The European Union has warned Turkey that it has to speed
efforts to resolve a stalemate in the Cyprus issue if it wants to continue
accession talks with the bloc.
Finnish Prime Minister Matti Vanhanen, whose country holds
the EU presidency, said Ankara must honour commitments it has made concerning
the divided island, including permitting planes and ships from Greek-speaking
Cyprus into Turkish ports.
"But time is running out. If there is no agreement and
Turkey does not honour its commitments, the EU will need to consider the
implications for the accession process," Vanhanen said in Helsinki.
"This is not a good scenario and it would mean an
uncertain future."
Vanhanen reiterated that the EU has set a December 6
deadline for Turkey to accept a compromise plan.
If not, EU leaders who are meeting the following week might
suspend Turkey's accession talks.
Excite.co.uk 20/11/06
|
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 16:07 TSİ 20 Kasım 2006
Pazartesi
BRÜKSEL - Limanlarla ilgili Ankara üzerindeki
baskı artıyor. AB Dönem başkanı Finlandiyanın
başbakanı Matti Vanhanen, Türkiyenin limanlarını Rum
kesimine açmaması halinde AB Komisyonunun Aralık ayının
ilk haftasında bu konuda tavsiyelerde bulunmasını
beklediğini söyledi.
Vanhanen, Komisyonun tavsiyelerde
bulunmadan önce limanlar konusunda bir anlaşmaya varılması
gerektiğini ve bunun için son tarihin Komisyonun 6 Aralıkta
gerçekleştireceği toplantı öncesi, yani 5 Aralık akşamı
olduğunu belirtti.
Finlandiya Başbakanı, Komisyonun vereceği tavsiyeler
doğrultusunda AB dışişleri bakanlarının 11
Aralıkta bir karar alabileceğini belirtti.
Vanhanen, Bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Dönem
Başkanlığı, Türkiye konusunu AB Aralık zirvesine taşımayı
düşünmemektedir. Kararlar bundan önce
alınacak. Aralık zirvesinde ABnin genişleme sürecinin
geleceği dahil diğer konular görüşülecek diye konuştu.
REHNDEN
VANHANENE DESTEK
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn de, 17 Aralık
2004 zirvesini hatırlattı ve Türkiye konusunda zaten bir zirve
yapmıştık, yenisine gerek yok dedi.
Rehn, limanların açılmaması durumunda ABnin Türkiye
hakkındaki kararının 11 Aralıktaki
dışişleri bakanları toplantısında
alınması gerektiği görüşüne katıldığını
belirtti. Rehn, bu durumda Komisyonun Türkiye ile ilgili tavsiye
kararını 6 Aralıkta sunmasının mantıklı
göründüğünü söyledi.
Kararın, dışişleri bakanlarının bir araya
geldiği 11 Aralık Genel İşler Konseyinde
alınmasının Türkiye açısından olumlu sonuçları
olabileceği belirtiliyor. Özellikle Almanya Dışişleri
Bakanı Steinmeier ve İtalya Dışişleri Bakanı
Dalema, Türkiyeye daha ılımlı yaklaşıyor. Liderler
zirvesinde ise Türkiye karşıtı tutumlarıyla tanınan
Almanya Başbakanı Merkel ve İtalya Başbakanı Prodi yer
alacak.
AB Komisyonu, geçen hafta yayımladığı ilerleme raporunda,
limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması için Türkiyeye
14-15 Aralıktaki devlet ve hükümet başkanları zirvesine kadar
süre tanımıştı. Komisyon, 14-15 Aralıktaki zirveden önce
bu konuda bir
tavsiyede bulunacağını duyurmuştu.
|
Talat ve Annan Kıbrısı görüştü Cenevrede
BM Genel Sekreteri Annanla görüşen KKTC Cumhurbaşkanı Talat,
Finlandiyanın planının dengeli olmadığını
söyledi ve Kıbrıs sorununun çözümü için çalışmaların
BM çatısı altında sürmesi gerektiğinin altını
çizdi. |
NTV-MSNBC
Güncelleme: 14:33 TSİ 20 Kasım 2006
Pazartesi
CENEVRE - KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annanla bugün Cenevrede bir araya geldi.
Yaklaşık yarım saat süren görüşmenin ardından
açıklama yapan Annan, Türk kesimine uygulanan izolasyonların
kaldırılması gerektiğini belirtti.
Görüşmenin ardından bir basın
toplantısı düzenleyen Mehmet Ali Talat da, toplantının çok
verimli geçtiğini dile getirdi. Sorunun çözümü için çalışmaların
bundan sonra da Annan Planı çatısın altında süreceğini
belirten Talat, Finlandiyanın planını ise son derece
hakkaniyetsiz bulduklarını dile getirdi.
Talat, Kıbrıs sorununun bu şekilde müzakare konusu
yapılmasını doğru ve dengeli bulmadıklarını
da söyledi ve İzolasyonların kaldırılması herhangi
bir koşula bağlanmamalı dedi.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin Siyasi İşlerden
Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari, bir süre önce
Kıbrıs müzakerelerine başlamak için izlenecek prosedürle ilgili
taraflara mektup göndermişti ve 2007nin ilk çeyreğinde
görüşmelerin başlaması dileğini iletmişti.
Talat ise, bu mektubun zaman çizelgesi açısından çok net tarihler
ortaya koymadığını ve bunun Rumların geciktirme
taktikleri için bir sorun teşkil edebileceğini ifade etti. Ancak Türk
tarafının yapıcı tavrının tekrar altını
çizdi.
Mehmet Ali Talat, görev süresi bitmiş olsa dahi Annanın mutlaka
Kıbrıs sorunun çözümü içersinde yer alması yönündeki isteklerini
iletiklerini ve Annanın da bunu olumlu
karşıladığını vurguladı.
KKTC'den ev alan Rus çift tutuklandı
20 Kasım, 2006 17:26:00 (TSİ) CNN TURK
|
|
|
Kıbrıs Rum polisi, KKTC'den
Güney Kıbrıs'a geçen bir Rus çifti, KKTC'nin Lapta bölgesinde eski
Rum malı üzerine inşa edildiği iddia edilen bir villa satın
aldıkları gerekçesiyle tutukladı.
Rum
basınındaki haberlere göre, dün Lefkoşa'daki Ledra Palace
sınır kapısından Güney Kıbrıs'a geçmeye
çalışan Rus çiftin üzerinde, Lapta'da villa satın
aldıklarını gösteren satış belgesi ve KKTC'de
taşınmaz mal satışlarıyla ilgili broşürler
bulundu.
Rum polisi, çiftin ifadelerinde, son zamanlarda KKTC'den bir ev satın
aldıklarını, 18 Kasım'da bu yönde bir sözleşme
imzaladıklarını söylediklerini belirtti.
Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesi'ne çıkarılan Rus çift
hakkında beş gün tutuklama kararı verildi.
Rus çiftin, 78 bin sterline anlaştıkları ev için bin sterlin
depozito ödediklerini yazan Rum basını, kadının Rus,
eşinin ise Letonyalı olduğunu bildirdi.
Çiftin, Rus pasaportu taşıdığı, ancak Avrupa
vatandaşı da olduğu belirtildi.
'AB sorunu çözme kapasitesinde değil'
20 Kasım, 2006 12:26:00 (TSİ) CNN TURK
KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile
Cenevre'de biraraya geldi. Talat, AB'nin Kıbrıs sorununu çözme
kapasitesine sahip olmadığını söyledi.
Talat
görüşmeden sonra yaptığı açıklamada,
"Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM çerçevesinde
olacaktır" dedi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat
süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, bundan
sonraki görüşmelerde Annan Planı'nın temel alınıp
alınmayacağı sorusu üzerine dört-beş yıl
tartışılan Annan Planı'nın rafa
kaldırılmasının söz konusu olmadığını
belirtti.
KKTC lideri Talat, Rum tarafının Annan planını
'şeytanlaştırması' nedeniyle Annan adının
geçmeyebileceğini savundu.
Cenevre'den Türkiye'ye gelen Talat, ''Sayın Genel Sekreter bizlerin
tutumunun doğru olduğunu, izolasyonların
kaldırılması uğraşında haklı olduğumuzu
ifade etmiştir. Kendisiyle özellikle izolasyonların
kaldırılması hususunda ve Kıbrıs sorununun bütünlüklü
bir çerçevede çözümlenmesi konusunda mutabık olduk'' diye konuştu.
"Çözmek o kadar kolay olsaydı... "
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun
çözümüne ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine
KKTC Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden,
bilmeden konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar
kolay olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu
çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da
gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve
elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk
çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle
istiyoruz" diye konuştu.
"AB, sorunu çözme kapasitesine sahip değil"
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la bugün yaptığı görüşmenin
Kıbrıs sorununun hala BM platformunda olduğunu bir kez daha
kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs
dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim
onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs
sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.
Talat, Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye
götürmek istediğini belirterek, Rum tarafının Kıbrıs
sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını,
kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını kaydetti.
BM'nin çözüm girişimi
Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı
İbrahim Gambari, 17 Kasım'da Talat ile Rum lider Tasos Papadopulos'a
birer mektup yazarak ikili görüşmelere başlanması
çağrısı yaptı. Mektupta yer alan öneriler şöyle:
* Tasos Papadopulos ile Mehmet Ali Talat'ın her ay en az bir kez
görüşmesi ve mart ayının sonunda taraflar arasında
doğrudan görüşmelerin başlatılması
* Teknik komiteler ve çalışma gruplarının faaliyetlerine
hemen başlanması
Türk tarafının yanıtı
BM çağrısının ardından KKTC lideri Talat, Gambari'ye
yine mektupla yanıt verdi. Talat, kapsamlı çözüme yönelik
görüşmelerin başlaması için 2007 yılının ilk
çeyreğinin hedef alınmasını memnuniyetle karşıladıklarını
belirtti.
Talat ayrıca, Rum yönetiminin çözümü geciktirme taktiğinden duyulan
endişeleri de dile getirdi.
Rum tarafının yanıtı
Gambari'nin mektubuna Rum yönetiminden de olumlu yanıt geldi. Rum yönetimi
lideri Tasos Papadopulos, Gambari'nin 8 Temmuz anlaşmasının
hayata geçirilmesinin hızlandırılması çabasına destek
vereceklerini açıkladı.
Gambari'nin mektubunda, teknik komiteler ve çalışma
gruplarının faaliyetlerine hemen başlamaları
gerektiği, iki liderin ayda bir teknik düzeydeki müzakerelerin
gidişatını ele almak için bir araya gelmeleri ve iki lider arasında
doğrudan görüşmelerin 2007 Mart'ı sonuna kadar
başlaması önerileri bulunuyordu.
Finlandiya 6 Aralık'a kadar süre
tanıdı
20 Kasım, 2006 11:20:00 (TSİ) CNN TURK
cnnturk.com
Avrupa Birliği Dönem Başkanı Finlandiya, Kıbrıs
sorununun çözümü için Türkiye'ye 6 Aralık'a kadar süre tanıdı.
Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen, AB Komisyonu'nun Kıbrıs ile
ilgili tavsiye kararını Aralık ayının ilk
haftasında alacağını, kararın 11 Aralık'taki AB
Dışişleri Bakanları toplantısında
görüşüleceğini açıkladı.
Vanhanen, "Türkiye'nin limanlarını ve havaalanlarını
Kıbrıs Rum kesimi gemi ve uçaklarına açmasına ve Kuzey
Kıbrıs ile AB arasında doğrudan ticarete izin verecek bir
çözüm arayışındayız. Çözüm paketimiz sınırlı
unsurlar barındırıyor. Kıbrıs sorununa kapsamlı
bir çözüm getirmiyoruz. Bu BM'nin görevidir" dedi.
Dönem Başkanlığı'nın Türkiye konusunu 14-15
Aralık'ta yapılması beklenen AB Aralık zirvesine
taşımayı düşünmediğini vurgulayan Vanhanen,
"Kararlar bundan önce alınacak. Aralık zirvesinde AB'nin
genişleme sürecinin geleceği dahil diğer konular
görüşülecek" diye konuştu.
AB Komisyonu, Türkiye'nin deniz ve hava limanlarını Kıbrıs
Rum kesimine açmasını isterken, Ankara KKTC'ye izolasyonların
kaldırılmasını şart koşuyor.
Rehn: "Yeni zirveye gerek yok"
Bu arada AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 17
Aralık 2004 AB Zirvesi'ni hatırlatarak, ''Türkiye konusunda zaten bir
zirve yapmıştık. Yenisine gerek yok'' dedi.
Limanların açılmaması durumunda AB'nin Türkiye hakkındaki
kararı 11 Aralık'taki Dışişleri Bakanları
toplantısında (AB Genel İşler ve Dış
İlişkiler Konseyi) alması gerektiği görüşüne
katıldığını belirten Rehn, bu durumda AB Komisyonu'nun
işleyişi dikkate alındığında kendilerinin
önerilerini 6 Aralık'ta sunmalarının 'mantıklı göründüğünü'
söyledi.
AP'den AB'ye 'genişleme' uyarısı
Avrupa Parlamentosu'nun Genişleme Stratejisi Raporu'nda, AB Komisyonu'nun
genişlemeye yaklaşımı eleştirilirken, Türkiye'nin
'Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü dahil iyi komşuluk
ilişkilerine tam olarak bağlı kalması' isteniyor.
Rapor, Dışişleri Komisyonu Başkanı Alman
Hıristiyan Demokrat Elmar Brok tarafından hazırlandı.
Taslak raporda, ''Yeni genişlemelerden önce Birliğin hangi
sorunlarını çözmesi gerektiği konusunda AB Komisyonu'nun ciddi
bir analiz yapmamış olmasından üzüntü duyuluyor'' ifadesi yer
alıyor.
Yaklaşık 200 değişiklik önergesiyle AP
Dışişleri Komisyonu'nda 22 Kasım'da oylanacak raporda,
'hazmetme kapasitesine' vurgu yapılırken, AB Komisyonu, 'bu
kavramı güçlendirecek prensipleri ortaya koyamadığı'
gerekçesiyle eleştiriliyor.
''Genişlemenin anayasal tarafını yüzeysel ele
aldığı için AB Komisyonu eleştirilir'' denilen taslak
raporda, Komisyon'un ayrıca 'yeni genişlemelerin mali boyutunu
ciddiyetle incelemediği' ileri sürülüyor.
Türkiye'nin AB üyeliği
Türkiye'nin üyeliğine karşı olmasıyla tanınan Elmar
Brok'un kaleme aldığı raporda, AB Komisyonu tarafından
yayımlanan Türkiye İlerleme Raporu'nun, AP'nin çok eleştirilen
Türkiye Raporu ile 'aynı içeriğe sahip olduğu' iddia ediliyor.
Raporda, Türkiye dışında hiçbir aday ya da potansiyel aday
ülkeye yer verilmezken, ''Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü dahil
Türkiye iyi komşuluk ilişkilerine tam olarak bağlı
kalmalıdır'' deniliyor ve Türkiye'nin Rum kesimine
limanlarını açmaması 'mevcut tıkanıklığın
en büyük nedenlerinden biri' olarak gösteriliyor.
Türkiye'nin bu yıl içinde limanlarını açmaması durumunda AB
Komisyonu'nun Aralık ayında yapılacak AB Zirvesi'ne kadar
'açık önerilerini' sunması istenen taslak raporda, AB Komisyonu'na,
'güçlendirilmiş (AB) komşuluk politikasının açık
tanımını ve neleri kapsadığını' ortaya koyma
çağrısı yapılıyor.
Diplomatik kaynaklar, AP Genel Kurulu'nda 13 Aralık'ta oylanması
öngörülen raporla 14-15 Aralık'ta yapılacak AB Zirvesi'ne mesaj
verilmek istendiğine dikkat çekiyor.
Türkiye'ye Kıbrıs baskısı
AB Komisyonu, Türkiye İlerleme Raporu'nu 8 Kasım'da açıkladı.
Raporda reform hızının yavaşlamasından, azınlıkların
durumuna, ifade özgürlüğü ve işkencenin önlenmesine kadar pek çok
konuda Türkiye'ye eleştiriler yöneltildi.
Raporun açıklanmasından kısa bir süre önce konuşan AB
Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin aralık
ayının ortasına kadar deniz ve hava limanlarını
Kıbrıs Rum kesimine açmasını istedi.
Barroso, Kıbrıs sorunu sürse de Türkiye-AB müzakerelerinin
dondurulmayacağını, 'diplomatik çabalara bir şans vermek
istediklerini' belirtti.
Bu çerçevede AB Komisyonu, Kıbrıs sorunu konusunda bir tavsiye
kararı almadı. Komisyon, 'Türkiye yükümlülüklerini yerine
getirmediği' takdirde, aralık ayında yapılacak liderler
zirvesinde tavsiye kararı alacak.
İlerleme Raporu'nun AB Komisyonu'nda görüşüldüğü sırada
Fransa, Türkiye'nin üyeliğinin tüm ülkelerde referanduma
sunulmasını teklif etti ancak bu teklif reddedildi ve raporda yer
almadı.
Talat: AB'nin sorunu çözecek kapasitesi yok
CENEVRE (A.A)
KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la Cenevre'de yaptığı
görüşmeden sonra, "Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM
çerçevesinde olacaktır" dedi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika
olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına
açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir
görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel
Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs
sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin
oldukça önemli olduğunu" söyledi.
Annan ile
görüşmeyi kendisinin talep ettiğini kaydeden Talat, Kıbrıs
dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını
belirterek, şunları söyledi:
"Sayın Genel
Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM
bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan
planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur.
Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir
görüşme olmuştur."
Görüşmede BM Genel
Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu
rapordan bahsettiğini anlatan Talat, "Annan ile
yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de
bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi.
ANNAN'A "AKİL ADAM" ÇAĞRISI
KKTC
Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın
birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek,
görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun
çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde
bulunduğunu" söyledi.
Annan'ın "en
başarılı genel sekreterlerden biri olduğunu" ifade
eden Talat, "Sayın Annan kendi ismiyle anılan 9000 sayfalık
bir çözüm önerisi sundu. Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan
önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın
birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" dedi.
Bundan sonraki
görüşmelerde Annan planının temel alınıp
alınmayacağı yolundaki bir soru üzerine Talat, 4-5 yıl
tartışılan Annan planının rafa
kaldırılmasının söz konusu olmadığını,
ancak Rum tarafının Annan planını
"şeytanlaştırması" nedeniyle Annan
adının geçmeyebileceğini söyledi.
TALAT: "SORUNU ÇÖZMEYE HAZIRIZ"
AB Dönem
Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun çözümüne
ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine KKTC
Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden, bilmeden
konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar kolay
olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu
çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da
gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve
elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk
çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle
istiyoruz" diye konuştu.
"AB, KIBRIS SORUNUNU ÇÖZME KAPASİTESİNE SAHİP
DEĞİL"
BM Genel Sekreteri Kofi
Annan'la bugün yaptığı görüşmenin Kıbrıs
sorununun hala BM platformunda olduğunu bir kez daha
kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs
dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim
onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs
sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.
Talat, "Rum
tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye götürmek
istediğini" belirterek, "Rum tarafının
Kıbrıs sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını,
kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını"
kaydetti.
KKTC
Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Annan'la görüşmesinden
sonra basına yaptıkları kısa açıklamanın
ardından bir süre daha baş başa odada kalarak sohbet ettiler.
Talat, Annan'ın
talebi üzerine pencere önünde bir araya gelerek baş başa bir süre
görüşmelerine ilişkin bir soruya ise "Bunu açıklayamam, çok
özel görüştük" yanıtını vermekle yetindi.
KKTC
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın BM Genel Sekreteri Kofi
Annan'la yaptığı görüşmenin ardından, KKTC'ye dönmek
üzere bugün öğleden sonra Cenevre'den ayrılması bekleniyor.
HURRIYET 20/11/06
Rehn: Türkiye için yeni zirveye gerek
yok
BRÜKSEL (A.A)
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn, 17 Aralık
2004 AB Zirvesini hatırlatarak, Türkiye konusunda zaten bir zirve
yapmıştık. Yenisine gerek yok dedi.
Rehn'e, Makedonya
Dışişleri Bakanı Antonio Milososki ile görüşmesinden
sonra düzenlediği basın toplantısında, Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen'in aralık ayındaki AB Zirvesinde
Türkiye konusunun gündeme gelmeyeceği yönündeki konuşması
hatırlatıldı.
Limanların
açılmaması durumunda AB'nin Türkiye hakkındaki kararı 11
aralıktaki Dışişleri Bakanları toplantısında
(AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi) alması
gerektiği görüşüne katıldığını belirten
Rehn, bu durumda AB Komisyonunun işleyişi dikkate
alındığında kendilerinin önerilerini 6 aralıkta
sunmalarının mantıklı göründüğünü söyledi.
Başka bir soru
üzerine Avrupa Parlamentosu (AP) Dışişleri Komisyonu
Başkanı Alman Hristiyan Demokrat Elmar Brok tarafından AB
Komisyonunu eleştiren ifadelerle kaleme alınan genişleme
stratejisi raporunu da değerlendiren Rehn, hazmetme kapasitesiyle ilgili
tartışmada bir kesimin genişlemenin stratejik önemiyle
barış ve istikrarı daha geniş bir bölgeye
yaymasını öne çıkarırken diğer bir kesimin AB'nin
kurumsal ve anayasal kapasitesine öncelik verdiğini anımsattı.
AB Komisyonu olarak
genişleme stratejisini hazırlarken her iki görüşü de dikkate
aldıklarını vurgulayan Rehn, yarın AP
Dışişleri Komisyonunda kendisinin de katılımıyla
taslak raporun genişçe fakat sorumluca
tartışılmasını istedi.
HURRIYET 20/11/06
Rumlar KKTC'den mal satın alan Rus
çifti tutukladı
LEFKOŞA (A.A)
Kıbrıs Rum polisi, KKTC'den Güney Kıbrıs'a geçen bir Rus
çifti, KKTC'nin Lapta bölgesinde eski Rum malı üzerine inşa
edildiği iddia edilen bir villa satın aldıkları
gerekçesiyle tutukladı.
Rum basınında
yer alan haberlere göre, dün Lefkoşa'daki Ledra Palace Sınır
Kapısından Güney Kıbrıs'a geçmeye çalışan Rus
çiftin üzerinde, Lapta'da villa satın aldıklarını gösteren
satış belgesi ve KKTC'de taşınmaz mal
satışlarıyla ilgili broşürler bulundu.
Rum Polis subayı
Kipros Mihailidis, yaptığı açıklamada, iki yabancı
uyruklunun, polis tarafından ifadeleri alınırken, son zamanlarda
KKTC'den bir ev satın aldıklarını, 18 kasımda bu yönde
bir sözleşme imzaladıklarını söylediklerini aktardı.
Lefkoşa Rum Kaza
Mahkemesine çıkarılan Rus çift hakkında 5 gün tutuklama
kararı verildi.
Rus çiftin, 78 bin
sterline anlaştıkları ev için bin sterlin güvenmelik
ödediklerini yazan Rum basını, kadının Rus, eşininse
Letonyalı olduğunu bildirdi. Çiftin, Rus pasaportu
taşıdığı, ancak Avrupa vatandaşı da
olduğu belirtildi.
HURRIYET 20/11/06
AB'den Türkiye'ye Aralık
ayının ilk haftasına kadar süre
AB Dönem Başkanı Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiyenin gümrük birliğinden
kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Avrupa Komisyonunun
Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık) tavsiyelerde
bulunmasını beklediklerini belirtti. Vanhanen, bu konudaki
kararın AB Zirvesinde değil, bundan önce Dışişleri
Bakanları düzeyinde yapılacak Genel İşler ve Dış
İlişkiler Konseyince alınacağını bildirdi.
Matti Vanhanen, Helsinkide düzenlenen COSAK
toplantısında yaptığı konuşmada AB
genişlemesi ve Türkiye üzerinde durdu. ABHaberin
yayınladığı konuşma metnine göre, Vanhanen, Türkiye
ile müzakerelerin başlatılmasını da büyük bir
başarıö diye nitelendirerek, Türkiyenin diğer adaylar gibi
erdemleri ile değerlendirilmesi gereğine işaret etti.
Buna karşın Türkiyenin üyelik
müzakerelerinin şimdi Kıbrıs ile ilgili konularla birbirine
girdiğini kaydeden Vanhanen, Türkiye, gümrük birliğine ilişkin
olarak yaptığı taahhütlerine sadık kalmalı" dedi.
FİNLANDİYA KRİZ ÖNLENMESİ
İÇİN ÇABALARINI SÜRDÜRECEK
Finlandiyanın tüm tarafların
yararına ve Türkiyenin üyelik müzakerelerinde bir kriz önleyecek bir
çözümü müzakere etmeyi amaçladığını anlatan Vanhanen,
amaçlarının Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticareti mümkün
kılacak ve Türkiyenin limanlarını Rumlara açmasını
sağlayacak bir çözüm bulmak olduğunu belirtti. Vanhanen, Bu,
Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması ile ilgili
değildi. Bu BMnin görevidirö ifadesini kullandı.
Vanhanen, tüm ilgili tarafların müzakere
etmeye istekli olduklarını, hiç kimsenin ne alternatif bir çözüm ile
ortaya çıktığını ne Finlandiyanın çözümünün
kabul edilemez olduğunu söylediğini kaydetti.
ÇÖZÜM HALA MÜMKÜN
Bu nedenle Dönem
Başkanlığının bir çözümün hala mümkün olduğuna
inandığını belirten Vanhanen, söyle devam etti:
Ancak zaman tükeniyor. Eğer bir
anlaşma yoksa ve Türkiye, taahhütlerini yerine getirmezse, AB bunun
katılma süreci için etkilerini değerlendirmek zorunda kalacak. Bu iyi
bir senaryo değil ve belirsiz bir gelecek anlamına gelir."
Vanhanen, böyle bir durumda ABnin vereceği uygun yanıta ilişkin
karar konusunda da Avrupa Komisyonunun Aralıkın ilk
haftasında tavsiyelerde bulunmasını bekliyoruz. Kararlar üç
hafta içerisinde yapılacak olan Genel İşleri ve Dış
İlişkiler Konseyi toplantısında verilmeli"
şeklinde konuştu.
Finlandiya Başbakanı Vanhanen,
konuşmasının son bölümünde, Başkanlığın,
Türkiye konusunu Aralıktaki Avrupa Konseyinde gündeme getirmeye hiçbir
niyeti yok. Kararlar bundan önce yapılacak. Bunun için gerçek son tarih,
Komisyonun tavsiyelerini sunulmasından önceki tarih. Aralıktaki
Avrupa Konseyi, Birliğin genişleme sürecinin geleceği dahil,
başka konuları görüşecek" dedi.
MILLIYET 20/11/06
Rehn: Türkiye
için yeni bir zirveye gerek yok
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu Üyesi
Olli Rehn, 17 Aralık 2004 AB Zirvesini hatırlatarak, "Türkiye
konusunda zaten bir zirve yapmıştık. Yenisine gerek yok"
dedi.
Rehne, Makedonya Dışişleri
Bakanı Antonio Milososki ile görüşmesinden sonra düzenlediği
basın toplantısında, Finlandiya Başbakanı Matti
Vanhanenin aralık ayındaki AB Zirvesinde Türkiye konusunun gündeme
gelmeyeceği yönündeki konuşması hatırlatıldı.
Limanların açılmaması durumunda
ABnin Türkiye hakkındaki kararı 11 aralıktaki Dışişleri
Bakanları toplantısında (AB Genel İşler ve
Dış İlişkiler Konseyi) alması gerektiği
görüşüne katıldığını belirten Rehn, bu durumda AB
Komisyonunun işleyişi dikkate alındığında
kendilerinin önerilerini 6 aralıkta sunmalarının
"mantıklı göründüğünü" söyledi.
Başka bir soru üzerine Avrupa Parlamentosu
(AP) Dışişleri Komisyonu Başkanı Alman Hristiyan
Demokrat Elmar Brok tarafından AB Komisyonunu eleştiren ifadelerle
kaleme alınan genişleme stratejisi raporunu da değerlendiren
Rehn, "hazmetme kapasitesiyle" ilgili tartışmada bir
kesimin genişlemenin stratejik önemiyle barış ve istikrarı
daha geniş bir bölgeye yaymasını öne çıkarırken
diğer bir kesimin ABnin kurumsal ve anayasal kapasitesine öncelik
verdiğini anımsattı.
AB Komisyonu olarak genişleme stratejisini
hazırlarken her iki görüşü de dikkate aldıklarını
vurgulayan Rehn, yarın AP Dışişleri Komisyonunda kendisinin
de katılımıyla taslak raporun "genişçe fakat sorumluca
tartışılmasını" istedi.
MILLIYET 20/11/06
AB'den Türkiye'ye Aralık
ayının ilk haftasına kadar süre
AB Dönem Başkanı Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiyenin gümrük birliğinden
kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Avrupa Komisyonunun
Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık) tavsiyelerde
bulunmasını beklediklerini belirtti. Vanhanen, bu konudaki
kararın AB Zirvesinde değil, bundan önce Dışişleri
Bakanları düzeyinde yapılacak Genel İşler ve Dış
İlişkiler Konseyince alınacağını bildirdi.
Matti Vanhanen, Helsinkide düzenlenen COSAK
toplantısında yaptığı konuşmada AB
genişlemesi ve Türkiye üzerinde durdu. ABHaberin
yayınladığı konuşma metnine göre, Vanhanen, Türkiye
ile müzakerelerin başlatılmasını da büyük bir
başarıö diye nitelendirerek, Türkiyenin diğer adaylar gibi
erdemleri ile değerlendirilmesi gereğine işaret etti.
Buna karşın Türkiyenin üyelik
müzakerelerinin şimdi Kıbrıs ile ilgili konularla birbirine
girdiğini kaydeden Vanhanen, Türkiye, gümrük birliğine ilişkin
olarak yaptığı taahhütlerine sadık kalmalı" dedi.
FİNLANDİYA KRİZ ÖNLENMESİ
İÇİN ÇABALARINI SÜRDÜRECEK
Finlandiyanın tüm tarafların
yararına ve Türkiyenin üyelik müzakerelerinde bir kriz önleyecek bir
çözümü müzakere etmeyi amaçladığını anlatan Vanhanen,
amaçlarının Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticareti mümkün
kılacak ve Türkiyenin limanlarını Rumlara açmasını
sağlayacak bir çözüm bulmak olduğunu belirtti. Vanhanen, Bu,
Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması ile ilgili değildi.
Bu BMnin görevidirö ifadesini kullandı.
Vanhanen, tüm ilgili tarafların müzakere
etmeye istekli olduklarını, hiç kimsenin ne alternatif bir çözüm ile
ortaya çıktığını ne Finlandiyanın çözümünün
kabul edilemez olduğunu söylediğini kaydetti.
ÇÖZÜM HALA MÜMKÜN
Bu nedenle Dönem Başkanlığının
bir çözümün hala mümkün olduğuna inandığını belirten
Vanhanen, söyle devam etti:
Ancak zaman tükeniyor. Eğer bir
anlaşma yoksa ve Türkiye, taahhütlerini yerine getirmezse, AB bunun
katılma süreci için etkilerini değerlendirmek zorunda kalacak. Bu iyi
bir senaryo değil ve belirsiz bir gelecek anlamına gelir."
Vanhanen, böyle bir durumda ABnin vereceği uygun yanıta ilişkin
karar konusunda da Avrupa Komisyonunun Aralıkın ilk
haftasında tavsiyelerde bulunmasını bekliyoruz. Kararlar üç
hafta içerisinde yapılacak olan Genel İşleri ve Dış
İlişkiler Konseyi toplantısında verilmeli"
şeklinde konuştu.
Finlandiya Başbakanı Vanhanen,
konuşmasının son bölümünde, Başkanlığın,
Türkiye konusunu Aralıktaki Avrupa Konseyinde gündeme getirmeye hiçbir niyeti
yok. Kararlar bundan önce yapılacak. Bunun için gerçek son tarih,
Komisyonun tavsiyelerini sunulmasından önceki tarih. Aralıktaki
Avrupa Konseyi, Birliğin genişleme sürecinin geleceği dahil,
başka konuları görüşecek" dedi.
MILLIYET 20/11/06
Le Figaro: Türkiye'nin
adaylığına karşı bir komplo var
Türkiyenin AB üyeliğine karşı
gerçek bir komplo" olduğu öne sürüldü. Le Figaro gazetesi
yazarı Alexandre Adler, Türkiyenin AB üyeliği hedefinin gerçek
düşmanlarının Ermeniler, Rumlar veya Yunanlılar değil,
ırkçı Hıristiyan köktendincileri arasında bulunduğunu
savunurken, Amacı Türk adaylığını baltalamak olan
gerçek bir komplo ile karşı karşıyayız" ifadesini
kullandı.
Fransanın önde gelen gazetelerinden Le
Figaro yazarı Alexandre Adler, Türkiyeyi baltalamak kim ister?"
başlıklı yazısında Başta Fransada olmak üzere,
Avrupa kamuoyunun habersiz ancak halen amacı Türkiyenin Avrupa
Birliği adaylığını baltalamak olan gerçek bir komplo
ile karşı karşıyız" ifadesini kullandı.
Adler, Türkiyenin AB üyeliğinin asıl
düşmanlarının Ermeniler, Yunanlılar ve Rumlar
olmadığını öne sürerek Türkiyeye karşı
uğraşan gerçek lobilerin başkaları olduğunu belirterek
şöyle devam etti:
Türkiyenin katılımına asıl
karşı çıkanlar, Avrupada ırkçı eğilimleri olan
köktendinci hristiyanlar ve Avrupa ile Arap dünyası arasında
sıkı bir ittifakın taraflarları arasında bulunuyor.ö
Almanya ve Avusturyadaki Türkiye karşıtlarının, ikinci
kuşak Türk göçmenlerine vatandaşlığın verilmesini
reddetikleri gibi Müslüman bir ülkenin Avrupaya girmesini de istemediklerini
belirten Adler, Arap dünyasındaki milliyetçi ve İslamcı
cereyanlara uyum içerisinde olanların da, Komşu diktatörlükleri
açısından istikrarsızlaştırıcı etkileri olan
örnek bir demokrasiye sahip bir Müslüman ülkesiöni de istemediklerini kaydetti.
Höşgörü ve dinamik" büyük bir
demokrasi olan Türkiyenin aynı zamanda İsrailin stratejik
müttefik" oluşunun da Türkiye karşıtlığı
için diğer bir neden olduğunu savunan Adler, bu olumsuz
tutumların Türk kamuoyunu etkilediğini belirterek Türkiyede laik
solun Avrupa perspektifinden uzaklaşmasına
başladığını, İslamcıların ise,
alternatif bir projeye yöneldiklerini belirtti.
Alexandre Adler, Türk demokratları ve
Avrupa kamuoyunun bu büyük uygarlık projesini" sabote etmek
isteyenlerden hesap sormaları gerektiğini vurguladıktan sonra
Fransanın, Sadece Türk pazarları değil, aynı zamanda
tarihinin her önemli döneminde Fransaya yönelen bu büyük milletin sevgisini kaybettiren"
bir yaklaşımda ne gibi avantajlar bulduğunu
anlayamadığınına yazdı.
MILLIYET 20/11/06
Tüm müzakere süreci etkilenir
20/11/2006 RADIKAL
BERLİN - Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel
Barroso, Türkiye'nin Gümrük Birliği Ek Protokolü'nden kaynaklanan
sorumluluklarını yerine getirmemesi halinde bunun tüm üyelik
müzakerelerini etkileyeceğini söyledi. Alman Tagesspiegel gazetesine
konuşan Barroso, Türkiye'nin Rumlara limanlarını açıp
açmamasıyla ilgili ihtilafın Almanya'nın
yılbaşında AB dönem başkanlığını
üstlenmesine kadar çözülüp çözülemeyeceği sorusunu şöyle
yanıtladı: "Gelişmeden büyük endişe duyuyorum. Türkiye
şu ana kadar protokolden kaynaklanan sorumluluklarını yerine
getirmedi. 25 üye bunu 2005'te talep etmişti. Türkiye sorumluluklarını
yerine getirmezse bunun bu ülkeyle sürdürülen tüm üyelik müzakerelerine
etkileri olacaktır. Ancak bu etkilerin neler olacağını
şimdiden söyleyemem. Türkiye sorumluluklarını yerine getirmezse
sadece inandırıcılık ve açıklık adına bile
bazı sonuçlara karar vereceğiz." (Dış Haberler)
Başpiskopos'un derdi asker
20/11/2006 RADIKAL
AA - LEFKOŞA - Rum Ortodoks Kilisesi'nin yeni seçilen
başpiskoposu II. Hrisostomos, 'müezzinden değil Türk askerinden
rahatsız olduklarını' söyledi. II. Hrisostomos, Alithia
gazetesine demecinde şöyle konuştu: "Bölünmüş bir vatanda,
32 yıldır acılı bir gerçeklikte yaşıyoruz.
Yerleşiklerin ve Türk askerinin gitmesini istiyoruz. Bizi müezzinin sesi
değil yasadışı işgal rahatsız ediyor. Kilise
olarak Kıbrıslı Türklerle Rumların barış içinde
yaşamasına katkı yapacağız."
Talat, bugün Cenevre'de Annan ile bir araya gelecek
Kıbrıs Konusunda
gözler bugün Cenevre'de olacak... Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat,
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan ile bugün bir
araya gelecek...
Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la görüşeceği
Cenevre'ye gitti.
Sabah saat 07.00'de
İstanbul'a hareket eden Cumhurbaşkanı Talat'ı, Ercan
Havaalanı'ndan Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu ve diğer
yetkililer yolcu etti.
Cumhurbaşkanı,
gidişi öncesi Ercan Devlet Havalimanı'nda açıklama
yapmadı...
İstanbul'dan
Cenevre'ye geçen Talat, Cenevre havaalanında ise, Türkiye'nin BM Cenevre
Ofisi nezdindeki daimi temsilcisi Büyükelçi Türkekul Kurttekin tarafından
karşılandı.
Talat, BM Genel Sekreteri
Kofi Annan'la, BM'nin Cenevre'deki merkez ofisi Palais des Nations'da, bugün
KKTC saatiyle 11.30'da görüşecek.
Talat, Annan'la
görüşmesinin ardından İstanbul'a hareket edip bu gece KKTC'ye
dönecek.
Talat'a, Cenevre
ziyaretinde, Özel Kalem Müdürü Asım Akansoy, II. Sekreter Mehmet Dana ve
Basın Sorumlusu Emine Davut eşlik ediyor.
BM Genel Sekreterinin
Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim
Gambari'nin bir süre önce, "Kıbrıs müzakerelerine başlamak
için izlenecek prosedürü içeren mektubunu taraflara gönderdiğine" işaret
eden diplomatik kaynaklar, BM Genel Sekreteri Annan'ın,
Cumhurbaşkanı Talat'a, 2007'nin ilk çeyreğinde
başlamasını öngördüğü kapsamlı çözüm müzakerelerine
ilişkin bilgi vereceğini ve Talat'a Kıbrıs Rum lideri Tasos
Papadopulos ile görüşmesi önerisinde bulunacağını
belirtiyorlar.
KIBRIS 20/11/06
İÇ SİYASETE
KARIŞMADIK... Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, KKTC'de
hem seçimler ve hem de seçimler sonrası dâhil, görev döneminde iç siyasete
hiçbir müdahalede bulunmadığını söyleyerek, "Sıkışan
topu bize atıyor, kolaya kaçıyorlar" dedi. Karahan, görev
süresinde sadece Mal Tazmin Yasası'nın çıkarılması
için partilerle görüştüğünü ve bu konunun da iç siyasetin ötesinde
Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğini anlattı
MAL TAZMİN YASASI
KONUSUNDA UBP İLE UZLAŞAMADIK... Karahan, geçtiğimiz yıl
yasalaşarak yürürlüğe giren Mal Tazmin Yasası konusunda o
dönemde UBP ile uzlaşamadıklarını ve bu nedenle gerginlik
yaşandığını da ilk kez açıkladı. Karahan,
"Dönemin iktidar ortakları CTP ve DP'den anlayış gördüm.
Ancak UBP ile uzlaşamadık. Tartışmalarımız oldu,
birbirimizi üzmüş olabiliriz, o tarihte kullandığım
bazı sözlerim kırıcı olmuş olabilir" dedi
Nezire GÜRKAN(TAK)
KKTC'de yaklaşık
10'ar yıl aralarla 3 ayrı dönemde toplam 8 yıl görev yapan
Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, toplam 41 yıllık
meslek hayatını tamamlayarak emekli oluyor. Kasım sonunda adadan
ayrılmaya hazırlanan Karahan, "Burada görev yapmak misyon, onur.
Hiçbir görev yerinde almadığım tadı burada aldım"
diyerek memnun ayrıldığını ifade etti.
Lefkoşa Büyükelçisi
görevini sınıf arkadaşı Büyükelçi Türkekul Kurtekin'e
devretmeye hazırlanan Büyükelçi Karahan, emeklilik hayatını
İstanbul'da sürdürecek. "Param olmadığı için
alamadım" diyerek KKTC'de mülkü olmadığını
belirten Karahan, ancak adada birçok dost edinmenin en büyük servet
olduğunu söyledi.
