|
NTV-MSNBC
Güncelleme: 12:48 TSİ 07 Aralık 2006 Perşembe
STOCKHOLM
- Yazarın Türkçe yaptığı ve yaklaşık 40 dakika
süren konferansını, edebiyat ve sanat dünyasının önemli
isimleriyle, çok sayıda gazeteci izledi. Orhan Pamuka Nobel Ödülü, 10
Aralık Pazar günü düzenlenecek törenle verilecek..
İşte,
yazar Orhan Pamukun, 2006 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanması nedeniyle
verdiği Babamın Bavulu başlıklı Türkçe
konferansının tam metni:
Babamın Bavulu
Ölümünden iki yıl önce babam kendi yazıları, el yazmaları
ve defterleriyle dolu küçük bir bavul verdi bana. Her zamanki şakacı,
alaycı havasını takınarak, kendisinden sonra, yani
ölümünden sonra onları okumamı istediğini söyleyiverdi.
Bir bak bakalım, dedi hafifçe utanarak, işe yarar bir şey var
mı içlerinde. Belki benden sonra seçer, yayımlarsın.
Benim
yazıhanemde, kitaplar arasındaydık. Babam acı verici çok
özel bir yükten kurtulmak isteyen biri gibi, bavulunu nereye
koyacağını bilemeden yazıhanemde bakınarak
dolandı. Sonra elindeki şeyi dikkat çekmeyen bir köşeye usulca
bıraktı. İkimizi de utandıran bu unutulmaz an biter bitmez
ikimiz de her zamanki rollerimize, hayatı daha hafiften alan,
şakacı, alaycı kimliklerimize geri dönerek rahatladık. Her
zamanki gibi havadan sudan, hayattan, Türkiyenin bitip tükenmez siyasi dertlerinden
ve babamın çoğu başarısızlıkla sonuçlanan
işlerinden, çok da fazla kederlenmeden, söz ettik.
Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk
hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve
çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile.
Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz
ağırlığı yüzünden.
Babam gittikten sonra bavulun etrafında birkaç gün ona hiç dokunmadan
aşağı yukarı yürüdüğümü hatırlıyorum. Küçük,
siyah, deri bavulu, kilidini, yuvarlak kenarlarını ta
çocukluğumdan biliyordum. Babam kısa süren yolculuklara çıkarken
ve bazen de evden iş yerine bir yük taşırken
taşırdı onu. Çocukken bu küçük bavulu açıp yolculuktan
dönen babamın eşyalarını
karıştırdığımı, içinden çıkan kolonya
ve yabancı ülke kokusundan hoşlandığımı
hatırlıyordum. Bu bavul benim için geçmişten ve çocukluk
hatıralarımdan çok şey taşıyan tanıdık ve
çekici bir eşyaydı, ama şimdi ona dokunamıyordum bile.
Niye? Elbette ki bavulun içindeki gizli yükün esrarengiz ağırlığı
yüzünden.
Babamın büyük bir kütüphanesi vardı, gençlik
yıllarında, 1940ların sonunda, İstanbulda şair olmak
istemiş, Valéryyi Türkçeye çevirmiş, ama okuru az, yoksul bir
ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın zorluklarını
yaşamak istememişti.
Bu ağırlığın anlamından söz edeceğim
şimdi. Bir odaya kapanıp, bir masaya oturup, bir köşeye çekilip
kağıtla kalemle kendini ifade eden insanın
yaptığı şeyin, yani edebiyatın anlamı demek bu.
Babamın bavuluna dokunup onu bir türlü açamıyordum, ama içindeki
defterlerin bazılarını biliyordum. Bazılarına bir
şeyler yazarken babamı görmüştüm. Bavulun içindeki yük ilk defa
duyduğum bir şey değildi. Babamın büyük bir kütüphanesi
vardı, gençlik yıllarında, 1940ların sonunda,
İstanbulda şair olmak istemiş, Valéryyi Türkçeye çevirmiş,
ama okuru az, yoksul bir ülkede şiir yazıp edebi bir hayatın
zorluklarını yaşamak istememişti. Babamın babası
-dedem- zengin bir işadamıydı, babam rahat bir çocukluk ve
gençlik geçirmişti, edebiyat için, yazı için zorluk çekmek
istemiyordu. Hayatı bütün güzellikleriyle seviyordu, onu anlıyordum.
Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile
istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması
ihtimaliydi.
Beni babamın bavulunun içindekilerden uzak tutan birinci endişe tabii
ki okuduklarımı beğenmeme korkusuydu. Babam da bunu bildiği
için tedbirini almış, bavulun içindekileri ciddiye almayan bir hava
da takınmıştı. Yirmi beş yıllık bir
yazarlık hayatından sonra bunu görmek beni üzüyordu. Ama
edebiyatı yeterince ciddiye almadığı için babama
kızmak bile istemiyordum
Asıl korkum, bilmek, öğrenmek bile
istemediğim asıl şey ise babamın iyi bir yazar olması
ihtimaliydi. Babamın bavulunu asıl bundan korktuğum için
açamıyordum. Üstelik nedeni kendime açıkça söyleyemiyordum bile.
Çünkü babamın bavulundan gerçek, büyük bir edebiyat çıkarsa
babamın içinde bir bambaşka adam olduğunu kabul etmem
gerekecekti. Bu korkutucu bir şeydi. Çünkü ben o ilerlemiş
yaşımda bile babamın yalnızca babam olmasını
istiyordum; yazar olmasını değil.
