EU warns Turkey on accession talks

The European Union has warned Turkey that it has to speed efforts to resolve a stalemate in the Cyprus issue if it wants to continue accession talks with the bloc.

Finnish Prime Minister Matti Vanhanen, whose country holds the EU presidency, said Ankara must honour commitments it has made concerning the divided island, including permitting planes and ships from Greek-speaking Cyprus into Turkish ports.

"But time is running out. If there is no agreement and Turkey does not honour its commitments, the EU will need to consider the implications for the accession process," Vanhanen said in Helsinki.

"This is not a good scenario and it would mean an uncertain future."

Vanhanen reiterated that the EU has set a December 6 deadline for Turkey to accept a compromise plan.

If not, EU leaders who are meeting the following week might suspend Turkey's accession talks.

Excite.co.uk 20/11/06

Limanlarda son tarih 6 Aralık

AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın başbakanı Vanhanen, Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açması konusunda 6 Aralık’tan önce anlaşmaya varılması gerektiğini söyledi.

 

NTV-MSNBC VE AJANSLAR

Güncelleme: 16:07 TSİ 20 Kasım 2006 Pazartesi

BRÜKSEL - Limanlarla ilgili Ankara üzerindeki baskı artıyor. AB Dönem başkanı Finlandiya’nın başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmaması halinde AB Komisyonu’nun Aralık ayının ilk haftasında bu konuda tavsiyelerde bulunmasını beklediğini söyledi.

Vanhanen, Komisyon’un tavsiyelerde bulunmadan önce limanlar konusunda bir anlaşmaya varılması gerektiğini ve bunun için son tarihin Komisyon’un 6 Aralık’ta gerçekleştireceği toplantı öncesi, yani 5 Aralık akşamı olduğunu belirtti.

Finlandiya Başbakanı, Komisyon’un vereceği tavsiyeler doğrultusunda AB dışişleri bakanlarının 11 Aralık’ta bir karar alabileceğini belirtti.

Vanhanen, “Bir konuya açıklık getirmek istiyorum. Dönem Başkanlığı, Türkiye konusunu AB Aralık zirvesine taşımayı düşünmemektedir. Kararlar bundan önce
alınacak. Aralık zirvesinde AB’nin genişleme sürecinin geleceği dahil diğer konular görüşülecek” diye konuştu.

REHN’DEN VANHANEN’E DESTEK
AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn de, 17 Aralık 2004 zirvesini hatırlattı ve “Türkiye konusunda zaten bir zirve yapmıştık, yenisine gerek yok” dedi.

Rehn, limanların açılmaması durumunda AB’nin Türkiye hakkındaki kararının 11 Aralık’taki dışişleri bakanları toplantısında alınması gerektiği görüşüne katıldığını belirtti. Rehn, bu durumda Komisyon’un Türkiye ile ilgili tavsiye kararını 6 Aralık’ta sunmasının mantıklı göründüğünü söyledi.

Kararın, dışişleri bakanlarının bir araya geldiği 11 Aralık Genel İşler Konseyi’nde alınmasının Türkiye açısından olumlu sonuçları olabileceği belirtiliyor. Özellikle Almanya Dışişleri Bakanı Steinmeier ve İtalya Dışişleri Bakanı D’alema, Türkiye’ye daha ılımlı yaklaşıyor. Liderler zirvesinde ise Türkiye karşıtı tutumlarıyla tanınan Almanya Başbakanı Merkel ve İtalya Başbakanı Prodi yer alacak.

AB Komisyonu, geçen hafta yayımladığı ilerleme raporunda, limanlarını Rum gemi ve uçaklarına açması için Türkiye’ye 14-15 Aralık’taki devlet ve hükümet başkanları zirvesine kadar süre tanımıştı. Komisyon, 14-15 Aralık’taki zirveden önce bu konuda
bir tavsiyede bulunacağını duyurmuştu.

Talat ve Annan Kıbrıs’ı görüştü

Cenevre’de BM Genel Sekreteri Annan’la görüşen KKTC Cumhurbaşkanı Talat, Finlandiya’nın planının dengeli olmadığını söyledi ve Kıbrıs sorununun çözümü için çalışmaların BM çatısı altında sürmesi gerektiğinin altını çizdi.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 14:33 TSİ 20 Kasım 2006 Pazartesi

CENEVRE - KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’la bugün Cenevre’de bir araya geldi. Yaklaşık yarım saat süren görüşmenin ardından açıklama yapan Annan, Türk kesimine uygulanan izolasyonların kaldırılması gerektiğini belirtti.

Görüşmenin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Mehmet Ali Talat da, toplantının çok verimli geçtiğini dile getirdi. Sorunun çözümü için çalışmaların bundan sonra da Annan Planı çatısın altında süreceğini belirten Talat, Finlandiya’nın planını ise son derece hakkaniyetsiz bulduklarını dile getirdi.

Talat, Kıbrıs sorununun bu şekilde müzakare konusu yapılmasını doğru ve dengeli bulmadıklarını da söyledi ve “İzolasyonların kaldırılması herhangi bir koşula bağlanmamalı” dedi.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari, bir süre önce Kıbrıs müzakerelerine başlamak için izlenecek prosedürle ilgili taraflara mektup göndermişti ve 2007’nin ilk çeyreğinde görüşmelerin başlaması dileğini iletmişti.

Talat ise, bu mektubun zaman çizelgesi açısından çok net tarihler ortaya koymadığını ve bunun Rumların geciktirme taktikleri için bir sorun teşkil edebileceğini ifade etti. Ancak Türk tarafının yapıcı tavrının tekrar altını çizdi.

Mehmet Ali Talat, görev süresi bitmiş olsa dahi Annan’ın mutlaka Kıbrıs sorunun çözümü içersinde yer alması yönündeki isteklerini iletiklerini ve Annan’ın da bunu olumlu karşıladığını vurguladı.

KKTC'den ev alan Rus çift tutuklandı


20 Kasım, 2006 17:26:00 (TSİ) CNN TURK

 

 

Kıbrıs Rum polisi, KKTC'den Güney Kıbrıs'a geçen bir Rus çifti, KKTC'nin Lapta bölgesinde eski Rum malı üzerine inşa edildiği iddia edilen bir villa satın aldıkları gerekçesiyle tutukladı.

Rum basınındaki haberlere göre, dün Lefkoşa'daki Ledra Palace sınır kapısından Güney Kıbrıs'a geçmeye çalışan Rus çiftin üzerinde, Lapta'da villa satın aldıklarını gösteren satış belgesi ve KKTC'de taşınmaz mal satışlarıyla ilgili broşürler bulundu.
 
Rum polisi, çiftin ifadelerinde, son zamanlarda KKTC'den bir ev satın aldıklarını, 18 Kasım'da bu yönde bir sözleşme imzaladıklarını söylediklerini belirtti.
 
Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesi'ne çıkarılan Rus çift hakkında beş gün tutuklama kararı verildi.
 
Rus çiftin, 78 bin sterline anlaştıkları ev için bin sterlin depozito ödediklerini yazan Rum basını, kadının Rus, eşinin ise Letonyalı olduğunu bildirdi.
 
Çiftin, Rus pasaportu taşıdığı, ancak Avrupa vatandaşı da olduğu belirtildi.

'AB sorunu çözme kapasitesinde değil'


20 Kasım, 2006 12:26:00 (TSİ) CNN TURK

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile Cenevre'de biraraya geldi. Talat, AB'nin Kıbrıs sorununu çözme kapasitesine sahip olmadığını söyledi.

Talat görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, "Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM çerçevesinde olacaktır" dedi.
 
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, bundan sonraki görüşmelerde Annan Planı'nın temel alınıp alınmayacağı sorusu üzerine dört-beş yıl tartışılan Annan Planı'nın rafa kaldırılmasının söz konusu olmadığını belirtti.
 
KKTC lideri Talat, Rum tarafının Annan planını 'şeytanlaştırması' nedeniyle Annan adının geçmeyebileceğini savundu.
 
Cenevre'den Türkiye'ye gelen Talat, ''Sayın Genel Sekreter bizlerin tutumunun doğru olduğunu, izolasyonların kaldırılması uğraşında haklı olduğumuzu ifade etmiştir. Kendisiyle özellikle izolasyonların kaldırılması hususunda ve Kıbrıs sorununun bütünlüklü bir çerçevede çözümlenmesi konusunda mutabık olduk'' diye konuştu.
 
"Çözmek o kadar kolay olsaydı... "
 
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine KKTC Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden, bilmeden konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar kolay olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle istiyoruz" diye konuştu.
 
"AB, sorunu çözme kapasitesine sahip değil" 
 
BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la bugün yaptığı görüşmenin Kıbrıs sorununun hala BM platformunda olduğunu bir kez daha kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.
 
Talat, Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye götürmek istediğini belirterek, Rum tarafının Kıbrıs sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını, kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını kaydetti.

BM'nin çözüm girişimi

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı İbrahim Gambari, 17 Kasım'da Talat ile Rum lider Tasos Papadopulos'a birer mektup yazarak ikili görüşmelere başlanması çağrısı yaptı. Mektupta yer alan öneriler şöyle:

* Tasos Papadopulos ile Mehmet Ali Talat'ın her ay en az bir kez görüşmesi ve mart ayının sonunda taraflar arasında doğrudan görüşmelerin başlatılması

* Teknik komiteler ve çalışma gruplarının faaliyetlerine hemen başlanması

Türk tarafının yanıtı

BM çağrısının ardından KKTC lideri Talat, Gambari'ye yine mektupla yanıt verdi. Talat, kapsamlı çözüme yönelik görüşmelerin başlaması için 2007 yılının ilk çeyreğinin hedef alınmasını memnuniyetle karşıladıklarını belirtti.
 
Talat ayrıca, Rum yönetiminin çözümü geciktirme taktiğinden duyulan endişeleri de dile getirdi.

Rum tarafının yanıtı

Gambari'nin mektubuna Rum yönetiminden de olumlu yanıt geldi. Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, Gambari'nin 8 Temmuz anlaşmasının hayata geçirilmesinin hızlandırılması çabasına destek vereceklerini açıkladı.
 
Gambari'nin mektubunda, teknik komiteler ve çalışma gruplarının faaliyetlerine hemen başlamaları gerektiği, iki liderin ayda bir teknik düzeydeki müzakerelerin gidişatını ele almak için bir araya gelmeleri ve iki lider arasında doğrudan görüşmelerin 2007 Mart'ı sonuna kadar başlaması önerileri bulunuyordu.

Finlandiya 6 Aralık'a kadar süre tanıdı


20 Kasım, 2006 11:20:00 (TSİ) CNN TURK

cnnturk.com

Avrupa Birliği Dönem Başkanı Finlandiya, Kıbrıs sorununun çözümü için Türkiye'ye 6 Aralık'a kadar süre tanıdı.

Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen, AB Komisyonu'nun Kıbrıs ile ilgili tavsiye kararını Aralık ayının ilk haftasında alacağını, kararın 11 Aralık'taki AB Dışişleri Bakanları toplantısında görüşüleceğini açıkladı.
 
Vanhanen, "Türkiye'nin limanlarını ve havaalanlarını Kıbrıs Rum kesimi gemi ve uçaklarına açmasına ve Kuzey Kıbrıs ile AB arasında doğrudan ticarete izin verecek bir çözüm arayışındayız. Çözüm paketimiz sınırlı unsurlar barındırıyor. Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm getirmiyoruz. Bu BM'nin görevidir" dedi.
 
Dönem Başkanlığı'nın Türkiye konusunu 14-15 Aralık'ta yapılması beklenen AB Aralık zirvesine taşımayı düşünmediğini vurgulayan Vanhanen, "Kararlar bundan önce alınacak. Aralık zirvesinde AB'nin genişleme sürecinin geleceği dahil diğer konular görüşülecek" diye konuştu.
 
AB Komisyonu, Türkiye'nin deniz ve hava limanlarını Kıbrıs Rum kesimine açmasını isterken, Ankara KKTC'ye izolasyonların kaldırılmasını şart koşuyor.

Rehn: "Yeni zirveye gerek yok"
 
Bu arada AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, 17 Aralık 2004 AB Zirvesi'ni hatırlatarak, ''Türkiye konusunda zaten bir zirve yapmıştık. Yenisine gerek yok'' dedi.
 
Limanların açılmaması durumunda AB'nin Türkiye hakkındaki kararı 11 Aralık'taki Dışişleri Bakanları toplantısında (AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi) alması gerektiği görüşüne katıldığını belirten Rehn, bu durumda AB Komisyonu'nun işleyişi dikkate alındığında kendilerinin önerilerini 6 Aralık'ta sunmalarının 'mantıklı göründüğünü' söyledi.

AP'den AB'ye 'genişleme' uyarısı
 
Avrupa Parlamentosu'nun Genişleme Stratejisi Raporu'nda, AB Komisyonu'nun genişlemeye yaklaşımı eleştirilirken, Türkiye'nin 'Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü dahil iyi komşuluk ilişkilerine tam olarak bağlı kalması' isteniyor.
 
Rapor, Dışişleri Komisyonu Başkanı Alman Hıristiyan Demokrat Elmar Brok tarafından hazırlandı.
 
Taslak raporda, ''Yeni genişlemelerden önce Birliğin hangi sorunlarını çözmesi gerektiği konusunda AB Komisyonu'nun ciddi bir analiz yapmamış olmasından üzüntü duyuluyor'' ifadesi yer alıyor.
 
Yaklaşık 200 değişiklik önergesiyle AP Dışişleri Komisyonu'nda 22 Kasım'da oylanacak raporda, 'hazmetme kapasitesine' vurgu yapılırken, AB Komisyonu, 'bu kavramı güçlendirecek prensipleri ortaya koyamadığı' gerekçesiyle eleştiriliyor.
 
''Genişlemenin anayasal tarafını yüzeysel ele aldığı için AB Komisyonu eleştirilir'' denilen taslak raporda, Komisyon'un ayrıca 'yeni genişlemelerin mali boyutunu ciddiyetle incelemediği' ileri sürülüyor.
 
Türkiye'nin AB üyeliği
 
Türkiye'nin üyeliğine karşı olmasıyla tanınan Elmar Brok'un kaleme aldığı raporda, AB Komisyonu tarafından yayımlanan Türkiye İlerleme Raporu'nun, AP'nin çok eleştirilen Türkiye Raporu ile 'aynı içeriğe sahip olduğu' iddia ediliyor.
 
Raporda, Türkiye dışında hiçbir aday ya da potansiyel aday ülkeye yer verilmezken, ''Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümü dahil Türkiye iyi komşuluk ilişkilerine tam olarak bağlı kalmalıdır'' deniliyor ve Türkiye'nin Rum kesimine limanlarını açmaması 'mevcut tıkanıklığın en büyük nedenlerinden biri' olarak gösteriliyor.
 
Türkiye'nin bu yıl içinde limanlarını açmaması durumunda AB Komisyonu'nun Aralık ayında yapılacak AB Zirvesi'ne kadar 'açık önerilerini' sunması istenen taslak raporda, AB Komisyonu'na, 'güçlendirilmiş (AB) komşuluk politikasının açık tanımını ve neleri kapsadığını' ortaya koyma çağrısı yapılıyor.
 
Diplomatik kaynaklar, AP Genel Kurulu'nda 13 Aralık'ta oylanması öngörülen raporla 14-15 Aralık'ta yapılacak AB Zirvesi'ne mesaj verilmek istendiğine dikkat çekiyor.
 
Türkiye'ye Kıbrıs baskısı
 
AB Komisyonu, Türkiye İlerleme Raporu'nu 8 Kasım'da açıkladı. Raporda reform hızının yavaşlamasından, azınlıkların durumuna, ifade özgürlüğü ve işkencenin önlenmesine kadar pek çok konuda Türkiye'ye eleştiriler yöneltildi.
 
Raporun açıklanmasından kısa bir süre önce konuşan AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin aralık ayının ortasına kadar deniz ve hava limanlarını Kıbrıs Rum kesimine açmasını istedi.
 
Barroso, Kıbrıs sorunu sürse de Türkiye-AB müzakerelerinin dondurulmayacağını, 'diplomatik çabalara bir şans vermek istediklerini' belirtti.
 
Bu çerçevede AB Komisyonu, Kıbrıs sorunu konusunda bir tavsiye kararı almadı. Komisyon, 'Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmediği' takdirde, aralık ayında yapılacak liderler zirvesinde tavsiye kararı alacak.

İlerleme Raporu'nun AB Komisyonu'nda görüşüldüğü sırada Fransa, Türkiye'nin üyeliğinin tüm ülkelerde referanduma sunulmasını teklif etti ancak bu teklif reddedildi ve raporda yer almadı.

 

Talat: AB'nin sorunu çözecek kapasitesi yok

CENEVRE (A.A)

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la Cenevre'de yaptığı görüşmeden sonra, "Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM çerçevesinde olacaktır" dedi.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin oldukça önemli olduğunu" söyledi.

Annan ile görüşmeyi kendisinin talep ettiğini kaydeden Talat, Kıbrıs dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını belirterek, şunları söyledi:

"Sayın Genel Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur. Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir görüşme olmuştur."

Görüşmede BM Genel Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapordan bahsettiğini anlatan Talat, "Annan ile yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi.

ANNAN'A "AKİL ADAM" ÇAĞRISI

KKTC Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek, görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde bulunduğunu" söyledi.

Annan'ın "en başarılı genel sekreterlerden biri olduğunu" ifade eden Talat, "Sayın Annan kendi ismiyle anılan 9000 sayfalık bir çözüm önerisi sundu. Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" dedi.

Bundan sonraki görüşmelerde Annan planının temel alınıp alınmayacağı yolundaki bir soru üzerine Talat, 4-5 yıl tartışılan Annan planının rafa kaldırılmasının söz konusu olmadığını, ancak Rum tarafının Annan planını "şeytanlaştırması" nedeniyle Annan adının geçmeyebileceğini söyledi.

TALAT: "SORUNU ÇÖZMEYE HAZIRIZ"

AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine KKTC Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden, bilmeden konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar kolay olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle istiyoruz" diye konuştu.

"AB, KIBRIS SORUNUNU ÇÖZME KAPASİTESİNE SAHİP DEĞİL"

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la bugün yaptığı görüşmenin Kıbrıs sorununun hala BM platformunda olduğunu bir kez daha kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.

Talat, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye götürmek istediğini" belirterek, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını, kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını" kaydetti.

KKTC Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Annan'la görüşmesinden sonra basına yaptıkları kısa açıklamanın ardından bir süre daha baş başa odada kalarak sohbet ettiler.

Talat, Annan'ın talebi üzerine pencere önünde bir araya gelerek baş başa bir süre görüşmelerine ilişkin bir soruya ise "Bunu açıklayamam, çok özel görüştük" yanıtını vermekle yetindi.

KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la yaptığı görüşmenin ardından, KKTC'ye dönmek üzere bugün öğleden sonra Cenevre'den ayrılması bekleniyor.

HURRIYET 20/11/06

 

Rehn: Türkiye için yeni zirveye gerek yok

BRÜKSEL (A.A)

AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn, 17 Aralık 2004 AB Zirvesini hatırlatarak, “Türkiye konusunda zaten bir zirve yapmıştık. Yenisine gerek yok” dedi.

Rehn'e, Makedonya Dışişleri Bakanı Antonio Milososki ile görüşmesinden sonra düzenlediği basın toplantısında, Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen'in aralık ayındaki AB Zirvesinde Türkiye konusunun gündeme gelmeyeceği yönündeki konuşması hatırlatıldı.

Limanların açılmaması durumunda AB'nin Türkiye hakkındaki kararı 11 aralıktaki Dışişleri Bakanları toplantısında (AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi) alması gerektiği görüşüne katıldığını belirten Rehn, bu durumda AB Komisyonunun işleyişi dikkate alındığında kendilerinin önerilerini 6 aralıkta sunmalarının “mantıklı göründüğünü” söyledi.

Başka bir soru üzerine Avrupa Parlamentosu (AP) Dışişleri Komisyonu Başkanı Alman Hristiyan Demokrat Elmar Brok tarafından AB Komisyonunu eleştiren ifadelerle kaleme alınan genişleme stratejisi raporunu da değerlendiren Rehn, ”hazmetme kapasitesiyle” ilgili tartışmada bir kesimin genişlemenin stratejik önemiyle barış ve istikrarı daha geniş bir bölgeye yaymasını öne çıkarırken diğer bir kesimin AB'nin kurumsal ve anayasal kapasitesine öncelik verdiğini anımsattı.

AB Komisyonu olarak genişleme stratejisini hazırlarken her iki görüşü de dikkate aldıklarını vurgulayan Rehn, yarın AP Dışişleri Komisyonunda kendisinin de katılımıyla taslak raporun “genişçe fakat sorumluca tartışılmasını” istedi.

HURRIYET 20/11/06

 

Rumlar KKTC'den mal satın alan Rus çifti tutukladı

LEFKOŞA (A.A)

Kıbrıs Rum polisi, KKTC'den Güney Kıbrıs'a geçen bir Rus çifti, KKTC'nin Lapta bölgesinde eski Rum malı üzerine inşa edildiği iddia edilen bir villa satın aldıkları gerekçesiyle tutukladı.

Rum basınında yer alan haberlere göre, dün Lefkoşa'daki Ledra Palace Sınır Kapısından Güney Kıbrıs'a geçmeye çalışan Rus çiftin üzerinde, Lapta'da villa satın aldıklarını gösteren satış belgesi ve KKTC'de taşınmaz mal satışlarıyla ilgili broşürler bulundu.

Rum Polis subayı Kipros Mihailidis, yaptığı açıklamada, iki yabancı uyruklunun, polis tarafından ifadeleri alınırken, son zamanlarda KKTC'den bir ev satın aldıklarını, 18 kasımda bu yönde bir sözleşme imzaladıklarını söylediklerini aktardı.

Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesine çıkarılan Rus çift hakkında 5 gün tutuklama kararı verildi.