Görev süresinin sona
ermesiyle makamında TAK muhabirinin sorularını yanıtlayan
Büyükelçi Aydan Karahan, 1970'li, 1990'lı ve son olarak da 2000'li
yıllarda görev yapmanın avantajıyla ülkenin 30 yılda geçtiği
aşamaları değerlendirdi.
TC hükümetinin ve
Büyükelçiliğin müdahale söylemlerine "Ne seçimlerde, ne seçimlerin
ardından hiç bir konuda iç siyasete müdahale etmedik.
Sıkışan topu bize atıyor, kolaya kaçıyor"
sözleriyle karşı çıkan Karahan, görev süresinde sadece Mal
Tazmin Yasası'nın çıkarılması için partilerle
görüştüğünü ve bu konunun da iç siyasetin ötesinde Türkiye'yi
yakından ilgilendirdiğini anlattı.
Mal Tazmin Yasası
konusunda UBP ile uzlaşamadıklarını ilk kez açıklayan
Karahan, "Birbirimizi kırmış, üzmüş olabiliriz"
ifadelerini kullandı.
Karahan, 2004 sonunda
başlayan son görev süresinde bütünüyle farklı yeni bir yönetimle
çalışmanın zorluklarına ilişkin soruyu
yanıtlarken de, "Geldiğimde 'nerde kalmıştık'
dedim... Söylemlerde farklılık olabilir ama Kıbrıs
konusunda temel hedeflerde farklılık yok" diye konuştu.
41 yıllık görev
süresi KKTC'de noktalanıyor
Türkiye hariciyesinde 41
yıllık hizmetle 64 yaşında emekliliğe hazırlanan
Aydan Karahan, adada 3 dönem, toplam 8 yıl görev
yaptığını anlatırken, "Gençlik, orta yaş
dönemi ve yaşlılık başlangıcında
buradaydım" diye konuştu.
Adadaki ilk görevini
1977-81 yılları arasında Büyükelçilik Müsteşarı olarak
yaptı Karahan. Barış Harekâtı'nın hemen ardından,
kendi ifadesiyle "Maliye ambarlarının henüz kapanmadığı"
günlerdi daha. Kıbrıs Türkünün kendi yönetimini oluşturma
sürecinde görev aldı, destek verdi.
Toplam 4 yıllık
görev süresinin ardından 1995'te bu kez Büyükelçi olarak KKTC'ye
atanır ve 2 yıl görev yapar. Aydan Karahan'ın aynı zamanda
meslekte son 2 yılını kapsayan son Lefkoşa
Büyükelçiliği dönemi ise 2004 sonunda başlar.
KİT'ler
Kıbrıs Türküne yabancı
İlk görev döneminde,
Kıbrıs Türkünün ayrı bir yönetimde kendi kendini yönetme
süreciyle birlikte KİT'lerin kurulmasına
yoğunlaşıldığını anlatan Aydan Karahan,
"KİT'ler Türkiye'nin 1920'li yıllardan
tanıdığı bir sistemdi ama Kıbrıs Türküne
yabancıydı. Bundan kaynaklanan sorunlar yaşandı" dedi.
O günleri
değerlendirirken, özetle şunları söyledi:
"Savaş
sonrasıydı ama her yerde bolluk göze çarpardı. Özellikle
Türkiye'den buraya bakıldığında... Türkiye'den buraya
turist akardı, bavul ticareti vardı, elinde battaniye olmadan
Türkiye'ye dönen yoktu. Ancak alışveriş merkezlerinde de pek
ticaretten anlayan yoktu, memur zihniyetiyle yaklaşılıyordu...
Güzelyurt ilçe bile değildi, Mağusa'ya gitmek dünyanın bir ucuna
gitmek gibiydi..."
"Toplumsal
direniş var mıydı o dönemde yapılan yeni
düzenlemelere" sorusuna karşılık ise Karahan, "Bu
ülkede toplumsal direniş hiç görmedim, ama serzeniş hep oldu"
ifadelerini kullandı.
Sosyal ve ekonomik
açıdan değişiklik var ama dış siyaset
14 yıl sonra bu kez
Büyükelçi olarak adaya geldiği 1995'te ise dışa açılma
gayretleri, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) kararlarıyla
yaşanan huzursuzluk, iki toplumlu çalışmaların yoğunlaştığı
farklı bir dönemle karşılaştığını
anlatan Karahan, 2004'te başlayan son görev süresini değerlendirirken
ise özetle şunları kaydetti:
"Ülkede
tanınmayacak kadar büyük değişiklikler oldu. Çivi
çakılmazken, çivi çakılmamış alan bulmak zor oldu. Bu dönem
kapıların açıldığı, referandumun ardından
yaşanan süreç... Geldiğimde gördüğüm değişiklikler
karşısında hayretler içinde kaldım..."
Ancak ekonomik ve sosyal
açıdan yaşanan değişikliklere karşın
dış siyasi gelişmeler açısından büyük
değişiklikten söz edilemeyeceğini anlatan Karahan, "Çünkü
sadece Kıbrıs Türkü ve Türkiye'nin gayreti Kıbrıs sorununu
çözmeye yetmiyor" dedi.
"Nerde
kalmıştık" dedim
2004 sonunda başlayan
son görev süresinde cumhurbaşkanından başbakana, meclisten
kabine üyelerine kadar yeni bir yönetimle çalışmanın güçlük
yaratıp yaratmadığı sorusuna ise Karahan, özetle şu
karşılığı verdi:
"10 yıl sonra
geldim ama 'nerde kalmıştık' hissini yaşadım. Yönetim
tamamen değişti doğru ama ben 1996'da burada görev yaparken
Sayın Talat eğitim bakanıydı, ardından parti başkanı
ve başbakan yardımcısı oldu. O dönem birlikte
çalıştık. Aynı dönem bakanlık yapan Sayın Soyer
ve Özkan Murat'la da çalıştım. Yani yönetim
değişikliği kişiler itibarıyla benim için çok yenilik
değildi."
Temel hedefler aynı
Yeni yönetimle ilgili
değerlendirmeler yaparken, söylemdeki farklılıklara
karşın Kıbrıs konusunda temel hedeflerde
farklılık olmadığını belirten Karahan,
"Herkes bu vatanın evladı. Herkes sorunun üstesinden gelmek için
gayret sarf ediyor. Üslup farkı olabilir, o da beni rahatsız etmez. Sayın
Denktaş'a ne kadar saygı duyduysam, aynı saygıyı
Sayın Talat'a da göstermede en ufak sıkıntım olmadı.
Çok rahat çalıştım, sorunum olmadı" dedi.
Büyükelçi Karahan, 1.
Cumhurbaşkanı Denktaş ile Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat'ın birbirlerine büyük saygı ve sevgileri olduğunu
belirterek, bunun çok hoş bir durum olduğunu da eklemekten
kaçınmadı.
Mesafeli mi durdu
Görev süresinde hükümetle
de bir sorunu olmadığını söyleyen Karahan, siyasi partiler
ve sivil toplum örgütlerine mesafeli durduğuna ilişkin yorumların
anımsatılması üzerine, "Tüm örgütleri, siyasi partileri
ziyaret ettim. Kapımı çalan herkesle görüştüm. Kapımı
çalmayanlar da 'herhalde ilişki istemiyor' diye üzerlerine gitmedim"
diye konuştu.
Müdahale etmedik,
sıkışan topu bize atıyor
Bir soruya karşılık,
seçimler ve seçimler sonrası dâhil görev döneminde iç siyasete hiçbir
müdahalede bulunmadığını söyleyen Karahan, bu konudaki
eleştirilerin anımsatılması üzerine, "Bugün de,
eskiden de sıkışan topu TC elçiliğine, Türkiye'ye atar.
Yadırgamıyorum. Bu tür söylemler, açıklamalar, yorumlar benim
için yabancı değil. Burada seçilmeyen tek makam benim, o yüzden topu
bana atmak en kolayı" ifadelerini kullandı.
CTP-ÖRP koalisyonu
CTP ile Özgür Parti
koalisyonunun kurulması aşamasında da Türkiye'nin müdahale etmekle
suçlandığının hatırlatılması üzerine
Karahan, "Türkiye'nin müdahalesinden çok AKP'nin müdahalesinden söz
edildi, isimlerden bahsedildi. Bazı işgüzarlar Türkiye'ye gidip
bazı fikir danışmalarında bulunmuş olabilir, o
insanlar da fikirlerini söylemiş olabilir. Bu bir 'müdahale' olarak
algılanırsa bir şey söyleyemem. Ama ben devletin temsilcisiyim
ve benim aracılığımla böyle bir müdahale kesinlikle
olmadı. Devleti hedef alan bir eleştiri de duymadım zaten"
diye konuştu.
UBP ile
uzlaşamadık, birbirimizi üzmüş olabiliriz
Türkiye'nin Lefkoşa
Büyükelçisi Aydan Karahan, geçtiğimiz yıl yasalaşarak
yürürlüğe giren Mal Tazmin Yasası konusunda o dönemde Ulusal Birlik
Partisi ile uzlaşamadıklarını ve bu nedenle gerginlik
yaşandığını da ilk kez açıkladı.
Mülkiyet sorununa çözüm
hedefleyen ilgili yasanın Türkiye'yi de yakından
ilgilendirdiğini ve bu nedenle yasayla ilgili girişimlerinin iç
siyasete müdahale olarak nitelenemeyeceğini söyleyen Karahan, özetle
şu ifadeleri kullandı:
"Partileri ziyaret
edip yasa için destek istedim. Yasanın önemini, Türkiye'nin
sıkıntılarını anlattım. Mülkiyet sorununun temel
sorun olduğunu ve Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğini. Bu
herkesin bildiği bir gerçek... Dönemin iktidar ortakları CTP ve
DP'den anlayış gördüm. Ancak UBP ile uzlaşamadık.
Tartışmalarımız oldu, birbirimizi üzmüş olabiliriz, o
tarihte kullandığım bazı sözlerim kırıcı
olmuş olabilir..."
Mal Tazmin Yasası
konusunda partiler yanında bazı milletvekilleriyle de
görüştüğünü söyleyen Karahan, bazı UBP milletvekilleriyle bu
amaçla yaptığı görüşmenin, aylar sonra bir gazetede yeni
hükümetle ilgili krize endeksli olarak yeni bir görüşme gibi
gösterildiğini anımsattı.
Başbakan'ın
açıklaması müzik gibi
Ekonomik ve mali konularda
soruları yanıtlarken de, cari bütçeye katkıyı azaltırken
yatırımlara daha çok kaynak ayırmak hedefinde
olduklarını söyleyen Karahan, Başbakan Soyer
başkanlığındaki hükümetin bu konudaki hedefiyle
örtüştüklerini anlattı. "Başbakan Soyer'in bu konudaki
açıklamasını ilk duyduğumda müzik gibi geldi" diyen Karahan,
hükümetin cari bütçeyi tamamen yerel kaynaklardan karşılama hedefinin
gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin yılsonunda ortaya
çıkacağını söyledi.
Reformlar şart,
alışkanlıklar, talepler fazla
Büyükelçi olarak
Türkiye'nin ve Türkiye vatandaşlarının hak ve menfaatlerini
koruma temel görevi yanında, Kıbrıs Türkünün refah düzeyini
yükseltmek ve ekonomik hamleleri desteklemek için çalışan Yardım
Heyeti'nin de başkanlığını
yaptığını anlatan Karahan, gözlemlerine dayanarak birçok
konuda reformun şart olduğunu vurguladı.
Devlete istihdamlarda
geçmiş yıllara göre daha dikkatli
davranıldığını söyleyen Karahan, "Ama hâlâ
toplumun alışkanlıkları, sendikaların talepleri fazla.
Bu nedenle hükümetlere büyük baskılar geliyor. 3-4 yıl seçim
olmaması avantaj... Hükümet belki daha rahat hareket etme imkânı
bulur" dedi.
Elektrik ve su
Büyükelçi Aydan Karahan,
geçmiş yıllar dâhil KKTC'deki görev süresinde
unutamadığı tatlı veya acı anılarının
sorulması üzerine ise, 1996 yılında elektrikte özelleştirme
ve Yeşilırmak suyu için gölet yaptırma girişimlerinden
sonuç alamamasını "derin iz bırakan" olaylar olarak
anlattı...
"Yeşilırmak'ta
gürül gürül akan suyu gölet yaparak ülkeye dağıtmak için büyük gayret
gösterdik. Ama yöredeki birkaç çıkar sahibinin gayretkeşliğiyle
bu sağlanamadı. O zaman hükümetten de destek görmedik. Ülkenin su
sorununa büyük katkı sağlayabilecek o su hâlâ akıp
gidiyor..."
"Yine
1996...Elektriklerin sık sık kesildiği günler. Özelleştirme
zamanı geldiği düşüncesiyle arayış içerisine girdik.
İşadamı Sezai Türkeş (STFA) ilgilendi. Büyük
uğraş verdik. Ama o konuda da başarılı
olamadık..."
Bu iki proje o
yıllarda uygulansaydı hâlâ devam eden iki temel sorunun büyük oranda
ortadan kalkmış olacağını kaydeden Karahan, iki
projeyle ilgili görüşlerini hâlâ koruduğunu da ekledi.
30 Kasım'dan itibaren
yerini Büyükelçi Türkekul Kurtekin'e devrederek adadan ayrılmaya
hazırlanan Büyükelçi Aydan Karahan, bugüne kadar KKTC'de görev yapan
11'inci Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi.
1959'lu yıllardan itibaren Vecdi Türel ile başlayan ve Emin Dirvana, Faruk Şahinbaş, Mazhar Özkol, Özdemir Benler, Ercüment Yavuzalp, Asaf İnhan, Candemir Önhon, İnal Batu, Bedrettin Tunabaş, Ertuğrul Kumcuoğlu, Cahit Bayar, Aydan Karahan, Ertuğrul Apakan, Hayati Güven ve son olarak da Aydan Karahan'la devam eden yaklaşık 47 yıllık kesintisiz bir süreç...
KIBRIS 20/11/06
|
NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:03 TSİ 21 Kasım 2006 Salı
ANKARA
- Erdoğan, Kabul edemeyeceğimiz şeyler için adım
atmayız dedi. Dışişleri Bakanı Gül de pazar günü
Finlandiyaya gideceğini söyledi ve Türkiye üzerine düşeni
yapmıştır dedi.
vrupa
Birliğinin dönem başkanı Finlandiyanın, Türkiyenin
limanlarını Rum kesimine açmamasıyla ilgili krize 6
Aralıka kadar çözüm bulunması gerektiği yolundaki
açıklamasına hükümetten birbiri ardına değerlendirme geldi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başmüzakereci Ali
Babacan ile görüştükten sonra bir açıklama yapan Başbakan
Erdoğan, Bizim çizdiğimiz çerçeve belli, söylediklerimiz de belli.
Herşey ortada. Bürokratlarımız oraya gidiyor. Pazar günü de
Sayın Gül oraya gidecek ve görüşmeler yapılacak. Kabul edemeyeceğimiz
şeyler önümüze getirilirse, farklı bir adım atmayız dedi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise yaptığı
açıklamada, Bu işler tarih verme ve şantajla olmaz dedi. Bakan
Gül, Finlilerin gayretini desteklediklerini de vurguladı.
Rum
yönetimi, Kuzey Kıbrısta eski Rum arazileri üzerine ev inşa
eden, bunları alıp satan ve Rum evlerinde oturanların, 7
yıl hapis cezasına çarptırılmasını öngören bir
yasayı yürürlüğe koydu.
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 16:40 TSİ 21 Kasım 2006 Salı
LEFKOŞA
- Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı, Adanın kuzeyindeki Rum
mallarının alım satımına karışan herkesin
araştırılacağını ve mahkemeye
çıkarılacağını açıkladı.
7
yıllık hapis cezası, konuya ne kadar ciddi
baktığımızı gösteren bir mesajdır diyen Rum
bakan, yeni yasanın 1974ten sonra Kuzeye geçen ve burada Rumlardan kalan
evlerde oturan Kıbrıslı Türkleri de
kapsadığını belirtti ve Güneye geçmeleri halinde
onların da tutuklanacağını açıkladı.
KEL
partisi basın sözcüsü Andros Kiprianu da, yeni yasayı yorumlarken,
İşgal bölgelerindeki Kıbrıs Rum malları her
şekilde korunmalıdır. Kıbrıs Türklerine gelince, konu
öncelikle siyasi açıdan ele alınmalıdır. Sistematik olarak
toprağımızı yabancılara satanlar ise
Kıbrıslı Türk de olsa yeni yasanın öngördüğü cezalara
çarptırılmalıdır dedi.
Kuzey Kıbrısta Rum malı üzerine inşaa edilmiş ev
satın alan bir Rus çift, hafta sonunda Güney Kıbrısa geçerken
gözaltına alınmıştı. Çift, yeni yasa çerçevesinde
yargılanacak.
Rumlardan
KKTC'lilere ceza hazırlığı
21 Kasım, 2006 17:24:00 (TSİ) CNN TURK
Kıbrıs Rum yönetimi, KKTC'de kalan eski Rum
mallarını kullanan yabancıların yanı sıra
Kıbrıslı Türklere de hapis cezası verilmesini öngören bir
yasa çıkardı.
Rum basınında yer alan haberlere göre, Rum Adalet ve Kamu
Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, 'sahibinin onayı olmadan, eski Rum
mallarının alım-satımına karışan
istisnasız herkesin soruşturulacağını' söyledi.
Rum Bakan, 'kuzeyde ikamet edip Rum mallarından istifade eden
Kıbrıslı Türklerin de tutuklanacağını' kaydetti.
Bu yönde hazırlanan yasanın yedi yıl hapis öngördüğünü
kaydeden Sofokleus, bu cezanın Rum hükümetinin konuya ne kadar ciddi
baktığını gösteren bir mesaj olduğunu, bunun bu tür
'yasa dışı' alım-satımlara karışanlarca
dikkate alınması gerektiğini belirtti.
Rum basınında çıkan haberler
Rum basını, Kozanköy'den eski Rum arazisi üzerinde inşa edilen
bir villa satın aldığı için, geçtiğimiz cumartesi günü
Ledra Palace Sınır Kapısı'nda Rum polisi tarafından
tutuklanan Rus çiftin davasının da ilk kez yeni yasa çerçevesinde ele
alınacağını duyurdu.
Yeni yasa çerçevesinde ele alınacağı için, Rus çiftin
davasının ayrı bir ilgi odağı olması bekleniyor.
Geçtiğimiz pazar günü Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesi'ne
çıkarılan Rus çiftin beş gün tutuklu kalmasına karar
verilmişti.
Ankara
Kıbrıs baskısına direniyor
21 Kasım, 2006 12:59:00 (TSİ) CNN TURK
AB'nin
'6 Aralık'a kadar limanlarınızı Kıbrıs Rum
kesimine açın' uyarısı Ankara'da yankı buldu. Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül
'daha fazla adım yok' mesajı verdi.
Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül
ile Başmüzakereci Ali Babacan'ı TBMM'deki makamında kabul ederek
görüştü.
Makamından ayrılırken gazetecilerin sorularını
yanıtlayan Başbakan Erdoğan, ''Teknokratlar, bürokratlar hepsi
gidiyorlar, orada görüşmeler yapacaklar. Dışişleri'ndeki
arkadaşlar da gidiyor. Ardından da Abdullah Bey, Helsinki'ye gidecek.
Bizim bugüne kadar çizdiğimiz çerçeve belli. Biz her zaman
görüşmedeyiz, görüşmelerimiz devam edecektir. Kabullenemeyeceğiz
şeyler önümüze geldiği zaman farklı bir bir adım söz konusu
olmayacaktır" dedi.
Erdoğan, bugüne kadar Kıbrıs konusunda söylediklerinin
arkasında olduklarını vurguladı.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, Kıbrıs
sorunu konusunda ancak bir orta yol bulunması durumunda Türkiye'nin
AB'nin isteklerine 'evet' diyebileceğini söyledi ve ''Bu işler
şantajla olmaz. Zaten böyle birşey de yok'' dedi.
Pazar günü Finlandiya'ya gideceğini hatırlatan Gül, ''Zaten
görüşülecek. Finliler de görüşüyor. Bir yol bulabilirsek, büyük bir
memnuniyetle bekleriz ama Türkiye üzerine düşeni yapmıştır.
Türkiye'nin protokolü imzalarken beklentisi, AB'nin Kıbrıs Türkleri
ile serbest ticareti başlatmasıdır" dedi.
Dışişleri Bakanı, daha vakit olduğunu belirterek,
"Bir orta yol bulunursa memnuniyetle evet deriz" diye konuştu.
Gül, bir gazetecinin, 6 Aralık'a kadar yoğun bir görüşme
trafiği olup olmayacağı sorusuna da ''Öyle bir şey söz
konusu değil'' yanıtını verdi.
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Başbakanı Matti
Vanhanen, Türkiye'nin Kıbrıs Rum kesimine Ankara Protokolü'nün
gereği olarak liman ve havaalanları açması için 6 Aralık'a
kadar süre vermişti.
Türkiye'ye Kıbrıs baskısı
AB Komisyonu, Türkiye İlerleme Raporu'nu 8 Kasım'da açıkladı.
Raporda reform hızının yavaşlamasından,
azınlıkların durumuna, ifade özgürlüğü ve işkencenin
önlenmesine kadar pek çok konuda Türkiye'ye eleştiriler yöneltildi.
Raporun açıklanmasından kısa bir süre önce konuşan AB
Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin aralık
ayının ortasına kadar deniz ve hava limanlarını
Kıbrıs Rum kesimine açmasını istedi.
Barroso, Kıbrıs sorunu sürse de Türkiye-AB müzakerelerinin
dondurulmayacağını, 'diplomatik çabalara bir şans vermek
istediklerini' belirtti.
Bu çerçevede AB Komisyonu, Kıbrıs sorunu konusunda bir tavsiye
kararı almadı. Komisyon, 'Türkiye yükümlülüklerini yerine
getirmediği' takdirde, aralık ayında yapılacak liderler
zirvesinde tavsiye kararı alacak.
İlerleme Raporu'nun AB Komisyonu'nda görüşüldüğü sırada
Fransa, Türkiye'nin üyeliğinin tüm ülkelerde referanduma
sunulmasını teklif etti ancak bu teklif reddedildi ve raporda yer
almadı.
Ankara, AB'nin ültimatomuna karşı geri adım atmıyor...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan,
Finlandiyanın önerisiyle ilgili olarak, "Kabullenemeyeceğimiz
şeyler önümüze geldiği zaman farklı bir adım söz konusu olmayacaktır"
dedi.
Başbakan Erdoğan, TBMMdeki
makamından ayrılırken gazetecilerin, Kıbrıs Rum
Kesimine deniz ve hava limanlarının açılması için
Finlandiya Dönem Başkanlığının 6 Aralıka kadar
Türkiyeye süre vermesine ilişkin sorularını
yanıtladı.
"Finlandiyanın 6 Aralık
önerisine ilişkin bir değerlendirmeniz olacak mı?" sorusu
üzerine Erdoğan, şunları söyledi:
"Teknokratlar, bürokratlar hepsi
gidiyorlar, orada görüşmeler yapacaklar.
Dışişlerindeki arkadaşlar da
gidiyor. Ardından da Abdullah Bey, Helsinkiye gidecek. Bizim bugüne kadar
çizdiğimiz çerçeve belli. Biz her zaman görüşmedeyiz,
görüşmelerimiz devam edecektir. Kabullenemeyeceğiz şeyler
önümüze geldiği zaman farklı bir bir adım söz konusu
olmayacaktır. Bugüne kadar söylediklerimizi biliyorsunuz." "Hala
aynı noktadayız değil mi?" sorusuna Başbakan
Erdoğan, "Tabi, tabi" yanıtını verdi.
GÜL: BU İŞLER ŞANTAJLA OLMAZ
Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül de, Kıbrıs sorunu konusunda ancak bir orta yol bulunması
durumunda Türkiye'nin AB'nin isteklerine 'evet' diyebileceğini söyledi ve
''Bu işler şantajla olmaz. Zaten böyle birşey de yok'' dedi.
Pazar günü Finlandiya'ya gideceğini
hatırlatan Gül, ''Zaten görüşülecek. Finliler de görüşüyor. Bir
yol bulabilirsek, büyük bir memnuniyetle bekleriz ama Türkiye üzerine
düşeni yapmıştır. Türkiye'nin protokolü imzalarken
beklentisi, AB'nin Kıbrıs Türkleri ile serbest ticareti
başlatmasıdır" dedi.
Dışişleri Bakanı, daha vakit
olduğunu belirterek, "Bir orta yol bulunursa memnuniyetle evet
deriz" diye konuştu.
Gül, bir gazetecinin, 6 Aralık'a kadar
yoğun bir görüşme trafiği olup olmayacağı sorusuna da
''Öyle bir şey söz konusu değil'' yanıtını verdi.
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın
Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye'nin Kıbrıs Rum kesimine
Ankara Protokolü'nün gereği olarak liman ve havaalanları açması
için 6 Aralık'a kadar süre vermişti.
MILLIYET 21/11/06
AB'nin Türkiye'ye ültimatom vermesi Yunan bankalarını vurdu
AB Dönem Başkanı Finlandiyanın
limanlarını Rumlara açmaya yanaşmayan Türkiyeye verdiği
ültimatom", Türk bankalarını satın alan veya almak isteyen
Yunan bankalarını vurdu.
Financial Times gazetesi, ABnin
Kıbrıs (Rum Kesimi) ile olan anlaşmazlığı çözmesi
için Ankaraya baskı yapmasının ardından Yunan
bankalarının Türkiye konusunda aldıkları risk nedeniyle
gerilediğiöni yazdı.
Ağustos ayında Finansbanknın
çoğunluk" hissesini satın alan GNBnın hisselerinin yüzde
1, Alternatifbanktaki bir pay almak için görüşmeler yapan Alpha Banknın
hisselerinin ise yüzde 1.5 düştüğünü belirten gazete, Mayıs
ayında Tekfenbankı satın alan EFG Eurobankın hisselerinin
ise yüzde 1.8 değer kaybettiğine dikkat çekti.
LE MONDE: TÜRKİYE'YE YAPTIRIM UYGULANACAK
AB Dönem Başkanı Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanenin Türkiyenin yükümlülüklerini yerine
getirmemesi halinde AB Bakanlarının bir karar vereceği
açıklaması, ABde de yankı buldu. Le Monde gazetesi,
Finlandiyanın Türkiyeye yükümlülüklerini yerine getirmesi için ültimatom
verdiğini belirtti.
Fransanın önde gelen gazetelerinden Le
Monde, Brüksel, Türkiyeye ultimatom verdi" başlıklı
haberinde Finlandiyanın Türkiye ile yaşanan limanlar krizi"
konusunda 27-28 Kasım günlerinde Tamperede yapılacak Euromed
toplantısı sırasında ilerleme sağlanabileceğine
ilişkin küçük bir umudu"nun olduğunu yazdı.
Buna karşın birçok Avrupalı
uzmanların Finlandiyanın planına az şans
tanıdığını belirten gazete, planın
başarısız kalması halinde Türkiyeye karşı
yaptırım uygulanması konusunda AB ülkeleri arasında ilke
anlaşmasının bulunduğunu kaydetti. Gazeteye konuşan
diplomatik bir kaynak şunları söyledi:
İlke konusunda herkes mutabık: net ve
inandırıcı olunmalı ve alınacak karardan geri
dönülebilmeli. Koşullar yerine gerildiğinde hızlı ve kolay
bir biçimde müzakere masasına yeniden oturabilmeli.".
Le Monde, başta Londra olmak üzere
bazı, AB başkentlerinin müzakerelerin sadece küçük bir
kısmının askıya alınmasını, önlemin gümrük
birliğine doğrudan bağlantılı birkaç
başlıkla sınırlı kalmasını istediklerini
kaydetti.
Rum Kesiminin başı çektiği
başka bir grup ülkesinin de daha çok sayıda
başlığı içeren bir yaptırımın
uygulanmasından yana olduklarını belirten gazete, ancak hiç
kimsenin müzakerelerin tamamen dondurulmasını arzu etmediğini
yazdı.
MILLIYET 21/11/06
'Soykırım demek benim görevim'
Türkiye'yi
ayağa kaldıran "Ermeni soykırımını
tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, diasporanın
en güçlü ismi Patrick Deveciyan'a soruyorum: Bazen yorulduğunuzu
hissetmiyor musunuz? "Yoruldum. Evet. Hem de çok. Ama bu benim görevim.
Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla
yaşamak istemiyorum" diyor. Tam o anda gözleri nemleniyor
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 1
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Giriş
Hayaletlerin çocukları
Söz söylemek,
insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu
kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır.
Hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin
yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp
yarısını verendir. İnsanlığın ortak
kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan,
birini suçlayıp diğerini topyekûn masum ilan etmeden anlatabilmektir
hakikatli sözün derdi.
Sözün büyüsüdür bu: Gözyaşını birleştirir, kahkahaları
ekler birbirine. Büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı
çektiğini söyleme cesaretinden gelir. En iyi bu topraklar bilmez mi
öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında
taşıyacağını? Öldürenin de ölenin de kabul etmeye
cesaret edemediği budur aslında. Nefretin cephanesini biterecek olan
da...
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı.
Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele
şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya
da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama
biliyorduk, o yaz bizim de hoşumuza gitmeyen, yaşananlara koyulacak
ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir
şeyler olmuştu.
Öyle olmasa neden bugün bile Doğu'da büyük taş binaları
işaret edip yaşlı adamlar, genç kadınlar, nedenini
bilmedikleri bir kederle "Bunları Ermeni taş ustaları
yapmış" desin, "Bir daha kimse onlar gibi güzel binalar
yapmadı"...
Bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın
canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında.
Bilmediğimiz şu:
Biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hâlâ.
İnsanlığın kederi ya da kaderi karşısında
efendi duranın sözü nazik olur. Bir tek bağırıp
çağıranların sözleri keskin ve kabadır. İşte
keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli
hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi
için Ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık.
Hayaletlerin çocuklarıyla...
Çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa
"Ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de
uzaklardaki Ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. Ve bu gürültü
yüzünden Avrupa'nın diplomasi masalarında, stateji
kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu
yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz.
Hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin
"masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. Ve
belki de sadece bu yüzden öfkeliler.
Çünkü hepimiz yorulduk artık. Uzaktakiler evlerinde ölülerle
yaşamaktan yorgunlar. Biz burada suçlanmaktan bitkiniz. Ama iki taraf da
korkuyor bunu söylemekten; dedelerine ihanet etmekten.
* * *
Korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş
yavaş mı?
Sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi
zamanını mı vermeli onlara?
Orhan Pamuk'un "Türkler, Ermenileri de Kürtleri de kesti" demesi
Türkiye'nin kendi yaralarıyla yüzleşmesini mi sağladı yoksa
daha fena mı kollarını kavuşturup kilitlendi insanlar?
Avrupa Birliği hazırlık sürecinde hep
"suçlarımızın" ve "çözümsüzlüklerimizin"
yüzümüze vurulması bizi o yaralarla daha mı çok yüzleştiriyor
yoksa daha çok mu reddediyoruz meselelerimizi?
Türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın
geliyor bana. Bu yüzden hikâyelerin anlatılması gerektiğini
düşünüyorum hep, yavaş yavaş. Eğer bir acıya
koyduğumuz ad o acının anlatılmasını
imkânsız kılıyorsa önceliği ada değil hikâyeye vererek
konuşmak gerekiyor.
Konuşmak gerekiyor. Hikâyenin adını ortaklaştırmadan
önce hikâyenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden bir kez
olsun Fransa'daki Ermeni diasporasının da konuşması
gerekiyor. Daha önce hiç konuşmadığı gibi... Daha önce
kendilerine bile söylemedikleri cümlelerle...
Bu yazı dizisi boyunca, öyle sanıyorum ki, bize "öfkeli ve
inatçı bir yekpare gövde" olarak sunulan diasporanın hiç
gösterilmemiş bir haliyle karşılaşacaksınız.
Şaşırmanızı diliyorum. Çünkü hayret, insanın en
temiz halidir.
Şaşırıp merak etmenizi diliyorum. Merak edip dinlemenizi.
Çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. Çünkü hayaletlerin
yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni,
sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.
"Oooo!
Aman dikkat et! Ezer geçer!"
Paris'te, onunla bir görüşme yapacağımı kime söylediysem,
hepsi gözlerini aça aça böyle diyordu. Türkiye'yi ayağa kaldıran,
"Ermeni soykırımını tanımayan suçludur"
diyen yasanın mimarı, Sarkozy'nin parlak bir politik kariyere sahip
danışmanı, Sarkozy cumhurbaşkanı olursa kesinlikle
Fransa başbakanı olacak olan, retorik uzmanı, kartal
bakışlarıyla ünlü Patrick Deveciyan'ın ismi herkeste hayret,
tedirginlik, bazen de hayranlıkla karışık bir sessizlik
yaratıyordu.
Mihmandarım Isabelle ise Deveciyan'ın odasına girer girmez
başlayan ve sert bir satranç maçı hissi veren görüşmeyi bazen
takip etmekte zorlanıyordu. Babası Osmanlı'nın önemli
bürokratlarından ve aslında Elazığ kökenli olan Deveciyan
aynı zamanda ASALA davasının ünlü avukatıydı. Bütün bu
geçmişin mesafeli nezaketini üzerinde taşıyordu. Ama nezaket,
parti binasında başlayan satranç maçının
hızını hiç etkilemiyordu:
Türkiye'deki Ermeniler bu yasadan rahatsızlar. Diasporanın
baskısıyla çıkarılan bu yasanın bütün diyalog
yollarını kapatmakla birlikte Türkiye'de yaşayan Ermenileri de
kurban ettiğini düşünüyorlar. Yasanın Ermenistan'dan da çok
destek aldığı söylenemez. Ne dersiniz? Diaspora sadece kendisi
için çıkardığı bu yasayla diğer Ermenileri kurban
mı etti?
'Yasa, güvenliğimiz için'
- Bir yıl öncesine kadar bu yasanın çıkmasına ben de
karşıydım. İfade özgürlüğünü zedeleyecekti. Ama
Lyon'da Türk milliyetçilerinin yaptıkları gösteriler, oradaki Ermeni
anıtının çalınması, fikrimi değiştirdi. Türkiye
aktif bir reddetme politikası yürütmeye başladı. Ermeni
anıtlarına karşı saldırılar yapıldı.
Bunları Bozkurtlar yaptı. Türkiye diplomasisi de bu
saldırıların Türk halkı tarafından
onaylandığını ve desteklendiğini açıkladı. O
saldırılardan sonra ifade özgürlüğü tartışmasına
giremezdik. Güvenliğimiz söz konusuydu. Fransa'daki Ermenilere
yapılacak saldırılara karşı güvenliğimizi
sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı.
Artık ifade özgürlüğünün birincil önemde
olmadığını söylüyorsunuz ama bu yasaya sizin
getirdiğiniz, savunduğunuz ama kabul edilmeyen bir istisna
vardı. Bilimsel çalışmalar hariç tutulacaktı. Bu
istisnayı kabul ettiremediniz mecliste.
- O istisnanın senatodan çıkması için elimden geleni
yapacağım. O konuda senatoda fikir birliği
oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bilimsel
çalışmaların özgürlüğünü korumak gerekiyor. Böylece Türkiye
ile Fransa arasında bir fark olacak! Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de TCK 301
var!
Evet, ben dahil birçok insanın karşı
çıktığı ve aceleyle çıkarılan bir madde. Ama siz
bu yasa için uzun süre uğraştınız. Üstelik teknik olarak
çıkması çok zor bir yasa için.
'Zaten 90 yıldır bekliyoruz'
- O kadar uzun süre sayılmaz. Fransa'nın soykırımı
tanıması için üç yıl uğraşmıştık. Bu
yasa için de bekleyebiliriz. Üstelik biz zaten 90 yıldır bekliyoruz.
"Biz" diye konuşuyorsunuz. Diaspora bu kadar
"homojen" mi sizce? Bütün diasporanın bu yasayı
desteklediğinden emin misiniz?
- Diaspora homojen değilse bile eğer sert Türk milliyetçileri
yaptıklarına devam ederlerse, olacak. Kaldı ki Türkiye de
dışarıdan homojen görünüyor. Kültürel
farklılıkları devlet politikasıyla homojenleştiren bir
politikası var. Üstelik Türkiye Ermenistan sınırını
açmamakla bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor.
Bunlar dialoğu imkânsızlaştıran şeyler, haklısınız.
Ama çıkarmaya çalıştığınız yasanın o
"sınırı" daha da sertleştireceği ortada.
- Buna inanmıyorum. Ben, Türkiye'nin ancak aşırı
baskılarla değişebileceğine inanıyorum. Ve yeniden
ekleyeyim, biz doksan yıldır bekliyoruz!
Doksan yıldır hayaletlerle yaşıyorsunuz. Fransız
düşünür Baudrillard'ın bu konuda bir cümlesi var: "Ermenilerin
durumu çok özel. Onlar yaşadıklarını ispatlamak için
öldüklerini ispatlamak zorundalar." Ne dersiniz, öyle mi?
- Tıpkı Yahudiler gibi. Bu, çok büyük bir travmadır. Ben ne zaman
torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece
Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün
yaşaması imkânsız bir acıdır.
Ama bu imkânsız acıyla yaşıyor hatta
hayatınızı bunun üzerine kuruyorsunuz bir bakıma.
Kişisel olarak sormak istiyorum. Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor
musunuz?
- Yoruldum... (Deveciyan duraksıyor) Evet. Hem de çok... (Ünlü
"kartal" bakışlar nemleniyor) Ama bu benim görevim! Ben bir
yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak
istemiyorum!..
Konuşma bitiyor ama karizmasıyla ünlü Deveciyan'ın gözlerindeki
nem asılı kalıyor. Tam çıkacakken Deveciyan diyalog için
çalışan insanlara ne kadar kıymet verdiğini anlatıyor,
benim ne kadar kıymetli bir iş yaptığımı...
Durdurup gülüyorum:
Gözyaşları gerçek mi?
"Ancak Bay Deveciyan, siz benim işimi çok
zorlaştırıyorsunuz!"
Çıkıyoruz. Deveciyan'ı iyi tanıyan, deneyimli bir gazeteci
olan mihmandarım Isabelle bile şaşkın. "Gözleri doldu,
gördün mü?" diye soruyor.
O zaman düşünüyorum: Yasa çıkaracak kadar sert olan bile ağlayabiliyorsa
acaba diaspora bize anlatıldığı gibi bir şey
değil mi? Bize gösterilen öfke ve inat resminin ardında ne var?
Diyaloğa hiç yanaşmayanlar ne gizliyorlar içlerinde? Bunun için
konuşmalara daha da sert olanlarla devam etmek gerekiyor...
YARIN
ASALA'nın eski lideri: "Soykırım demezsem aynada yüzümü
göremem"
Bir "fabrika" olarak "soykırım"
Fransız aydınları donakaldı: "Yasa saçmalıktan
başka bir şey değil"
ECE TEMELKURAN MILLIYET
16/11/2006
ASALA'nın siyasi kanadı MNA'nın eski lideri Toranyan:
'Soykırım' demezsem yüzümü aynada göremem
Toranyan,
'Şiddet istediği zaman ASALA'yı terk ettim. 'Soykırım'
demek, her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor' diyor ve devam
ediyor: 'Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette. Herkesin bir
rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir
gelecek yaratması'
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 2
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer
'Herkesin bir derdi var, uyur içerisinde!'
Yeryüzünde yürürken öğrendiğim bir
şey var: Her toplumsal anlaşmazlık kendi
"fabrika"sını kurar. Birbirine düşman tarafların
anlaşmazlığı her iki taraf için de varlık nedeni
haline geldiğinde çözüm ihtimali korkulu bir rüya gibidir. Bu
"fabrikaları" işletenler, o kadar yüksek sesle ve kesin
konuşurlar ki çözüm isteyenlerin sesi duyulmaz olur.
O denli ateşlidir ki konuşmaları, ihanetten ve intikamdan o
kadar "kalpten" söz ederler ki konuşmaktan yana olmanız,
onların gözünde "fabrika"yı bombalayacak bir terörist
yapabilir sizi. Bu fabrikalardan çıkan kara dumanın insanı
sadece kör ettiğini, bu fabrikanın hiçbir şey üretmediğini
göstermeye yarayan bir bomba vardır elinizde, bilirler. Bu yüzden
birbirlerinden de çok sizden nefret ederler.
Oysa yeryüzünde yürürken öğrendiğim başka bir şey daha var:
Var olmak için nefret edenlerin, yıkılmamak için öfkesini dik
tutanların bile bir derdi vardır içinde. Uyur içlerinde. En büyük
öfkeler, en büyük zaaflardan kaynaklanır. Ve aslında en kanlı
ağızların bile kalplerinin karanlığında affetmek
ve affedilmekle ilgili, zayıflık olarak görüp sakladıkları
bir cümle durur.