Biz yazarların taşları kelimelerdir.
Onları elleyerek, birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen
uzaktan bakıp seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin
ucuyla sanki onları okşayarak ve
ağırlıklarını tartarak kelimeleri yerleştire
yerleştire, yıllarca inatla, sabırla ve umutla yeni dünyalar
kurarız.
Benim için yazar olmak, insanın içinde gizli ikinci kişiyi, o
kişiyi yapan alemi sabırla yıllarca uğraşarak
keşfetmesidir: Yazı deyince önce romanlar, şiirler, edebiyat
geleneği değil, bir odaya kapanıp, masaya oturup, tek
başına kendi içine dönen ve bu sayede kelimelerle bir yeni alem kuran
insan gelir gözümün önüne. Bu adam, ya da bu kadın, daktilo kullanabilir,
bilgisayarın kolaylıklarından yararlanabilir, ya da benim gibi
otuz yıl boyunca dolmakalemle kağıt üzerine, elle yazabilir.
Yazdıkça kahve, çay, sigara içebilir. Bazen masasından kalkıp
pencereden dışarıya, sokakta oynayan çocuklara, talihliyse
ağaçlara ve bir manzaraya, ya da karanlık bir duvara bakabilir.
Şiir, oyun ya da benim gibi roman yazabilir. Bütün bu
farklılıklar asıl faaliyetten, masaya oturup sabırla kendi
içine dönmekten sonra gelir. Yazı yazmak, bu içe dönük
bakışı kelimelere geçirmek, insanın kendisinin içinden
geçerek yeni bir alemi sabırla, inatla ve mutlulukla
araştırmasıdır. Ben boş sayfaya yavaş yavaş
yeni kelimeler ekleyerek masamda oturdukça günler, aylar, yıllar geçtikçe,
kendime yeni bir alem kurduğumu, kendi içimdeki bir başka
insanı, tıpkı bir köprüyü ya da bir kubbeyi taş taş
kuran biri gibi ortaya çıkardığımı hissederdim. Biz
yazarların taşları kelimelerdir. Onları elleyerek,
birbirleriyle ilişkilerini hissederek, bazen uzaktan bakıp
seyrederek, bazen parmaklarımızla ve kalemimizin ucuyla sanki
onları okşayarak ve ağırlıklarını tartarak
kelimeleri yerleştire yerleştire, yıllarca inatla, sabırla
ve umutla yeni dünyalar kurarız.
Bütün hayatımı verdiğim yazarlık işinde
benim için en sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden
kimi cümleleri, hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka
gücün bulup bana cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.
Benim için yazarlığın sırrı, nereden geleceği hiç
belli olmayan ilhamda değil, inat ve sabırdadır. Türkçedeki o
güzel deyiş, iğneyle kuyu kazmak bana sanki yazarlar için
söylenmiş gibi gelir. Eski masallardaki, aşkı için
dağları delen Ferhatın sabrını severim ve
anlarım. Benim Adım Kırmızı adlı
romanımda, tutkuyla aynı atı yıllarca çize çize ezberleyen,
hatta güzel bir atı gözü kapalı çizebilen İranlı eski
nakkaşlardan söz ederken yazarlık mesleğinden, kendi
hayatımdan söz ettiğimi de biliyordum. Kendi hayatını
başkalarının hikâyesi olarak yavaş yavaş
anlatabilmesi, bu anlatma gücünü içinde hissedebilmesi için, bana öyle gelir
ki, yazarın masa başında yıllarını bu sanata ve
zanaata sabırla verip, bir iyimserlik elde etmesi gerekir. Kimine hiç
gelmeyen, kimine de pek sık uğrayan ilham meleği bu güveni ve
iyimserliği sever ve yazarın kendini en yalnız hissettiği,
çabalarının, hayallerinin ve yazdıklarının
değerinden en çok şüpheye düştüğü anda, yani hikâyesinin
yalnızca kendi hikâyesi olduğunu sandığı zamanda, ona
içinden çıktığı dünya ile kurmak istediği alemi
birleştiren hikâyeleri, resimleri, hayalleri sanki sunuverir. Bütün
hayatımı verdiğim yazarlık işinde benim için en
sarsıcı duygu, beni aşırı mutlu eden kimi cümleleri,
hayalleri, sayfaları kendimin değil bir başka gücün bulup bana
cömertçe sunduğunu zannetmem olmuştur.
Yazar olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok,
evde dünya yazarlarından söz eden bir babamın olmasının
payını elbette hiç aklımdan çıkarmazdım.
Babamın çantasını açıp defterlerini okumaktan korkuyordum,
çünkü benim girdiğim sıkıntılara onun asla
girmeyeceğini, yalnızlığı değil
arkadaşları, kalabalıkları, salonları,
şakaları, cemaate karışmayı sevdiğini biliyordum.
Ama sonra başka bir akıl yürütüyordum: Bu düşünceler, çilekeşlik
ve sabır hayalleri benim hayat ve yazarlık deneyimimden
çıkardığım kendi önyargılarım da olabilirdi.
