Soykırım
mı, değil mi?
Tarihçiler,
'soykırım' tartışmasında taban tabana zıt veriler
sunuyor
12/02/2006
RADIKAL
ERTUĞRUL
MAVİOĞLU
BAŞLARKEN
Kuyulara bağırmak!
"Uğursuzluk yayılıyordu; insanlar bohçalarını
sırtlayıp dağlardaki manastırlara
sığınıyorlardı. İdareciler, 1915'in Ocak ve
Şubat aylarında sığınmacılara kente inmelerini
tebliğ ettiler. Aynı telgraf, aynı dahiliye nazırı,
aynı Talat Paşa, kâfirlerin yok edilmesinden sorumluydu.
Dağlardan indiler ve çocuklar okullara kapatıldı. Gücü kuvveti
yerinde olanlar yorgunluktan tükenip ölmeleri için dağlara terk edildiler.
Çöller, sular, nehirler, toplu mezarlar haline geldi. Küçükleri kayıklara
doldurarak denizlerin açıklarına bırakıyorlardı.
İşkence görüp kayalıklardan atılan kurbanların
kanıyla kızıla boyanan Karadeniz'den artık kimse balık
yiyemez sanılıyordu. Binlerce çocuk kentten
uzaklaştırıldı. Kasaba kasaba dolanıyorlardı.
Köylüler onları evlerine alıyor, bu genç sapkınların isimlerini
ve dinlerini değiştiriyorlardı." (Jean Kehayan
Vatansız, sf:13)
1915'te tehcir kararını alanlar, bugün bütün boyutlarıyla ortaya
çıkan bu vahim manzarayı öngörebilselerdi aynı politikayı
üretirler miydi, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama şu gerçeği
herkes biliyor: Her gün yeniden kanayan, dedelerimizden, ninelerimizden miras
kalan bu acılar yığınağı, görmezden gelindikçe
daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Üstelik yok sayma
tavrı sürdürüldükçe, bu kötü mirası çok daha büyümüş haliyle
çocuklarımıza devredeceğimizden de hiç kimse kuşku
duymuyor.
Geçen yıl yasakların, tehditlerin, domatesli, yumurtalı
şiddet gösterilerinin eşliğinde düzenlenen Ermeni
Konferansı, her şeye rağmen bu acı mirasın yükünün
hafifletilmesinde rol üstlendi. Çünkü o konferans sayesinde bir kez daha
anlaşıldı ki, pek bilinen masaldaki gibi 'Midas'ın
kulakları' kuyulara bağırmakla saklanamıyor. Bu
çalışma da tam olarak bu nedenle hazırlandı;
korkularımıza rağmen artık saklı tutmanın
olanaksız hale geldiği Anadolu'nun bu 'ayan beyan' meşum
sırlarını kuyulara bağırmaktan kurtulmak için... E.M.
Osmanlı
Ermenilerinin tümü hedef alındı
Prof. Halil Berktay, 1915'te yaşananların 1948 BM konvansiyonuna göre
soykırım olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Ama 1915'te
1948'in etik birikimi yoktu, o nedenle kestirmesiz bir ifadeyle yaşananlar
soykırımdı diyemeyiz."
1915'teki tehcir emirleri Ermeni çetelerle sınırlı kalabildi
mi?
Tehcir emirleri zaman zaman ima edildiği gibi doğu cephesindeki
askeri harekât alanıyla sınırlı değildir. Keza yine
tehcir emirleri Osmanlı İmparatorluğu'nun doğrudan
doğruya Ermeni milliyetçiliğine bulaşmış kesimleriyle
de sınırlı değildir. Tehcir, Osmanlı Ermenilerinin
tamamını hedef almıştır. Yani bir etnik grubun
tamamı şüpheli ya da suçlu muamelesi görmüş, Ermeni
olmalarından başka hiçbir neden aranmaksızın yerlerinden
yurtlarından göçe zorlanmışlar, mallarından, mülklerinden
bütün yaşam çevrelerinden koparılıp
atılmışlardır. Bu, 1948 Birleşmiş Milletler
Konvansiyonu'nun terimleriyle, bütün bir nüfus grubuna, o grubu yok edecek veya
o grubun varlık koşuluna çok ağır zarar verecek
şekilde hedef almaktır. Bunun da ötesinde net bir biçimde
anlıyoruz ki, tehcir başlıbaşına bir felaket olmakla
birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gizli
katliam emirleri de verilmiştir. Bu durum elbette ki, şimdiye kadar
süregelen resmi, yarı resmi Türk milliyetçisi söyleme tamamen
aykırı bir durumdur. Ve nitekim L'Express dergisinde konuya
ilişkin yayımlanmış olan çok geniş dosya
kapsamında gösterilen bir haritada belli başlı tehcir
rotaları ve katliam mahalleri gösterilmektedir. Sivas, Adana, Diyarbakır,
Van, Bitlis, Muş ve Erzurum havarisi birinci derecede katliam bölgeleri
olarak gösterilmektedir. Bu harita önemli bir araştırmaya dayalı
olarak hazırlanmıştır. Tehcir sırasında kim olduğu
belirsiz silahlı kişilerin sürgün edilmekte olan silahsız Ermeni
konvoylarına saldırarak başlattıkları katliamlar
dalgasının ardında gizli devlet emirlerinin bulunduğuna
dair çok ciddi ipuçları vardır.
Teşkilat'ı Mahsusa'nın önder kadrolarının
örgütledikleri birinci dereceden katliamların yanısıra, ikincil
ve üçüncül diyebileceğimiz şiddet halkaları da söz konusudur.
Çünkü o günlerde şu mesaj Doğu ve Güneydoğu nüfusuna
yayılmıştır: Çok acı bir deyimdir ama artık
Ermenilere karşı av mevsimi açılmıştır. Böyle
durumlarda halk ikiye ayrılır: En iyi unsurlar ve en kötü unsurlar.
Kimileri hayatları pahasına komşularını korumaya,
kurtarmaya, saklamaya çalışır ya da aman bana
bulaşmasın diye sessiz kalır. Kimileri de en kötü tarafına
teslim olur. Bunun içinde mal mülk düşkünlüğü, birikmiş
nefretler vardır. Katliamlar devletin tepesinde oturan Enver, Talat ve
Cemal paşalardan özellikle Enver ve Talat ikilisinin gizli emirlerle
başlattıkları sürecin sonucudur. Bunun yanı sıra
açlıktan, soğuktan ve hastalıktan da ölen olmuştur. Ama
resmi söylemlerde iddia edildiği gibi ölümlerin büyük çoğunluğu
bu nedenlerden ötürü değildir. Kaldı ki, açlıktan,
soğuktan, tifüsten ölenler olduysa onlar da devletin
sorumluluğundadır. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir devlet Talat
Paşa'nın defterinde geçtiği sayıyla ifade edersek "974
bin nüfusu sürdüm ama ölmelerini istememiştim. 300-400 bini öldü ne
yapayım" diyemez. Çünkü onları süren devlet, onların
canının korunmasından, hastalanmamasından, açlıktan
korunmasından da sorumludur.
Yüz binlerce ölüden söz ediliyor. Bu bir soykırım mıdır?
Türkiye'de ve Ermenistan'da her türlü tartışma bu noktada düğümleniyor.
