri dağıtmaya çalışan gençler 1970'lerin
sonunda polis tarafından hırpalanarak gözaltına
alındı. Şimdi niyeyse, bu yasadan sonra kimse bunları
hatırlamıyor."
'Gerçekler de bilinmeli'
Donikyan'ı bırakıyoruz. Konuşmaktan hep kaçınan
Isabelle'i dinliyoruz artık:
"Yasaklamadılar belki ama kimse 'soykırımla' ilgili ne
yazdıklarımızı bastı, ne söylediklerimizi
dinledi."
40'lı yaşlarının başındaki ve aslında çok
sakin bir kadın olan Isabelle, heyecanla devam ediyor
hızını alınca:
"Diasporadaki öfke sadece Türkiye'ye değildir. Fransa'ya da
öfkeliler. Çünkü buraya geldiler ve yaşamlarını kurdukları
bu ülkede bile onları kimse dinlemedi. Ama şimdi, özellikle de
bugünlerde artık kimse bunlardan söz etmiyor. Bizi susturan sadece Türkiye
dış politikasıymış gibi konuşuyor herkes."
Isabelle'e "Hayaletlerin çocukları" diyorum
"Diasporadakiler hayaletlerin çocukları gibi. Ve onların
çocukluğu da kendi annelerini kurtarmaya adanmış olduğu
için şimdi bu kadar adanmış insan var."
Isabelle tutkuyla konuşuyor:
"Ama gerçekler de bilinmeli. Bütün bunlar konuşulurken
yaşadıkları, hatta vatandaşı oldukları ülkenin de
onlara ne yaptığını görmeliler."
Gerçekler? Geçmişe ilişkin "gerçek" diye bir şeyden
söz edilebilir mi? Gerçek nedir tartışmasının bir adım
önüne, ötesine geçmeyi öneriyorum şimdi.
Gerçekler bulunsa, üzerinde uzlaşılsa
"uzlaşılabilir" mi hayatta? Ya da geçmiş üzerine bir
"gerçeklik" araştırması yapmak mümkün müdür?
Affedilmek, affetmek, barışmak gerçeklerle mi ilgilidir hakikaten? O
da yarına...

'Aptalca yasa karşısında Fransız aydınlar donakaldı'
"Tamamen aptalca!"
Bernard Dreano, gülerek anlattığı uzun hikâyenin sonunda böyle
diyor. Eylülde Lyon'da yapılan, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti'nin
organize ettiği "Yavaş yavaş- Gamatz gamatz" projesi
kapsamındaki diyalog toplantılarında yaşananları
anlatıyor. Lyon'daki sert çizgi Ermenilerin, Ermenistan ve Türkiye'den
gelenlerin başlattığı diyalog projesini engellemek için
belediyeye baskı yaptıklarını, sonra da Paris'te Bastille
Meydanı'na gelen Türklerin izinsiz olarak soykırım
karşıtı gösteri düzenlediklerini anlatarak:
'Düşünmek zorunda kaldılar'
"Bu kavgalar ve malum yasa yüzünden Fransız aydınları ilk
kez ciddi olarak Ermeniler hakkında düşünmek zorunda kaldı.
Doğrusu kimse de ne söyleyeceğini bilemiyor. Herkes donakaldı.
Çünkü yasa kesinlikle saçmalık!"
Dreano, Orhan Pamuk'un Nobel aldığı ve Fransız meclisi
yasayı çıkardığı gün Politis dergisinde bir yazı
yazdı. Fransa'daki aydınların genel olarak ne
düşündüğünü yansıtan yazıda Dreano şöyle diyor:
"Bu yasayı sadece sert Ermeni milliyetçileri istiyor. Yasanın
Türkiye'deki Ermenileri rahatsız ettiği, tarih
çalışmalarını engelleyeceği ortada. Bu yasa sadece
milliyetçi Türklere ve Ermenilere gaz verecek. Yasa, korumaya
çalıştığını söylediği tarihe ve adalete en
büyük darbeyi vuracak. Ama ben biliyorum ki Kardeş Türküler, Türkiye'de
Ermeni şair Çarentz'in şiirlerinden şarkılar söylemeye
devam edecek. Ve bu, Ermeniler ile Türklerin geleceğine bu aptalca yasadan
çok daha fazla hizmet edecek."