Kalabalığın, aile hayatının, cemaatin
ışıltısı içinde ve mutlu cıvıltılar
arasında yazmış pek çok parlak yazar da vardı. Üstelik
babam, çocukluğumuzda, aile hayatının
sıradanlığından sıkılarak bizi
bırakmış, Parise gitmiş, otel odalarında -başka pek
çok yazar gibi- defterler doldurmuştu. Bavulun içinde o defterlerin bir
kısmının olduğunu da biliyordum, çünkü bavulu getirmeden
önceki yıllarda babam hayatının o döneminden bana artık söz
etmeye de başlamıştı. Çocukluğumda da söz ederdi o
yıllardan, ama kendi kırılganlığını,
şair-yazar olma isteğini, otel odalarındaki kimlik
sıkıntılarını anlatmazdı. Paris
kaldırımlarında nasıl sık sık Sartreı
gördüğünü anlatır, okuduğu kitaplar ve gördüğü filmlerden
çok önemli haberler veren biri gibi heyecanla ve içtenlikle söz ederdi. Yazar
olmamda paşalardan ve din büyüklerinden çok, evde dünya yazarlarından
söz eden bir babamın olmasının payını elbette hiç
aklımdan çıkarmazdım. Belki de babamın defterlerini bunu
düşünerek, büyük kütüphanesine ne kadar çok şey borçlu olduğumu
hatırlayarak okumalıydım. Bizimle birlikte yaşarken
babamın -tıpkı benim gibi- bir odada yalnız kalıp
kitaplarla, düşüncelerle haşır neşir olmak istemesine,
yazılarının edebi niteliğine çok önem vermeden, dikkat
etmeliydim.
Ama yapamayacağım şeyin de tam bu olduğunu, babamın
bıraktığı çantaya bu huzursuzlukla bakarken hissediyordum.
Babam bazen kütüphanesinin önündeki divana uzanır, elindeki kitabı ya
da dergiyi bırakır ve uzun uzun düşüncelere, hayallere
dalardı. Yüzünde şakalaşmalar, takılmalar ve küçük
çekişmelerle sürüp giden aile hayatı sırasında
gördüğümden bambaşka bir ifade, içe dönük bir bakış
belirirdi, bundan özellikle çocukluk ve ilk gençlik yıllarımda
babamın huzursuz olduğunu anlar, endişelenirdim. Şimdi
yıllar sonra bu huzursuzluğun insanı yazar yapan temel
dürtülerden biri olduğunu biliyorum. Yazar olmak için, sabır ve
çileden önce içimizde kalabalıktan, cemaatten, günlük sıradan
hayattan, herkesin yaşadığı şeylerden kaçıp bir
odaya kapanma dürtüsü olmalıdır. Sabır ve umudu yazıyla
kendimize derin bir dünya kurmak için isteriz. Ama bir odaya, kitaplarla dolu
bir odaya kapanma isteği bizi harekete geçiren ilk şeydir. Bu
kitapları keyfince okuyan, yalnızca kendi vicdanının sesini
dinleyerek başkalarının sözleriyle tartışan ve kitaplarla
konuşa konuşa kendi düşüncelerini ve alemini oluşturan
özgür, bağımsız yazarın ilk büyük örneği, modern
edebiyatın başlangıcı Montaignedir elbette. Babamın
da dönüp dönüp okuduğu, bana okumamı öğütlediği bir
yazardı Montaigne. Dünyanın neresinde olursa olsun, ister
Doğuda ister Batıda, cemaatlerinden kopup kendilerini kitaplarla
bir odaya kapatan yazarlar geleneğinin bir parçası olarak görmek
isterim kendimi. Benim için hakiki edebiyatın
başladığı yer kitaplarla kendini bir odaya kapatan
adamdır.
Ama
kendimizi kapattığımız odada sanıldığı
kadar da yalnız değilizdir. Bize önce başkalarının
sözü, başkalarının hikâyeleri, başkalarının
kitapları, yani gelenek dediğimiz şey eşlik eder.
Edebiyatın insanoğlunun kendini anlamak için yarattığı
en değerli birikim olduğuna inanıyorum. İnsan
toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri,
yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve
yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları
aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız
zamanların habercisidir. Ama edebiyat hiçbir zaman yalnızca milli bir
konu değildir. Kitaplarıyla bir odaya kapanan ve önce kendi içinde
bir yolculuğa çıkan yazar, orada yıllar içinde iyi edebiyatın
vazgeçilmez kuralını da keşfedecektir: Kendi hikâyemizden
başkalarının hikâyeleri gibi ve başkalarının
hikâyelerinden kendi hikâyemizmiş gibi bahsedebilme hüneridir edebiyat.
Bunu yapabilmek için yola başkalarının hikâyelerinden ve
kitaplarından çıkarız.
İçimde bir yandan her şeye karşı
durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir okuyup öğrenme
açlığı vardı; bir yandan da hayatımın bir
şekilde eksik bir hayat olacağını, başkaları
gibi yaşayamayacağımı hissediyordum.
Babamın
bir yazara fazlasıyla yetecek bin beş yüz kitaplık iyi bir
kütüphanesi vardı. Yirmi iki yaşımdayken, bu kütüphanedeki
kitapların hepsini okumamıştım belki, ama bütün
kitapları tek tek tanır, hangisinin önemli, hangisinin hafif ama
kolay okunur, hangisinin klasik, hangisinin dünyanın vazgeçilmez bir
parçası, hangisinin yerel tarihin unutulacak ama eğlenceli bir
tanığı, hangisinin de babamın çok önem verdiği bir
Fransız yazarın kitabı olduğunu bilirdim. Bazen bu
kütüphaneye uzaktan bakar, kendimin de bir gün ayrı bir evde böyle bir
kütüphanemin, hatta daha iyisinin olacağını, kitaplardan kendime
bir dünya kuracağımı düşlerdim. Uzaktan
baktığımda bazen babamın kütüphanesi bana bütün alemin
küçük bir resmiymiş gibi gelirdi. Ama bizim köşemizden,
İstanbuldan baktığımız bir dünyaydı bu.