Tarihsellikle hukuksallık birbirinden farklı kategorilerdir.
Soykırım tartışması asıl olarak hukuki bir zemin
üzerinde yapılabilir. Hukuk tartışmasının, tarih
tartışmasını örtbas etmemesi gerekir. 1948
yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırım
ve Soykırımın Önlenmesi Konvansiyonu'na göre, oradaki
tanıkları geçmişe uygularsak yaşananlar net bir biçimde
soykırımdır. Çünkü Ermeniler sadece Ermeni oldukları için
hedef alınmışlar ve üstelik bu, Ermenileri Anadolu'dan
temizlemek şeklindeki bir ideolojinin ürünüdür. Fakat 1915
yılındaki olaylar yaşanırken konvansiyonun bu
kararları henüz olmadığı gibi, bu konvansiyonu ortaya
çıkaran ahlaki birikim de söz konusu değildi. 1915'te Talat Paşa
tehcir yasasının en radikal bir biçimde uygulanması talimatını
verirken o kuşağın insanlarının kafasında
"Dünya buna soykırım, etnik temizlik der" şeklinde
nosyonlar söz konusu bile değil. Kötü ve hukuk dışı bir
şey yaptıklarını bildikleri için gizli emirlerle
yaptılar.
Ama bu yaptıklarının ileride soykırım olarak
değerlendirilebilecek bir şey olduğunun farkında
değillerdi. Dolayısıyla dürüst bir tarihçinin kafasında her
zaman şöyle bir sorun olacaktır: 1948'e benzer bir atmosfer içinde
böylesi bir eyleme kalkışırlar mıydı? Bu sorunun
yanıtı yok. Dolayısıyla hiçbir zaman kestirmesiz kesin bir
ifadeyle '1915 soykırımdı' diyemeyeceğiz.
Tartışmalarda 1915'e nasıl gelindiği de hayli öne
çıkan bir konu.
Olaya milliyetçi değil, başka açıdan bakabilmek lazım.
Ermeni milliyetçi örgütleri vardı. Bir toprak parçasını Osmanlı
İmparatorluğu'ndan koparıp almak için şiddeti meşru
görüyorlardı, uyguluyorlardı. Üstelik bu örgütler şiddeti sadece
devletin nizami güçlerine karşı değil, yerel Türk ve Müslüman
halka da uyguluyorlardı.
Ama o dönemde böylesi bir şiddeti herkes kullanıyordu. Rum Pontus
çeteleri de şiddet uyguluyordu, onların karşısına
dikilen Türk çeteleri de şiddet uyguluyordu. Yani Daşnak
komitacıları canavardı da Topal Osman pirüpak mıydı?
Çeşitli paramiliter güçler birbirlerinin köylerine baskınlar
düzenliyor, kadınların ırzına geçiyor, çocukları
süngülüyordu. Bunlar yerel ölçekte etnik boğazlaşma olarak
yaşandı. Bir tarafın kahramanı diğer tarafın
canavarı oldu. Topal Osman Rum Pontus bölgesinde Türklerin
kahramanıydı ama Rum köylerinde anneler çocuklarını
"Topal Osman geliyor" diye korkutuyordu. Demek ki, çağdaş
tarihçi bakış ancak o günün duygusal atmosferinden kendini
sıyırmayla mümkün olabilir.
Bu koşullarda çözüm mümkün mü?
Çözüm için önemli olan her iki tarafın da milliyetçi resmi söylemlerini
eleştirebilmesidir. Biz bunu 24-25 Eylül 2005'te düzenlenen konferans ile
yaptık. Bunun Ermeni tarihçileri tarafından da
yapılmasını umuyoruz. Benim idealim, Ermeni sorununun bütün
boyutlarıyla Türkiye toplumunda ve akademik çevrelerde fizikteki
termodinamik yasaları hangi rahatlıkla konuşulabiliyorsa o
rahatlıkta konuşulabilmesidir. Ne zaman ki bu sakin
tartışma ortamını sağlarız, o zaman benim
açımdan Ermeni meselesi zaten çözümlenmiş demektir.
'Hep bir şeyler
gizlenir'
Leda Mermer
Normal yaşantımızda en fazla
karşılaştığımız soru 'Nereden geldiniz'
oluyor. Oysa biz de onlar gibi Anadolu'dan geldik. Annem Diyarbakır, babam
Kayserili. 150 kişilik bir grup Agos'un kapısının önünde
protesto eylemi yapmıştı. O zaman ben de Ermeni olduğumu
anladım. İstiklal Marşı okudular. Sanki biz bu ülkede
okuduğumuz okullarda hiç İstiklal Marşı
okumamışız gibi. Annemin annesi Müslüman olmuş. Ailemizin
yarısı Müslüman'dır. Bir kısmı Ermeni
olduklarını bilmiyor, bir kısmı da gizliyor. Aileden
bazıları birbirleriyle görüşmüyor, böylesi bir
parçalanmışlık da var. Annemin teyzesi de
Hıristiyanlıktan dönmüş, onun eşi de öyle. Ama
torunları bunu bilmiyorlar. Ermenilerde böylesi durumlar oldukça fazla.
Hep bir şeyler gizlenir. İlkokuldan liseye kadar Ermeni
okullarında okudum. Öyle bir müfredat işleniyordu ki, Ermenilerin bu
ülkeye ne kadar zararlı olduğunu öğretirlerdi. Bunlara kendi
aramızda gülüyorduk ama not almak için de orada yazılanlar
doğrultusunda yanıtlar veriyorduk. Edebiyat öğretmenimiz
aynı zamanda Ermeni okullarının tümünde olması gereken Türk
müdür başyardımcısıydı. O kadar sertti ki, her
davranışımızdan bir mana çıkarırdı. Son
yıllarda yaşanan gelişmeleri olumlu buluyorum. Gençlerimiz
dışa açık ve cesaretliler. Yaşlılar biraz daha
kapalılar. Mesela annemle dışarıda gezerken haç
takmamı, kendisine 'mama' diye hitap etmemi istemezdi. Babamın
adı Murat'tır, iş çevresi de onu Müslüman sanıyordu.
Dolayısıyla babamın iş çevresiyle
karşılaştığımızda hepimiz başka bir
adla anılırdık. Babamın iş çevresi beni de Deniz
ismiyle tanırlardı.
Tehcir, isyan edip
düşmanla işbirliği yapana uygulandı
İSMET DEMİRDÖĞEN
Türk Tarih Kurumu Başkanı
Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1915 yılında Ermenilerin
düşmanla işbirliği yapıp isyan etmeleri nedeniyle tehcire
tabi tutulduklarını söylüyor. Soykırım
yapıldığı yönündeki tezleri reddeden Halaçoğlu'na göre
tehcir sırasında öldürülen Ermenilerin sayısı en fazla 8
bin 500, soğuktan ölen yok, açlık, yorgunluk ve hastalıktan
ölenler ise 52 bin civarında. Halaçoğlu, 1921'de 1 milyon 200 bin
Ermeni'nin yaşadığını savunuyor.
1915 yılında Osmanlı'da bir etnisite sorununun
varlığından söz edilebilir mi?