Rus çiftin, 78 bin sterline anlaştıkları ev için bin sterlin güvenmelik ödediklerini yazan Rum basını, kadının Rus, eşininse Letonyalı olduğunu bildirdi. Çiftin, Rus pasaportu taşıdığı, ancak Avrupa vatandaşı da olduğu belirtildi.

HURRIYET 20/11/06

 

AB'den Türkiye'ye Aralık ayının ilk haftasına kadar süre


      AB Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye’nin gümrük birliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Avrupa Komisyonu’nun Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık) tavsiyelerde bulunmasını beklediklerini belirtti. Vanhanen, bu konudaki kararın AB Zirvesi’nde değil, bundan önce Dışişleri Bakanları düzeyinde yapılacak Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nce alınacağını bildirdi.
      Matti Vanhanen, Helsinki’de düzenlenen COSAK toplantısında yaptığı konuşmada AB genişlemesi ve Türkiye üzerinde durdu. ABHaber’in yayınladığı konuşma metnine göre, Vanhanen, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasını da “büyük bir başarıö diye nitelendirerek, Türkiye’nin diğer adaylar gibi erdemleri ile değerlendirilmesi gereğine işaret etti.
      Buna karşın Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin şimdi Kıbrıs ile ilgili konularla birbirine girdiğini kaydeden Vanhanen, “Türkiye, gümrük birliğine ilişkin olarak yaptığı taahhütlerine sadık kalmalı" dedi.
     
     FİNLANDİYA KRİZ ÖNLENMESİ İÇİN ÇABALARINI SÜRDÜRECEK

      Finlandiya’nın tüm tarafların yararına ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde bir kriz önleyecek bir çözümü müzakere etmeyi amaçladığını anlatan Vanhanen, amaçlarının Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticareti mümkün kılacak ve Türkiye’nin limanlarını Rumlara açmasını sağlayacak bir çözüm bulmak olduğunu belirtti. Vanhanen, “Bu, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması ile ilgili değildi. Bu BM’nin görevidirö ifadesini kullandı.
      Vanhanen, tüm ilgili tarafların müzakere etmeye istekli olduklarını, hiç kimsenin ne alternatif bir çözüm ile ortaya çıktığını ne Finlandiya’nın çözümünün kabul edilemez olduğunu söylediğini kaydetti.
     
     ÇÖZÜM HALA MÜMKÜN

      Bu nedenle Dönem Başkanlığının bir çözümün hala mümkün olduğuna inandığını belirten Vanhanen, söyle devam etti:
      “Ancak zaman tükeniyor. Eğer bir anlaşma yoksa ve Türkiye, taahhütlerini yerine getirmezse, AB bunun katılma süreci için etkilerini değerlendirmek zorunda kalacak. Bu iyi bir senaryo değil ve belirsiz bir gelecek anlamına gelir." Vanhanen, böyle bir durumda AB’nin vereceği uygun yanıta ilişkin karar konusunda da “Avrupa Komisyonu’nun Aralık’ın ilk haftasında tavsiyelerde bulunmasını bekliyoruz. Kararlar üç hafta içerisinde yapılacak olan Genel İşleri ve Dış İlişkiler Konseyi toplantısında verilmeli" şeklinde konuştu.
      Finlandiya Başbakanı Vanhanen, konuşmasının son bölümünde, “Başkanlığın, Türkiye konusunu Aralık’taki Avrupa Konseyi’nde gündeme getirmeye hiçbir niyeti yok. Kararlar bundan önce yapılacak. Bunun için gerçek son tarih, Komisyon’un tavsiyelerini sunulmasından önceki tarih. Aralık’taki Avrupa Konseyi, Birliğin genişleme sürecinin geleceği dahil, başka konuları görüşecek" dedi.

MILLIYET 20/11/06

 

 

Rehn: Türkiye için yeni bir zirveye gerek yok


      AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu Üyesi Olli Rehn, 17 Aralık 2004 AB Zirvesini hatırlatarak, "Türkiye konusunda zaten bir zirve yapmıştık. Yenisine gerek yok" dedi.
      Rehn’e, Makedonya Dışişleri Bakanı Antonio Milososki ile görüşmesinden sonra düzenlediği basın toplantısında, Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen’in aralık ayındaki AB Zirvesinde Türkiye konusunun gündeme gelmeyeceği yönündeki konuşması hatırlatıldı.
      Limanların açılmaması durumunda AB’nin Türkiye hakkındaki kararı 11 aralıktaki Dışişleri Bakanları toplantısında (AB Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi) alması gerektiği görüşüne katıldığını belirten Rehn, bu durumda AB Komisyonunun işleyişi dikkate alındığında kendilerinin önerilerini 6 aralıkta sunmalarının "mantıklı göründüğünü" söyledi.
      Başka bir soru üzerine Avrupa Parlamentosu (AP) Dışişleri Komisyonu Başkanı Alman Hristiyan Demokrat Elmar Brok tarafından AB Komisyonunu eleştiren ifadelerle kaleme alınan genişleme stratejisi raporunu da değerlendiren Rehn, "hazmetme kapasitesiyle" ilgili tartışmada bir kesimin genişlemenin stratejik önemiyle barış ve istikrarı daha geniş bir bölgeye yaymasını öne çıkarırken diğer bir kesimin AB’nin kurumsal ve anayasal kapasitesine öncelik verdiğini anımsattı.
      AB Komisyonu olarak genişleme stratejisini hazırlarken her iki görüşü de dikkate aldıklarını vurgulayan Rehn, yarın AP Dışişleri Komisyonunda kendisinin de katılımıyla taslak raporun "genişçe fakat sorumluca tartışılmasını" istedi.
     

MILLIYET 20/11/06

 

AB'den Türkiye'ye Aralık ayının ilk haftasına kadar süre


      AB Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye’nin gümrük birliğinden kaynaklanan yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde Avrupa Komisyonu’nun Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık) tavsiyelerde bulunmasını beklediklerini belirtti. Vanhanen, bu konudaki kararın AB Zirvesi’nde değil, bundan önce Dışişleri Bakanları düzeyinde yapılacak Genel İşler ve Dış İlişkiler Konseyi’nce alınacağını bildirdi.
      Matti Vanhanen, Helsinki’de düzenlenen COSAK toplantısında yaptığı konuşmada AB genişlemesi ve Türkiye üzerinde durdu. ABHaber’in yayınladığı konuşma metnine göre, Vanhanen, Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasını da “büyük bir başarıö diye nitelendirerek, Türkiye’nin diğer adaylar gibi erdemleri ile değerlendirilmesi gereğine işaret etti.
      Buna karşın Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin şimdi Kıbrıs ile ilgili konularla birbirine girdiğini kaydeden Vanhanen, “Türkiye, gümrük birliğine ilişkin olarak yaptığı taahhütlerine sadık kalmalı" dedi.
     
     FİNLANDİYA KRİZ ÖNLENMESİ İÇİN ÇABALARINI SÜRDÜRECEK

      Finlandiya’nın tüm tarafların yararına ve Türkiye’nin üyelik müzakerelerinde bir kriz önleyecek bir çözümü müzakere etmeyi amaçladığını anlatan Vanhanen, amaçlarının Kuzey Kıbrıs ile doğrudan ticareti mümkün kılacak ve Türkiye’nin limanlarını Rumlara açmasını sağlayacak bir çözüm bulmak olduğunu belirtti. Vanhanen, “Bu, Kıbrıs sorununa kapsamlı bir çözüm bulunması ile ilgili değildi. Bu BM’nin görevidirö ifadesini kullandı.
      Vanhanen, tüm ilgili tarafların müzakere etmeye istekli olduklarını, hiç kimsenin ne alternatif bir çözüm ile ortaya çıktığını ne Finlandiya’nın çözümünün kabul edilemez olduğunu söylediğini kaydetti.
     
     ÇÖZÜM HALA MÜMKÜN

      Bu nedenle Dönem Başkanlığının bir çözümün hala mümkün olduğuna inandığını belirten Vanhanen, söyle devam etti:
      “Ancak zaman tükeniyor. Eğer bir anlaşma yoksa ve Türkiye, taahhütlerini yerine getirmezse, AB bunun katılma süreci için etkilerini değerlendirmek zorunda kalacak. Bu iyi bir senaryo değil ve belirsiz bir gelecek anlamına gelir." Vanhanen, böyle bir durumda AB’nin vereceği uygun yanıta ilişkin karar konusunda da “Avrupa Komisyonu’nun Aralık’ın ilk haftasında tavsiyelerde bulunmasını bekliyoruz. Kararlar üç hafta içerisinde yapılacak olan Genel İşleri ve Dış İlişkiler Konseyi toplantısında verilmeli" şeklinde konuştu.
      Finlandiya Başbakanı Vanhanen, konuşmasının son bölümünde, “Başkanlığın, Türkiye konusunu Aralık’taki Avrupa Konseyi’nde gündeme getirmeye hiçbir niyeti yok. Kararlar bundan önce yapılacak. Bunun için gerçek son tarih, Komisyon’un tavsiyelerini sunulmasından önceki tarih. Aralık’taki Avrupa Konseyi, Birliğin genişleme sürecinin geleceği dahil, başka konuları görüşecek" dedi.

MILLIYET 20/11/06

 

Le Figaro: Türkiye'nin adaylığına karşı bir komplo var


      Türkiye’nin AB üyeliğine karşı “gerçek bir komplo" olduğu öne sürüldü. Le Figaro gazetesi yazarı Alexandre Adler, Türkiye’nin AB üyeliği hedefinin gerçek düşmanlarının Ermeniler, Rumlar veya Yunanlılar değil, ırkçı Hıristiyan köktendincileri arasında bulunduğunu savunurken, “Amacı Türk adaylığını baltalamak olan gerçek bir komplo ile karşı karşıyayız" ifadesini kullandı.
      Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Figaro yazarı Alexandre Adler, “Türkiye’yi baltalamak kim ister?" başlıklı yazısında “Başta Fransa’da olmak üzere, Avrupa kamuoyunun habersiz ancak halen amacı Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığını baltalamak olan gerçek bir komplo ile karşı karşıyız" ifadesini kullandı.
      Adler, Türkiye’nin AB üyeliğinin asıl düşmanlarının Ermeniler, Yunanlılar ve Rumlar olmadığını öne sürerek Türkiye’ye karşı uğraşan gerçek lobilerin başkaları olduğunu belirterek şöyle devam etti:
      “Türkiye’nin katılımına asıl karşı çıkanlar, Avrupa’da ırkçı eğilimleri olan köktendinci hristiyanlar ve Avrupa ile Arap dünyası arasında sıkı bir ittifakın taraflarları arasında bulunuyor.ö Almanya ve Avusturya’daki Türkiye karşıtlarının, ikinci kuşak Türk göçmenlerine vatandaşlığın verilmesini reddetikleri gibi Müslüman bir ülkenin Avrupa’ya girmesini de istemediklerini belirten Adler, Arap dünyasındaki milliyetçi ve İslamcı cereyanlara uyum içerisinde olanların da, “Komşu diktatörlükleri açısından istikrarsızlaştırıcı etkileri olan örnek bir demokrasiye sahip bir Müslüman ülkesiöni de istemediklerini kaydetti.
      “Höşgörü ve dinamik" büyük bir demokrasi olan Türkiye’nin aynı zamanda İsrail’in “stratejik müttefik" oluşunun da Türkiye karşıtlığı için diğer bir neden olduğunu savunan Adler, bu olumsuz tutumların Türk kamuoyunu etkilediğini belirterek Türkiye’de laik solun Avrupa perspektifinden uzaklaşmasına başladığını, İslamcıların ise, alternatif bir projeye yöneldiklerini belirtti.
      Alexandre Adler, Türk demokratları ve Avrupa kamuoyunun bu “büyük uygarlık projesini" sabote etmek isteyenlerden hesap sormaları gerektiğini vurguladıktan sonra Fransa’nın, “Sadece Türk pazarları değil, aynı zamanda tarihinin her önemli döneminde Fransa’ya yönelen bu büyük milletin sevgisini kaybettiren" bir yaklaşımda ne gibi avantajlar bulduğunu anlayamadığınına yazdı.

MILLIYET 20/11/06

 

Tüm müzakere süreci etkilenir

20/11/2006 RADIKAL

BERLİN - Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin Gümrük Birliği Ek Protokolü'nden kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmemesi halinde bunun tüm üyelik müzakerelerini etkileyeceğini söyledi. Alman Tagesspiegel gazetesine konuşan Barroso, Türkiye'nin Rumlara limanlarını açıp açmamasıyla ilgili ihtilafın Almanya'nın yılbaşında AB dönem başkanlığını üstlenmesine kadar çözülüp çözülemeyeceği sorusunu şöyle yanıtladı: "Gelişmeden büyük endişe duyuyorum. Türkiye şu ana kadar protokolden kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmedi. 25 üye bunu 2005'te talep etmişti. Türkiye sorumluluklarını yerine getirmezse bunun bu ülkeyle sürdürülen tüm üyelik müzakerelerine etkileri olacaktır. Ancak bu etkilerin neler olacağını şimdiden söyleyemem. Türkiye sorumluluklarını yerine getirmezse sadece inandırıcılık ve açıklık adına bile bazı sonuçlara karar vereceğiz." (Dış Haberler)

Başpiskopos'un derdi asker

20/11/2006 RADIKAL

AA - LEFKOŞA - Rum Ortodoks Kilisesi'nin yeni seçilen başpiskoposu II. Hrisostomos, 'müezzinden değil Türk askerinden rahatsız olduklarını' söyledi. II. Hrisostomos, Alithia gazetesine demecinde şöyle konuştu: "Bölünmüş bir vatanda, 32 yıldır acılı bir gerçeklikte yaşıyoruz. Yerleşiklerin ve Türk askerinin gitmesini istiyoruz. Bizi müezzinin sesi değil yasadışı işgal rahatsız ediyor. Kilise olarak Kıbrıslı Türklerle Rumların barış içinde yaşamasına katkı yapacağız."

 

Talat, bugün Cenevre'de Annan ile bir araya gelecek

Kıbrıs Konusunda gözler bugün Cenevre'de olacak... Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan ile bugün bir araya gelecek...

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la görüşeceği Cenevre'ye gitti.

Sabah saat 07.00'de İstanbul'a hareket eden Cumhurbaşkanı Talat'ı, Ercan Havaalanı'ndan Meclis Başkanı Fatma Ekenoğlu ve diğer yetkililer yolcu etti.

Cumhurbaşkanı, gidişi öncesi Ercan Devlet Havalimanı'nda açıklama yapmadı...

İstanbul'dan Cenevre'ye geçen Talat, Cenevre havaalanında ise, Türkiye'nin BM Cenevre Ofisi nezdindeki daimi temsilcisi Büyükelçi Türkekul Kurttekin tarafından karşılandı.

Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la, BM'nin Cenevre'deki merkez ofisi Palais des Nations'da, bugün KKTC saatiyle 11.30'da görüşecek.

Talat, Annan'la görüşmesinin ardından İstanbul'a hareket edip bu gece KKTC'ye dönecek.

Talat'a, Cenevre ziyaretinde, Özel Kalem Müdürü Asım Akansoy, II. Sekreter Mehmet Dana ve Basın Sorumlusu Emine Davut eşlik ediyor.

BM Genel Sekreterinin Siyasi İşlerden Sorumlu Yardımcısı İbrahim Gambari'nin bir süre önce, "Kıbrıs müzakerelerine başlamak için izlenecek prosedürü içeren mektubunu taraflara gönderdiğine" işaret eden diplomatik kaynaklar, BM Genel Sekreteri Annan'ın, Cumhurbaşkanı Talat'a, 2007'nin ilk çeyreğinde başlamasını öngördüğü kapsamlı çözüm müzakerelerine ilişkin bilgi vereceğini ve Talat'a Kıbrıs Rum lideri Tasos Papadopulos ile görüşmesi önerisinde bulunacağını belirtiyorlar.

KIBRIS 20/11/06

 

Müdahale etmedik

İÇ SİYASETE KARIŞMADIK... Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, KKTC'de hem seçimler ve hem de seçimler sonrası dâhil, görev döneminde iç siyasete hiçbir müdahalede bulunmadığını söyleyerek, "Sıkışan topu bize atıyor, kolaya kaçıyorlar" dedi. Karahan, görev süresinde sadece Mal Tazmin Yasası'nın çıkarılması için partilerle görüştüğünü ve bu konunun da iç siyasetin ötesinde Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğini anlattı

MAL TAZMİN YASASI KONUSUNDA UBP İLE UZLAŞAMADIK... Karahan, geçtiğimiz yıl yasalaşarak yürürlüğe giren Mal Tazmin Yasası konusunda o dönemde UBP ile uzlaşamadıklarını ve bu nedenle gerginlik yaşandığını da ilk kez açıkladı. Karahan, "Dönemin iktidar ortakları CTP ve DP'den anlayış gördüm. Ancak UBP ile uzlaşamadık. Tartışmalarımız oldu, birbirimizi üzmüş olabiliriz, o tarihte kullandığım bazı sözlerim kırıcı olmuş olabilir" dedi

Nezire GÜRKAN(TAK)

KKTC'de yaklaşık 10'ar yıl aralarla 3 ayrı dönemde toplam 8 yıl görev yapan Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, toplam 41 yıllık meslek hayatını tamamlayarak emekli oluyor. Kasım sonunda adadan ayrılmaya hazırlanan Karahan, "Burada görev yapmak misyon, onur. Hiçbir görev yerinde almadığım tadı burada aldım" diyerek memnun ayrıldığını ifade etti.

Lefkoşa Büyükelçisi görevini sınıf arkadaşı Büyükelçi Türkekul Kurtekin'e devretmeye hazırlanan Büyükelçi Karahan, emeklilik hayatını İstanbul'da sürdürecek. "Param olmadığı için alamadım" diyerek KKTC'de mülkü olmadığını belirten Karahan, ancak adada birçok dost edinmenin en büyük servet olduğunu söyledi.

Görev süresinin sona ermesiyle makamında TAK muhabirinin sorularını yanıtlayan Büyükelçi Aydan Karahan, 1970'li, 1990'lı ve son olarak da 2000'li yıllarda görev yapmanın avantajıyla ülkenin 30 yılda geçtiği aşamaları değerlendirdi.

TC hükümetinin ve Büyükelçiliğin müdahale söylemlerine "Ne seçimlerde, ne seçimlerin ardından hiç bir konuda iç siyasete müdahale etmedik. Sıkışan topu bize atıyor, kolaya kaçıyor" sözleriyle karşı çıkan Karahan, görev süresinde sadece Mal Tazmin Yasası'nın çıkarılması için partilerle görüştüğünü ve bu konunun da iç siyasetin ötesinde Türkiye'yi yakından ilgilendirdiğini anlattı.

Mal Tazmin Yasası konusunda UBP ile uzlaşamadıklarını ilk kez açıklayan Karahan, "Birbirimizi kırmış, üzmüş olabiliriz" ifadelerini kullandı.

Karahan, 2004 sonunda başlayan son görev süresinde bütünüyle farklı yeni bir yönetimle çalışmanın zorluklarına ilişkin soruyu yanıtlarken de, "Geldiğimde 'nerde kalmıştık' dedim... Söylemlerde farklılık olabilir ama Kıbrıs konusunda temel hedeflerde farklılık yok" diye konuştu.

41 yıllık görev süresi KKTC'de noktalanıyor

Türkiye hariciyesinde 41 yıllık hizmetle 64 yaşında emekliliğe hazırlanan Aydan Karahan, adada 3 dönem, toplam 8 yıl görev yaptığını anlatırken, "Gençlik, orta yaş dönemi ve yaşlılık başlangıcında buradaydım" diye konuştu.

Adadaki ilk görevini 1977-81 yılları arasında Büyükelçilik Müsteşarı olarak yaptı Karahan. Barış Harekâtı'nın hemen ardından, kendi ifadesiyle "Maliye ambarlarının henüz kapanmadığı" günlerdi daha. Kıbrıs Türkünün kendi yönetimini oluşturma sürecinde görev aldı, destek verdi.

Toplam 4 yıllık görev süresinin ardından 1995'te bu kez Büyükelçi olarak KKTC'ye atanır ve 2 yıl görev yapar. Aydan Karahan'ın aynı zamanda meslekte son 2 yılını kapsayan son Lefkoşa Büyükelçiliği dönemi ise 2004 sonunda başlar.

KİT'ler Kıbrıs Türküne yabancı

İlk görev döneminde, Kıbrıs Türkünün ayrı bir yönetimde kendi kendini yönetme süreciyle birlikte KİT'lerin kurulmasına yoğunlaşıldığını anlatan Aydan Karahan, "KİT'ler Türkiye'nin 1920'li yıllardan tanıdığı bir sistemdi ama Kıbrıs Türküne yabancıydı. Bundan kaynaklanan sorunlar yaşandı" dedi.

O günleri değerlendirirken, özetle şunları söyledi:

"Savaş sonrasıydı ama her yerde bolluk göze çarpardı. Özellikle Türkiye'den buraya bakıldığında... Türkiye'den buraya turist akardı, bavul ticareti vardı, elinde battaniye olmadan Türkiye'ye dönen yoktu. Ancak alışveriş merkezlerinde de pek ticaretten anlayan yoktu, memur zihniyetiyle yaklaşılıyordu... Güzelyurt ilçe bile değildi, Mağusa'ya gitmek dünyanın bir ucuna gitmek gibiydi..."

"Toplumsal direniş var mıydı o dönemde yapılan yeni düzenlemelere" sorusuna karşılık ise Karahan, "Bu ülkede toplumsal direniş hiç görmedim, ama serzeniş hep oldu" ifadelerini kullandı.

Sosyal ve ekonomik açıdan değişiklik var ama dış siyaset

14 yıl sonra bu kez Büyükelçi olarak adaya geldiği 1995'te ise dışa açılma gayretleri, Avrupa Birliği Adalet Divanı (ABAD) kararlarıyla yaşanan huzursuzluk, iki toplumlu çalışmaların yoğunlaştığı farklı bir dönemle karşılaştığını anlatan Karahan, 2004'te başlayan son görev süresini değerlendirirken ise özetle şunları kaydetti:

"Ülkede tanınmayacak kadar büyük değişiklikler oldu. Çivi çakılmazken, çivi çakılmamış alan bulmak zor oldu. Bu dönem kapıların açıldığı, referandumun ardından yaşanan süreç... Geldiğimde gördüğüm değişiklikler karşısında hayretler içinde kaldım..."