Kütüphane de bunu gösteriyordu. Babam bu kütüphaneyi yurtdışı
yolculuklarından, özellikle Paristen ve Amerikadan aldığı
kitaplarla, gençliğinde İstanbulda 1940larda ve 50lerdeki
yabancı dilde kitap satan dükkanlardan aldıklarıyla ve her birini
benim de tanıdığım İstanbulun eski ve yeni
kitapçılarından edindikleriyle yapmıştı. Yerel, milli
bir dünya ile Batı dünyasının
karışımıdır benim dünyam. 1970lerden başlayarak
ben de iddialı bir şekilde kendime bir kütüphane kurmaya başladım.
Daha yazar olmaya tam karar vermemiştim, İstanbul adlı
kitabımda anlattığım gibi, artık ressam
olmayacağımı sezmiştim ama hayatımın ne yola
gireceğini tam bilemiyordum. İçimde bir yandan her şeye
karşı durdurulmaz bir merak ve aşırı iyimser bir
okuyup öğrenme açlığı vardı; bir yandan da
hayatımın bir şekilde eksik bir hayat
olacağını, başkaları gibi
yaşayamayacağımı hissediyordum. Bu duygumun bir
kısmı, tıpkı babamın kütüphanesine bakarken
hissettiğim gibi, merkezden uzak olma fikriyle, İstanbulun o
yıllarda hepimize hissettirdiği gibi, taşrada
yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir başka eksik
yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun, ister edebiyat
olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da vermeyen bir
ülkede yaşadığımı fazlasıyla bilmemdi. 1970lerde,
sanki hayatımdaki bu eksiklikleri gidermek ister gibi aşırı
bir hırsla İstanbulun eski kitapçılarından babamın
verdiği parayla solmuş, okunmuş, tozlu kitaplar satın
alırken bu sahaf dükkanlarının, yol kenarlarında, cami avlularında,
yıkık duvarların eşiklerinde yerleşmiş
kitapçıların yoksul, dağınık ve çoğu zaman da
insana umutsuzluk verecek kadar perişan halleri beni okuyacağım
kitaplar kadar etkilerdi.
Bu duygumun bir kısmı, tıpkı
babamın kütüphanesine bakarken hissettiğim gibi, merkezden uzak olma
fikriyle, İstanbulun o yıllarda hepimize hissettirdiği gibi,
taşrada yaşadığımız duygusuyla ilgiliydi. Bir
başka eksik yaşam endişesi de tabii ister resim yapmak olsun,
ister edebiyat olsun, sanatçısına fazla ilgi göstermeyen ve umut da
vermeyen bir ülkede yaşadığımı fazlasıyla
bilmemdi.
Alemdeki yerim konusunda, hayatta olduğu gibi edebiyatta da o zamanlar
taşıdığım temel duygu bu merkezde olmama duygusuydu.
Dünyanın merkezinde, bizim yaşadığımızdan daha
zengin ve çekici bir hayat vardı ve ben bütün İstanbullular ve bütün
Türkiye ile birlikte bunun dışındaydım. Bu duyguyu
dünyanın büyük çoğunluğu ile
paylaştığımı bugün düşünüyorum. Aynı
şekilde, bir dünya edebiyatı vardı ve onun benden çok uzak bir
merkezi vardı. Aslında düşündüğüm Batı
edebiyatıydı, dünya edebiyatı değil, ve biz Türkler bunun
da dışındaydık. Babamın kütüphanesi de bunu
doğruluyordu. Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını
sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız,
İstanbulun kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç
benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı dünyasının
kitapları. Yazmak, okumak sanki bir dünyadan çıkıp ötekinin
başkalığı, tuhaflığı ve harika halleriyle
teselli bulmaktı. Babamın da bazen, tıpkı benim
sonraları yaptığım gibi, kendi yaşadığı
hayattan Batıya kaçmak için roman okuduğunu hissederdim. Ya da bana
o zamanlar kitaplar bu çeşit bir kültürel eksiklik duygusunu gidermek için
başvurduğumuz şeylermiş gibi gelirdi. Yalnız okumak
değil, yazmak da İstanbuldaki hayatımızdan Batıya
gidip gelmek gibi bir şeydi. Babam bavulundaki defterlerinden çoğunu
doldurabilmek için Parise gitmiş, kendini otel odalarına
kapatmış, sonra yazdıklarını Türkiyeye geri
getirmişti. Bunun da beni huzursuz ettiğini, babamın bavuluna
bakarken hissederdim. Yirmi beş yıl Türkiyede yazar olarak ayakta
kalabilmek için kendimi bir odaya kapattıktan sonra,
yazarlığın içimizden geldiği gibi yazmanın, toplumdan,
devletten, milletten gizlice yapılması gereken bir iş
olmasına, babamın bavuluna bakarken artık isyan ediyordum. Belki
de en çok bu yüzden babama yazarlığı benim kadar ciddiye
almadığı için kızıyordum.