YARIN
"Diasporanın psikanalizden geçmesi gerek"
Ermeniler Türklerden niye korkar?
Gerçeğin ötesine geçebilmek...
Andropozlu âşık Miro
Erkeklerde oluyormuş,
söylerler. Bir yaştan sonra hayata karşı bir kılıç
kuşanma, "Allahallahallah!" dercesine ilişki âleminin
üzerine yürüme, bir tür "yıkılmadım anksiyetesi"...
Orta yaşlı kadınların bazen gülerek bazen efkârlanarak
baktığı bir erkek hali. Ben de işte şimdi Miro adlı
bir köpekte izliyorum bu hal-i pür melali. Fena. Çok fena.
Sabahları bir hışımla kalkıyor Miro. Arka
bacakları yaşlılıktan yampiri azıcık. Samoed ile
terrier kırması bir beyaz beyefendi. Bir gözü kocaman, siyah
olduğu için adı Miro.
Neyse işte, Miro kalkıyor sabahları ve son derece iş bilir
şekilde, ancak tango eğitmeni, ihtiyar bir beyefendinin
bilebileceği bir şıklıkla tutuyor elimden,
çıkarıyor beni dışarı. Güneş yeni doğmuşken,
serin havada meşk ediyoruz kendisiyle.
Onun bir kendini rüzgâra verişi, güneşe doğru gözünü
kısışı var ki, "Benim de heybetli zamanlarım
vardı Ece Hanım" der gibi, "Bakmayınız şimdi
böyle güçten kuvvetten düştüğüme". Sanırsın ki dönüp
sigarasından bir nefes çekip kederle atacak izmariti yere. Sonra
sıvı halde ağaç diplerine yazdığı uzun uzun
mektuplarla hava atması var bana. O anda "Oluyor tabii ufak tefek
maceralarımız hâlâ" demiyorsa ben de bu aşk işinden
anlamıyorum hiç.
Sonra elbette ağaçların birinde noktayı koyarken diğer
köpeklere yazdığı mektuplara dönüp bakışı var:
"Farkında mısın bilmiyorum ama her gün başka yollardan
götürüyorum seni. İlişkimizin sıradanlaşmasını
hiç istemem. Anlıyorsun değil mi bir tanem?"
Anlıyorum ben de. İhtiyarlıktan yavaşlayan bacaklarına
göre yürüyorum.
Arjantin'de öğrenmiştim çünkü, ihtiyar bir adamla tango
sırasında. Bazen de bırakmak gerekiyor dansı yönetme
işini beyefendilere...
Miro Bey şimdi ihtiyarlığında geç kalmış bir
aşkın peşinde, uçan kargalara havlıyor, çöpçülere, bana
yaklaşanlara...
Biliyor onu beğendiğimi. Biliyor, hâlâ genç kızları
sabahları peşinden parklara, bayırlara sürükleyecek kadar
kuvvetli.
'Sakata' bakmak,sakat bakmak!
Tempo dergisi, Serdar
Bilgili'nin fotoğraflarıyla bedensel engelliler (bu laftan da hiç
hazzetmem aslında) için bir kampanya düzenledi: Engelleri kaldırma
kampanyası. Yazarlardan da birer cümle aldılar,
fotoğrafların anlattıklarına eklensin diye. Bu kampanya
için konuşan "fotoğraflardan" biri "Ne demek?"
demiş, "İçim fena oluyor bakamıyorum? Ne demek?"
Yaraya bakamaz insanlar kolay kolay, eksikliğe bakamaz. Bu acımaktan
değildir. İçinin "fena" olması, insanoğlu
sanıldığından daha insandır aslında, "Ben
niye tamım?" diye vicdan acısı çekmektendir. Utanır
insan. Oysa bilmemiz gereken şudur:
Kimse eksik ya da fazla değildir. Herkes kendine göredir yalnızca. Sen
birini sevmekte zorlanırsın belki, o koşmakta. Sen dürüst
olmakta mesele yaşarsın ihtimal, o elleriyle çay koymakta. Sen
diyelim ki başka hayatlarda oyalanırsın kendi hayatın diye,
onda seninki kadar çok ayak parmağı yoktur sadece.
Bakarken "fena" olmasın içiniz yani kolsuz ve bacaksız
insanlara. Sadece bir içinizin olması yeterli aslında.