Osmanlı Devleti bir imparatorluk. Üniter yapıya sahip değil. 19.
yüzyıla kadar böyle bir problem yoktur. 1863'ten itibaren misyonerlik
çalışmaları eğitim kurumları açmaya yönelmiştir.
İlk açılan Robert Kolej'dir. Bu, etnik grupları faaliyete
geçirme örneğidir. Robert Kolej'in 1868'de verdiği ilk mezunlar
Bulgar isyanının elebaşlarıdır. Bunu Anadolu'ya
yayılan Amerikan okullarıyla değerlendirirseniz etnisite probleminin
nasıl çıkarıldığını görmüş olursunuz..
Ermeni tehcirinin nedeni neydi?
Ermeniler 850 yıldır, Türklerle birlikte yaşıyorlar. En
küçük bir çatışma yok. Ne oldu da çatışmalar
çıktı? 1878'deki hareketin başlangıçında Karaağaç
Cemiyeti kurulmuş. Amerika'da zencilere karşı kurulan Ku Klux
Klan tarzında bir cemiyet. Ermenileri silahlandırıp Müslümanlar
üzerine sevk eden bir kuruluş. Rus Van Konsolosu Temren,
"Aslında Ermenilerle Müslümanlar arasında problem
yaşanmamaktadır. Bütün problem Ermenileri kiliselerde toplayıp
propaganda yapan komitelerdedir. Onlar kendilerinden olmayan Ermenileri bile
kılıçla tehdit ediyor" diyor. 1914-15'e geldiğimizde
Ermenilerden daha fazla Rum nüfus olduğu halde neden bunlar değil de
Ermeniler tehcir edildi? Osmanlı eğer etnik temizlik istiyorsa
Rumları da tehcir etmesi lazımdı.
Rumlar tehlikeli değil miydi?
Rumların öyle bir hareketi yoktu. Dünya savaşında Fransız
arşivinde Ermenilerle ilişkilerini görüyorsunuz, tüfek, mermi
yardımı.. Ermeni delegasyonu başkanı yazdığı
5 Kasım 1914 tarihli mektupta "İskenderun'a
yapacağınız çıkarmada yardıma hazırız"
diyor. İngiliz ordusunun 8 bin Ermeni askeri var. Rus ordusunda 150 bin
kişilik Ermeni nüfus var. Burada 15 bin kişilik kuvvet
oluşturmuş, sabotajlar yapıyor. Bunlar Fransız belgelerinde
var. Bunları incelemeden birisinden duyduğunuz acıklı
sözlerle tarih yazamazsınız.
Tehciri getiren koşullar bunlar mı?
Kesinlikle. İsyan hareketleri, düşmanla işbirliği
yapmaları.. Van'da isyan çıkmış, oradan Fransız
arşivine giden belgelerde "Buradaki isyanımız
başarıyla devam etmektedir, şu ana kadar 6 bin Müslüman'ı
katlettik" deniyor. Ayrıca Bitlis, Muş ve Erzurum'daki isyan
devam ediyor. Antep'te, Harput'ta isyanlar var. Siz o zaman Suriye, Kafkas ve
Çanakkale cephesinde savaşıyorsunuz.
Tehcir sırasında Ermeniler arasında bir ayrım söz konusu
mu?
Doğru. Osmanlı arşivinde Protestan ve Katoliklerin tehcir
edilmemesine ilişkin talimatlar var. Fakat onların içerisinde de
olaylara karışanlar varsa tehciri emrediliyor. Nüfusları toplam
90 bin civarında.
Ermenilerin toplam nüfusu ne kadar o dönemde?
Osmanlı istatistiklerine göre bir milyon 294 bin kişi.
İngilizlere göre 1 milyon 602 bin, Fransızlara göre 1,5 milyon,
Patrikhane'ye göre bir milyon 915 bin kişi. Hepsinin
ortalamasını alırsak, 1,5 milyon civarında denilebilir.
Tehcirde kaçı öldü?
Emniyeti Umumiye Müdüriyeti belgelerinde "500 kişi Erzurum ile
Erzincan arasında, Kürt eşkıyası tarafından
katledildi" diyor. "Urfa'dan Halep'e giden 2 bin kişilik kafile
Arap eşkıyasının saldırısı sonucu
katledilmiş". Bir de Diyarbakır ve Mardin bölgesinde kamplarda
üç gün 700'er kişi kaçırılarak katledilmiş, yani 2 bin
kişi civarında. Bunların toplamı 4 bin 500. Ayrıca
Erzurum'dan gönderilen kafilenin Dersim bölgesinde tamamen yok edildiği
belirtiliyor. Rakam yok. Kafileler en fazla 2 bin kişidir. İki kafile
burada katledilmiş ise 8 bin 500 rakamı çıkıyor.
Diğer nedenler, soğuk, açlık hastalık gibi..
Soğuktan ölüm yok. Mayıs-haziran ayında gönderilenlerin
soğuktan öldüğü söylenemez. Açlık ve hastalık.. 1. Dünya
Savaşı'ndayız. Orduya yiyecek gönderiyorsunuz, Ermenileri de
sevk ediyorsunuz. Ayrıca tamamı Suriye'ye sevk edilmiyor. Bir
kısmı Kafkasya'ya göçüyor. Savaş sırasında yeterli
yiyecek verilmemesi, yolun meşakkati, salgın hastalık var.
Bunlardan kaynaklanan ölümler tespit edebildiğimiz kadarıyla 52 bin
civarında. (Devamı yarın)
YARIN: Hrant Dink, Erdoğan Aydın
RADIKAL 12/02/06
Dürüst
tarihçi aranıyor!
Hrant Dink'e göre
tehcirden kurtulanlar konusunda ne Türkler ne de Ermeniler dürüst
13/02/2006
RADIKAL
ERTUĞRUL
MAVİOĞLU
Agos
gazetesi Genel Yayın yönetmeni Hrant Dink, tehcirden canlı
kurtulanlar konusunda kimsenin dürüst davranmadığı
inancında. Dink, 1919'da 650 bin Ermeni'nin geri döndüğü
savını şu ilginç yaklaşımla değerlendiriyor:
"Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne
yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi
daha iyi anlayabileceğiz. Belki herkese bir Ermeni akraba
bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha
yakınlaştıracak."
Size göre 1915'te yaşananlar neydi?
1915'te yaşananların adını koymak açısından
kafamda herhangi bir soru işareti yok ama adıyla uğraşmak
gibi bir derdim de yok. Olan bitenin ne olduğunu idrak etmek problem
olabilir ama bu da benim için sorun teşkil etmiyor. Sonuçta içselleştirilmiş
bir tarih var. Yaşananlar benliğimize ve bedenimize işlemiş
vaziyette. Bu dünyadaki tüm Ermeniler için geçerli ama Türkiye'de yaşayan
Ermenilerin bir şansı var, diğerlerinin yaşamış
olduğu travmayı biz yaşamıyoruz. Bizim yaşanan
travmayı iyileştirecek bir ilacımız var, o da Türklerle
birlikte yaşayabilmek. Canlı bir varlığı yüzlerce
yıldır yaşadığı topraklardan söküp
atıyorsanız aslında onu yokluğa uğurluyorsunuz
demektir. Ermeni halkı 3 bin yıldır yaşadığı
kökünden koparılmış, 90 yıldır, bir yokluğa ve
belirsizliğe yolculanmıştır. Ermeni halkı bunun
travmasını ve köklerine bağlı olamamanın
acısını yaşamaktadır. Ermenistan'ın ortaya
çıkmış olması travmayı gidercek bir unsur olarak
görünse bile, yaşanan travmanın büyüklüğü bunu engelliyor.