Ancak ekonomik ve sosyal açıdan yaşanan değişikliklere karşın dış siyasi gelişmeler açısından büyük değişiklikten söz edilemeyeceğini anlatan Karahan, "Çünkü sadece Kıbrıs Türkü ve Türkiye'nin gayreti Kıbrıs sorununu çözmeye yetmiyor" dedi.

"Nerde kalmıştık" dedim

2004 sonunda başlayan son görev süresinde cumhurbaşkanından başbakana, meclisten kabine üyelerine kadar yeni bir yönetimle çalışmanın güçlük yaratıp yaratmadığı sorusuna ise Karahan, özetle şu karşılığı verdi:

"10 yıl sonra geldim ama 'nerde kalmıştık' hissini yaşadım. Yönetim tamamen değişti doğru ama ben 1996'da burada görev yaparken Sayın Talat eğitim bakanıydı, ardından parti başkanı ve başbakan yardımcısı oldu. O dönem birlikte çalıştık. Aynı dönem bakanlık yapan Sayın Soyer ve Özkan Murat'la da çalıştım. Yani yönetim değişikliği kişiler itibarıyla benim için çok yenilik değildi."

Temel hedefler aynı

Yeni yönetimle ilgili değerlendirmeler yaparken, söylemdeki farklılıklara karşın Kıbrıs konusunda temel hedeflerde farklılık olmadığını belirten Karahan, "Herkes bu vatanın evladı. Herkes sorunun üstesinden gelmek için gayret sarf ediyor. Üslup farkı olabilir, o da beni rahatsız etmez. Sayın Denktaş'a ne kadar saygı duyduysam, aynı saygıyı Sayın Talat'a da göstermede en ufak sıkıntım olmadı. Çok rahat çalıştım, sorunum olmadı" dedi.

Büyükelçi Karahan, 1. Cumhurbaşkanı Denktaş ile Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'ın birbirlerine büyük saygı ve sevgileri olduğunu belirterek, bunun çok hoş bir durum olduğunu da eklemekten kaçınmadı.

Mesafeli mi durdu

Görev süresinde hükümetle de bir sorunu olmadığını söyleyen Karahan, siyasi partiler ve sivil toplum örgütlerine mesafeli durduğuna ilişkin yorumların anımsatılması üzerine, "Tüm örgütleri, siyasi partileri ziyaret ettim. Kapımı çalan herkesle görüştüm. Kapımı çalmayanlar da 'herhalde ilişki istemiyor' diye üzerlerine gitmedim" diye konuştu.

Müdahale etmedik, sıkışan topu bize atıyor

Bir soruya karşılık, seçimler ve seçimler sonrası dâhil görev döneminde iç siyasete hiçbir müdahalede bulunmadığını söyleyen Karahan, bu konudaki eleştirilerin anımsatılması üzerine, "Bugün de, eskiden de sıkışan topu TC elçiliğine, Türkiye'ye atar. Yadırgamıyorum. Bu tür söylemler, açıklamalar, yorumlar benim için yabancı değil. Burada seçilmeyen tek makam benim, o yüzden topu bana atmak en kolayı" ifadelerini kullandı.

CTP-ÖRP koalisyonu

CTP ile Özgür Parti koalisyonunun kurulması aşamasında da Türkiye'nin müdahale etmekle suçlandığının hatırlatılması üzerine Karahan, "Türkiye'nin müdahalesinden çok AKP'nin müdahalesinden söz edildi, isimlerden bahsedildi. Bazı işgüzarlar Türkiye'ye gidip bazı fikir danışmalarında bulunmuş olabilir, o insanlar da fikirlerini söylemiş olabilir. Bu bir 'müdahale' olarak algılanırsa bir şey söyleyemem. Ama ben devletin temsilcisiyim ve benim aracılığımla böyle bir müdahale kesinlikle olmadı. Devleti hedef alan bir eleştiri de duymadım zaten" diye konuştu.

UBP ile uzlaşamadık, birbirimizi üzmüş olabiliriz

Türkiye'nin Lefkoşa Büyükelçisi Aydan Karahan, geçtiğimiz yıl yasalaşarak yürürlüğe giren Mal Tazmin Yasası konusunda o dönemde Ulusal Birlik Partisi ile uzlaşamadıklarını ve bu nedenle gerginlik yaşandığını da ilk kez açıkladı.

Mülkiyet sorununa çözüm hedefleyen ilgili yasanın Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğini ve bu nedenle yasayla ilgili girişimlerinin iç siyasete müdahale olarak nitelenemeyeceğini söyleyen Karahan, özetle şu ifadeleri kullandı:

"Partileri ziyaret edip yasa için destek istedim. Yasanın önemini, Türkiye'nin sıkıntılarını anlattım. Mülkiyet sorununun temel sorun olduğunu ve Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğini. Bu herkesin bildiği bir gerçek... Dönemin iktidar ortakları CTP ve DP'den anlayış gördüm. Ancak UBP ile uzlaşamadık. Tartışmalarımız oldu, birbirimizi üzmüş olabiliriz, o tarihte kullandığım bazı sözlerim kırıcı olmuş olabilir..."

Mal Tazmin Yasası konusunda partiler yanında bazı milletvekilleriyle de görüştüğünü söyleyen Karahan, bazı UBP milletvekilleriyle bu amaçla yaptığı görüşmenin, aylar sonra bir gazetede yeni hükümetle ilgili krize endeksli olarak yeni bir görüşme gibi gösterildiğini anımsattı.

Başbakan'ın açıklaması müzik gibi

Ekonomik ve mali konularda soruları yanıtlarken de, cari bütçeye katkıyı azaltırken yatırımlara daha çok kaynak ayırmak hedefinde olduklarını söyleyen Karahan, Başbakan Soyer başkanlığındaki hükümetin bu konudaki hedefiyle örtüştüklerini anlattı. "Başbakan Soyer'in bu konudaki açıklamasını ilk duyduğumda müzik gibi geldi" diyen Karahan, hükümetin cari bütçeyi tamamen yerel kaynaklardan karşılama hedefinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin yılsonunda ortaya çıkacağını söyledi.

Reformlar şart, alışkanlıklar, talepler fazla

Büyükelçi olarak Türkiye'nin ve Türkiye vatandaşlarının hak ve menfaatlerini koruma temel görevi yanında, Kıbrıs Türkünün refah düzeyini yükseltmek ve ekonomik hamleleri desteklemek için çalışan Yardım Heyeti'nin de başkanlığını yaptığını anlatan Karahan, gözlemlerine dayanarak birçok konuda reformun şart olduğunu vurguladı.

Devlete istihdamlarda geçmiş yıllara göre daha dikkatli davranıldığını söyleyen Karahan, "Ama hâlâ toplumun alışkanlıkları, sendikaların talepleri fazla. Bu nedenle hükümetlere büyük baskılar geliyor. 3-4 yıl seçim olmaması avantaj... Hükümet belki daha rahat hareket etme imkânı bulur" dedi.

Elektrik ve su

Büyükelçi Aydan Karahan, geçmiş yıllar dâhil KKTC'deki görev süresinde unutamadığı tatlı veya acı anılarının sorulması üzerine ise, 1996 yılında elektrikte özelleştirme ve Yeşilırmak suyu için gölet yaptırma girişimlerinden sonuç alamamasını "derin iz bırakan" olaylar olarak anlattı...

"Yeşilırmak'ta gürül gürül akan suyu gölet yaparak ülkeye dağıtmak için büyük gayret gösterdik. Ama yöredeki birkaç çıkar sahibinin gayretkeşliğiyle bu sağlanamadı. O zaman hükümetten de destek görmedik. Ülkenin su sorununa büyük katkı sağlayabilecek o su hâlâ akıp gidiyor..."

"Yine 1996...Elektriklerin sık sık kesildiği günler. Özelleştirme zamanı geldiği düşüncesiyle arayış içerisine girdik. İşadamı Sezai Türkeş (STFA) ilgilendi. Büyük uğraş verdik. Ama o konuda da başarılı olamadık..."

Bu iki proje o yıllarda uygulansaydı hâlâ devam eden iki temel sorunun büyük oranda ortadan kalkmış olacağını kaydeden Karahan, iki projeyle ilgili görüşlerini hâlâ koruduğunu da ekledi.

30 Kasım'dan itibaren yerini Büyükelçi Türkekul Kurtekin'e devrederek adadan ayrılmaya hazırlanan Büyükelçi Aydan Karahan, bugüne kadar KKTC'de görev yapan 11'inci Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi.

1959'lu yıllardan itibaren Vecdi Türel ile başlayan ve Emin Dirvana, Faruk Şahinbaş, Mazhar Özkol, Özdemir Benler, Ercüment Yavuzalp, Asaf İnhan, Candemir Önhon, İnal Batu, Bedrettin Tunabaş, Ertuğrul Kumcuoğlu, Cahit Bayar, Aydan Karahan, Ertuğrul Apakan, Hayati Güven ve son olarak da Aydan Karahan'la devam eden yaklaşık 47 yıllık kesintisiz bir süreç...

KIBRIS 20/11/06

 

Hükümetten 6 Aralık yanıtı

Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açması konusunda 6 Aralık’a kadar çözüm bulunmasını isteyen AB mesajlarına Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Gül yanıt verdi.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 17:03 TSİ 21 Kasım 2006 Salı

ANKARA - Erdoğan, “Kabul edemeyeceğimiz şeyler için adım atmayız” dedi. Dışişleri Bakanı Gül de pazar günü Finlandiya’ya gideceğini söyledi ve “Türkiye üzerine düşeni yapmıştır” dedi.

vrupa Birliği’nin dönem başkanı Finlandiya’nın, Türkiye’nin limanlarını Rum kesimine açmamasıyla ilgili krize 6 Aralık’a kadar çözüm bulunması gerektiği yolundaki açıklamasına hükümetten birbiri ardına değerlendirme geldi.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve Başmüzakereci Ali Babacan ile görüştükten sonra bir açıklama yapan Başbakan Erdoğan, “Bizim çizdiğimiz çerçeve belli, söylediklerimiz de belli. Herşey ortada. Bürokratlarımız oraya gidiyor. Pazar günü de Sayın Gül oraya gidecek ve görüşmeler yapılacak. Kabul edemeyeceğimiz şeyler önümüze getirilirse, farklı bir adım atmayız” dedi.

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise yaptığı açıklamada, ”Bu işler tarih verme ve şantajla olmaz” dedi. Bakan Gül, Finlilerin gayretini desteklediklerini de vurguladı.

 

 

 

Rum yönetimi, Kuzey Kıbrıs’ta eski Rum arazileri üzerine ev inşa eden, bunları alıp satan ve Rum evlerinde oturanların, 7 yıl hapis cezasına çarptırılmasını öngören bir yasayı yürürlüğe koydu.

 

 

KKTC’de Rum evi alana 7 yıl hapis

 

NTV-MSNBC VE AJANSLAR

Güncelleme: 16:40 TSİ 21 Kasım 2006 Salı

 

LEFKOŞA - Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı, Ada’nın kuzeyindeki Rum mallarının alım satımına karışan herkesin araştırılacağını ve mahkemeye çıkarılacağını açıkladı.

“7 yıllık hapis cezası, konuya ne kadar ciddi baktığımızı gösteren bir mesajdır” diyen Rum bakan, yeni yasanın 1974’ten sonra Kuzey’e geçen ve burada Rumlardan kalan evlerde oturan Kıbrıslı Türkleri de kapsadığını belirtti ve Güney’e geçmeleri halinde onların da tutuklanacağını açıkladı.

KEL partisi basın sözcüsü Andros Kiprianu da, yeni yasayı yorumlarken, “İşgal bölgelerindeki Kıbrıs Rum malları her şekilde korunmalıdır. Kıbrıs Türklerine gelince, konu öncelikle siyasi açıdan ele alınmalıdır. Sistematik olarak toprağımızı yabancılara satanlar ise Kıbrıslı Türk de olsa yeni yasanın öngördüğü cezalara çarptırılmalıdır” dedi.



Kuzey Kıbrıs’ta Rum malı üzerine inşaa edilmiş ev satın alan bir Rus çift, hafta sonunda Güney Kıbrıs’a geçerken gözaltına alınmıştı. Çift, yeni yasa çerçevesinde yargılanacak.

 

Rumlardan KKTC'lilere ceza hazırlığı


21 Kasım, 2006 17:24:00 (TSİ) CNN TURK

 

Kıbrıs Rum yönetimi, KKTC'de kalan eski Rum mallarını kullanan yabancıların yanı sıra Kıbrıslı Türklere de hapis cezası verilmesini öngören bir yasa çıkardı.

Rum basınında yer alan haberlere göre, Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, 'sahibinin onayı olmadan, eski Rum mallarının alım-satımına karışan istisnasız herkesin soruşturulacağını' söyledi.
 
Rum Bakan, 'kuzeyde ikamet edip Rum mallarından istifade eden Kıbrıslı Türklerin de tutuklanacağını' kaydetti.
 
Bu yönde hazırlanan yasanın yedi yıl hapis öngördüğünü kaydeden Sofokleus, bu cezanın Rum hükümetinin konuya ne kadar ciddi baktığını gösteren bir mesaj olduğunu, bunun bu tür 'yasa dışı' alım-satımlara karışanlarca dikkate alınması gerektiğini belirtti.
 
Rum basınında çıkan haberler
 
Rum basını, Kozanköy'den eski Rum arazisi üzerinde inşa edilen bir villa satın aldığı için, geçtiğimiz cumartesi günü Ledra Palace Sınır Kapısı'nda Rum polisi tarafından tutuklanan Rus çiftin davasının da ilk kez yeni yasa çerçevesinde ele alınacağını duyurdu.
 
Yeni yasa çerçevesinde ele alınacağı için, Rus çiftin davasının ayrı bir ilgi odağı olması bekleniyor. Geçtiğimiz pazar günü Lefkoşa Rum Kaza Mahkemesi'ne çıkarılan Rus çiftin beş gün tutuklu kalmasına karar verilmişti.

 

Ankara Kıbrıs baskısına direniyor


21 Kasım, 2006 12:59:00 (TSİ) CNN TURK

 

AB'nin '6 Aralık'a kadar limanlarınızı Kıbrıs Rum kesimine açın' uyarısı Ankara'da yankı buldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül 'daha fazla adım yok' mesajı verdi.

Başbakan Erdoğan, Dışişleri Bakanı Gül ile Başmüzakereci Ali Babacan'ı TBMM'deki makamında kabul ederek görüştü.

Makamından ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtlayan Başbakan Erdoğan, ''Teknokratlar, bürokratlar hepsi gidiyorlar, orada görüşmeler yapacaklar. Dışişleri'ndeki arkadaşlar da gidiyor. Ardından da Abdullah Bey, Helsinki'ye gidecek. Bizim bugüne kadar çizdiğimiz çerçeve belli. Biz her zaman görüşmedeyiz, görüşmelerimiz devam edecektir. Kabullenemeyeceğiz şeyler önümüze geldiği zaman farklı bir bir adım söz konusu olmayacaktır" dedi.
 
Erdoğan, bugüne kadar Kıbrıs konusunda söylediklerinin arkasında olduklarını vurguladı.
 
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, Kıbrıs sorunu konusunda ancak bir orta yol bulunması durumunda Türkiye'nin AB'nin isteklerine 'evet' diyebileceğini söyledi ve ''Bu işler şantajla olmaz. Zaten böyle birşey de yok'' dedi.
 
Pazar günü Finlandiya'ya gideceğini hatırlatan Gül, ''Zaten görüşülecek. Finliler de görüşüyor. Bir yol bulabilirsek, büyük bir memnuniyetle bekleriz ama Türkiye üzerine düşeni yapmıştır. Türkiye'nin protokolü imzalarken beklentisi, AB'nin Kıbrıs Türkleri ile serbest ticareti başlatmasıdır" dedi.
 
Dışişleri Bakanı, daha vakit olduğunu belirterek, "Bir orta yol bulunursa memnuniyetle evet deriz" diye konuştu.
 
Gül, bir gazetecinin, 6 Aralık'a kadar yoğun bir görüşme trafiği olup olmayacağı sorusuna da ''Öyle bir şey söz konusu değil'' yanıtını verdi.
 
AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye'nin Kıbrıs Rum kesimine Ankara Protokolü'nün gereği olarak liman ve havaalanları açması için 6 Aralık'a kadar süre vermişti.

Türkiye'ye Kıbrıs baskısı
 
AB Komisyonu, Türkiye İlerleme Raporu'nu 8 Kasım'da açıkladı. Raporda reform hızının yavaşlamasından, azınlıkların durumuna, ifade özgürlüğü ve işkencenin önlenmesine kadar pek çok konuda Türkiye'ye eleştiriler yöneltildi.
 
Raporun açıklanmasından kısa bir süre önce konuşan AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye'nin aralık ayının ortasına kadar deniz ve hava limanlarını Kıbrıs Rum kesimine açmasını istedi.
 
Barroso, Kıbrıs sorunu sürse de Türkiye-AB müzakerelerinin dondurulmayacağını, 'diplomatik çabalara bir şans vermek istediklerini' belirtti.
 
Bu çerçevede AB Komisyonu, Kıbrıs sorunu konusunda bir tavsiye kararı almadı. Komisyon, 'Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmediği' takdirde, aralık ayında yapılacak liderler zirvesinde tavsiye kararı alacak.

İlerleme Raporu'nun AB Komisyonu'nda görüşüldüğü sırada Fransa, Türkiye'nin üyeliğinin tüm ülkelerde referanduma sunulmasını teklif etti ancak bu teklif reddedildi ve raporda yer almadı.

 

Ankara, AB'nin ültimatomuna karşı geri adım atmıyor...


      Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Finlandiya’nın önerisiyle ilgili olarak, "Kabullenemeyeceğimiz şeyler önümüze geldiği zaman farklı bir adım söz konusu olmayacaktır" dedi.
      Başbakan Erdoğan, TBMM’deki makamından ayrılırken gazetecilerin, Kıbrıs Rum Kesimine deniz ve hava limanlarının açılması için Finlandiya Dönem Başkanlığının 6 Aralık’a kadar Türkiye’ye süre vermesine ilişkin sorularını yanıtladı.
      "Finlandiya’nın 6 Aralık önerisine ilişkin bir değerlendirmeniz olacak mı?" sorusu üzerine Erdoğan, şunları söyledi:
      "Teknokratlar, bürokratlar hepsi gidiyorlar, orada görüşmeler yapacaklar.
      Dışişlerindeki arkadaşlar da gidiyor. Ardından da Abdullah Bey, Helsinki’ye gidecek. Bizim bugüne kadar çizdiğimiz çerçeve belli. Biz her zaman görüşmedeyiz, görüşmelerimiz devam edecektir. Kabullenemeyeceğiz şeyler önümüze geldiği zaman farklı bir bir adım söz konusu olmayacaktır. Bugüne kadar söylediklerimizi biliyorsunuz." "Hala aynı noktadayız değil mi?" sorusuna Başbakan Erdoğan, "Tabi, tabi" yanıtını verdi.
     
     GÜL: BU İŞLER ŞANTAJLA OLMAZ

      Dışişleri Bakanı Abdullah Gül de, Kıbrıs sorunu konusunda ancak bir orta yol bulunması durumunda Türkiye'nin AB'nin isteklerine 'evet' diyebileceğini söyledi ve ''Bu işler şantajla olmaz. Zaten böyle birşey de yok'' dedi.
      Pazar günü Finlandiya'ya gideceğini hatırlatan Gül, ''Zaten görüşülecek. Finliler de görüşüyor. Bir yol bulabilirsek, büyük bir memnuniyetle bekleriz ama Türkiye üzerine düşeni yapmıştır. Türkiye'nin protokolü imzalarken beklentisi, AB'nin Kıbrıs Türkleri ile serbest ticareti başlatmasıdır" dedi.
      Dışişleri Bakanı, daha vakit olduğunu belirterek, "Bir orta yol bulunursa memnuniyetle evet deriz" diye konuştu.
      Gül, bir gazetecinin, 6 Aralık'a kadar yoğun bir görüşme trafiği olup olmayacağı sorusuna da ''Öyle bir şey söz konusu değil'' yanıtını verdi.
      AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Başbakanı Matti Vanhanen, Türkiye'nin Kıbrıs Rum kesimine Ankara Protokolü'nün gereği olarak liman ve havaalanları açması için 6 Aralık'a kadar süre vermişti.

MILLIYET 21/11/06

 

AB'nin Türkiye'ye ültimatom vermesi Yunan bankalarını vurdu


      AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın limanlarını Rumlara açmaya yanaşmayan Türkiye’ye verdiği “ültimatom", Türk bankalarını satın alan veya almak isteyen Yunan bankalarını vurdu.
      Financial Times gazetesi, “AB’nin Kıbrıs (Rum Kesimi) ile olan anlaşmazlığı çözmesi için Ankara’ya baskı yapmasının ardından Yunan bankalarının Türkiye konusunda aldıkları risk nedeniyle gerilediğiöni yazdı.
      Ağustos ayında Finansbank’nın “çoğunluk" hissesini satın alan GNB’nın hisselerinin yüzde 1, Alternatifbank’taki bir pay almak için görüşmeler yapan Alpha Bank’nın hisselerinin ise yüzde 1.5 düştüğünü belirten gazete, Mayıs ayında Tekfenbank’ı satın alan EFG Eurobank’ın hisselerinin ise yüzde 1.8 değer kaybettiğine dikkat çekti.
     