Ne ki dünyayı, kalbimizin dibinde saklanan cümleler yönetmedi hiç. Hatta
belki de umarsız bir çabadır o uyuyan dertlerden söz etmek. Ama bir
kere söylendiğinde görürsünüz siz de hakikatli söz, hızlı
yayılan bir salgın gibi herkesi ele geçirecektir.
Mihmandarım
Isabelle donup kaldı. Soruyu nasıl tercüme etmesi gerektiğini,
hatta hiç tercüme etmemeyi düşünüyordu ihtimal. Oysa Türkçe konuşsam
da söylediklerim arasında "ASALA" sözcüğü geçtiği çok
belliydi ve karşımda oturan Ara Toranyan neyi sorduğumu zaten
çoktan anlamıştı. Başını "hayır"
anlamında uzun uzun salladı:
"Üye demeyelim. Ama ASALA'nın çok yakınındaydım."
Toranyan bir zamanlar ASALA üyesi olduğunu kabul etmese de onunla ilgili
bütün yazılanlar tam tersini söylüyordu.
Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görürken
başladığı politik faaliyetin onu ASALA'nın politik
kanadı MNA'nın lideri yaptığını herkes biliyordu.
Fakat şimdi, Paris'te, bir "cafe"de elinde tuttuğu
Nouvelles Armenie dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaparken,
sakin ve orta yaşını geçmiş bir adam olarak sanki öyle bir
şeyi hiç yaşamamış gibiydi. Hatta ASALA'yı affetmemiz
için konuşur gibi:
'Başka
seçenek yoktu'
"ASALA, biliyorsunuz, kendisini lağvetmiş bir örgüttür. Ben de
ASALA'yı 'şiddet için şiddet' demeye
başladığında terk ettim."
Toranyan öne eğildi, artık iyiden iyiye
"açıklıyordu":
"ASALA, Ermeni meselesinin başı veya sonu değildir. Bir
sessizlik duvarı vardı, burada ve Türkiye'de. Başlangıçta
örgüt bu duvarı yıkmakta pozitif rol oynadı. Daha doğrusu
başka seçeneğimiz yoktu. Sorunu halının altından
çıkarıp ortaya koymamız gerekiyordu."
Bu yöntemlerin nelere yol açtığını görüp eleştiren
biri olarak 35 yıl boyunca ve hâlâ bu mesele üzerine çalışmak
nasıl bir şeydi peki?
"Bu benim için bir yemin. 'Soykırım' demek benim her sabah
aynada yüzümü görmemi sağlıyor. Ama hayallerim eskisi gibi değil
elbette."
Sorulara çok ama çok uzun sessizliklerden sonra cevap veren Toranyan, bu kez
soru beklemeden anlatıyordu:
Zor soru ve farklı bir portre
"Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve
Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması."
En son dedesinin gördüğü Türkiye'ye gidip gitmediğini soruyorum
Toranyan'a. Hiç susmadığı kadar uzun susuyor:
"Bu soruların en zoru. Bir gün 'soykırım' heykeli
diktiklerinde... Yani daha çok zamanım var!"
Ermenistan ise, varlığından mutlu olduğu uzak ve
yabancı bir ülke Toranyan için:
"Diasporada olmak çok zordur. Biz yıllarca, köklerimiz
olmadığı için işkence gördük. İçimizde hep bir
anavatan, var olunacak bir ülke ihtiyacı hissettik. Bu acıyı
anlamanız mümkün değil."
Anneannesinin geldiği Van'ı anlatıyor Toranyan, annesinin
doğduğu İzmir'i, terk ettikleri İstanbul'u... Ve o daha
hiçbirini görmedi! Sözü bile edilemez bir korku olarak söz ediyor Türkiye'ye
gitmekten Toranyan, neredeyse titreyerek. Bu adamın bir zamanlar Türkiyeli
diplomatlara suikastlar düzenleyen, Orly Havalanı'nda bomba patlatan bir
örgütün yakınından bile geçtiğine inanası gelmiyor
insanın. Ya da belki öfke demlendikçe insanın içinde başka bir
şeye dönüşüyor.
"Köksüzlüğün işkencesini" aynada yüzünü görmek için öfkeyle
suladığı günler, şimdi foto muhabiri arkadaşım
Yurttaş'ın istediği pozları vermeye çalışan, hiç
kapris yapmayan bu adamdan çoktan gitmişe benziyor. Dergisini gösteriyor,
yavaş yavaş, hevesle...
Toranyan kimdir?
Ara Toranyan, ASALA'nın
kurucu beyinlerinden. Ama 80'lerde "ASALA Ermeni davasına ihanet
etmiş bir örgüttür" diyerek örgütten ayrıldı. Orly
Havalanı'ndaki patlamayı, "Faşist bir saldırı"
diyerek kınadı. Abdullah Çatlı'nın kızı Gökçen
Çatlı'nın yazdığı "Çelik Çekirdek"
kitabına göre Çatlı'nın kurduğu örgütün ilk işi 1981
yılında Toranyan'a suikast düzenlemekti. Devletin "ASALA
Operasyonu" belgesine göre ise Toranyan'a 1984'te iki suikast düzenlendi.
Ama Toranyan kendisine hiç saldırı düzenlenmediğini açıkladı.

'Diasporanın gücü abartılıyor'
200
Ermeni derneğinin oluşturduğu konfederasyonun başkanı
Alexis Govsiyan, Türkiye'de diasporanın gücünün
abartıldığını söylüyor: Biz
sandığınız kadar güçlü değiliz. Siz bizim
Tanrı'yla konuştuğumuzu mu sanıyorsunuz?
Yazar Ernest Hemingway'in bir zamanlar içki parası için, barında boks
maçı yapmak zorunda kaldığı Select Cafe'de, Pangaltı
Lisesi'ni anlatıyor Alexis Govsiyan. Bir edebiyat dersinde öğretmene
niye bütün önemli Ermenilerin 1915'ten sonra ortadan kaybolduğunu
sorduğunu, öğretmenin onu dersten sonra yanına
çağırdığını, başının belaya
girdiğini sanıp korktuğunu, sonra kimseye anlatmaması
şartıyla öğretmenin 1915'ten söz ettiğini...
"Eğer 1915 hakkında konuşabilseydim, terk edemezdim
Türkiye'yi" diyor Alexis Govsiyan, tatlı bir gençlik
hatırası gibi kırık dökük kalmış Türkçe
sözcükleri de karıştırarak araya.
Oysa biraz önceden beri "soykırım" üzerine kurduğu
ödünsüz cümleleri dinleyen biri asla onun ilk gençliğini İstanbul'da
geçirdiğini tahmin edemezdi. "Diaspora, Anadolu'dur" dedi
Govsiyan ve ekledi sonra:
"Bu mesele Türklerle Ermeniler arasında değildir. Bu, siyasi bir
meseledir."
'İnkâr ederek olmaz'
Oysa bu "siyasi meseleyi" şimdi o da oğullarına
anlatıyor. Peki bir diaspora Ermenisi geçmişi yeni kuşaklarda
yeniden üretmek için hangi yaşları tercih eder?
"Oğullarıma 12-13 yaşına geldiklerinde anlattım.
Ama anlatırken Türklere öfke duymamaları gerektiğini
söyledim."
Bu mümkün müdür? Bir çocuğun "katilleri" olarak sunulan
insanlara karşı soğukkanlı bir mesafe alabilmesi?
Yetişkinlerin bile soğukkanlı olmadığı böyle bir
meselede, mümkün müdür?
"Bekleyelim, başka şeylerden söz edelim, bugünden, yarından
konuşalım. Bunlara tamam, ama geçmişi unutarak ya da inkâr
ederek asla olmaz bu."
Yani "soykırım meselesi" konuşmanın ön
koşulu:
'Duygusal bir mesele'
"Ön koşulu değil, ama gereklilik. Güven oluşması için
bu gerekiyor. Kaldı ki yasayı tam desteklediğim bile söylenemez.
Bence 'soykırım'ı reddetmek bir insanı suçlu değil,
sadece deli yapar."
Türkiye tarafı da tazminat ve mal talebi konusunda güvensizlik duyuyor
diasporaya:
"Türkiye'de bu işlerle ilgilenen herkes aslında biliyor ki mal
talebi filan olamaz. Bu, bizim için duygusal bir mesele. 'Soykırım'
her reddedildiğinde bizim için tekrar yaşanıyor."
Yok sayıldıkça var olan insanlar mı o zaman diaspora?
"Tabii ki öyle. 'Soykırım' bizim tek varlık nedenimiz
değil. Türkiye'nin sürekli reddetmesi, Talat Paşa Komitesi gibi
çalışmalar bizi bu hale getiriyor. Türkiye'dekiler diasporanın
gücünü abartıyor. Biz, sizin sandığınız kadar güçlü
değiliz."
Anlatıyorum ona, Türkiye'de Orhan Pamuk'un Nobel'i Ermeni lobisi sayesinde
aldığını düşünenler olduğunu:
"Bu inanılmaz! Ne sanıyorlar? Tanrı'yla her gün
konuştuğumuzu mu? Evet bazen konuşup havanın nasıl
olmasını istediğimizi de söylüyoruz!"
Talat Paşa Komitesi ile Ermeni lobisi 'maçı'
Diğer adıyla "Ermeni Belgeleriyle
Ermeni Soykırımı Yalanı-Büyük Proje 2006." Projenin
amacı "Ermeni meselesiyle ilgili belgelerin ulusal amaçlar için
yayımlanması, sempozyumlar ve kampanyalar düzenlenmesi, Türkiye'nin
ulusal tezlerini doğrulayan belgelerin dünya kamuoyuna sunulması.
Temel fikir, "Batılı devletlerin Türkiye'ye karşı
yalan ve iftira kampanyaları düzenledikleri."
Talat Paşa Harekâtı Danışma Kurulu'ndaki isimlerden
bazıları şöyle: Başkan Rauf Denktaş, ATO
Başkanı Sinan Aygün, İÜ eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu,
Doğu Perinçek, Prof. Erol Manisalı, Hür Parti Genel Başkanı
Yaşar Okuyan, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı
Vural Savaş.
Proje bütçesi 2 milyon YTL.
Ermeni lobisinin de kurduğu benzeri gruplar var. Fakat acılar
üzerinde yapılan bu "maçta" Ermeni toplumu açık ara önde.
Örneğin şimdiye kadar "soykırım"
iddiasını savunan 28 bin çalışma yayımlanmışken,
Türk tezini savunan sadece 700 eser bulunuyor. Bu durumu bir maç olarak görenlerin
"vatan haini" ilan ettiği, zaten yasaların da
peşlerini bırakmadığı, Türkiye'de son 4 yılda
yayımlanan 25 çalışma var ki bunlar
"soykırım"ın varlığını
savunuyorlar.
Önemle belirtmek lazım. Bu duruma "maç" diyen ben değilim.
Türk tezini ispatlamaya çalışan internet sitelerinde "Maça 1-0
yenik başladık" cümlesine sık sık rastlanıyor.
YARIN
'Öteki' diaspora: 'Diaspora adına konuşanlar bizi temsil etmiyor.'
Soykırımı inkâr yasasına kızan Ermeniler
konuştu...
Ağlamaya inanmak
İnsan her gün öğrenir elbette.
Ama uzun süredir bu meslekle ilgili, şöyle insanı
öğrendiğine hayret ettiren türden bir şey öğrenmemişim
sanırım. Dün anladım bunu.
Tuhaftır bu durum. Baştan kendini ne kadar uyarsan da, zeminin ne
kadar sağlam, meyanın ne kadar karar olsa da insan zafer
sarhoşluğuna düşebilir bir an için bile olsa. Yazı ile
uğraşanların ise o anı, maalesef, tarihe geçer. Yazı
kalır çünkü. Hatan kalır. Yıllar sonra dönüp dönüp seni
bulabilir.
O bakımdan yazı ile uğraşanların terbiyesi, bana göre,
diğer insanlarınkinden daha da acımasız, daha da tavizsiz
olmalıdır. Dün gazetede başlayan yazı dizisini
görmüşsünüzdür umarım. Ermeni diasporasının en güçlü ismi,
Fransa'nın yakın gelecekteki muhtemel başbakanı, Türkiye'yi
ayağa kaldıran "soykırımı inkâr
yasası"nın mimarı Patrick Deveciyan'la
konuşmuştum.
Röportajın sonunda Deveciyan'ın gözleri doluyordu. Röportajın
sonu sizin okuduğunuz gibi bitmiyordu aslında. "Bu
gözyaşları gerçek miydi acaba?" diye soruyordum. O anın
gerçek olduğunu anlatmak için yapıyordum bunu güya.
Ama yazılı olunca bazen bazı şeyler yanlış
anlaşılabilir. Ki anlaşılmasın diye işte Milliyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin dedi ki bana:
"Gözyaşına inanmamak sana yakışmaz."
Uzun süredir ilk kez susup hayret ettim işte. Ve böylece öğrendim,
yazı terbiyen ne kadar güçlü olursa olsun her seferinde dönüp
bakmalısın kendine. Yaptığın işten memnun
olmanın 'havası' ona en yüz vermediğin zaman bile vurabilir
insanı.
Bir de elbette insanın, ne kadar büyük olursa zaferi, yanında
dirseğinden çekip "Kendine gel" diyen, doğru dürüst
insanları olmalı...
Ağlama kuramı
Üstelik tuhaftır, bütün gözyaşlarına inanırım ben.
Ağlamanın kendisine de inanırım. Gövdeden süzülüp gelen o
özün göz gibi, nur gibi akması mucizevidir aslında. Tedavi edicidir.
Sadece ağlayanı değil, birlikte ağlanırsa birlikte
ağlayanların ilişkisini de tedavi eder. Ve ben Ermeni
meselesinde şimdi, Ermenistan'a gittikten, Türkiye'deki Ermenilerle
konuştuktan ve en son Paris'te "konuşmazlar" denen
diasporayla buluştuktan sonra anladım ki, ağlamak çözecek bizim
hallerimizi. Naif ve siyaseti yok sayan bir şey değil bu, hakiki bir
gerçeklikten söz ediyorum aslında.
Uzlaşma niyeti
Çünkü anladım ki ve siz de yazı dizisini okudukça
anlayacaksınız ki, aslında "hakikat" gerekmiyor bize.
Kavgalı olan halklar, toplumlar arasında gereken tek şey
uzlaşma niyeti bir bakıma. Acıyı ortaklaştırmak
ve üzerini toprakla örtebilmek için bize gereken bir ritüel. Bir affetme
ritüeli. Karşındakini ve kendini affetme anı gerekiyor bize.
Yazı dizisini okudukça göreceksiniz ki, insanlığın yeni
tecrübeleri, bilimsel çalışmalar da bunu söylüyor bize.
İnsan dönüp dolaşıp o kadar bilgiden, o kadar kitaptan, o kadar
siyaset ve tarih bilimi teorisinden geçip sonunda kendine geliyor belki. Dönüp
gözyaşına ve onun akıl almaz samimiyetine, mucizesine
inanıyor. Göreceksiniz okudukça...
Bir de elbette bizim de, onların da dirseklerinden çekip "Kendine
gel" diyecek doğru dürüst insanlara ihtiyacımız var. Ancak
cahiller yüksek sesle ve kesin konuşurlar. Hakikati sezenlerin zarif ve
kısıktır biraz sesi. Fakat o zarif ve kısık seslerin
söyledikleri öyle bir sızar ki dünya tarihine, bütün sonuçlar ve dengeler
değişir. Şimdi Ermeni ve Türk halkı arasındaki
ilişkide böyle seslere ihtiyacımız var...
MILLIYET ECE TEMELKURAN
17/11/2006
ÖNETMEN SERGE AVEDİKYAN, 'NİYE BİRBİRİMİZİ SUÇLUYORUZ?' DİYE SORUP EKLİYOR:
Bir araya gelerek iktidarları suçlayalım
'Ve
hiçbir Ermeni hiçbir Türkü, 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye
suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız' diyen Avedikyan,
diasporayı da şöyle eleştiriyor: Fransa'daki Ermeniler
diasporanın patolojik bir sonucudur. Bütün varlıklarını,
kimliklerini 'soykırım' meselesi üzerine kuranları
düşünerek kullanıyorum 'patolojik' sözcüğünü.
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 3
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Ne bağır ne de sus...
Bir şehri, o şehirde
birini seviyorsan seversin aslında. Birinden korkarsan bütün şehirden
korkarsın. Bir şey bırakmışsan bir şehirde,
yarım kalmış bir şey, şehir bırakmaz yakanı,
geri dönersin mutlaka. Döndürür hayat.
İşte diaspora'da da İstanbul görmüş veya Anadolu'da bir
şeyini bırakmış, buralarda dostları olanların
hikâyeleri başka, burada korktukları birini hayal edenlerin
hikâyeleri bambaşka. İstanbul'da ilk rakısını
içmiş bir adamsa eğer konuştuğunuz kişi görürsünüz ki
malum yasa Türkiye'yi nasıl altüst ettiyse onu da etmiş. Hani,
"Bu kadarı da olmaz ki" demiş içinden ilk
aldığında haberi.
Şimdi, tarihin bu noktasında bir kuşak susmuş, bir
kuşak bağırmışken yeni sesler diriliyor: Sadece
konuşmak isteyen sesler bunlar. Diasporada hava değişiyor bir
bakıma. Çünkü bazıları artık ne bağırmak, ne
susmak; sadece konuşmak istediklerini söylüyor. Bazıları içinden
söylüyor bunu, bazıları ise sesli. Yani sanıldığı
gibi yekpare ve hep birlikte aynı şeyi düşünen insanlar
değil diaspora; hep bize gösterilmek istendiği gibi. Ve sesli
konuşanlar, konuşmak istediklerini söyleyenler çoğaldıkça
biçimi değişiyor diasporanın. Üstelik Paris'ten
anlaşılan o ki artık konuşanlar giderek ve hızla
çoğalıyor.
Ne bağırmak, ne susmak isteyenler çoğaldıkça da iki
tarafta, düşmanlık üzerine hayatını ve kariyerini kuranlar
yok olma tehdidini daha çok hissediyor. Belki de bu yüzdendir zaten, iki
tarafın "bağırıcıları" bugünlerde hiç
olmadıkları kadar öfkeleniyor.
"Fransızlar bu yasayı Ermenilerin güzel gözleri için
çıkarmadılar elbette. Ama bizim gözlerimiz de güzeldir hani, o
ayrı!"
Yaşayan en önemli felsefecilerden, kendisi de etnik
çatışmalardan çok çekmiş, Slovenyalı Slavoj Zizek, insanlar
arasında tarih katmanlarıyla kemikleşmiş etnik gerilimleri
kırabilecek yöntemlerden birinin düşmanlıkları yaratan
yargılarla alay etmek olduğunu söyler. Der ki, "Eğer
problemli iki tarafın birbirini suçlamakta kullandığı
sözleri 'biz' dalga geçerek, birlikte gülerek yinelersek, onların içi
boşalacaktır."
Yönetmen Serge Avedikyan'la konuşmaya başlar başlamaz, her iki
tarafın da "sert ağabeyleriyle" dalga geçmemiz ve giderek
iki tarafın da "sert ağabeylerinin"
argümanlarının manasızlaşmasını Zizek görmeliydi.
Bol gülüşmeli konuşmanın bu kadar neşeli olmasının
bir sebebi de Avedikyan'ın 15 yaşına kadar Ermenistan'da
yaşamış olması, Türkiye'yi, Ermenistan'ı ve
diasporayı da iyi bilmesiydi. Bu yüzden öyle diyordu zaten:
"Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur."
'Küçük jest bekleniyor'
"Aman Bay Avedikyan, dikkat edin, başınız belaya
girecek" der demez de açıklamaya başladı:
"Yoo, gerçekten öyle. Bütün varlıklarını, kimliklerini
'soykırım' meselesi üzerine kuran insanları düşünerek
kullanıyorum patolojik sözcüğünü. Ama bunun yanı sıra bu
bizim için bir haysiyet meselesi.
Şu da var; Türkiye'den gelecek sembolik bir jeste ihtiyacı var burada
yaşayan insanların. Bu jestin illa da 'soykırım'
sözcüğünü içermesi gerekmiyor. Ama ne zaman bir film festivali için
Türkiye'ye gitsem, gazeteciler, 'Bir savaştı. Yaşandı
bitti. İnsanlar öldü' diyor. Ben de şöyle cevap veriyorum:
'Yahu siz bu meselenin beni eğlendirdiğini mi sanıyorsunuz?'
Çünkü ben de yoruldum bu 'soykırım' meselesinden. Bu yüzden diyalog
önemli. Zaten bu yüzden böyle filmler yapıyorum."
Nasıl filmler? Serge Avedikyan, hemen her diaspora Ermenisi için bir mit
olan "dedesinin köyüne gitme" işini bütün korkuları bir
kenara bırakarak gerçekleştirmiş biri. Avedikyan kendisiyle de
dalga geçiyor:
17
yılda büyük değişim
"Modern Türkiye'nin en son turistik aktivitesi! Ermeniler dedelerinin
köylerini görüyor!"
1987 yılında ilk kez Bursa yakınlarındaki Sölöz köyüne
gittiğinde ufak tefek çekimler yapmış. Ama sonra:
"Belediye başkanı çekimi engelledi.
Mezartaşlarını görüntülememi istemediler. Anlıyorum.
Korkuyorlar. Bir sonucu olacağını sanıyorlar. Normaldir.
Ben de 17 yıl bekledim. 2003'te Bursa'da bir festivale davet
edildiğimde farkı gördüm. Bu kez Sölöz'deki köylüler benimle
konuşmak istediler.
O köy de yaşayanlar da Yunanistan'dan mübadele ile gelen Pomaklar. Onlar
da biliyor sürgün olmak ne demek. Oturdukları evlerde
yaşamış insanların torunlarıyla tanışmak
istiyorlar. Ben de bir dernek kurma önerisi getirdim. Köydeki
hafızayı canlı tutmak için, köylülerle Ermeniler birlikte
çalışacaklar."
'Mübadele konuşulmuyor'
Avedikyan hikayenin burasında pek de sözü edilmeyen bir hakikatten söz
ediyor:
"Dedemin köyü Sölüz'den, Gemlik ve Gürle'den giden Ermeniler
'soykırım' nedeniyle gitmediler. Onları oradan gönderen
mübadeledir. Diaspora bundan hiç söz etmez. Yani aslında 1915'ten kurtulan
Ermeniler Türkiye'de yaşamaya devam etmişler. Yani mübadele
olmasaydı orada yaşıyor olacaklardı şimdi,
anlıyor musunuz?"
Avedikyan'ın çektiği film Fransa'da ve Türkiye'de gösterilecek. Diyor
ki "Diaspora yeterince sert bulmayacak."
Niye peki?
"Film Ermenistan'da gösterildiğinde bir TV programında bana
'İyi Türklerden de söz ediyormuşsunuz filmde' dedi spiker. Provoke
etmek istedi. Cevap verdim:
'Evet, doğru. Umarım daha da çok bahsederiz. Konya Valisi Celal
Bey'in kendi hayatını tehlikeye atarak Ermenileri nasıl
kurtardığından, Halep Valisi'nden, Ermenilere yardım eden
diğer Türklerden.' Ben bunu Türklerin hoşuna gitmek için
söylemiyorum. Gerçek bu olduğu için söylüyorum."
Yeni nesillere uyarı
Avedikyan, "yeni nesillerin suçlu olmadıklarını
bilerek" konuşmaları gerektiğini söylüyor:
"Niye birbirimizi suçluyoruz ki? Bir araya gelip iktidarları
suçlamalıyız. Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türk'ü 'Bu hikâyeyi bilmiyor,
kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız."
"Kesinlikle 'soykırımla' ilgili değil" dediği
filminin Türkiye'de gösterilmesini çok istiyor, Avedikyan. Çünkü Türkiye görsün
istiyor, kendi hikâyesiyle aslında yüzleşebildiğini.
Diasporanın da Türkiye'deki insanların bu hikâyeleri
paylaşırken ne kadar samimi olduklarını görsün istiyor...
ARTO
KİLİMLİ İLE BAHÇESİNDEKİ MİNİ
'ŞAPEL'DE KONUŞTUK
Yüz yıllık kilimin hikâyesi
Arto
duvardaki kilim torbayı gösterip 'Dedemin evrak
çantasıymış' diyor ve Anadolu'da yaşayan dedesini,
babasının İstanbul'daki halı dükkânını
anlatıyor, sert konuşanları eleştiriyor
"Buraya gelip de sürünen daha öfkelidir. Ama İstanbul'u biliyorsan,
dostların varsa öyle hissetmesin."
Ermenistan'da tanıştığımız, sonra Paris'te
yeniden karşılaştığımız Arto Kilimli, uzun
uzun anlatıyor Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının
Kapalıçarşı'daki halı dükkânını, bir gün
dükkânın nasıl yandığını, Paris'e geldiğini,
diaspora hikâyelerinin de, tavrının da hiç birbirine
benzemediğini... Evinin arka bahçesindeki "dünyanın en küçük
şapelinde" Ermenistan'dan mumlar, Türkiye'den "seccadeler",
Arto Bey'de ise bitmiyor şakalar:
'Bakma
sert konuşanlara'
"Şapeldeki aynanın içinde silüet halinde İsa resmi var.
Diyorum ki insanlara, 'Ancak inananlar görebilir.' Nasıl seviniyorlar
gördüklerinde, görsen!"
Arto Bey ne dindar, ne Ermeni kimliğine yapışıyor.
İnandığı bir tek şey var, insanlar.
İnsanların konuşabileceğini düşünüyor:
"Bakma buradaki çok sert konuşanlara. Çoğu Türkiye'ye
gitmemiştir. Korkarlar gitmekten. Sanıyorlar ki Türkiye'de Ermeni
oldukları için başlarına bir şey gelecek. Çok zengin bir
arkadaşım, yıllar sonra Türkiye'ye gittiğinde, garson
kızmasın da başları belaya girmesin diye kokmuş eti
yemiş hapır hupur. Ne olacak halbuki? Hiç!"
Sonra Arto Bey bize yüz yıllık bir kilim torbayı gösteriyor,
duvarda asılı. "Dedemin evrak çantasıymış
bu" diyor, üzerinde Ermenice "Kilimliyan" yazıyor:
Dostlar kırılmasın
"Ben bunu çok para vererek satın almak zorunda kaldım. Öyle
olmasaydı keşke."
Arto Bey'le uzun uzun konuşuyoruz, dalga geçiyoruz; hatta sertlik
yanlılarıyla. Ama en son şunu diyor Arto Bey:
"Aman dikkat et de Türkiye'de kızmasınlar bana."
Söylediklerinin diasporada birlikte yaşadığı Ermenileri
değil, Türkiye'deki dostlarını kırmasından korkuyor
daha çok. Nereyi kırmaktan sakınıyorsan, oraya ait değil
misindir aslında? İnsan duvardaki Anadolu halılarına
baktıkça bunu düşünüyor...
YARIN
Şair Donikyan: Ben çocuklarımın çocukluğunu çalmam.
'Diaspora Fransa'nın suçunu unuttu.
Fransız aydınları şaşkın.
ECE TEMEKURAN MILLIYET 18/11/06
ŞAİR DENIS DONIKYAN'LA DİASPORANIN DAHA ÖNCE KONUŞMADIKLARINI KONUŞUYORUZ:
Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...
Diasporadakilerin,
'annelerinin sürgünlüğünü yaşadığını, annelerinin
hikâyelerinin de çocukluklarının hikâyeleri' olduğunu söyledim.
Şaşırdı Donikyan ve 'Evet, doğru' diyerek devam etti:
'Ben burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ben çocuklarıma
anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluk
hikâyeleri bana da çocukluğumu kaybettirdi'
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 4
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Bir çocukluk acısıdır 1915...
Adamlar ve kadınlar o kötü
anları, neredeyse dua okur gibi ezberden ve vect ile anlatırken,
anlatırken, anlatırken... Sonunda, bir röportajın ortasında
farkına vardım birden:
Bütün bu insanların, öfke ve nefretle konuşan diasporanın
içindeki acı, belki de hiç farkında olmadıkları bir yerden
besleniyor.
Farkına vardım ki, çocukluklarında onlara anlatılanlar,
anlatanın da çocukluğunda geçti. Yani onlara anlatılanlar
çocukluk hikâyeleri...
Annelerinin anlattıkları hikâyeler üzerine, o hikâyelerdeki acı
üzerine, o hikâyelerdeki terk edilmiş muhteşem ülke üzerine
kurdukları hayatları aslında çocuklukla ilgili.
Anladım ki diaspora, çocukluk hikâyeleri üzerinde duruyor aslında.
Bir çocuk acımasızlığıyla, bir çocuk naifliğiyle
yaşanan, hatırlanan hikâyelerin üzerinde. Çocukken çok acı
şeyler görmüş insanların, çocukkenki evlerini hatırlayan
insanların, o insanların çocuklarına çocukken
anlattıkları hikâyeler üzerine.
Niye şimdiye kadar kimse söylemedi bunu? Diasporanın öfkeye
dönüşen hissiyatının aslında bir çocuk hissiyatı
olduğunu, hakikatin söylenmesini istemenin yanı sıra...
Yani bu koca koca adamlar, kadınlar, aslında eski çocukların
anlattıkları hikâyelerle yaşıyorlar. Siz çocukkenki evinizi
nasıl ılık hatırlıyorsanız, o tatlar nasıl
benzersizmiş ve bir daha asla ulaşılamazmış gibi
geliyorsa size, diasporanın Türkiye'si de öyle.
Siz çocukken canınızın yandığı, hiçbir şey
yapamadığınız bir anı nasıl korkunç, üzerine
konuşulamaz derecede dehşet verici bulup saklıyorsanız
içinizde, 1915 de öyle. 1915'in bıraktığı ve
diasporayı yöneten temel duygu bir çocuğun çektiği acı
kadar güçlü yani. Çocukken annenizin, babanızın ölmesi kadar güçlü...
Bu yüzden işte, çocuklukları bu kayıp çocukluk hikâyeleriyle
çalınmış olanlar, en sertleri bile 1915'ten söz ederken
ağlayabiliyor. Çünkü çocuklukta alınan bir yara onlara da
çocukluklarında verildiği için acıları hiç geçmiyor.
İnsanlar çocukluk yaralarından öfkeler yapar büyüdüğünde.
Yetişkinler ağlamaz çünkü, bağırır, kızar, karşı
koyar, hesap sorar. Yaralarımız organlarımızla
karıştığında zaten artık dönüp tamiri de mümkün
değildir onların. Bir hayat belki de yara üzerine kuruludur. Yara
tamir edilse artık üzerine kurduğumuz hayatımız da yok
olur... Ve bu, bilirsiniz belki, çok korkunçtur, çok.
Uzun uzun konuşuyordu, 1915 üzerine tartışmaların
yapıldığı bir internet sitesinin kurucusu ve şair
Denis Donikyan. Kızgın kızgın, öfkeli öfkeli, hatta
bazı anlarda hesap bile sorarak. Çok yorgundum doğrusu, soru soracak
halim de yoktu pek.
Fakat sonra o konuşurken, kullandığı sözcüklerle
değişen yüzünü incelemeye başladım.
Başka şeylerden konuşurken orta yaşlı olan bu
adamın yüzü, 1915'ten söz ederken acı çeken, öfkeli bir çocuk
gibiydi. Ancak bir çocuğun yanabileceği kadar yanmış canı
gibi. Bir anda anladım ki işte o zaman, o kadar insanla
konuştuktan sonra, bütün bu hikâyeleri onlar çocukken duydular.
Çocukluklarındaki gibi taşıyorlardı içlerinde,
dinlediklerini. Üstelik onlara da çocukluk hikâyeleri
anlatılmıştı, bir çocuğun acısıyla.
Annelerinin çocukluklarını kurtarmak isteyen çocuklardı
diaspora, imkânsız bir acıyı tedavi etmeye çalışan. Bu
öfke de oradandı. Annenizin çocukluğu alınsa siz de
yalınkılıç gitmez misiniz alanın üzerine?
'Ben sürgün edilmedim'
"Evet" dedi Donikyan ve şaşırdı,
"Evet!"
İlk kez böyle bir şey duyduğunu söyledi, bunu daha önce hiç
düşünmediğini, ne acayip olduğunu, ne doğru... Böylece
kekeledik bir süre karşılıklı. Tökezledik. Sonra o bu yeni
bakış açısı ışığında bakmaya
başladı kendine, geçmişine, yazdıklarına:
"Doğru. Yoksa ben niye sürgün üzerine yazayım ki? Burada
doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ama, işte..."
Ama işte ile başlıyor zaten hikâye. Donikyan ve diasporadaki
diğerleri "annelerinin sürgünlüğünü" yaşıyorlar
hâlâ kendileri Fransız vatandaşı olmalarına rağmen.
Donikyan sarsıldı ve itiraf etti:
"Biliyor musunuz? Ben kendi çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü
anne ve babamın kayıp çocukluğuna dair hikâyeler bana da
çocukluğumu kaybettirdi. Benim çocuklarımınki de
çalınsın istemedim. Ben kendim çektim bu acıyı. Niye onlar
çeksin ki? Ama annem anlatmış onlara da... Böylece oluyoruz
işte."
Ne oluyorlar?
Denis Donikyan, "yeryüzünün evsizleri" diyor buna.
Bir kuşağın acısı acaba kaç kuşağı
yakar?
Hikâye çok acısıysa kuşakları, kuşaklar boyunca
insanları yakmayı hak mı eder?
Ben bunları düşünüyorum ve anneleri için acı çeken
çocukları ama Donikyan ona söylediklerim üzerine düşünüyordu hâlâ:
"Annemler aynı köyden geldikleri insanlarla oturup o köyü
konuşurlardı. Kusursuz bir yer olarak anlatılırdı
oraları. Terk etmek zorunda bırakıldıkları için de o
kadar güzel bir ülkeydi anlattıkları elbette. Ama Ermenistan
sınırı bu hikâyeleri çocukken dinledikçe benim beynimde bir mite
dönüştü. Tabii ki yalandı bunlar. O köyler, o ülke o kadar kusursuz
değildi. Bizim kuşağımız yalan
kuşağıdır aslında bu yüzden."
Şaşırıyorum. Donikyan fazla hızlı ilerlemeye
başlıyor. Üstelik sorularla onu getirdiğim noktada da durmuyor,
devam ediyor:
Kayıp çocukluklar ülkesi
"Aslında biz mitolojik bir ülke için mücadele ediyoruz. Doğrusu
Ermenilerin biraz deli olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü
insanların olmaları gereken yerde olmadıkları fikri üzerine
bütün var oluşlarını kurmaları son derece tuhaf bir
durum."
O zaman "Çocukların ülkesi" diyorum Donikyan'a, "Diaspora
bir kayıp çocukluklar ülkesi"...
Sonra konuştuğum onca öfkeli adamı düşünüyorum.
Ermenistan'da, Paris'te...
Bir çocuğa acı anılar verdiğinizde
aldığınız hep hesap soran bir yetişkin olmaz mı?
Belki de bu hikâye, hiç değilse bu hikâyenin üzerinde durduğu
duygusal zemin tamı tamına sadece bununla ilgili. Olabilir mi? Bunca
öfke? Bir çocuğun çektiği acı çok büyüktür hep. Çünkü çocuk çok
küçüktür, çok küçüktür dünyanın önünde...

'Fransa'ya da öfkeliler aslında'
Mihmandarım
Isabelle Kortian, '1915 konusunda yıllarca konuşturmadılar
insanları Fransa'da. Diaspora, Fransa'ya da öfkeli aslında ama bunu
söylemiyorlar' diyor
"Bi' dakka! Bi' dakka!"
Denis Donikyan ile konuşurken ben, Donikyan çok öfkeli bir
başlangıç yapmışken konuşmasına, "Her Ermeni
bir lobidir", "Yasayı istemeyen tek bir Ermeni yok" derken,
"soykırım" sözcüğünün üzerine bastırırken ve
gençliğinde, "Büyük Ermenistan" projesi üzerine
çalışan, politik olarak çok sert bir örgütün üyesi olduğunu
söylerken mihmandarım Isabelle Kortian şaşırıyor.
Önce şaşırıp sonra sinirlenip "Bi dakka!" deyip
giriyor araya ve devam ediyor:
"Bi dakka! Artık ben de konuşacağım. Türkiye'ye bu
kadar öfkeli konuşurken, sanki bizi bir tek onlar susturmuş gibi
konuşurken, siz hatırlamıyor musunuz Ermeni çocukların
Fransa'da üstelik kiliselerden toplanıp gözaltına
alındığını?!"
Sonra bir sigara çekiyor paketten hınçla:
"Artık biraz da ben konuşacağım!"
Devam ediyor:
"1915 konusunda konuşturmadılar insanları Fransa'da.
Yıllarca 'soykırım' diyenleri bir kişi bile dinlemedi. 24
Nisan'da bildiri dağıtmaya çalışan gençler 1970'lerin
sonunda polis tarafından hırpalanarak gözaltına
alındı. Şimdi niyeyse, bu yasadan sonra kimse bunları
hatırlamıyor."
'Gerçekler de bilinmeli'
Donikyan'ı bırakıyoruz. Konuşmaktan hep kaçınan
Isabelle'i dinliyoruz artık:
"Yasaklamadılar belki ama kimse 'soykırımla' ilgili ne
yazdıklarımızı bastı, ne söylediklerimizi
dinledi."
40'lı yaşlarının başındaki ve aslında çok
sakin bir kadın olan Isabelle, heyecanla devam ediyor
hızını alınca:
"Diasporadaki öfke sadece Türkiye'ye değildir. Fransa'ya da
öfkeliler. Çünkü buraya geldiler ve yaşamlarını kurdukları
bu ülkede bile onları kimse dinlemedi. Ama şimdi, özellikle de
bugünlerde artık kimse bunlardan söz etmiyor. Bizi susturan sadece Türkiye
dış politikasıymış gibi konuşuyor herkes."
Isabelle'e "Hayaletlerin çocukları" diyorum
"Diasporadakiler hayaletlerin çocukları gibi. Ve onların
çocukluğu da kendi annelerini kurtarmaya adanmış olduğu
için şimdi bu kadar adanmış insan var."
Isabelle tutkuyla konuşuyor:
"Ama gerçekler de bilinmeli. Bütün bunlar konuşulurken
yaşadıkları, hatta vatandaşı oldukları ülkenin de
onlara ne yaptığını görmeliler."
Gerçekler? Geçmişe ilişkin "gerçek" diye bir şeyden
söz edilebilir mi? Gerçek nedir tartışmasının bir adım
önüne, ötesine geçmeyi öneriyorum şimdi.
Gerçekler bulunsa, üzerinde uzlaşılsa
"uzlaşılabilir" mi hayatta? Ya da geçmiş üzerine bir
"gerçeklik" araştırması yapmak mümkün müdür?
Affedilmek, affetmek, barışmak gerçeklerle mi ilgilidir hakikaten? O
da yarına...

'Aptalca yasa karşısında Fransız aydınlar donakaldı'
"Tamamen aptalca!"
Bernard Dreano, gülerek anlattığı uzun hikâyenin sonunda böyle
diyor. Eylülde Lyon'da yapılan, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti'nin
organize ettiği "Yavaş yavaş- Gamatz gamatz" projesi
kapsamındaki diyalog toplantılarında yaşananları
anlatıyor. Lyon'daki sert çizgi Ermenilerin, Ermenistan ve Türkiye'den
gelenlerin başlattığı diyalog projesini engellemek için
belediyeye baskı yaptıklarını, sonra da Paris'te Bastille
Meydanı'na gelen Türklerin izinsiz olarak soykırım
karşıtı gösteri düzenlediklerini anlatarak:
'Düşünmek zorunda kaldılar'
"Bu kavgalar ve malum yasa yüzünden Fransız aydınları ilk
kez ciddi olarak Ermeniler hakkında düşünmek zorunda kaldı.
Doğrusu kimse de ne söyleyeceğini bilemiyor. Herkes donakaldı.
Çünkü yasa kesinlikle saçmalık!"
Dreano, Orhan Pamuk'un Nobel aldığı ve Fransız meclisi
yasayı çıkardığı gün Politis dergisinde bir yazı
yazdı. Fransa'daki aydınların genel olarak ne
düşündüğünü yansıtan yazıda Dreano şöyle diyor:
"Bu yasayı sadece sert Ermeni milliyetçileri istiyor. Yasanın
Türkiye'deki Ermenileri rahatsız ettiği, tarih
çalışmalarını engelleyeceği ortada. Bu yasa sadece
milliyetçi Türklere ve Ermenilere gaz verecek. Yasa, korumaya çalıştığını
söylediği tarihe ve adalete en büyük darbeyi vuracak. Ama ben biliyorum ki
Kardeş Türküler, Türkiye'de Ermeni şair Çarentz'in şiirlerinden
şarkılar söylemeye devam edecek. Ve bu, Ermeniler ile Türklerin
geleceğine bu aptalca yasadan çok daha fazla hizmet edecek."
YARIN
"Diasporanın psikanalizden geçmesi gerek"
Ermeniler Türklerden niye korkar?
Gerçeğin ötesine geçebilmek...