Türkiye'nin resmi tezlerine göre, 1919 yılı itibarıyla 650
bine yakın Ermeni Anadolu'ya geri dönmüş. Tehcir sonrası böylesi
kitlesel bir geri dönüş söz konusu mu?
Sayın Yusuf Halaçoğlu'nun, bu iddialarını dile
getirdiği kitaplarındaki yaşananlara ilişkin tahrifatları
düzeltmesi gerekir. Bu yapılmadan bu kitaplarda ortaya atılan
diğer bilgileri de dikkate almak imkânsızdır. Bilim adamı
ciddiyeti yanlışlığı ortaya konulan bilgileri
düzeltmeyi gerektirir. Bilimsel duruş böyle sağlanabilir. Öte yandan
1919'da 650 bin civarında Ermeni'nin geri döndüğü söyleniyorsa, bu
Ermenilerin ne olduğu da anlatılabiliyorsa, bu iddiaları ciddiye
alırız. Ama benim Lozan belgelerinden edindiğim bilgilere göre,
geri dönen Ermeni sayısı 300 bin. 130 bini İstanbul'a, 170 bini
de Anadolu'nun çeşitli illerine gitmiş. Ama bu intikal eden
Ermeni'nin ne kadarının kendi kimliğini ifade edebildiği,
ne kadarının Müslümanlaştırıldığı gibi
ayrıntılara sahip değiliz. Cumhuriyet tarihinde ise tümü
İstanbul'da yaşayan 60 bin Ermeni'den söz ediliyor. Malatya, Sivas
gibi yerlerde çok çok az sayıda Ermeni varlığından söz
edilebilir. Ben belki sayın Halaçoğlu ile bir konuda hemfikir
olabilirim. Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu?
Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de
öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni
dünyasının da çok namuslu davrandığını
düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda,
'Orasını karıştırma' diyorlar.
'Karıştırma' dedikleri noktanın, 'Bir buçuk milyon Ermeni
öldürüldü' tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. 'Öldüler' demek
işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş.
Bekir Coşkun'un yazısında vardı. Anneannesinin Ermeni
olduğunu söylüyordu. Daha kim bilir kimler böyle. Ölenlerin üzerinden
konuşmak bizi doğru dürüst bir çözüme de götürmüyor. Biraz da
kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne
yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi
daha iyi anlayabileceğiz. Belki de birbirimize akraba
çıkacağız. Bir yakınlaşmadan bahsediyorsak,
bakalım hayat önümüze neler çıkaracak. Kalanların kimler
olduğu açığa çıktıkça, eminim o zaman insanlar
birbirlerini kolay kolay 'Ermeni piçi' ya da 'Ermeni dölü' diye
aşağılayamayacaklar. Anadolu çok karışık bir
tarih. Bu durumda Ermeniler de üsluplarına dikkat etmeliler. Belki herkese
bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize
daha yakınlaştıracak.
Yıllardan beri Türkiye'de dile yerleşmiş olan Türk Ermenileri
betimlemesini nasıl değerlendiyorsunuz?
Ben 'Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim' dediğim için
hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü
aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi
kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var.
Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir
etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim
ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil,
Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu
düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir
kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?
Zaten somut ayrımcılıklar yok mu, örneğin Ermeniler
askere alınırlar ama asla subay olamazlar.
Böyle şeyler var. Türkiye olumsuz anlamda
ayrımcılığı zaten yapıyor. Ama diğer yandan
istiyorlar ki, biz kendimizi Türk gibi hissedelim. Korkudan belki yaparım
ama beni korkutarak Türkleştirilmemin kimseye faydası olmaz. Türk
Ermenisi, Türk Yahudisi, Türk Rumu diyorlar. Peki Türk'ü tarif ederken Türk
Türkü mü diyeceğiz? Ya da Almanya'daki Türkler kendilerini nasıl
hissedecekler. Alman Türkü mü denilecek? Yakın geçmişte yaşandı.
Bulgaristan'daki Türk'ün kendi Türk kimliğini haykırmasını
isteyeceksin, bu meşru ve doğal olacak ama Ermeniler kendi
kimliklerini savundukları zaman 'Hayır' diyeceksin. Bu
ikiyüzlülüktür.
Size göre çözüm nerede ya da başka bir ifadeyle Ermeniler ne istiyor?
Öncelikle zaman ve bilgi gerekiyor. Türkiye'nin 90 yıl sonra siyasetçisi,
halkı, aydınıyla büyük oranda gerçeği bilmediğini
düşünüyorum. Zaman, gerçeği bilme, sorgulama, araştırma
zamanı. Türkiye'ye dışarıdan yapılan 'ikrar'
dayatması ve Türkiye'nin topluma yönelik 'inkâr' dayatması eşit
ölçüde haksızlıktır. Bilginin, ifadenin
serbestleşeceği bir sürece ihtiyaç var. Demokrasimiz geliştikçe,
öğrendikçe vicdanlarımız da harekete geçmeye başlayacak.
İfade özgürlüğünün olması gerekiyor. Kendi içinde
konuşamayan bir Türkiye'nin Ermenilerle de konuşacak bir şeyi
olamaz. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın
açılması, diplomatik ilişkinin geliştirilmesi tüm
sorunların çözümünde motor görevi üstlenecektir. Böyle bir ilişki başlarsa,
iki halk arasındaki ilişki açısından da normalleşme
başlar. Tarihe saplanıp kalma niyetinde değiliz. Önemli olan
geleceğimizi kurtarabilmektir. Tazminat meselesi de bu normalleşme
ilişkisi içinde normal bir kavrama dönüşebilir. İki ülke
yakın ilişkiler kurarlarsa, beraber kalkınma projelerini
konuşmaya başlarlar. Hatta fakir Ermenistan'a Türkiye, Avrupa ve
dünya neden destek vermesin.
'Sadece insanlar
değil bilinç de yok oldu'
Araştırmacı yazar Erdoğan Aydın'a göre Ermeni
sorununun bugün büyüyerek önümüze gelmesinin ana sebebi, Türkiye Cumhuriyeti
devletinin inkârcı tutumu. Aydın, Ermeni katliamının bu
topraklardaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini ve
örgütlülüğü de yok ettiği inancında.
Ermeni sorununun, güncelleşerek önümüze gelmesinin kaynağı
ne?
Öncelikle yeni bir dünyada yaşadığımızı ve bu
yeni dünyada dün uluslararası politikada sorunsallaşmayan pek çok
şeyin bugün çözümü zorunlu sorunlar haline geldiğini görmek
lazım. Kuşkusuz bu süreçte Irak işgalinde olduğu gibi bir
dizi haksız ve hukuk dışı müdahaleyle de karşı
karşıyayız. Ancak ne Türkiye Irak'ın
karşılaştığı tipte bir sorunla karşı
karşıyadır ne de Ermeni sorunu suni bir sorun. Kaldı ki
sorunun bu yeni dünya koşullarında güncelleşmesindeki
belirleyici faktör, Türk devlet geleneğinin soruna ilişkin tutumudur.
