Soykırım mı, değil mi?

Tarihçiler, 'soykırım' tartışmasında taban tabana zıt veriler sunuyor

12/02/2006 RADIKAL

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

BAŞLARKEN
Kuyulara bağırmak!
"Uğursuzluk yayılıyordu; insanlar bohçalarını sırtlayıp dağlardaki manastırlara sığınıyorlardı. İdareciler, 1915'in Ocak ve Şubat aylarında sığınmacılara kente inmelerini tebliğ ettiler. Aynı telgraf, aynı dahiliye nazırı, aynı Talat Paşa, kâfirlerin yok edilmesinden sorumluydu. Dağlardan indiler ve çocuklar okullara kapatıldı. Gücü kuvveti yerinde olanlar yorgunluktan tükenip ölmeleri için dağlara terk edildiler. Çöller, sular, nehirler, toplu mezarlar haline geldi. Küçükleri kayıklara doldurarak denizlerin açıklarına bırakıyorlardı. İşkence görüp kayalıklardan atılan kurbanların kanıyla kızıla boyanan Karadeniz'den artık kimse balık yiyemez sanılıyordu. Binlerce çocuk kentten uzaklaştırıldı. Kasaba kasaba dolanıyorlardı. Köylüler onları evlerine alıyor, bu genç sapkınların isimlerini ve dinlerini değiştiriyorlardı." (Jean Kehayan Vatansız, sf:13)
1915'te tehcir kararını alanlar, bugün bütün boyutlarıyla ortaya çıkan bu vahim manzarayı öngörebilselerdi aynı politikayı üretirler miydi, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama şu gerçeği herkes biliyor: Her gün yeniden kanayan, dedelerimizden, ninelerimizden miras kalan bu acılar yığınağı, görmezden gelindikçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Üstelik yok sayma tavrı sürdürüldükçe, bu kötü mirası çok daha büyümüş haliyle çocuklarımıza devredeceğimizden de hiç kimse kuşku duymuyor.
Geçen yıl yasakların, tehditlerin, domatesli, yumurtalı şiddet gösterilerinin eşliğinde düzenlenen Ermeni Konferansı, her şeye rağmen bu acı mirasın yükünün hafifletilmesinde rol üstlendi. Çünkü o konferans sayesinde bir kez daha anlaşıldı ki, pek bilinen masaldaki gibi 'Midas'ın kulakları' kuyulara bağırmakla saklanamıyor. Bu çalışma da tam olarak bu nedenle hazırlandı; korkularımıza rağmen artık saklı tutmanın olanaksız hale geldiği Anadolu'nun bu 'ayan beyan' meşum sırlarını kuyulara bağırmaktan kurtulmak için... E.M.

Osmanlı Ermenilerinin tümü hedef alındı
Prof. Halil Berktay, 1915'te yaşananların 1948 BM konvansiyonuna göre soykırım olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Ama 1915'te 1948'in etik birikimi yoktu, o nedenle kestirmesiz bir ifadeyle yaşananlar soykırımdı diyemeyiz."
1915'teki tehcir emirleri Ermeni çetelerle sınırlı kalabildi mi?
Tehcir emirleri zaman zaman ima edildiği gibi doğu cephesindeki askeri harekât alanıyla sınırlı değildir. Keza yine tehcir emirleri Osmanlı İmparatorluğu'nun doğrudan doğruya Ermeni milliyetçiliğine bulaşmış kesimleriyle de sınırlı değildir. Tehcir, Osmanlı Ermenilerinin tamamını hedef almıştır. Yani bir etnik grubun tamamı şüpheli ya da suçlu muamelesi görmüş, Ermeni olmalarından başka hiçbir neden aranmaksızın yerlerinden yurtlarından göçe zorlanmışlar, mallarından, mülklerinden bütün yaşam çevrelerinden koparılıp atılmışlardır. Bu, 1948 Birleşmiş Milletler Konvansiyonu'nun terimleriyle, bütün bir nüfus grubuna, o grubu yok edecek veya o grubun varlık koşuluna çok ağır zarar verecek şekilde hedef almaktır. Bunun da ötesinde net bir biçimde anlıyoruz ki, tehcir başlıbaşına bir felaket olmakla birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gizli katliam emirleri de verilmiştir. Bu durum elbette ki, şimdiye kadar süregelen resmi, yarı resmi Türk milliyetçisi söyleme tamamen aykırı bir durumdur. Ve nitekim L'Express dergisinde konuya ilişkin yayımlanmış olan çok geniş dosya kapsamında gösterilen bir haritada belli başlı tehcir rotaları ve katliam mahalleri gösterilmektedir. Sivas, Adana, Diyarbakır, Van, Bitlis, Muş ve Erzurum havarisi birinci derecede katliam bölgeleri olarak gösterilmektedir. Bu harita önemli bir araştırmaya dayalı olarak hazırlanmıştır. Tehcir sırasında kim olduğu belirsiz silahlı kişilerin sürgün edilmekte olan silahsız Ermeni konvoylarına saldırarak başlattıkları katliamlar dalgasının ardında gizli devlet emirlerinin bulunduğuna dair çok ciddi ipuçları vardır.