Business Channel'da soldan...
Normalde Derya Sazak, Fuat Keyman ve Nuray Mert'in
sunduğu "Siyaset Pazarı" programına, Nuray Lübnan'da
olduğu için libero oyuncu olarak katılacağız bu gece. Ele
alınıp jonglörlük yapılacak konular şunlardır efendim:
Solun hali ne olacak, bizim halimiz ne olacak, Ermeni meselesi, Kürt meselesi
ve de Allah artık ne verdiyse.
Ben olsaydım izlerdim. Çanak anten çekiyormuş, saat 21.00'de.
İyi eğlenceler dileriz...
ECE TEMEKURAN MILLIYET 19/11/06
Psikanalist yazar Piralyan:
Diasporadakilere psikanaliz gerekiyor
Piralyan,
psikanalizin gerekliliğini şöyle açıklıyor: Çünkü
çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor.
Türklerin de bunları duymayı kabullenmesi gerekiyor. Her iki toplumun
da travmatize olduğunu anlatan Helene Piralyan, 'Ermeniler kendilerini
kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli
suçlandıkları için travma yaşadılar' diyor
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 5
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Gerçekler üzerinde tepinmek ya da...
Ermeniler ve Türkler
ilişkisinde, meselesinde en cesur olanlar şimdiye kadar
"Gerçekler ortaya çıksın" dedi. Ben de diyorum, hikâyeler
anlatılsın, 1915'te olup bitenlere ad konmadan önce orada ne oldu,
insanlar ne tür hikâyelerden geçtiler anlatsınlar, insanlar dinlesinler,
gerçekler üzerinde duralım artık diye. Ama önce Ermenistan'da, sonra
Paris'te diaspora ile konuşurken artık başka bir şeyin daha
söylenmesi, bir adım daha atılması gerektiğini
düşünmeye başladım.
Üzerine basılacak, Ermenilerle Türklerin üzerinde birlikte
durabileceği bir gerçeklik zemini olabilir mi? Hatta bir adım daha
atalım:
Gerçek ortaya çıksa uzlaşabilecek miyiz?
Bir seçim meselesi galiba. Bizi küstüren gerçekler üzerinde tepinip durmakla,
geçmişte olanın acısını tedavi etmek arasında bir
seçim bu. Çünkü...
Dünyada tıpkı Ermenilerle Türklerin yaşadıklarına
benzer acı olayları yaşamış olan toplumların
barışması, uzlaşması için nicedir bir yöntem var:
Hakikat Komisyonları.
Hakikat gerekli mi?
Güney Afrika'da siyahlarla beyazlar arasında, Sierra Leone'de iç
savaştan sonra denendi bu komisyonlar. Başarılı da oldular.
Aralarındaki husumeti gidermek için tarafların hiçbir şeyden
korkmadan konuştuğu komisyonlar, insanlık tarihinde yeni bir
yöntem yaraları tedavi etmekte. İşte bu komisyonlar için ve
onlar üzerinde çalışan Priscilla B. Hayner, 2002 yılında
bir kitap yazdı: Konuşulamaz Gerçeklikler: Hakikat
Komisyonlarının Zorluğuyla Yüzleşmek (Unspeakable Truth:
Facing the challenge of truth commissions). Hayner'in kitapta, Sierra Leone
deneyiminden sonra sorduğu soru şu:
Uzlaşmak için hakikate ihtiyacımız var mı?
Hakikati anlatmak mümkün mü?
Ancak kim kime ne yaptı, bu anlatılırsa mı
uzlaşabiliriz? Yoksa tam da bunu yapmak uzlaşmayı engeller mi?
Hayner, barışma, affetme ritüelleri öneriyor kitabında. Sierra
Leone'dekilerin hiç hakikati anlatmadığını, ama en sonunda
bir törenle barıştıklarını ve yaraların
artık onları yönetmesine izin vermediklerini anlatıyor.
'Her çocuk yara alır'
İşte Paris'te ben de bunun üzerine şunu düşündüm:
Çocukluğumuzda aldığımız yaraların
hesabını kimden sorarız? Artık o zamanki insanlar olmayan
anne ve babalarımızdan mı? Hesap sormaktan öte yapmaya
çalıştığımız çocukluk yaralarının
sonuçlarını tedavi etmek değil midir büyüyünce? Her çocuk yara
alır çünkü. Ve çocuğun hatırladığı gerçeğin
ta kendisi olmayabilir. Ya da bizi yaralayan, bize yapılan şey
değil, bizim ondan nasıl etkilendiğimizdir belki de. Yara
oradadır, büyüyence yapabileceğimiz tek şey o yaranın bizi
yönetmesine izin vermemektir.