Başta Kürt sorunu olmak üzere karşısına çıkan
sorunları inkâr ederek ve ezerek 'çözmeye' çalışan bu gelenek,
yeni dünya koşullarında uluslar arası tepkilere de davet
çıkarıyor. Sorunların sınırlar ardına
saklanmasının artık mümkün olmadığı günümüzde bu
tutum, sorunu daha da büyüterek kendini köşeye
sıkıştıran bir ipoteğe dönüyor. Özetle sorunun
emperyalist politikalarca maniple edilmesinden söz edilmesi halinde bile, buna
olanak sağlayan birincil neden bu devlet politikasıdır. Bu ise,
dünden farkla Türkiye'nin sorunlarını büyütüp, demokratikleşme
ve kalkınma olanaklarını tahrip etmektedir. Oysa soruna daha
soğukkanlı, hukuka uygun yaklaşabilmiş olsa hem böylesi bir
uluslararası kuşatma olmayacak hem de sorunun çözümü mümkün olacak.
Soğukkanlılığı nasıl elde ederiz?
Empati yaparak, kendimizi onların yerine koyarak, geriye dönüp 'Acaba
Ermeniler yok edilmeseydi ne olurdu' diye düşünerek...
Ne olurdu?
Halen yaşadığımız Türkiye bambaşka bir ülke
olurdu. Unutulmamalı ki tehcir ve kırımlarla yok edilen, bu
toprakların sadece hümanist potansiyeli, kültürel çeşitliliği
değil aynı zamanda üretici güçleri, zanaatkâr birikimi, üretim
kapasitesiydi. Ermeni ve Rumların tasfiyesi ülkemizin dünyadaki rekabete
çok daha geri bir noktadan katılmasına neden oldu. Diğer yandan
yokedilen aynı zamanda bu toprakların sivil toplumu, yani devlete
karşı vatandaşlık bilinci ve örgütlülüğü idi. Özetle
tehcir ve kırımdan sonra geriye kalan, üretici birikimi ve
yurttaşlık kimliği çok daha geri, köylülüğü aşamayan
mütevekkil bir halk, bu halkın karşısında çok daha
güçlenmiş bir devlet, öteki kültür ve toplumlara karşı
koşullanmış bir kültürel atmosferdi. Bu koşullar,
aydınlanmanın toplumsal temel bulmakta niye bu denli
zorlandığını, devletin niye bu denli ceberrut
olduğunu, yoğun devlet yönlendirmesine karşın üretici
güçlerin gelişme dinamiğinin niye bu denli cılız
olduğunun yanıtını veriyor. 'Bütün dünyanın bize
karşı' olduğu, herkesin 'bizi bölmeye'
çalıştığı şeklinde, evrensel bir kimlik
edinmemizi önleyen paranoya da işin cabası.
Kangrenleşmiş bu sorunun çözümü için neler yapılmalı?
Ne denli ağır olursa olsun her sorun gibi burada da çözüm mümkün. Ama
öncelikle çözümden yana bir irade gerek. Karşılıklı bir
güven atmosferi yaratılmalı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki
sınırın açılması, hem iki tarafı da
zenginleştirir, hem de önyargıların
aşılmasını hızlandırır. Aksi halde devlet
Ermenistan'ın boğazını sıktıkça,
uluslararası planda Türkiye'nin de boğazı
sıkılır.
Atalarımız
canavar gibi gösterilemez
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile yapılan
röportaja dün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50
binden 1 milyona..
Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın
sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput'taki bir konsolos bunu yazıyor.
Haber alma imkânının olmadığı bir dönemde bu rakam
nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15'i Halep'e vardı
deniliyor. 850 bini öldü. Bu belgeyi tarihçi olarak kabul edemeyiz.
Amerika'nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda "486 bin Ermeni
göçmeni" diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün
edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu
sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar
karşılaştırılmadığı için farklı
rakamlar ortaya çıkıyor. Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu
belli. En yükseği 1 milyon
900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi.
Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyarız. Nitekim İngiliz
belgelerine göre 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu
söylüyoruz.
İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları
tartışalım... Sadece bir kişiyi çıkarıp
ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu'daki
insanların anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde
yaş kalmaz..
Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?
Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa'nın gizli emirleri
söyleniyor. Ama belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde
yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor,
buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el
çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, 'Suçlular bulunup
cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola
çıkarılmasın' deniyor.
Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu?
1915-1919 arasında 342 civarında kişi mahkûm ediliyor.
Küreğe mahkûm var, idam yok. 1919 sonrasında da 1397 kişi
yargılanıyor. Onlardan sadece 16 kişi
cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor.
Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin
fısatçılığı ve katliamı mı var?
Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de olmuştur. Komiteler sizin
çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye
kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600
bin Müslüman ölmüş. Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki Anadolu
Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. Anadolu'da 300-450
bin Ermeni yaşadığı yazılıyor. 1921'de 281 bin
Ermeni var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, Bursa,
Kütahya, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918'de geri dönüş kararı
çıkarıldı. Sevr öncesinde 644 bin 900 Ermeni
yaşamaktadır. Amerika'ya gidenler hariç hepsi geri döndü. Baltimor,
New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna
yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni
araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya
koyarım. İngilizlerin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de
gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün
edildi, öldürüldü. Ama bu soykırım değil.
91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl
önlenebilir?
Hrant Dink ya da Orhan Pamuk'a karışanlar bizim konuşmamıza
engel çıkarılmasına karışmıyor. O tarihteki bir
olayın soykırım olarak kabul edilmesi, hakkımız
olmadığı halde, o insanların canavar olduğunu kabul
etmemize ve onları suçlamamıza yol açar. Bugünkü nesilleri de
atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlar ki o
da psikolojik travmalar yaratır. Bunu asla kabul etmeyiz, mümkün
değil.
Bugün bizim onları yargılama hakkımız yoktur, dünyada
kimsenin yoktur. Türkiye'de yaşayan bir insan onlara cani
sıfatını yükleyemez.
Buna ne devletlerin ne de insanların hakkı vardır. Ben
soykırım demedim, demem. Katliam derim. Ama Ermeniler de katliam
yaptı.
'Müslüman dedemin
lakabı 'Gâvur'du'
Hep Türk okullarında okudum. O nedenle yıllarca
arkadaşlarım da genellikle Türkler arasındandı. Benim dedem
Müslüman olmuş o nedenle Ermeni okuluna almadılar. Dedem Müslüman
olduktan sonra adını Yusuf olarak değiştirmişti.
Orucunu tutar, bütün Müslüman geleneklerini de yerine getirirdi. Babaannem ile
birlikte Kayseri'de yaşarlardı. Ben ortaokuldayken öldüğü için
kimliğini nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama sanki zorla Müslüman
olmuş gibi değil, benimsemiş gibiydi. Öyle
hatırlıyorum. Ama o ne kadar benimserse benimsesin, çevresinde 'Gâvur
Yusuf' olarak bilinirdi. Bir yaz tatilinde Kayseri'ye dedemlerin yanına
gitmiştik. Oradaki kız çocuklardan biriyle arkadaş olmuştuk.