Bir yanda bizim, pek çok ayrıntısını
sevdiğim, sevmekten vazgeçemediğim yerel dünyamız,
İstanbulun kitapları ve edebiyatı vardı, bir de ona hiç
benzemeyen, benzememesi bize hem acı hem de umut veren Batı
dünyasının kitapları.
Aslında babama benim gibi bir hayat yaşamadığı, hiçbir
şey için küçük bir çatışmayı bile göze almadan toplumun
içinde, arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla
yaşadığı için kızıyordum. Ama
kızıyordum yerine kıskanıyordum diyebileceğimi,
belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da
aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.
Aslında babama benim gibi bir hayat
yaşamadığı, hiçbir şey için küçük bir
çatışmayı bile göze almadan toplumun içinde,
arkadaşları ve sevdikleriyle gülüşerek mutlulukla
yaşadığı için kızıyordum. Ama
kızıyordum yerine kıskanıyordum diyebileceğimi,
belki de bunun daha doğru bir kelime olacağını da
aklımın bir yanıyla biliyor, huzursuz oluyordum.
O zaman her zamanki takıntılı, öfkeli sesimle kendi kendime
mutluluk nedir? diye soruyordum. Tek başına bir odada derin bir
hayat yaşadığını sanmak mıdır mutluluk?
Yoksa cemaatle, herkesle aynı şeylere inanarak, inanıyormuş
gibi yaparak rahat bir hayat yaşamak mı? Herkesle uyum içinde
yaşar gibi gözükürken, bir yandan da kimsenin görmediği bir yerde,
gizlice yazı yazmak mutluluk mudur aslında, mutsuzluk mu? Ama bunlar
fazla hırçın, öfkeli sorulardı. Üstelik iyi bir hayatın
ölçüsünün mutluluk olduğunu nereden çıkarmıştım ki?
İnsanlar, gazeteler, herkes hep en önemli hayat ölçüsü mutlulukmuş
gibi davranıyordu. Yalnızca bu bile, tam tersinin doğru
olduğunu araştırmaya değer bir konu haline getirmiyor
muydu? Zaten bizlerden, aileden hep kaçmış olan babamı ne kadar
tanıyor, onun huzursuzluklarını ne kadar görebiliyordum ki?
Babamın yazarken babam olamaması gibi huzursuz
edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada:
İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını
iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla
etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle
gençliğimde olduğu gibi, bütün varlığımı,
hayatımı, yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı
bana sorgulatan bir hakikilik buhranına dönüşüyordu.
Babamın bavulunu işte bu dürtülerle açtım ilk. Babamın
hayatında bilmediğim bir mutsuzluk, ancak yazıya dökerek
dayanabileceği bir sır olabilir miydi? Bavulu açar açmaz seyahat
çantası kokusunu hatırladım, bazı defterleri
tanıdığımı, babamın üstünde öyle fazla durmadan
onları bana yıllarca önce göstermiş olduğunu fark ettim.
Tek tek elleyip karıştırdığım defterlerin
çoğu babamın bizi bırakıp Parise gittiği gençlik
yıllarında tutulmuştu. Oysa ben, tıpkı biyografilerini
okuduğum, sevdiğim yazarlar gibi, babamın benim
yaşımdayken ne yazdığını, ne
düşündüğünü öğrenmek istiyordum. Kısa zaman içinde böyle
bir şeyle karşılaşmayacağımı da
anladım. Üstelik bu arada babamın defterlerinin orasında
burasında karşılaştığım yazar sesinden
huzursuz olmuştum. Bu ses babamın sesi değil diye düşünüyordum;
hakiki değildi, ya da benim hakiki babam diye bildiğim kişiye
ait değildi bu ses. Babamın yazarken babam olamaması gibi
huzursuz edici bir şeyden daha ağır bir korku vardı burada:
İçimdeki hakiki olamama korkusu, babamın yazılarını
iyi bulamama, hatta babamın başka yazarlardan fazla
etkilendiğini görme endişemi aşmış, özellikle gençliğimde
olduğu gibi, bütün varlığımı, hayatımı,
yazma isteğimi ve kendi yazdıklarımı bana sorgulatan bir
hakikilik buhranına dönüşüyordu. Roman yazmaya
başladığım ilk on yılda bu korkuyu daha derinden
hisseder, ona karşı koymakta zorlanır, tıpkı resim
yapmaktan vazgeçtiğim gibi, bir gün yenilgiye uğrayıp roman
yazmayı da bu endişeyle bırakmaktan bazen korkardım.
Kapayıp kaldırdığım bavulun
bende kısa sürede uyandırdığı iki temel duygudan hemen
söz ettim: Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi.