Bu mümkün olabilir mi? Gerçeğin ne olduğu, kaç kişinin
öldüğü, ne niyetle öldürüldükleri üzerine kavga etmektense uzlaşma
isteğini ya da kavga yorgunluğunu karşılıklı
kabul edip...
Çünkü yaralar geri döndürülemez aslında, ancak yaranın
acısı tedavi edilir.
Bunları konuşmak gerek şimdi. Hep bir adım, bir adım
daha ileri gitmeli.
***

"Sadece diasporada değil, Türk toplumu içinde de var bu hayaletler.
Türkler de hayatlarının ve toplumlarının büyük
parçasını kaybettiler."
Psikanalist ve yazar Helene Piralyan'a, diasporadaki sert tavır
sahiplerini, öfkeli hayaletlerin çocukları gibi gördüğümü
anlattım. Çocukluklarında kulaklarına bir acılı
fısıltı olarak bırakılan seslerin hâlâonlara acı
çektirdiğini düşündüğümü... Piralyan da böyle dedi işte:
"Belki Ermenilerin hayaletleri, ama Türklerin de üzerinde
yaşıyor ve onları da rahatsız ediyorlar."
'İki toplum da travmatize'
Nedim Gürsel'in yazdığı bir cümleden söz ediyor Piralyan,
Anadolu topraklarında çok fazla ceset olduğu ve cesetlerin uzayan
tırnaklarının topraktan çıktığı, ölülerin
yaşayanlardan daha canlı olduğu üzerine bir cümle. "Bu
kadar ölü varken" diyorum, "O zaman nasıl konuşacağız
sizce?"
Piralyan, "Tam şimdi yaptığımız gibi" diyor,
"Tarihsel ve siyasi konuların ötesinde psikoloji düzeyinde
konuşmalıyız. Eksik bir yas çalışmamız var
birlikte yapmamız gereken, onu tamamlamalıyız" diyor. Sonra
Piralyan bu eksik bıraktığımız yas için diasporaya
düşeni söylüyor:
"Diasporadakilerin çocukluklarına dair psikanalizden geçmeleri
gerekiyor. Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları
korkunç etkiliyor. Türklerin de bu insanları duymayı kabul etmeleri
gerekiyor. Çünkü dinledikleri, Türklerin içindeki bilinçdışı
acıyı da ortaya çıkarabilir."
Piralyan her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatıyor:
"Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için,
Türkler de sürekli suçlandıkları için travma
yaşadılar."
'Korku kadar da aşk var'
Piralyan'a malum yasayı soruyorum. O yasa da bu kurban pisokojisinden mi
kaynaklanıyor acaba?
"Mutlaka. Diasporadakiler bu yasanın onları korkularından
koruyabileceğini zannediyor. Çocukluklarında dinledikleri hikâyeler
yüzünden psikolojik olarak kendilerini hâlâ tehlikede hissediyorlar."
Fakat korku kadar aşk da var aslında. Diaspora tam da korktuğu
ülkeye âşık. Piralyan diasporadaki Türk korkusunun çok somut
olduğunu, tedavisinin yarım kaldığını, o
topraklara duyulan aşkın da yarım
bırakıldığını anlatıyor. Garip geliyor bir
anda, yıllar yılı bütün politikaların,
karşılıklı yapılan siyasetin bütün bu patolojiler
üzerinde durması, yaraların bizi doksan yıl sonra da yönetmesi.
"Kesinlikle" diyor Piralyan, "Bu yüzden analiz etmeliyiz
zaten."
Sonra kendi kişisel deneyimini anlatıyor:
'Kendilerinden korkuyorlar'
"Ben de korkuyordum Türklerden. Ama sonra anladım ki Türklerden
korkmuyorsunuz aslında, onlarla karşılaşmanın sizde
uyandıracağı duygudan korkuyorsunuz. Farkında
değiller, ama diasporadaki diyalog karşıtı insanlar aslında
kendilerinden korkuyorlar."