     LE MONDE: TÜRKİYE'YE YAPTIRIM UYGULANACAK

      AB Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen’in Türkiye’nin yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde AB Bakanlarının bir karar vereceği açıklaması, AB’de de yankı buldu. Le Monde gazetesi, Finlandiya’nın Türkiye’ye yükümlülüklerini yerine getirmesi için ültimatom verdiğini belirtti.
      Fransa’nın önde gelen gazetelerinden Le Monde, “Brüksel, Türkiye’ye ultimatom verdi" başlıklı haberinde Finlandiya’nın Türkiye ile yaşanan “limanlar krizi" konusunda 27-28 Kasım günlerinde Tampere’de yapılacak Euromed toplantısı sırasında ilerleme sağlanabileceğine ilişkin “küçük bir umudu"nun olduğunu yazdı.
      Buna karşın birçok Avrupalı uzmanların Finlandiya’nın planına az şans tanıdığını belirten gazete, planın başarısız kalması halinde Türkiye’ye karşı yaptırım uygulanması konusunda AB ülkeleri arasında ilke anlaşmasının bulunduğunu kaydetti. Gazeteye konuşan diplomatik bir kaynak şunları söyledi:
      “İlke konusunda herkes mutabık: net ve inandırıcı olunmalı ve alınacak karardan geri dönülebilmeli. Koşullar yerine gerildiğinde hızlı ve kolay bir biçimde müzakere masasına yeniden oturabilmeli.".
      Le Monde, başta Londra olmak üzere bazı, AB başkentlerinin müzakerelerin sadece küçük bir kısmının askıya alınmasını, önlemin gümrük birliğine doğrudan bağlantılı birkaç başlıkla sınırlı kalmasını istediklerini kaydetti.
      Rum Kesimi’nin başı çektiği başka bir grup ülkesinin de daha çok sayıda başlığı içeren bir yaptırımın uygulanmasından yana olduklarını belirten gazete, ancak hiç kimsenin müzakerelerin tamamen dondurulmasını arzu etmediğini yazdı.

MILLIYET 21/11/06

 

'Soykırım demek benim görevim'



Türkiye'yi ayağa kaldıran "Ermeni soykırımını tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, diasporanın en güçlü ismi Patrick Deveciyan'a soruyorum: Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz? "Yoruldum. Evet. Hem de çok. Ama bu benim görevim. Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum" diyor. Tam o anda gözleri nemleniyor


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 1
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Giriş

Hayaletlerin çocukları

Söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır. Hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp yarısını verendir. İnsanlığın ortak kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini topyekûn masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.
Sözün büyüsüdür bu: Gözyaşını birleştirir, kahkahaları ekler birbirine. Büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. En iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? Öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. Nefretin cephanesini biterecek olan da...
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama biliyorduk, o yaz bizim de hoşumuza gitmeyen, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu.
Öyle olmasa neden bugün bile Doğu'da büyük taş binaları işaret edip yaşlı adamlar, genç kadınlar, nedenini bilmedikleri bir kederle "Bunları Ermeni taş ustaları yapmış" desin, "Bir daha kimse onlar gibi güzel binalar yapmadı"...
Bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. Bilmediğimiz şu:
Biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hâlâ.
İnsanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. Bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. İşte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için Ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. Hayaletlerin çocuklarıyla...
Çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa "Ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de uzaklardaki Ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. Ve bu gürültü yüzünden Avrupa'nın diplomasi masalarında, stateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz.
Hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin "masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. Ve belki de sadece bu yüzden öfkeliler.
Çünkü hepimiz yorulduk artık. Uzaktakiler evlerinde ölülerle yaşamaktan yorgunlar. Biz burada suçlanmaktan bitkiniz. Ama iki taraf da korkuyor bunu söylemekten; dedelerine ihanet etmekten.
* * *
Korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?
Sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?
Orhan Pamuk'un "Türkler, Ermenileri de Kürtleri de kesti" demesi Türkiye'nin kendi yaralarıyla yüzleşmesini mi sağladı yoksa daha fena mı kollarını kavuşturup kilitlendi insanlar?
Avrupa Birliği hazırlık sürecinde hep "suçlarımızın" ve "çözümsüzlüklerimizin" yüzümüze vurulması bizi o yaralarla daha mı çok yüzleştiriyor yoksa daha çok mu reddediyoruz meselelerimizi?
Türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. Bu yüzden hikâyelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. Eğer bir acıya koyduğumuz ad o acının anlatılmasını imkânsız kılıyorsa önceliği ada değil hikâyeye vererek konuşmak gerekiyor.
Konuşmak gerekiyor. Hikâyenin adını ortaklaştırmadan önce hikâyenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor. Bu yüzden bir kez olsun Fransa'daki Ermeni diasporasının da konuşması gerekiyor. Daha önce hiç konuşmadığı gibi... Daha önce kendilerine bile söylemedikleri cümlelerle...
Bu yazı dizisi boyunca, öyle sanıyorum ki, bize "öfkeli ve inatçı bir yekpare gövde" olarak sunulan diasporanın hiç gösterilmemiş bir haliyle karşılaşacaksınız. Şaşırmanızı diliyorum. Çünkü hayret, insanın en temiz halidir.
Şaşırıp merak etmenizi diliyorum. Merak edip dinlemenizi. Çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. Çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.

"Oooo! Aman dikkat et! Ezer geçer!"
Paris'te, onunla bir görüşme yapacağımı kime söylediysem, hepsi gözlerini aça aça böyle diyordu. Türkiye'yi ayağa kaldıran, "Ermeni soykırımını tanımayan suçludur" diyen yasanın mimarı, Sarkozy'nin parlak bir politik kariyere sahip danışmanı, Sarkozy cumhurbaşkanı olursa kesinlikle Fransa başbakanı olacak olan, retorik uzmanı, kartal bakışlarıyla ünlü Patrick Deveciyan'ın ismi herkeste hayret, tedirginlik, bazen de hayranlıkla karışık bir sessizlik yaratıyordu.
Mihmandarım Isabelle ise Deveciyan'ın odasına girer girmez başlayan ve sert bir satranç maçı hissi veren görüşmeyi bazen takip etmekte zorlanıyordu. Babası Osmanlı'nın önemli bürokratlarından ve aslında Elazığ kökenli olan Deveciyan aynı zamanda ASALA davasının ünlü avukatıydı. Bütün bu geçmişin mesafeli nezaketini üzerinde taşıyordu. Ama nezaket, parti binasında başlayan satranç maçının hızını hiç etkilemiyordu:

Türkiye'deki Ermeniler bu yasadan rahatsızlar. Diasporanın baskısıyla çıkarılan bu yasanın bütün diyalog yollarını kapatmakla birlikte Türkiye'de yaşayan Ermenileri de kurban ettiğini düşünüyorlar. Yasanın Ermenistan'dan da çok destek aldığı söylenemez. Ne dersiniz? Diaspora sadece kendisi için çıkardığı bu yasayla diğer Ermenileri kurban mı etti?

'Yasa, güvenliğimiz için'
- Bir yıl öncesine kadar bu yasanın çıkmasına ben de karşıydım. İfade özgürlüğünü zedeleyecekti. Ama Lyon'da Türk milliyetçilerinin yaptıkları gösteriler, oradaki Ermeni anıtının çalınması, fikrimi değiştirdi. Türkiye aktif bir reddetme politikası yürütmeye başladı. Ermeni anıtlarına karşı saldırılar yapıldı. Bunları Bozkurtlar yaptı. Türkiye diplomasisi de bu saldırıların Türk halkı tarafından onaylandığını ve desteklendiğini açıkladı. O saldırılardan sonra ifade özgürlüğü tartışmasına giremezdik. Güvenliğimiz söz konusuydu. Fransa'daki Ermenilere yapılacak saldırılara karşı güvenliğimizi sağlayacak bir düzenlemeye ihtiyaç vardı.

Artık ifade özgürlüğünün birincil önemde olmadığını söylüyorsunuz ama bu yasaya sizin getirdiğiniz, savunduğunuz ama kabul edilmeyen bir istisna vardı. Bilimsel çalışmalar hariç tutulacaktı. Bu istisnayı kabul ettiremediniz mecliste.
- O istisnanın senatodan çıkması için elimden geleni yapacağım. O konuda senatoda fikir birliği oluşacağını düşünüyorum. Çünkü bilimsel çalışmaların özgürlüğünü korumak gerekiyor. Böylece Türkiye ile Fransa arasında bir fark olacak! Çünkü biliyorsunuz Türkiye'de TCK 301 var!

Evet, ben dahil birçok insanın karşı çıktığı ve aceleyle çıkarılan bir madde. Ama siz bu yasa için uzun süre uğraştınız. Üstelik teknik olarak çıkması çok zor bir yasa için.

'Zaten 90 yıldır bekliyoruz'
- O kadar uzun süre sayılmaz. Fransa'nın soykırımı tanıması için üç yıl uğraşmıştık. Bu yasa için de bekleyebiliriz. Üstelik biz zaten 90 yıldır bekliyoruz.

"Biz" diye konuşuyorsunuz. Diaspora bu kadar "homojen" mi sizce? Bütün diasporanın bu yasayı desteklediğinden emin misiniz?
- Diaspora homojen değilse bile eğer sert Türk milliyetçileri yaptıklarına devam ederlerse, olacak. Kaldı ki Türkiye de dışarıdan homojen görünüyor. Kültürel farklılıkları devlet politikasıyla homojenleştiren bir politikası var. Üstelik Türkiye Ermenistan sınırını açmamakla bu konudaki tavrını açıkça ortaya koyuyor.

Bunlar dialoğu imkânsızlaştıran şeyler, haklısınız. Ama çıkarmaya çalıştığınız yasanın o "sınırı" daha da sertleştireceği ortada.
- Buna inanmıyorum. Ben, Türkiye'nin ancak aşırı baskılarla değişebileceğine inanıyorum. Ve yeniden ekleyeyim, biz doksan yıldır bekliyoruz!

Doksan yıldır hayaletlerle yaşıyorsunuz. Fransız düşünür Baudrillard'ın bu konuda bir cümlesi var: "Ermenilerin durumu çok özel. Onlar yaşadıklarını ispatlamak için öldüklerini ispatlamak zorundalar." Ne dersiniz, öyle mi?
- Tıpkı Yahudiler gibi. Bu, çok büyük bir travmadır. Ben ne zaman torunuma baksam onun yaşındaki çocukların bir zamanlar sadece Ermeni olduğu için öldüğünü düşünüyorum. Bu her gün yaşaması imkânsız bir acıdır.

Ama bu imkânsız acıyla yaşıyor hatta hayatınızı bunun üzerine kuruyorsunuz bir bakıma. Kişisel olarak sormak istiyorum. Bazen yorulduğunuzu hissetmiyor musunuz?
- Yoruldum... (Deveciyan duraksıyor) Evet. Hem de çok... (Ünlü "kartal" bakışlar nemleniyor) Ama bu benim görevim! Ben bir yüzyıl daha halımın altında kadavralarla yaşamak istemiyorum!..
Konuşma bitiyor ama karizmasıyla ünlü Deveciyan'ın gözlerindeki nem asılı kalıyor. Tam çıkacakken Deveciyan diyalog için çalışan insanlara ne kadar kıymet verdiğini anlatıyor, benim ne kadar kıymetli bir iş yaptığımı... Durdurup gülüyorum:

Gözyaşları gerçek mi?
"Ancak Bay Deveciyan, siz benim işimi çok zorlaştırıyorsunuz!"
Çıkıyoruz. Deveciyan'ı iyi tanıyan, deneyimli bir gazeteci olan mihmandarım Isabelle bile şaşkın. "Gözleri doldu, gördün mü?" diye soruyor.
O zaman düşünüyorum: Yasa çıkaracak kadar sert olan bile ağlayabiliyorsa acaba diaspora bize anlatıldığı gibi bir şey değil mi? Bize gösterilen öfke ve inat resminin ardında ne var? Diyaloğa hiç yanaşmayanlar ne gizliyorlar içlerinde? Bunun için konuşmalara daha da sert olanlarla devam etmek gerekiyor...

YARIN
ASALA'nın eski lideri: "Soykırım demezsem aynada yüzümü göremem"
Bir "fabrika" olarak "soykırım"
Fransız aydınları donakaldı: "Yasa saçmalıktan başka bir şey değil"

ECE TEMELKURAN MILLIYET 16/11/2006

 

ASALA'nın siyasi kanadı MNA'nın eski lideri Toranyan:

'Soykırım' demezsem yüzümü aynada göremem



Toranyan, 'Şiddet istediği zaman ASALA'yı terk ettim. 'Soykırım' demek, her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor' diyor ve devam ediyor: 'Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette. Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması'


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 2
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

'Herkesin bir derdi var, uyur içerisinde!'

Yeryüzünde yürürken öğrendiğim bir şey var: Her toplumsal anlaşmazlık kendi "fabrika"sını kurar. Birbirine düşman tarafların anlaşmazlığı her iki taraf için de varlık nedeni haline geldiğinde çözüm ihtimali korkulu bir rüya gibidir. Bu "fabrikaları" işletenler, o kadar yüksek sesle ve kesin konuşurlar ki çözüm isteyenlerin sesi duyulmaz olur.
O denli ateşlidir ki konuşmaları, ihanetten ve intikamdan o kadar "kalpten" söz ederler ki konuşmaktan yana olmanız, onların gözünde "fabrika"yı bombalayacak bir terörist yapabilir sizi. Bu fabrikalardan çıkan kara dumanın insanı sadece kör ettiğini, bu fabrikanın hiçbir şey üretmediğini göstermeye yarayan bir bomba vardır elinizde, bilirler. Bu yüzden birbirlerinden de çok sizden nefret ederler.
Oysa yeryüzünde yürürken öğrendiğim başka bir şey daha var:
Var olmak için nefret edenlerin, yıkılmamak için öfkesini dik tutanların bile bir derdi vardır içinde. Uyur içlerinde. En büyük öfkeler, en büyük zaaflardan kaynaklanır. Ve aslında en kanlı ağızların bile kalplerinin karanlığında affetmek ve affedilmekle ilgili, zayıflık olarak görüp sakladıkları bir cümle durur.
Ne ki dünyayı, kalbimizin dibinde saklanan cümleler yönetmedi hiç. Hatta belki de umarsız bir çabadır o uyuyan dertlerden söz etmek. Ama bir kere söylendiğinde görürsünüz siz de hakikatli söz, hızlı yayılan bir salgın gibi herkesi ele geçirecektir.

Mihmandarım Isabelle donup kaldı. Soruyu nasıl tercüme etmesi gerektiğini, hatta hiç tercüme etmemeyi düşünüyordu ihtimal. Oysa Türkçe konuşsam da söylediklerim arasında "ASALA" sözcüğü geçtiği çok belliydi ve karşımda oturan Ara Toranyan neyi sorduğumu zaten çoktan anlamıştı. Başını "hayır" anlamında uzun uzun salladı:
"Üye demeyelim. Ama ASALA'nın çok yakınındaydım."
Toranyan bir zamanlar ASALA üyesi olduğunu kabul etmese de onunla ilgili bütün yazılanlar tam tersini söylüyordu.
Sorbonne Üniversitesi'nde hukuk eğitimi görürken başladığı politik faaliyetin onu ASALA'nın politik kanadı MNA'nın lideri yaptığını herkes biliyordu.
Fakat şimdi, Paris'te, bir "cafe"de elinde tuttuğu Nouvelles Armenie dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaparken, sakin ve orta yaşını geçmiş bir adam olarak sanki öyle bir şeyi hiç yaşamamış gibiydi. Hatta ASALA'yı affetmemiz için konuşur gibi:

'Başka seçenek yoktu'
"ASALA, biliyorsunuz, kendisini lağvetmiş bir örgüttür. Ben de ASALA'yı 'şiddet için şiddet' demeye başladığında terk ettim."
Toranyan öne eğildi, artık iyiden iyiye "açıklıyordu":
"ASALA, Ermeni meselesinin başı veya sonu değildir. Bir sessizlik duvarı vardı, burada ve Türkiye'de. Başlangıçta örgüt bu duvarı yıkmakta pozitif rol oynadı. Daha doğrusu başka seçeneğimiz yoktu. Sorunu halının altından çıkarıp ortaya koymamız gerekiyordu."
Bu yöntemlerin nelere yol açtığını görüp eleştiren biri olarak 35 yıl boyunca ve hâlâ bu mesele üzerine çalışmak nasıl bir şeydi peki?
"Bu benim için bir yemin. 'Soykırım' demek benim her sabah aynada yüzümü görmemi sağlıyor. Ama hayallerim eskisi gibi değil elbette."
Sorulara çok ama çok uzun sessizliklerden sonra cevap veren Toranyan, bu kez soru beklemeden anlatıyordu:

Zor soru ve farklı bir portre
"Herkesin bir rüyası vardır. Benim de rüyam, Türkler ve Ermenilerin ortak bir gelecek yaratması."
En son dedesinin gördüğü Türkiye'ye gidip gitmediğini soruyorum Toranyan'a. Hiç susmadığı kadar uzun susuyor:
"Bu soruların en zoru. Bir gün 'soykırım' heykeli diktiklerinde... Yani daha çok zamanım var!"
Ermenistan ise, varlığından mutlu olduğu uzak ve yabancı bir ülke Toranyan için:
"Diasporada olmak çok zordur. Biz yıllarca, köklerimiz olmadığı için işkence gördük. İçimizde hep bir anavatan, var olunacak bir ülke ihtiyacı hissettik. Bu acıyı anlamanız mümkün değil."
Anneannesinin geldiği Van'ı anlatıyor Toranyan, annesinin doğduğu İzmir'i, terk ettikleri İstanbul'u... Ve o daha hiçbirini görmedi! Sözü bile edilemez bir korku olarak söz ediyor Türkiye'ye gitmekten Toranyan, neredeyse titreyerek. Bu adamın bir zamanlar Türkiyeli diplomatlara suikastlar düzenleyen, Orly Havalanı'nda bomba patlatan bir örgütün yakınından bile geçtiğine inanası gelmiyor insanın. Ya da belki öfke demlendikçe insanın içinde başka bir şeye dönüşüyor.
"Köksüzlüğün işkencesini" aynada yüzünü görmek için öfkeyle suladığı günler, şimdi foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'ın istediği pozları vermeye çalışan, hiç kapris yapmayan bu adamdan çoktan gitmişe benziyor. Dergisini gösteriyor, yavaş yavaş, hevesle...

Toranyan kimdir?

Ara Toranyan, ASALA'nın kurucu beyinlerinden. Ama 80'lerde "ASALA Ermeni davasına ihanet etmiş bir örgüttür" diyerek örgütten ayrıldı. Orly Havalanı'ndaki patlamayı, "Faşist bir saldırı" diyerek kınadı. Abdullah Çatlı'nın kızı Gökçen Çatlı'nın yazdığı "Çelik Çekirdek" kitabına göre Çatlı'nın kurduğu örgütün ilk işi 1981 yılında Toranyan'a suikast düzenlemekti. Devletin "ASALA Operasyonu" belgesine göre ise Toranyan'a 1984'te iki suikast düzenlendi. Ama Toranyan kendisine hiç saldırı düzenlenmediğini açıkladı.

'Diasporanın gücü abartılıyor'

200 Ermeni derneğinin oluşturduğu konfederasyonun başkanı Alexis Govsiyan, Türkiye'de diasporanın gücünün abartıldığını söylüyor: Biz sandığınız kadar güçlü değiliz. Siz bizim Tanrı'yla konuştuğumuzu mu sanıyorsunuz?



Yazar Ernest Hemingway'in bir zamanlar içki parası için, barında boks maçı yapmak zorunda kaldığı Select Cafe'de, Pangaltı Lisesi'ni anlatıyor Alexis Govsiyan. Bir edebiyat dersinde öğretmene niye bütün önemli Ermenilerin 1915'ten sonra ortadan kaybolduğunu sorduğunu, öğretmenin onu dersten sonra yanına çağırdığını, başının belaya girdiğini sanıp korktuğunu, sonra kimseye anlatmaması şartıyla öğretmenin 1915'ten söz ettiğini...
"Eğer 1915 hakkında konuşabilseydim, terk edemezdim Türkiye'yi" diyor Alexis Govsiyan, tatlı bir gençlik hatırası gibi kırık dökük kalmış Türkçe sözcükleri de karıştırarak araya.
Oysa biraz önceden beri "soykırım" üzerine kurduğu ödünsüz cümleleri dinleyen biri asla onun ilk gençliğini İstanbul'da geçirdiğini tahmin edemezdi. "Diaspora, Anadolu'dur" dedi Govsiyan ve ekledi sonra:
"Bu mesele Türklerle Ermeniler arasında değildir. Bu, siyasi bir meseledir."

'İnkâr ederek olmaz'
Oysa bu "siyasi meseleyi" şimdi o da oğullarına anlatıyor. Peki bir diaspora Ermenisi geçmişi yeni kuşaklarda yeniden üretmek için hangi yaşları tercih eder?
"Oğullarıma 12-13 yaşına geldiklerinde anlattım. Ama anlatırken Türklere öfke duymamaları gerektiğini söyledim."
Bu mümkün müdür? Bir çocuğun "katilleri" olarak sunulan insanlara karşı soğukkanlı bir mesafe alabilmesi? Yetişkinlerin bile soğukkanlı olmadığı böyle bir meselede, mümkün müdür?
"Bekleyelim, başka şeylerden söz edelim, bugünden, yarından konuşalım. Bunlara tamam, ama geçmişi unutarak ya da inkâr ederek asla olmaz bu."
Yani "soykırım meselesi" konuşmanın ön koşulu:

'Duygusal bir mesele'
"Ön koşulu değil, ama gereklilik. Güven oluşması için bu gerekiyor. Kaldı ki yasayı tam desteklediğim bile söylenemez. Bence 'soykırım'ı reddetmek bir insanı suçlu değil, sadece deli yapar."
Türkiye tarafı da tazminat ve mal talebi konusunda güvensizlik duyuyor diasporaya:
"Türkiye'de bu işlerle ilgilenen herkes aslında biliyor ki mal talebi filan olamaz. Bu, bizim için duygusal bir mesele. 'Soykırım' her reddedildiğinde bizim için tekrar yaşanıyor."
Yok sayıldıkça var olan insanlar mı o zaman diaspora?
"Tabii ki öyle. 'Soykırım' bizim tek varlık nedenimiz değil. Türkiye'nin sürekli reddetmesi, Talat Paşa Komitesi gibi çalışmalar bizi bu hale getiriyor. Türkiye'dekiler diasporanın gücünü abartıyor. Biz, sizin sandığınız kadar güçlü değiliz."
Anlatıyorum ona, Türkiye'de Orhan Pamuk'un Nobel'i Ermeni lobisi sayesinde aldığını düşünenler olduğunu:
"Bu inanılmaz! Ne sanıyorlar? Tanrı'yla her gün konuştuğumuzu mu? Evet bazen konuşup havanın nasıl olmasını istediğimizi de söylüyoruz!"