Kapayıp kaldırdığım bavulun bende kısa sürede
uyandırdığı iki temel duygudan hemen söz ettim:
Taşrada olma duygusu ve hakiki olabilme endişesi. Benim bu huzursuz
edici duyguları derinlemesine ilk yaşayışım
değildi elbette bu. Bu duyguları, bütün genişlikleri, yan
sonuçları, sinir başları, iç düğümleri ve çeşit
çeşit renkleriyle ben yıllar boyunca okuyup yazarak, kendim masa
başında araştırmış, keşfetmiş,
derinleştirmiştim. Elbette onları belli belirsiz acılar,
keyif kaçırıcı hassasiyetler ve ikide bir hayattan ve
kitaplardan bana bulaşan akıl karışıklıkları
olarak özellikle gençliğimde pek çok kereler
yaşamıştım. Ama taşrada olma duygusunu ve hakikilik
endişesini ancak onlar hakkında romanlar, kitaplar yazarak (mesela
taşralılık için Kar, İstanbul; hakikilik endişesi
için Benim Adım Kırmızı ya da Kara Kitap) bütünüyle
tanıyabilmiştim. Benim için yazar olmak demek, içimizde
taşıdığımız, en fazla
taşıdığımızı biraz bildiğimiz gizli
yaralarımızın üzerinde durmak, onları sabırla
keşfetmek, tanımak, iyice ortaya çıkarmak ve bu yaraları ve
acıları yazımızın ve kimliğimizin bilinçle
sahiplendiğimiz bir parçası haline getirmektir.
Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği
şeylerden söz etmektir yazarlık.
Herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz
etmektir yazarlık. Bu bilginin keşfi ve onun geliştirilip
paylaşılması okura çok tanıdığı bir dünyada
hayret ederek gezinmenin zevklerini verir. Bu zevkleri, bildiğimiz
şeylerin bütün gerçekliğiyle yazıya dökülmesindeki hünerden de
alırız elbette. Bir odaya kapanıp yıllarca hünerini
geliştiren, bir alem kurmaya çalışan yazar işe kendi gizli
yaralarından başlarken bilerek ya da bilmeden insanoğluna derin
bir güven de göstermiş olur. Başkalarının da bu
yaraların bir benzerini taşıdığına, bu yüzden
anlaşılacağına, insanların birbirlerine
benzediğine duyulan bu güveni hep taşıdım. Bütün gerçek
edebiyat, insanların birbirine benzediğine ilişkin çocuksu ve
iyimser bir güvene dayanır. Kapanıp yıllarca yazan biri
işte böyle bir insanlığa ve merkezi olmayan bir dünyaya
seslenmek ister.
Bütün gerçek edebiyat, insanların birbirine
benzediğine ilişkin çocuksu ve iyimser bir güvene dayanır.
Kapanıp yıllarca yazan biri işte böyle bir insanlığa
ve merkezi olmayan bir dünyaya seslenmek ister.
Ama babamın bavulundan ve tabii İstanbulda
yaşadığımız hayatın solgun renklerinden
anlaşılabileceği gibi, dünyanın bizden uzakta bir merkezi
vardı. Bu temel gerçeği yaşamanın verdiği Çehovcu
taşra duygusundan, bir diğer yan sonuç olan hakikilik
endişesinden kitaplarımda çok söz ettim. Dünya nüfusunun büyük
çoğunluğunun bu duygularla yaşadığını, hatta
daha ağırları olan eziklik, kendine güvensizlik ve
aşağılanma korkularıyla boğuşarak
yaşadığını kendimden biliyorum. Evet,
insanoğlunun birinci derdi hâlâ, mülksüzlük, yiyeceksizlik, evsizlik
Ama
artık televizyonlar, gazeteler bu temel dertleri edebiyattan çok daha
çabuk ve kolay bir şekilde anlatıyor bize. Bugün edebiyatın
asıl anlatması ve araştırması gereken şey,
insanoğlunun temel derdi ise, dışarıda kalmak ve kendini
önemsiz hissetme korkuları, bunlara bağlı değersizlik
duyguları, bir cemaat olarak yaşanan gurur
kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme
endişeleri, çeşit çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip
tükenmeyen aşağılanma hayalleri ve bunların kardeşi
milli övünmeler, şişinmeler
Çoğu zaman
akıldışı ve aşırı duygusal bir dille
dışa vurulan bu hayalleri kendi içimdeki karanlığa her
bakışımda anlayabiliyorum. Kendimi kolaylıkla
özdeşleştirebildiğim Batı-dışı dünyada büyük
kalabalıkların, toplulukların ve milletlerin
aşağılanma endişeleri ve alınganlıkları
yüzünden zaman zaman aptallığa varan korkulara
kapıldıklarına tanık oluyoruz. Kendimi aynı
kolaylıkla özdeşleştirebildiğim Batı dünyasında
da Rönesansı, Aydınlanmayı, Modernliği keşfetmiş
olmanın ve zenginliğin aşırı gururuyla milletlerin,
devletlerin zaman zaman benzer bir aptallığa yaklaşan bir
kendini beğenmişliğe kapıldıklarını da
biliyorum.
Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz
dünyanın bir merkezi olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz.
Oysa, yazı yazmak için bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam
tersi bir güvendir; bir gün yazdıklarımızın okunup
anlaşılacağına, çünkü insanların dünyanın her
yerinde birbirlerine benzediklerine ilişkin bir inançtır bu.
Demek ki, yalnızca babam değil, hepimiz dünyanın bir merkezi
olduğu düşüncesini çok fazla önemsiyoruz. Oysa, yazı yazmak için
bizi yıllarca bir odaya kapatan şey tam tersi bir güvendir; bir gün
yazdıklarımızın okunup anlaşılacağına,
çünkü insanların dünyanın her yerinde birbirlerine benzediklerine
ilişkin bir inançtır bu. Ama bu, kendimden ve babamın
yazdıklarından biliyorum, kenarda olmanın,
dışarıda kalmanın öfkesiyle yaralı, dertli bir
iyimserliktir. Dostoyevskinin bütün hayatı boyunca Batıya
karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek
çok kereler kendi içimde de hissettim. Ama ondan asıl öğrendiğim
şey, asıl iyimserlik kaynağı, bu büyük yazarın
Batı ile aşk ve nefret ilişkisinden yola çıkıp,
onların ötesinde kurduğu bambaşka bir alem oldu.