Bir gün bana, 'siz gâvur musunuz?' diye sordu. Ben o zaman gâvurun ne demek
olduğunu bilmiyordum. Gidip anneme söyledim. Dedem Müslüman olmasına
karşın annem ve babam Hıristiyandı. Okuduğum okullarda
pek bir zorluk çektiğimi söyleyemem. Ama bir ara din dersi herkese
zorunluydu. Not almak için namaz kıldığımı
hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi'nde okudum. Üniversitede de birtakım garip sualler
dışında herhangi bir dıştalayıcı davranış
görmedim. Ama Ermeniceyi çok az bildiğim için bir keresinde Fransa'dan
gelen Ermeni grup tarafından dışlandığım oldu.
YARIN: Baskın Oran, Masis Kürkçügil
Vatandaştan
özür dilenmeli
Baskın Oran:
Türkler de Ermeniler de kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Türkiye
Cumhuriyeti'nin özür dilemesi gereken Ermeniler değil kendi vatandaşlarıdır.
Çünkü yıllarca yaşananları saklayıp halkı
aldattılar, memleketin başına bela getirdiler
14/02/2006
RADIKAL
ERTUĞRUL
MAVİOĞLU
Prof.
Baskın Oran'a göre Türk resmi tezlerindeki Ermeni meselesi ve 1915
tehcirine ilişkin inkârcı tutumun kökeninde, milliyetçilik,
bilgisizlik, Ermenilerden toprak-tazminat-tanınma talebi geleceği
korkusu, Türk diplomatlara yönelik suikastların biriktirdiği olumsuz
etkiler ve diasporanın Türkiye'yi Nazilerle kıyaslama
çabalarının doğurduğu ters tepkiler yatıyor. Oran, Ermeni
sorunu konusunda Türkiye'nin geçmişiyle bir türlü yüzleşememesinin
nedenini de geliştirdiği savunma refleksine bağlıyor. Oran,
"Türkiye geçmişiyle yüzleşmeyi beceremiyor. Çünkü Halil
Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper
kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta
yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora
başta olmak üzere herkes parmak ısırdı" diyor.
1915'te yaşanan ve son derece vahim sonuçlara yol açan Ermeni
tehcirinin anlamı neydi?
Anlamı, Anadolu'daki Ermenilerin kimi İttihatçılarca etnik
temizliğe uğratılmasıdır. Bu kanlı cinsinden bir
etnik temizliktir.
Birbiriyle fevkalade çelişen, ama birbirine kesinlikle bağlı
olan ('diyalektik' dediğimiz şey de budur zaten) iki sonucu
vardır:
a) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını
sağlamıştır.
Kurtuluş Savaşı Yunanlıların batıda İzmir'e
sürülmesi, doğuda ise bir Büyük Ermenistan kurulmak istenmesi sayesinde
mümkün oldu. Bu ikincisi, Kürtlerin Ankara'ya katılmasını
sağladığı için çok daha önemliydi. Kürtler, Sevr sonucu
Ermeniler dönerse mallarını geri alırlar diye
katıldılar. Bu katılım olmasaydı, zaten üç cephede
(Yunan saldırısı, iç isyanlar, İstanbul) savaşmakta
olan Ankara, Kurtuluş Savaşını başarıya
götüremeyebilirdi.
b) Türkiye Cumhuriyeti'nin başını belaya sokmuştur.
Ermeni tehciri, Osmanlı ordularının tam savaş
sırasında çok çeşitli açılardan (cepheyi bırakıp
bir de bununla uğraşmak, zanaatkârların yok olması,
sermayenin ve yatırımın harabiyeti, vb.) belini bükmekle
kalmadı.
İkisi iç biri dış üç belayı TC'nin başına
sardı: 1) Zaman zaman ırkçı boyutları zorlayan otoriter bir
milliyetçiliğin yerleşmesine büyük katkı yaptı; şimdi
bunun acısını Kürtler çekiyor; 2) O günün Anadolusu'na göre çok
gelişmiş ve medeni 1.5 milyonluk bir kitleyi yok ederek Türkiye'de sermaye
birikimi ve sanayi devrimini 50 yıl geciktirdi; 3) Başına bu
jenosit belasını sararak Türkiye'yi büyük devletlerin elinde oyuncak
etti. Mesela, her kasımda ABD başkanının elinde.
Birinci iyi sonuç, niye ikinci kötü sonuçla bir arada? Çok basit: bunca
yıllık inkâr yüzünden.
Türkiye'de resmi tezler neden ısrarla 1915'te yaşananları,
boyutunu ve niteliğini yok sayma refleksine sahip?
Osmanlı Ermenileri konferansında bunları anlattım, kitapta
da çıkacak:
1) Millet sisteminin mirası: Çokkültürcü olan bu sistem aynı
zamanda ayrımcıydı; gayrimüslimleri ikinci sınıf
sayardı. Türk milliyetçiliği geç de olsa belirince, birinci nitelik
kayboldu, ikincisi ise su yüzüne çıktı. Ermeni meselesini yok saymanın
tarihsel kökeni buradadır.
2) Bilgisizliğin etkisi: Türkiye'de milliyetçi eğitim 1915'i
özenle sakladı. Yoksa, kimilerinin iddia ettiği gibi,
'vicdanları susturmak'la ilgisi yoktur. Haberin yok ki vicdanın
konuşsun. Ben ABD'ye gidince öğrendiydim. Şimdi insanlar öğreniyor.
Devlet bile 'Asla olmamıştır'dan 'Mukatele olmuştur'a terfi
etti.
3) 3-T meselesi: Son söylediğimi geri alayım, çünkü
Türkiyeliler diasporanın 3-T (tanıma, tazminat, toprak) dediğini
öğrendikçe katılaşıyor. Son ikisi, gerçekleşmesi
doğal olan birinciyi önlüyor. Diaspora bunu anlamak istemiyor.
Ama şunu da ekleyeyim: Toprak talebinin saçma olduğunu diaspora bile
bildiği halde, bizdeki inkârcılar inkârlarını sürdürmek
için bunu kullanıyorlar. Dışişleri bile. Oysa Ermenistan 40
kere ilan etti, bir keresinde Erivan'da ben bile kulaklarımla Ermenistan
Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'dan dinledim: Böyle bir
talep yok. Onca Kürt içinde azınlık devleti mi kuracaklar?
4) Türk diplomatlara suikastlar ve faillerin genellikle cezasız
kalması: Esenboğa ve Orly olayları dışında,
hariciyemiz 34 şehit, 17 yaralı vermiş. Tabii ki bu sayılar
Ermenilerin 1915'te verdiği yarım milyonu aşkın kurbanla
karşılaştırınca çok az. Ama 800 bini bilmedikleri için
Türkiyeliler büyük tepki duydu. Ayrıca, kırmızı
ışıkta duran bir arabaya gidip arkadan toslasanız, sekizde sekiz
suçlu olduğunuz halde, eğer adam gelir de bağırırsa
siz de bağırırsınız.
5) Jenosit terimi: Bence en önemlisi bu. Çünkü Ermeniler on
yıllarca bu kırıma 'Metz Yeğern' (Büyük Felaket) dediler,
soykırım hukuksal terimi çıkınca hemen siyasal/tarihsel olarak
sahiplendiler. Çünkü Türkleri Nazilere, Ermenileri de Yahudilere benzetme
olanağı veriyordu. Doğrusu, böyle bir benzetme saçmadır.