Tuhaf bir şeydir bu. İnsan korkularından ayrılmaktan da
korkar. Korkularıyla belirlediği yaşamının
altının boşalacağını düşünür
iyileşirse.
Piralyan da buradan devam ediyor:
"Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlar en
çok."
Diaspora bizimle konuşmuyor
Türkiye Kökenli Yurttaşlar
Derneği Başkanı Metin Ümit, 'Diaspora Türklerle bir
geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ermenistan'dan insanların bu
birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor' diyor
"Kadın hakikaten korkuyormuş meğer!"
Metin Ümit gülerek söylüyor bunu. Paris'teki Ermeni bir kadının hâlâ
Türklerden korktuğuna inanamayarak. Ve ekliyor sonra,
"Çağırdık, toplantılarımıza geldi, gece
eğlencelerimize geldi. Çok duygulandı sonra."
Ümit, Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği (ACORT) adlı bir
örgütün yöneticisi. Eski solcu ağabeylerin köhnemiş sol geleneklerin
sekterliğinden kurtulmuş bir dernek olarak, Fransa'da
yaşayanların Fransa'daki hayata ve siyasete katılması
gerekliliğini savunarak yaşayan bir dernek ACORT. Ama yine de
"Başka bir dünya mümkündür" diyerek solda.
Metin Ümit de oradan bakıyor hem Türkiye'ye, hem de Ermeni meselesine:
'Paris'te protesto yanlış'
"2001'de Ermeni 'soykırımı'nı tanıyan yasa
geçerken burada, Türkiye'de bu sayfaların açılması,
tartışılması gerektiğine dair bir söylem tutturduk.
Tamam, Türkiye'den tepki geldi. Ama buradaki diaspora da bizimle hiç
konuşmak istemedi."
Ümit, Türkiye'ye en çok zarar veren şeyin Paris'te yapılan
"soykırım yalandır" gösterileri olduğunu
söylüyor. Çünkü şöyle:
"Buradaki çocuklar belki de hiç bilmiyordur ne olup bittiğini. Ama
göçmenliğin ve yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla
birikmiş bir öfkesi vardır. Gösteri oluyor diye gider, zaten bir
şeylere, birilerine bağırmak istiyordur. Böyle gösteriler
buradaki yoksulluk öfkesinden çok besleniyor. Fransa'da da bütün Türkler böyle
düşünüyor zannediliyor."
Ümit, son çıkan soykırımı inkâr edenleri cezalandıran
yasaya ise kesinlikle tepki verilmesi gerektiği görüşünde:
"Fransa'da kolonizasyonun iyi yanları da olduğunu söyleyen yasa
böyle kitlesel tepkiler sonucunda kaldırıldı. Bu yasa da
kaldırılabilir aslında."
'Birliktelik gösterilmeli'
Türk mahallesinde bizi bir gezintiye çıkaran Metin Ümit'le niyeyse en çok
bu mahallede bulunan siyahların berberleri önünden geçiyoruz. Onlarca
berberde, yüzlerce siyah rasta ördürüyor saçlarını. Bir yandan da
diasporayı anlatıyor Ümit:
"Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ya da öyle
gösteriliyor bize. Bu yüzden de Ermenistan'dan insanların gelip burada,
Paris'te Türklerle konuşması ve bu birlikteliği diasporaya
göstermesi gerekiyor. Diasporanın böyle yasaları kendi
çıkarları için çıkarttığının, Türkiye'deki
Ermenileri kurban ettiğinin, Ermenistan'daki Ermenileri
önemsemediğinin gösterilmesi gerekiyor Avrupa'ya."
YARIN
"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Çiftetelli Ermenico!
ECE TEMEKURAN MILLIYET 20/11/06
ESKİ POP-STAR, YENİ MEYHANECİ MARTEN YORGANZ'LA "FELEKTEN" GECE
'Türkiye'dekiler daha Ermeni kaldı!'
Paris'teki
meyhanesinde Yeni Rakı eşliğinde Ermenice ve Türkçe
şarkılar söyleyen Marten Yorganz, 'Ne 6-7 Eylül'ü, ne
'soykırım'ı. Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim' diyor.
Diaspora hakkında konuşuyoruz. İstanbul'a yaptığı
geziden söz ederek anlatıyor: Burada ne kilise var doğru dürüst ne
okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre...