Dostoyevskinin bütün hayatı boyunca Batıya
karşı hissettiği aşk ve nefret duygularını pek
çok kereler kendi içimde de hissettim.
Bu işe hayatını vermiş bütün yazarlar şu gerçeği
bilir: masaya oturup yazma nedenlerimizle, yıllarca umutla yaza yaza
kurduğumuz dünya, sonunda apayrı yerlere yerleşir. Kederle ya da
öfkeyle oturduğumuz masadan o kederin ve öfkenin ötesinde bambaşka
bir aleme ulaşırız. Babam da böyle bir aleme
ulaşmış olamaz mıydı? Uzun yolculuktan sonra o
varılan alem, tıpkı uzun bir deniz yolculuğundan sonra sis
aralanırken bütün renkleriyle karşımızda yavaş yavaş
beliren bir ada gibi bize bir mucize duygusu verir. Ya da Batılı
gezginlerin güneyden gemiyle yaklaştıkları İstanbulu sabah
sisi aralanırken gördüklerinde hissettikleri şeylere benzer bu.
Umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, orada camileri,
minareleri, tek tek evleri, sokakları, tepeleri, köprüleri,
yokuşları ile birlikte bütün bir şehir, bütün bir alem
vardır. İnsan, tıpkı iyi bir okurun bir kitabın
sayfaları içinde kaybolması gibi, karşısına
çıkıveren bu yeni alemin içine hemen girip kaybolmak ister. Kenarda,
taşrada, dışarıda, öfkeli ya da düpedüz hüzünlü
olduğumuz için masaya oturmuş ve bu duyguları unutturan yepyeni
bir alem keşfetmişizdir.
Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya da benim
elimden çıkar ve kafamın içinde yaşadığım
şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün o insanlar ve sokaklar,
eşyalar ve binalar sanki hep birlikte aralarında konuşmaya,
sanki kendi aralarında benim önceden hissedemediğim ilişkiler
kurmaya, sanki benim hayalimde ve kitaplarımda değil, kendi kendilerine
yaşamaya başlarlar.
Çocukluğumda, gençliğimde hissettiğimin tam tersine benim için
artık dünyanın merkezi İstanbuldur. Neredeyse bütün
hayatımı orada geçirdiğim için değil yalnızca, otuz üç
yıldır tek tek sokaklarını, köprülerini,
insanlarını, köpeklerini, evlerini, camilerini, çeşmelerini,
tuhaf kahramanlarını, dükkanlarını, tanıdık
kişilerini, karanlık noktalarını, gecelerini ve
gündüzlerini kendimi onların hepsiyle özdeşleştirerek
anlattığım için. Bir noktadan sonra, hayal ettiğim bu dünya
da benim elimden çıkar ve kafamın içinde
yaşadığım şehirden daha da gerçek olur. O zaman, bütün
o insanlar ve sokaklar, eşyalar ve binalar sanki hep birlikte
aralarında konuşmaya, sanki kendi aralarında benim önceden
hissedemediğim ilişkiler kurmaya, sanki benim hayalimde ve
kitaplarımda değil, kendi kendilerine yaşamaya başlarlar.
İğneyle kuyu kazar gibi sabırla hayal ederek kurduğum bu
alem bana o zaman her şeyden daha gerçekmiş gibi gelir.
Baba korkusu bilmediğim için hayal gücümün zaman
zaman özgürce ya da çocukça çalışabildiğine bazen
inanmış, bazen da babam gençliğinde yazar olmak istediği
için yazar olabildiğimi içtenlikle düşünmüştüm.
Babam da, belki, yıllarını bu işe vermiş
yazarların bu cins mutluluklarını keşfetmiştir, ona
önyargılı olmayayım diyordum bavuluna bakarken. Ayrıca,
emreden, yasaklayan, ezen, cezalandıran sıradan bir baba
olmadığı, beni her zaman özgür bırakıp, bana her zaman
aşırı saygı gösterdiği için de ona müteşekkirdim.
Pek çok çocukluk ve gençlik arkadaşımın aksine, baba korkusu
bilmediğim için hayal gücümün zaman zaman özgürce ya da çocukça
çalışabildiğine bazen inanmış, bazen da babam
gençliğinde yazar olmak istediği için yazar olabildiğimi
içtenlikle düşünmüştüm. Onu hoşgörüyle okumalı, otel
odalarında yazdıklarını anlamalıydım.
Çocukluğumda annem ile babam bir kavganın
eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri
başladığında babam havayı değiştirmek için
hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.
Babamın bıraktığı yerde günlerdir hâlâ duran bavulu bu
iyimser düşüncelerle açtım ve bazı defterleri, bazı
sayfaları bütün irademi kullanarak okudum. Babam ne mi
yazmıştı? Paris otellerinden görüntüler hatırlıyorum,
bazı şiirler, bazı paradokslar, akıl yürütmeler
Bir trafik
kazasından sonra başından geçenleri zar zor hatırlayan,
zorlansa da fazlasını hatırlamak istemeyen biri gibi
hissediyorum kendimi şimdi. Çocukluğumda annem ile babam bir
kavganın eşiğine geldiklerinde, yani o ölümcül sessizliklerden biri
başladığında babam havayı değiştirmek için
hemen radyoyu açar, müzik bize olup biteni daha çabuk unuttururdu.