Diaspora bu terimden çok hoşlanıyor ama, Türkiye'deki inkârı
besleyen en önemli unsur işte bu terim.
Yaygın ifadeyle söylersek, 'Türkiye Cumhuriyeti devleti neden
kendisiyle yüzleşmeyi beceremiyor?' Yüzleşirse neyle
karşılaşacak?
Türkiye tarihiyle yüzleşmeyi beceremiyor, çünkü konferansta Halil
Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper
kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta
yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora
başta olmak üzere herkes parmak ısırdı.
Ermeni ve Türk resmi tezleri taban tabana birbirine zıt. Böylesi
ihtilaflı durumlar dünyada hangi yöntem ve araçlar kullanılarak ortadan
kaldırılabiliyor?
Türkler de 'bütün' gerçeği saklıyor, Ermeniler de. Her ikisi de belli
dönemleri öne sürüyor, onun dışındakileri konuşmuyor.
Herkes, kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Zamanla bundan
kurtulacaklar. Bakın, bu konferansla Türkiye kurtulma sürecine girdi.
Tabu'yu yıktı. Diaspora da tek vücut değil. İçlerinde
meseleye objektif bakanlar olduğunu, Ermeni devrimcilerin Bulgaristan gibi
bağımsız olabilmek için tedhiş ve düşmanla işbirliği
yaptıklarını söyleyenler var. Türkiye inkârı
bırakınca, bunlar artacak. Çünkü diaspora bu inkârdan besleniyor.
1915 Ermeni tehciri ve sonrasında gelişen olayların bugün
yeniden gündeme gelmesinden kim ne fayda umuyor olabilir?
Jenosit, ancak bir uluslararası mahkemede tescil edilirse jenosittir ve
ayrıca her türlü sorumluluk kişiseldir. Türkiye 1915
kırımından dolayı tazminata mahkûm olamaz. Ama adamın
elinde dedesinin geçerli tapusu varsa, tabii ki çatır çatır
ödeyeceksin bedelini. Zaten şu durumda durmadan daha büyük fiyat ödüyoruz.
Toprak ise, söyledim, Ermeniler de söylüyor, olacak iş değil.
Kürt sorunu tartışılırken gündeme getirdiğiniz
'iç-selfdeterminasyon' kavramından Ermeni sorununun çözüm sürecinde de
yararlanmak olası mıdır?
İç self-determinasyon, malum, demokrasi demektir. AB üyeliği
sürecinde demokrasiyi, yani herkesin hakkını vermeyi
öğreneceğiz; AB'ye bazılarının
karşıtlığı bu yüzden zaten.
Sorunun çözümü ise tektir: Önce, Ermenistan'la diplomatik ve ticari ilişki
kurmak sayesinde diasporayı ehlileştireceksin. Sonra Ermenistan'la
karşılıklı oturup bir paket-çözüm inşa edeceksin: Ben
İttihatçıların yaptığı kırım için
samimi üzülüyorum, tapusu olan gelsin, bedelini vereceğim; sen de bu
işi burada resmen ve fiilen bitireceksin. Bu barış ikimize de
lazım çünkü. Aslında, TC'nin Ermenilerden özür dilemesi falan
gerekmez; o yapmadı ki. Ama Türkiyelilerden dilemesi gerekir. Bunca
yıldır saklayıp halkı aldattığı ve
memleketin başına bunca belayı getirdiği için.
'1915'ten geriye
kayıp bellekler kaldı'
Tarihte nesnellik diye bir şey olmadığını söyleyen
araştırmacı yazar Masis Kürkçügil'e göre Ermeniler ve Türkler
birbirinin belleğini yenileyebilir. Kürkçügil, yaşanmış
acıların tekrar etmemesi için de evrensel düzeyde ders
çıkarılmasından yana.
1915 yılındaki tehcir politikasının amacı neydi,
ittihatçılar hedeflerine ulaşabildi mi?
Birinci Dünya Savaşı tıpkı kendisini sürdüren İkinci
Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım
savaşıydı. Ne Almanya ne Rusya ne Osmanlı bir savunma
savaşına girmemiş, her biri kendine göre bir genişleme
politikası gütmüştür. Ulus-devletler çağında 'yayılma'
aynı zamanda kendi içinde bir arınma-temizleme,
türdeşleşmeyi de gerekli kılar. İttihatçılar kısa
sürececek bir savaştan pay almayı hedeflemişken savaş
onların sandığının aksine uzun ve büyük kayıplar
pahasına gerçekleşmiştir. Siper savaşının
yıpratıcılığından bihaber Enver Paşa ve
şürekâsı Sarıkamış'ta Turan hülyası uğruna
koskoca orduyu donmaya terk ettiğinde, aslında savaş zaten
kaybedilmişti. İsmet Paşa açıkça Almanların
savaşı kaybettiği belliyken savaşa girildiğini;
savaşa girmenin savunulacak bir yanı olmadığını
belirtir, bu kanısını Mustafa Kemal'in de
paylaştığını ekler.
Tehcir politikasının amacı bellidir; akla hayale gelmeyecek
yollardan çoluk çocuğun, yaşlıların hedefe
ulaşmaları ancak mucize olabilirdi ve zaten ancak mucizeye mazhar
olanlar kurtuldular. Bir kurmayın o şartlar dahilinde insan
sürülerinin sağ ve salim hedefe ulaşamayacağını
bilmemesi mümkün değil. Teşkilat-ı Mahsusa'yı bir kenara
koysak bile, serserilerin, çapulcuların, hava şartlarının,
hastalıkların doğuracağı sonuçlardan bihaber olmaya
sığınarak bu meselenin açıklanması kargaları bile
güldürür.
Talat Paşa, kendi tahminine göre 1.5 milyon dolayında olan
Ermenilerin 900 bin küsurunun tehcire tabi tutulduğunu defterine
ayrıntılarıyla yazmış. Resmi ve devletlu rakamlar
bunun en az yarısının, hatta üçte ikisinin öldüğünü
belirtiyor. Bu rakam Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Kanal'da,
Galiçya'da, Milli Mücadele'de, Kore'de savaşta ölenlerden daha fazla! Karşılıklı
çatışmada değil bir devletin kendi tebaasına
karşı yaptığı bir harekâtta ölenlerden söz ediyoruz.
İttihatçı liderler tehcirin sonuçlarından kendileri istifade
etme imkânı bulamamışsa da amaçlarına
ulaşmışlardır. Temizlik-arınma kamilen denebilecek
kadar iyi düzenlenmiştir. Talat Paşa'nın gidişatı en
ücra köşeye kadar izlediği küçük defterindeki kayıtlardan
anlaşılmış bulunuyor. 1 milyona yakın insanın
muhbir, işbirlikçi olduğuna, ihtilal hazırlığı
yaptığına inanılıyorsa her birinin eline bir kürdan
verilse koskoca bir ordu oluşturabilecekleri unutulmamalıdır.
Açıkçası savunmasız bir insan topluluğunun imhası söz
konusu. Bu imhaya hukuki bir terim bulmaktan önce onların
anısına saygı duymanın sağlanması gerek.