Büyütmek için tıklayınız


Teşkilat'ı Mahsusa'nın önder kadrolarının örgütledikleri birinci dereceden katliamların yanısıra, ikincil ve üçüncül diyebileceğimiz şiddet halkaları da söz konusudur. Çünkü o günlerde şu mesaj Doğu ve Güneydoğu nüfusuna yayılmıştır: Çok acı bir deyimdir ama artık Ermenilere karşı av mevsimi açılmıştır. Böyle durumlarda halk ikiye ayrılır: En iyi unsurlar ve en kötü unsurlar. Kimileri hayatları pahasına komşularını korumaya, kurtarmaya, saklamaya çalışır ya da aman bana bulaşmasın diye sessiz kalır. Kimileri de en kötü tarafına teslim olur. Bunun içinde mal mülk düşkünlüğü, birikmiş nefretler vardır. Katliamlar devletin tepesinde oturan Enver, Talat ve Cemal paşalardan özellikle Enver ve Talat ikilisinin gizli emirlerle başlattıkları sürecin sonucudur. Bunun yanı sıra açlıktan, soğuktan ve hastalıktan da ölen olmuştur. Ama resmi söylemlerde iddia edildiği gibi ölümlerin büyük çoğunluğu bu nedenlerden ötürü değildir. Kaldı ki, açlıktan, soğuktan, tifüsten ölenler olduysa onlar da devletin sorumluluğundadır. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir devlet Talat Paşa'nın defterinde geçtiği sayıyla ifade edersek "974 bin nüfusu sürdüm ama ölmelerini istememiştim. 300-400 bini öldü ne yapayım" diyemez. Çünkü onları süren devlet, onların canının korunmasından, hastalanmamasından, açlıktan korunmasından da sorumludur.
Yüz binlerce ölüden söz ediliyor. Bu bir soykırım mıdır?
Türkiye'de ve Ermenistan'da her türlü tartışma bu noktada düğümleniyor. Tarihsellikle hukuksallık birbirinden farklı kategorilerdir. Soykırım tartışması asıl olarak hukuki bir zemin üzerinde yapılabilir. Hukuk tartışmasının, tarih tartışmasını örtbas etmemesi gerekir. 1948 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırım ve Soykırımın Önlenmesi Konvansiyonu'na göre, oradaki tanıkları geçmişe uygularsak yaşananlar net bir biçimde soykırımdır. Çünkü Ermeniler sadece Ermeni oldukları için hedef alınmışlar ve üstelik bu, Ermenileri Anadolu'dan temizlemek şeklindeki bir ideolojinin ürünüdür. Fakat 1915 yılındaki olaylar yaşanırken konvansiyonun bu kararları henüz olmadığı gibi, bu konvansiyonu ortaya çıkaran ahlaki birikim de söz konusu değildi. 1915'te Talat Paşa tehcir yasasının en radikal bir biçimde uygulanması talimatını verirken o kuşağın insanlarının kafasında "Dünya buna soykırım, etnik temizlik der" şeklinde nosyonlar söz konusu bile değil. Kötü ve hukuk dışı bir şey yaptıklarını bildikleri için gizli emirlerle yaptılar.
Ama bu yaptıklarının ileride soykırım olarak değerlendirilebilecek bir şey olduğunun farkında değillerdi. Dolayısıyla dürüst bir tarihçinin kafasında her zaman şöyle bir sorun olacaktır: 1948'e benzer bir atmosfer içinde böylesi bir eyleme kalkışırlar mıydı? Bu sorunun yanıtı yok. Dolayısıyla hiçbir zaman kestirmesiz kesin bir ifadeyle '1915 soykırımdı' diyemeyeceğiz.
Tartışmalarda 1915'e nasıl gelindiği de hayli öne çıkan bir konu.
Olaya milliyetçi değil, başka açıdan bakabilmek lazım. Ermeni milliyetçi örgütleri vardı. Bir toprak parçasını Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparıp almak için şiddeti meşru görüyorlardı, uyguluyorlardı. Üstelik bu örgütler şiddeti sadece devletin nizami güçlerine karşı değil, yerel Türk ve Müslüman halka da uyguluyorlardı.
Ama o dönemde böylesi bir şiddeti herkes kullanıyordu. Rum Pontus çeteleri de şiddet uyguluyordu, onların karşısına dikilen Türk çeteleri de şiddet uyguluyordu. Yani Daşnak komitacıları canavardı da Topal Osman pirüpak mıydı? Çeşitli paramiliter güçler birbirlerinin köylerine baskınlar düzenliyor, kadınların ırzına geçiyor, çocukları süngülüyordu. Bunlar yerel ölçekte etnik boğazlaşma olarak yaşandı. Bir tarafın kahramanı diğer tarafın canavarı oldu. Topal Osman Rum Pontus bölgesinde Türklerin kahramanıydı ama Rum köylerinde anneler çocuklarını "Topal Osman geliyor" diye korkutuyordu. Demek ki, çağdaş tarihçi bakış ancak o günün duygusal atmosferinden kendini sıyırmayla mümkün olabilir.
Bu koşullarda çözüm mümkün mü?
Çözüm için önemli olan her iki tarafın da milliyetçi resmi söylemlerini eleştirebilmesidir. Biz bunu 24-25 Eylül 2005'te düzenlenen konferans ile yaptık. Bunun Ermeni tarihçileri tarafından da yapılmasını umuyoruz. Benim idealim, Ermeni sorununun bütün boyutlarıyla Türkiye toplumunda ve akademik çevrelerde fizikteki termodinamik yasaları hangi rahatlıkla konuşulabiliyorsa o rahatlıkta konuşulabilmesidir. Ne zaman ki bu sakin tartışma ortamını sağlarız, o zaman benim açımdan Ermeni meselesi zaten çözümlenmiş demektir.


 

'Hep bir şeyler gizlenir'
Leda Mermer
Normal yaşantımızda en fazla karşılaştığımız soru 'Nereden geldiniz' oluyor. Oysa biz de onlar gibi Anadolu'dan geldik. Annem Diyarbakır, babam Kayserili. 150 kişilik bir grup Agos'un kapısının önünde protesto eylemi yapmıştı. O zaman ben de Ermeni olduğumu anladım. İstiklal Marşı okudular. Sanki biz bu ülkede okuduğumuz okullarda hiç İstiklal Marşı okumamışız gibi. Annemin annesi Müslüman olmuş. Ailemizin yarısı Müslüman'dır. Bir kısmı Ermeni olduklarını bilmiyor, bir kısmı da gizliyor. Aileden bazıları birbirleriyle görüşmüyor, böylesi bir parçalanmışlık da var. Annemin teyzesi de Hıristiyanlıktan dönmüş, onun eşi de öyle. Ama torunları bunu bilmiyorlar. Ermenilerde böylesi durumlar oldukça fazla. Hep bir şeyler gizlenir. İlkokuldan liseye kadar Ermeni okullarında okudum. Öyle bir müfredat işleniyordu ki, Ermenilerin bu ülkeye ne kadar zararlı olduğunu öğretirlerdi. Bunlara kendi aramızda gülüyorduk ama not almak için de orada yazılanlar doğrultusunda yanıtlar veriyorduk. Edebiyat öğretmenimiz aynı zamanda Ermeni okullarının tümünde olması gereken Türk müdür başyardımcısıydı. O kadar sertti ki, her davranışımızdan bir mana çıkarırdı. Son yıllarda yaşanan gelişmeleri olumlu buluyorum. Gençlerimiz dışa açık ve cesaretliler. Yaşlılar biraz daha kapalılar. Mesela annemle dışarıda gezerken haç takmamı, kendisine 'mama' diye hitap etmemi istemezdi. Babamın adı Murat'tır, iş çevresi de onu Müslüman sanıyordu. Dolayısıyla babamın iş çevresiyle karşılaştığımızda hepimiz başka bir adla anılırdık. Babamın iş çevresi beni de Deniz ismiyle tanırlardı.