Hepinize, herkese çok çok kızdığım
için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma
gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek
gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum.
Ben de benzeri bir müzik işlevi görecek ve sevilecek bir-iki söz ile
konuyu değiştireyim! Bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok
sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? İçimden
geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş
yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım
gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum.
Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir
odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum.
Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için
yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbulda, Türkiyede
nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin
diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu
sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her
şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir
alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum.
Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden
hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için
yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok
kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum.
Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere
başladığım şu romanı, bu yazıyı,
şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden
bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve
kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım
için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel
ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum.
Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek
zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye
kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya
-tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan
kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için
yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.
Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya
-tıpkı bir rüyadaki gibi- bir türlü gidemiyormuşum duygusundan
kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için
yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.
Yazıhaneme gelip bavulu bırakışından bir hafta sonra,
babam, her zamanki gibi elinde bir paket çikolata (kırk sekiz yaşında
olduğumu unutuyordu) beni gene ziyaret etti. Her zamanki gibi gene
hayattan, siyasetten ve aile dedikodularından söz edip gülüştük. Bir
ara babamın gözü bavulu bıraktığı köşeye
takıldı ve onu oradan alıp kaldırdığımı
anladı. Göz göze geldik. Sıkıcı, utandırıcı
bir sessizlik oldu. Ona bavulu açıp içindekileri okumaya
çalıştığımı söylemedim, gözlerimi
kaçırdım. Ama o anladı. Ben de onun
anladığını anladım. O da benim onun
anladığını anladığımı anladı. Bu
anlayışlar da birkaç saniye içinde ne kadar uzarsa ancak o kadar
uzadı. Çünkü babam kendine güvenen, rahat ve mutlu bir insandı: her
zamanki gibi gülüverdi. Ve evden çıkıp giderken bana her zaman
söylediği tatlı ve yüreklendirici sözleri bir baba gibi yine
tekrarladı.
Her zamanki gibi babamın mutluluğunu,
dertsiz, tasasız halini kıskanarak arkasından baktım. Ama o
gün içimde utanç verici bir mutluluk kıpırtısı da
dolaşmıştı, hatırlıyorum. Belki onun kadar rahat
değilim, onun gibi tasasız ve mutlu bir hayat sürmedim, ama
yazının hakkını verdim duygusu, anladınız
Bunu
babama karşı duyduğum için utanıyordum. Üstelik babam,
benim hayatımın ezici merkezi de olmamış, beni özgür
bırakmıştı. Bütün bunlar bize yazmanın ve
edebiyatın, hayatımızın merkezindeki bir eksiklik ile,
mutluluk ve suçluluk duygularıyla derinden bağlı olduğunu
hatırlatmalı.
Babam, bana ya da ilk kitabıma olan güvenini
aşırı heyecanlı ve abartılı bir dille ifade etti
ve bugün büyük bir mutlulukla kabul ettiğim bu ödülü bir gün
alacağımı öylesine söyleyiverdi.
Ama hikâyemin bana daha da derin bir suçluluk duydurtan bir simetrisi, o gün
hemen hatırladığım bir diğer yarısı var.
Babamın bavulunu bana bırakmasından yirmi üç yıl önce,
yirmi iki yaşımdayken her şeyi bırakıp romancı
olmaya karar vermiş, kendimi bir odaya kapatmış, dört yıl
sonra ilk romanım Cevdet Bey ve Oğullarını bitirmiş
ve henüz yayımlanmamış kitabın daktilo edilmiş bir
kopyasını okusun ve bana düşüncesini söylesin diye titreyen
ellerle babama vermiştim. Yalnız zevkine ve zekasına
güvendiğim için değil, annemin aksine, babam yazar olmama
karşı çıkmadığı için de onun onayını
almak benim için önemliydi. O sırada babam bizimle değildi,
uzaktaydı. Dönüşünü sabırsızlıkla bekledim. İki
hafta sonra gelince kapıyı ona koşarak açtım. Babam hiçbir
şey söylemedi, ama bana hemen öyle bir sarıldı ki
kitabımı çok sevdiğini anladım. Bir süre,
aşırı duygusallık anlarında ortaya çıkan bir
çeşit beceriksizlik ve sessizlik buhranına kapıldık. Sonra
biraz rahatlayıp konuşmaya başlayınca, babam, bana ya da
ilk kitabıma olan güvenini aşırı heyecanlı ve
abartılı bir dille ifade etti ve bugün büyük bir mutlulukla kabul
ettiğim bu ödülü bir gün alacağımı öylesine söyleyiverdi.
Bu sözü ona inanmaktan ya da bu ödülü bir hedef olarak göstermekten çok,
oğlunu desteklemek, yüreklendirmek için ona bir gün paşa
olacaksın! diyen bir Türk babası gibi söylemişti. Yıllarca
da beni her görüşünde cesaretlendirmek için bu sözü tekrarladı durdu.
Babam 2002 yılı Aralık ayında öldü.
İsveç Akademisinin bana bu büyük ödülü, bu şerefi veren değerli
üyeleri, değerli konuklar, bugün babam aramızda olsun çok isterdim.