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 6
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

'Ya sev ya terk et!'
Dil öyle bir değişir ki bir gün, o slogan bile
bizim olur. Hep beraber yaşamak isteyenlerin, başka bir dünyanın
mümkün olduğunu söyleyenlerin olur, o en kendinden başka kimseyle
yaşamak istemeyenlerin sloganı.
"Ve diaspora konuşuyor" yazı dizisi, hayaletlerin
çocukları üzerine, yaşayanların artık konuşması
için yaptığımız bu dizi sürerken, elbette tepkiler ve
destek mektupları geldi. Tepki mektuplarından kıymetli
olanları "Ama biz de öldürüldük" diye başlıyordu.
Doğrudur, onlar da anlatılmalı bir gün. Suçlana suçlana
acısı gayrı meşru ilan edilmiş insanlar da
konuşmalı, doğrudur. Destek mektuplarından ise bilhassa
doğu illerinden gelenlerden bazıları vardı ki, nicedir
saklanmış bir kaybın yasını tel tel, uzun uzun çözer
gibiydi. Saçlarını taraya taraya ağlayan kadınlar gibi...
Kim bilir belki de siz, tıpkı benim Paris'e gitmeden önce
söylediğim gibi, "Bu konunun bizimle ne ilgisi var? Niye bir şey
hissetmeliyiz ki?" diyorsunuzdur. Ben de öyle derdim, geçmişte
birtakım iktidarların yapmış olduğu bir kötülük niye
bana bir şey hissettirsin ki? Ama düşünelim biraz, düşünmeye
cesaret edelim.
Şimdi bugün Hutular Afrika'da Tutsileri kesse ne fena oluyor içimiz. Nazi
toplama kamplarını gösteren filmleri izlesek şimdi bazen
izleyemeyecek kadar fena oluyoruz. Çeçenya'da, acısından
karanlığa bürünmüş dul kadınlar kocalarının
intikamını almaya yemin ederken donuyor kanımız.
Filistin'de acıdan yol yol olmuş yüzleriyle çocuklar
taşları fırlattığında, Irak'ta kadınlar
yıkılmış evlerinin önünde buz keserken, Lübnan'da
bombaların altında beklerken çocuklar... Hepsine bir şey
hissediyoruz da bu konuda neden bir şey hissetmiyoruz? Tuhaf değil
mi?
Ölülerimiz pazarlık konusu
Birileri bize uzaklardan diyor ki, "Bizim anneannelerimiz, dedelerimiz yok
oldu bu topraklarda." Hep "suç" bizden uzaklaşsın diye
mi dinlemiyoruz onları? Suçlanmaktan yorulmuş olmak mı bize uzak
kılıyor eski kardeşlerimizin acısını?
Bir de düşünürseniz onların bize gösterildiği gibi
olmadıklarını... Paris boyunca gördük ki ne diaspora yekpare ve
homojen, öfkeden müteşekkil bir gövde ne de biz orada gösterildiğimiz
gibi suçlanmaktan korkup konuşmayı reddeden insanlarız. Üstelik
iki tarafın da kendisiyle ilgili bilmediği, görmediği, görse bile
söylemeye cesaret edemediği şeyler var hâlâ. Daha da fenası,
dışarıdan "bizi" izleyenler, Ermenileri ve Türkleri
bilmiyorlar, hâlâ iki tarafın da içi yana yana aklının
arkasından geçirdiklerini. Ölülerimizi, iki tarafın da ölülerini
böylece pazarlık konusu ettiriyoruz Avrupa'nın diplomasi masalarında.
Ne olacak peki? Devletler bildiğini okur, diplomasi hep kendine göre. Ama,
halkların yapması gerekenler var şimdi. Sonra devletlerinin
yapacaklarını etkilemek üzere yapmaları gereken şeyler var
halkların. Şöyle...
Çiftetelli Ermenico
Fena halde klişedir fakat anlatmak isteyip de
anlatamadıklarımızı biz, bu topraklarda ya hep beraber
halay çekerek ya da hep beraber ağlayarak hallederiz. Ki diaspora da
Anadolu'dur, söylemek gerek. Ve şimdi bu yazı dizisiyle beraber
ağlamanın yolu bir arpa boyu açıldıysa ne şahane.