 

Tehcir, isyan edip düşmanla işbirliği yapana uygulandı
İSMET DEMİRDÖĞEN

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1915 yılında Ermenilerin düşmanla işbirliği yapıp isyan etmeleri nedeniyle tehcire tabi tutulduklarını söylüyor. Soykırım yapıldığı yönündeki tezleri reddeden Halaçoğlu'na göre tehcir sırasında öldürülen Ermenilerin sayısı en fazla 8 bin 500, soğuktan ölen yok, açlık, yorgunluk ve hastalıktan ölenler ise 52 bin civarında. Halaçoğlu, 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni'nin yaşadığını savunuyor.
1915 yılında Osmanlı'da bir etnisite sorununun varlığından söz edilebilir mi?
Osmanlı Devleti bir imparatorluk. Üniter yapıya sahip değil. 19. yüzyıla kadar böyle bir problem yoktur. 1863'ten itibaren misyonerlik çalışmaları eğitim kurumları açmaya yönelmiştir. İlk açılan Robert Kolej'dir. Bu, etnik grupları faaliyete geçirme örneğidir. Robert Kolej'in 1868'de verdiği ilk mezunlar Bulgar isyanının elebaşlarıdır. Bunu Anadolu'ya yayılan Amerikan okullarıyla değerlendirirseniz etnisite probleminin nasıl çıkarıldığını görmüş olursunuz..
Ermeni tehcirinin nedeni neydi?
Ermeniler 850 yıldır, Türklerle birlikte yaşıyorlar. En küçük bir çatışma yok. Ne oldu da çatışmalar çıktı? 1878'deki hareketin başlangıçında Karaağaç Cemiyeti kurulmuş. Amerika'da zencilere karşı kurulan Ku Klux Klan tarzında bir cemiyet. Ermenileri silahlandırıp Müslümanlar üzerine sevk eden bir kuruluş. Rus Van Konsolosu Temren, "Aslında Ermenilerle Müslümanlar arasında problem yaşanmamaktadır. Bütün problem Ermenileri kiliselerde toplayıp propaganda yapan komitelerdedir. Onlar kendilerinden olmayan Ermenileri bile kılıçla tehdit ediyor" diyor. 1914-15'e geldiğimizde Ermenilerden daha fazla Rum nüfus olduğu halde neden bunlar değil de Ermeniler tehcir edildi? Osmanlı eğer etnik temizlik istiyorsa Rumları da tehcir etmesi lazımdı.
Rumlar tehlikeli değil miydi?
Rumların öyle bir hareketi yoktu. Dünya savaşında Fransız arşivinde Ermenilerle ilişkilerini görüyorsunuz, tüfek, mermi yardımı.. Ermeni delegasyonu başkanı yazdığı 5 Kasım 1914 tarihli mektupta "İskenderun'a yapacağınız çıkarmada yardıma hazırız" diyor. İngiliz ordusunun 8 bin Ermeni askeri var. Rus ordusunda 150 bin kişilik Ermeni nüfus var. Burada 15 bin kişilik kuvvet oluşturmuş, sabotajlar yapıyor. Bunlar Fransız belgelerinde var. Bunları incelemeden birisinden duyduğunuz acıklı sözlerle tarih yazamazsınız.
Tehciri getiren koşullar bunlar mı?
Kesinlikle. İsyan hareketleri, düşmanla işbirliği yapmaları.. Van'da isyan çıkmış, oradan Fransız arşivine giden belgelerde "Buradaki isyanımız başarıyla devam etmektedir, şu ana kadar 6 bin Müslüman'ı katlettik" deniyor. Ayrıca Bitlis, Muş ve Erzurum'daki isyan devam ediyor. Antep'te, Harput'ta isyanlar var. Siz o zaman Suriye, Kafkas ve Çanakkale cephesinde savaşıyorsunuz.
Tehcir sırasında Ermeniler arasında bir ayrım söz konusu mu?
Doğru. Osmanlı arşivinde Protestan ve Katoliklerin tehcir edilmemesine ilişkin talimatlar var. Fakat onların içerisinde de olaylara karışanlar varsa tehciri emrediliyor. Nüfusları toplam 90 bin civarında.
Ermenilerin toplam nüfusu ne kadar o dönemde?
Osmanlı istatistiklerine göre bir milyon 294 bin kişi. İngilizlere göre 1 milyon 602 bin, Fransızlara göre 1,5 milyon, Patrikhane'ye göre bir milyon 915 bin kişi. Hepsinin ortalamasını alırsak, 1,5 milyon civarında denilebilir.
Tehcirde kaçı öldü?
Emniyeti Umumiye Müdüriyeti belgelerinde "500 kişi Erzurum ile Erzincan arasında, Kürt eşkıyası tarafından katledildi" diyor. "Urfa'dan Halep'e giden 2 bin kişilik kafile Arap eşkıyasının saldırısı sonucu katledilmiş". Bir de Diyarbakır ve Mardin bölgesinde kamplarda üç gün 700'er kişi kaçırılarak katledilmiş, yani 2 bin kişi civarında. Bunların toplamı 4 bin 500. Ayrıca Erzurum'dan gönderilen kafilenin Dersim bölgesinde tamamen yok edildiği belirtiliyor. Rakam yok. Kafileler en fazla 2 bin kişidir. İki kafile burada katledilmiş ise 8 bin 500 rakamı çıkıyor.
Diğer nedenler, soğuk, açlık hastalık gibi..
Soğuktan ölüm yok. Mayıs-haziran ayında gönderilenlerin soğuktan öldüğü söylenemez. Açlık ve hastalık.. 1. Dünya Savaşı'ndayız. Orduya yiyecek gönderiyorsunuz, Ermenileri de sevk ediyorsunuz. Ayrıca tamamı Suriye'ye sevk edilmiyor. Bir kısmı Kafkasya'ya göçüyor. Savaş sırasında yeterli yiyecek verilmemesi, yolun meşakkati, salgın hastalık var. Bunlardan kaynaklanan ölümler tespit edebildiğimiz kadarıyla 52 bin civarında. (Devamı yarın)

YARIN: Hrant Dink, Erdoğan Aydın

RADIKAL 12/02/06

 

Dürüst tarihçi aranıyor!

Hrant Dink'e göre tehcirden kurtulanlar konusunda ne Türkler ne de Ermeniler dürüst