Talat Paşa Komitesi ile Ermeni lobisi 'maçı'

Diğer adıyla "Ermeni Belgeleriyle Ermeni Soykırımı Yalanı-Büyük Proje 2006." Projenin amacı "Ermeni meselesiyle ilgili belgelerin ulusal amaçlar için yayımlanması, sempozyumlar ve kampanyalar düzenlenmesi, Türkiye'nin ulusal tezlerini doğrulayan belgelerin dünya kamuoyuna sunulması. Temel fikir, "Batılı devletlerin Türkiye'ye karşı yalan ve iftira kampanyaları düzenledikleri."
Talat Paşa Harekâtı Danışma Kurulu'ndaki isimlerden bazıları şöyle: Başkan Rauf Denktaş, ATO Başkanı Sinan Aygün, İÜ eski Rektörü Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek, Prof. Erol Manisalı, Hür Parti Genel Başkanı Yaşar Okuyan, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş.

Proje bütçesi 2 milyon YTL.
Ermeni lobisinin de kurduğu benzeri gruplar var. Fakat acılar üzerinde yapılan bu "maçta" Ermeni toplumu açık ara önde. Örneğin şimdiye kadar "soykırım" iddiasını savunan 28 bin çalışma yayımlanmışken, Türk tezini savunan sadece 700 eser bulunuyor. Bu durumu bir maç olarak görenlerin "vatan haini" ilan ettiği, zaten yasaların da peşlerini bırakmadığı, Türkiye'de son 4 yılda yayımlanan 25 çalışma var ki bunlar "soykırım"ın varlığını savunuyorlar.
Önemle belirtmek lazım. Bu duruma "maç" diyen ben değilim. Türk tezini ispatlamaya çalışan internet sitelerinde "Maça 1-0 yenik başladık" cümlesine sık sık rastlanıyor.

YARIN
'Öteki' diaspora: 'Diaspora adına konuşanlar bizi temsil etmiyor.'
Soykırımı inkâr yasasına kızan Ermeniler konuştu...


 

Ağlamaya inanmak

İnsan her gün öğrenir elbette. Ama uzun süredir bu meslekle ilgili, şöyle insanı öğrendiğine hayret ettiren türden bir şey öğrenmemişim sanırım. Dün anladım bunu.
Tuhaftır bu durum. Baştan kendini ne kadar uyarsan da, zeminin ne kadar sağlam, meyanın ne kadar karar olsa da insan zafer sarhoşluğuna düşebilir bir an için bile olsa. Yazı ile uğraşanların ise o anı, maalesef, tarihe geçer. Yazı kalır çünkü. Hatan kalır. Yıllar sonra dönüp dönüp seni bulabilir.
O bakımdan yazı ile uğraşanların terbiyesi, bana göre, diğer insanlarınkinden daha da acımasız, daha da tavizsiz olmalıdır. Dün gazetede başlayan yazı dizisini görmüşsünüzdür umarım. Ermeni diasporasının en güçlü ismi, Fransa'nın yakın gelecekteki muhtemel başbakanı, Türkiye'yi ayağa kaldıran "soykırımı inkâr yasası"nın mimarı Patrick Deveciyan'la konuşmuştum.
Röportajın sonunda Deveciyan'ın gözleri doluyordu. Röportajın sonu sizin okuduğunuz gibi bitmiyordu aslında. "Bu gözyaşları gerçek miydi acaba?" diye soruyordum. O anın gerçek olduğunu anlatmak için yapıyordum bunu güya.
Ama yazılı olunca bazen bazı şeyler yanlış anlaşılabilir. Ki anlaşılmasın diye işte Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin dedi ki bana: "Gözyaşına inanmamak sana yakışmaz."
Uzun süredir ilk kez susup hayret ettim işte. Ve böylece öğrendim, yazı terbiyen ne kadar güçlü olursa olsun her seferinde dönüp bakmalısın kendine. Yaptığın işten memnun olmanın 'havası' ona en yüz vermediğin zaman bile vurabilir insanı.
Bir de elbette insanın, ne kadar büyük olursa zaferi, yanında dirseğinden çekip "Kendine gel" diyen, doğru dürüst insanları olmalı...

Ağlama kuramı
Üstelik tuhaftır, bütün gözyaşlarına inanırım ben. Ağlamanın kendisine de inanırım. Gövdeden süzülüp gelen o özün göz gibi, nur gibi akması mucizevidir aslında. Tedavi edicidir. Sadece ağlayanı değil, birlikte ağlanırsa birlikte ağlayanların ilişkisini de tedavi eder. Ve ben Ermeni meselesinde şimdi, Ermenistan'a gittikten, Türkiye'deki Ermenilerle konuştuktan ve en son Paris'te "konuşmazlar" denen diasporayla buluştuktan sonra anladım ki, ağlamak çözecek bizim hallerimizi. Naif ve siyaseti yok sayan bir şey değil bu, hakiki bir gerçeklikten söz ediyorum aslında.

Uzlaşma niyeti
Çünkü anladım ki ve siz de yazı dizisini okudukça anlayacaksınız ki, aslında "hakikat" gerekmiyor bize. Kavgalı olan halklar, toplumlar arasında gereken tek şey uzlaşma niyeti bir bakıma. Acıyı ortaklaştırmak ve üzerini toprakla örtebilmek için bize gereken bir ritüel. Bir affetme ritüeli. Karşındakini ve kendini affetme anı gerekiyor bize. Yazı dizisini okudukça göreceksiniz ki, insanlığın yeni tecrübeleri, bilimsel çalışmalar da bunu söylüyor bize.
İnsan dönüp dolaşıp o kadar bilgiden, o kadar kitaptan, o kadar siyaset ve tarih bilimi teorisinden geçip sonunda kendine geliyor belki. Dönüp gözyaşına ve onun akıl almaz samimiyetine, mucizesine inanıyor. Göreceksiniz okudukça...
Bir de elbette bizim de, onların da dirseklerinden çekip "Kendine gel" diyecek doğru dürüst insanlara ihtiyacımız var. Ancak cahiller yüksek sesle ve kesin konuşurlar. Hakikati sezenlerin zarif ve kısıktır biraz sesi. Fakat o zarif ve kısık seslerin söyledikleri öyle bir sızar ki dünya tarihine, bütün sonuçlar ve dengeler değişir. Şimdi Ermeni ve Türk halkı arasındaki ilişkide böyle seslere ihtiyacımız var...

 

MILLIYET ECE TEMELKURAN 17/11/2006

 

ÖNETMEN SERGE AVEDİKYAN, 'NİYE BİRBİRİMİZİ SUÇLUYORUZ?' DİYE SORUP EKLİYOR:

Bir araya gelerek iktidarları suçlayalım



'Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türkü, 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız' diyen Avedikyan, diasporayı da şöyle eleştiriyor: Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur. Bütün varlıklarını, kimliklerini 'soykırım' meselesi üzerine kuranları düşünerek kullanıyorum 'patolojik' sözcüğünü.


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 3
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Ne bağır ne de sus...

Bir şehri, o şehirde birini seviyorsan seversin aslında. Birinden korkarsan bütün şehirden korkarsın. Bir şey bırakmışsan bir şehirde, yarım kalmış bir şey, şehir bırakmaz yakanı, geri dönersin mutlaka. Döndürür hayat.
İşte diaspora'da da İstanbul görmüş veya Anadolu'da bir şeyini bırakmış, buralarda dostları olanların hikâyeleri başka, burada korktukları birini hayal edenlerin hikâyeleri bambaşka. İstanbul'da ilk rakısını içmiş bir adamsa eğer konuştuğunuz kişi görürsünüz ki malum yasa Türkiye'yi nasıl altüst ettiyse onu da etmiş. Hani, "Bu kadarı da olmaz ki" demiş içinden ilk aldığında haberi.
Şimdi, tarihin bu noktasında bir kuşak susmuş, bir kuşak bağırmışken yeni sesler diriliyor: Sadece konuşmak isteyen sesler bunlar. Diasporada hava değişiyor bir bakıma. Çünkü bazıları artık ne bağırmak, ne susmak; sadece konuşmak istediklerini söylüyor. Bazıları içinden söylüyor bunu, bazıları ise sesli. Yani sanıldığı gibi yekpare ve hep birlikte aynı şeyi düşünen insanlar değil diaspora; hep bize gösterilmek istendiği gibi. Ve sesli konuşanlar, konuşmak istediklerini söyleyenler çoğaldıkça biçimi değişiyor diasporanın. Üstelik Paris'ten anlaşılan o ki artık konuşanlar giderek ve hızla çoğalıyor.
Ne bağırmak, ne susmak isteyenler çoğaldıkça da iki tarafta, düşmanlık üzerine hayatını ve kariyerini kuranlar yok olma tehdidini daha çok hissediyor. Belki de bu yüzdendir zaten, iki tarafın "bağırıcıları" bugünlerde hiç olmadıkları kadar öfkeleniyor.

"Fransızlar bu yasayı Ermenilerin güzel gözleri için çıkarmadılar elbette. Ama bizim gözlerimiz de güzeldir hani, o ayrı!"
Yaşayan en önemli felsefecilerden, kendisi de etnik çatışmalardan çok çekmiş, Slovenyalı Slavoj Zizek, insanlar arasında tarih katmanlarıyla kemikleşmiş etnik gerilimleri kırabilecek yöntemlerden birinin düşmanlıkları yaratan yargılarla alay etmek olduğunu söyler. Der ki, "Eğer problemli iki tarafın birbirini suçlamakta kullandığı sözleri 'biz' dalga geçerek, birlikte gülerek yinelersek, onların içi boşalacaktır."
Yönetmen Serge Avedikyan'la konuşmaya başlar başlamaz, her iki tarafın da "sert ağabeyleriyle" dalga geçmemiz ve giderek iki tarafın da "sert ağabeylerinin" argümanlarının manasızlaşmasını Zizek görmeliydi. Bol gülüşmeli konuşmanın bu kadar neşeli olmasının bir sebebi de Avedikyan'ın 15 yaşına kadar Ermenistan'da yaşamış olması, Türkiye'yi, Ermenistan'ı ve diasporayı da iyi bilmesiydi. Bu yüzden öyle diyordu zaten:
"Fransa'daki Ermeniler diasporanın patolojik bir sonucudur."

'Küçük jest bekleniyor'
"Aman Bay Avedikyan, dikkat edin, başınız belaya girecek" der demez de açıklamaya başladı:
"Yoo, gerçekten öyle. Bütün varlıklarını, kimliklerini 'soykırım' meselesi üzerine kuran insanları düşünerek kullanıyorum patolojik sözcüğünü. Ama bunun yanı sıra bu bizim için bir haysiyet meselesi.
Şu da var; Türkiye'den gelecek sembolik bir jeste ihtiyacı var burada yaşayan insanların. Bu jestin illa da 'soykırım' sözcüğünü içermesi gerekmiyor. Ama ne zaman bir film festivali için Türkiye'ye gitsem, gazeteciler, 'Bir savaştı. Yaşandı bitti. İnsanlar öldü' diyor. Ben de şöyle cevap veriyorum:
'Yahu siz bu meselenin beni eğlendirdiğini mi sanıyorsunuz?'
Çünkü ben de yoruldum bu 'soykırım' meselesinden. Bu yüzden diyalog önemli. Zaten bu yüzden böyle filmler yapıyorum."
Nasıl filmler? Serge Avedikyan, hemen her diaspora Ermenisi için bir mit olan "dedesinin köyüne gitme" işini bütün korkuları bir kenara bırakarak gerçekleştirmiş biri. Avedikyan kendisiyle de dalga geçiyor:

17 yılda büyük değişim
"Modern Türkiye'nin en son turistik aktivitesi! Ermeniler dedelerinin köylerini görüyor!"
1987 yılında ilk kez Bursa yakınlarındaki Sölöz köyüne gittiğinde ufak tefek çekimler yapmış. Ama sonra:
"Belediye başkanı çekimi engelledi. Mezartaşlarını görüntülememi istemediler. Anlıyorum. Korkuyorlar. Bir sonucu olacağını sanıyorlar. Normaldir. Ben de 17 yıl bekledim. 2003'te Bursa'da bir festivale davet edildiğimde farkı gördüm. Bu kez Sölöz'deki köylüler benimle konuşmak istediler.
O köy de yaşayanlar da Yunanistan'dan mübadele ile gelen Pomaklar. Onlar da biliyor sürgün olmak ne demek. Oturdukları evlerde yaşamış insanların torunlarıyla tanışmak istiyorlar. Ben de bir dernek kurma önerisi getirdim. Köydeki hafızayı canlı tutmak için, köylülerle Ermeniler birlikte çalışacaklar."

'Mübadele konuşulmuyor'
Avedikyan hikayenin burasında pek de sözü edilmeyen bir hakikatten söz ediyor:
"Dedemin köyü Sölüz'den, Gemlik ve Gürle'den giden Ermeniler 'soykırım' nedeniyle gitmediler. Onları oradan gönderen mübadeledir. Diaspora bundan hiç söz etmez. Yani aslında 1915'ten kurtulan Ermeniler Türkiye'de yaşamaya devam etmişler. Yani mübadele olmasaydı orada yaşıyor olacaklardı şimdi, anlıyor musunuz?"
Avedikyan'ın çektiği film Fransa'da ve Türkiye'de gösterilecek. Diyor ki "Diaspora yeterince sert bulmayacak."
Niye peki?
"Film Ermenistan'da gösterildiğinde bir TV programında bana 'İyi Türklerden de söz ediyormuşsunuz filmde' dedi spiker. Provoke etmek istedi. Cevap verdim:
'Evet, doğru. Umarım daha da çok bahsederiz. Konya Valisi Celal Bey'in kendi hayatını tehlikeye atarak Ermenileri nasıl kurtardığından, Halep Valisi'nden, Ermenilere yardım eden diğer Türklerden.' Ben bunu Türklerin hoşuna gitmek için söylemiyorum. Gerçek bu olduğu için söylüyorum."

Yeni nesillere uyarı
Avedikyan, "yeni nesillerin suçlu olmadıklarını bilerek" konuşmaları gerektiğini söylüyor:
"Niye birbirimizi suçluyoruz ki? Bir araya gelip iktidarları suçlamalıyız. Ve hiçbir Ermeni hiçbir Türk'ü 'Bu hikâyeyi bilmiyor, kabul etmiyor' diye suçlayamaz. Biz sadece hikâyelerimizi anlatmalıyız."
"Kesinlikle 'soykırımla' ilgili değil" dediği filminin Türkiye'de gösterilmesini çok istiyor, Avedikyan. Çünkü Türkiye görsün istiyor, kendi hikâyesiyle aslında yüzleşebildiğini. Diasporanın da Türkiye'deki insanların bu hikâyeleri paylaşırken ne kadar samimi olduklarını görsün istiyor...

ARTO KİLİMLİ İLE BAHÇESİNDEKİ MİNİ 'ŞAPEL'DE KONUŞTUK

Yüz yıllık kilimin hikâyesi

Arto duvardaki kilim torbayı gösterip 'Dedemin evrak çantasıymış' diyor ve Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının İstanbul'daki halı dükkânını anlatıyor, sert konuşanları eleştiriyor



"Buraya gelip de sürünen daha öfkelidir. Ama İstanbul'u biliyorsan, dostların varsa öyle hissetmesin."
Ermenistan'da tanıştığımız, sonra Paris'te yeniden karşılaştığımız Arto Kilimli, uzun uzun anlatıyor Anadolu'da yaşayan dedesini, babasının Kapalıçarşı'daki halı dükkânını, bir gün dükkânın nasıl yandığını, Paris'e geldiğini, diaspora hikâyelerinin de, tavrının da hiç birbirine benzemediğini... Evinin arka bahçesindeki "dünyanın en küçük şapelinde" Ermenistan'dan mumlar, Türkiye'den "seccadeler", Arto Bey'de ise bitmiyor şakalar:

'Bakma sert konuşanlara'
"Şapeldeki aynanın içinde silüet halinde İsa resmi var. Diyorum ki insanlara, 'Ancak inananlar görebilir.' Nasıl seviniyorlar gördüklerinde, görsen!"
Arto Bey ne dindar, ne Ermeni kimliğine yapışıyor. İnandığı bir tek şey var, insanlar. İnsanların konuşabileceğini düşünüyor:
"Bakma buradaki çok sert konuşanlara. Çoğu Türkiye'ye gitmemiştir. Korkarlar gitmekten. Sanıyorlar ki Türkiye'de Ermeni oldukları için başlarına bir şey gelecek. Çok zengin bir arkadaşım, yıllar sonra Türkiye'ye gittiğinde, garson kızmasın da başları belaya girmesin diye kokmuş eti yemiş hapır hupur. Ne olacak halbuki? Hiç!"
Sonra Arto Bey bize yüz yıllık bir kilim torbayı gösteriyor, duvarda asılı. "Dedemin evrak çantasıymış bu" diyor, üzerinde Ermenice "Kilimliyan" yazıyor:

Dostlar kırılmasın
"Ben bunu çok para vererek satın almak zorunda kaldım. Öyle olmasaydı keşke."
Arto Bey'le uzun uzun konuşuyoruz, dalga geçiyoruz; hatta sertlik yanlılarıyla. Ama en son şunu diyor Arto Bey:
"Aman dikkat et de Türkiye'de kızmasınlar bana."
Söylediklerinin diasporada birlikte yaşadığı Ermenileri değil, Türkiye'deki dostlarını kırmasından korkuyor daha çok. Nereyi kırmaktan sakınıyorsan, oraya ait değil misindir aslında? İnsan duvardaki Anadolu halılarına baktıkça bunu düşünüyor...

YARIN
Şair Donikyan: Ben çocuklarımın çocukluğunu çalmam.
'Diaspora Fransa'nın suçunu unuttu.
Fransız aydınları şaşkın.

ECE TEMEKURAN MILLIYET 18/11/06

 

ŞAİR DENIS DONIKYAN'LA DİASPORANIN DAHA ÖNCE KONUŞMADIKLARINI KONUŞUYORUZ:

Çocukluğum çalındı 'soykırım' hikâyeleriyle...

 

Diasporadakilerin, 'annelerinin sürgünlüğünü yaşadığını, annelerinin hikâyelerinin de çocukluklarının hikâyeleri' olduğunu söyledim. Şaşırdı Donikyan ve 'Evet, doğru' diyerek devam etti: 'Ben burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ben çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluk hikâyeleri bana da çocukluğumu kaybettirdi'


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 4
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Bir çocukluk acısıdır 1915...

Adamlar ve kadınlar o kötü anları, neredeyse dua okur gibi ezberden ve vect ile anlatırken, anlatırken, anlatırken... Sonunda, bir röportajın ortasında farkına vardım birden:
Bütün bu insanların, öfke ve nefretle konuşan diasporanın içindeki acı, belki de hiç farkında olmadıkları bir yerden besleniyor.
Farkına vardım ki, çocukluklarında onlara anlatılanlar, anlatanın da çocukluğunda geçti. Yani onlara anlatılanlar çocukluk hikâyeleri...
Annelerinin anlattıkları hikâyeler üzerine, o hikâyelerdeki acı üzerine, o hikâyelerdeki terk edilmiş muhteşem ülke üzerine kurdukları hayatları aslında çocuklukla ilgili.
Anladım ki diaspora, çocukluk hikâyeleri üzerinde duruyor aslında. Bir çocuk acımasızlığıyla, bir çocuk naifliğiyle yaşanan, hatırlanan hikâyelerin üzerinde. Çocukken çok acı şeyler görmüş insanların, çocukkenki evlerini hatırlayan insanların, o insanların çocuklarına çocukken anlattıkları hikâyeler üzerine.
Niye şimdiye kadar kimse söylemedi bunu? Diasporanın öfkeye dönüşen hissiyatının aslında bir çocuk hissiyatı olduğunu, hakikatin söylenmesini istemenin yanı sıra...
Yani bu koca koca adamlar, kadınlar, aslında eski çocukların anlattıkları hikâyelerle yaşıyorlar. Siz çocukkenki evinizi nasıl ılık hatırlıyorsanız, o tatlar nasıl benzersizmiş ve bir daha asla ulaşılamazmış gibi geliyorsa size, diasporanın Türkiye'si de öyle.
Siz çocukken canınızın yandığı, hiçbir şey yapamadığınız bir anı nasıl korkunç, üzerine konuşulamaz derecede dehşet verici bulup saklıyorsanız içinizde, 1915 de öyle. 1915'in bıraktığı ve diasporayı yöneten temel duygu bir çocuğun çektiği acı kadar güçlü yani. Çocukken annenizin, babanızın ölmesi kadar güçlü...
Bu yüzden işte, çocuklukları bu kayıp çocukluk hikâyeleriyle çalınmış olanlar, en sertleri bile 1915'ten söz ederken ağlayabiliyor. Çünkü çocuklukta alınan bir yara onlara da çocukluklarında verildiği için acıları hiç geçmiyor.
İnsanlar çocukluk yaralarından öfkeler yapar büyüdüğünde. Yetişkinler ağlamaz çünkü, bağırır, kızar, karşı koyar, hesap sorar. Yaralarımız organlarımızla karıştığında zaten artık dönüp tamiri de mümkün değildir onların. Bir hayat belki de yara üzerine kuruludur. Yara tamir edilse artık üzerine kurduğumuz hayatımız da yok olur... Ve bu, bilirsiniz belki, çok korkunçtur, çok.