Andropozlu âşık Miro
Erkeklerde oluyormuş, söylerler. Bir
yaştan sonra hayata karşı bir kılıç kuşanma,
"Allahallahallah!" dercesine ilişki âleminin üzerine yürüme, bir
tür "yıkılmadım anksiyetesi"... Orta yaşlı
kadınların bazen gülerek bazen efkârlanarak baktığı
bir erkek hali. Ben de işte şimdi Miro adlı bir köpekte
izliyorum bu hal-i pür melali. Fena. Çok fena.
Sabahları bir hışımla kalkıyor Miro. Arka
bacakları yaşlılıktan yampiri azıcık. Samoed ile
terrier kırması bir beyaz beyefendi. Bir gözü kocaman, siyah
olduğu için adı Miro.
Neyse işte, Miro kalkıyor sabahları ve son derece iş bilir
şekilde, ancak tango eğitmeni, ihtiyar bir beyefendinin
bilebileceği bir şıklıkla tutuyor elimden,
çıkarıyor beni dışarı. Güneş yeni
doğmuşken, serin havada meşk ediyoruz kendisiyle.
Onun bir kendini rüzgâra verişi, güneşe doğru gözünü
kısışı var ki, "Benim de heybetli zamanlarım
vardı Ece Hanım" der gibi, "Bakmayınız şimdi
böyle güçten kuvvetten düştüğüme". Sanırsın ki dönüp
sigarasından bir nefes çekip kederle atacak izmariti yere. Sonra
sıvı halde ağaç diplerine yazdığı uzun uzun
mektuplarla hava atması var bana. O anda "Oluyor tabii ufak tefek
maceralarımız hâlâ" demiyorsa ben de bu aşk işinden
anlamıyorum hiç.
Sonra elbette ağaçların birinde noktayı koyarken diğer
köpeklere yazdığı mektuplara dönüp bakışı var:
"Farkında mısın bilmiyorum ama her gün başka yollardan
götürüyorum seni. İlişkimizin sıradanlaşmasını
hiç istemem. Anlıyorsun değil mi bir tanem?"
Anlıyorum ben de. İhtiyarlıktan yavaşlayan bacaklarına
göre yürüyorum.
Arjantin'de öğrenmiştim çünkü, ihtiyar bir adamla tango
sırasında. Bazen de bırakmak gerekiyor dansı yönetme
işini beyefendilere...
Miro Bey şimdi ihtiyarlığında geç kalmış bir
aşkın peşinde, uçan kargalara havlıyor, çöpçülere, bana
yaklaşanlara...
Biliyor onu beğendiğimi. Biliyor, hâlâ genç kızları
sabahları peşinden parklara, bayırlara sürükleyecek kadar
kuvvetli.
'Sakata' bakmak,sakat bakmak!
Tempo dergisi, Serdar Bilgili'nin
fotoğraflarıyla bedensel engelliler (bu laftan da hiç hazzetmem
aslında) için bir kampanya düzenledi: Engelleri kaldırma
kampanyası. Yazarlardan da birer cümle aldılar,
fotoğrafların anlattıklarına eklensin diye. Bu kampanya
için konuşan "fotoğraflardan" biri "Ne demek?"
demiş, "İçim fena oluyor bakamıyorum? Ne demek?"
Yaraya bakamaz insanlar kolay kolay, eksikliğe bakamaz. Bu acımaktan
değildir. İçinin "fena" olması, insanoğlu
sanıldığından daha insandır aslında, "Ben
niye tamım?" diye vicdan acısı çekmektendir. Utanır
insan. Oysa bilmemiz gereken şudur:
Kimse eksik ya da fazla değildir. Herkes kendine göredir yalnızca.
Sen birini sevmekte zorlanırsın belki, o koşmakta. Sen dürüst
olmakta mesele yaşarsın ihtimal, o elleriyle çay koymakta. Sen diyelim
ki başka hayatlarda oyalanırsın kendi hayatın diye, onda
seninki kadar çok ayak parmağı yoktur sadece.
Bakarken "fena" olmasın içiniz yani kolsuz ve bacaksız
insanlara. Sadece bir içinizin olması yeterli aslında.
Business Channel'da soldan...
Normalde Derya Sazak, Fuat Keyman
ve Nuray Mert'in sunduğu "Siyaset Pazarı" programına,
Nuray Lübnan'da olduğu için libero oyuncu olarak
katılacağız bu gece. Ele alınıp jonglörlük
yapılacak konular şunlardır efendim:
Solun hali ne olacak, bizim halimiz ne olacak, Ermeni meselesi, Kürt meselesi
ve de Allah artık ne verdiyse.
Ben olsaydım izlerdim. Çanak anten çekiyormuş, saat 21.00'de.
İyi eğlenceler dileriz...
ECE TEMEKURAN MILLIYET 19/11/06
Psikanalist yazar Piralyan:
Diasporadakilere psikanaliz gerekiyor
Piralyan,
psikanalizin gerekliliğini şöyle açıklıyor: Çünkü
çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor.
Türklerin de bunları duymayı kabullenmesi gerekiyor. Her iki toplumun
da travmatize olduğunu anlatan Helene Piralyan, 'Ermeniler kendilerini
kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli
suçlandıkları için travma yaşadılar' diyor
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 5
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

Gerçekler üzerinde tepinmek ya da...
Ermeniler ve Türkler ilişkisinde, meselesinde
en cesur olanlar şimdiye kadar "Gerçekler ortaya
çıksın" dedi. Ben de diyorum, hikâyeler anlatılsın,
1915'te olup bitenlere ad konmadan önce orada ne oldu, insanlar ne tür
hikâyelerden geçtiler anlatsınlar, insanlar dinlesinler, gerçekler
üzerinde duralım artık diye. Ama önce Ermenistan'da, sonra Paris'te
diaspora ile konuşurken artık başka bir şeyin daha
söylenmesi, bir adım daha atılması gerektiğini
düşünmeye başladım.
Üzerine basılacak, Ermenilerle Türklerin üzerinde birlikte
durabileceği bir gerçeklik zemini olabilir mi? Hatta bir adım daha
atalım:
Gerçek ortaya çıksa uzlaşabilecek miyiz?
Bir seçim meselesi galiba. Bizi küstüren gerçekler üzerinde tepinip durmakla,
geçmişte olanın acısını tedavi etmek arasında bir
seçim bu. Çünkü...
Dünyada tıpkı Ermenilerle Türklerin yaşadıklarına
benzer acı olayları yaşamış olan toplumların
barışması, uzlaşması için nicedir bir yöntem var:
Hakikat Komisyonları.
Hakikat gerekli mi?
Güney Afrika'da siyahlarla beyazlar arasında, Sierra Leone'de iç
savaştan sonra denendi bu komisyonlar. Başarılı da oldular.
Aralarındaki husumeti gidermek için tarafların hiçbir şeyden
korkmadan konuştuğu komisyonlar, insanlık tarihinde yeni bir
yöntem yaraları tedavi etmekte. İşte bu komisyonlar için ve
onlar üzerinde çalışan Priscilla B. Hayner, 2002 yılında
bir kitap yazdı: Konuşulamaz Gerçeklikler: Hakikat
Komisyonlarının Zorluğuyla Yüzleşmek (Unspeakable Truth:
Facing the challenge of truth commissions). Hayner'in kitapta, Sierra Leone
deneyiminden sonra sorduğu soru şu:
Uzlaşmak için hakikate ihtiyacımız var mı?
Hakikati anlatmak mümkün mü?
Ancak kim kime ne yaptı, bu anlatılırsa mı
uzlaşabiliriz? Yoksa tam da bunu yapmak uzlaşmayı engeller mi?
Hayner, barışma, affetme ritüelleri öneriyor kitabında. Sierra
Leone'dekilerin hiç hakikati anlatmadığını, ama en sonunda
bir törenle barıştıklarını ve yaraların
artık onları yönetmesine izin vermediklerini anlatıyor.
'Her çocuk yara alır'
İşte Paris'te ben de bunun üzerine şunu düşündüm:
Çocukluğumuzda aldığımız yaraların
hesabını kimden sorarız? Artık o zamanki insanlar olmayan
anne ve babalarımızdan mı? Hesap sormaktan öte yapmaya
çalıştığımız çocukluk yaralarının
sonuçlarını tedavi etmek değil midir büyüyünce? Her çocuk yara
alır çünkü. Ve çocuğun hatırladığı gerçeğin
ta kendisi olmayabilir. Ya da bizi yaralayan, bize yapılan şey
değil, bizim ondan nasıl etkilendiğimizdir belki de. Yara
oradadır, büyüyence yapabileceğimiz tek şey o yaranın bizi
yönetmesine izin vermemektir.
Bu mümkün olabilir mi? Gerçeğin ne olduğu, kaç kişinin
öldüğü, ne niyetle öldürüldükleri üzerine kavga etmektense uzlaşma
isteğini ya da kavga yorgunluğunu karşılıklı
kabul edip...
Çünkü yaralar geri döndürülemez aslında, ancak yaranın
acısı tedavi edilir.
Bunları konuşmak gerek şimdi. Hep bir adım, bir adım
daha ileri gitmeli.
***

"Sadece diasporada değil, Türk toplumu içinde de var bu hayaletler.
Türkler de hayatlarının ve toplumlarının büyük
parçasını kaybettiler."
Psikanalist ve yazar Helene Piralyan'a, diasporadaki sert tavır
sahiplerini, öfkeli hayaletlerin çocukları gibi gördüğümü
anlattım. Çocukluklarında kulaklarına bir acılı
fısıltı olarak bırakılan seslerin hâlâonlara acı
çektirdiğini düşündüğümü... Piralyan da böyle dedi işte:
"Belki Ermenilerin hayaletleri, ama Türklerin de üzerinde
yaşıyor ve onları da rahatsız ediyorlar."
'İki toplum da travmatize'
Nedim Gürsel'in yazdığı bir cümleden söz ediyor Piralyan,
Anadolu topraklarında çok fazla ceset olduğu ve cesetlerin uzayan
tırnaklarının topraktan çıktığı, ölülerin
yaşayanlardan daha canlı olduğu üzerine bir cümle. "Bu kadar
ölü varken" diyorum, "O zaman nasıl konuşacağız
sizce?"
Piralyan, "Tam şimdi yaptığımız gibi" diyor,
"Tarihsel ve siyasi konuların ötesinde psikoloji düzeyinde
konuşmalıyız. Eksik bir yas çalışmamız var
birlikte yapmamız gereken, onu tamamlamalıyız" diyor. Sonra
Piralyan bu eksik bıraktığımız yas için diasporaya
düşeni söylüyor:
"Diasporadakilerin çocukluklarına dair psikanalizden geçmeleri
gerekiyor. Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları
korkunç etkiliyor. Türklerin de bu insanları duymayı kabul etmeleri
gerekiyor. Çünkü dinledikleri, Türklerin içindeki bilinçdışı
acıyı da ortaya çıkarabilir."
Piralyan her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatıyor:
"Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için,
Türkler de sürekli suçlandıkları için travma
yaşadılar."
'Korku kadar da aşk var'
Piralyan'a malum yasayı soruyorum. O yasa da bu kurban pisokojisinden mi
kaynaklanıyor acaba?
"Mutlaka. Diasporadakiler bu yasanın onları korkularından
koruyabileceğini zannediyor. Çocukluklarında dinledikleri hikâyeler
yüzünden psikolojik olarak kendilerini hâlâ tehlikede hissediyorlar."
Fakat korku kadar aşk da var aslında. Diaspora tam da korktuğu
ülkeye âşık. Piralyan diasporadaki Türk korkusunun çok somut
olduğunu, tedavisinin yarım kaldığını, o
topraklara duyulan aşkın da yarım
bırakıldığını anlatıyor. Garip geliyor bir
anda, yıllar yılı bütün politikaların,
karşılıklı yapılan siyasetin bütün bu patolojiler
üzerinde durması, yaraların bizi doksan yıl sonra da yönetmesi.
"Kesinlikle" diyor Piralyan, "Bu yüzden analiz etmeliyiz
zaten."
Sonra kendi kişisel deneyimini anlatıyor:
'Kendilerinden korkuyorlar'
"Ben de korkuyordum Türklerden. Ama sonra anladım ki Türklerden
korkmuyorsunuz aslında, onlarla karşılaşmanın sizde
uyandıracağı duygudan korkuyorsunuz. Farkında
değiller, ama diasporadaki diyalog karşıtı insanlar
aslında kendilerinden korkuyorlar."
Tuhaf bir şeydir bu. İnsan korkularından ayrılmaktan da
korkar. Korkularıyla belirlediği yaşamının
altının boşalacağını düşünür
iyileşirse.
Piralyan da buradan devam ediyor:
"Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlar en
çok."
Diaspora bizimle konuşmuyor
Türkiye
Kökenli Yurttaşlar Derneği Başkanı Metin Ümit, 'Diaspora
Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ermenistan'dan insanların bu
birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor' diyor
"Kadın hakikaten korkuyormuş meğer!"
Metin Ümit gülerek söylüyor bunu. Paris'teki Ermeni bir kadının hâlâ
Türklerden korktuğuna inanamayarak. Ve ekliyor sonra,
"Çağırdık, toplantılarımıza geldi, gece
eğlencelerimize geldi. Çok duygulandı sonra."
Ümit, Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği (ACORT) adlı bir
örgütün yöneticisi. Eski solcu ağabeylerin köhnemiş sol geleneklerin
sekterliğinden kurtulmuş bir dernek olarak, Fransa'da
yaşayanların Fransa'daki hayata ve siyasete katılması gerekliliğini
savunarak yaşayan bir dernek ACORT. Ama yine de "Başka bir dünya
mümkündür" diyerek solda.
Metin Ümit de oradan bakıyor hem Türkiye'ye, hem de Ermeni meselesine:
'Paris'te protesto yanlış'
"2001'de Ermeni 'soykırımı'nı tanıyan yasa
geçerken burada, Türkiye'de bu sayfaların açılması,
tartışılması gerektiğine dair bir söylem tutturduk.
Tamam, Türkiye'den tepki geldi. Ama buradaki diaspora da bizimle hiç
konuşmak istemedi."
Ümit, Türkiye'ye en çok zarar veren şeyin Paris'te yapılan
"soykırım yalandır" gösterileri olduğunu
söylüyor. Çünkü şöyle:
"Buradaki çocuklar belki de hiç bilmiyordur ne olup bittiğini. Ama
göçmenliğin ve yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla
birikmiş bir öfkesi vardır. Gösteri oluyor diye gider, zaten bir
şeylere, birilerine bağırmak istiyordur. Böyle gösteriler
buradaki yoksulluk öfkesinden çok besleniyor. Fransa'da da bütün Türkler böyle
düşünüyor zannediliyor."
Ümit, son çıkan soykırımı inkâr edenleri cezalandıran
yasaya ise kesinlikle tepki verilmesi gerektiği görüşünde:
"Fransa'da kolonizasyonun iyi yanları da olduğunu söyleyen yasa
böyle kitlesel tepkiler sonucunda kaldırıldı. Bu yasa da
kaldırılabilir aslında."
'Birliktelik gösterilmeli'
Türk mahallesinde bizi bir gezintiye çıkaran Metin Ümit'le niyeyse en çok
bu mahallede bulunan siyahların berberleri önünden geçiyoruz. Onlarca
berberde, yüzlerce siyah rasta ördürüyor saçlarını. Bir yandan da
diasporayı anlatıyor Ümit:
"Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ya da öyle
gösteriliyor bize. Bu yüzden de Ermenistan'dan insanların gelip burada,
Paris'te Türklerle konuşması ve bu birlikteliği diasporaya
göstermesi gerekiyor. Diasporanın böyle yasaları kendi
çıkarları için çıkarttığının, Türkiye'deki
Ermenileri kurban ettiğinin, Ermenistan'daki Ermenileri
önemsemediğinin gösterilmesi gerekiyor Avrupa'ya."
YARIN
"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Çiftetelli Ermenico!
ECE TEMEKURAN MILLIYET 20/11/06
ESKİ POP-STAR, YENİ MEYHANECİ MARTEN YORGANZ'LA "FELEKTEN" GECE
'Türkiye'dekiler daha Ermeni kaldı!'
Paris'teki
meyhanesinde Yeni Rakı eşliğinde Ermenice ve Türkçe
şarkılar söyleyen Marten Yorganz, 'Ne 6-7 Eylül'ü, ne
'soykırım'ı. Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim' diyor.
Diaspora hakkında konuşuyoruz. İstanbul'a yaptığı
geziden söz ederek anlatıyor: Burada ne kilise var doğru dürüst ne
okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre...
Ve Ermeni Diasporası
konuştu - 6
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş
Tümer

'Ya sev ya terk et!'
Dil öyle bir değişir ki
bir gün, o slogan bile bizim olur. Hep beraber yaşamak isteyenlerin,
başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenlerin olur, o en
kendinden başka kimseyle yaşamak istemeyenlerin sloganı.
"Ve diaspora konuşuyor" yazı dizisi, hayaletlerin
çocukları üzerine, yaşayanların artık konuşması
için yaptığımız bu dizi sürerken, elbette tepkiler ve
destek mektupları geldi. Tepki mektuplarından kıymetli
olanları "Ama biz de öldürüldük" diye başlıyordu.
Doğrudur, onlar da anlatılmalı bir gün. Suçlana suçlana
acısı gayrı meşru ilan edilmiş insanlar da
konuşmalı, doğrudur. Destek mektuplarından ise bilhassa
doğu illerinden gelenlerden bazıları vardı ki, nicedir
saklanmış bir kaybın yasını tel tel, uzun uzun çözer
gibiydi. Saçlarını taraya taraya ağlayan kadınlar gibi...
Kim bilir belki de siz, tıpkı benim Paris'e gitmeden önce
söylediğim gibi, "Bu konunun bizimle ne ilgisi var? Niye bir şey
hissetmeliyiz ki?" diyorsunuzdur. Ben de öyle derdim, geçmişte
birtakım iktidarların yapmış olduğu bir kötülük niye
bana bir şey hissettirsin ki? Ama düşünelim biraz, düşünmeye
cesaret edelim.
Şimdi bugün Hutular Afrika'da Tutsileri kesse ne fena oluyor içimiz. Nazi
toplama kamplarını gösteren filmleri izlesek şimdi bazen
izleyemeyecek kadar fena oluyoruz. Çeçenya'da, acısından
karanlığa bürünmüş dul kadınlar kocalarının
intikamını almaya yemin ederken donuyor kanımız.
Filistin'de acıdan yol yol olmuş yüzleriyle çocuklar
taşları fırlattığında, Irak'ta kadınlar
yıkılmış evlerinin önünde buz keserken, Lübnan'da
bombaların altında beklerken çocuklar... Hepsine bir şey
hissediyoruz da bu konuda neden bir şey hissetmiyoruz? Tuhaf değil
mi?
Ölülerimiz pazarlık konusu
Birileri bize uzaklardan diyor ki, "Bizim anneannelerimiz, dedelerimiz yok
oldu bu topraklarda." Hep "suç" bizden uzaklaşsın diye
mi dinlemiyoruz onları? Suçlanmaktan yorulmuş olmak mı bize uzak
kılıyor eski kardeşlerimizin acısını?
Bir de düşünürseniz onların bize gösterildiği gibi
olmadıklarını... Paris boyunca gördük ki ne diaspora yekpare ve
homojen, öfkeden müteşekkil bir gövde ne de biz orada gösterildiğimiz
gibi suçlanmaktan korkup konuşmayı reddeden insanlarız. Üstelik
iki tarafın da kendisiyle ilgili bilmediği, görmediği, görse
bile söylemeye cesaret edemediği şeyler var hâlâ. Daha da
fenası, dışarıdan "bizi" izleyenler, Ermenileri ve
Türkleri bilmiyorlar, hâlâ iki tarafın da içi yana yana aklının
arkasından geçirdiklerini. Ölülerimizi, iki tarafın da ölülerini
böylece pazarlık konusu ettiriyoruz Avrupa'nın diplomasi
masalarında.
Ne olacak peki? Devletler bildiğini okur, diplomasi hep kendine göre. Ama,
halkların yapması gerekenler var şimdi. Sonra devletlerinin
yapacaklarını etkilemek üzere yapmaları gereken şeyler var
halkların. Şöyle...
Çiftetelli Ermenico
Fena halde klişedir fakat anlatmak isteyip de
anlatamadıklarımızı biz, bu topraklarda ya hep beraber
halay çekerek ya da hep beraber ağlayarak hallederiz. Ki diaspora da
Anadolu'dur, söylemek gerek. Ve şimdi bu yazı dizisiyle beraber
ağlamanın yolu bir arpa boyu açıldıysa ne şahane.
Eğer öyle ise şimdi de halayda bir arpa boyu yol gitmek lazım
diye bu yazı dizisini "soykırım
tartışması"yla hiç ilgisi olmayan bir rakı
akşamıyla, bir Ermeni meyhanesinde, "Çiftetelli Ermenico"
ile bitiriyoruz. Marten Yorganz söylüyor: "Hopa hopa şinanay
şinanay naay/ Şinanay yavrum şinanay naaaaay!"
Bir gün bu toprakları baştan sona, en klişesinden olsa bile, bir
halayla beraber geçebilmek üzere...
***

"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'la canımız
çıkmış. Yurttaş'ın boyu uzun, oteldeki yatağa
sığmıyor bir türlü, biz genel olarak Paris'e
sığışamıyoruz. "Cafe"ler
sıkışık, yollar sıkışık, taksilerde
sıkışıyoruz, vesarie. Sıkışık
sıkışık, deli gibi çalışarak altı gün
geçmiş. Doğru dürüst yemek yememişiz altı gün,
unutkanlık. Canımız da sıkkın ikimizin de. Ve hiçbir
şey istemiyoruz artık, bir kişi görmek bile.
'Memleket diye ağlaya ağlaya'
Ama işte o sırada, Paris'in orta yerinde, bir kapı
açılıyor, rakı bardakları masaya konuyor. Marten
Yorganz'ın işlettiği meyhanesindeyiz. Biz bekliyoruz artık,
Arak mı çıkacak, Uzo mu diye.
Ve Marten Yorganz hayretle bakıp yüzümüze, nasıl böyle şeyler
düşünebileceğimize, "Elbette" diyor, "Tabii ki Yeni
Rakı canım, ne olacak? Ne bekliyordunuz ki?"
Biz bu kadar Anadolu olmasını beklemiyorduk diasporanın...
Demiyoruz tabii. Marten Yorganz diyor, o anlatıyor:
"Ne alakası var 6-7 Eylül'ün, 'soykırım'ın filan! Ben
Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim!"
Marten, yıllar önce Cem Karaca'nın ikinci olduğu Hürriyet
Altın Mikrofon Yarışması'nda "Blue Boys" (Mavi
Çocuklar) grubuyla birinci olmuş:
"Türkiye'de süper hayatım vardı. Kızlar üzerime
zıplardı. Buraya geldik. Ne atlayan var, ne hoplayan!"
Yorgunluktan soru sorma yeteneğimi büyük ölçüde kaybettiğimden
olacak, nereden geldiyse aklıma "Askerlik yaptınız
mı?" diye soruyorum durup dururken. Neyse ki Marten'in cevabı
güldürüyor hepimizi:
"Ben Paris'te yaptım askerliği!"
Nasıl yani?
"Ağlaya ağlaya, memleket diye ağlaya ağlaya Paris'te
askerlik yaptım sayılır."
Niye ağladı sizce Marten?
"Bir sevgilim vardı. Çok sevmiştim. Onu bırakıp geldim
Türkiye'de."
Gördü mü bir daha o eski sevgiliyi?
'Özledim Adalar'ı, Modalar'ı'
"O değil de... Şimdi artık hepimizin hayatları
başka ne de olsa... Türkiye'ye gitme hevesi geldi birkaç yıl önce.
Özledim Adalar'ı Modalar'ı. Şişli Kulübü davet etti,
gittim. Ne güzeldi. Çok iyi gördüm İstanbul'u. Dedim ki Türkiye'yi AB'ye alsalar
da daha da güzelleşse Türkiye."
Biraz ciddi konuşma çabası gösteriyorum bu sırada. Diyorum ki,
"Burada mı daha çok Ermeni hissettiniz kendinizi?"
Marten ne cevap veriyor:
"Hayır. Türkiye'de daha çok öyle hissediyordum. Burada ne kilise var
doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana
göre."
Malum yasa için, "Bağıra çağıra hiçbir şey
olmaz" diyor Marten, "Ben nasıl sevmeyeyim
İstanbul'u?" diye soruyor sonra aklına düşüp,
"Oradakiler benim arkadaşlarım!"
Sonra dertlenip "Yahu bir çare bulsunlar bu işlere de kafamız
rahat etsin!" diyor.
Ardından kendi yöntemini açıklıyor Marten:
"Ben istemiyorum ama Türklerin 'Lanet olsun, soykırımı
kabul ettik' demesini. Olacaksa iyi bir şekilde olsun. Ama ben müzisyen
adamım, politikayla ilgili şeyler (kulaklarını gösteriyor)
buradan giriyor, buradan çıkıyor."
'Şinanay yavrum şinanay'
Bizim de kulaklarımıza girmiş olanlar o anda artık terk
edip gidiyor. Marten, mikrofonu eline alıyor, her gece kendi meyhanesinde
yaptığı gibi söylemeye başlıyor:
"Bende olan kalbi başkalarında unuttun..."
Sonra sıra oyun havalarına gelince, Ermenice ve Türkçe, bir
kadını kaldırıyor ayağa, sonra da beni, zorla.
Kadınla Fransızca iki üç kelime ediyoruz ve son nakaratta Anadolu
dilinde gülüyoruz birbirimize:
"Şinanay yavrum şinanay naaaay!"
Rakı ve oyun havaları galiba bizim gibi Anadolulular için
dünyanın neresinde olursa olsun durumu netleştirip hep son
noktayı koyuyor. İnsanın, hepimiz için, Kürtler, Ermeniler,
Süryaniler, Türkler için "Aferin bize!" diyesi geliyor. Böyle
olduğumuz için, başka türlü olamadığımız için...
ECE TEMEKURAN MILLIYET 21/11/06
Avrupa sıkıştırıyor
|
|
|
Talat, 'En başarılı genel sekreterlerden' dediği Annan'ın görevi bitince Kıbrıs konusunda 'akil adam' olarak görev yapması önerisi getirdi. FOTOĞRAF: AP |
Türkiye Kıbrıs'ta adım atmazsa Avrupa
Komisyonu 6 Aralık'ta, müzakere süreciyle ilgili tavsiyede bulunacak.
Kararı AB dışişleri bakanları verecek
21/11/2006 RADIKAL
BRÜKSEL - Türkiye'yi Gümrük Birliği Ek Protokolü
gereği limanlarını Rumlara açması için
sıkıştıran AB, son mühleti 6 Aralık olarak koyarken,
kendi karar tarihini de 14 Aralık'taki liderler zirvesinden 11
Aralık'taki dışişleri bakanları toplantısına
çekti. AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen, 6 Aralık'ta Avrupa Komisyonu'nun
Türkiye'nin protokolü uygulamasıyla ilgili görüşünü bildirmesini, 11
Aralık'ta da dışişleri bakanlarının Türkiye'ye
verilecek yanıtı belirlemesini istediğini belirtti. Vanhanen,
"Türkiye'yi 14-15 Aralık'taki liderler zirvesine getirme niyetimiz
yok. Türkiye kararı bundan önce alınacak" dedi.
Rehn: Yeni zirveye gerek yok
Fin Başbakanı, "Anlaşma olmaz ve Türkiye yükümlülüklerini
yerine getirmezse, müzakerelere etkisini değerlendirmemiz gerekecek. Bu,
iyi bir senaryo değil ve belirsiz gelecek demek" uyarısı
yaparken, Komisyon tavsiyesine göre davranacaklarını belirtti.
Komisyon 8 Kasım'daki İlerleme Raporu'nda, Türkiye'nin protokolü
uygulamamasının sonuçları olacağını
söylemiş, ama müzakereleri askıya almaktan söz etmemişti.
Genişlemeden sorumlu üye Olli Rehn de, 6 Aralık'ı "Tavsiye
için mantıklı bir tarih" diye onayladı. Finli komiser,
zirveye Türkiye'nin damgasını vurmaması gerektiğini
söyleyip "17 Aralık 2004'te Türkiye zirvesi yaptık. Yenisine
gerek yok" dedi.
"Türkiye'yle müzakereler Kıbrıs yüzünden birbirine
dolandı" diye esef eden Vanhanen, krizi aşma önerileri için
"Tüm taraflar müzakereye istekli. Kimse alternatif çözümle gelmedi ya da
önerimizin kabul edilemez olduğunu söylemedi. Hepimiz aynı
sayfadayız. Hâlâ çözüm olanağına inanıyoruz" dedi.
Merkel'in yerine Steinmeier
Helsinki, Rumlara Maraş aşamalı devredilip, Mağusa
Limanı AB denetiminde serbest ticarete açılırken Türkiye'nin
limanlarını Rumlara açmasını önermişti. Ama öneri
Rumları tatmin etmemiş, Türkiye ise Ercan Havaalanı'nın
serbest ticarete açılması pakete katılırsa kabul
edeceği sinyalini vermişti. Vanhanen, paketin sınırlı
olduğunu belirtip, "Kapsamlı çözüm getirmiyoruz. Bu BM'nin
görevi" dedi. 6 Aralık'a dek Fin formülünde uzlaşılmazsa,
müzakerelerin toptan dondurulması ya da 35 başlıktan ticaret ve
gümrükle ilgili olanların dondurulması üzerinde duruluyor. Finlandiya
haftaya Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de
katılacağı AB-Akdeniz toplantısı düzenliyor. Dünkü
Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası hükümet sözcüsü Cemil Çiçek
Türkiye'nin tek taraflı adım atmayacağını yinelerken,
diplomatik kaynaklar, 11 Aralık'ta Almanya gibi bir ağır topu
Hıristiyan Demokrat Başbakan Angela Merkel yerine Sosyal Demokrat
Dışişleri Bakanı F.W. Steinmeier'in temsil edecek
olmasını Türkiye'nin hayrına yoruyor. (Dış Haberler)
Annan, planı için garanti sunmadı
21/11/2006 RADIKAL
CENEVRE - BM, Kıbrıs'ta çözüm için müzakerelere
2007'nin ilk çeyreğinde başlanması için çabalarken, görevi
yıl sonunda sona eren Genel Sekreter Kofi Annan, giderayak ziyaret
ettiği Cenevre'deki örgüt merkezinde KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet
Ali Talat'la bir araya geldi. Bir saatlik görüşme sonrası Annan,
Kıbrıs Türklerine tecridin kaldırılması
çağrısını yineleyip, "Söz ve eylemler arasındaki
boşluğu kapatmak için tüm tarafların harekete geçtiğini
görmek istiyoruz" demekle yetindi. Ancak Genel Sekreter'in
Kıbrıs'ta çözüm ve birleşme için kendi adıyla anılan
'Annan Planı'nı Güney Koreli halefi Ban ki-Moon'un devam
ettireceği konusunda garanti veremediği kaydedildi.
Rumlar
'şeytanlaştırdı'
Talat da görüşmenin verimli geçtiğini söylerken, artık
müzakerelerde Annan Planı'nın temel alınıp
alınmayacağı sorusu üzerine, planının rafa
kalkmayacağı ancak Rum tarafının
'şeytanlaştırması' yüzünden 'Annan' adının
geçmeyebileceğini söyledi. Talat, yine de 'en başarılı
genel sekreterlerden' dediği Annan'ın Kıbrıs konusunda
'akil adam' olması önerisi götürdüğünü aktarıp, "Sayın
Annan'ın birikiminden yararlanmak lazım" dedi. Annan'la
görüşmesinin Kıbrıs'ta çözümün BM çerçevesinden geçtiğini
kanıtladığını söyleyen KKTC lideri, AB'nin 'dürüst ve
tarafsız arabulucu olamayacağı' görüşünü yineleyip şu
çıkışı yaptı: "Kıbrıs dosyası
AB'ye gidemez. Buna onayımız yoktur. AB'nin de Kıbrıs
sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek kapasitesi de yoktur" dedi.
İkilinin basına kısa açıklama sonrası tekrar
başbaşa görüşmesi dikkat çekerken, Talat bu konudaki soruya
"Açıklayamam, çok özel görüştük" yanıtını
vermekle yetindi. (afp, aa)
Türkiye karşıtı komplo dincilerin işi
|
|
Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde
karşılaştığı sorunları Ermeni lobisi veya
Yunanistan'ın yarattığını düşünenler
yanılıyor. Türkiye'yi AB'de asıl görmek istemeyenler, ırkçı
ve aşırı dinci Hıristiyanlarla, bu Müslüman ülkenin daha da
gelişmesinden çekinen Arap yanlıları
21/11/2006 RADIKAL
Alexandre Adler
Avrupa kamuoyunun, hele Fransızların ruhu bile
duymuyor, ama amacı Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini
torpillemek olan gerçek bir komplonun yürütülmesine doğrudan yardım
etmekteyiz. Türkiye yandaşlarının AB'ye üyelik için
aldığı tüm önlemlere rağmen bu adaylığa
karşı çıkanlar hep vardı; müzakerelerde uzun ertelemeler
yaşandı, müzakere başarılı sonuçlanırsa
referanduma gitme ihtimallerinden dem vuruldu.
Ama Türkiye'nin AB üyeliğini istemeyen kesim, haklı olarak müzakere
bir kez başladı mı, anlaşma dışında bir
şeyle sonuçlanamayacağını düşündüğü için bununla
da yetinmiyor. Artık çok daha hızlı hareket etmeye karar
verdiler ve Türkiye'nin üyeliğine karşı hukuki ve kültürel
engelleri çoğaltarak, öncelikle Türkiye'de Avrupa'ya karşı bir
tepki yaratmaya çalıştılar ki, kendileri dürüst ve gerekçeli bir
'hayır' cevabı vermekten kaçınabilsinler.
Ermeniler diyalog istiyor
Peki kim bu rakipler? Ermeniler mi? 1915'ten kalan anıların
verdiği acıları hâlâ yaşayan Ermeni diasporası
şüphesiz çok kolay harekete geçirilebiliyor. Nitekim sosyalist
milletvekillerimiz de, azımsanmayacak sayıda muhafazakâr
meslektaşlarının desteğiyle saçma soykırım yasasını
onaylayarak bu diasporanın kâbuslarını uyandırdı. Ama
şunun altını çizelim: İstanbul'da tarihin Türk yönetimince
tanınması için mücadele eden Türk vatandaşı bazı
entelektüel Ermeniler, Türkiye'nin tarihçilerden oluşacak bir yuvarlak
masa toplantısını kabul ederek izin verdiği diyalog
şansının önlenmesini ve zihinlerin önüne engel
koyulmasını hiçbir şekilde istemiyor. Ayrıca
ılımlı bir milliyetçi denilemeyecek Ermenistan Devlet
Başkanı Robert Koçaryan'ın, Türk temsilciler önünde
Ermenistan'ın Gürcistan ve belki de Azerbaycan'ın yanında AB'ye
girmesi durumunda Türkiye'nin üyeliğine olumlu bakacağını
söylediğini de bilelim. Yunanlılar mı? Atina'da yeni bir siyasi
neslin göreve gelmesi işleri çok değiştirdi.
Bugün artık kendi geleceğinden çok daha emin olan ve bilhassa Avrupa
Merkez Bankası Başkanı Lucas D. Papademos sayesinde
Avrupa'nın karar alma mekanizmalarında çok daha iyi
konumlanmış bulunan Yunan siyasi elitleri ve yöneticileri,
Türkiye'nin AB'ye kabulünü, Yunanistan'ın her alanda avantaj elde edebileceği
kaçınılmaz bir süreç olarak görüyor. Geriye bir tek Kıbrıs
Rumları kalıyor. Bir sol-uzlaşmaz milliyetçi koalisyonu
tarafından yönetilen Rumlar, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın
hazırladığı birleştirme planını referandumda
reddederken, aynı anda Kıbrıs Türkleri bu planı gerçek
anlamda Avrupalı bir bakış açısıyla, ezici
çoğunlukla onaylamıştı. Sonra ne oldu dersiniz? Rum lider
Tassos Papadopulos'a uzlaşmazlığı yüzünden yaptırım
uygulamak şöyle dursun, sırf tuzak olsun diye Türklerden
karşılıksız itaat talep ediliyor. Ama asıl lobinin ne
Ermeni ne de Yunan olduğu anlaşıldı.
Türkiye'nin üyeliğine asıl karşı çıkanları bizzat
Avrupa'nın içinde, ırkçı ve aşırı dinci
Hıristiyanların ve Avrupa'yla Arap dünyası arasında
yakın ittifakı savunanların arasında aramak gerekiyor.
Almanya ve bilhassa Avusturya başta olmak üzere ilk grup, Müslüman bir
ülkenin Avrupa'ya girmesini reddediyor, tıpkı geçmişte ikinci
nesil Türk göçmenlere vatandaşlık verilmesini reddettikleri gibi.
Yaltaklandıkları Arap âleminin milliyetçi ve İslamcı
akımlarıyla uyum içindeki öbür grupsa, bugün
başarılarıyla komşusu dikta rejimlerinin
istikrarını derinden bozabilecek, demokrasisiyle de örnek teşkil
eden bir Müslüman ülkeyi istemiyor.
Bu büyük, hoşgörülü ve dinamik Müslüman demokrasisinin her zaman
İbrani devletinin yaptıklarını onaylamasa da bölgede
İsrail'in stratejik müttefiki olduğunu da eklersek, bugün Türkiye'ye
karşı görülen art niyetli kampanyanın tüm nedenlerini
sıralamış oluruz.
Tüm bunların üstüne Türk modernitesinin tezahürü sayılabilecek Orhan
Pamuk'a verilen Nobel Edebiyat Ödülü, çevirdikleri dolapları kimsenin
görmediğini ve anlamadığını sanacak kadar da aptal
olan bu kütüklerin
yüzüne bir şamar gibi indi. Şu anda bulunduğumuz noktada bu
kesim, Fin diplomasisi ve Britanya, İskandinav, İspanyol ve
İtalyan hükümetlerinin bu programlanmış kopuşu önlemek için
harcadıkları tüm çabalara rağmen amaçlarına ulaşmaya
başlıyor.
Fransa'nın bu işte
çıkarı yok
Ama Türk kamuoyuna kötülük yapıldı bir kere. Laik sol kesim Avrupa
perspektifinden kopmaya başladı, partilerinin ılımlı
çizgisiyle uzlaşmayan İslamcılarsa bir İslam
konferansı biçiminde modernleştirdikleri alternatif sosyoekonomik
hilafet projelerini ilerletmek istiyor. Bugün
hem Türk demokratların hem Avrupa kamuoyunun, büyük bir uygarlık
projesini sabote etmeye çalışan bu kötü niyetli kesimlerden hesap
sorması gerekir. Sadece Türk pazarlarını değil,
şimdiye dek tarihinin her önemli döneminde Paris'e yönelmiş bu büyük
milletin gözünde itibarını da kaybettiren bu yaklaşımda
Fransa'nın ne gibi bir avantaj bulduğuysa anlaşılır
gibi değil. (18 Kasım 2006)
Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün kaynağı
Ankara değil
|
|
Avrupalı liderler, Türkiye'ye AB üyeliği
konusunda adil ve tutarlı davranmadıklarını kabullenmeli.
Türkiye'nin Kıbrıs'ta çözüm için sergilediği
yapıcılığı göz ardı edemeyiz, liman sorununun
çözülmesi için gerekirse bazı AB üyelerine de baskı
yapmalıyız
21/11/2006 RADIKAL
Uffe Ellemann-Jensen
Avrupa Komisyonu Türkiye'ye neredeyse bir ültimatom verdi:
'Limanlarınızı bir ay içinde Kıbrıs gemilerine
açın yoksa AB'ye katılım müzakerelerinizin durdurulması
riskiyle karşılaşırsınız'. Komisyon'un Türkiye
hakkındaki son ilerleme raporu, ülkenin muhtemel AB üyeliğini siyasi
reformların yavaşladığını belirterek de
sorguluyordu.
İlerleme raporu önümüzdeki ay Avrupa Konseyi tarafından ele
alınacak. Bu zirvede, Avrupalı liderler kendilerine şu
soruları sormalı: AB, Türkiye'ye Kıbrıs'a dair adil bir
anlaşma sundu mu? Türkiye'deki siyasi reformları destekleme konusunda
tutarlı davrandı mı? AB'nin Türkiye'yle ilgili uzun vadeli
çıkarları neler? Eğer ilk iki sorunun yanıtı benim
düşündüğüm gibi 'hayır'sa, üçüncü soru hayati bir önem
kazanıyor.
Türkiye'nin limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine
kapadığı ve bu durumun anlaşmaları ihlal ettiği
doğru. Fakat, Kıbrıs Türk tarafının serbest ticaret
yapmasının engellendiği ve AB üyeliğinin diğer
yararlarından mahrum bırakıldığı da doğru.
Bunun sebebi Kıbrıs'ın hâlâ bölünmüş bir ada olması.