13/02/2006 RADIKAL

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Agos gazetesi Genel Yayın yönetmeni Hrant Dink, tehcirden canlı kurtulanlar konusunda kimsenin dürüst davranmadığı inancında. Dink, 1919'da 650 bin Ermeni'nin geri döndüğü savını şu ilginç yaklaşımla değerlendiriyor: "Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak."
Size göre 1915'te yaşananlar neydi?
1915'te yaşananların adını koymak açısından kafamda herhangi bir soru işareti yok ama adıyla uğraşmak gibi bir derdim de yok. Olan bitenin ne olduğunu idrak etmek problem olabilir ama bu da benim için sorun teşkil etmiyor. Sonuçta içselleştirilmiş bir tarih var. Yaşananlar benliğimize ve bedenimize işlemiş vaziyette. Bu dünyadaki tüm Ermeniler için geçerli ama Türkiye'de yaşayan Ermenilerin bir şansı var, diğerlerinin yaşamış olduğu travmayı biz yaşamıyoruz. Bizim yaşanan travmayı iyileştirecek bir ilacımız var, o da Türklerle birlikte yaşayabilmek. Canlı bir varlığı yüzlerce yıldır yaşadığı topraklardan söküp atıyorsanız aslında onu yokluğa uğurluyorsunuz demektir. Ermeni halkı 3 bin yıldır yaşadığı kökünden koparılmış, 90 yıldır, bir yokluğa ve belirsizliğe yolculanmıştır. Ermeni halkı bunun travmasını ve köklerine bağlı olamamanın acısını yaşamaktadır. Ermenistan'ın ortaya çıkmış olması travmayı gidercek bir unsur olarak görünse bile, yaşanan travmanın büyüklüğü bunu engelliyor.
Türkiye'nin resmi tezlerine göre, 1919 yılı itibarıyla 650 bine yakın Ermeni Anadolu'ya geri dönmüş. Tehcir sonrası böylesi kitlesel bir geri dönüş söz konusu mu?
Sayın Yusuf Halaçoğlu'nun, bu iddialarını dile getirdiği kitaplarındaki yaşananlara ilişkin tahrifatları düzeltmesi gerekir. Bu yapılmadan bu kitaplarda ortaya atılan diğer bilgileri de dikkate almak imkânsızdır. Bilim adamı ciddiyeti yanlışlığı ortaya konulan bilgileri düzeltmeyi gerektirir. Bilimsel duruş böyle sağlanabilir. Öte yandan 1919'da 650 bin civarında Ermeni'nin geri döndüğü söyleniyorsa, bu Ermenilerin ne olduğu da anlatılabiliyorsa, bu iddiaları ciddiye alırız. Ama benim Lozan belgelerinden edindiğim bilgilere göre, geri dönen Ermeni sayısı 300 bin. 130 bini İstanbul'a, 170 bini de Anadolu'nun çeşitli illerine gitmiş. Ama bu intikal eden Ermeni'nin ne kadarının kendi kimliğini ifade edebildiği, ne kadarının Müslümanlaştırıldığı gibi ayrıntılara sahip değiliz. Cumhuriyet tarihinde ise tümü İstanbul'da yaşayan 60 bin Ermeni'den söz ediliyor. Malatya, Sivas gibi yerlerde çok çok az sayıda Ermeni varlığından söz edilebilir. Ben belki sayın Halaçoğlu ile bir konuda hemfikir olabilirim. Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu? Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni dünyasının da çok namuslu davrandığını düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda, 'Orasını karıştırma' diyorlar. 'Karıştırma' dedikleri noktanın, 'Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü' tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. 'Öldüler' demek işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş. Bekir Coşkun'un yazısında vardı. Anneannesinin Ermeni olduğunu söylüyordu. Daha kim bilir kimler böyle. Ölenlerin üzerinden konuşmak bizi doğru dürüst bir çözüme de götürmüyor. Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki de birbirimize akraba çıkacağız. Bir yakınlaşmadan bahsediyorsak, bakalım hayat önümüze neler çıkaracak. Kalanların kimler olduğu açığa çıktıkça, eminim o zaman insanlar birbirlerini kolay kolay 'Ermeni piçi' ya da 'Ermeni dölü' diye aşağılayamayacaklar. Anadolu çok karışık bir tarih. Bu durumda Ermeniler de üsluplarına dikkat etmeliler. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.
Yıllardan beri Türkiye'de dile yerleşmiş olan Türk Ermenileri betimlemesini nasıl değerlendiyorsunuz?
Ben 'Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim' dediğim için hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var. Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil, Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?
Zaten somut ayrımcılıklar yok mu, örneğin Ermeniler askere alınırlar ama asla subay olamazlar.
Böyle şeyler var. Türkiye olumsuz anlamda ayrımcılığı zaten yapıyor. Ama diğer yandan istiyorlar ki, biz kendimizi Türk gibi hissedelim. Korkudan belki yaparım ama beni korkutarak Türkleştirilmemin kimseye faydası olmaz. Türk Ermenisi, Türk Yahudisi, Türk Rumu diyorlar. Peki Türk'ü tarif ederken Türk Türkü mü diyeceğiz? Ya da Almanya'daki Türkler kendilerini nasıl hissedecekler. Alman Türkü mü denilecek? Yakın geçmişte yaşandı. Bulgaristan'daki Türk'ün kendi Türk kimliğini haykırmasını isteyeceksin, bu meşru ve doğal olacak ama Ermeniler kendi kimliklerini savundukları zaman 'Hayır' diyeceksin. Bu ikiyüzlülüktür.
Size göre çözüm nerede ya da başka bir ifadeyle Ermeniler ne istiyor?
Öncelikle zaman ve bilgi gerekiyor. Türkiye'nin 90 yıl sonra siyasetçisi, halkı, aydınıyla büyük oranda gerçeği bilmediğini düşünüyorum. Zaman, gerçeği bilme, sorgulama, araştırma zamanı. Türkiye'ye dışarıdan yapılan 'ikrar' dayatması ve Türkiye'nin topluma yönelik 'inkâr' dayatması eşit ölçüde haksızlıktır. Bilginin, ifadenin serbestleşeceği bir sürece ihtiyaç var. Demokrasimiz geliştikçe, öğrendikçe vicdanlarımız da harekete geçmeye başlayacak. İfade özgürlüğünün olması gerekiyor. Kendi içinde konuşamayan bir Türkiye'nin Ermenilerle de konuşacak bir şeyi olamaz. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, diplomatik ilişkinin geliştirilmesi tüm sorunların çözümünde motor görevi üstlenecektir. Böyle bir ilişki başlarsa, iki halk arasındaki ilişki açısından da normalleşme başlar. Tarihe saplanıp kalma niyetinde değiliz. Önemli olan geleceğimizi kurtarabilmektir. Tazminat meselesi de bu normalleşme ilişkisi içinde normal bir kavrama dönüşebilir. İki ülke yakın ilişkiler kurarlarsa, beraber kalkınma projelerini konuşmaya başlarlar. Hatta fakir Ermenistan'a Türkiye, Avrupa ve dünya neden destek vermesin.