Uzun uzun konuşuyordu, 1915 üzerine tartışmaların yapıldığı bir internet sitesinin kurucusu ve şair Denis Donikyan. Kızgın kızgın, öfkeli öfkeli, hatta bazı anlarda hesap bile sorarak. Çok yorgundum doğrusu, soru soracak halim de yoktu pek.
Fakat sonra o konuşurken, kullandığı sözcüklerle değişen yüzünü incelemeye başladım.
Başka şeylerden konuşurken orta yaşlı olan bu adamın yüzü, 1915'ten söz ederken acı çeken, öfkeli bir çocuk gibiydi. Ancak bir çocuğun yanabileceği kadar yanmış canı gibi. Bir anda anladım ki işte o zaman, o kadar insanla konuştuktan sonra, bütün bu hikâyeleri onlar çocukken duydular. Çocukluklarındaki gibi taşıyorlardı içlerinde, dinlediklerini. Üstelik onlara da çocukluk hikâyeleri anlatılmıştı, bir çocuğun acısıyla. Annelerinin çocukluklarını kurtarmak isteyen çocuklardı diaspora, imkânsız bir acıyı tedavi etmeye çalışan. Bu öfke de oradandı. Annenizin çocukluğu alınsa siz de yalınkılıç gitmez misiniz alanın üzerine?

'Ben sürgün edilmedim'
"Evet" dedi Donikyan ve şaşırdı, "Evet!"
İlk kez böyle bir şey duyduğunu söyledi, bunu daha önce hiç düşünmediğini, ne acayip olduğunu, ne doğru... Böylece kekeledik bir süre karşılıklı. Tökezledik. Sonra o bu yeni bakış açısı ışığında bakmaya başladı kendine, geçmişine, yazdıklarına:
"Doğru. Yoksa ben niye sürgün üzerine yazayım ki? Burada doğdum, büyüdüm, hiç de sürgün edilmedim. Ama, işte..."
Ama işte ile başlıyor zaten hikâye. Donikyan ve diasporadaki diğerleri "annelerinin sürgünlüğünü" yaşıyorlar hâlâ kendileri Fransız vatandaşı olmalarına rağmen. Donikyan sarsıldı ve itiraf etti:
"Biliyor musunuz? Ben kendi çocuklarıma anlatmadım 1915'i. Çünkü anne ve babamın kayıp çocukluğuna dair hikâyeler bana da çocukluğumu kaybettirdi. Benim çocuklarımınki de çalınsın istemedim. Ben kendim çektim bu acıyı. Niye onlar çeksin ki? Ama annem anlatmış onlara da... Böylece oluyoruz işte."
Ne oluyorlar?
Denis Donikyan, "yeryüzünün evsizleri" diyor buna.
Bir kuşağın acısı acaba kaç kuşağı yakar?
Hikâye çok acısıysa kuşakları, kuşaklar boyunca insanları yakmayı hak mı eder?
Ben bunları düşünüyorum ve anneleri için acı çeken çocukları ama Donikyan ona söylediklerim üzerine düşünüyordu hâlâ:
"Annemler aynı köyden geldikleri insanlarla oturup o köyü konuşurlardı. Kusursuz bir yer olarak anlatılırdı oraları. Terk etmek zorunda bırakıldıkları için de o kadar güzel bir ülkeydi anlattıkları elbette. Ama Ermenistan sınırı bu hikâyeleri çocukken dinledikçe benim beynimde bir mite dönüştü. Tabii ki yalandı bunlar. O köyler, o ülke o kadar kusursuz değildi. Bizim kuşağımız yalan kuşağıdır aslında bu yüzden."
Şaşırıyorum. Donikyan fazla hızlı ilerlemeye başlıyor. Üstelik sorularla onu getirdiğim noktada da durmuyor, devam ediyor:

Kayıp çocukluklar ülkesi
"Aslında biz mitolojik bir ülke için mücadele ediyoruz. Doğrusu Ermenilerin biraz deli olduğunu düşünmüyor değilim. Çünkü insanların olmaları gereken yerde olmadıkları fikri üzerine bütün var oluşlarını kurmaları son derece tuhaf bir durum."
O zaman "Çocukların ülkesi" diyorum Donikyan'a, "Diaspora bir kayıp çocukluklar ülkesi"...
Sonra konuştuğum onca öfkeli adamı düşünüyorum. Ermenistan'da, Paris'te...
Bir çocuğa acı anılar verdiğinizde aldığınız hep hesap soran bir yetişkin olmaz mı? Belki de bu hikâye, hiç değilse bu hikâyenin üzerinde durduğu duygusal zemin tamı tamına sadece bununla ilgili. Olabilir mi? Bunca öfke? Bir çocuğun çektiği acı çok büyüktür hep. Çünkü çocuk çok küçüktür, çok küçüktür dünyanın önünde...

'Fransa'ya da öfkeliler aslında'

Mihmandarım Isabelle Kortian, '1915 konusunda yıllarca konuşturmadılar insanları Fransa'da. Diaspora, Fransa'ya da öfkeli aslında ama bunu söylemiyorlar' diyor



"Bi' dakka! Bi' dakka!"
Denis Donikyan ile konuşurken ben, Donikyan çok öfkeli bir başlangıç yapmışken konuşmasına, "Her Ermeni bir lobidir", "Yasayı istemeyen tek bir Ermeni yok" derken, "soykırım" sözcüğünün üzerine bastırırken ve gençliğinde, "Büyük Ermenistan" projesi üzerine çalışan, politik olarak çok sert bir örgütün üyesi olduğunu söylerken mihmandarım Isabelle Kortian şaşırıyor.
Önce şaşırıp sonra sinirlenip "Bi dakka!" deyip giriyor araya ve devam ediyor:
"Bi dakka! Artık ben de konuşacağım. Türkiye'ye bu kadar öfkeli konuşurken, sanki bizi bir tek onlar susturmuş gibi konuşurken, siz hatırlamıyor musunuz Ermeni çocukların Fransa'da üstelik kiliselerden toplanıp gözaltına alındığını?!"
Sonra bir sigara çekiyor paketten hınçla:
"Artık biraz da ben konuşacağım!"
Devam ediyor:
"1915 konusunda konuşturmadılar insanları Fransa'da. Yıllarca 'soykırım' diyenleri bir kişi bile dinlemedi. 24 Nisan'da bildiri dağıtmaya çalışan gençler 1970'lerin sonunda polis tarafından hırpalanarak gözaltına alındı. Şimdi niyeyse, bu yasadan sonra kimse bunları hatırlamıyor."

'Gerçekler de bilinmeli'
Donikyan'ı bırakıyoruz. Konuşmaktan hep kaçınan Isabelle'i dinliyoruz artık:
"Yasaklamadılar belki ama kimse 'soykırımla' ilgili ne yazdıklarımızı bastı, ne söylediklerimizi dinledi."
40'lı yaşlarının başındaki ve aslında çok sakin bir kadın olan Isabelle, heyecanla devam ediyor hızını alınca:
"Diasporadaki öfke sadece Türkiye'ye değildir. Fransa'ya da öfkeliler. Çünkü buraya geldiler ve yaşamlarını kurdukları bu ülkede bile onları kimse dinlemedi. Ama şimdi, özellikle de bugünlerde artık kimse bunlardan söz etmiyor. Bizi susturan sadece Türkiye dış politikasıymış gibi konuşuyor herkes."
Isabelle'e "Hayaletlerin çocukları" diyorum "Diasporadakiler hayaletlerin çocukları gibi. Ve onların çocukluğu da kendi annelerini kurtarmaya adanmış olduğu için şimdi bu kadar adanmış insan var."
Isabelle tutkuyla konuşuyor:
"Ama gerçekler de bilinmeli. Bütün bunlar konuşulurken yaşadıkları, hatta vatandaşı oldukları ülkenin de onlara ne yaptığını görmeliler."
Gerçekler? Geçmişe ilişkin "gerçek" diye bir şeyden söz edilebilir mi? Gerçek nedir tartışmasının bir adım önüne, ötesine geçmeyi öneriyorum şimdi.
Gerçekler bulunsa, üzerinde uzlaşılsa "uzlaşılabilir" mi hayatta? Ya da geçmiş üzerine bir "gerçeklik" araştırması yapmak mümkün müdür? Affedilmek, affetmek, barışmak gerçeklerle mi ilgilidir hakikaten? O da yarına...

'Aptalca yasa karşısında Fransız aydınlar donakaldı'

"Tamamen aptalca!"
Bernard Dreano, gülerek anlattığı uzun hikâyenin sonunda böyle diyor. Eylülde Lyon'da yapılan, Helsinki Yurttaşlar Cemiyeti'nin organize ettiği "Yavaş yavaş- Gamatz gamatz" projesi kapsamındaki diyalog toplantılarında yaşananları anlatıyor. Lyon'daki sert çizgi Ermenilerin, Ermenistan ve Türkiye'den gelenlerin başlattığı diyalog projesini engellemek için belediyeye baskı yaptıklarını, sonra da Paris'te Bastille Meydanı'na gelen Türklerin izinsiz olarak soykırım karşıtı gösteri düzenlediklerini anlatarak:

'Düşünmek zorunda kaldılar'
"Bu kavgalar ve malum yasa yüzünden Fransız aydınları ilk kez ciddi olarak Ermeniler hakkında düşünmek zorunda kaldı. Doğrusu kimse de ne söyleyeceğini bilemiyor. Herkes donakaldı. Çünkü yasa kesinlikle saçmalık!"
Dreano, Orhan Pamuk'un Nobel aldığı ve Fransız meclisi yasayı çıkardığı gün Politis dergisinde bir yazı yazdı. Fransa'daki aydınların genel olarak ne düşündüğünü yansıtan yazıda Dreano şöyle diyor:
"Bu yasayı sadece sert Ermeni milliyetçileri istiyor. Yasanın Türkiye'deki Ermenileri rahatsız ettiği, tarih çalışmalarını engelleyeceği ortada. Bu yasa sadece milliyetçi Türklere ve Ermenilere gaz verecek. Yasa, korumaya çalıştığını söylediği tarihe ve adalete en büyük darbeyi vuracak. Ama ben biliyorum ki Kardeş Türküler, Türkiye'de Ermeni şair Çarentz'in şiirlerinden şarkılar söylemeye devam edecek. Ve bu, Ermeniler ile Türklerin geleceğine bu aptalca yasadan çok daha fazla hizmet edecek."

YARIN
"Diasporanın psikanalizden geçmesi gerek"
Ermeniler Türklerden niye korkar?
Gerçeğin ötesine geçebilmek...


 

Andropozlu âşık Miro

Erkeklerde oluyormuş, söylerler. Bir yaştan sonra hayata karşı bir kılıç kuşanma, "Allahallahallah!" dercesine ilişki âleminin üzerine yürüme, bir tür "yıkılmadım anksiyetesi"... Orta yaşlı kadınların bazen gülerek bazen efkârlanarak baktığı bir erkek hali. Ben de işte şimdi Miro adlı bir köpekte izliyorum bu hal-i pür melali. Fena. Çok fena.
Sabahları bir hışımla kalkıyor Miro. Arka bacakları yaşlılıktan yampiri azıcık. Samoed ile terrier kırması bir beyaz beyefendi. Bir gözü kocaman, siyah olduğu için adı Miro.
Neyse işte, Miro kalkıyor sabahları ve son derece iş bilir şekilde, ancak tango eğitmeni, ihtiyar bir beyefendinin bilebileceği bir şıklıkla tutuyor elimden, çıkarıyor beni dışarı. Güneş yeni doğmuşken, serin havada meşk ediyoruz kendisiyle.
Onun bir kendini rüzgâra verişi, güneşe doğru gözünü kısışı var ki, "Benim de heybetli zamanlarım vardı Ece Hanım" der gibi, "Bakmayınız şimdi böyle güçten kuvvetten düştüğüme". Sanırsın ki dönüp sigarasından bir nefes çekip kederle atacak izmariti yere. Sonra sıvı halde ağaç diplerine yazdığı uzun uzun mektuplarla hava atması var bana. O anda "Oluyor tabii ufak tefek maceralarımız hâlâ" demiyorsa ben de bu aşk işinden anlamıyorum hiç.
Sonra elbette ağaçların birinde noktayı koyarken diğer köpeklere yazdığı mektuplara dönüp bakışı var:
"Farkında mısın bilmiyorum ama her gün başka yollardan götürüyorum seni. İlişkimizin sıradanlaşmasını hiç istemem. Anlıyorsun değil mi bir tanem?"
Anlıyorum ben de. İhtiyarlıktan yavaşlayan bacaklarına göre yürüyorum.
Arjantin'de öğrenmiştim çünkü, ihtiyar bir adamla tango sırasında. Bazen de bırakmak gerekiyor dansı yönetme işini beyefendilere...
Miro Bey şimdi ihtiyarlığında geç kalmış bir aşkın peşinde, uçan kargalara havlıyor, çöpçülere, bana yaklaşanlara...
Biliyor onu beğendiğimi. Biliyor, hâlâ genç kızları sabahları peşinden parklara, bayırlara sürükleyecek kadar kuvvetli.

'Sakata' bakmak,sakat bakmak!

Tempo dergisi, Serdar Bilgili'nin fotoğraflarıyla bedensel engelliler (bu laftan da hiç hazzetmem aslında) için bir kampanya düzenledi: Engelleri kaldırma kampanyası. Yazarlardan da birer cümle aldılar, fotoğrafların anlattıklarına eklensin diye. Bu kampanya için konuşan "fotoğraflardan" biri "Ne demek?" demiş, "İçim fena oluyor bakamıyorum? Ne demek?"
Yaraya bakamaz insanlar kolay kolay, eksikliğe bakamaz. Bu acımaktan değildir. İçinin "fena" olması, insanoğlu sanıldığından daha insandır aslında, "Ben niye tamım?" diye vicdan acısı çekmektendir. Utanır insan. Oysa bilmemiz gereken şudur:
Kimse eksik ya da fazla değildir. Herkes kendine göredir yalnızca. Sen birini sevmekte zorlanırsın belki, o koşmakta. Sen dürüst olmakta mesele yaşarsın ihtimal, o elleriyle çay koymakta. Sen diyelim ki başka hayatlarda oyalanırsın kendi hayatın diye, onda seninki kadar çok ayak parmağı yoktur sadece.
Bakarken "fena" olmasın içiniz yani kolsuz ve bacaksız insanlara. Sadece bir içinizin olması yeterli aslında.

Business Channel'da soldan...

Normalde Derya Sazak, Fuat Keyman ve Nuray Mert'in sunduğu "Siyaset Pazarı" programına, Nuray Lübnan'da olduğu için libero oyuncu olarak katılacağız bu gece. Ele alınıp jonglörlük yapılacak konular şunlardır efendim:
Solun hali ne olacak, bizim halimiz ne olacak, Ermeni meselesi, Kürt meselesi ve de Allah artık ne verdiyse.
Ben olsaydım izlerdim. Çanak anten çekiyormuş, saat 21.00'de.
İyi eğlenceler dileriz...

 

ECE TEMEKURAN MILLIYET 19/11/06

 

 

 

 

Psikanalist yazar Piralyan:

Diasporadakilere psikanaliz gerekiyor

 

Piralyan, psikanalizin gerekliliğini şöyle açıklıyor: Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor. Türklerin de bunları duymayı kabullenmesi gerekiyor. Her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatan Helene Piralyan, 'Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli suçlandıkları için travma yaşadılar' diyor


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 5
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

Gerçekler üzerinde tepinmek ya da...

Ermeniler ve Türkler ilişkisinde, meselesinde en cesur olanlar şimdiye kadar "Gerçekler ortaya çıksın" dedi. Ben de diyorum, hikâyeler anlatılsın, 1915'te olup bitenlere ad konmadan önce orada ne oldu, insanlar ne tür hikâyelerden geçtiler anlatsınlar, insanlar dinlesinler, gerçekler üzerinde duralım artık diye. Ama önce Ermenistan'da, sonra Paris'te diaspora ile konuşurken artık başka bir şeyin daha söylenmesi, bir adım daha atılması gerektiğini düşünmeye başladım.
Üzerine basılacak, Ermenilerle Türklerin üzerinde birlikte durabileceği bir gerçeklik zemini olabilir mi? Hatta bir adım daha atalım:
Gerçek ortaya çıksa uzlaşabilecek miyiz?
Bir seçim meselesi galiba. Bizi küstüren gerçekler üzerinde tepinip durmakla, geçmişte olanın acısını tedavi etmek arasında bir seçim bu. Çünkü...
Dünyada tıpkı Ermenilerle Türklerin yaşadıklarına benzer acı olayları yaşamış olan toplumların barışması, uzlaşması için nicedir bir yöntem var: Hakikat Komisyonları.

Hakikat gerekli mi?
Güney Afrika'da siyahlarla beyazlar arasında, Sierra Leone'de iç savaştan sonra denendi bu komisyonlar. Başarılı da oldular. Aralarındaki husumeti gidermek için tarafların hiçbir şeyden korkmadan konuştuğu komisyonlar, insanlık tarihinde yeni bir yöntem yaraları tedavi etmekte. İşte bu komisyonlar için ve onlar üzerinde çalışan Priscilla B. Hayner, 2002 yılında bir kitap yazdı: Konuşulamaz Gerçeklikler: Hakikat Komisyonlarının Zorluğuyla Yüzleşmek (Unspeakable Truth: Facing the challenge of truth commissions). Hayner'in kitapta, Sierra Leone deneyiminden sonra sorduğu soru şu:
Uzlaşmak için hakikate ihtiyacımız var mı?
Hakikati anlatmak mümkün mü?
Ancak kim kime ne yaptı, bu anlatılırsa mı uzlaşabiliriz? Yoksa tam da bunu yapmak uzlaşmayı engeller mi? Hayner, barışma, affetme ritüelleri öneriyor kitabında. Sierra Leone'dekilerin hiç hakikati anlatmadığını, ama en sonunda bir törenle barıştıklarını ve yaraların artık onları yönetmesine izin vermediklerini anlatıyor.

'Her çocuk yara alır'
İşte Paris'te ben de bunun üzerine şunu düşündüm:
Çocukluğumuzda aldığımız yaraların hesabını kimden sorarız? Artık o zamanki insanlar olmayan anne ve babalarımızdan mı? Hesap sormaktan öte yapmaya çalıştığımız çocukluk yaralarının sonuçlarını tedavi etmek değil midir büyüyünce? Her çocuk yara alır çünkü. Ve çocuğun hatırladığı gerçeğin ta kendisi olmayabilir. Ya da bizi yaralayan, bize yapılan şey değil, bizim ondan nasıl etkilendiğimizdir belki de. Yara oradadır, büyüyence yapabileceğimiz tek şey o yaranın bizi yönetmesine izin vermemektir.
Bu mümkün olabilir mi? Gerçeğin ne olduğu, kaç kişinin öldüğü, ne niyetle öldürüldükleri üzerine kavga etmektense uzlaşma isteğini ya da kavga yorgunluğunu karşılıklı kabul edip...
Çünkü yaralar geri döndürülemez aslında, ancak yaranın acısı tedavi edilir.
Bunları konuşmak gerek şimdi. Hep bir adım, bir adım daha ileri gitmeli.

***


"Sadece diasporada değil, Türk toplumu içinde de var bu hayaletler. Türkler de hayatlarının ve toplumlarının büyük parçasını kaybettiler."
Psikanalist ve yazar Helene Piralyan'a, diasporadaki sert tavır sahiplerini, öfkeli hayaletlerin çocukları gibi gördüğümü anlattım. Çocukluklarında kulaklarına bir acılı fısıltı olarak bırakılan seslerin hâlâonlara acı çektirdiğini düşündüğümü... Piralyan da böyle dedi işte:
"Belki Ermenilerin hayaletleri, ama Türklerin de üzerinde yaşıyor ve onları da rahatsız ediyorlar."

'İki toplum da travmatize'
Nedim Gürsel'in yazdığı bir cümleden söz ediyor Piralyan, Anadolu topraklarında çok fazla ceset olduğu ve cesetlerin uzayan tırnaklarının topraktan çıktığı, ölülerin yaşayanlardan daha canlı olduğu üzerine bir cümle. "Bu kadar ölü varken" diyorum, "O zaman nasıl konuşacağız sizce?"
Piralyan, "Tam şimdi yaptığımız gibi" diyor, "Tarihsel ve siyasi konuların ötesinde psikoloji düzeyinde konuşmalıyız. Eksik bir yas çalışmamız var birlikte yapmamız gereken, onu tamamlamalıyız" diyor. Sonra Piralyan bu eksik bıraktığımız yas için diasporaya düşeni söylüyor:
"Diasporadakilerin çocukluklarına dair psikanalizden geçmeleri gerekiyor. Çünkü çocukluklarında duydukları hikâyeler onları korkunç etkiliyor. Türklerin de bu insanları duymayı kabul etmeleri gerekiyor. Çünkü dinledikleri, Türklerin içindeki bilinçdışı acıyı da ortaya çıkarabilir."
Piralyan her iki toplumun da travmatize olduğunu anlatıyor:
"Ermeniler kendilerini kurbanlaştırdıkları için, Türkler de sürekli suçlandıkları için travma yaşadılar."

'Korku kadar da aşk var'
Piralyan'a malum yasayı soruyorum. O yasa da bu kurban pisokojisinden mi kaynaklanıyor acaba?
"Mutlaka. Diasporadakiler bu yasanın onları korkularından koruyabileceğini zannediyor. Çocukluklarında dinledikleri hikâyeler yüzünden psikolojik olarak kendilerini hâlâ tehlikede hissediyorlar."
Fakat korku kadar aşk da var aslında. Diaspora tam da korktuğu ülkeye âşık. Piralyan diasporadaki Türk korkusunun çok somut olduğunu, tedavisinin yarım kaldığını, o topraklara duyulan aşkın da yarım bırakıldığını anlatıyor. Garip geliyor bir anda, yıllar yılı bütün politikaların, karşılıklı yapılan siyasetin bütün bu patolojiler üzerinde durması, yaraların bizi doksan yıl sonra da yönetmesi. "Kesinlikle" diyor Piralyan, "Bu yüzden analiz etmeliyiz zaten."
Sonra kendi kişisel deneyimini anlatıyor:

'Kendilerinden korkuyorlar'
"Ben de korkuyordum Türklerden. Ama sonra anladım ki Türklerden korkmuyorsunuz aslında, onlarla karşılaşmanın sizde uyandıracağı duygudan korkuyorsunuz. Farkında değiller, ama diasporadaki diyalog karşıtı insanlar aslında kendilerinden korkuyorlar."
Tuhaf bir şeydir bu. İnsan korkularından ayrılmaktan da korkar. Korkularıyla belirlediği yaşamının altının boşalacağını düşünür iyileşirse.
Piralyan da buradan devam ediyor:
"Onlar bir düşmanları olmamasından korkuyorlar en çok."