Ülkenin, 2004'te AB'ye katılırken birleşeceği
sanılıyordu. BM'nin hazırladığı bir birleşme
planı adanın Türk kesimi tarafından kabul edilmişti. Fakat
Kıbrıslı Rumlar, liderleri planı destekleyeceklerine dair
AB'yle yaptıkları üstü kapalı anlaşmaya
uymadığı için planı reddetti. Kıbrıs bunlara
rağmen AB üyesi oldu; fakat sadece Rum tarafı. Bu
açık bir hataydı, çünkü AB böylece Kıbrıs sorununun bir
tarafı haline geldi. Bu hata, Kıbrıslı Rum liderlere
Türkiye'nin AB'yle müzakerelerini engelleme imkânı da tanıdı.
Peki bu koşullar altında Türkiye AB'nin adaletine nasıl
güvenebilir?
Türkiye'de siyaset ve adalet alanında son yıllarda yapılan
reformlar, AB'ye yakınlaşma isteğinden
kaynaklandıkları için epey etkili oldu. Fakat, Türkler kendilerine
adil davranılmadığını düşündüğü için,
üyeliğe verilen kamuoyu desteği dramatik bir ölçüde azaldı. Bu
da, Türkiye'nin modern laik devleti yerine İslamcı bir çizgiye
kaymasını isteyenlerin elini güçlendirdi. Yani, Türkiye'nin son
zamanlarda reform sürecinde fazla ilerleme kaydetmemesi büyük ölçüde AB'nin
davranışıyla açıklanabilir.
Böylece üçüncü soruyla karşı karşıya kalıyoruz:
AB nasıl bir Türkiye istiyor? Yanıt şüphesiz şu:
Türkiye'nin demokrasisinin ve ekonomisinin güçlenmeye devam etmesi açıkça
AB'nin çıkarına.
40 yıldan uzun bir süre önce, Türkiye'ye kriterleri yerine getirirse AB'ye
üye olacağı sözü verilmişti. Avrupalı liderlerin bu sözü
ciddiye alma vakti geldi de geçiyor. AB vatandaşlarının büyük
çoğunluğunun Türkiye'nin üyeliğine karşı
çıkmasıysa üzücü bir gerçek. Fakat onlar mevcut duruma tepki veriyor.
Onlara, Kopenhag Kriterleri'nin üyelik için koyduğu demokrasi, hukukun
üstünlüğü, insan haklarına saygı ve etkin bir pazar ekonomisi
şartlarını yerine getirmiş bir Türkiye'yi kabul edip
etmeyeceklerini sorsak, birçoğu 'evet' yanıtını vermeye
meyilli olacaktır.
BM önerileri
canlandırılmalı
Avrupalı liderler bu yüzden iki şeye odaklanmalı. Öncelikle,
vatandaşlarına AB'nin Türkiye'ye verdiği sözü tutmak zorunda
olduğunu ve bütün Avrupalıların bundan
yararlanacağını anlatmalılar. İkincisi, Türkiye'ye
müzakereler sırasında adil bir anlaşma sunmalılar.
Avrupa liderliğinin önündeki asıl sınav limanlara erişimle
ilgili. İşte, AB Dönem Başkanı Finlandiya da
Kıbrıs sorununun iki tarafının isteklerini de göz önünde
bulunduran pragmatik bir çözümü için girişimde bulundu. Tüm Avrupalı
liderler Fin formülüne güçlü destek vermeli. Aynı zamanda, BM'nin
Kıbrıs'la ilgili önerilerinin canlandırılması için
çaba harcanmalı. Bu AB'nin kendi içindeki bazı aktörlere baskı
yapmak anlamına geliyorsa da, bu yapılmalı. (Lübnan'da
İngilizce yayımlanan gazete, eski Danimarka Dışişleri
Bakanı, 20 Kasım 2006)
AB'de Türkiye için karar vakti
AB, Türkiye ilişkilerindeki fiili donmayı
resmileştirecek mi, pas mı gececek? Biraz da 301'e bağlı
21/11/2006 RADIKAL
Dönem Başkanı Finlandiya'nın
Başbakanı Matti Vanhanen'in dünkü açıklamaları, Avrupa
Birliği'nin Türkiye ile ilişkilerinin devamı üzerine bir karar
alma noktasına geldiğini gösteriyor. Vanhanen, Türkiye konusunu 14-15
Aralık'taki AB zirvesinde ele almayacaklarını, kararın 11-12
Aralık'taki dışişleri bakanları toplantısına
bırakıldığını söyleyerek bu kararın muhtemel
tarihini de ilan etmiş oluyor. Yani, Türkiye muhtemelen bu AB Zirvesi'ne
davet edilmeyecek. AB dönem başkanlığı aynı çerçevede
Türkiye'ye Gümrük Birliği anlaşması kapsamına
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni de alması için 6 Aralık tarihine
dek süre tanıdığını açıklıyor.
Tahlile sondan başlayıp açıklamanın Türkiye
açısından nasıl bir tablo ortaya çıkardığına
bakabiliriz.
Türk Dışişleri, daha önce yaptığı gibi, ne
Kıbrıs, ne de bir başka konuda kendisine tarih
dayatılmasına karşı olduğunu söylüyor. Zaten Vanhanen
bu sözleri ederken, Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mehmet Ali
Talat Cenevre'de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ile
görüşüyordu. Talat'ın görüşme sonrasında
yaptığı 'Kıbrıs BM zemininde çözülebilir'
açıklaması, aslında Finlandiya planının bir son dakika
manevrası olmaz ise
artık geçersiz kaldığını da ilan ediyordu.
Dolayısıyla, 6 Aralık'a dek Kıbrıs konusunda bir
değişiklik beklemek gerçekçi değil.
AB Kıbrıs Türklerine izolasyonları kaldırmadıkça
Türkiye, Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına liman ve
havaalanlarını açmayacağına göre, 11-12 Aralık
toplantılarında AB'nin Türkiye konusunda alacağı karara
ilişkin bir 'iyi senaryo' görünmüyor.
Peki hangi 'kötü senaryolardan' söz etmek mümkün? Dört 'kötü senaryo' mevcut:
1- AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini kesmesini beklemek gerçekçi
değil. Çünkü; 1-Kıbrıs Rum hükümeti dahil herkes,
ilişkilerin kopması yerine Ankara'nın hep bu umutla yola devam
etmesini istiyor. 2- Bu ağır karar, ancak siyasi ölçüler, demokrasi
ve insan haklarının ağır ihlali, örneğin bir askeri
darbe türünden ihtimaller için geçerli.
2- Müzakereleri askıya almak iki şekilde söz konusu olabilir. AB
Komisyonu'nun teklifi halinde, ülkeler, toplam 321 oydan (ki oy
sayısı eşit değil, ülke nüfuslarına göre belirleniyor)
salt çoğunluk gerekiyor. Komisyon değil de, üye ülkelerin üçte biri
(mevcut durumda dokuz ülke ediyor ve açıkça karşı çıkacak
dokuz ülke bulunduğu tahmini yapılmıyor) teklif ederse, o zaman
nitelikli çoğunluk, yani 232 oy gerekiyor. Teklifi durdurmak için ise 60
oy gerekli. Yani askıya alma kararının çıkması da bu
aşamada beklenen de kötü bir sürpriz sayılmalı.
3- Müzakereleri kısmen, ya da tamamen dondurma. Aslında AB ile
müzakereler, Bilim ve Araştırma faslının açılıp
kapandığı 12 Haziran'dan bu yana fiilen donmuş durumda,
çünkü yeni fasıllar Kıbrıs Rum, Yunan ve Fransız
engellemeleri nedeniyle açılamıyor. Ankara, Gümrük Birliği ile
ilgili bazı fasıllarda müzakerelerin dondurulmasını göze
alıyor. Aslına bakılırsa AK Parti hükümeti bunu seçim
yılı olan 2007'de 'Kıbrıs için her şeyi göze alıp
direniyoruz' diye propaganda malzemesi olarak bile değerlendirebilir.
Ancak müzakerelerin belli koşullar yerine getirilene dek tamamen dondurulması
ihtimali ciddiyetle mevcut.
4- AB, Türkiye'nin 2007 Haziran, ya da Aralık zirvesinde yeniden
değerlendirileceğini söyleyerek, 'pas geçebilir'. Bu, Türk ve Avrupa
kamuoylarına sakinleşme fırsatı vereceği için belki de
kötünün iyisi senaryo olarak adlandırılabilir. Pas geçme ya da birkaç
fasılda resmen dondurma senaryoları, yani kötünün iyisi için en
azından demokratikleşme alanında yeni adımlar
atılması yardımcı olabilir.
Bunu AB Genişleme Komiseri Olli Rehn'in son açıklamalarından
çıkarmak da mümkün.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türk Ceza
Yasası'nın ifade özgürlüğü açısından
tartışma konusu 301'inci maddesi için bir düzeltmenin AB zirvesine
dek mümkün olacağını söylemişti. Hükümetin bunu bir an önce
ele almasında ve bunun için sivil toplumdan gelecek teklifleri bekleyerek
zaman yitirmemesinde yarar var. Çünkü sivil toplumda bu konuda görüş
birliği yok ve zaman daralıyor.
Hükümet, tam da seçim yılı öncesinde 'kötünün iyisi'senaryo için
muhalefete malzeme vereceğine, AB'nin nereye kadar gideceğini görmek
isteyebilir mi? Bu tabii ki mümkün. Ancak riski yüksek.
Geçtiğimiz hafta, eski ABD Dışişleri Bakanı Colin
Powell'in, Eisenhower Vakfı'nın yeni başkanı olarak ilk
konuşmasını da yaptığı 'Rekabet ve Liderlik'
konulu konferansına davetli olarak Philadelphia da, ayrıca
Washington'da görüşmeler yapma imkânı buldum. Ben
karşılaştığım herkese Demokratların seçimi
kazanmasının Irak ve Türkiye politikalarına nasıl etki
edeceğini soruyordum. Konuştuğum harkesten istisnasız
olarak aldığım ilk soru ise Türkiye-ABD ilişkilerindeki
gerilemenin nereye kadar devam edeceği ve nasıl
sonuçlanacağı üzerine oldu. Üstelik kimse (çoğu Kıbrıs
konusunda Türkiye'ye hak vererek) bunun sebepleriyle değil,
sonuçlarıyla ilgileniyordu.
Hükümetin AB için kısa vadeli hesaplarla atacağı
adımların, uzun vadede ciddi sonuçları olabilir.
Çözüm yeri BM'dir
"ANNAN DA ÇÖZÜM YERİ BM'DİR" DEDİ... Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin oldukça önemli olduğunu" kaydetti
"ANNAN PLANI YENİDEN GÜNDEME GELDİ"... Kıbrıs dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını belirterek, "Sayın Genel Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur. Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir görüşme olmuştur" dedi
GÜVENLİK KONSEYİ'NE UYARI NİTELİĞİNDE... Görüşmede BM Genel Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapordan bahsettiğini anlatan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, "BM Genel Sekreteri Annan ile yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi
ANNAN'A "AKİL ADAM" ÇAĞRISI... Talat, BM Genel Sekreteri Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek, görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde bulunduğunu" söyledi. Talat, "Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" şeklinde konuştu
Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, yakın bir tarihte görevden ayrılacak olan BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile dün Cenevre'deki BM binasında bir saatlik bir görüşme yaptı.
Talat, görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs dosyasının hiçbir zaman AB tarafına gidemeyeceğini, buna kendilerinin onayının olmaması bir yana, AB'nin bunu çözecek kapasitesinin bulunmadığını söyledi; "Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM çerçevesinde olacaktır" dedi.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin oldukça önemli olduğunu" söyledi.
Annan ile görüşmeyi kendisinin talep ettiğini kaydeden Talat, Kıbrıs dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını belirterek, şunları söyledi:
"Sayın Genel Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur. Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir görüşme olmuştur."
Görüşmede BM Genel Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapordan bahsettiğini anlatan Talat, "Annan ile yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi.
Annan'a çağrı
Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek, görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde bulunduğunu" söyledi.
Annan'ın "en başarılı genel sekreterlerden biri olduğunu" ifade eden Talat, "Sayın Annan kendi ismiyle anılan 9000 sayfalık bir çözüm önerisi sundu.
Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" dedi.
Bundan sonraki görüşmelerde Annan planının temel alınıp alınmayacağı yolundaki bir soru üzerine Talat, 4-5 yıl tartışılan Annan planının rafa kaldırılmasının söz konusu olmadığını, ancak Rum tarafının Annan planını "şeytanlaştırması" nedeniyle Annan adının geçmeyebileceğini söyledi.
Sorunu çözmeye hazırız
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden, bilmeden konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar kolay olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle istiyoruz" diye konuştu.
AB, Kıbrıs sorununu çözme kapasitesine sahip değil
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la dün yaptığı görüşmenin Kıbrıs sorununun hâlâ BM platformunda olduğunu bir kez daha kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.
Talat, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye götürmek istediğini" belirterek, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını, kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını" kaydetti.
Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Annan'la görüşmesinden sonra basına yaptıkları kısa açıklamanın ardından bir süre daha baş başa odada kalarak sohbet ettiler.
Talat, Annan'ın talebi üzerine pencere önünde bir araya gelerek baş başa bir süre görüşmelerine ilişkin bir soruya ise "Bunu açıklayamam, çok özel görüştük" yanıtını vermekle yetindi.
KIBRIS 21/11/06
Maraş ve Lokmacı için yasa
önerisi komitede
Ülkemizde Kapalı Maraş ve Lokmacı Barikatı gibi askeri yerleri görüntülemeyi suç saymaktan çıkaran yasa önerisi, meclis komitesinde ivedilikle görüşülecek.
Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı Mustafa Akıncı'nın geçtiğimiz günlerde meclise sunduğu yasa önerisine, dün mecliste hükümetten de destek geldi.
Söz konusu yasa önerisinin komitede ivedilikle görüşülmesi oybirliği ile onaylandı.
Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu, dün saat 10.45'te toplandı.
Mecliste dün ilk olarak Akıncı'nın sunduğu Askeri Suç ve Cezalar (Değişiklik) Yasa Önerisi'nin komitede ivedilikle görüşülmesine ilişkin tezkere okundu.
Öneri sahibi Akıncı tezkereyle ilgili konuşurken, Kapalı Maraş ve Lokmacı Barikatı'nda yapılan değişiklikleri görüntülemek isteyen yabancı basının 6 kez mahkemeye çıkarıldığını hatırlattı.
Polis Genel Müdürü'nün yasayı uyguladıklarını belirterek eleştirileri yanıtladığını kaydeden Akıncı, çağdışı kalan yasaların değişmesi gerektiğini ve değişmesi gereken iki konu hakkında yasa değişiklik önergesi hazırladığını ifade etti.
Akıncı, yasa önerisinin sadece Maraş ve Lokmacı Barikatı'nı içerdiğini ve sadece dışarıdan yapılan fotoğraf ve görüntülemeyi kapsadığını vurguladı.
Özgür Parti Milletvekili Mustafa Gökmen ve CTP-BG Genel Sekreteri Ömer Kalyoncu da söz alarak öneriye olumlu yaklaştıklarını söyledi.
Daha sonra önerinin komitede ivediliği oybirliğiyle kabul edildi.
Tasarılar
Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu daha sonra oylaması yapılacak 7 karar tasarısını ard arda oylayarak hepsini oyçokluğuyla kabul etti.
Oylanarak kabul edilen kararlar şunlar:
"1-Gönendere Köyü Camii'ne Ait 3 Adet Zeytin Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar;
2-Vakıflar İdaresine Ait Ozanköy'de Bulunan V/H:XII/30 E2'deki 387 No'lu Parselin kısmen İstibdal Edilmesinin Onaylanmasına İlişkin Karar;
3-Girne Kazasına Bağlı Ağrıdağ Köyünde 6 Adet Harup Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar;
4-Lapta Kocatepe Mahallesinde Bulunan V/H;EI-XI/15.E2 Parsel No:519.1 Tapu Referanslı Vakıf Emlakin Onaylanmasına İlişkin Karar;
5-Girne Kazasına Bağlı Ağırdağ Köyünde 2 Adet Zeytin Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar Tasarısı;
6-Kazafana K.C.K Vakfına Ait Parselden Geçit Hakkı Verilmesinin Onaylanmasına İlişkin Karar;
7-Girne'nin 5 km Doğusunda Bulunan 25 Dönüm 3 Evlek Alanındaki V/H:XII/22.E1-E2 Parsel 32'de Kain Vakıflar İdaresi'ne Ait Bumerang Travel Club Ltd'e 49 Yıllığına Kiralanmasının Onaylanmasına İlişkin Karar."
Emeklilik Değişiklik Tasarısı
"Emeklilik (Değişiklik) Yasa Tasarısı (Y.T.No:221/3/2006)" görüşülürken de söz alan Akıncı, yasa tasarısının 2006 yılı protokolünü yerine getirmek için hazırlandığını, sendikaların da onayını aldığını ifade etti, tasarıya olumlu oy vereceğini belirtti.
Meclis önünde yapılan eyleme de değinen Akıncı, geçen hafta geçirilen ve Cumhurbaşkanı'ndan onay almayı bekleyen yasaya sadece Meclis önünde eylem yapmakta olan KAMU-İŞ'in değil, diğer sendikaların da tepkisi olduğunu kaydederek, yasanın geri çekilerek yeniden değerlendirilmesini istedi.
Akıncı, Maliye Bakanı Ahmet Uzun'un Sosyal Sigorta'dan para alıp kamuda çalışanlar hakkında yaptığı açıklamaların da yasayla çeliştiğini savundu.
Maliye Bakanı Ahmet Uzun da söz alarak, herhangi bir emeklilik kurumundan emekli olanları çalıştırmamaya kararlı olduklarını söyledi. Uzun, yasa onaylandığı takdirde iki maaş alanların 2 aylık sürede tercihlerini belirlemelerini isteyeceklerini ifade etti.
Devletin 2 yıl içinde emekli olacaklarla birlikte bu yükü kaldıramayacağına dikkati çeken Uzun, sendikaların bu konuda kendilerine onay vermesinin mümkün olmadığının bilincinde olduklarını söyledi.
Uzun, bundan sonra işçi statüsünde istihdam edilen kişilerin işçi olarak çalıştırılacağını ve başka bir statüde çalıştırılmayacağını anlatan Ahmet Uzun, bu konudaki kararlılıklarını da ifade etti.
Uzun, "radikal" diye nitelediği yasanın doğru olduğunu belirtti.
Ahmet Uzun, dün görüşülen Emeklilik (Değişiklik) Yasa Tasarısı'nın ise sendikalarla uzlaşma içinde hazırlandığını ve var olan noksanlıkların ortadan kaldırılmasını hedeflediklerini ifade etti.
Uzun, önerilen değişiklikle polislerin bu yasa kapsamına alınacağını da açıkladı.
Özgür Parti Milletvekili Mustafa Gökmen, ülkenin bütçesinin kamunun bugünkü yükünü kaldıracak durumda olmadığını söyledi.
Kendilerinin reformist bir parti olduğunu ifade eden Gökmen, gerekenin yapılacağını vurguladı.
Gökmen'in konuşmasının ardından da tasarı madde madde görüşüldü ve bazı değişikliklerle oybirliği ile kabul edildi.
Çocuklar (Değişiklik) Yasa Tasarısı
Meclis daha sonra Çocuklar (Değişiklik) Yasa Tasarısı'nı kabul etti.
Tasarı hakkındaki komite raporunun okunmasının ardından, Tasarı'nın madde madde görüşülmesi yapıldı ve daha sonra bütünü oylandı. Tasarı oybirliğiyle kabul edildi.
Çocuklar (Değişiklik) Yasası, Sosyal Yardım Dairesi'yle ilgili "müdür" tefsirinin günün koşullarına göre yeniden düzenlenmesini; Sosyal Yardım Dairesi Müdürü'nün himayesinde olan çocukların barınmaları, istihdamları ve benzeri sorunların çözümlenmesi amacıyla Bakanlar Kurulu'na tüzük yapma yetkisi verilmesini amaçlıyor.
2 tasarı daha
Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu, Üst Kademe Yöneticiliği Yapan Kamu Görevlilerinin Atanması Hakkında (Değişiklik No:2) Yasası ile Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Hizmetlerin Hesaplanması (Değişiklik) Yasasını onayladı.
Üst Kademe Yöneticiliği yapan Kamu Görevlilerinin Atanması Hakkında (Değişiklik No:2) Yasa Tasarısı hakkında konuşan Akıncı, hükümetin kamu sektöründe ciddi bir reforma gitmesine ihtiyaç olduğunu belirtti.
Üçlü kararname kapsamının daraltılması gerektiğini ve teknik kadroların siyasi atamayla belirlenmemesi gerektiğini vurgulayan Akıncı, ancak yeni yasa tasarısında da bu konuda fazla ilerleme sağlanamadığını söyledi.
Akıncı tasarıda, kadınlar konusuna değinilmemesini ve YÖDAK gibi bir kuruma Üçlü Kararname'yle atama yapılmasının öngörülmesini de eleştirdi.
Akıncı, tasarıya olumlu oy vermeyeceğini söyledi.
Akıncı'nın konuşmasının ardından tasarı madde madde görüşülerek oyçokluğuyla kabul edildi.
Sosyal Güvenlik Kurumları
Genel Kurul daha sonra Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabii Hizmetlerin Hesaplanması (Değişiklik) Yasasını görüştü.
İdari ve Sosyal İşler Komitesi'nin raporunun okunmasının ardından, tasarı hakkında söz alınmaması üzerine madde madde görüşmeye geçildi. Tasarı daha sonra oy çokluğuyla kabul edildi.
Genel Kurul 27 Kasım Pazartesi günü saat 10.00'da toplanacak.
KIBRIS 21/11/06
So-Called Cyprus Problem?
by
Herkul Millas
11.21.2006 Tuesday -
ISTANBUL 16:27
Whenever I went to Cyprus, something always bothered me there. The first was
seeing four national flags waving at the same time in central Nicosia. I always
thought the number of Turkish, Greek, and Northern and Southern Cyprus flags
were more than enough.
Crossing the street through customs is another problem. In the past, even this
used to be impossible. There were only two ghettos, and fighters determined to
keep their ghettos intact. To discuss this situation was also odd. There was no
common language. On one hand, there were those who believed they had become a
legitimate political entity by virtue of a self-proclaimed identity; on the
other hand, there was a mindset prone to refuse the facts by prefixing a bunch
of words with so-called. Hence, a dialogue of the deaf seemed to be the
best expression to describe what was going on.
However, what I experienced and sensed through Nov. 8-11 was quite different;
not because Cyprus has changed, but because of the uniqueness of the
environment I visited. The Peace Journalism Conference organized by the Faculty
of Communication at the Eastern Mediterranean University was attended by
scholars and intellectuals from Turkey, both sides of Cyprus, Israel and
Palestine, and presented an alternative and different framework. The attendees
had a priority outside the assumption that along with the presence of the
shared defects commonplace in the media and throughout society every individual
had contributed to this flawed situation. It was observed that nationalist
clashes be it in Cyprus or in the Middle East - resembled each other
strongly. The speakers created an environment based on a conflict resolution
paradigm, where understanding and dialogue were given a chance to blossom. This
was a peaceful experience.
Suffice it to say that the organizers (S. Alankus, B. Azgin, S. Irvan and many
others) should be commended and congratulated, but I promise I will return to
these issues when the minutes of the conference are published. To me, the main
message and approach of the conference was its openness to utopian thoughts. I
am aware of the negative connotation of utopia. However, Im referring instead
to its positive meaning: I draw on the vision to achieve utopia as an
understanding that refuses to accept the given in the name of realism, and as
the shift toward a currently non-existent better and happier future that could
be built via the beliefs and endeavors of the people. It is such a dream that
people moves the people to improve their lives.
A two-community chorus for peace in Cyprus
Some were upset by this conference, including those from the Greek side. An
administration eager to perpetuate the ghetto spirit, which raised its voice
asserting the participation of Greek scholars in the conference held in a
so-called university legitimized it, saw the citizens as its tool and made
its existence heard. And so did an indirect fascist threat. However, the Greek
participants were of a different opinion and understanding: Above all, the
administration is accountable to the citizens, not vice versa.
I had the opportunity to meet with Mehmet Ali Talat. We have known each other
for a long time. How could not I be delighted to see him unchanged, with all
his qualities intact? He eloquently explained the necessity to lift the
long-imposed isolations on the Turkish side. From this and a number of
conversations I have had with other politicians, I concluded that unlike the
Turkish side, the Greeks had no plan, no proposal and no initiative on
resolving the Cyprus issue.
But what was actually amazing was the Two-Community Chorus for Peace in Cyprus,
which joined us at the dinner. The chorus was founded by Salih Oztopraks
initiative in 1997. For years, in order to meet, both Turks and Greeks had to
sidestep the bans. They could only meet in the buffer zone. Today, because passage
through borders is permissible, they can meet on either side and sing their
songs. Their performance was an unforgettable and emotional moment for me.
Above all, they were the most cheerful persons I have ever met. They greeted
each other by hugging and kissing, they sung their songs hand-in-hand. The
amateur gathering was composed of people from virtually all ages. They sang in
both Turkish and Greek.
I asked psychologist Kostas Kiranidis if he dreamed of a world that did not
exist. He replied, Yes! and further added, We do not represent the majority.
But we want to. We seek to live together with differences without experiencing
discrimination, and we are not bothered by this; on the contrary, we are happy
about such differences. We do not sing alone, but we are enjoying the taste of
a different life. The concert was followed by a surprise performance by Salih
Oztoprak. He, along with his young partner, Yesim, staged a vibrant mambo show.
I then discovered that Salih was a dance teacher, not just a locksmith.
While watching the different chorus members, I could not help comparing them
with the conference participants. We made such modest speeches, perhaps laced
with many insights. However, what often came to mind was that the career
concerns of the academics, the ambition of journalists, the short-term interest
of politicians and the pursuit of fame by the activist, were behind this
peace discussion. We have offered a world of peace. However, they have
already built, and live in it.
While listening to them, I thought how different not only Cyprus but also the
whole world could be. I asked myself why we couldnt create a borderless world,
where we could live without rifts, mutual concerns and express our love and
respect. When talking to these people, I realized that they did not have such
expectations. They were aware that Cyprus was not yet ready for such a future.
However, they have the opportunity and ability to live however they want to in
their narrow and limited environment, and I think they make the most of it.
If only they would not be spoiled by external interference, I thought as I
drifted off to sleep. I had nice dreams in Nicosia.
11.15.2006 ZAMAN
No
flights to Israel from Ercan
THE ISRAELI embassy in Nicosia said yesterday it was surprised by reports in
the Greek Cypriot press claiming that Israeli officials were talking with their
Turkish Cypriot counterparts for flights between Tel Aviv and Tymbou (Ercan)
airports.
We are trying to find out, said a spokeswoman for the embassy. We dont know
anything about this.
The spokeswoman said that as far as Israel was concerned, there was no question
of operating direct flights to the north of Cyprus.
According to the report in Alithia newspaper, Israeli interests held discussions
with Turkish Airlines at the recent World Travel Market in London on the
possibility of organising direct flights.
It said negotiations had gone so far as to prompt Turkish officials to hope
that such flights would be operational before summer 2007.
CYPRUS MAIL 21/11/06
Probe
into military scandal
By
Elias Hazou
Top names on list of people who pulled strings in the army
A RATTLED government yesterday promised a full investigation into an explosive
story broken naming politicians as the benefactors of conscripts and officers
in the military.
Since the weekend, Greek-language daily Politis has been publishing a series of
National Guard documents listing transfers with the word nepotism written all
over in fine print.
The lists feature in the left column the politician who interceded for the
transfer, and in the right column the person (name deleted) and rank applying
for a transfer. The date of the request is also included.
Though nepotism in the armed forces is no secret in Cyprus, this is the first
time that allegations have been backed up by what seems to be hard data.
So far the list of shame, as it has been dubbed, includes illustrious
personalities such as:
House Speaker Demetris Christofias, former government spokesman Kypros Chrysostomides,
former presidential aide Polakis Sarris, former Finance Minister Marcos
Kyprianou (now EU Health Commissioner), former Finance Minister Makis Keravnos,
former Health Minister Dina Akkelidou, former Interior Minister Andreas
Christou, DIKO deputy Nicos Cleanthous, current Agriculture Minister Photis
Photiou, and DIKO deputy Antigoni Papadopoulou.
First we shall investigate whether the lists are genuine, and if they are, we
shall see if the cases constitute favouritism, government spokesman Christodoulos
Pashiardis told journalists at the daily news briefing.
Rest assured, there will be consequences if nepotism did indeed take place,
he added.
He said the President had already instructed Defence Minister Nicos Simeonides
to launch a probe.
Simeonides himself pledged that meritocracy in the National Guard shall
prevail.
Politis insists its material is authentic, debunking the argument that the
documents lack a National Guard stamp, since no one in their right mind would
have left their tracks.
One of the reports more outrageous revelations concerns the case of a
low-ranking officer who apparently got a transfer thanks to his political
connections. On the list, the beneficiarys name is accompanied by a footnote
that he is a DIKO supporter and that he can be counted on to raise votes for
the party in a certain local community.
According to the latest list, published yesterday, people working at the
Presidential Palace had also tried their hand in setting up friends and
acquaintances with cushy postings in the military.
Meanwhile House Speaker Demetris Christofias shocked journalists at the
weekend, when he disarmingly said it was normal for parties to interfere in
such matters.
When asked what people who are not affiliated with parties should do,
Christofias offered: They should go see their local deputy.
Whether true or false, the disclosures have flown in the face of assertions by
the Papadopoulos administration that it has cracked down on nepotism in the
broader civil service.
In May 2005 former Defence Minister Kyriacos Mavronicolas was on the back foot
defending against allegations that he carried out 900 transfers of National
Guard conscripts to garner votes for his party just days before the European
elections.
The issue resurfaced right after the legislative elections this year, when
coalition partners AKEL and socialists EDEK fell out after the communists
attacked Mavronicolas for preferential treatment inside the military.
Rusfeti [nepotism] has become a way of life in our country, DISY deputy
Christos Pourgourides told the Mail yesterday.
Everyone does it
Ive done it myself on a couple of occasions, I must admit,
he said.
The outspoken Pourgourides, who in the past served as chairman of the House
Watchdog Committee, said nepotism is a vicious cycle because the overriding
impression among people is that nothing can get done without pulling strings.
You have people who visit not one, but maybe five deputies, belonging to
different parties. People are onto us. They know we do favours; we prefer to
accommodate them rather than not. But its a rotten relationship, if you ask
me.
A typical arrangement works like this: the concerned parents of a recruit visit
a parliamentarian; the deputy then calls the Defence Ministrys permanent
secretary, or the minister himself if he has the pull. Provided the request is
feasible, it is usually approved.
Of course there are cases where requests for transfers are justified, for
example due to health reasons. But thats in the minority. Whats worrying
thing is that, if someone benefits from a transfer, then some other poor fellow
without connections gets shafted.
And Pourgourides was not at all optimistic that the situation could be
remedied.
In all honesty, I think its a lost cause, he said.
CYPRUS MAIL 21/11/0
Annan: Lift Isolation on Turkish Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com
The economic Isolation imposed on Turkish Cyprus must be lifted, the United
Nations (UN) Secretary General Kofi Annan said after his meeting with Mehmet
Ali Talat, the President of the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), in
Geneva on Monday.
Annan, who will relinquish his post January 1st 2007, met with the Turkish
Cypriot leader to discuss the decades-long problem.
The meeting came as the European Union warned the Turkish government that it
had to speed up efforts to resolve the stalemate in Cyprus if it wanted to
continue accession talks with the bloc.
"We want to see action from both sides that close the gap between words
and deeds," Annan told reporters in Geneva following a half hour meeting.
Annan is on a final visit to the UNs European headquarters in Geneva before he
leaves office. Earlier today he addressed a conference on biological weapons.
Talat asked Annan to keep up his efforts in reaching a settlement for the
divided island, even after leaving his post to the next UN Secretary General
Ban Ki-moon.
For further information please visit http://www.cihannews.com
Israel Planning Direct Flights to Turkish
Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com
A Greek Cypriot newspaper reported that Turkish Airlines (THY) and Israeli
authorities met in London for talks on direct flights between Tel Aviv and
Turkish Cyprus.
The Greek Cypriot Alithia daily claimed that officials from Turkey's national
carrier met Israeli officials at a tourism fair in London earlier this month.
According to the report, they discussed direct flights between Tel Aviv and
Antalya airport in southern Turkey and Ercan airport in North Cyprus. The
newspaper said that an agreement in principle had been reached.
Ercan airport is located near Lefkosa, the capital of the Turkish Republic of
Northern Cyprus, a country only recognized by Turkey.
For further information please visit http://www.cihannews.com
Russian Couple Arrested for Buying House in
N. Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com
A Russian couple has been arrested by Greek Cypriot police on charges of
"buying a house in the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC)."
The Russian couple, crossing from the Ledra Palace border gate located north of
the U.N.-controlled buffer zone on the divided island, was stopped by Greek
Cypriot police on Sunday. They were detained since they were in possession of a
property deed showing that they bought a villa and flyers about real estate.
The couple was later arrested by Nicosia authorities on Sunday for buying a
house purported to be built on property belonging to a Greek Cypriot.
The arrested woman is reported to be of Russian origin and her husband is from
Latvia. The couple also has European citizenship, but were carrying Russian
passports.
For further information please visit http://www.cihannews.com
11.21.2006 Tuesday - ISTANBUL 16:23
'UN Sole Platform for a Solution to Cyprus
Deadlock'
By Cihan News Agencys zaman.com
The United Nations (U.N.) is the only platform for a comprehensive settlement
to the decades-long Cyprus problem, said Mehmet Ali Talat, the President of the
Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) following his meeting with the U.N.
Secretary General Kofi Annan on Monday.
Turkish Cypriot leader Talat came together with the head of the United Nations
in Geneva, Switzerland, to discuss ways to break the Cyprus deadlock.
The Finnish formula prepared for a solution to the Cyprus issue is unbalanced
and unfair, and a solution under the auspices of the U.N. is the only way for a
comprehensive deal, Talat told reporters in Geneva, following a half an hour
meeting with Annan.
Saying that he had had "a fruitful meeting" with Annan, Talat stated
that he hoped Turkish and Greek Cypriots would resume full-fledged negotiations
in the near future to reach a settlement on the island.
"It is wrong to link Turkey's accession process with the rights of Turkish
Cypriots in a comprehensive settlement plan," Talat remarked, in an
apparent response to the E.U., which set Dec. 6 as deadline for Turkey to find
a solution to the "chronic" Cyprus issue.
Last week, U.N. Undersecretary General for Political Affairs Ibrahim Gambari
had sent a letter requesting Turkish and Greek Cypriot leaders resume the
stalled Cyprus talks.
Talat said that the letter was not clear on a timetable, which could cause
problems for the northern part of the island.
"We want to see actions from both sides that close the gap between words
and deeds," Annan had remarked after their meeting.
For further information please visit http://www.cihannews.com
Annan: Lift Isolation on Turkish Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com
The economic Isolation imposed on Turkish Cyprus must be lifted, the United
Nations (UN) Secretary General Kofi Annan said after his meeting with Mehmet
Ali Talat, the President of the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), in
Geneva on Monday.
Annan, who will relinquish his post January 1st 2007, met with the Turkish
Cypriot leader to discuss the decades-long problem.
The meeting came as the European Union warned the Turkish government that it
had to speed up efforts to resolve the stalemate in Cyprus if it wanted to
continue accession talks with the bloc.
"We want to see action from both sides that close the gap between words
and deeds," Annan told reporters in Geneva following a half hour meeting.
Annan is on a final visit to the UNs European headquarters in Geneva before he
leaves office. Earlier today he addressed a conference on biological weapons.
Talat asked Annan to keep up his efforts in reaching a settlement for the
divided island, even after leaving his post to the next UN Secretary General
Ban Ki-moon.
For further information please visit http://www.cihannews.com
Government Dismisses Vanhanen's New
Deadline
By Cihan News Agency zaman.com
The Turkish government has dismissed a proposal by the European Union (E.U.)
that sets Dec. 6 as a deadline for Turkey to resolve the Cyprus deadlock.
"Our position is definite and we will take no further steps,"
government spokesman Cemil Cicek told reporters on Monday following a cabinet
meeting.
Prime Minister Matti Vanhanen of Finland, the current EU term president, said
on Monday in Helsinki that the E.U. gave Turkey a respite until Dec. 6 to reach
a settlement on the Cyprus issue.
In response to Vanhanen's new proposal, Cicek stated that Turkey has fulfilled
its commitments.
Recalling that Turkish Cypriots voted "Yes" for the Annan Plan in an
April 2004 referendum for reunification of the divided island, Cicek said:
"This is not fair. It is the E.U. and Greek Cyprus that should take a
step."
"Time is running out", Vanhanen remarked. "If Turkey does not
honor its commitments, the E.U. will need to reconsider the implications for
the accession process," the Finnish PM noted.
The European Commission will take a recommendatory decision about the Cyprus
issue in the first week of December, and the decision will then be discussed at
the General Affairs and External Relations Council meeting on Dec. 11.
Despite growing pressure from the E.U., the Turkish government refuses to open
its ports to E.U. member Greek Cyprus until economic sanctions imposed on
Turkish Cypriots are lifted.
ZAMAN 21/11/06
Rumlardan Kibrisli Türklere hapis öngeren yasa
LEFKOSA (A.A)
Güney Kibris Rum Yönetimi, KKTC'de kalan eski Rum mallarini kullanan
yabancilarin yani sira Kibrisli Türklere de hapis cezasi verilmesini öngören
bir yasa çikardi.
Rum basininda yer alan haberlere göre, Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakani Sofoklis
Sofokleus, sahibinin onayi olmadan, eski Rum mallarinin alim-satimina karisan
istisnasiz herkesin sorusturulacagini söyledi. Rum Bakan, Kuzeyde ikamet edip
Rum mallarindan istifade eden Kibrisli Türklerin de tutuklanacagini kaydetti.
Bu yönde hazirlanan yasanin 7 yil hapis öngördügünü kaydeden Sofokleus, bu
cezanin Rum hükümetinin konuya ne kadar ciddi baktigini gösteren bir mesaj
oldugunu, bunun bu tür 'yasa disi' alim-satimlara karisanlarca dikkate alinmasi
gerektigini belirtti.
AKEL partisi basin sözcüsü Andros Kiprianu da, yeni yasayi yorumlarken,
(Isgal) bölgelerindeki Kibris Rum mallari her sekilde korunmalidir. Kibris
Türklerine gelince, konu öncelikle siyasi açidan ele alinmalidir. Sistematik
olarak topragimizi yabancilara satanlar ise Kibrisli Türk de olsa yeni yasanin
öngördügü cezalara çarptirilmalidir dedi.
Rum basini, Kozanköy'den eski Rum arazisi üzerinde insa edilen bir villa satin
aldigi için, geçen Cumartesi günü Ledra Palace Sinir Kapisinda Rum polisi
tarafindan tutuklanan Rus çiftin davasinin da ilk kez yeni yasa çerçevesinde
ele alinacagini duyurdu.
Yeni yasa çerçevesinde ele alinacagi için, Rus çiftin davasinin ayri bir ilgi
odagi olmasi bekleniyor. Önceki gün Lefkosa Rum Kaza Mahkemesine çikarilan Rus
çiftin 5 gün tutuklu kalmasina karar verilmisti.
21 Kasim 2006 HURRIYET
Evaluation Of The Property Issue
In Northern Cyprus
According to the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) legal system,
everyone, both citizens and foreigners, have the right to ownership and
inheritance of property. The rights of foreigners may only be restricted by law
in accordance with international law (Art. 13 of the TRNC Constitution). In
such cases, just compensation should be paid for any restriction or limitation
(Art. 36 of the TRNC Constitution).
In accordance with the Population Exchange arrangements of 1975, almost all
Greek Cypriots living in North Cyprus were settled in the South and Turkish
Cypriots living in South Cyprus were settled in the North. This caused cases of
dispossession from immovable properties. In order to meet certain basic social
and economic needs of the Turkish Cypriot people, Turkish Cypriot
administration allocated Greek Cypriot properties in the North to dispossessed
Turkish Cypriots via a program particularly designed for re-housing of
refugees. This arrangement aimed to strike a balance between the properties in
the North with those properties Turkish Cypriots were dispossessed from in the
South. The process of taking the Greek Cypriot properties in North Cyprus
started in 1974 in accordance with the legislation in force at that time and
turned into an expropriation by virtue of Article 159 of the TRNC Constitution.
Hence, the TRNC authorities could issue title deeds in respect to such
expropriated properties. In this respect, the TRNC legal system gives equal
treatment to title deeds issued by the TRNC authorities to such expropriated
properties as well as other properties.
Despite the fact that just compensation was foreseen to the dispossessed Greek
Cypriot property owners by the TRNC Constitution, abnormal situation in Cyprus
prevented such provisions from being implemented. In 2003, however, with the
opening of the border between North and South, a new law aimed at regulating
conditions of compensation for those dispossessed Greek Cypriot owners entered
into force. Taking further guidance from the European Court of Human Rights
(ECHR) judgments, certain changes were introduced to this compensation scheme
and today there is a special commission (Immovable Property Commission-IPC)
that is empowered to provide numerous redresses to dispossessed Greek Cypriots,
including payment of the value of their immovable properties and/or loss of use
since 1974 as well as reinstatement to some immovable properties. The
provisions of this law do not affect the acquired property rights to such
properties under the TRNC legal system since this law foresees reinstatement to
those immovable properties where the ownership or use of which has not been
transferred to any natural or legal persons.