'Sadece insanlar değil bilinç de yok oldu'
Araştırmacı yazar Erdoğan Aydın'a göre Ermeni sorununun bugün büyüyerek önümüze gelmesinin ana sebebi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkârcı tutumu. Aydın, Ermeni katliamının bu topraklardaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini ve örgütlülüğü de yok ettiği inancında.
Ermeni sorununun, güncelleşerek önümüze gelmesinin kaynağı ne?
Öncelikle yeni bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni dünyada dün uluslararası politikada sorunsallaşmayan pek çok şeyin bugün çözümü zorunlu sorunlar haline geldiğini görmek lazım. Kuşkusuz bu süreçte Irak işgalinde olduğu gibi bir dizi haksız ve hukuk dışı müdahaleyle de karşı karşıyayız. Ancak ne Türkiye Irak'ın karşılaştığı tipte bir sorunla karşı karşıyadır ne de Ermeni sorunu suni bir sorun. Kaldı ki sorunun bu yeni dünya koşullarında güncelleşmesindeki belirleyici faktör, Türk devlet geleneğinin soruna ilişkin tutumudur. Başta Kürt sorunu olmak üzere karşısına çıkan sorunları inkâr ederek ve ezerek 'çözmeye' çalışan bu gelenek, yeni dünya koşullarında uluslar arası tepkilere de davet çıkarıyor. Sorunların sınırlar ardına saklanmasının artık mümkün olmadığı günümüzde bu tutum, sorunu daha da büyüterek kendini köşeye sıkıştıran bir ipoteğe dönüyor. Özetle sorunun emperyalist politikalarca maniple edilmesinden söz edilmesi halinde bile, buna olanak sağlayan birincil neden bu devlet politikasıdır. Bu ise, dünden farkla Türkiye'nin sorunlarını büyütüp, demokratikleşme ve kalkınma olanaklarını tahrip etmektedir. Oysa soruna daha soğukkanlı, hukuka uygun yaklaşabilmiş olsa hem böylesi bir uluslararası kuşatma olmayacak hem de sorunun çözümü mümkün olacak.
Soğukkanlılığı nasıl elde ederiz?
Empati yaparak, kendimizi onların yerine koyarak, geriye dönüp 'Acaba Ermeniler yok edilmeseydi ne olurdu' diye düşünerek...
Ne olurdu?
Halen yaşadığımız Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Unutulmamalı ki tehcir ve kırımlarla yok edilen, bu toprakların sadece hümanist potansiyeli, kültürel çeşitliliği değil aynı zamanda üretici güçleri, zanaatkâr birikimi, üretim kapasitesiydi. Ermeni ve Rumların tasfiyesi ülkemizin dünyadaki rekabete çok daha geri bir noktadan katılmasına neden oldu. Diğer yandan yokedilen aynı zamanda bu toprakların sivil toplumu, yani devlete karşı vatandaşlık bilinci ve örgütlülüğü idi. Özetle tehcir ve kırımdan sonra geriye kalan, üretici birikimi ve yurttaşlık kimliği çok daha geri, köylülüğü aşamayan mütevekkil bir halk, bu halkın karşısında çok daha güçlenmiş bir devlet, öteki kültür ve toplumlara karşı koşullanmış bir kültürel atmosferdi. Bu koşullar, aydınlanmanın toplumsal temel bulmakta niye bu denli zorlandığını, devletin niye bu denli ceberrut olduğunu, yoğun devlet yönlendirmesine karşın üretici güçlerin gelişme dinamiğinin niye bu denli cılız olduğunun yanıtını veriyor. 'Bütün dünyanın bize karşı' olduğu, herkesin 'bizi bölmeye' çalıştığı şeklinde, evrensel bir kimlik edinmemizi önleyen paranoya da işin cabası.
Kangrenleşmiş bu sorunun çözümü için neler yapılmalı?
Ne denli ağır olursa olsun her sorun gibi burada da çözüm mümkün. Ama öncelikle çözümden yana bir irade gerek. Karşılıklı bir güven atmosferi yaratılmalı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, hem iki tarafı da zenginleştirir, hem de önyargıların aşılmasını hızlandırır. Aksi halde devlet Ermenistan'ın boğazını sıktıkça, uluslararası planda Türkiye'nin de boğazı sıkılır.

Atalarımız canavar gibi gösterilemez
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile yapılan röportaja dün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden 1 milyona..
Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput'taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkânının olmadığı bir dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15'i Halep'e vardı deniliyor. 850 bini öldü. Bu belgeyi tarihçi olarak kabul edemeyiz.
Amerika'nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda "486 bin Ermeni göçmeni" diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor. Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 milyon
900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyarız. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu söylüyoruz.
İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları tartışalım... Sadece bir kişiyi çıkarıp ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu'daki insanların anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde yaş kalmaz..
Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?
Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa'nın gizli emirleri söyleniyor. Ama belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor, buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, 'Suçlular bulunup cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola çıkarılmasın' deniyor.
Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu?
1915-1919 arasında 342 civarında kişi mahkûm ediliyor. Küreğe mahkûm var, idam yok. 1919 sonrasında da 1397 kişi yargılanıyor. Onlardan sadece 16 kişi cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor.
Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin fısatçılığı ve katliamı mı var?
Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de olmuştur. Komiteler sizin çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600 bin Müslüman ölmüş. Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki Anadolu Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. Anadolu'da 300-450 bin Ermeni yaşadığı yazılıyor. 1921'de 281 bin Ermeni var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, Bursa, Kütahya, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918'de geri dönüş kararı çıkarıldı. Sevr öncesinde 644 bin 900 Ermeni yaşamaktadır. Amerika'ya gidenler hariç hepsi geri döndü. Baltimor, New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya koyarım. İngilizlerin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün edildi, öldürüldü. Ama bu soykırım değil.
91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl önlenebilir?
Hrant Dink ya da Orhan Pamuk'a karışanlar bizim konuşmamıza engel çıkarılmasına karışmıyor. O tarihteki bir olayın soykırım olarak kabul edilmesi, hakkımız olmadığı halde, o insanların canavar olduğunu kabul etmemize ve onları suçlamamıza yol açar. Bugünkü nesilleri de atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlar ki o da psikolojik travmalar yaratır. Bunu asla kabul etmeyiz, mümkün değil.
Bugün bizim onları yargılama hakkımız yoktur, dünyada kimsenin yoktur. Türkiye'de yaşayan bir insan onlara cani sıfatını yükleyemez.
Buna ne devletlerin ne de insanların hakkı vardır. Ben soykırım demedim, demem. Katliam derim. Ama Ermeniler de katliam yaptı.

'Müslüman dedemin lakabı 'Gâvur'du'
Hep Türk okullarında okudum. O nedenle yıllarca arkadaşlarım da genellikle Türkler arasındandı. Benim dedem Müslüman olmuş o nedenle Ermeni okuluna almadılar. Dedem Müslüman olduktan sonra adını Yusuf olarak değiştirmişti. Orucunu tutar, bütün Müslüman geleneklerini de yerine getirirdi. Babaannem ile birlikte Kayseri'de yaşarlardı. Ben ortaokuldayken öldüğü için kimliğini nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama sanki zorla Müslüman olmuş gibi değil, benimsemiş gibiydi. Öyle hatırlıyorum. Ama o ne kadar benimserse benimsesin, çevresinde 'Gâvur Yusuf' olarak bilinirdi. Bir yaz tatilinde Kayseri'ye dedemlerin yanına gitmiştik. Oradaki kız çocuklardan biriyle arkadaş olmuştuk. Bir gün bana, 'siz gâvur musunuz?' diye sordu. Ben o zaman gâvurun ne demek olduğunu bilmiyordum. Gidip anneme söyledim. Dedem Müslüman olmasına karşın annem ve babam Hıristiyandı. Okuduğum okullarda pek bir zorluk çektiğimi söyleyemem. Ama bir ara din dersi herkese zorunluydu. Not almak için namaz kıldığımı hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudum. Üniversitede de birtakım garip sualler dışında herhangi bir dıştalayıcı davranış görmedim. Ama Ermeniceyi çok az bildiğim için bir keresinde Fransa'dan gelen Ermeni grup tarafından dışlandığım oldu.