Diaspora bizimle konuşmuyor

Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği Başkanı Metin Ümit, 'Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ermenistan'dan insanların bu birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor' diyor


"Kadın hakikaten korkuyormuş meğer!"
Metin Ümit gülerek söylüyor bunu. Paris'teki Ermeni bir kadının hâlâ Türklerden korktuğuna inanamayarak. Ve ekliyor sonra, "Çağırdık, toplantılarımıza geldi, gece eğlencelerimize geldi. Çok duygulandı sonra."
Ümit, Türkiye Kökenli Yurttaşlar Derneği (ACORT) adlı bir örgütün yöneticisi. Eski solcu ağabeylerin köhnemiş sol geleneklerin sekterliğinden kurtulmuş bir dernek olarak, Fransa'da yaşayanların Fransa'daki hayata ve siyasete katılması gerekliliğini savunarak yaşayan bir dernek ACORT. Ama yine de "Başka bir dünya mümkündür" diyerek solda.
Metin Ümit de oradan bakıyor hem Türkiye'ye, hem de Ermeni meselesine:

'Paris'te protesto yanlış'
"2001'de Ermeni 'soykırımı'nı tanıyan yasa geçerken burada, Türkiye'de bu sayfaların açılması, tartışılması gerektiğine dair bir söylem tutturduk. Tamam, Türkiye'den tepki geldi. Ama buradaki diaspora da bizimle hiç konuşmak istemedi."
Ümit, Türkiye'ye en çok zarar veren şeyin Paris'te yapılan "soykırım yalandır" gösterileri olduğunu söylüyor. Çünkü şöyle:
"Buradaki çocuklar belki de hiç bilmiyordur ne olup bittiğini. Ama göçmenliğin ve yoksulluğun getirdiği sıkıntılarla birikmiş bir öfkesi vardır. Gösteri oluyor diye gider, zaten bir şeylere, birilerine bağırmak istiyordur. Böyle gösteriler buradaki yoksulluk öfkesinden çok besleniyor. Fransa'da da bütün Türkler böyle düşünüyor zannediliyor."
Ümit, son çıkan soykırımı inkâr edenleri cezalandıran yasaya ise kesinlikle tepki verilmesi gerektiği görüşünde:
"Fransa'da kolonizasyonun iyi yanları da olduğunu söyleyen yasa böyle kitlesel tepkiler sonucunda kaldırıldı. Bu yasa da kaldırılabilir aslında."

'Birliktelik gösterilmeli'
Türk mahallesinde bizi bir gezintiye çıkaran Metin Ümit'le niyeyse en çok bu mahallede bulunan siyahların berberleri önünden geçiyoruz. Onlarca berberde, yüzlerce siyah rasta ördürüyor saçlarını. Bir yandan da diasporayı anlatıyor Ümit:
"Diaspora Türklerle bir geleceğe ihtiyaç duymuyor. Ya da öyle gösteriliyor bize. Bu yüzden de Ermenistan'dan insanların gelip burada, Paris'te Türklerle konuşması ve bu birlikteliği diasporaya göstermesi gerekiyor. Diasporanın böyle yasaları kendi çıkarları için çıkarttığının, Türkiye'deki Ermenileri kurban ettiğinin, Ermenistan'daki Ermenileri önemsemediğinin gösterilmesi gerekiyor Avrupa'ya."

YARIN
"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Çiftetelli Ermenico!

ECE TEMEKURAN MILLIYET 20/11/06

 

ESKİ POP-STAR, YENİ MEYHANECİ MARTEN YORGANZ'LA "FELEKTEN" GECE

'Türkiye'dekiler daha Ermeni kaldı!'

 

Paris'teki meyhanesinde Yeni Rakı eşliğinde Ermenice ve Türkçe şarkılar söyleyen Marten Yorganz, 'Ne 6-7 Eylül'ü, ne 'soykırım'ı. Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim' diyor. Diaspora hakkında konuşuyoruz. İstanbul'a yaptığı geziden söz ederek anlatıyor: Burada ne kilise var doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre...


Ve Ermeni Diasporası konuştu - 6
FOTOĞRAFLAR: Yurttaş Tümer

'Ya sev ya terk et!'

Dil öyle bir değişir ki bir gün, o slogan bile bizim olur. Hep beraber yaşamak isteyenlerin, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyenlerin olur, o en kendinden başka kimseyle yaşamak istemeyenlerin sloganı.
"Ve diaspora konuşuyor" yazı dizisi, hayaletlerin çocukları üzerine, yaşayanların artık konuşması için yaptığımız bu dizi sürerken, elbette tepkiler ve destek mektupları geldi. Tepki mektuplarından kıymetli olanları "Ama biz de öldürüldük" diye başlıyordu.
Doğrudur, onlar da anlatılmalı bir gün. Suçlana suçlana acısı gayrı meşru ilan edilmiş insanlar da konuşmalı, doğrudur. Destek mektuplarından ise bilhassa doğu illerinden gelenlerden bazıları vardı ki, nicedir saklanmış bir kaybın yasını tel tel, uzun uzun çözer gibiydi. Saçlarını taraya taraya ağlayan kadınlar gibi...
Kim bilir belki de siz, tıpkı benim Paris'e gitmeden önce söylediğim gibi, "Bu konunun bizimle ne ilgisi var? Niye bir şey hissetmeliyiz ki?" diyorsunuzdur. Ben de öyle derdim, geçmişte birtakım iktidarların yapmış olduğu bir kötülük niye bana bir şey hissettirsin ki? Ama düşünelim biraz, düşünmeye cesaret edelim.
Şimdi bugün Hutular Afrika'da Tutsileri kesse ne fena oluyor içimiz. Nazi toplama kamplarını gösteren filmleri izlesek şimdi bazen izleyemeyecek kadar fena oluyoruz. Çeçenya'da, acısından karanlığa bürünmüş dul kadınlar kocalarının intikamını almaya yemin ederken donuyor kanımız. Filistin'de acıdan yol yol olmuş yüzleriyle çocuklar taşları fırlattığında, Irak'ta kadınlar yıkılmış evlerinin önünde buz keserken, Lübnan'da bombaların altında beklerken çocuklar... Hepsine bir şey hissediyoruz da bu konuda neden bir şey hissetmiyoruz? Tuhaf değil mi?

Ölülerimiz pazarlık konusu
Birileri bize uzaklardan diyor ki, "Bizim anneannelerimiz, dedelerimiz yok oldu bu topraklarda." Hep "suç" bizden uzaklaşsın diye mi dinlemiyoruz onları? Suçlanmaktan yorulmuş olmak mı bize uzak kılıyor eski kardeşlerimizin acısını?
Bir de düşünürseniz onların bize gösterildiği gibi olmadıklarını... Paris boyunca gördük ki ne diaspora yekpare ve homojen, öfkeden müteşekkil bir gövde ne de biz orada gösterildiğimiz gibi suçlanmaktan korkup konuşmayı reddeden insanlarız. Üstelik iki tarafın da kendisiyle ilgili bilmediği, görmediği, görse bile söylemeye cesaret edemediği şeyler var hâlâ. Daha da fenası, dışarıdan "bizi" izleyenler, Ermenileri ve Türkleri bilmiyorlar, hâlâ iki tarafın da içi yana yana aklının arkasından geçirdiklerini. Ölülerimizi, iki tarafın da ölülerini böylece pazarlık konusu ettiriyoruz Avrupa'nın diplomasi masalarında.
Ne olacak peki? Devletler bildiğini okur, diplomasi hep kendine göre. Ama, halkların yapması gerekenler var şimdi. Sonra devletlerinin yapacaklarını etkilemek üzere yapmaları gereken şeyler var halkların. Şöyle...

Çiftetelli Ermenico
Fena halde klişedir fakat anlatmak isteyip de anlatamadıklarımızı biz, bu topraklarda ya hep beraber halay çekerek ya da hep beraber ağlayarak hallederiz. Ki diaspora da Anadolu'dur, söylemek gerek. Ve şimdi bu yazı dizisiyle beraber ağlamanın yolu bir arpa boyu açıldıysa ne şahane. Eğer öyle ise şimdi de halayda bir arpa boyu yol gitmek lazım diye bu yazı dizisini "soykırım tartışması"yla hiç ilgisi olmayan bir rakı akşamıyla, bir Ermeni meyhanesinde, "Çiftetelli Ermenico" ile bitiriyoruz. Marten Yorganz söylüyor: "Hopa hopa şinanay şinanay naay/ Şinanay yavrum şinanay naaaaay!"
Bir gün bu toprakları baştan sona, en klişesinden olsa bile, bir halayla beraber geçebilmek üzere...

***


"Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak?"
Foto muhabiri arkadaşım Yurttaş'la canımız çıkmış. Yurttaş'ın boyu uzun, oteldeki yatağa sığmıyor bir türlü, biz genel olarak Paris'e sığışamıyoruz. "Cafe"ler sıkışık, yollar sıkışık, taksilerde sıkışıyoruz, vesarie. Sıkışık sıkışık, deli gibi çalışarak altı gün geçmiş. Doğru dürüst yemek yememişiz altı gün, unutkanlık. Canımız da sıkkın ikimizin de. Ve hiçbir şey istemiyoruz artık, bir kişi görmek bile.

'Memleket diye ağlaya ağlaya'
Ama işte o sırada, Paris'in orta yerinde, bir kapı açılıyor, rakı bardakları masaya konuyor. Marten Yorganz'ın işlettiği meyhanesindeyiz. Biz bekliyoruz artık, Arak mı çıkacak, Uzo mu diye.
Ve Marten Yorganz hayretle bakıp yüzümüze, nasıl böyle şeyler düşünebileceğimize, "Elbette" diyor, "Tabii ki Yeni Rakı canım, ne olacak? Ne bekliyordunuz ki?"
Biz bu kadar Anadolu olmasını beklemiyorduk diasporanın... Demiyoruz tabii. Marten Yorganz diyor, o anlatıyor:
"Ne alakası var 6-7 Eylül'ün, 'soykırım'ın filan! Ben Paris'e Johnny Halliday olmaya geldim!"
Marten, yıllar önce Cem Karaca'nın ikinci olduğu Hürriyet Altın Mikrofon Yarışması'nda "Blue Boys" (Mavi Çocuklar) grubuyla birinci olmuş:
"Türkiye'de süper hayatım vardı. Kızlar üzerime zıplardı. Buraya geldik. Ne atlayan var, ne hoplayan!"
Yorgunluktan soru sorma yeteneğimi büyük ölçüde kaybettiğimden olacak, nereden geldiyse aklıma "Askerlik yaptınız mı?" diye soruyorum durup dururken. Neyse ki Marten'in cevabı güldürüyor hepimizi:
"Ben Paris'te yaptım askerliği!"
Nasıl yani?
"Ağlaya ağlaya, memleket diye ağlaya ağlaya Paris'te askerlik yaptım sayılır."
Niye ağladı sizce Marten?
"Bir sevgilim vardı. Çok sevmiştim. Onu bırakıp geldim Türkiye'de."
Gördü mü bir daha o eski sevgiliyi?

'Özledim Adalar'ı, Modalar'ı'
"O değil de... Şimdi artık hepimizin hayatları başka ne de olsa... Türkiye'ye gitme hevesi geldi birkaç yıl önce. Özledim Adalar'ı Modalar'ı. Şişli Kulübü davet etti, gittim. Ne güzeldi. Çok iyi gördüm İstanbul'u. Dedim ki Türkiye'yi AB'ye alsalar da daha da güzelleşse Türkiye."
Biraz ciddi konuşma çabası gösteriyorum bu sırada. Diyorum ki, "Burada mı daha çok Ermeni hissettiniz kendinizi?"
Marten ne cevap veriyor:
"Hayır. Türkiye'de daha çok öyle hissediyordum. Burada ne kilise var doğru dürüst ne okul. Türkiye'dekiler daha Ermeni kalmış bana göre."
Malum yasa için, "Bağıra çağıra hiçbir şey olmaz" diyor Marten, "Ben nasıl sevmeyeyim İstanbul'u?" diye soruyor sonra aklına düşüp, "Oradakiler benim arkadaşlarım!"
Sonra dertlenip "Yahu bir çare bulsunlar bu işlere de kafamız rahat etsin!" diyor.
Ardından kendi yöntemini açıklıyor Marten:
"Ben istemiyorum ama Türklerin 'Lanet olsun, soykırımı kabul ettik' demesini. Olacaksa iyi bir şekilde olsun. Ama ben müzisyen adamım, politikayla ilgili şeyler (kulaklarını gösteriyor) buradan giriyor, buradan çıkıyor."

'Şinanay yavrum şinanay'
Bizim de kulaklarımıza girmiş olanlar o anda artık terk edip gidiyor. Marten, mikrofonu eline alıyor, her gece kendi meyhanesinde yaptığı gibi söylemeye başlıyor:
"Bende olan kalbi başkalarında unuttun..."
Sonra sıra oyun havalarına gelince, Ermenice ve Türkçe, bir kadını kaldırıyor ayağa, sonra da beni, zorla. Kadınla Fransızca iki üç kelime ediyoruz ve son nakaratta Anadolu dilinde gülüyoruz birbirimize:
"Şinanay yavrum şinanay naaaay!"
Rakı ve oyun havaları galiba bizim gibi Anadolulular için dünyanın neresinde olursa olsun durumu netleştirip hep son noktayı koyuyor. İnsanın, hepimiz için, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler, Türkler için "Aferin bize!" diyesi geliyor. Böyle olduğumuz için, başka türlü olamadığımız için...

ECE TEMEKURAN MILLIYET 21/11/06

 

 

Avrupa sıkıştırıyor

Avrupa sıkıştırıyor

Talat, 'En başarılı genel sekreterlerden' dediği Annan'ın görevi bitince Kıbrıs konusunda 'akil adam' olarak görev yapması önerisi getirdi. FOTOĞRAF: AP

Türkiye Kıbrıs'ta adım atmazsa Avrupa Komisyonu 6 Aralık'ta, müzakere süreciyle ilgili tavsiyede bulunacak. Kararı AB dışişleri bakanları verecek

21/11/2006 RADIKAL

BRÜKSEL - Türkiye'yi Gümrük Birliği Ek Protokolü gereği limanlarını Rumlara açması için sıkıştıran AB, son mühleti 6 Aralık olarak koyarken, kendi karar tarihini de 14 Aralık'taki liderler zirvesinden 11 Aralık'taki dışişleri bakanları toplantısına çekti. AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen, 6 Aralık'ta Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'nin protokolü uygulamasıyla ilgili görüşünü bildirmesini, 11 Aralık'ta da dışişleri bakanlarının Türkiye'ye verilecek yanıtı belirlemesini istediğini belirtti. Vanhanen, "Türkiye'yi 14-15 Aralık'taki liderler zirvesine getirme niyetimiz yok. Türkiye kararı bundan önce alınacak" dedi.

Rehn: Yeni zirveye gerek yok
Fin Başbakanı, "Anlaşma olmaz ve Türkiye yükümlülüklerini yerine getirmezse, müzakerelere etkisini değerlendirmemiz gerekecek. Bu, iyi bir senaryo değil ve belirsiz gelecek demek" uyarısı yaparken, Komisyon tavsiyesine göre davranacaklarını belirtti. Komisyon 8 Kasım'daki İlerleme Raporu'nda, Türkiye'nin protokolü uygulamamasının sonuçları olacağını söylemiş, ama müzakereleri askıya almaktan söz etmemişti. Genişlemeden sorumlu üye Olli Rehn de, 6 Aralık'ı "Tavsiye için mantıklı bir tarih" diye onayladı. Finli komiser, zirveye Türkiye'nin damgasını vurmaması gerektiğini söyleyip "17 Aralık 2004'te Türkiye zirvesi yaptık. Yenisine gerek yok" dedi.
"Türkiye'yle müzakereler Kıbrıs yüzünden birbirine dolandı" diye esef eden Vanhanen, krizi aşma önerileri için "Tüm taraflar müzakereye istekli. Kimse alternatif çözümle gelmedi ya da önerimizin kabul edilemez olduğunu söylemedi. Hepimiz aynı sayfadayız. Hâlâ çözüm olanağına inanıyoruz" dedi.

Merkel'in yerine Steinmeier
Helsinki, Rumlara Maraş aşamalı devredilip, Mağusa Limanı AB denetiminde serbest ticarete açılırken Türkiye'nin limanlarını Rumlara açmasını önermişti. Ama öneri Rumları tatmin etmemiş, Türkiye ise Ercan Havaalanı'nın serbest ticarete açılması pakete katılırsa kabul edeceği sinyalini vermişti. Vanhanen, paketin sınırlı olduğunu belirtip, "Kapsamlı çözüm getirmiyoruz. Bu BM'nin görevi" dedi. 6 Aralık'a dek Fin formülünde uzlaşılmazsa, müzakerelerin toptan dondurulması ya da 35 başlıktan ticaret ve gümrükle ilgili olanların dondurulması üzerinde duruluyor. Finlandiya haftaya Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de katılacağı AB-Akdeniz toplantısı düzenliyor. Dünkü Bakanlar Kurulu toplantısı sonrası hükümet sözcüsü Cemil Çiçek Türkiye'nin tek taraflı adım atmayacağını yinelerken, diplomatik kaynaklar, 11 Aralık'ta Almanya gibi bir ağır topu Hıristiyan Demokrat Başbakan Angela Merkel yerine Sosyal Demokrat Dışişleri Bakanı F.W. Steinmeier'in temsil edecek olmasını Türkiye'nin hayrına yoruyor. (Dış Haberler)

Annan, planı için garanti sunmadı

21/11/2006 RADIKAL

CENEVRE - BM, Kıbrıs'ta çözüm için müzakerelere 2007'nin ilk çeyreğinde başlanması için çabalarken, görevi yıl sonunda sona eren Genel Sekreter Kofi Annan, giderayak ziyaret ettiği Cenevre'deki örgüt merkezinde KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'la bir araya geldi. Bir saatlik görüşme sonrası Annan, Kıbrıs Türklerine tecridin kaldırılması çağrısını yineleyip, "Söz ve eylemler arasındaki boşluğu kapatmak için tüm tarafların harekete geçtiğini görmek istiyoruz" demekle yetindi. Ancak Genel Sekreter'in Kıbrıs'ta çözüm ve birleşme için kendi adıyla anılan 'Annan Planı'nı Güney Koreli halefi Ban ki-Moon'un devam ettireceği konusunda garanti veremediği kaydedildi.

Rumlar 'şeytanlaştırdı'
Talat da görüşmenin verimli geçtiğini söylerken, artık müzakerelerde Annan Planı'nın temel alınıp alınmayacağı sorusu üzerine, planının rafa kalkmayacağı ancak Rum tarafının 'şeytanlaştırması' yüzünden 'Annan' adının geçmeyebileceğini söyledi. Talat, yine de 'en başarılı genel sekreterlerden' dediği Annan'ın Kıbrıs konusunda 'akil adam' olması önerisi götürdüğünü aktarıp, "Sayın Annan'ın birikiminden yararlanmak lazım" dedi. Annan'la görüşmesinin Kıbrıs'ta çözümün BM çerçevesinden geçtiğini kanıtladığını söyleyen KKTC lideri, AB'nin 'dürüst ve tarafsız arabulucu olamayacağı' görüşünü yineleyip şu çıkışı yaptı: "Kıbrıs dosyası AB'ye gidemez. Buna onayımız yoktur. AB'nin de Kıbrıs sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek kapasitesi de yoktur" dedi.
İkilinin basına kısa açıklama sonrası tekrar başbaşa görüşmesi dikkat çekerken, Talat bu konudaki soruya "Açıklayamam, çok özel görüştük" yanıtını vermekle yetindi. (afp, aa)

Türkiye karşıtı komplo dincilerin işi

Türkiye karşıtı komplo dincilerin işi

Türkiye'nin AB üyeliği sürecinde karşılaştığı sorunları Ermeni lobisi veya Yunanistan'ın yarattığını düşünenler yanılıyor. Türkiye'yi AB'de asıl görmek istemeyenler, ırkçı ve aşırı dinci Hıristiyanlarla, bu Müslüman ülkenin daha da gelişmesinden çekinen Arap yanlıları

21/11/2006 RADIKAL

Alexandre Adler

Avrupa kamuoyunun, hele Fransızların ruhu bile duymuyor, ama amacı Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyeliğini torpillemek olan gerçek bir komplonun yürütülmesine doğrudan yardım etmekteyiz. Türkiye yandaşlarının AB'ye üyelik için aldığı tüm önlemlere rağmen bu adaylığa karşı çıkanlar hep vardı; müzakerelerde uzun ertelemeler yaşandı, müzakere başarılı sonuçlanırsa referanduma gitme ihtimallerinden dem vuruldu.
Ama Türkiye'nin AB üyeliğini istemeyen kesim, haklı olarak müzakere bir kez başladı mı, anlaşma dışında bir şeyle sonuçlanamayacağını düşündüğü için bununla da yetinmiyor. Artık çok daha hızlı hareket etmeye karar verdiler ve Türkiye'nin üyeliğine karşı hukuki ve kültürel engelleri çoğaltarak, öncelikle Türkiye'de Avrupa'ya karşı bir tepki yaratmaya çalıştılar ki, kendileri dürüst ve gerekçeli bir 'hayır' cevabı vermekten kaçınabilsinler.