Prior to the introduction of this new property law, the primary intention of
which is to align the TRNC legal system with international law, some Greek
Cypriots resorted to adjudication before the ECHR (against Turkey) and also to
Greek Cypriot courts in South Cyprus (against current owners of such immovable
properties in North Cyprus). Their primary allegation was the violation of
their property rights. As mentioned above, the ECHR is closely following the
IPC established in North Cyprus and indicating required conditions for this
commission to be considered as an effective domestic remedy. For more
information regarding the particular case pending before the ECHR and the
positive approach of this
TRNC PRESIDENCY 21/11/06
Hristofiasın Bağımsızlık Günü
Konuşması Üzerine Bazı Düşünceler
Güney
Kıbrıs egemen güçleri, 1 Ekimi Kıbrıs Cumhuriyetinin
Bağımsızlık Günü olarak kutluyor. AKEL Genel Sekreteri,
partisinin 3 Ekim 2006da Limasolda düzenlediği
bağımsızlık günü etkinliğinde bir konuşma
yaptı. Hristofiasın Kıbrıs sorununun dünü ve bugünü
üzerine görüşlerini, çözüme yönelik değerlendirme ve önerilerini
içeren bu konuşmanın bir özeti Yeni
Düzen gazetesinde yayınlandı. Cenk Mutlukayalı, kendi
köşesinde Hristofiasın görüşlerini tartışmaya
açtı. Hristofiasa haksızlık yapmamak için konuşmanın
tamamını AKELin internet sitesinden okudum.[1]
Bu yazıyı konuşmanın tümünü dikkate alarak yazıyorum.
Hristofiasın
Limasol konuşmasını ele alan uzun ve kapsamlı bir yazı
yazmak neden gerekti? Solcu olduğunu iddia eden kimi yazarlar
Hristofiasın konuşmalarını ve AKELin
açıklamalarını derinliğine incelemeden ve AKELin
günümüzdeki siyasi tutumunu dikkate almadan Kıbrıs sorununun
çözümünde AKELe kilit bir rol biçiyorlar. Bu ve benzeri düşünceleri
savunanlar, konuşma ve açıklamalarda aktarılan fikirleri
derinlemesine çözümlemeden, metinleri üstünkörü, yüzeysel değerlendirerek
benimsiyorlar. Onlara, böyle yaparak yanlışa düştüklerini
göstermek gerek. Onları, AKELi Kıbrıs sorununa çözüm için
mücadelede en önemli bağlaşık ilan etmeden önce, söylenen ve
yazılanları derinlemesine ve ayrıntılı
değerlendirmeye yöneltmek gerek.
Yüzeysel
değerlendirmelere dayalı, şurada federasyonu, burada siyasal
eşitliği, filan yerdeki konuşmasında en kısa sürede
çözümü savundu gibi yorumlarla AKELi Barış Neferi ilan etmek ve
Kıbrıs Türk halkının ilerici güçlerinin doğal
müttefiki olarak sunmak ciddi bir yanılgıdır. AKELin siyasi
eşitlik ya da nasıl bir federasyon konusundaki
ayrıntılı düşünceleri dikkate almadan yapılacak
yüzeysel bir değerlendirme, AKELin biçimsel söylemleriyle özde
savunduklarının birbiriyle örtüşmediğini görmeyi engeller.
İşçi sınıfının öncüsü olduğunu iddia eden
bir siyasi partinin ve onun liderliğinin ikiyüzlü ve işçi
düşmanı görüşlerini saklamaya hizmet eder.
Bu
yazının uzun tutulmasının nedeni budur. Şimdi
Hristofiasın 3 Ekim günü yaptığı konuşmayı
adım adım ele almaya çalışalım.
1 Ekimin Bağımsızlık Günü Olarak Benimsenmesi
Kıbrısın
İngiliz sömürgesi olduğu dönemini sona erdiren ve Türkiye, Yunanistan
ile İngilterenin garantörlükleri altında Kıbrıs Türk ve
Rum halklarının (yüzde yüz olmasa da) siyasal eşitliğinin
ifade edildiği, coğrafi temele dayanmayan bir tür federal yapıya
sahip (üniter olmayan) Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960da
ilan edildi. Dolayısı ile eğer bir
bağımsızlık günü benimsenecekse, o günün sömürge
yönetiminin sona erdiği 16 Ağustos olması beklenir.
1 Ekimin
nereden çıktığı ise belli değildir. İddia
edildiğine göre Ağustos ayı çok sıcak olduğu ve
halkın yığınsal katılımını
etkilediği için kutlamaları sıcakların
azaldığı Ekime çekmişler! Kıbrısın en
sıcak dönemi olan Temmuz ayının ortasında 1520 Temmuzu protesto
için gösteriler, törenler düzenleyen bir yönetimin, sıcakları bahane
göstermesi son derece saçmadır.
Bağımsızlık
Gününün 16 Ağustos yerine 1 Ekime alınmasının
altında başka bir anlayış yatmaktadır. En başta,
16 Ağustos 1960 tarihinde ilan edilen bağımsız devletin,
iki halkın ortaklık devleti olduğu gerçeğinin halkın
bilincinden silinmesi amaçlanıyor.
Hatırlanacağı
gibi Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasının hemen
ardından, devletin ortaklık devleti olma karakterini ortadan
kaldırmaya yönelik anayasa değişikliği önerileri gündeme
gelmişti. Anayasa değişikliği önerileri aslında
bugünlere gelineceğinin habercisiydi. Anayasa değişikliği
tartışmaları, Kıbrıslı Türkler arasında
savunma psikolojisinin ön plana çıkmasına neden oldu. Bu gelişme
içinde TMT güçlendi, Kıbrıslı Türkler arasında güç
topladı.
Elbette
TMT de, kuruluş amacıyla tutarlı olarak, anayasa
değişikliği girişimi ile girileceği kesin olan kaos
ortamından yararlanmak istiyordu. 21 Aralık 1963 günü
karşılıklı küçük provokasyonlarla başlayan
çatışmalar, Rum hâkim sınıflarının
düzenlediği bir faşist darbe girişimi ile kısa sürede
Kıbrıs Cumhuriyetinin tümüyle ele geçirilmesi ve devlette ortak olan
Kıbrıslı Türklerin devlet organlarından tasfiye edilmesine
yol açtı.
Zorunluluk Doktrini ile Ortak Devletin Gaspı
Birleşmiş
Milletler (BM) bu faşist darbenin ardından ülkeye yayılan
çatışmaları durdurmaya yönelik olarak Kıbrısa bir
Barış Gücü göndermeye karar verdi. Barış Gücü gönderme
kararının uygulamaya konabilmesi için Kıbrısta yasal bir
otoritenin var olduğunun kabul edilmesi gerekiyordu. BM, Barış
Gücünün yasal zeminini hazırlamak amacıyla. 4 Mart 1964te
Zorunluluk Doktrini kararını kabul etti.
BM,
Barış Gücü konusundaki kararını yürürlüğe koyabilmek,
yani iki halkın arasındaki sıcak çatışmaları
durdurabilmek ve yeniden parlamasını engelleyebilmek adına, o
günkü, yani faşist darbe ile ele geçirilmiş olan Kıbrıs
Cumhuriyetini zorunlu olarak adanın tümü adına yasal otorite olarak
kabul etti.
Yani
BMin, adaya asker gönderebilmek için bulduğu yasal kılıf, Rum
yönetimini zorunlu olarak adanın tümünün yasal otoritesi kabul etmek
oldu. Bu yönetimin 1964 Martından günümüze dek tüm Kıbrıs
adına yasal iktidar olarak kabul edilmesinin altında yatan gerçek
budur.
Kıbrıs
sorununun çözülmeden süregitmesinin ve Rum hâkim
sınıflarının Kıbrıs Cumhuriyeti adı
altında adanın tümü üzerinde egemenlik kurma çabasını
sürdürebilmesinin altında yatan en önemli etken, bu 1964 Zorunluluk
Doktrinidir. Bu doktrin, zorunluluk adı altında devletin, Rum hakim
sınıflarının devletine dönüşmesinin sözde yasal
gerekçesini oluşturdu. 4 Mart 1964 tarihli bu anti-demokratik Zorunluluk
Doktrini, Kıbrıs sorununun dış müdahaleler temelinde
bugünlere kadar uzamasına yol açtı. Adada yaşayan iki halka da
büyük acılar yaşattı ve Rum hakim sınıflarına büyük
yarar sağladı.
Bu
kararın ardından BM Barış Gücü adaya geldi ve çok
sınırlı bir çerçevede iki halk arasında bazı
çatışmaları engelleme işlevi gördü. Öte yandan BM
Barış Gücü, Kilisenin başını çektiği Rum egemen
güçlerinin, zorunluluk doktrini kararının ardından adada
yaklaşık 3,5 yıl süren bir faşist terör dönemine öncülük
etmesine de nesnel destek sağladı.
Demokrasi Yerine Faşizm
Faşist
terör dönemi Kıbrıslı Türkler üzerine bugün hala uygulanmakta
olan insanlık dışı tecrit politikasının da
başlangıcı oldu. Şovenizmin doruğa
çıktığı, faşist güçlerin her tür baskı ve
şiddet eylemine başvurma özgürlüğünün olduğu bu dönem
Kıbrıs tarihine bir kara leke olarak geçti.
Faşist
terör dönemi, Kıbrıs Türk halkını teslim alamadı.
Ancak binlerce Kıbrıslı Türkün zorunlu göçüne ve
Kıbrıslı Türk nüfusun bir kaç bölgede
yoğunlaşmasına yol açtı.
Anayasa
değişikliği tartışmaları,
karşılıklı provokasyonlar ve ardından bir faşist
darbe ile iktidarın gasp edilmesi, Kıbrıslı Türkler
arasında sağcı bir liderliğin güç kazanmasına yol
açtı. Bu liderliğin, faşist teröre karşı korunma
güdüsünden yararlanarak Kıbrıs Türk halkını milliyetçi bir
içyapıda örgütlemesine olanak sağladı. Halkı
anti-demokratik ve gerici uygulamalara ses çıkaramaz hale getirdi.
Kıbrıs
Rum hâkim sınıflarının bu 3,5 yıllık faşizm
denemesi, Kıbrısta kapitalist gelişmenin önündeki engelleri
temizleyip, bu gelişmeyi hızlandırma işlevini gördü. Bunun
yanı sıra, ortaklık devletini Kıbrıs Rum devletine
dönüştürme; Kıbrıs Rum halkını gerici ve şoven bir
yapı içinde örgütleme işlevi de gördü.
1967
sonlarına doğru ekonomik patlama ile faşist terör dönemi
çözüldü. Bu süreç 1974 yılı Temmuz ayındaki faşist Yunan
darbesine kadar sürdü.
Hızla
gelişen kapitalizm, Kıbrıs Türk halkının Rum hâkim
sınıfların devletine asimile edilmesi sürecini de
başlattı. Her ne kadar
küçük özerk bölgelerin varlığı sürse de, yani o bölgelerde
Kıbrıs Rum devleti tam hâkimiyeti sağlayamamış olsa
da, ekonomik gelişme bu küçük direniş noktalarını
hızla çözülmeye zorluyordu.
74
olayları gündeme gelmeseydi, belki de bu ekonomik gelişme asimilasyon
sürecini belirli bir süre içinde tamamlayacaktı. Bu sürecin
tamamlanmasıyla Kıbrıs Türk halkı azınlık statüsü
altında, bazı kültürel hakları tanınmış olarak, 4
Mart 1964 Zorunluluk Doktrini uyarınca yasal otorite olarak tanınan
Kıbrıs Cumhuriyeti içinde asimile edilmiş olacaktı.
Hangi Kıbrıs Cumhuriyetinin
Bağımsızlığı
Kutlanan
bu bağımsızlık günü aslında 1960 Cumhuriyetinin
değil, 1963 Aralığı ile başlayan provokasyonlarla Rum
hâkim sınıfları tarafından gasp edilen devletin
bağımsızlık günüdür. Biz bu devlete 1964 Kıbrıs
(Rum) Cumhuriyeti diyoruz.
Bu
bağımsızlık günü kutlamalarının 1960
Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgisi yoktur. Bu devlet 1964te ortadan
kalktığı için olsa olsa 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti için
bir Anma Günü yapılabilir.
Rum hâkim
sınıflarının, onların büyük ve güçlü
bağlaşığı AKELin ve o örgütün Genel Sekreterinin bu
gerçekle yüzleşebilecek cesareti yoktur.
Hristofias,
Rum hâkim sınıflarının çıkarlarına yönelik olarak
devletin ortaklık karakterini ortadan kaldırmak üzere
başlatılan anayasayı değiştirme girişiminin, 1963
Aralığında toplumlar arası çatışmaların
başlamasına; devletin Rum hâkim sınıfları
tarafından ele geçirilmesine; binlerce Kıbrıslı Türkün
zorla göçe uğratılmasına ve 3,5 yıllık bir terör
dönemine yol açmasına hiç değinmiyor.
Tam tersine,
Hristofias usta manevralarla böyle bir dönemin
yaşandığını unutturmaya çalışıyor.
196374 döneminde bir tek Kıbrıslı Türk öldürülmedi diyen ve
bu görüşünü dünyaya kabul ettirmeye çalışan Papadopulosu
demokrasi şampiyonu gösterip, AKEL tabanının da desteği
ile Kıbrıs Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayarak
Kıbrıs Rum halkını da aldatmanın bedelini ödemekten
kaçınıyor.
Hristofiasın 1960 Öncesi Sömürgeciliğe Karşı
Mücadeleyi Değerlendirmesi
Hristofias
konuşmasının bağımsızlık öncesi döneme
ilişkin değerlendirmesinde şöyle diyor:
Halkımızın özgürlüğe
ulaşmasının yolu uzun ve çetindi. Sömürgecilerin
Kıbrısa ayaklarını bastıkları ilk andan
itibaren, Kıbrıs halkı yabancıların boyunduruğunu
üzerinden atmak için mücadele etti. Tarih bilgisinden yoksun bazılarının,
halkımızın özgürlük mücadelesini sadece 19551959
yılları arasında ve sadece bir örgütün çerçevesi içerisinde
sınırlamaya kalkışmaları halkımızı
aşağılamaya yönelik bir tutumdur.
Kıbrıs halkının özgürlük için
verdiği mücadelelerde Kıbrıs Solunun katkısı
belirleyici öneme sahipti. Bu nedenle de, bu akşamki etkinlik sadece 1
Ekime değil, ayni zamanda KKP-AKELin 80. yılına
adanmaktadır. AKEL, halkımızın sömürgeciliğe
karşı mücadelesine damgasını vurmuştur. Daha
sonrasında da yabancı komplolar ve aşırı
sağın hain faaliyetleri karşısında
Kıbrısın bağımsızlığının
savunulması mücadelelerinde AKEL en ön safta yer almıştır.
İkinci Dünya Savaşından müttefik güçlerin
galip çıkmasının ardından sömürgeciliğe
karşı mücadeleler tüm dünyada yoğunlaşmıştır.
Kıbrısta da bu yaşandı. Binlerce Kıbrıslı
İkinci Dünya Savaşı sırasında antifaşist güçler
safında gönüllü olarak yer aldılar. AKELciler antifaşist
silahlı güçlere örgütlü ve bilinçli olarak katıldılar ve
savaştılar. Kıbrıslılar savaşın sonunda ve
Hitler faşizminin çökertilmesinin ardından kendi
kurtuluşlarının da gelmesini bekliyordu. Ancak sömürgecilerin
beyanlarının ve sözlerinin karşılığı
olmadığını çok çabuk kavradılar ve böylece
savaşı izleyen yıllarda Kıbrısta da
sömürgeciliğe karsı mücadele yükseldi.
Kıbrıs halkının
karşısında çok güçlü ve sinsi bir düşman vardı:
Sömürgeci Britanya imparatorluğu. Kıbrısın jeo-stratejik
konumu mücadelemizin koşullarını daha da zor hale getiriyordu.
Bunların yani sıra, soğuk savaşın uluslararası
alanda yarattığı koşullar ve Yunanistandaki iç
savaşın etkileri durumu daha da zorlaştırıyordu.
AKELin ısrarla dile getirdiği gibi,
Kıbrıs halkının bütün güçlerini birleştirerek, güçlü
silahı olan birliği ile tüm bu zorlukların
karşısına çıkabilmesi gerekiyordu. Ancak birlik
silahını değerlendirmeyi başaramadık. Sağ
liderliğin tutumu nedeniyle halk güçleri sonuna kadar bölünmüş bir
durumda kaldılar. Bazı çok kısa dönemler dışında
Sağ-Sol ilişkileri hep gergin oldu ve hatta bazı zamanlarda iç
savaşın eşiğine kadar götürecek noktaya geldiler. Ayni
zamanda Sağ liderlik Kıbrıslı Türkleri tamamen küçümsedi ve
yok saymak istedi.
Sömürgeciliğe karşı mücadelenin en kritik
zamanında ilk toplumlar arası çatışmalar başladı.
Sağın liderliğinin silahlı mücadele
yolunu seçmesi büyük hataydı ve bunun sonuçları yaşandı.
Başarıya ulaşacak bir silahlı mücadelenin
koşulları Kıbrısta yoktu. Tam aksine yapılması
gereken, kitlesel siyasal mücadelenin yoğunlaştırılması
ve halkların anti sömürgecilik hareketiyle bağlantılı
olarak Kıbrıs sorununun
uluslararasılaştırılması idi. Silahlı mücadele,
bazı kahramanca anlarına rağmen, maceralara ve çıkmazlara
götürdü. AKELin öngörüleri ve 1955ten itibaren yaptığı
değerlendirmeler haklı çıktı. Emperyalizm, Zürih ve Londra
Anlaşmalarını Kıbrısa dayatmak için bu
çıkmazları kullandı.
Adamızda emperyalist mevcudiyeti kalıcı ve
bağımsızlığı yaralı kılacağı
için, Kıbrısı garantör güçlerin askeri varlık bulundurma
ve müdahale hakkı koşulu altına sokacağı için ve
halkımıza antidemokratik bir anayasayı dayatacağı için
Zürih Anlaşmasını imzalamamasını AKELin Makaryosa
önerdiğini hatırlatmak istiyorum.
Bu uzun
alıntıdaki fikirleri alt alta sıralayarak Hristofiasın
sömürgecilik dönemine ilişkin değerlendirmesini ve AKELin tutumunu
anlamaya çalışalım.
Hangisi Gönüllü Anti-Faşist?
Önce
Hristofias, sömürgeciliğe karşı mücadele, sömürgecilerin adaya
ayak bastığı günden itibaren başlıyor diyerek,
sömürgeciliğe karşı mücadeleyi, söz yerinde ise Hazreti
İsanın dönemine götürüyor! Daha sonra bunu, İkinci Dünya Savaşı
sonrasında sömürgeciliğe karşı mücadelenin dünya
çapında yükselmesine bağlıyor.
Ne var ki
Hristofias, İkinci Dünya Savaşını ve sonuçlarını
işçi sınıfı ya da emekçi halk bakış
açısından değerlendirmiyor. İkinci Dünya
Savaşını, Hitler faşizmine karşı bir
anti-faşist savaş olarak gören basmakalıp önyargıyla
değerlendiriyor. Böylece İkinci Dünya Savaşının
emperyalist doğasını gizliyor. Bu savaşın bir
emperyalist paylaşım savaşı, dünyanın büyük güçler
arasında yeniden paylaşılması olduğunu unutturuyor.
Hristofias,
bu aldatmacaya boşuna başvurmuyor. Hristofias bu aldatmaca ile
İkinci Dünya Savaşına İngiliz ordusu saflarında
gönüllü katılan tüm Kıbrıslıları bir anda
anti-faşist ilan ediveriyor! Böylece 1936da İspanya İç
Savaşında Uluslararası Tugaylara gönüllü katılıp
Cumhuriyetçi saflarda dövüşen; Yunanistan İç Savaşında sol
güçlerin savaşında gönüllü yer alan ve bu uğurda
hayatlarını kaybeden Kıbrıslı ilericilere
haksızlık ediyor.
Emperyalist
paylaşım savaşına gönüllü olarak katılanlarla,
İspanya ve Yunanistan iç savaşlarına gönüllü olarak
katılanları birbirine karıştırmak basit bir
yanılgı değildir. Bu, bilinçli olarak olayları
çarpıtmaktır.
Enosis Hedefi Gizlenebilir mi?
Hristofias,
emperyalist ittifak cephesinin sözlerine aldanarak bu savaşta yer
aldıklarını, ama savaşın sonunda emperyalist güçlerin
sözlerini tutmadığını, bunun üzerine sömürgeciliğe
karşı mücadeleyi başlattıklarını söylüyor.
Hristofias
burada da kavramları birbirine karıştırıyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle Yunanistanda gericiliğin
İç Savaştan galip çıkmasının ardından
başlatılan sömürgeciliğe karşı mücadelede hedef,
Yunanistanla birleşmeydi. Hedef Enosisti.
Yunanistanın
Osmanlı İmparatorluğundan
bağımsızlığını kazanması öncesinde
Yunan bağımsızlık mücadelesine damgasını vuran
akım, Büyük İskenderin İmparatorluğunu yeniden kurma
hayali ya da günlük dildeki Megalo
İdea fikriydi. Bu fikir Osmanlı döneminde Kıbrıs
Rumları arasında da taraftar bulmaya başlamıştı
ve Yunanistanla birleşme, Enosis,
fikrinin temelleri Megalo İdeada
yatıyordu.
Osmanlıdan
sonraki İngiliz egemenliği döneminde Kıbrısta
sömürgeciliğe karşı mücadele, Kıbrısta yaşayan
iki halkın özgürlüğü temelinde bağımsız bir Cumhuriyet
için ortak bir mücadele olarak yükselmedi. Sömürgeciliğe karşı
mücadelede belirleyici olan Kilisenin Yunanistanla birleşme hedefiydi.
Bu çok önemlidir, çünkü Kilise, Cumhuriyet öncesi dönemde Kıbrısta
en büyük toprak sahibi ve çeşitli alanlardaki yatırımları
ile en büyük kapitalistti. Kapitalist gelişmeyi temsil eden Kilisenin bu
hedefi sömürgeciliğe karşı mücadelenin belirleyici hedefi oldu.
Hristofiasın
sömürgeciliğe karşı mücadeleye komünistlerin damgasını
vurduğu iddiası gerçeklerle örtüşmüyor. Sömürgeciliğe
karşı mücadelede AKELli komünistlerin kilisenin, yani
Kıbrıs egemen sınıfının, ortaya koyduğu
görüşlerin kuyrukçuluğunu yaptığı ortadayken, bu iddia
gerçekleri çarpıtmaktır.
Hristofiasa
komünistler sömürgeciliğe karşı mücadeleye damgalarını
nasıl vurdular diye sorulmaz mı? 1950de Kilisenin önderliğinde
yürütülen plebisit sürecine, yani halktan toplanan imzalarla Kıbrıs
halkının (Kıbrıs Rum halkının) Yunanistanla
birleşme yönünde iradesini beyan etmesi sürecine, en aktif katılan ve
çalışan güç AKEL olmuştu. O dönemin AKEL Genel Sekreteri
bildirgeye imzalayan ilk on kişiden birisiydi.
Unutmayalım,
bu dönemde AKELin damgasını vurduğunu iddia ettiği
mücadelenin hedefi, iç savaşta komünistlerin yenik düştüğü ve
gericiliğin erkte mutlak hâkimiyet sağladığı,
gericiliğin kalesi haline gelmiş Yunanistanla birleşmeydi.
Enosis Dayatması, Taksim Projesini
Güçlendirdi
Plebisitin
sonuçları uluslararası kamuoyunda kabul görmeyince sömürgeciliğe
karşı mücadele yeni bir aşamaya dönüştü. Yunanistanla içli
dışlı Rum hakim sınıfları, plebisitle elde
edilemeyen sonucu silahlı mücadele ile sağlama stratejisini
uygulamaya koydu. Bu mücadeleyi de Yunanistan devletinin gizli güçleri ile
Kilise birlikte örgütledi ve EOKA örgütüyle eylem başlattı.
İngiliz
sömürge yönetimine karşı yürütülen bu mücadele, Kilise, Elen
şovenizmi ve Yunanistanla birleşme hedefi doğrultusunda
yürütüldüğü için kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk
halkını yok sayan bir tutumla gelişti. Bu dönemde
sömürgeciliğe karşı mücadelede hedefinin Yunanistanla
birleşme olması, Kıbrıslı Türkler arasında,
azınlık olarak Yunanistanla birleşmek yerine İngiliz
mandası altında kalmak ya da Türkiye ile birleşmek fikrini ve bu
yöndeki eylemleri ve örgütlenmeleri güçlendirmeye başladı.
EOKAnın
kuruluşu, Türk milliyetçiliğinin harekete geçmesini
hızlandırdı ve kısa süre içerisinde Türk
Genelkurmayına bağlı Özel Harp Dairesi eliyle TMT örgütlenmesine
başlatıldı. TMTyi kuranlar daha sonra yazdıkları
anılarında, Özel Harp Dairesinin TMT örgütünü kurmasındaki
amacın, İmparatorluğun kaybettiği topraklarının
tümünü, olmazsa bir bölümünü geri alma projesi olduğunu
açıkladılar.
EOKAnın
silahlı mücadeleyi başlattığı süreçte AKEL
Kıbrıs sorununun silahlı mücadele ile değil,
uluslararası platformlara taşınarak görüşmelerle
çözüleceği tezini ileri sürdü. Dikkat edilirse bu tez, Yunanistanla birleşme
hedefini dışlayan, buna almaşık olarak öne sürülen bir tez
değildi.
Garantörlük Üzerine Spekülasyonlar
Sonuçta,
uluslararası güçlerin önerileriyle bir çözüme doğru ilerlemeye
başladı. Londra, Zürih, vb, anlaşmaları ile sömürge dönemi
sona erdi. Üç ülkenin bağımsızlığını garanti
ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Bu ülkelere verilen
garantörlük hakları yeni cumhuriyetin kuruluş
antlaşmalarına dâhil edildi. Yeni Cumhuriyetin bağımsızlığının
garantörü ülkelerden İngilizlere iki egemen üs bölgesi verilirken,
Türkiyeye 650 asker, Yunanistana da 950 asker bulundurma hakkı, yani bu
iki devlete de küçük birer üs sağlanarak İngiliz sömürge dönemi sona
erdi.
Hristofias,
Cumhuriyeti kuran bu anlaşmaları emperyalist müdahale olarak
yorumluyor ve Cumhuriyetin anayasasının anti-demokratik olduğunu
belirtiyor. Bu nedenle yeni cumhuriyete karşı olduklarını,
garantörlük haklarına karşı çıktığını
söylüyor.
Kurulan
Cumhuriyetin iki halkın siyasal temsiline dayalı bir ortaklık
devleti olduğundan hiç söz etmeyen Hristofias burada da açık
düşüyor. Cumhuriyete karşı çıkışlarının
gerçek nedenini gizlemeye çalışıyor. AKELin anayasayı
demokratik bulmayışının gerçek nedeni bu belgenin, iki
halkın tam olmasa da siyasal eşitliğine dayalı
olmasıdır.
Limasol
konuşmasında Kıbrıs sorununa bulunacak bir çözümde
garantörlük haklarının kaldırılmamasının da kabul
edilebileceğini söylüyor, yani kalkmasa da olur diyor. AKELin 2004
yılında yapılan referandumda Annan Planının
reddedilmesi için öne sürdüğü gerekçelerin en önemlilerinden biri
garantörlük ve müdahale hakkıydı. Bu gerekçenin, asıl
hedeflerini perdelemek için kullanıldığı Limasol
Konuşması ile açıkça ortaya çıkmıştır.
Garantörlük hakları konusu Hayır oylarını güçlendirmek
için özellikle abartılarak kullanıldı, ama son konuşmasıyla
Hristofias bu konuya aslında çok önem vermediklerini ortaya koyuyor.
Halkın Birliğini Sağlamak
Hristofias,
60 öncesi dönemi değerlendirirken halkın birliğini
sağlayamadıklarından söz ediyor. Halkın birliği
derken, her şeyden önce iki halkın var olduğunu kabul etmek
gerekir. Mücadelenin hedefi de iki halkın sömürgecilikten kurtuluşu
ve ortaklık devleti kurması olarak belirlemek gerekirdi. Bunları
yapmadan halkın birliğinden konuşmak, aslında
Kıbrıs Türk halkını yok saymak değil midir?
Halkın
(yani Kıbrıs Rum Halkının) birliği ile
amaçladıkları hedef ise Yunanistanla birleşmeydi. Plebisit
yapıldığı zaman bu birlik nerede ise yüzde yüze yakın
bir destekle sağlandı. Ancak plebisit Yunanistanla birleşme
amacını gerçekleştirmeye yetmeyince, yöntem üzerine ortaya
çıkan taktik ayrılıklarla bu birlik bozuldu. AKELin
taktiği; sorunu uluslararası platforma taşımak,
EOKAnın taktiği ise silahlı mücadeleye girişmek oldu. Ama
amaç hep aynı kaldı Enosis!
Hristofias,
bu dönemi değerlendirirken hedefin yanlışlığından
söz etmiyor. Hristofias, yöntemin yanlışlığından, yani
silahlı mücadelenin yanlışlığından söz ediyor.
Hristofiasın 19601974 Dönemi Değerlendirmesi:
Hristofias,
1959 yılına gelindiğinde yürütülen silahlı mücadelenin
olumsuz bir sonucu olarak uluslararası müdahalenin
arttığını ve Kıbrısa Londra-Zürih
anlaşmalarının dayatıldığını söylüyor.
AKELin o
zamanki taktiği, soruna çözüm bulmak için en doğru yöntem olan
mücadeleyi, yani Kıbrıs Türk halkı ile Kıbrıs Rum
halkının özgür bir gelecek için ortak çıkarlarının
temsil edileceği bir zeminde mücadeleyi öne çıkartmıyordu. Tam
tersine, çözümün adresi olarak uluslarası platformu seçmişlerdi.
Hristofiasın,
bu seçimle uluslararası müdahaleyi çağıran bir rol
oynadıkları gerçeğini gizlemeye çalışması
boşunadır. Dış karışmaların sorumluluğu
tümüyle silahlı mücadeleye bağlaması da yersizdir.
Hristofias,
AKELin o dönemde Makariosa Londra ve Zürih antlaşmalarını
kabul etmemesini önerdiğini, bu yolla kurulacak yeni cumhuriyete
karşı olduklarını söylüyor.
Hristofiasın
söylemeyi unuttuğu şey, sözünü ettiği dönemde Makariosun
yanında EOKAnın siyasi kanadının lideri olan (daha sonra,
2003 yılında AKELin tam desteği ile Cumhurbaşkanı
seçilecek olan) Papadopulosun durduğudur. Papadopulos da Makarios ve AKEL
gibi iki halkın temsil edileceği bir ortaklık devletine
karşıydı.
Siyasi Eşitlik Tanımamada Birleşenler
Hâkim
güçlerin temsilcilerinin Zürih ve Londra antlaşmalarına
karşı çıkmalarının altında yatan esas etmen,
kurulacak Kıbrıs Cumhuriyeti iki halkın bir tür siyasal
eşitliğine dayanmasıydı. Bu devlet üzerinde
Kıbrıs Rum hâkim sınıflarının mutlak
egemenliğinin olmamasıydı. Annan Planını reddederken
gözlerinden yaşlar akarak, ben devlet aldım, toplum teslim etmem
diyen Papadopulos, o dönemde de iki halkın siyasal eşitliğine
dayalı birleşik bir Kıbrıs devletinin kuruluşunu
öngören çözümü kabul etmemişti.
Dolayısı
ile Hristofiasın partisinin Papadopuloslarla dostlukları ve ortak
mücadele zeminleri o yıllara dayanmaktadır.
1960
Cumhuriyetinin kurulmasından kısa bir süre sonra, bu Cumhuriyet
işlemiyor diyerek başta Makarios anayasanın
değiştirilmesini gündeme getirdi. Anayasa değişikliği
önerilerinin özü, Kıbrıslı Türklerin temsilini azınlık
statüsüne düşürerek Rum hakim sınıflarının devlet
üzerinde mutlak hâkimiyetini sağlamaktı. 21 Aralık
çatışmalarını denilen barut fıçısını
ateşleyen, Rum hakim sınıflarının devlet üzerinde
mutlak hâkimiyet sağlama çabalarıydı.
Hristofias,
baştan Kıbrıs Cumhuriyetinin kurulmasına
karşıydık, ama daha sonra Cumhuriyetin olumlu
unsurlarını dikkate alarak
bağımsızlığının öne
çıkarılması hedefiyle desteklemeye başladık diyor.
AKELin bu desteği, Makariosun Anayasayı değiştirme girişimiyle
bağlıdır.
Hristofias,
hem Makariosun, hem de demokratik güçlerin bu dönemde hatalar
yaptığından, ancak asıl hatayı EOKA ve sağcı
güçlerin yaptığından söz ediyor. Makariosun ve demokratik
güçlerin hatalarını, sağcıların aşırı
istemlerine, yani iç güçler etmenine bağlıyor. Ama 1974
olaylarının en önemli nedeni olarak emperyalist dış güçlerin
müdahalelerini görüyor.
Yayılmacı Emeller Yalnız Türkiyede mi Var?
Hristofias,
dış güçlerin müdahaleleri derken, dış güçleri emperyalizm,
NATO ve Türkiyenin yayılmacı eğilimleri olarak sayıyor,
ancak bu güçler arasında Yunanistandan nedense hiç söz etmiyor,
Yunanistanın yayılmacı niyetlerine değinmiyor!
Hristofias,
Makariosun Bağlantısız Ülkeler diye bilinen topluluğa
üye olmasını bağımsızlıkçı çizgi izlemek
olarak yorumluyor ve AKELin de bu çizgiyi desteklediğini söylüyor. Bu
görüş de irdelenmelidir.
Kıbrıstaki
faşist terör dönemi, 1967 sonlarında ekonominin kendi ayakları
üzerinde doğrulmasıyla çözülmeye başlıyor. Faşişt
terör döneminin ardından Kıbrısta ekonomik patlama dönemi başlıyor.
Faşist dönemden ekonomik olarak güçlenerek çıkan Kıbrıs Rum
burjuvazisi bu yeni dönemde hem kendi pazarını örgütlüyor ve hem de
dünya pazarına açılmaya başlıyor.
Aynı
yıllarda Avrupada ciddi bir ekonomik kriz baş gösteriyor. Bu kriz temelinde sınıf
mücadelesi keskinleşiyor. Emperyalist güçler, süper karlar ve daha fazla
sermaye ihracı ile bu krizi kısa sürede aşıyor. Yunanistan
ve Türkiye ise diğer orta gelişmiş ülkeler gibi
paylaşılmış dünyada kendi ekonomik krizlerini
aşabilecek süper karlar sağlayamadıkları için ülke içindeki
sömürüyü yoğunlaştırmaya yöneliyorlar.
Bu ülke
içinde ekonomi-dışı şiddetle hak ve özgürlüklerin
budanmasını gerektiriyor. Bunun yanında dışarıya
açılma ve yeni pazarlar elde etme ile eski nüfuz bölgelerini yeniden
işgale girişme, vb, gibi yöntemler öne çıkıyor.
1970li
yıllar orta derecede gelişmiş ülkelerin kendi krizlerini
engellemek için emperyalistleşme siyasetlerini öne
çıkardıkları bir dönemdir Dışa yönelik
emperyalistleşme siyasetleri, ülke içinde kapitalist gelişmenin önündeki
engelleri zorla temizleme siyasetleriyle bağlıdır. Hemen
hepsinde askeri faşist darbeler görülmüştür. Kimisinde darbeler
kısa sürede işlevini tamamlayarak geriye çekilmiş, kimisinde ise
yıllarca süren faşist diktatörlük dönemlerine yol
açmıştır.
O dönemde
Kıbrıstaki erk mücadelesinin, Makariosun temsil ettiği
Kıbrıs sermayesi ile Yunan hakim sınıfları
arasındaki kavganın altında yatan neden, Makariosun
anti-emperyalist olması değil, Kıbrıs pazarına kimin
hakim olacağı kavgasıdır.
19601974
dönemi değerlendirmesini yapan (bu değerlendirmeye ilişkin
görüşlerini yukarıda anlatmaya çalıştık) Hristofias,
sonunda Yunanlı generallerin eliyle bir darbeye, ardından da uygun
koşulları bekleyen Türk işgaline yol açtı ve ada bölündü
diye yorumluyor. Ancak Hristofias,
1964 faşist darbe girişiminden; ortaklık devletinin zor
kullanımıyla Rum Hakim sınıflarının mutlak
hâkimiyetine geçirilmesinden; zorunluluk doktrini uyarınca
iktidarın yeni sahiplerinin çıkarları doğrultusunda 1960
Anayasasında değişikliklerin yapıldığından
ve 1974 yılı 15 Temmuz Darbesi öncesine gelindiğinde mevcut
Kıbrıs Cumhuriyeti ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin isim
benzerliği dışında bir ilgisinin
kalmadığından hiç mi hiç söz etmiyor.
Hristofiasın 1974 Sonrası Değerlendirmesi
Hristofias,
Kıbrıs sorununun özünü, 1974 faşist Yunan darbesi ve ardından
Türkiyenin askeri müdahalesinin yol açtığı sorunların
oluşturduğunu söylüyor.
Türk
müdahalesi ile Kıbrıs bölünmüş; adanın nerede ise yüzde
36sı işgal edilmiş; 160 bin dolayında
Kıbrıslı Rum işgal bölgesinin sınırları
dışına itilmiş ve göçmen konumuna düşmüştür.
İşgal güçleri Rumların bıraktığı mal ve
mülkleri yağmalamış; işgal bölgesine Türkiyeden nüfus
taşıyıp Kıbrısın demografik yapısını
bozmuş ve bu taşıma nüfusla Kıbrısta kendi
siyasetinin geleceğini garanti altına almıştır.
Adanın işgal bölgesine yaklaşık 35 bin asker
konuşlandırılmıştır. Bu yolla işgal
bölgesinin fiili kontrolü Türkiyenin eli altına
alınmıştır.
Hristofiasın
Kıbrıs sorunun özü olarak gördüğü yukarıdaki bu durum
değerlendirmesi, Kıbrıs Rum hakim
sınıflarının bakış açısından
yapılmıştır. Rum hâkim sınıfları
açısından Kıbrıs sorununun özü, elbette ki adanın
yüzde 36lık bölümünün bir sınırla ayrılması ve bugün
KKTC denilen bu bölüm üzerinde Kıbrıs Cumhuriyetinin etkin ve fiili
kontrolünün olmamasıdır.
O
sınıfa göre ana hedef, işgalin sona ermesi; işgalin yol
açtığı sonuçların ortadan kaldırılması;
adanın yeniden birleştirilmesi, yani 1974 öncesi statükonun yeniden
kurulması, yani 1964 Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin adanın
egemen gücü olarak tesisidir.
74 askeri
müdahalesinin uluslararası arenada yarattığı ortamın
da etkisiyle yapılan ekonomik ve siyasi desteklerin de etkisiyle kısa
sürede toparlanma sağlandı ve Güney Kıbrıs ekonomisi
1980lerde hızla ilerlemeye başladı. Sovyetler Birliğinin
yıkılmasının ardından Rus sermayesi ve bazı eski
sosyalist blok ülkelerinden Güneye milyarlarca dolarlık kara para
aktı. Sonra bu fonlar eski sosyalist blok ülkelere sermaye ihracı
olarak geriye döndü. Bugün Güney Kıbrıs Cumhuriyetinin Rusya Cumhuriyetinde dolaylı ya da
doğrudan yatırımı yaklaşık 23 milyar dolar
tutarındadır. Diğer eski sosyalist blok ülkelerinde de toplam
35 milyar dolar civarında yatırıma sahiptir.
Bunların
yanında kıyı bankacılığı (Off-shore Banking) ve benzeri mali
hizmetlerden sağlanan girdilerle, 1968lerden itibaren gelişen
Kıbrıs ekonomisi, işgalin getirdiği yıkımın
ardından toparlanıp 1520 yıllık süreçte emperyalist bir
güç haline gelmiştir.
Bu nedenle
Rum hakim sınıfları, Kıbrıs sorununu emperyalist
hegemonya anlayışı içerisinde çözmeye çalışıyor.
Ne yazık ki Hristofias da bu emperyalistleşen egemen
sınıfın çıkarlarının temsilcilisi olarak
konuşuyor.
Hristofias,
74 askeri müdahalesinin dayatması ile iki bölgeli, iki toplumlu federasyon
tezini benimsemek zorunda bırakıldıklarını söylüyor.