Ermeni katliamının doğurduğu sonuçların ortaya
çıkardığı bütünlüklü resmin günümüze dek uzanan etkileri ne
oldu?
Halkların birbirine düşman olduğu safsatadan ibarettir. Ne diye
Türk halkı Enver,'in, Talat'ın veya Bahattin Şakir'in
yaptıklarından sorumlu olsun? Türk halkı oturup hep birlikte
şöyle bir savaşa girelim, arada da temizlik imandan gelir diye Arap
aydınlarını asalım, Ermenileri asmayalım da besleyelim
mi falan diye bir karar almış değil. Meclis kararı yok,
Sadrazam Sait Halim Paşa'nın birçok şeyden haberi yok, yoksul halkın
sesini duyan mı var?
Osmanlı ilelebet payidar olacak değildi. Ya kendi
halklarını tatmin edecek bir yurttaşlık zemininde yeniden
yapılanacaktı veya o halkları halledecekti. 1908'in
açtığı umudun kısa sürede gerçekleşmeyeceği
ortaya çıktı. Ermeni devrimci federasyonu (Taşnaklar) uzun süre
İttihatçıların kardeş partisi olarak onlarla
işbirliği içinde oldular. Ancak Dünya Savaşı'ndan önce o
topraklarda birlikte yaşama imkânını sağlayacak bir
eşit yurttaşlık bilinci ve iradesi oluşmadı. Bu
günler, Rosa Luxembourg'un 'Ya sosyalizm ya barbarlık' dediği
günlerdir. Tarih kapıyı çalmıştır. Birinci Dünya
Savaşı'ndan insanlık büyük bir yenilgiyle
çıkmıştır ve bu yenilginin en ağır
kısmını da en alttakiler yaşamıştır.
Savaşa devletsiz-ordusuz girip de maddi ve kültürel
varlığının büyük bir kısımını yitiren,
bu kadar ağır kayıp veren tek değilse ender halklardan biri
Ermeni halkı olmuştur.
Geriye kayıp bellekler kalmıştır. Belki de iki halkın
birbirinin belleğini yenileyerek, yaşanmış
acıların bütün insanlık için tekrar etmemesi için, evrensel bir
ders çıkarması gerekmektedir. Kendi tarihini, yaşayan basit
insanların gündelik hayatlarından hareketle bilmekten aciz olanlar,
yalnızca egemenlerin prizmalarından süzdükleriyle kendilerine
eşit, adil ve özgür bir gelecek inşa edemezler. Milli tarih
nihayetinde öncelikle kendi halkını olmayan bir şeye ikna etme,
kandırmacadan başka bir şey değildir.
Sarıkamış'ta emperyal bir heves uğruna donarak ölüme terk
edilen neferin trajedisiyle 'askeri kırdıran' ve kaçan Enver Paşa'nın
ne diye ortak bir hikâyesi olsun ki! Herhangi bir milli tarih zihniyetiyle
insanlığın yaşamış olduğu irili ufaklı
felaketlerin hiçbirini anlamak mümkün değildir.
Uluslararası hukuk açısından Ermeni katliamının
bugün Türkiye'ye yükümlülükleri neler olabilir?
Uluslararası hukuk hem bir ihtiyaç hem de oldukça sorunlu. Şu
uluslararası hukuk öncelikle yaşadığımız
günlerdeki insanlık felaketlerinde bir yaptırım gücüne sahip
olmalı ki inandırıcılık kazansın! Ne Filistin'de
ne Irak'ta ne de diyelim ki Haiti'de bu uluslararası hukukun gölgesi fark
edilmedi.
'Yükümlülükler' deyince akla genellikle maddiyat gelmekte. Oysa tarihsel ve
insani bir meseleyi mülkiyet temelinde çözmek mümkün değildir ve kazara
çözülür gibi gözükse de ahlaken oldukça tehlikelidir: parayı verebilen
düdüğü çalar. İnsanlar tasarladıkları geleceğe göre
geçmişi değerlendirirler.
Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve hatta ABD'nin önünde el
pençe divan duranlar gün gelir bu konuda da rahatlıkla fikir
değiştirebilirler. Bu onların meselesi. Tarihi kitleler
yaptığına göre, insanların yaşananın bilincine
varabilmelerini sağlamak gerekir ki bu da devletin bir yükümlülüğü
değildir, siyasetin, bir özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır.
Ermeni ve Türkiye'nin resmi tezleri taban tabana zıt. Böylesi
ihtilaflı durumlarda nasıl bir yöntem gerekli?
Bu ihtilaflar vakti zamanında kimin haklı olduğu üzerinden
değil bir daha bu tür olayların olmamasının
koşullarının yaratılmasıyla giderilebilir. Yoksa
Yahudi soykırımı için Willy Brantd'ın özür dilemesi ne
Filistin meselesini çözdü ne de örneğin Balkanlar'daki olayları veya
Ruanda'yı. Tarihi gerçeklerin nesnelliğe yaklaşması ise hiç
mümkün değil. Nesnellik yoktur tarihte. Üstelik tarih akademik bir alan
olarak takdim edilse de tarihi yapan insanlardır ve sonuçta bu siyasal bir
eylemdir. Laboratuvarda, masa başında çözülecek bir sorun yok.
Sömürenin sömürülenin, yönetenin, yönetilenin olmadığı, her
türlü baskı ve zorbalığın maddi temelinin
kaldırıldığı bir dünyada katilamlara,
kırımlara, soykırımlara son verebilirsiniz. Yoksa
'medeniyetin' vazgeçilmez bir unsurudur türdeşleştirme. Bakın
ABD bütün dünyayı türdeşleştirmeye çalışıyor.
'Ailem Türkleri hiç
kötülemedi'
Kristin Dellaloğlu
Türk okulunda ilkokula başladım. Daha sonra Ermeni okuluna geçiş
yapmak istedim ama kabul edilmedim. Kanun varmış, Türk okulundan Ermeni
okuluna geçiş yapılamıyormuş. Ama biz yılmadık.
Milli Eğitim'le görüştük ve sonunda kararlı olduğumuzu
görünce onlar da diretmekten vazgeçti. Ailem Malatya'dan göçmüş. Evde
hiçbir zaman Türklerin kötülendiğini duymadım. Türk
arkadaşlarım da var. Haç da takıyorum ve herhangi bir baskı
yapıldığına tanık olmadım. Ben
ayrımcılık yapmadığım için herhangi bir
ayrımcılıkla karşılaşmıyorum. Ermenilerin yaşadıkları
sorunlara ilişkin tartışmaların yaşanması hem iyi
hem de kötü sonuçlar doğuruyor. Konuşulmayınca sorunların
üzeri örtülüyor. Konuşulunca da yeni yeni sorunlar doğuyor.
'Türklüğü tahrik ettin' diyorlar. Ama konuşulmazsa bu sorunlar
nasıl çözülecek ki? İçimden geçen, Ermeni meselesinin artık
halledilip kapatılması. Geçmişte yaşanmış,
olmuş bitmiş bir şey. Yeni nesil geliyor ve bu yeni neslin
artık yeni bir ufka sahip olması lazım. Geçmişten gelen
tazminat gibi haklarımız varsa onlar da verilmeli.
YARIN: Türkkaya Ataöv, Ayhan Aktar