YARIN: Baskın Oran, Masis Kürkçügil

Vatandaştan özür dilenmeli

Baskın Oran: Türkler de Ermeniler de kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin özür dilemesi gereken Ermeniler değil kendi vatandaşlarıdır. Çünkü yıllarca yaşananları saklayıp halkı aldattılar, memleketin başına bela getirdiler

14/02/2006 RADIKAL

ERTUĞRUL MAVİOĞLU

Prof. Baskın Oran'a göre Türk resmi tezlerindeki Ermeni meselesi ve 1915 tehcirine ilişkin inkârcı tutumun kökeninde, milliyetçilik, bilgisizlik, Ermenilerden toprak-tazminat-tanınma talebi geleceği korkusu, Türk diplomatlara yönelik suikastların biriktirdiği olumsuz etkiler ve diasporanın Türkiye'yi Nazilerle kıyaslama çabalarının doğurduğu ters tepkiler yatıyor. Oran, Ermeni sorunu konusunda Türkiye'nin geçmişiyle bir türlü yüzleşememesinin nedenini de geliştirdiği savunma refleksine bağlıyor. Oran, "Türkiye geçmişiyle yüzleşmeyi beceremiyor. Çünkü Halil Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora başta olmak üzere herkes parmak ısırdı" diyor.
1915'te yaşanan ve son derece vahim sonuçlara yol açan Ermeni tehcirinin anlamı neydi?
Anlamı, Anadolu'daki Ermenilerin kimi İttihatçılarca etnik temizliğe uğratılmasıdır. Bu kanlı cinsinden bir etnik temizliktir.
Birbiriyle fevkalade çelişen, ama birbirine kesinlikle bağlı olan ('diyalektik' dediğimiz şey de budur zaten) iki sonucu vardır:
a) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlamıştır.
Kurtuluş Savaşı Yunanlıların batıda İzmir'e sürülmesi, doğuda ise bir Büyük Ermenistan kurulmak istenmesi sayesinde mümkün oldu. Bu ikincisi, Kürtlerin Ankara'ya katılmasını sağladığı için çok daha önemliydi. Kürtler, Sevr sonucu Ermeniler dönerse mallarını geri alırlar diye katıldılar. Bu katılım olmasaydı, zaten üç cephede (Yunan saldırısı, iç isyanlar, İstanbul) savaşmakta olan Ankara, Kurtuluş Savaşını başarıya götüremeyebilirdi.
b) Türkiye Cumhuriyeti'nin başını belaya sokmuştur.
Ermeni tehciri, Osmanlı ordularının tam savaş sırasında çok çeşitli açılardan (cepheyi bırakıp bir de bununla uğraşmak, zanaatkârların yok olması, sermayenin ve yatırımın harabiyeti, vb.) belini bükmekle kalmadı.
İkisi iç biri dış üç belayı TC'nin başına sardı: 1) Zaman zaman ırkçı boyutları zorlayan otoriter bir milliyetçiliğin yerleşmesine büyük katkı yaptı; şimdi bunun acısını Kürtler çekiyor; 2) O günün Anadolusu'na göre çok gelişmiş ve medeni 1.5 milyonluk bir kitleyi yok ederek Türkiye'de sermaye birikimi ve sanayi devrimini 50 yıl geciktirdi; 3) Başına bu jenosit belasını sararak Türkiye'yi büyük devletlerin elinde oyuncak etti. Mesela, her kasımda ABD başkanının elinde.
Birinci iyi sonuç, niye ikinci kötü sonuçla bir arada? Çok basit: bunca yıllık inkâr yüzünden.
Türkiye'de resmi tezler neden ısrarla 1915'te yaşananları, boyutunu ve niteliğini yok sayma refleksine sahip?
Osmanlı Ermenileri konferansında bunları anlattım, kitapta da çıkacak:
1) Millet sisteminin mirası: Çokkültürcü olan bu sistem aynı zamanda ayrımcıydı; gayrimüslimleri ikinci sınıf sayardı. Türk milliyetçiliği geç de olsa belirince, birinci nitelik kayboldu, ikincisi ise su yüzüne çıktı. Ermeni meselesini yok saymanın tarihsel kökeni buradadır.
2) Bilgisizliğin etkisi: Türkiye'de milliyetçi eğitim 1915'i özenle sakladı. Yoksa, kimilerinin iddia ettiği gibi, 'vicdanları susturmak'la ilgisi yoktur. Haberin yok ki vicdanın konuşsun. Ben ABD'ye gidince öğrendiydim. Şimdi insanlar öğreniyor. Devlet bile 'Asla olmamıştır'dan 'Mukatele olmuştur'a terfi etti.
3) 3-T meselesi: Son söylediğimi geri alayım, çünkü Türkiyeliler diasporanın 3-T (tanıma, tazminat, toprak) dediğini öğrendikçe katılaşıyor. Son ikisi, gerçekleşmesi doğal olan birinciyi önlüyor. Diaspora bunu anlamak istemiyor.
Ama şunu da ekleyeyim: Toprak talebinin saçma olduğunu diaspora bile bildiği halde, bizdeki inkârcılar inkârlarını sürdürmek için bunu kullanıyorlar. Dışişleri bile. Oysa Ermenistan 40 kere ilan etti, bir keresinde Erivan'da ben bile kulaklarımla Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'dan dinledim: Böyle bir talep yok. Onca Kürt içinde azınlık devleti mi kuracaklar?
4) Türk diplomatlara suikastlar ve faillerin genellikle cezasız kalması: Esenboğa ve Orly olayları dışında, hariciyemiz 34 şehit, 17 yaralı vermiş. Tabii ki bu sayılar Ermenilerin 1915'te verdiği yarım milyonu aşkın kurbanla karşılaştırınca çok az. Ama 800 bini bilmedikleri için Türkiyeliler büyük tepki duydu. Ayrıca, kırmızı ışıkta duran bir arabaya gidip arkadan toslasanız, sekizde sekiz suçlu olduğunuz halde, eğer adam gelir de bağırırsa siz de bağırırsınız.
5) Jenosit terimi: Bence en önemlisi bu. Çünkü Ermeniler on yıllarca bu kırıma 'Metz Yeğern' (Büyük Felaket) dediler, soykırım hukuksal terimi çıkınca hemen siyasal/tarihsel olarak sahiplendiler. Çünkü Türkleri Nazilere, Ermenileri de Yahudilere benzetme olanağı veriyordu. Doğrusu, böyle bir benzetme saçmadır. Diaspora bu terimden çok hoşlanıyor ama, Türkiye'deki inkârı besleyen en önemli unsur işte bu terim.
Yaygın ifadeyle söylersek, 'Türkiye Cumhuriyeti devleti neden kendisiyle yüzleşmeyi beceremiyor?' Yüzleşirse neyle karşılaşacak?
Türkiye tarihiyle yüzleşmeyi beceremiyor, çünkü konferansta Halil Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora başta olmak üzere herkes parmak ısırdı.
Ermeni ve Türk resmi tezleri taban tabana birbirine zıt. Böylesi ihtilaflı durumlar dünyada hangi yöntem ve araçlar kullanılarak ortadan kaldırılabiliyor?
Türkler de 'bütün' gerçeği saklıyor, Ermeniler de. Her ikisi de belli dönemleri öne sürüyor, onun dışındakileri konuşmuyor. Herkes, kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Zamanla bundan kurtulacaklar. Bakın, bu konferansla Türkiye kurtulma sürecine girdi. Tabu'yu yıktı. Diaspora da tek vücut değil. İçlerinde meseleye objektif bakanlar olduğunu, Ermeni devrimcilerin Bulgaristan gibi bağımsız olabilmek için tedhiş ve düşmanla işbirliği yaptıklarını söyleyenler var. Türkiye inkârı bırakınca, bunlar artacak. Çünkü diaspora bu inkârdan besleniyor.
1915 Ermeni tehciri ve sonrasında gelişen olayların bugün yeniden gündeme gelmesinden kim ne fayda umuyor olabilir?
Jenosit, ancak bir uluslararası mahkemede tescil edilirse jenosittir ve ayrıca her türlü sorumluluk kişiseldir. Türkiye 1915 kırımından dolayı tazminata mahkûm olamaz. Ama adamın elinde dedesinin geçerli tapusu varsa, tabii ki çatır çatır ödeyeceksin bedelini. Zaten şu durumda durmadan daha büyük fiyat ödüyoruz. Toprak ise, söyledim, Ermeniler de söylüyor, olacak iş değil.
Kürt sorunu tartışılırken gündeme getirdiğiniz 'iç-selfdeterminasyon' kavramından Ermeni sorununun çözüm sürecinde de yararlanmak olası mıdır?
İç self-determinasyon, malum, demokrasi demektir. AB üyeliği sürecinde demokrasiyi, yani herkesin hakkını vermeyi öğreneceğiz; AB'ye bazılarının karşıtlığı bu yüzden zaten.
Sorunun çözümü ise tektir: Önce, Ermenistan'la diplomatik ve ticari ilişki kurmak sayesinde diasporayı ehlileştireceksin. Sonra Ermenistan'la karşılıklı oturup bir paket-çözüm inşa edeceksin: Ben İttihatçıların yaptığı kırım için samimi üzülüyorum, tapusu olan gelsin, bedelini vereceğim; sen de bu işi burada resmen ve fiilen bitireceksin. Bu barış ikimize de lazım çünkü. Aslında, TC'nin Ermenilerden özür dilemesi falan gerekmez; o yapmadı ki. Ama Türkiyelilerden dilemesi gerekir. Bunca yıldır saklayıp halkı aldattığı ve memleketin başına bunca belayı getirdiği için.