Eğer öyle ise şimdi de halayda bir arpa boyu yol gitmek lazım
diye bu yazı dizisini "soykırım
tartışması"yla hiç ilgisi olmayan bir rakı
akşamıyla, bir Ermeni meyhanesinde, "Çiftetelli Ermenico"
ile bitiriyoruz. Marten Yorganz söylüyor: "Hopa hopa şinanay
şinanay naay/ Şinanay yavrum şinanay naaaaay!"
Bir gün bu toprakları baştan sona, en klişesinden olsa bile, bir
halayla beraber geçebilmek üzere...
***

"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'la canımız çıkmış.
Yurttaş'ın boyu uzun, oteldeki yatağa sığmıyor
bir türlü, biz genel olarak Paris'e sığışamıyoruz.
"Cafe"ler sıkışık, yollar sıkışık,
taksilerde sıkışıyoruz, vesarie.
Sıkışık sıkışık, deli gibi
çalışarak altı gün geçmiş. Doğru dürüst yemek
yememişiz altı gün, unutkanlık. Canımız da
sıkkın ikimizin de. Ve hiçbir şey istemiyoruz artık, bir
kişi görmek bile.
'Memleket diye ağlaya ağlaya'
Ama işte o sırada, Paris'in orta yerinde, bir kapı
açılıyor, rakı bardakları masaya konuyor. Marten
Yorganz'ın işlettiği meyhanesindeyiz. Biz bekliyoruz artık,
Arak mı çıkacak, Uzo mu diye.
Ve Marten Yorganz hayretle bakıp yüzümüze, nasıl böyle şeyler
düşünebileceğimize, "Elbette" diyor, "Tabii ki Yeni
Rakı canım, ne olacak? Ne bekliyordunuz ki?"
Biz bu kadar Anadolu olmasını beklemiyorduk diasporanın...
Demiyoruz tabii. Marten Yorganz diyor, o anlatıyor:
"Ne alakası var 6-7 Eylül'ün, 'soykırım'ın filan! Ben
Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim!"
Marten, yıllar önce Cem Karaca'nın ikinci olduğu Hürriyet
Altın Mikrofon Yarışması'nda "Blue Boys" (Mavi
Çocuklar) grubuyla birinci olmuş:
"Türkiye'de süper hayatım vardı. Kızlar üzerime
zıplardı. Buraya geldik. Ne atlayan var, ne hoplayan!"
Yorgunluktan soru sorma yeteneğimi büyük ölçüde kaybettiğimden
olacak, nereden geldiyse aklıma "Askerlik yaptınız
mı?" diye soruyorum durup dururken. Neyse ki Marten'in cevabı
güldürüyor hepimizi:
"Ben Paris'te yaptım askerliği!"
Nasıl yani?
"Ağlaya ağlaya, memleket diye ağlaya ağlaya Paris'te
askerlik yaptım sayılır."
Niye ağladı sizce Marten?
"Bir sevgilim vardı. Çok sevmiştim. Onu bırakıp geldim
Türkiye'de."
Gördü mü bir daha o eski sevgiliyi?
'Özledim Adalar'ı, Modalar'ı'
"O değil de... Şimdi artık hepimizin hayatları
başka ne de olsa... Türkiye'ye gitme hevesi geldi birkaç yıl önce. Özledim
Adalar'ı Modalar'ı. Şişli Kulübü davet etti, gittim. Ne
güzeldi. Çok iyi gördüm İstanbul'u. Dedim ki Türkiye'yi AB'ye alsalar da
daha da güzelleşse Türkiye."
Biraz ciddi konuşma çabası gösteriyorum bu sırada. Diyorum ki,
"Burada mı daha çok Ermeni hissettiniz kendinizi?"
Marten ne cevap veriyor:
"Hayır. Türkiye'de daha çok öyle hissediyordum. Burada ne kilise var
doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana
göre."
Malum yasa için, "Bağıra çağıra hiçbir şey
olmaz" diyor Marten, "Ben nasıl sevmeyeyim
İstanbul'u?" diye soruyor sonra aklına düşüp,
"Oradakiler benim arkadaşlarım!"
Sonra dertlenip "Yahu bir çare bulsunlar bu işlere de kafamız
rahat etsin!" diyor.