Türkiye ise en başından beri federasyona değil, konfederasyona
dayalı bir çözümü dayatmaya çalıştığını; bu
tezini güçlendirmek için müttefiklerini yanına alıp uluslararası
arenada tezinin kabul görmesi için uğraştığını
söylüyor. Türkiye, tezini güçlendirmeye çalışırken esas olarak
bir noktayı kullanıyor; bu da siyasal eşitliktir diyor. AKEL,
Papadopulos ve Rum Ulusal Konseyi siyasal eşitlik konusunu BMin kabul
ettiği anlamda kabul eder ve uygulamak isterken, Türk tarafının
siyasal eşitliği federal olmayan iki ayrı devlet kurulması
için kullandığını söylüyor.
Siyasal Eşitliğin Karşıtı Zorla Asimilasyondur
Hristofiasa
göre siyasal eşitlik nüfusa orantılı olmalıdır, yani
her iki toplum devlette nüfusuna göre temsil edilmelidir. Yani Hristofiasa
göre devlette eşit siyasal temsil, iki ayrı devlet demektir. Ancak
Güneyin ABye girmesiyle, ABnin karar organlarında 750 bin kişilik
nüfusuyla, örneğin, 80 milyonluk nüfusa sahip Almanya ile eşit
düzeyde siyasal temsil hakkına sahip olduğundan bahsetmiyor.
Örneğin, Avrupa Birliği 26 Aralık 2004 tarihinde Kuzey
Kıbrısa yönelik tecritlerin kaldırılması için
oybirliğiyle aldığı kararı, karardan beş gün
sonra AB üyesi olan Kıbrıs Rum yönetimi karşı çıktığı
için yürürlüğe koymadığını unutuyor.
Nüfusa
göre temsil ilkesi geçerli olsa Kıbrısın AB içinde değil
söz sahibi olmak, sinek kadar bile vızıltısı çıkamaz.
Hristofiyas, AB içinde siyasal eşitliğe dayanan temsili savunuyor,
ancak Kıbrısta kurulacak bir birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine
geldiği zaman aynı ilkeden yan çiziyor.
Bu yan
çizme, ABye girişten çok öncelere, 1960 Cumhuriyetinin kuruluşunun
bile öncesine dayanıyor. Dolayısıyla Rum Hakim
Sınıflarının ve onların
bağlaşığı olan Hristofiasın İki bölgeli,
iki toplumlu, her iki toplumun siyasal eşitliğine dayalı
Kıbrısı yeniden birleştirme genel söylemi, özünde
Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsünde mevcut
Kıbrıs Cumhuriyetine entegre etme siyasetinden başka bir
şey değildir. Söylem belki kulağa hoş geliyor, ama
söylediklerinin ayrıntısına girmeye
başladığında Hristofiasın Limasol konuşmasında
olduğu gibi ya da Papadopulosun 2005 yılında BM Genel Kurulunda
yaptığı konuşmada yansıdığı gibi
başka amaç izledikleri ortaya seriliyor.
Hristofiasın
çözüm anlayışının özü, Kıbrıs Türk
halkını kısmi özerklik ve kültürel haklar tanıyarak mevcut Kıbrıs
Cumhuriyeti içinde asimile etmek siyasetidir. Siyasal eşitliğin
olmadığı federal çözüm özünde Kıbrıs Türk
halkının Rum hakim sınıflarının egemenliği
altında zorla asimilasyonu demektir.
Hristofiasın
yerleşikler konusunda söyledikleri de ikiyüzlülüğünün bir
kanıtıdır. Annan Planının yerleşikler yada
Türkiye kökenlilerin kaçının Kıbrısta kalacağına
sınırlama getirdiği (rakam 43 bindi) belli idi. Bugünkü
yasadışı Kıbrıs Cumhuriyetinin 1964 yılından
itibaren günümüze kadar ne kadar kişiye vatandaşlık ya da
Kıbrısta yerleşim hakkı verdiğini
açıklamadığı koşullarda bu konuda
ağzını açmaması gerekiyor. Konuşulan rakamlar Güney
için yaklaşık 200 bin civarındadır. Hristofiastan bu
konuda çıt bile yok.
Hristofiyasın Yanıtlaması Gerekenler
Hristofiasa
bazı sorular sormak istiyoruz, aslında emekçi halktan yana her
siyasetçinin bu soruları yanıtlaması gerek.
Hristofiyas,
1974 İşgali, iki bölgeliiki toplumlu çözümü bize empoze etti diyor.
1974 Harekâtı yapılırken amacı, Yıkılan
Kıbrıs Cumhuriyetini yeniden tesis etmek olarak
açıklanmıştı. Burada sözü edilen Kıbrıs
Cumhuriyeti, 1960ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetiydi. Kıbrıs
Rum hakim sınıfları o günlerde bile 1960 ortaklık Cumhuriyetinin
yeniden kurulmasını kabul etmemişti.
Onların
zamana oynayarak adanın tümü üzerinde egemenlik kurma siyaseti,
1975lerden başlayarak 2000li yılların kadar güçlü bir
eğilim olarak süren Türkiyenin Kuzey Kıbrısı entegre etme
siyasetinin en büyük destekçisi oldu. Türkiyenin entegrasyon siyaseti gücünü,
Rum hakim sınıflarının adanın tümüne sahip çıkma
isteklerinden aldı.
Öyleyse
adadaki nüfus yapısının bozulmasının, yıllarca
Kıbrıs Türk halkının özgür iradesinin baskı
altına alınmasının sorumluluğu kimdedir? Bugün dün
yaptığınızı tekrar etmiyor musunuz? Kıbrıs
sorununun Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir sorun
olduğunu söyleyerek Kıbrıs Türk halkını yok saymaya
devam etmiyor musunuz? Kıbrıs devletinin eşit ortağı
olacaklarına, Türkiyeye entegre olsunlar siyasetinin devamı
değil mi bu?
2000li
yıllarda Kuzey Kıbrıs Türk halkı hem Türkiyenin
entegrasyon siyasetine, hem de Rum hakim sınıflarının
yayılmacı siyasetlerine karşı mücadelesini giderek
yükseltmeye başladı. Bunu bir halk ayaklanmasına dönüştürdü
ve Kuzeyde entegrasyon siyasetini paramparça etti, Güneydeki sınıf
kardeşlerini bu mücadeleye katılmaya, onların da
yayılmacı Rum hakim sınıflarına karşı
mücadeleye davet etti.
Ne var ki
bu mücadelede emekçi halkın yanında yer alması gereken AKEL, tam
tersine kendi burjuvazisinin erkine yönelen bu mücadelede en büyük takoz
görevini görmedi mi? Halkı sokağa davet etmediği gibi, çözüme
yol açabilecek halk hareketini Papadopulosların mitinglerine yöneltmedi
mi?
Sahte Devlet Söylemi, Egemen Biziz Demektir
Bir
taraftan insan hakları diyorsunuz, ama ayni anda Kıbrıs Türk
halkının ada üzerinde yaşayan iki halktan birisi olduğunu
ve bu ada üzerinde en az Rum halkı kadar eşit haklara sahip
olması gerektiğini kabul etmiyorsunuz. Üstlük bir de hâkimiyetçi Rum
egemen sınıflarının Kıbrıs Türk halkını
temsil etme ve Kıbrıs Türk halkı adına konuşma
hakkına sahip olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Adanın tümü üzerinde
egemenlik hakkının Kıbrıs Rum hakim
sınıflarına ait olduğunu savunuyorsunuz. Sahte devlet, sahte
başbakan, sahte cumhurbaşkanı vb. nitelemeleriniz bu
anlayışların ürünü değil mi?
İşleyebilir
bir devlet için ekonominin birleştirilmesinin zorunlu olduğundan söz
ediyorsunuz. Doğrudur, ekonomi uzun dönemde en önemli birleştirici
öğedir. Ancak eşit gelişme düzeylerinde olmayan iki ekonomiyi
hemen birleştirmenin doğuracağı sonuçları
düşünmeden mi konuşuyorsunuz?
Duvarın
yıkılıp Batı Almanyanın Doğu Alman ekonomisini
yutması bile ne sonuçlara yol açtı, bunu göz önüne alıyor
musunuz? Ekonomisi, gelişmiş Batı ekonomisi tarafından
yutulurken patlayan işsizlik Doğu Almanya aşağılanan
bir ucuz emek deposuna dönüşmesine yol açtı. Ekonomik şiddete
dayalı bu bütünleşme eski Doğu Almanyada milliyetçiliğin
hızla yükselmesine, yeni Nazi akımların güçlenmesine ve ülke
genelinde adaletsizliklerin diz boyu yükselmesine neden oldu.
Kıbrasta
iki tarafın ekonomisinin birleştirilmesinde izlenmesi gereken yöntem
güçsüz ekonomi yönünde olumlu ayrımcılık (positive discrimination) uygulaması olmalıdır ki
birleşme çok daha az sancılı ve emekçiler açısından
daha az acılı olsun.
Hrtistofias,
Kıbrısa bulunacak çözümün insan haklarının korunup
uygulayacağını garanti etmeli diyor. Hristofiasın ya da
Rum hakim sınıflarının anlayışına göre
Kıbrısta insan hakları, 1974 İşgali ile evini ve
malını terk etmek zorunda bırakılan Kıbrıslı
Rumların evlerine geri dönmeleri ve sahip oldukları mülklerinin iade
edilmesi demektir. Onlara göre insan haklarının uygulanması
taşınırtaşınmaz mülklerin, yani sermayenin
sahiplerine iadesi ile mümkündür.
Ne
mantık değil mi? 1974 öncesindeki insan hakları ihlallerinden hiç
söz edilmiyor. Örneğin Hristofias değerlendirmelerinde, 196374
döneminde Kıbrıslı Türklere ait 103 köyün kimisinin zorla,
kimisinin can güvenliği korkusuyla boşaltılmış
olduğuna; bunların bir bölümünün yerle bir edildiğine;
yaklaşık 30 bin civarında Kıbrıslı Türkün göçmen
edildiğine; onların da insan haklarının ihlal
edildiğine hiç değinmedi.
1960
Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucu ortağı olan bu halkın
faşist bir darbe ile siyasal haklarının gasp edilerek devletin
dışına itildiği ve bu yolla Kıbrıs Türk halkının
kendi sağcılarının baskıcı uygulamalarına
maruz bıraktığı dönemde ki insan hakları ihlallerinden
hiç söz etmiyor. Bu çifte standart niye yoldaş Hristofias?
Uygulanan Tecritleri İnkâr
Hristofias,
insan haklarına değinirken Kıbrıslı Türklerin bir aldatmacasından
söz ediyor. Nedir bu konu? Kıbrıslı Türklere tecrit
uygulandığı yaygarasıdır! Üstelik dünyada birçok kesim
bu yaygaraya aldanmaya başlamıştır, hatta AB bile bu
yaygarayı dikkate almaktadır. Tecrit iddiası o kadar ileri
götürülmüştür ki, nerede ise Kıbrıs Rumlarının
Kıbrıslı Türkleri tahakküm altına aldıkları iddia
ediliyor diyor Hristofias.
Hristofias,
tecrit yaygarasının Kıbrıs sorununun özünü (yani
işgali) gizlemek için Türkiyenin uydurduğu bir siyaset olduğunu
öne sürüyor. Bu siyasetle adanın bölünmüşlüğünü
kalıcılaştırmak ve yasadışı devletin
konumunu güçlendirmek amaçlanıyor diyor. Yani Hristofiasa göre
Kıbrıslı Türklere tecrit uygulandığı iddiası
asılsızdır. Bu bir yana, Hristofias başka vesilelerle
yaptığı konuşmalarda, Kıbrıslı Türkler
tecridi kendi kendilerine uyguluyorlar ... Kıbrıslı Türkler ,
Kıbrıs Cumhuriyetinin otoritesini tanıma koşulu ile
doğrudan ticaret yapabilirler, ürettiklerini ihraç edebilirler diyor.
Hatta,
Papadopulos yönetiminin Kıbrıslı Türklere yönelik olumlu uygulamalarından,
Kıbrıslı Türklere Güneydeki sağlık hizmetlerinden,
emeklilik hakkından ve çalışma hakkından yararlanma
olanağı sağlandığından bahsediyor. Bu alanlarda
herhangi bir ayrımcılık yapılmadığını
iddia ediyor.
Hristofiasın
Rum hakim sınıflarının gereksinimlerini dikkate alarak
geliştirdiği bu savunma mekanizması, Kıbrıs Türk
halkına 1963 Aralığından bu yana, yani ortaklık
devletinin gasp edilmesiyle birlikte siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve
diğer açılardan uygulanan tam tecrit politikasının iç
yüzünü gizlemeye yöneliktir.
Tecrit,
Kıbrıs Türk halkını, Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin
otoritesi altında bir azınlık olarak örgütleme siyasetinin bir
parçasıdır. Hristofiasın 24 Nisan 2006da, referandumun ikinci yıldönümünde ABde
yaptığı konuşma söylediği şu sözler bunun
kanıtı değil mi?
Kıbrıslıtürklerin
tecridinin kaldırılması adına, İşgal
koşulları altında Kıbrıs
Cumhuriyetinin işgal altındaki bölge üzerindeki egemenliğini
reddetmesinin ve bu bölgeyi yasadışı bölücü bir oluşuma
vermesinin mümkün olmadığını siz de
anlamaktasınız.[2]
1960
Cumhuriyetini faşist bir darbe ile ele geçiren Rum hâkim
sınıfları, 24 Nisan referandumuna kadar geçen kırk yıllık sürede, bu
durumu kabul etmeyen 1960 Cumhuriyetinin eşit ortağı
Kıbrıs Türk halkının, yeni bir ortaklık devleti
kurulana kadar kendi kendini yönetme mekanizmasına olan özlem, gereksinim
ve eylemlerini, bilinçli olarak, Kıbrıs Türk hâkim
sınıflarının özlemleri ile bütünleştirmeye ve
ayrılıkçılık damgası vurarak engellemeye
çalıştı.
2004 Nisan
referanduma kadar olan süreçte Kuzey Kıbrıstaki sağcı
liderlik kendilerin gerçek istemlerini gizleyerek, ayrı devlet fikrini
Kıbrıs Türk halkının isteğiymiş gibi öne
çıkartmak yoluyla Kıbrıs Türk halkı üzerinde uygulanan
tecrit siyasetine meşruluk örtüsü sağladı. Ancak 24 Nisan
Referandumu Kıbrıs Türk halkının ayrılıkçı
siyasetlerin değil, siyasal eşitliğe dayalı bir yeni
ortaklığın özlemi içerisinde olduğunun en büyük
kanıtıdır.
Rum hâkim
sınıflarının Kuzeyin egemen sağcı güçlerini
dikkate alarak sürdürdükleri ve kendi gerçek arzularını gizleyen
maske 24 Nisan referandumu ile yırtılıp atıldı. Kimin
birleşmeden, kimin ayrılmadan yana olduğu gün
ışığına çıktı, yani takke düştü, kel
göründü. Böylece Rum hâkim sınıflarının referanduma kadar
olan kırk yıllık sürede Kıbrıs Türk halkına
karşı uyguladıkları insanlık dışı
tecridin sürdürülmesinin hiçbir gerekçesinin, mantığının
kalmadığı sergilendi. Aslında kendilerinin, o çok
eleştirdikleri ve ayrılıkçı diye suçladıkları
Kuzeyin sağcı güçlerinden daha fanatik bölücüler oldukları da
kanıtlandı.
Referandumun
ardından, BM Genel Sekreterinin hazırladığı ve
Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan tecridin devam
ettirmenin hiç bir mantıki dayanağının
kalmadığını ifade eden rapor da bunu itiraf ediyor. ABnin
26 Nisan 2004da Kıbrıslı Türkler üzerindeki tecritlerin
kaldırılması kararı da bu nedenle alındı.
Halkın İradesi: Tecritlere Derhal Son Verin!
Kıbrıs
Türk halkının referandumda dile getirdiği iradeyi doğru
okumak gerekiyor. Referandumda Hayır
kampanyası yürütenler, iki halkın siyasi eşitliği temelinde
kurulacak olan birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine de hayır
dediler.
Günümüzde
siyasal eşitliğe dayalı bir çözüme giden en kısa yol
Kıbrıs Türk halkının üzerindeki tecritlerin
kaldırılması için mücadeleden geçiyor. Bu nedenle, Kıbrıs
Türk halkı ve Kuzey Kıbrıs üzerinde uygulanan tüm tecritler
derhal ve kayıtsız şartsız sona erdirilmelidir.
Uluslararası topluluk, Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin,
Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında, Kıbrıs Türk
halkını temsil etme hak ve yetkisine sahip
olmadığını kabul etmelidir. Kıbrıs Türk
halkının seçilmiş temsilcileri ile doğrudan ilişki
başlatmalıdır.
Aşağıdaki
konulardaki tecritler bir an önce kaldırılmalıdır:
·
Kuzey
Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında doğrudan
uçuşlar yapılması;
·
Kuzey
Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında doğrudan posta ve
telekomünikasyon bağlantıları kurulması;
·
Kuzey
Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında engelsiz ticaret
yapılması;
·
Kuzey
Kıbrısa doğrudan maddi yardım ve yatırım
yapılması;
·
Kuzey
Kıbrıs limanlarının tüm dünya gemilerine
açılması;
·
Kıbrıs
Türk halkının kurum ve temsilcilerinin, uluslararası siyasi,
sosyal, kültürel ve sportif etkinliklere, organizasyonlara katılması
ve bu kurullarda temsil edilmesi;
·
Kuzey
Kıbrısın uluslararası etkinliklere ev sahipliği
yapabilmesini engelleyen tecritler bir an önce koşulsuz
kaldırılmalıdır..
Yoldaş
Hristofias, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Rum hakim
sınıflarının maruz bıraktığı bu
insanlık dışı tecrit siyaseti konusunda,
Kıbrıslı Türkler kendi kendilerine tecrit politikası
uyguluyor gibi bir söylemin ne kadar boş söz olduğunu herhalde
anlıyorsundur.
İki
halkın siyasal eşitliliği temelinde Kıbrısın
birleştirilmesi istemini ve iradesini ortaya koymuş bu halkı
hangi yüzle hala ayrılıkçı olarak suçlayabiliyorsun?
Hristofias
seni ya göründüğün gibi olmaya ya da olduğun gibi görünmeye davet
ediyoruz.
İtle Yatan Bitle Kalkar
Hristofias
şöyle diyor:
Türkiyenin Avrupa Birliği süreciyle ve
Kıbrıs karşısındaki tutumu ile de ilgili bazı
gelişmelerin yaşanacağı barizdir. AB Dönem
Başkanı Finlandiyanın düşünceleri de dahil olmak üzere
gelişmeler üzerine tartışmak için, izlenecek yol hakkında
birlikte sorumluluk üstlenmek için, bu kritik anda Ulusal Konseyin bugünkü
toplantısında bütün siyasal güçlerin bulunması beklenirdi. Bu
olacağına, maalesef Demokratik Seferberlik Partisi DISI
liderliği dışarıda kalıp, garantili bir konumdan
eleştiri yapıyor.
AKEL, Ulusal Konseyin toplanıp ortak bir tutum
belirlemesi gerektiğinden söz ediyor ve DİSİyi bu
toplantıya katılmadığı için eleştiriyor.
Rum Ulusal Konseyi, Kıbrıs Rum hakim
sınıflarının siyasal cephe organıdır.
Kıbrıs sorununun 1974 İşgali ile
başladığını; işgalin sonuçlarıyla birlikte
sona erdirilip işgal öncesi, yani 1963 Aralık sonrası döneme
dönülmesini siyasetini asgari müşterek olarak kabul etmiş olan
sağdan sola tüm Rum siyasi partilerinin platformudur. Kıbrısta bu günlere
gelinmesinin, adadaki bölünmüşlüğün en büyük günahı
Kıbrıs Rum Ulusal Konseyinin ve bu konseyin üyelerinin
sırtındadır. AKEL bu sorumluluktan kaçamaz.
AKEL, eli
kanlı faşistlerle, gözünü kan bürümüş kiliseyle, egemen
sınıfın diğer temsilcileriyle ulusal çıkarlar
temelinde böyle içli dışlı olduğu için bu işçi-emekçi
düşmanı cephenin (hem Türk, hem Rum işçisinin, emekçisinin
düşmanı) bir parçası olup çıkmıştır. Bu yolla,
Kıbrısta özgür bir gelecek için, emeğin erk üzerindeki
egemenliğinin sağlanması için ittifak yapması gereken ana
güç olan Kıbrıs Türk işçilerini ve emekçi halkını,
kendi kendilerine tecrit uygulamak ile suçlayacak kadar ahmak ve ikiyüzlü
hale gelmiştir.
Gerçeğe Davet
İyi
ki Hristofias Limasol konuşmasını yaptı ve temsil
ettiği partinin Kıbrıs sorununun özüne ilişkin siyasetinin
iç yüzünü sergiledi. Kendisinin ve partisinin ulusalcı bir çizgide
durduğu bir kez daha açıkça görüldü.
Hristofiasın
ve AKELin Kıbrıs sorununun özünü oluşturan temel konulardaki
görüşleri, siyasi mücadele programı ve hedefleri böyle iken, kimi
solcu görünen, ama özünde teslimiyetçi çizginin temsilcisi olan çevreler,
AKEL; ille de AKEL; AKEL olmadan çözüm olmaz diye koro halinde
bağırmaya devam ediyorlar. Onlar bu siyasetleriyle ne demek
istediklerini namuslu bir şekilde eğer varsa ya da kaldıysa
gerekçeleri ile açıklamak zorundadır.
Bu örgütü
işçi sınıfının öncüsü olarak idealize eden ve bu
nedenle pek çok devrimciyi yanlış ve burjuva kuyrukçusu bir
ideolojiye mahkûm eden yanılsamaları bir an önce yıkmak gerek.
Her solcuyu gerçeklere gözlerini kapatmamaya ve hayatın nesnelliği
yönünde, işçiden ve emekçiden yana tutum almaya davet ediyoruz.
HE 20/11/06
KKTC, "Fiilen kapilar kapatilmis olacak"
LEFKOSA(A.A)
KKTC Cumhurbaskani Mehmet Ali Talat, Kibris Rum yönetiminin KKTC'de kalan eski
Rum mallarini kullanan yabancilarin yani sira Kibrisli Türklere de 7 yil hapis
cezasi verilmesini öngören yasa çikarmasinin atesten bir gömlek oldugunu
belirterek, yasanin uygulanmaya konmasinin, fiilen kapilarin kapanmasi demek
oldugunu söyledi.
Cumhurbaskani Talat, Bayrak Televizyonu'nda (BRT) bu aksam yayimlanan Akis
programinda yaptigi açiklamada, Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos'un
yasayla iki toplum arasindaki gerginligi artirmayi hedefledigini ifade ederek,
çok riskli bir oyun oynuyorlar dedi.
Rumlarin bu tavirlarini devam ettirmeleri halinde ayriligin pekisecegini
kaydeden Talat, Kibris sorununun çözümünün imkansiz bir hale gelmesinin söz
konusu oldugunu vurguladi.
Rum yönetiminin konuya gözü dönmüs bir biçimde yaklastigina isaret eden Talat,
dikkatli olunmasi gerektigini söyledi. Yasada yer alan, Rum mallarini kullanan
Kibrisli Türklerin de yargilanacagi seklindeki ifadenin, Kibrisli Türklerin
Güney Kibris'a geçisini engelleyecegini ifade eden Talat, bunun Fiilen
kapilarin kapatilmasi demek oldugunu söyledi.
Cumhurbaskani Talat, Kuzey Kibris'taki Rum mallariyla iliskisi olmayan Kibrisli
Türk bulunmadigina isaret ederek, bugüne kadar son derece barisçi bir tutum
sergileyen Kibris Türk halkinin bu gelisme karsisinda nasil bir tutum içine
girecegini düsünemedigini kaydetti.
Yapilanin mantik disi oldugunu anlatmaktan baska yapacak bir sey bulunmadigini
dile getiren Talat, Birlesmis Milletler (BM) ve Avrupa Birligi (AB) düzeyinde
gereken girisimleri yapacaklarini açikladi.
Rum halki arasinda çözüm için ne yapiliyor seklinde bir sorgulamanin
basladigina dikkat çeken Talat, Rum yönetimi lideri Papadopulos'un yasayla iki
toplum arasindaki gerginligi artirmayi hedefledigini vurguladi.
-YENI NIFAK TOHUMU EKILECEK-
Söz konusu yasayla iki toplum arasindaki gerginligin iyice artacagini belirten
Talat, Kibrisli Türklerin Güney Kibris'a geçisinin engellenmesiyle iki toplumun
arasina yeni bir nifak tohumu ekilmis olacagini söyledi.
Iki halkin birbirinden ayrilmasinin çözüme olan arzuyu azaltacagini kaydeden
Talat, Kibris sorununun çözümünün imkansiz bir hale gelmesinin de söz konusu
oldugunu söyledi.
Yasanin, BM Genel Sekreteri'nin Siyasi Islerden Sorumlu Yardimcisi Ibrahim
Gambari'nin mektubu, Türkiye'ye limanlarini açma dayatmasi ve dogrudan ticaret
konularinin gündemde oldugu bir dönemde ortaya çikmasinin da ilginç bir nokta
olduguna isaret eden Talat, Tüm bunlar bir paket haline getirilirken, Güney
Kibris'ta pismis asa su katarcasina girisim yapiliyor. Bunun maksadi iyi degil
dedi.
Cumhurbaskani Talat, Rum tarafinin iyi niyetli olmadiginin tartisma
götürmedigini belirterek, tek yolun izolasyonlarin kalkmasi oldugunu,
Papadopulos'un politikalarinin ancak böylece iflas edecegini söyledi.
-TÜRKIYE-AB-
Cumhurbaskani Talat, bir soru üzerine, Türkiye'ye limanlarini Güney Kibris'a
açma dayatmasi yapilmasinin büyük bir haksizilik oldugunu ifade ederek,
Türkiye'nin üzerine düseni yaptigini kaydetti. Talat, Türkiye'den, anormal bir
yapiya dönüsen Kibris Cumhuriyeti ile iliskilerini normallestirmesini
istemenin normal olmadigini da dile getirdi.
Talat, KKTC'nin 23. kurulus yil dönümü olan 15 kasimda düzenlenen törende, bir
subayin program disi konusma yapmasiyla ilgili olarak Basbakanligin
sorusturma açtigini belirtti. Programda olsa bile öyle bir konusmayi dogru
bulmadigini kaydeden Talat, 15 kasimin cumhuriyetin kurulus yil dönümü oldugunu
o gün de söz hakkinin cumhurbaskaninda oldugunu söyledi.
Talat, KKTC'nin Cumhurbaskaninin Mehmet Ali Talat oldugunun altini çizerek,
kimsenin olayi baska yönlere çekmemesi gerektigini belirtti.
HURRIYET 22/11/06
Monday,
on 20 Nov, 2006
Lord Maginnis of Drumglass (Crossbench)
My Lords, I am grateful for the opportunity to speak about the Turkish
Republic of Northern Cyprus in this debate.I last addressed this House
on the Cyprus issue in July 2005. Since then, our Government have done
virtually nothing other than rehearse their good
intentions-meaninglessly and without achievement. While one cannot force
an agreement if either of the two traditions in Cyprus is unwilling,
there are things that the United Kingdom Government could and should do.
They can take action on matters within their own competence and
influence the policy of other nations within the European Union and the
United Nations.
In April 2004, the Annan plan for a Cyprus settlement was endorsed by
virtually the whole world as a fair and reasonable compromise. Despite
the fact that it contained considerable risks for them, the Turkish
Cypriots accepted it. The Greek Cypriots rejected it. They were entitled
to reject it but-and this is the crucial point-having rejected it, they
should no longer expect the world to assist them to keep the Turkish
Cypriots in isolation.
I shall address some of the practical effects of this isolation. It
denies Turkish Cypriots the right of representation in almost every
international forum. It prevents or restricts the use of ports and
airports in Northern Cyprus. It precludes Turkish Cypriots having access
to financial markets, curtails trade and tourism, and hampers all
cultural and sporting relations between the TRNC and other countries.
Turkish Cypriots have done nothing to deserve this treatment, nor has it
ever been authorised by a sanctions resolution under Chapter 7 of the
United Nations Charter. Neither did this situation emanate simply from
the 2004 Annan plan referendum. Turkish Cypriots have been under
isolation from as long ago as 1963, when the Greek Cypriots massacred
hundreds of their men, women and children and drove them into defensive
enclaves. The Turkish defence of these people in 1974 was necessary and
justifiable. In his memoirs, Sir Alec Douglas-Home wrote:
"I was early convinced that if [the Greek Cypriot leader] could not
bring himself to treat the Turkish Cypriots as human beings, he was
inviting the invasion and partition of the island".
Perhaps I may remind your Lordships what world leaders have said about
the isolation of the Turkish Cypriots after they accepted the Annan
plan. On26 April 2004, the European Council said in a statement:
"The Turkish Cypriot community have expressed their clear desire for a
future within the European Union. The Council is determined to put an
end to the isolation of the Turkish Cypriot community and to facilitate
the reunification of Cyprus by encouraging the economic development of
the Turkish Cypriot community".
A foreign affairs committee report in another place, dated 1 February
2005, said that,
"undertakings given to Turkish Cypriots by the international community
must be honoured. We recommend that the Government do more to turn its
words into action".
One particularly urgent matter is the denial of direct flights to
Turkish Cypriot airports. This means that all flights to Ercan have to
stop over at a Turkish airport, adding considerably to time, cost and
inconvenience, and putting Northern Cyprus at a major competitive
disadvantage. On 18 May 2004, Prime Minister Blair had this to say:
"I think it is important...that we end the isolation of northern
Cyprus... that means lifting the embargoes in respect of trade, in
respect of air travel".
Again, the Foreign Office Minister told this House that,
"the British Government fully support the agreed EU policy of ending the
isolation of Turkish Cypriots. Direct flights to Northern Cyprus could
play a useful role in bringing that about".-[Official Report, 8/7/04;
col. 916.]
Yet, when I asked the Foreign Office Minister on1 February 2005 when
direct flights were going to commence, I was told that the Government
were considering the legal issues. I accept that the legal issues may be
complex, but even the slowest lawyers would have come to a conclusion by
now.
The Government have not produced any legal argument as to why direct
flights should not be permitted. I therefore conclude that none exists,
a conclusion I have had confirmed by two eminent British legal counsel.
I understand it is a matter within the United Kingdom Government's own
competence, not a matter for the EU. Therefore, direct flights could
commence without further delay. Thereafter, I would also expect our
Government to encourage other Governments, within and outside the EU, to
follow suit. Turkish Cypriots earned the right to be relieved of their
isolation when they voted for the Annan plan. As the United Nations
Secretary-General said at the time:
"The Turkish Cypriot vote has undone any rationale for pressuring and
isolating them".
If time had permitted, I would have sought to address the property
issue, which is one of the most contentious. Suffice that I should draw
attention to the Orams case, where the English judge intimated that
property issues in Cyprus are international issues which cannot be
settled in the courts. I trust that his judgment will be upheld on
appeal. The Turkish Cypriot government have now, unilaterally,
established a claims commission, and Greek Cypriots, despite official
disapproval and hindrance by the Greek Cypriot Government, are already
applying for reinstatement or compensation. When considering the
property issue, however, we must never forget that there is a quid pro
quo-those thousands of Turkish Cypriots who lost properties in the south
that are now occupied by Greek Cypriots.
In conclusion, I challenge the Government to say whether this farce has
not gone on long enough. Are a quarter of a million Turkish Cypriots,
living at peace with their neighbours, not as important in human rights
terms as Iraqis, Afghans or ourselves? Let us have an end of hypocrisy
and mere lip service and ensure that Turkish Cypriots at long last
achieve their rightful place in a democratic Europe.
Lord Gilbert (Labour)
Lastly, I shall say a word about Turkey. The attitude of the
international community generally towards Turkey has been disgraceful.
The Turks are making enormous efforts to meet the quite proper
requirements of the EU on how they handle their social arrangements in
Turkey, but it is inexcusable how the international community has
discriminated against the Turkish Republic of North Cyprus compared with
the way in which it handles the Greek republic of south Cyprus.
Lord Ahmed (Labour)
I also emphasise my delight at the Government's support for the start of
Turkey's EU membership negotiations. I hope that the Government carry on
their determination that talks should continue. It will contribute
substantially to the democratic, economic and social improvement of
Turkey; however, enthusiasm for joining is fast fading away due to the
prejudice of old Europe, as we have seen.
You can find more at the following website:
http://www.theyworkforyou.com/lords/?id=2006-11-20a.112.2&s=Cyprus#g203.
|
NTV
Güncelleme: 12:51 TSİ 22 Kasım 2006
Çarşamba
LEFKOŞA - Güney
Kıbrıstaki temaslarına yarın başlayacak olan
Koçaryan, başkanlık sarayında düzenlenecek karşılama
töreninin ardından Rum lider Tasos Papadopulosla biraraya gelecek.
Koçaryan, Güney Kıbrıstaki Ermeni toplumunun temsilcileriyle
görüşecek. Koçaryanın ziyareti sırasında Larnakada Ermeni
soykırımı anıtının temel atma törenine
katılması da bekleniyor. Rum meclisi 1982 yılında Ermeni
soykırımı iddialarını tanıyan bir karar
almıştı.
|
NTV
Güncelleme: 13:54 TSİ 22 Kasım 2006
Çarşamba
LEFKOŞA - Mehmet Ali
Talat, bu yasa nedeniyle Kıbrıslı Türklerin Güney
Kıbrısa hiç geçemeyeceklerine dikkat çekti ve O kadar gözü
dönmüş bir şekilde yaklaşıyorlar ki şu sırada.
Dikkat etmek lazım çünkü Kıbrıs Rum malını kullanan
Kıbrıslı Türkleri de biz sorgulayacağız veya
yargılayacağız iddiasını ortaya koyuyorlar. O zaman
Güney Kıbrısa Kıbrıslı Türkler hiç geçemeyecek
demektir. Yani fiilen kapıların kapatılması
gerçekleşecek yorumunu yaptı.
Başbakan Ferdi Sabit Soyer de
tutuklanması gerekenlerin KKTCdeki eski Rum mallarını
kullananlar değil, BM çözüm planına Rum halkının
Hayır demesini sağlayan Kıbrıs Rum yönetimi olduğunu
söyledi.
Soyer yasayı, Rum tarafının
Kıbrısın bölünmüş kalması için art niyetli tutumunun
bir göstergesi olarak niteledi. Başbakan Soyer, Halkımız hiçbir
endişeye kapılmasın. Bu KKTC ekonomisine ve
varlığına karşı Rum yönetiminin sürdürdüğü
sistemli kampanyanın bir parçasıdır dedi.
Rumlar Türk öğrencilere saldırdı
Kıbrıs
Rum Kesimindeki İngiliz okulunda okuyan Kıbrıslı Türk
öğrenciler, bir grup Rumun saldırısına uğradı.
Olayda bazı öğrenciler hafif yaralandı.
NTV-MSNBC
Güncelleme: 17:45 TSİ 22 Kasım 2006
Çarşamba
LEFKOŞA - Edinilen
bilgilere göre, öğle saatlerinde öğrencilerin teneffüste
bulunduğu sırada ellerinde sopalar ve bıçaklarla okulu basan
Rumlar, Türk öğrencilere saldırdı. Yüzleri maskeli 20
kişilik grup, bazı Türk öğrencileri dövdü. Önce
öğrencilerin müdahale ettiği saldırganlar, polis de olay yerine
gelince kaçtı.
Rum
lider Papadopulos, saldırganların suç işlediğini söyledi. Saldırının
ardından 68 Kıbrıslı Türk öğrenci, polis nezaretinde
Ledra Palace sınır kapısına getirilerek velilerine teslim
edildi.
Rum polisi soruşturma başlattırken, NTVye bilgi veren
öğrenci yakınları, Rum Simerini gazetesinin 2 gündür Bir Türk
öğrenci, Rum öğrencinin boynundaki haça tükürdü şeklinde
asılsız haberler yaydığını,
saldırının bu yayınlardan
kaynaklandığını belirtti.
Okul basan Rumlar, Türklere saldırdı
22 Kasım, 2006 17:43:00 (TSİ) CNN TURK
Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan
İngiliz Okulu'nu basan maskeli Rumlar, Kıbrıslı Türk
öğrencilere saldırdı. Olayda yaralananlar olurken, Rum polisi
saldırıyla ilgili soruşturma başlattı.
Rum
radyosunun haberine göre, öğleden sonra gerçekleşen olayda yüzü
maskeli kişiler bazı Kıbrıslı Türk öğrencileri
darp etti.
Radyo, saldırıların boyutunun büyümesinin Rum
öğrencilerinin müdahaleleri sonucu önlendiğini duyurdu. Olayda hafif
yaralananlar oldu.
Rum radyosu, olayın nedeninin, okul müdürü tarafından
yayımlanan, Türk ve Rum öğrencileri birbirlerini tahrik edebilecek
semboller takmamaya çağıran genelgesi olduğunu belirtti.
Bu arada Rumlar, olayın çıkış nedenini geçen günlerde
Kıbrıslı bir Rum öğrencinin Kıbrıslı Türk
öğrenciler tarafından tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.
Kıbrıslı Rum öğrencinin dövülmesinden sonra, okul
yönetiminin, öğrencilerin dinini ya da milliyetini belirleyecek semboller
taşımaması yönünde genelge yayımladığı
belirtildi.
Papadopulos'dan kınama
Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos da, İngiliz
Okulu'nda Rum öğrencilerin Kıbrıslı Türk öğrencilere
saldırmalarının ardından bir kınama mesajı
yayımladı.
Rum yönetimi başkanlığından yapılan açıklamada,
Papadopulos'un, 'beyinsiz haydutların Kıbrıslı Türk
öğrencilere saldırmalarını en ağır şekilde
kınadığı' belirtildi.
Açıklamada, ''Sorumsuz yaramazların bu suç faaliyeti ülkemizi
teşhir ediyor ve ülkemizin iki toplum arasında dostluk ve güven
ortamı yaratma çabalarını erozyona uğratıyor'' denildi
ve 'dini kriterlerin hiçbir zaman iki toplum arasında kapışma
nedeni olmadığı' kaydedildi.
Açıklamada, Papadopulos'un olayı haber alır almaz Rum Polis
Genel Müdürlüğü'yle irtibata geçtiği ve suçluların bulunup,
tutuklanarak yargı önüne çıkartılması için bu kabul
edilemez hareketin derhal soruşturulmasını emrettiği belirtildi.
KKTC Başbakanı'ndan Rumlara çağrı
KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer de, Güney Kıbrıs'taki
yönetimin, Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nda
Türk öğrencilere saldıranları saptayarak, adalete teslim
etmesini istedi ve ''Güney Kıbrıs'taki yönetim, eğer bu
saldırganları kovuşturmaz ve gereken tedbiri almazsa yalnız
ırkçılığı teşvik eden değil, gözeten ve
koruyan bir yönetim olduğunu da kanıtlamış olacaktır''
dedi.
Soyer, Güney Kıbrıs'ın bunu yapmadığı takdirde,
devlet müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş
olacağını ifade ederek, halka provokasyonlara
kapılmaması çağrısında bulundu.
"Limanlarla ilgili şantaj yok"
22 Kasım, 2006 09:16:00 (TSİ) CNN TURK
AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi
Olli Rehn, Türk limanlarının Kıbrıslı Rumlara
açılmasıyla ilgili talebin, Türk hükümeti yetkililerinin
söylediği gibi 'şantaj' değil, iki taraf için de 'kazanım'
olduğunu söyledi.
Avrupa
Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu'nda bir konuşma
yapan Olli Rehn, Türkiye'nin Ek Protokolü onaylamaması halinde, 11
Aralık'ta toplanacak olan AB Konseyi'ne bir 'tavsiye'de
bulunacaklarını belirtti.
Olli Rehn, AB içinde bazı çevrelerin iddia ettiği gibi
Türkiye'de reformların durmadığını,
yavaşladığını belirterek, "Türkiye ile bir
krizden kaçınmalıyız. Müzakerelerin sürmesi hepimizin
çıkarınadır" dedi.
AB Komisyonu temsilcisi, 14-15 Aralık'ta yapılacak olan AB
Zirvesi'nin bir 'Türkiye zirvesi' haline dönüşmemesi gerektiğini,
Türkiye ile ilgili kararın, 11 Aralık'ta AB
Dışişleri Bakanları toplantısında alınacağını
kaydetti.
Bu tarihe kadar herhangi bir gelişme olmazsa, AB Komisyonu'nun bir
tavsiyede bulunacağını belirten Olli Rehn, bu tavsiyenin
'müzakerelerde bazı başlıkların açılmaması'
şeklinde olabileceğini ima etti.
Olli Rehn, bu tavsiyeyi 'kısmi askıya alma' olarak
açıkladı.
Kıbrıs trafiği hızlandı
Avrupa Birliği, Türkiye'nin Ankara Protokolü'nü uygulamasını,
yani Güney Kıbrıs'a havaalanlarını ve limanlarını
açmasını istiyor.