 

'1915'ten geriye kayıp bellekler kaldı'
Tarihte nesnellik diye bir şey olmadığını söyleyen araştırmacı yazar Masis Kürkçügil'e göre Ermeniler ve Türkler birbirinin belleğini yenileyebilir. Kürkçügil, yaşanmış acıların tekrar etmemesi için de evrensel düzeyde ders çıkarılmasından yana.
1915 yılındaki tehcir politikasının amacı neydi, ittihatçılar hedeflerine ulaşabildi mi?
Birinci Dünya Savaşı tıpkı kendisini sürdüren İkinci Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşıydı. Ne Almanya ne Rusya ne Osmanlı bir savunma savaşına girmemiş, her biri kendine göre bir genişleme politikası gütmüştür. Ulus-devletler çağında 'yayılma' aynı zamanda kendi içinde bir arınma-temizleme, türdeşleşmeyi de gerekli kılar. İttihatçılar kısa sürececek bir savaştan pay almayı hedeflemişken savaş onların sandığının aksine uzun ve büyük kayıplar pahasına gerçekleşmiştir. Siper savaşının yıpratıcılığından bihaber Enver Paşa ve şürekâsı Sarıkamış'ta Turan hülyası uğruna koskoca orduyu donmaya terk ettiğinde, aslında savaş zaten kaybedilmişti. İsmet Paşa açıkça Almanların savaşı kaybettiği belliyken savaşa girildiğini; savaşa girmenin savunulacak bir yanı olmadığını belirtir, bu kanısını Mustafa Kemal'in de paylaştığını ekler.
Tehcir politikasının amacı bellidir; akla hayale gelmeyecek yollardan çoluk çocuğun, yaşlıların hedefe ulaşmaları ancak mucize olabilirdi ve zaten ancak mucizeye mazhar olanlar kurtuldular. Bir kurmayın o şartlar dahilinde insan sürülerinin sağ ve salim hedefe ulaşamayacağını bilmemesi mümkün değil. Teşkilat-ı Mahsusa'yı bir kenara koysak bile, serserilerin, çapulcuların, hava şartlarının, hastalıkların doğuracağı sonuçlardan bihaber olmaya sığınarak bu meselenin açıklanması kargaları bile güldürür.
Talat Paşa, kendi tahminine göre 1.5 milyon dolayında olan Ermenilerin 900 bin küsurunun tehcire tabi tutulduğunu defterine ayrıntılarıyla yazmış. Resmi ve devletlu rakamlar bunun en az yarısının, hatta üçte ikisinin öldüğünü belirtiyor. Bu rakam Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Kanal'da, Galiçya'da, Milli Mücadele'de, Kore'de savaşta ölenlerden daha fazla! Karşılıklı çatışmada değil bir devletin kendi tebaasına karşı yaptığı bir harekâtta ölenlerden söz ediyoruz.
İttihatçı liderler tehcirin sonuçlarından kendileri istifade etme imkânı bulamamışsa da amaçlarına ulaşmışlardır. Temizlik-arınma kamilen denebilecek kadar iyi düzenlenmiştir. Talat Paşa'nın gidişatı en ücra köşeye kadar izlediği küçük defterindeki kayıtlardan anlaşılmış bulunuyor. 1 milyona yakın insanın muhbir, işbirlikçi olduğuna, ihtilal hazırlığı yaptığına inanılıyorsa her birinin eline bir kürdan verilse koskoca bir ordu oluşturabilecekleri unutulmamalıdır. Açıkçası savunmasız bir insan topluluğunun imhası söz konusu. Bu imhaya hukuki bir terim bulmaktan önce onların anısına saygı duymanın sağlanması gerek.
Ermeni katliamının doğurduğu sonuçların ortaya çıkardığı bütünlüklü resmin günümüze dek uzanan etkileri ne oldu?
Halkların birbirine düşman olduğu safsatadan ibarettir. Ne diye Türk halkı Enver,'in, Talat'ın veya Bahattin Şakir'in yaptıklarından sorumlu olsun? Türk halkı oturup hep birlikte şöyle bir savaşa girelim, arada da temizlik imandan gelir diye Arap aydınlarını asalım, Ermenileri asmayalım da besleyelim mi falan diye bir karar almış değil. Meclis kararı yok, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın birçok şeyden haberi yok, yoksul halkın sesini duyan mı var?
Osmanlı ilelebet payidar olacak değildi. Ya kendi halklarını tatmin edecek bir yurttaşlık zemininde yeniden yapılanacaktı veya o halkları halledecekti. 1908'in açtığı umudun kısa sürede gerçekleşmeyeceği ortaya çıktı. Ermeni devrimci federasyonu (Taşnaklar) uzun süre İttihatçıların kardeş partisi olarak onlarla işbirliği içinde oldular. Ancak Dünya Savaşı'ndan önce o topraklarda birlikte yaşama imkânını sağlayacak bir eşit yurttaşlık bilinci ve iradesi oluşmadı. Bu günler, Rosa Luxembourg'un 'Ya sosyalizm ya barbarlık' dediği günlerdir. Tarih kapıyı çalmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan insanlık büyük bir yenilgiyle çıkmıştır ve bu yenilginin en ağır kısmını da en alttakiler yaşamıştır. Savaşa devletsiz-ordusuz girip de maddi ve kültürel varlığının büyük bir kısımını yitiren, bu kadar ağır kayıp veren tek değilse ender halklardan biri Ermeni halkı olmuştur.