Ardından kendi yöntemini açıklıyor Marten:
"Ben istemiyorum ama Türklerin 'Lanet olsun, soykırımı
kabul ettik' demesini. Olacaksa iyi bir şekilde olsun. Ama ben müzisyen
adamım, politikayla ilgili şeyler (kulaklarını gösteriyor)
buradan giriyor, buradan çıkıyor."
'Şinanay yavrum şinanay'
Bizim de kulaklarımıza girmiş olanlar o anda artık terk
edip gidiyor. Marten, mikrofonu eline alıyor, her gece kendi meyhanesinde
yaptığı gibi söylemeye başlıyor:
"Bende olan kalbi başkalarında unuttun..."
Sonra sıra oyun havalarına gelince, Ermenice ve Türkçe, bir
kadını kaldırıyor ayağa, sonra da beni, zorla.
Kadınla Fransızca iki üç kelime ediyoruz ve son nakaratta Anadolu
dilinde gülüyoruz birbirimize:
"Şinanay yavrum şinanay naaaay!"
Rakı ve oyun havaları galiba bizim gibi Anadolulular için
dünyanın neresinde olursa olsun durumu netleştirip hep son
noktayı koyuyor. İnsanın, hepimiz için, Kürtler, Ermeniler,
Süryaniler, Türkler için "Aferin bize!" diyesi geliyor. Böyle
olduğumuz için, başka türlü olamadığımız için...
ECE TEMEKURAN MILLIYET 21/11/06
Türkler Ermenistan ile ilişkiye
sıcak
Üç ilde yapılan bir çalışma, Türk
halkının yüzde 82'sinin Ermenistan'ın belirli şartları
yerine getirmesi halinde Erivan ile ilişkiye girmeye sıcak
baktığını ortaya koydu.
Anketin sonuçları Ermenistan Devlet
Başkanı Robert Koçaryan'a da gönderildi.
Asılsız Soykırım
İddialarıyla Mücadele Derneği, anketi Erzurum, İstanbul,
Ankara'da 8 bin 714 kişiyle gerçekleştirdi.
Çalışmada, Türk halkının,
Türkiye'nin Ermenistan ile sosyal ve ekonomik ilişki kurmasına
bakışı belirlenmeye çalışıldı.
Çalışmada, Türk halkının
sosyal ve ekonomik ilişkiye girilmesi için Ermenistan'ın 'özür
dilemesi', 'asılsız soykırım iddialarından vazgeçmesi'
gibi beklentilerinin bulunduğu belirlendi.
Ankete katılanların yüzde 'ünü
oluşturan 4 bin 618 kişi, Ermenilerin, 1'inci Dünya Savaşı
sırasında yaptığı katliamlardan dolayı Türk
milletinden özür dilemesi, Ermenistan'daki soykırım
anıtını yıkmaları ve anayasalarında Türkler ve
Türk toprakları aleyhindeki madde ve ifadeleri
çıkarılmaları, diaspora ile ilişkilerini kesilip
soykırımı reddetmeleri ve işgal ettikleri Karabağ'dan
çıkma şartlarının yerine getirmeleri halinde Türkiye'nin
Ermenistan ile ilişkiye girilebileceği düşüncesine sahipler.
Ermenistan'ın Avrupa ve ABD'de
üstlenmiş olan diaspora ile ilişkilerini kesip
soykırımı reddetmesinin ilişkilerin başlaması
için yeterli bulanların oranı yüzde 16 olurken, ''İki ülke
arasında ilişkinin başlaması için Ermeniler, 1'inci Dünya
Savaşı sırasında yaptığı katliamlardan
dolayı Türk milletinden özür dilemeliler'' diyenlerin oranı ise yüzde
6'da kaldı.
Ülkelerarası sosyal ve ekonomik
ilişkiler için Ermenistan'ın soykırım anıtı
yıkılması ve anayasalarında Türkler ve Türk toprakları
aleyhindeki madde ve ifadelerini çıkarmalarını isteyenlerin
oranı yüzde 5, ''İşgal ettikleri Karabağ'dan en kısa
zamanda çekilmediler'' diyenlerin oranı ise yüzde 2 oldu.
Ankette katılanların yüzde 18'ini
kapsayan bin 568 kişinin hiçbir şekilde Ermenistan ile ilişkiye
girilmesini istemediği de ortaya çıktı.
MILLIYET 27/11/06