İlerleme Raporu'nda yer alan bu istek için Finlandiya
Başbakanı Matti Vanhanen süre de verdi, Türkiye'den 6 Aralık'a
kadar adım atmasını istedi.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise açıklamayı,
"Bu işler tarih verme, şantajla olmaz öyle bir şey
yok" sözleriyle değerlendirdi, orta yol bulunması halinde
Türkiye'nin de memnuniyetle kabul edeceğini söyledi.
Abdullah Gül de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da
yaptıkları açıklamalarda Kıbrıs'la ilgili
trafiğin hızlanacağı mesajını verirken,
Türkiye'nin politikasında değişiklik olmayacağının
da altını çiziyor.
Başbakan Erdoğan, ilgili bürokratların Helsinki'ye gittiklerini
açıkladı. Dışişleri Bakanlığı'nın
yeni Müsteşarı Ertuğrul Apakan başkanlığında
bir heyet perşembe gününe kadar Helsinki'de kalacak, Kıbrıs'la
ilgili Fin planı müzakere edilecek.
Pazar günü ise Dışişleri Bakanı Gül, Euromed zirvesine
katılmak üzere Finlandiya'nın Tampere kentine gidecek. Eğer
Kıbrıs konusunda bir gelişme sağlanabilirse Gül'ün
rotasını Helsinki'ye çevirme ihtimali de var.
Yetkililer, Finlandiya'nın Maraş konusunun kapsamlı çözümün
bir unsuru olduğunu anladığını belirtiyor. Ancak Rum
kesiminin konuya yaklaşımı henüz net değil. Pazar gününe
kadar yapılacak görüşmelerde Rum kesiminin de tavrı
netleşecek.
AB'nin verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini belirten
Erdoğan, "Kabullenemeyeceğiz şeyler önümüze geldiğinde
farklı adım atmayız" diye konuştu.
Türkiye'ye 6 Aralık'a kadar süre veren Finlandiya'nın önerileri
Helsinki'de önce bürokratlar tarafından, pazar günü de
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün katılacağı
görüşmelerde ele alınacak.
Erdoğan: "AB'nin dilini
anlamıyoruz"
22 Kasım, 2006 15:54:00 (TSİ) CNN TURK
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AB'nin,
Kıbrıs Rum kesimine limanlarını açması için Türkiye'ye
6 Aralık'a kadar zaman vermesini eleştirdi ve ''Türkiye'yi
köşeye sıkıştırma politikaları
anladığımız dil değil'' dedi.
MÜSİAD'ın
düzenlediği kongrenin ardından gazetecilerin sorularını
yanıtlayan Erdoğan, ''Böyle tarih koymak suretiyle, Türkiye'yi
köşeye sıkıştırma politikaları, öyle bizim anladığımız
dil değildir. Biz o dilden pek anlamayız. Biz
yapacaklarımızı yaptık, bundan sonra yapması
gerekenler görevlerini yapsın'' dedi.
Erdoğan, bir gazetecinin, ''6 Aralık süreci daralıyor. Rumlar'a
limanların açılması konusundaki süreç hayli daraldı. Bu
süreçte daha etkin bir B planınız var mı?'' sorusuna,
Türkiye'nin planlarının uygulayıcılarının şu
an Helsinki'de olduğunu ve görüşmelerin devam ettiği
yanıtını verdi.
Soykırım tasarısı çabaları:
Erdoğan, ABD'deki Fransa'daki 'Ermeni soykırımı'
tasarısına benzer girişimle ilgili bir soruya da, ''Bizim bu
noktada tavrımız iktidarıyla muhalefetiyle şu ana kadar
neyse, bundan sonra da aynı tavrımızı sürdüreceğiz.
Yani Amerikan Kongresi'nde verilecek kararı, biz psikolojik olarak ne
kadar etkileyebilirsek, azami ölçüde bunu etkilemenin gayreti içinde
olacağız" dedi.
Verilmiş sözler olduğunu söyleyen Erdoğan, "bundan sonraki
süreçte, bu verilen sözleri nasıl uygulamaya koyarlar bilemem ama biz de
buna yönelik çalışmalarımızı yapacağız. Tabi
bunun, şu an verilecek kararın duygusallıktan uzak olması
gerekir" ifadesini kullandı.
ABD ile Türkiye'nin stratejik ortaklığının çok iyi
değerlendirilmesi, ardından böyle bir kararın alınması
gerektiğini kaydeden Başbakan, aradaki bağın
'sıradan, kenara atılacak bir bağ'
olmadığını vurguladı.
Lübnan'a asker gönderilmesi:
Başbakan Erdoğan, Arap dünyasını da Lübnan'a asker
göndermedikleri için eleştirdi. Erdoğan, pek çok Arap ülkesinin
Birleşmiş Milletler üyesi olmakla birlikte, Lübnan'a asker göndermek
için çabalamadığını söyledi ve "Arap ligi daha
duyarlı olmak durumundaydı" dedi.
Okul basan Rumlar Türk öğrencileri
dövdü
LEFKOŞA (A.A)
Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulunu basan
maskeli Rumlar, Kıbrıslı Türk öğrencilere
saldırdı.
Rum radyosunun haberine
göre, yüzü maskeli kişiler, öğle
saatlerinde Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz
Okulu'nu baskın yapıp, Kıbrıslı Türk öğrencilere
saldırdı. Saldırıların büyümesini, Rum
öğrencilerin müdahalesinin önlediği belirtilen haberde,
saldırı sonucu hafif yaralanmalar meydana geldiği duyuruldu.
Radyo, maskeli
kişilerin okula girip Kıbrıslı Türk öğrencileri darp
etmelerinin nedeninin, okul müdürü tarafından yayımlanan, Türk ve Rum
öğrencileri birbirlerini tahrik edebilecek semboller takmamaya çağıran
genelgesi olduğunu kaydetti.
Bu arada Rumlar,
olayın çıkış nedenini, geçen günlerde
Kıbrıslı bir Rum öğrencinin Kıbrıslı Türk
öğrenciler tarafından tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.
Kıbrıslı
Rum öğrencinin dövülmesinden sonra, okul yönetiminin, öğrencilerin dinini
ya da milliyetini belirleyecek semboller taşımaması yönünde
genelge yayımladığı belirtildi.
PAPADOPULOS'DAN KINAMA
Kıbrıs Rum
yönetimi lideri Tasos Papadopulos, İngiliz Okulunda Rum öğrencilerin
Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmaları üzerine
kınama mesajı yayımladı.
Rum yönetimi
başkanlığından yapılan açıklamada,
Papadopulos'un, beyinsiz haydutların Kıbrıslı Türk
öğrencilere saldırmalarını en ağır şekilde
kınadığı belirtildi.
Açıklamada,
Sorumsuz yaramazların bu suç faaliyeti ülkemizi teşhir ediyor ve
ülkemizin iki toplum arasında dostluk ve güven ortamı yaratma
çabalarını erozyona uğratıyor denildi ve dini kriterlerin
hiçbir zaman iki toplum arasında kapışma nedeni
olmadığı kaydedildi.
Açıklamada, Rum
yönetimi liderinin, olayı haber alır almaz Rum Polis Genel
Müdürlüğü'ne suçluların bulunması talimatı
verdiği ve polisinde soruşturma başlattığı
bildirildi.
HURRIYET 22/11/06
CNN TÜRK
Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nu basan maskeli
Rumlar, Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırdı.
Olayda yaralananlar olurken, Rum polisi saldırıyla ilgili
soruşturma başlattı.
Rum radyosunun haberine göre, öğleden sonra
gerçekleşen olayda yüzü maskeli kişiler bazı
Kıbrıslı Türk öğrencileri darp etti.
Radyo, saldırıların boyutunun
büyümesinin Rum öğrencilerinin müdahaleleri sonucu önlendiğini
duyurdu. Olayda hafif yaralananlar oldu.
Rum radyosu, olayın nedeninin, okul müdürü
tarafından yayımlanan, Türk ve Rum öğrencileri birbirlerini
tahrik edebilecek semboller takmamaya çağıran genelgesi olduğunu
belirtti.
Bu arada Rumlar, olayın
çıkış nedenini geçen günlerde Kıbrıslı bir Rum
öğrencinin Kıbrıslı Türk öğrenciler tarafından
tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.
Kıbrıslı Rum öğrencinin
dövülmesinden sonra, okul yönetiminin, öğrencilerin dinini ya da
milliyetini belirleyecek semboller taşımaması yönünde genelge
yayımladığı belirtildi.
Papadopulos'dan kınama
Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos
Papadopulos da, İngiliz Okulu'nda Rum öğrencilerin
Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarının
ardından bir kınama mesajı yayımladı.
Rum yönetimi başkanlığından
yapılan açıklamada, Papadopulos'un, 'beyinsiz haydutların
Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarını en
ağır şekilde kınadığı' belirtildi.
Açıklamada, ''Sorumsuz yaramazların bu
suç faaliyeti ülkemizi teşhir ediyor ve ülkemizin iki toplum arasında
dostluk ve güven ortamı yaratma çabalarını erozyona
uğratıyor'' denildi ve 'dini kriterlerin hiçbir zaman iki toplum
arasında kapışma nedeni olmadığı' kaydedildi.
Açıklamada, Papadopulos'un olayı haber
alır almaz Rum Polis Genel Müdürlüğü'yle irtibata geçtiği ve
suçluların bulunup, tutuklanarak yargı önüne
çıkartılması için bu kabul edilemez hareketin derhal soruşturulmasını
emrettiği belirtildi.
RUM POLİSİ AÇIKLAMA YAPTI
Kıbrıs Rum polisi,
Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulunda
Kıbrıslı Türk öğrencilerin darp edilmesiyle ilgili
açıklama yaptı.
Rum kaynakların verdiği habere göre,
polis açıklamasında, başka okuldan bir grup Rum öğrenci,
yüzlerinin bir bölümü kapalı şekilde ve ellerinde sopalarla
İngiliz Okuluna girerek, okulda eğitim gören yaklaşık 5
Kıbrıslı Türk öğrenciye saldırarak yaraladı.
Başka okullardan öğrenciler oldukları
anlaşılan 15-20 kişinin saat 11.30 sıralarında
İngiliz Okuluna girdiği belirtilen açıklamada, saldırgan
öğrencilerden ikisinin elinde sopa, başlarında şapka
bulunduğu, yüzlerini de atkıyla kapattıkları kaydedildi.
Bu kişilerin, okulun, KKTC'den giden
yaklaşık 5 Kıbrıslı Türk öğrenciye
saldırdığı ve Kıbrıslı Rum öğrencilerin
müdahale etmesi üzerine kaçtığı açıklandı. Olay
sırasında Kıbrıslı Türk öğrencilerden birinin
yüzünden hafif şekilde yaralandığı kaydedildi.
Olay yerinde bulunan polis memurları ve
öğretmenlerin, olaya karışan öğrencileri hastaneye götürmek
için çaba harcadıkları, ancak öğrencilerin hastaneye gitmeyi
reddettikleri belirtilen polis açıklamasında, şu ana kadar elde
edilen bilgilere dayanılarak, olaya, Lefkoşa'nın Rum kesimindeki
çeşitli okullarından üç öğrencinin
karıştığı, bunlar hakkında tutuklama emri
alınmaya çalışıldığı, polisin konuyla ilgili
tahkikatının sürdüğü belirtildi.
KKTC BAŞBAKANI SOYER'DEN RUM
YÖNETİMİNE ÇAĞRI: "GÜNEY KIBRIS'TAKİ YÖNETİM IRKÇI
SALDIRIYI YAPANLARI TESPİT EDEREK YARGIYA TESLİM ETMELİ"
KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer,
Güney Kıbrıs'taki yönetimin, Lefkoşa'nın Rum kesiminde
bulunan İngiliz Okulunda Türk öğrencilere saldıranları
saptayarak, adalete teslim etmesini istedi ve "Güney Kıbrıs'taki
yönetim, eğer bu saldırganları kovuşturmaz ve gereken
tedbiri almazsa yalnız ırkçılığı teşvik eden
değil, gözeten ve koruyan bir yönetim olduğunu da kanıtlamış
olacaktır" dedi.
İngiliz Okulunda Kıbrıslı
Türk öğrencilere yapılan saldırıyla ilgili olarak Türk
Ajansı-Kıbrıs'a (TAK) açıklama yapan Soyer, Güney
Kıbrıs'ın bunu yapmadığı takdirde, devlet
müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş olacağını
ifade ederek, halka provokasyonlara kapılmaması
çağrısında bulundu.
AB'nin hiçbir ilkesinde
ırkçılığa müsamaha olmadığını ifade
eden Soyer, "Irkçılığı teşvik edenlerin
şişeden çıkardıkları cini, şişenin içerisine
koyma becerisini de göstermeleri gerekir. Bu bakımdan Kuzey
Kıbrıs'tan Güney Kıbrıs'a hangi maksatla olursa olsun geçen
her Kıbrıslı Türkün güvenliğinde Güney'deki idarenin
sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu yerine getirmeyen bir idare
'Ben AB üyesi demokratik bir hukuk devletiyim' diyemez" ifadesini
kullandı.
Başbakan Soyer, KKTC hükümeti olarak her
düzeyde bu konunun tüm AB arenasında takipçisi olacaklarını ve
ırkçılığa boyun eğmeyeceklerini belirtti. Soyer,
"AB ilkeleri çerçevesinde her dilden, dinden ırktan insana en güvenli
yer ve ülke olma özelliğini sürdüreceğimizi de açıklıkla
vurgulamak isterim. Tüm halkımızı sağduyulu kararlı ve
provokasyonlara kapalı, demokratik güzelliğimizi devam ettirmeye
çağırıyorum" dedi.
İNGİLİZ OKULU VE OLAY
1900 yılından bu yana
Kıbrıslı Türkler arasında "İngiliz Okulu"
olarak tanımlanan Güney Lefkoşa'daki kolejde, sınır kapılarının
açılmasıyla sınavları geçen belli sayıda
Kıbrıslı Türk gencinin de öğrenim görmeye
başladığını ifade eden Soyer, yıllardır
gerek Kıbrıslı Türkler gerek Kıbrıslı Rumlar
arasından çok değerli insanın yetişmesine zemin yaratan bu
okulun, aynı zamanda çok kültürlü ve farklı etnik kökenden gelen
insanların birbirlerine saygı gösterdikleri bir yer olduğunu
kaydetti.
Başbakan Soyer, okulda yaşanan
olayı şu sözlerle özetledi:
"Güney Kıbrıs'taki fanatizm
sürekli olarak (Tasos) Papadopulos yönetimi tarafından
kışkırtıldığı ve AB ilkelerine
aykırı ırkçılık temelinde bir davranış
geliştirildiği için özellikle Kıbrıs Rum gençleri
arasında, Hristi Avgi ve benzerleri arasında bağnaz
ırkçılık eğilimleri gelişmektedir. Bu çerçevede Güney
Kıbrıs'ta günlerdir bir kısım fanatik medya
mensuplarının İngiliz Okulunda Kıbrıslı Türk
gençlere dönük olarak yaptığı kampanya maalesef belli bir sonuç
vermiş ve aldığım bilgilere göre siyah elbise giyinmiş
bir kısım Rum fanatik, bu okulda okuyan gençlerimize fiziki saldırıda
bulunmuştur. Gençlerimizin bir kısmı yaralandı."
Başbakan Soyer, Güney Kıbrıs Rum yönetimine
yaptığı çağrıda şu ifadeleri kullandı:
"Güney Kıbrıs'taki yönetim,
ırkçı saldırıyı yapanları tespit etmeli ve
yargıya teslim etmelidir. Bunu yapmadığı takdirde devlet
müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş
olur." Soyer, "KKTC hükümeti olarak her düzeyde bütün AB
arenalarında bu konunun takipçisi olacağız ve ırkçı
davranışlara boyun eğmeyeceğiz" dedi.
MILLIYET 22/11/06
"Liman krizi"nin çözümlenmesi için
Türkiyeye bir çeşit "ültimatom" veren AB Dönem
Başkanı Finlandiyanın, 25-28 Kasımda Finlandiyanın
Tampere kentinde düzenlenecek 8inci Euromed Konferansı
sırasında bir uzlaşı sağlamak için büyük bir çaba göstermesi
bekleniyor.
Türkiyenin Ek Protokolden kaynaklanan
"yükümlülükleri"ne karşı limanlarını Rumlara
açmaması halinde 11-12 Aralıkta yapılacak AB
Dışişleri Bakanları toplantısında bir karar
alınacağını bildiren Finlandiyanın üçüncü büyük kenti
Tamperede yapılacak konferansın gündeminde bulunmamasına
karşı Türkiye ve Kıbrıs sorunu kulislerde çok
konuşulacak.
Dışişleri bakanları
düzeyindeki Euromed toplantısı, 27-28 Kasım günlerinde
Finlandiya Dışişleri Bakanı Erki Tuomiojanın ev
sahipliğinde yapılacak. Dışişleri Bakanı Abdullah
Gülün bulunacağı toplantıya ayrıca Filistin Devleti ve
İsrailin yanı sıra, Cezayir, Mısır, Ürdün, Lübnan,
Fas, Suriye ve Tunus da katılacak.
AB kurumlarının da temsil
edileceği toplantıda Libya, gözlemci olarak yer alacak.
Filistin-İsrail sorununun ağırlıklı bir konu
olması beklenen Euromed Konferansının
hazırlığı amacıyla 25-26 Kasım günlerinde üst
düzeyli bürokratlar düzeyinde bir toplantı yapılacak.
FİNLANDİYANIN ÇABALARI
AB ile Akdeniz ülkeleri arasındaki
işbirliğini genişletmeyi amaçlayan Euromed Konferansına
ilişkin toplantılar sırasında Finlandiyanın
"liman krizi"nin önlenmesi için yoğun bir çaba göstermesi
bekleniyor.
Bu çerçevede, Finlandiya, gerek Abdullah Gül ile
gerekse üst düzey Türk diplomatları ile temaslarda bulunarak bir
uzlaşı sağlamaya çalışacak. Ancak, Finlandiyanın
çabalarının sonuç vermesi zor görülüyor.
Finlandiya tarafından geliştirilen
önerilerin en "tartışmalı" unsurunu kapalı
Maraş kentinin BM gözetiminde açılması oluşturuyor. Ankara,
Maraşın kapsamlı bir çözümün bir parçası olduğunu
belirterek Maraşın uzlaşının bir parçası haline
getirilmesine karşı çıkıyor.
Türkiyenin liman ve havaalanlarını
Rumlara açmasının karşılığında
Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun
kaldırılmasını da öngören formül, KKTCde de tepki
yarattı. Rum Yönetimi ise, Maraşı içermeyen hiç bir formül
kabul etmeyeceğini bildirmiş bulunuyor.ANKA
MILLIYET 22/11/06
Herald Tribune: Limanlar
açılmazsa altı başlık askıya alınabilir
International Herald Tribune gazetesi, Türkiye
ile AB arasındaki müzakerelerin kısmen raydan çıkması
halinde bile bunun Türkiyede İslamcıların ve milliyetçilerin
elini güçlendirebileceği uyarısında bulundu.
Gazetede yayınlanan Türkiye ABnin son
tarihine yanıt vermeyecekö başlıklı haberde
Finlandiyanın, Türk limanlarının Rum gemi ve uçaklarına
açılması için 6 Aralıka kadar verdiği süreye,
Ankaranın uymayacağını açıkladığı
kaydedildi. Haberde bu durumda Ankaranın AB üyelik müzakerelerinin raydan
çıkabileceği ifade edildi.
Dışişleri Bakanı Abdullah
Gülün Bu işler tarih verme ve şantajla olmazö şeklindeki
sözlerine yer veren gazete, Türk yetkililerin, KKTCye yönelik ambargolar
kalkmadıkça Kıbrıs Rum Kesimi ile
uzlaşamayacaklarını söylediğini kaydetti.
ALTIYA YAKIN BAŞLIK ASKIYA
ALINABİLİR
Haberde, Türkiyenin limanlarını
Rumlara açmaması halinde AB ile yürütülen müzakerelere altıya
yakın başlığın askıya alınabileceği
kaydedildi.
Ancak gazete, Türkiye ile AB arasındaki
müzakerelerin kısmen askıya alınması halinde bile bunun
Türkiyede uzun süreli etkileri olabileceği uyarısında bulundu.
Haberde, bu durumda Türkiyedeki İslamcıların ve milliyetçilerin
güç kazanabileceği ifade edildi.
Haberde ayrıca, Türk yetkililerin 2004
yılında Kıbrısta yapılan ve Adanın tekrar
birleşmesini öngören referanduma Türklerin evet, Rumların ise
hayır dediğini hatırlatarak Avrupa Birliğini çifte
standart uygulamakla suçladığı belirtildi.(ANKA)
MILLIYET 22/11/06
AB, kendini aldatıyor
Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi dönem Başkanı Finlandiya sadece
Türkiye'yi değil, Kıbrıs'ı da hedef alan bir açıklama
yaptı: Limanlar sorunu, 6 Aralık Pazartesi gününe kadar
çözümlenmelidir.
Finlandiya Başbakanı'nın bu çıkışı,
içeriği ve tonlamasıyla tam bir ültimatonu andırıyor.
Sözleri incelendiği zaman iki hedef ön plana geçiyor.
1. ZAMAN KAZANMAK:
Hem Güney Kıbrıs, hem de Türkiye ellerini saklıyorlar. Çözüm
için, 14 Aralık doruğunun sabahını bekliyorlar. Ne Rumlar,
ne de Türkler adım atmıyorlar. Kriz politikası izliyorlar.
Finlandiya, işte bu kısır döngüyü kırmak istiyor. Zira, AB
liderleri, bu doruğun yine Türkiye zirvesi olmasını
arzulamıyorlar. Kıbrıs sorununun daha önce kesinleşmesi
üzerinde duruyorlar. Eğer, 6 Aralık'a kadar son pozisyonlar
alınabilirse, 11 Aralık günü dışişleri bakanları
tarafından gözden geçirilebilecek. Böylece 14 Aralık doruğuna,
karar verilmiş olarak girilebilecek. Finlandiya, işte bu nedenle
bastırıyor.
2. ELİMİZDEN GELENİ YAPTIK:
Finlandiya'nın takvimi hızlandırma çabası, hem Rumlara, hem
de diğer ülkelere "ellerinden geleni yaptıklarının
mesajını" da veriyor. Zira herkes, sadece Türkiye'nin
değil, Rumların da hareketlenmeleri gerektiğini biliyor. Rumlar
ellerindeki kartları, gerçek değerinden çok daha fazla zannediyor ve
hiçbir uzlaşıya yanaşmıyor.
BOŞUNA ZAMAN HARCANIYOR
Eğer Finlandiya dönem başkanlığı, 6 Aralık
ültimatonunu, sırf Türkiye'yi korkutmak ve son önerisini kabul ettirmek
için yapıyorsa, çok yanılıyor.
Türk hükümeti şu sıralarda rahat. Zira kamuoyu ile aynı yere
bakıyorlar. KKTC üzerindeki izolasyonlar hafifletilmedigi taktirde,
limanların açılması söz konusu olmayacak. Başka bir
deyişle, hükümet istese dahi, böyle bir adım kamuoyunun engeliyle
karşılaşacak.
Eğer, bu nedenle Türkiye-AB ilişkileri donacak, müzakerelerde 10-15
başlık askıya alınacaksa, varsın donsun, varsın
askıya alınsın
AB, Türk kamuoyunun nabzını iyi tutamıyor veya
kararını verdiği için, buna ihtiyaç duymuyor.
Bakalım Finlandiya bu işin içinden çıkabilecek mi?
* * *
FRANSA, SON DARBEYİ
DE İNDİRECEK Mİ ACABA?
Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin incelmesi ve müzakerelerin
kopma noktasına gelmesinde Fransa'nın önemli bir payı var. Hem
Ermeni soykırım iddialarına itiraz edeni cezalandırmaya
yönelik Fransız Parlamentosu'nun yasası, hem de Rum gemilerine Türk
limanlarının açılması konusundaki sert tutumu arka arkaya
gelince, Fransa Türk kamuoyunda "düşman" olarak nitelenmeye
başlandı.
İstenildiği kadar, Ermeni ve AB sorunlarının birbirinden
çok farklı nedenlerden kaynaklandığını söylesinler,
her birinin çok değişik hisler ve tarihi gerekçelere
dayandığını belirtsinler, Türk kamuoyu bunu kabul edemiyor.
Fransa şimdiye kadar görülmemiş derecede olumsuz
algılanıyor.
Türk kamuoyu bu tutumun altındaki mantığı anlayamıyor.
Durup dururken Fransa'nın neden, çok iyi giden ilişkileri
çomakladığı, rahatını bozduğunu çözemiyor.
Ayrıca, daha önceki örneklerle
karşılaştırıldığı zaman, kamuoyunun
Fransa'ya tepkisinin abartılı olmadığı görülüyor.
Türkiye'nin nasırına basan başka ülkelere karşı tepkiler
ile Fransa'ya yaklaşım arasında hala bir fark var. Bunun böyle
olmasında, hükümetin temkinli adım atmayı tercih etmesi önemli
rol oynadı. Başbakan başta olmak üzere, sokağı kimse
kışkırtmadı. Ateşli demeçler verilmedi. Son günlerdeki
askeri kanattan gelen jestler de belirli bir ölçü dahilinde tutuldu.
Ancak, asıl bundan sonrası çok tehlikeli.
14-15 Aralık doruğundan çıkacak olan karar, hepimize
İlerleme Raporu sırasında önlenen tren kazasının bir
tekrarını yaşatabilir. Eğer doruk toplantısında,
AB Komisyonu'nun önerdiği gibi 3 müzakere
başlığını askıya almak yerine, Fransa'nın
istediği ileri sürülen 15 başlık askıya alınırsa,
yeni bir tren kazası ile karşı karşıya
kalınacaktır.
Kıbrıs Rumları'nın, 15 başlığı
askıya aldıracak güçleri bulunmadığını herkes
biliyor. Yine herkes, Fransa'nın tayin edici rol
oynayacağını biliyor.
Peki, Paris ne yapacak ?
İnadına, Türkiye'nin nasırına basmayı mı tercih
edecek ?
İlişkilerin daha da kötüleşmesini, her türlü Fransız
markasının taşlanmasını mı tahrik edecek ?
İç politikada ne getireceği bilinmeyen hesaplardan dolayı,
koskoca bir ilişki yumağını feda mı edecek ?
Bu aşamada ne olacağını anlayamıyoruz. Zaten bir
süredir, Fransız politikalarını ve
politikacılarını anlayabilmek giderek
imkansızlaşıyor.
İşte bu açıdan, aralık ayındaki AB doruğu son
derece önemli. Özellikle Fransa'nın Aralık doruğu
sırasında takınacağı tutum, Türkiye ile
ilişkilerin kalın çizgilerini çizecek. Karşımızda, 15
başlığın askıya alınması için kampanya açan,
Rumlardan da Rumcu bir tutum takınan, Türkiye'yi vurup kıran bir
Fransa bulursak, kamuoyunun gözünde nokta konulmuş olacak.
Aksine, Aralık doruğunda, Fransa hiç değilse sessiz
kalırsa, bugüne kadarki zararların belirli bir bölümü
kurtarılabilir. Yaralar derinleşmez, ilişkilere merhem sürülüp
tedavi edilebilir. Belki de, bıraktığımız yerden
tekrar başlanabilir.
Acaba bütün bu yaşananlar, yeniden inşa edebilmek için uzun
yıllardır emek verilen ve önemli bir düzeye getirilen Türk-
Fransız ilişkilerini, yeniden ayaklar altına
alınmasına değer mi ?
MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 22/11/06
AB ile ilişkiler
uçurumun kenarında...
AB'nin şu sırada Türkiye'ye karşı izlediği politikaya,
İngilizce diplomasi dilinde "brinkmanship" derler. Bunun Türkçe
anlamı, "uçurumun kenarına kadar" gitmektir.
Oldukça riskli bir tavır bu. Zamanında ve yerinde frene
basılmazsa, uçuruma yuvarlanmak da mümkün...
AB dönem başkanı Finlandiya'nın son çıkışı,
Türkiye-AB ilişkilerini uçuruma biraz daha
yaklaştırmış oldu.
Fin Başbakanı Matti Vanhanen'in açıklamasına göre, AB
Komisyonu Kıbrıs'la ilgili "limanlar krizi"ni halletmek
için, AB Konseyi'ne "tavsiyelerini" 6 Aralık'ta sunacak.
Dolayısıyla Türkiye'nin o tarihe kadar Kıbrıs
Rumlarına deniz ve havalimanlarını açması
kararını vermesi isteniyor. Ankara'nın olumlu veya olumsuz bu
kararı da 11 Aralık'ta yapılacak AB Dışişleri
Bakanları toplantısında değerlendirilecek.
Bu ne demek? Eğer Türkiye o tarihe kadar limanları açmaya razı
olduğunu bildirirse mesele yok: O takdirde büyük olasılıkla
üyelik müzakereleri devam edecek... Eğer Ankara buna
"hayır" demeye devam ederse, müzakerelerin geleceği üzerine
nihayet bir karar alınacak: Ya tamamen kesilecek, ya kısmen
askıya alınacak veya bir süre ertelenecek...
Son dakikaya kadar
Peki, Fin diplomasisi böyle zorlamalarla sorunun çözümlenemeyeceğini
bilmiyor mu? Biliyordur herhalde. Ama, "AB içi dayanışma ve
prensip" uğruna, Türkiye'yi sıkıştırmaya
uğraşıyor. Diğer bir deyişle AB, Türkiye'de hükümetin
tek yanlı ve karşılıksız bir adım
atamayacağını bildiği halde inadını sürdürüyor ve
sonunda Türkiye'nin belki de son dakikada varılabilecek bir uzlaşma
formülünü kabul edeceğini tahmin ediyor...
Böyle bir uzlaşma mümkün mü? Finlandiya Başbakanı'nın
koyduğu süre (6 Aralık) oldukça az zaman bırakıyor.
Şimdi belki uçuruma daha da yaklaşıldığı bir
noktada, "bir şeyler" olur...
Ne gibi? Bir uzlaşma olması için, karşılıklı
taleplerde bir dengenin kurulması şart. Açıkçası
Türkiye'nin "izolasyonun kaldırılması" konusunda
AB'den herhangi bir "karşılık" almadan, tek yanlı
"veren" taraf olması mümkün değil.
"İzolasyonun kaldırılması" pratikte ne demek? AB
üyeleri KKTC'ye karşı ekonomik kısıtlamaları,
Türkiye'nin limanları açmasıyla eş zamanda kaldıracaklar
mı? KKTC'deki havaalanını da buna dahil edecekler mi?
Tabii ki, Papadopulos'un nefesini her an ensesinde hisseden AB yetkilileri için
böyle dengeli bir karar almak kolay değil. Birlik Kıbrıs Rum
Kesimi'ni üye almakla zaten kendini böyle bir zorluğa mahkûm etmiş.
Bazı AB üyeleri bunu artık açıkça söylüyorlar...
Kötü senaryo
Finlandiya Başbakanı Vanhanen, önceki günkü açıklamasında,
Türkiye ile (limanlar konusunda) anlaşmaya
varılamadığı takdirde, AB'nin bunun Türkiye'nin
katılım süreci üzerindeki etkilerini değerlendirmek zorunda
kalacağını belirtti ve bunun "iyi bir senaryo
olmayacağını ve belirsiz bir gelecek anlamını
taşıyacağını" vurguladı.
Peki, "iyi olmayan senaryo" sadece Türkiye için mi?
"Değerlendirilecek" önlemler ne olursa olsun, Türkiye'den kopmak
veya Türkiye'yi uzaklaştırmak, AB için de kötü olmayacak mı?
AB'nin (özellikle Konsey'in) alacağı karar, "limanların
açılması" gibi büyük tablo içinde ufak görünen teknik bir
sorunun ötesinde, temel "stratejik" bir konuyla ilgilidir. Bu, AB
için Türkiye ile beraber olmak ile Türkiye'yi kaybetmek arasında bir seçim
niteliğindedir. Türkiye için de AB ile yola devam etmekle ondan kopmak
arasında bir tercih olduğu gibi...
Bu nedenle "uçurumun kenarına" fazla yaklaşmamak
lazım...
SAMI KOHEN MILLIYET 22/11/06
AB ile sır diplomasi
Hükümet, Kıbrıs için gizli diplomasi
yürütüyor. Hedef, Türkiye'nin liman ve havaalanlarını Rumlara
açması karşılığında izolasyonların
kaldırılması
22/11/2006 RADIKAL
Başbakan Tayyip Erdoğan ve
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Kıbrıs
konusunda AB Dönem Başkanlığı tarafından verilen 6
Aralık tarihini dün 'şantaj' olarak eleştirmesine
karşın, Kıbrıs konusunda son bir haftadır gizli bir
diplomasi sürdüğü ve önceki gün itibarıyla
gizli diplomatik trafiğin hızlandığı öğrenildi.
Kamuoyuna açıklanmadan süren temaslar, dün AK Parti grup
toplantısı ardından Erdoğan, Gül ve AB
Başmüzakerecisi, Hazine Bakanı
Ali Babacan arasında yapılan değerlendirme
toplantısında da ele alındı.
Radikal'e bilgi veren diplomatik kaynaklar, temasların amacını,
Türkiye'nin liman ve havaalanlarını tamamen ya da kısmen
Kıbrıs Rum uçak ve gemilerine açması
karşılığında Kıbrıs Türk havaalanı ve
limanları üzerindeki izolasyonların kırılması
olduğunu söylediler. KKTC Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat'ın Cenevre'de BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile
görüşmesinden sonra, bir grup AB ülkesinin, Kıbrıs sorununa AB
bünyesinde çözüm bulunmasına imkân olmadığı kanaatine
vardığı ve gizli diplomasinin BM görüşmelerinin yeniden
nasıl başlayabileğine de yoğunlaştığı
bildiriliyor.
Temasların, özellikle 13 Kasım'da yapılan AB
dışişleri bakanları toplantısı ardından
hızlandığı da gelen bilgiler arasında. Kaynaklar,
bunda Türkiye'nin üzerine Kıbrıs nedeniyle haksız derecede
gidildiğine inanan bir grup ülkenin, Türkiye ile ilişkilerin
Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tarafından 'rehin alınmasına'
tepki göstermesinin de önemli payı bulunduğuna işaret ediyorlar.
Özellikle liman ve havaalanlarının açılması için Türkiye'ye
'ültimatom' verilmesi ve 20'ye kadar varan sayıda müzakere faslının
dondurulduğunun açıklanması tekliflerinin bu ülkeleri harekete
geçirdiği bildiriliyor.
Türk Dışişleri'nin, AB cephesinden daha önce gelen '3-7 müzakere
faslı Gümrük Birliği nedeniyle fiilen dondurulabilir' haberlerinin
son gelişmeler ardından '15-20'ye kadar çıkabilir' bilgisine
AB'nin beklemediği bir tepki vermesinin de bu gelişmede rol
oynadığı anlaşılıyor. Üst düzey bir Türk
diplomatın, "Bizim için üç ya da 35 faslın dondurulması
arasında bir fark bulunmadığını, muhataplarımıza
en açık bir şekilde söyledik" ifadesi, Ankara'nın
içinde bulunduğu asabiyeti anlatıyor.
Fransa sürprizi
Dolayısıyla Ankara, verilen demeçlere karşın, önceki gün AB
Dönem Başkanı Finlandiya'nın başbakanı Matti
Vanhanen'in demecindeki 'Kıbrıs
için tarih' cümlesinden çok, 'Türkiye konusunun 14-15 zirvesinde ele
alınmayacağı' kısmına yoğunlaşmış
bulunuyor. Türkiye'nin AB zirvesinde olmaması, Ankara'ya göre, Türkiye ile
müzakerelerin devamını resmen durduracak bir kararın
oylanmaması demek. Ancak 12 Haziran'dan bu yana
müzakerelerin fiilen durmuş olması Türkiye'yi rahatsız ediyor.
Müzakere fasıllarının bir kısmının fiilen de olsa
askıda kalması, Kıbrıs sorununun sürekli olarak Türkiye'nin
önüne çıkması demek olacak.
Bu yüzden Dışişleri, Kıbrıs sorununun AB'yi
ilgilendiren kısmı olan Gümrük Birliği bölümüne AB bünyesinde bir
çözüm bularak, geri kalan kısmının BM görüşmelerine
bırakılması tutumu üzerinde duruyor. Ankara'nın gizli
diplomasiye destek vermesi altında bu siyaset yatıyor.
AB bünyesinde süren diplomasinin tarafları da belli. Türkiye'yi
köşeye sıkıştırmayı amaçlayan safta
Kıbrıs Rum ve Yunanistan hükümetleri başı çekiyor.
Ankara'da, Dora Bakoyannis'in dışişleri bakanlığı
altında Yunanistan'ın Türkiye'ye ilişkin tavrının iç
politik kaygılara yenik düşerek olumsuza kaydığı
saptaması yapılıyor. Yine iç politik kaygılarına
Kıbrıs'ı bahane yapan ülkeler safında Avusturya, Hollanda
ve Danimarka başı çekiyor. Ocak-Haziran 2007'de dönem
başkanlığını üstlenecek Almanya, deyim yerindeyse 'iki
arada, bir derede'.
Fransa'nın, son hafta içinde sürpriz bir gelişmeyle Kıbrıs
konusunda Türkiye yanında diplomasiye katıldığı, Türk
diplomatik kaynaklarca ifade ediliyor. Ancak Kıbrıs Türkleri
üzerindeki izolasyonların, Türk liman ve havaalanlarının Rumlara
açılması karşılığında
kırılması diplomasisinde başı İngiltere,
İspanya, İsveç ve İtalya çekiyor. Bu ülkelerin çabaları,
Kıbrıs konusuna aslında pek ilgi duymayan diğer AB
üyelerinin tavrını da etkileme gücüne sahip sayılıyor.
Diplomatik kuliste, Dışişleri Bakanı Gül'ün hafta sonu
Finlandiya Dışişleri Bakanı Rekki Tuomioja ile ve Riga'daki
NATO zirvesinde yapacağı görüşmelerin Kıbrıs
diplomasisi üzerinde belirleyici rol oynayabileceği yorumu
yapılıyor.
Rum'dan büyük
tehdit
SADECE YABANCILARI DEĞİL, TÜRKLERİ DE
TUTUKLAYACAKLAR... "7 yıllık hapis cezası, konuya ne kadar
ciddi baktığımızı gösteren bir mesajdır"
diyen Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, yeni
yasanın, 1974'ten sonra kuzeye geçen ve burada Rumlardan kalan evlerde
oturan Kıbrıslı Türkleri de kapsadığını
belirtti ve Güney'e geçmeleri halinde onların da tutuklanacağını
açıkladı
ERHÜRMAN: ÇARESİZLİĞİN
İŞARETİ...Yrd. Doç. Dr. Tufan Erhürman, Rum yönetiminin bu
girişimini çaresizliğin bir işareti olarak nitelerken, göz
korkutup kuzeydeki yapılaşmayı belli bir süre için de olsa
durdurma niyeti taşıdığını söyledi. Erhürman,
"Ancak bu tutum, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin hukuk sistemine
olan saygının daha da azalmasından başka bir şeye
hizmet etmemektedir" dedi
ERK: ÇÖZÜME KATKISI OLMAZ, KAOS YARATIR...İnsan Hakları
Vakfı Başkanı Avukat Emine Erk, Rum Yönetimi'nin mülkiyet
konusunda yürürlüğe koyduğu yeni yasanın, Kıbrıs
sorununun çözümüne katkı sağlamayacağını aksine
ilişkileri kaosa sürükleyeceğini söyledi. Erk, "Bu girişim
barışı ve kapsamlı çözümü uzaklaştıran bir
girişimdir" dedi
Dilek ÇETEREİSİ
Rum yönetimi, Kıbrıs sorununu daha da içinden
çıkılmaz bir hale sürükleyecek, çözüm yerine kaos getirecek yeni bir
adım daha atarak, mülkiyet konusunda tutuklamaları yeniden gündeme
getirdi.
Rum yönetimi, Kuzey Kıbrıs'ta eski Rum arazileri üzerine ev
inşa eden, bunları alıp satan ve Rum evlerinde oturanların
7 yıl hapis cezasına çarptırılmasını öngören bir
yasayı yürürlüğe koydu ve bu yönde geçtiğimiz günlerde bir Rus
çifti tutukladı.
Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, yeni
yasanın, 1974'ten sonra kuzeye geçen ve burada Rumlardan kalan evlerde
oturan Kıbrıslı Türkleri de kapsadığını
belirtti ve güneye geçmeleri halinde onların da
tutuklanacağını açıkladı.
Kıbrıs sorununun en can alıcı
konularının başında gelen mülkiyet
karmaşasını da içerecek şekilde kapsamlı çözüme
yaklaşmayan Rum tarafı, tutuklamaları gündeme getirmekle yeni
tahriklerin de kapısını açmış oldu.
Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Tufan Erhürman, Rum yönetiminin bu girişimini çaresizliğin bir işareti olarak nitelerken, göz korkutup kuzeydeki yapılaşmayı belli bir süre için de olsa durdurma niyeti taşıdığını söyledi. Erhürman, "Ancak bu tutum, Güney Kıbrıs Rum Yöneti