Geriye kayıp bellekler kalmıştır. Belki de iki halkın birbirinin belleğini yenileyerek, yaşanmış acıların bütün insanlık için tekrar etmemesi için, evrensel bir ders çıkarması gerekmektedir. Kendi tarihini, yaşayan basit insanların gündelik hayatlarından hareketle bilmekten aciz olanlar, yalnızca egemenlerin prizmalarından süzdükleriyle kendilerine eşit, adil ve özgür bir gelecek inşa edemezler. Milli tarih nihayetinde öncelikle kendi halkını olmayan bir şeye ikna etme, kandırmacadan başka bir şey değildir. Sarıkamış'ta emperyal bir heves uğruna donarak ölüme terk edilen neferin trajedisiyle 'askeri kırdıran' ve kaçan Enver Paşa'nın ne diye ortak bir hikâyesi olsun ki! Herhangi bir milli tarih zihniyetiyle insanlığın yaşamış olduğu irili ufaklı felaketlerin hiçbirini anlamak mümkün değildir.
Uluslararası hukuk açısından Ermeni katliamının bugün Türkiye'ye yükümlülükleri neler olabilir?
Uluslararası hukuk hem bir ihtiyaç hem de oldukça sorunlu. Şu uluslararası hukuk öncelikle yaşadığımız günlerdeki insanlık felaketlerinde bir yaptırım gücüne sahip olmalı ki inandırıcılık kazansın! Ne Filistin'de ne Irak'ta ne de diyelim ki Haiti'de bu uluslararası hukukun gölgesi fark edilmedi.
'Yükümlülükler' deyince akla genellikle maddiyat gelmekte. Oysa tarihsel ve insani bir meseleyi mülkiyet temelinde çözmek mümkün değildir ve kazara çözülür gibi gözükse de ahlaken oldukça tehlikelidir: parayı verebilen düdüğü çalar. İnsanlar tasarladıkları geleceğe göre geçmişi değerlendirirler.
Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve hatta ABD'nin önünde el pençe divan duranlar gün gelir bu konuda da rahatlıkla fikir değiştirebilirler. Bu onların meselesi. Tarihi kitleler yaptığına göre, insanların yaşananın bilincine varabilmelerini sağlamak gerekir ki bu da devletin bir yükümlülüğü değildir, siyasetin, bir özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır.
Ermeni ve Türkiye'nin resmi tezleri taban tabana zıt. Böylesi ihtilaflı durumlarda nasıl bir yöntem gerekli?
Bu ihtilaflar vakti zamanında kimin haklı olduğu üzerinden değil bir daha bu tür olayların olmamasının koşullarının yaratılmasıyla giderilebilir. Yoksa Yahudi soykırımı için Willy Brantd'ın özür dilemesi ne Filistin meselesini çözdü ne de örneğin Balkanlar'daki olayları veya Ruanda'yı. Tarihi gerçeklerin nesnelliğe yaklaşması ise hiç mümkün değil. Nesnellik yoktur tarihte. Üstelik tarih akademik bir alan olarak takdim edilse de tarihi yapan insanlardır ve sonuçta bu siyasal bir eylemdir. Laboratuvarda, masa başında çözülecek bir sorun yok. Sömürenin sömürülenin, yönetenin, yönetilenin olmadığı, her türlü baskı ve zorbalığın maddi temelinin kaldırıldığı bir dünyada katilamlara, kırımlara, soykırımlara son verebilirsiniz. Yoksa 'medeniyetin' vazgeçilmez bir unsurudur türdeşleştirme. Bakın ABD bütün dünyayı türdeşleştirmeye çalışıyor.


 

'Ailem Türkleri hiç kötülemedi'
Kristin Dellaloğlu
Türk okulunda ilkokula başladım. Daha sonra Ermeni okuluna geçiş yapmak istedim ama kabul edilmedim. Kanun varmış, Türk okulundan Ermeni okuluna geçiş yapılamıyormuş. Ama biz yılmadık. Milli Eğitim'le görüştük ve sonunda kararlı olduğumuzu görünce onlar da diretmekten vazgeçti. Ailem Malatya'dan göçmüş. Evde hiçbir zaman Türklerin kötülendiğini duymadım. Türk arkadaşlarım da var. Haç da takıyorum ve herhangi bir baskı yapıldığına tanık olmadım. Ben ayrımcılık yapmadığım için herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşmıyorum. Ermenilerin yaşadıkları sorunlara ilişkin tartışmaların yaşanması hem iyi hem de kötü sonuçlar doğuruyor. Konuşulmayınca sorunların üzeri örtülüyor. Konuşulunca da yeni yeni sorunlar doğuyor. 'Türklüğü tahrik ettin' diyorlar. Ama konuşulmazsa bu sorunlar nasıl çözülecek ki? İçimden geçen, Ermeni meselesinin artık halledilip kapatılması. Geçmişte yaşanmış, olmuş bitmiş bir şey. Yeni nesil geliyor ve bu yeni neslin artık yeni bir ufka sahip olması lazım. Geçmişten gelen tazminat gibi haklarımız varsa onlar da verilmeli.

YARIN: Türkkaya Ataöv, Ayhan Aktar