Ermeniler diyalog istiyor
Peki kim bu rakipler? Ermeniler mi? 1915'ten kalan anıların verdiği acıları hâlâ yaşayan Ermeni diasporası şüphesiz çok kolay harekete geçirilebiliyor. Nitekim sosyalist milletvekillerimiz de, azımsanmayacak sayıda muhafazakâr meslektaşlarının desteğiyle saçma soykırım yasasını onaylayarak bu diasporanın kâbuslarını uyandırdı. Ama şunun altını çizelim: İstanbul'da tarihin Türk yönetimince tanınması için mücadele eden Türk vatandaşı bazı entelektüel Ermeniler, Türkiye'nin tarihçilerden oluşacak bir yuvarlak masa toplantısını kabul ederek izin verdiği diyalog şansının önlenmesini ve zihinlerin önüne engel koyulmasını hiçbir şekilde istemiyor. Ayrıca ılımlı bir milliyetçi denilemeyecek Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan'ın, Türk temsilciler önünde Ermenistan'ın Gürcistan ve belki de Azerbaycan'ın yanında AB'ye girmesi durumunda Türkiye'nin üyeliğine olumlu bakacağını söylediğini de bilelim. Yunanlılar mı? Atina'da yeni bir siyasi neslin göreve gelmesi işleri çok değiştirdi.
Bugün artık kendi geleceğinden çok daha emin olan ve bilhassa Avrupa Merkez Bankası Başkanı Lucas D. Papademos sayesinde Avrupa'nın karar alma mekanizmalarında çok daha iyi konumlanmış bulunan Yunan siyasi elitleri ve yöneticileri, Türkiye'nin AB'ye kabulünü, Yunanistan'ın her alanda avantaj elde edebileceği kaçınılmaz bir süreç olarak görüyor. Geriye bir tek Kıbrıs Rumları kalıyor. Bir sol-uzlaşmaz milliyetçi koalisyonu tarafından yönetilen Rumlar, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın hazırladığı birleştirme planını referandumda reddederken, aynı anda Kıbrıs Türkleri bu planı gerçek anlamda Avrupalı bir bakış açısıyla, ezici çoğunlukla onaylamıştı. Sonra ne oldu dersiniz? Rum lider Tassos Papadopulos'a uzlaşmazlığı yüzünden yaptırım uygulamak şöyle dursun, sırf tuzak olsun diye Türklerden karşılıksız itaat talep ediliyor. Ama asıl lobinin ne Ermeni ne de Yunan olduğu anlaşıldı.
Türkiye'nin üyeliğine asıl karşı çıkanları bizzat Avrupa'nın içinde, ırkçı ve aşırı dinci Hıristiyanların ve Avrupa'yla Arap dünyası arasında yakın ittifakı savunanların arasında aramak gerekiyor. Almanya ve bilhassa Avusturya başta olmak üzere ilk grup, Müslüman bir ülkenin Avrupa'ya girmesini reddediyor, tıpkı geçmişte ikinci nesil Türk göçmenlere vatandaşlık verilmesini reddettikleri gibi. Yaltaklandıkları Arap âleminin milliyetçi ve İslamcı akımlarıyla uyum içindeki öbür grupsa, bugün başarılarıyla komşusu dikta rejimlerinin istikrarını derinden bozabilecek, demokrasisiyle de örnek teşkil eden bir Müslüman ülkeyi istemiyor.
Bu büyük, hoşgörülü ve dinamik Müslüman demokrasisinin her zaman İbrani devletinin yaptıklarını onaylamasa da bölgede İsrail'in stratejik müttefiki olduğunu da eklersek, bugün Türkiye'ye karşı görülen art niyetli kampanyanın tüm nedenlerini sıralamış oluruz.
Tüm bunların üstüne Türk modernitesinin tezahürü sayılabilecek Orhan Pamuk'a verilen Nobel Edebiyat Ödülü, çevirdikleri dolapları kimsenin görmediğini ve anlamadığını sanacak kadar da aptal olan bu kütüklerin
yüzüne bir şamar gibi indi. Şu anda bulunduğumuz noktada bu kesim, Fin diplomasisi ve Britanya, İskandinav, İspanyol ve İtalyan hükümetlerinin bu programlanmış kopuşu önlemek için harcadıkları tüm çabalara rağmen amaçlarına ulaşmaya başlıyor.

Fransa'nın bu işte çıkarı yok
Ama Türk kamuoyuna kötülük yapıldı bir kere. Laik sol kesim Avrupa perspektifinden kopmaya başladı, partilerinin ılımlı çizgisiyle uzlaşmayan İslamcılarsa bir İslam konferansı biçiminde modernleştirdikleri alternatif sosyoekonomik hilafet projelerini ilerletmek istiyor. Bugün
hem Türk demokratların hem Avrupa kamuoyunun, büyük bir uygarlık projesini sabote etmeye çalışan bu kötü niyetli kesimlerden hesap sorması gerekir. Sadece Türk pazarlarını değil, şimdiye dek tarihinin her önemli döneminde Paris'e yönelmiş bu büyük milletin gözünde itibarını da kaybettiren bu yaklaşımda Fransa'nın ne gibi bir avantaj bulduğuysa anlaşılır gibi değil. (18 Kasım 2006)

Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün kaynağı Ankara değil

Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün kaynağı Ankara değil

Avrupalı liderler, Türkiye'ye AB üyeliği konusunda adil ve tutarlı davranmadıklarını kabullenmeli. Türkiye'nin Kıbrıs'ta çözüm için sergilediği yapıcılığı göz ardı edemeyiz, liman sorununun çözülmesi için gerekirse bazı AB üyelerine de baskı yapmalıyız

21/11/2006 RADIKAL

Uffe Ellemann-Jensen

Avrupa Komisyonu Türkiye'ye neredeyse bir ültimatom verdi: 'Limanlarınızı bir ay içinde Kıbrıs gemilerine açın yoksa AB'ye katılım müzakerelerinizin durdurulması riskiyle karşılaşırsınız'. Komisyon'un Türkiye hakkındaki son ilerleme raporu, ülkenin muhtemel AB üyeliğini siyasi reformların yavaşladığını belirterek de sorguluyordu.
İlerleme raporu önümüzdeki ay Avrupa Konseyi tarafından ele alınacak. Bu zirvede, Avrupalı liderler kendilerine şu soruları sormalı: AB, Türkiye'ye Kıbrıs'a dair adil bir anlaşma sundu mu? Türkiye'deki siyasi reformları destekleme konusunda tutarlı davrandı mı? AB'nin Türkiye'yle ilgili uzun vadeli çıkarları neler? Eğer ilk iki sorunun yanıtı benim düşündüğüm gibi 'hayır'sa, üçüncü soru hayati bir önem kazanıyor.
Türkiye'nin limanlarını Kıbrıs Rum gemilerine kapadığı ve bu durumun anlaşmaları ihlal ettiği doğru. Fakat, Kıbrıs Türk tarafının serbest ticaret yapmasının engellendiği ve AB üyeliğinin diğer yararlarından mahrum bırakıldığı da doğru. Bunun sebebi Kıbrıs'ın hâlâ bölünmüş bir ada olması. Ülkenin, 2004'te AB'ye katılırken birleşeceği sanılıyordu. BM'nin hazırladığı bir birleşme planı adanın Türk kesimi tarafından kabul edilmişti. Fakat Kıbrıslı Rumlar, liderleri planı destekleyeceklerine dair AB'yle yaptıkları üstü kapalı anlaşmaya uymadığı için planı reddetti. Kıbrıs bunlara rağmen AB üyesi oldu; fakat sadece Rum tarafı. Bu
açık bir hataydı, çünkü AB böylece Kıbrıs sorununun bir tarafı haline geldi. Bu hata, Kıbrıslı Rum liderlere Türkiye'nin AB'yle müzakerelerini engelleme imkânı da tanıdı. Peki bu koşullar altında Türkiye AB'nin adaletine nasıl güvenebilir?
Türkiye'de siyaset ve adalet alanında son yıllarda yapılan reformlar, AB'ye yakınlaşma isteğinden kaynaklandıkları için epey etkili oldu. Fakat, Türkler kendilerine adil davranılmadığını düşündüğü için, üyeliğe verilen kamuoyu desteği dramatik bir ölçüde azaldı. Bu da, Türkiye'nin modern laik devleti yerine İslamcı bir çizgiye kaymasını isteyenlerin elini güçlendirdi. Yani, Türkiye'nin son zamanlarda reform sürecinde fazla ilerleme kaydetmemesi büyük ölçüde AB'nin davranışıyla açıklanabilir.
Böylece üçüncü soruyla karşı karşıya kalıyoruz:
AB nasıl bir Türkiye istiyor? Yanıt şüphesiz şu: Türkiye'nin demokrasisinin ve ekonomisinin güçlenmeye devam etmesi açıkça AB'nin çıkarına.
40 yıldan uzun bir süre önce, Türkiye'ye kriterleri yerine getirirse AB'ye üye olacağı sözü verilmişti. Avrupalı liderlerin bu sözü ciddiye alma vakti geldi de geçiyor. AB vatandaşlarının büyük çoğunluğunun Türkiye'nin üyeliğine karşı çıkmasıysa üzücü bir gerçek. Fakat onlar mevcut duruma tepki veriyor. Onlara, Kopenhag Kriterleri'nin üyelik için koyduğu demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan haklarına saygı ve etkin bir pazar ekonomisi şartlarını yerine getirmiş bir Türkiye'yi kabul edip etmeyeceklerini sorsak, birçoğu 'evet' yanıtını vermeye meyilli olacaktır.

BM önerileri canlandırılmalı
Avrupalı liderler bu yüzden iki şeye odaklanmalı. Öncelikle, vatandaşlarına AB'nin Türkiye'ye verdiği sözü tutmak zorunda olduğunu ve bütün Avrupalıların bundan yararlanacağını anlatmalılar. İkincisi, Türkiye'ye müzakereler sırasında adil bir anlaşma sunmalılar.
Avrupa liderliğinin önündeki asıl sınav limanlara erişimle ilgili. İşte, AB Dönem Başkanı Finlandiya da Kıbrıs sorununun iki tarafının isteklerini de göz önünde bulunduran pragmatik bir çözümü için girişimde bulundu. Tüm Avrupalı liderler Fin formülüne güçlü destek vermeli. Aynı zamanda, BM'nin Kıbrıs'la ilgili önerilerinin canlandırılması için çaba harcanmalı. Bu AB'nin kendi içindeki bazı aktörlere baskı yapmak anlamına geliyorsa da, bu yapılmalı. (Lübnan'da İngilizce yayımlanan gazete, eski Danimarka Dışişleri Bakanı, 20 Kasım 2006)

AB'de Türkiye için karar vakti

Murat Yetkin

AB, Türkiye ilişkilerindeki fiili donmayı resmileştirecek mi, pas mı gececek? Biraz da 301'e bağlı

21/11/2006 RADIKAL

Dönem Başkanı Finlandiya'nın Başbakanı Matti Vanhanen'in dünkü açıklamaları, Avrupa Birliği'nin Türkiye ile ilişkilerinin devamı üzerine bir karar alma noktasına geldiğini gösteriyor. Vanhanen, Türkiye konusunu 14-15 Aralık'taki AB zirvesinde ele almayacaklarını, kararın 11-12 Aralık'taki dışişleri bakanları toplantısına bırakıldığını söyleyerek bu kararın muhtemel tarihini de ilan etmiş oluyor. Yani, Türkiye muhtemelen bu AB Zirvesi'ne davet edilmeyecek. AB dönem başkanlığı aynı çerçevede Türkiye'ye Gümrük Birliği anlaşması kapsamına Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'ni de alması için 6 Aralık tarihine dek süre tanıdığını açıklıyor.
Tahlile sondan başlayıp açıklamanın Türkiye açısından nasıl bir tablo ortaya çıkardığına bakabiliriz.
Türk Dışişleri, daha önce yaptığı gibi, ne Kıbrıs, ne de bir başka konuda kendisine tarih dayatılmasına karşı olduğunu söylüyor. Zaten Vanhanen bu sözleri ederken, Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Cenevre'de Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşüyordu. Talat'ın görüşme sonrasında yaptığı 'Kıbrıs BM zemininde çözülebilir' açıklaması, aslında Finlandiya planının bir son dakika manevrası olmaz ise
artık geçersiz kaldığını da ilan ediyordu.
Dolayısıyla, 6 Aralık'a dek Kıbrıs konusunda bir değişiklik beklemek gerçekçi değil.
AB Kıbrıs Türklerine izolasyonları kaldırmadıkça Türkiye, Kıbrıs Rum gemi ve uçaklarına liman ve havaalanlarını açmayacağına göre, 11-12 Aralık toplantılarında AB'nin Türkiye konusunda alacağı karara ilişkin bir 'iyi senaryo' görünmüyor.
Peki hangi 'kötü senaryolardan' söz etmek mümkün? Dört 'kötü senaryo' mevcut:
1- AB'nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini kesmesini beklemek gerçekçi değil. Çünkü; 1-Kıbrıs Rum hükümeti dahil herkes, ilişkilerin kopması yerine Ankara'nın hep bu umutla yola devam etmesini istiyor. 2- Bu ağır karar, ancak siyasi ölçüler, demokrasi ve insan haklarının ağır ihlali, örneğin bir askeri darbe türünden ihtimaller için geçerli.
2- Müzakereleri askıya almak iki şekilde söz konusu olabilir. AB Komisyonu'nun teklifi halinde, ülkeler, toplam 321 oydan (ki oy sayısı eşit değil, ülke nüfuslarına göre belirleniyor) salt çoğunluk gerekiyor. Komisyon değil de, üye ülkelerin üçte biri (mevcut durumda dokuz ülke ediyor ve açıkça karşı çıkacak dokuz ülke bulunduğu tahmini yapılmıyor) teklif ederse, o zaman nitelikli çoğunluk, yani 232 oy gerekiyor. Teklifi durdurmak için ise 60 oy gerekli. Yani askıya alma kararının çıkması da bu aşamada beklenen de kötü bir sürpriz sayılmalı.
3- Müzakereleri kısmen, ya da tamamen dondurma. Aslında AB ile müzakereler, Bilim ve Araştırma faslının açılıp kapandığı 12 Haziran'dan bu yana fiilen donmuş durumda, çünkü yeni fasıllar Kıbrıs Rum, Yunan ve Fransız engellemeleri nedeniyle açılamıyor. Ankara, Gümrük Birliği ile ilgili bazı fasıllarda müzakerelerin dondurulmasını göze alıyor. Aslına bakılırsa AK Parti hükümeti bunu seçim yılı olan 2007'de 'Kıbrıs için her şeyi göze alıp direniyoruz' diye propaganda malzemesi olarak bile değerlendirebilir. Ancak müzakerelerin belli koşullar yerine getirilene dek tamamen dondurulması ihtimali ciddiyetle mevcut.
4- AB, Türkiye'nin 2007 Haziran, ya da Aralık zirvesinde yeniden değerlendirileceğini söyleyerek, 'pas geçebilir'. Bu, Türk ve Avrupa kamuoylarına sakinleşme fırsatı vereceği için belki de kötünün iyisi senaryo olarak adlandırılabilir. Pas geçme ya da birkaç fasılda resmen dondurma senaryoları, yani kötünün iyisi için en azından demokratikleşme alanında yeni adımlar atılması yardımcı olabilir.
Bunu AB Genişleme Komiseri Olli Rehn'in son açıklamalarından çıkarmak da mümkün.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türk Ceza Yasası'nın ifade özgürlüğü açısından tartışma konusu 301'inci maddesi için bir düzeltmenin AB zirvesine dek mümkün olacağını söylemişti. Hükümetin bunu bir an önce ele almasında ve bunun için sivil toplumdan gelecek teklifleri bekleyerek zaman yitirmemesinde yarar var. Çünkü sivil toplumda bu konuda görüş birliği yok ve zaman daralıyor.
Hükümet, tam da seçim yılı öncesinde 'kötünün iyisi'senaryo için muhalefete malzeme vereceğine, AB'nin nereye kadar gideceğini görmek isteyebilir mi? Bu tabii ki mümkün. Ancak riski yüksek.
Geçtiğimiz hafta, eski ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'in, Eisenhower Vakfı'nın yeni başkanı olarak ilk konuşmasını da yaptığı 'Rekabet ve Liderlik' konulu konferansına davetli olarak Philadelphia da, ayrıca Washington'da görüşmeler yapma imkânı buldum. Ben karşılaştığım herkese Demokratların seçimi kazanmasının Irak ve Türkiye politikalarına nasıl etki edeceğini soruyordum. Konuştuğum harkesten istisnasız olarak aldığım ilk soru ise Türkiye-ABD ilişkilerindeki gerilemenin nereye kadar devam edeceği ve nasıl sonuçlanacağı üzerine oldu. Üstelik kimse (çoğu Kıbrıs konusunda Türkiye'ye hak vererek) bunun sebepleriyle değil, sonuçlarıyla ilgileniyordu.
Hükümetin AB için kısa vadeli hesaplarla atacağı adımların, uzun vadede ciddi sonuçları olabilir.

Çözüm yeri BM'dir

"ANNAN DA ÇÖZÜM YERİ BM'DİR" DEDİ... Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin oldukça önemli olduğunu" kaydetti

"ANNAN PLANI YENİDEN GÜNDEME GELDİ"... Kıbrıs dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını belirterek, "Sayın Genel Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur. Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir görüşme olmuştur" dedi

GÜVENLİK KONSEYİ'NE UYARI NİTELİĞİNDE... Görüşmede BM Genel Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapordan bahsettiğini anlatan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, "BM Genel Sekreteri Annan ile yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi

ANNAN'A "AKİL ADAM" ÇAĞRISI... Talat, BM Genel Sekreteri Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek, görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde bulunduğunu" söyledi. Talat, "Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" şeklinde konuştu

Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat, yakın bir tarihte görevden ayrılacak olan BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile dün Cenevre'deki BM binasında bir saatlik bir görüşme yaptı.

Talat, görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, Kıbrıs dosyasının hiçbir zaman AB tarafına gidemeyeceğini, buna kendilerinin onayının olmaması bir yana, AB'nin bunu çözecek kapasitesinin bulunmadığını söyledi; "Kıbrıs sorununun çözümü ancak BM çerçevesinde olacaktır" dedi.

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la 45 dakika olarak planlanan, ancak bir saat süren görüşmeden sonra basına açıklama yapan Talat, "Annan'la kapsamlı ve çok olumlu bir görüşme yaptıklarını" ifade ederek, "Genel Sekreter Annan'ın konuya gösterdiği ilginin ve Kıbrıs sorununun çözümünün BM çerçevesinde olacağını ifade etmesinin oldukça önemli olduğunu" söyledi.

Annan ile görüşmeyi kendisinin talep ettiğini kaydeden Talat, Kıbrıs dosyasının tümüyle BM çerçevesine alındığını belirterek, şunları söyledi:

"Sayın Genel Sekreter Annan'la görüşmemiz, öldürülmeye çalışılan BM bütünlüklü çözüm planını, başka bir deyişle Annan planını da yeniden gündeme getiren bir görüşme olmuştur. Ruhu itibariyle de ortaya konulan görüşler itibariyle de çok olumlu bir görüşme olmuştur."

Görüşmede BM Genel Sekreteri Annan'ın kendi raporundan ve BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu rapordan bahsettiğini anlatan Talat, "Annan ile yaptığı görüşmenin aynı zamanda Güvenlik Konseyi'ne de bir uyarı niteliğinde olduğunu" bildirdi.

Annan'a çağrı

Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanılması gerektiğini belirterek, görüşme sırasında kendisine "Kıbrıs sorununun çözümü konusunda akil adam olarak görev yapmaya devam etmesi önerisinde bulunduğunu" söyledi.

Annan'ın "en başarılı genel sekreterlerden biri olduğunu" ifade eden Talat, "Sayın Annan kendi ismiyle anılan 9000 sayfalık bir çözüm önerisi sundu.

Kıbrıs'ın tarihinde ilk kez Annan önerisi konusunda bir referandum yapıldı. Sayın Annan'ın birikiminden sonuna kadar yararlanmak lazım" dedi.

Bundan sonraki görüşmelerde Annan planının temel alınıp alınmayacağı yolundaki bir soru üzerine Talat, 4-5 yıl tartışılan Annan planının rafa kaldırılmasının söz konusu olmadığını, ancak Rum tarafının Annan planını "şeytanlaştırması" nedeniyle Annan adının geçmeyebileceğini söyledi.

Sorunu çözmeye hazırız

AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin son açıklamasına ilişkin bir soru üzerine Cumhurbaşkanı Talat, "Açıklamayı görmeden, bilmeden konuşmak istemiyorum. Kıbrıs sorununu çözmek bu kadar kolay olsaydı çoktan çözülürdü. Ancak biz zaten Kıbrıs sorununu çözmeye hazırız. Bunun için bize bir davet yapılmasına da gerek yoktur. Biz çözüm için girişimlerimizi samimiyetle yapıyoruz ve elimizden geleni yapmaya da her zaman hazırız. Ne kadar çabuk çözülürse o kadar işimize gelir. Ve bu sorunun çözümünü de samimiyetle istiyoruz" diye konuştu.

AB, Kıbrıs sorununu çözme kapasitesine sahip değil

BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la dün yaptığı görüşmenin Kıbrıs sorununun hâlâ BM platformunda olduğunu bir kez daha kanıtladığını belirten Talat, "Kıbrıs dosyası hiçbir zaman AB tarafına gidemez. Buna bir kere bizim onayımız yoktur bu bir. İkincisi, AB'nin Kıbrıs sorunuyla ilgilenecek ve çözebilecek bir kapasitesi de yoktur" dedi.

Talat, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu parça parça AB'ye götürmek istediğini" belirterek, "Rum tarafının Kıbrıs sorununu kendi lehinde yontmaya çalıştığını, kendilerinin de bunu engellemeye çalıştıklarını" kaydetti.

Cumhurbaşkanı Talat, BM Genel Sekreteri Annan'la görüşmesinden sonra basına yaptıkları kısa açıklamanın ardından bir süre daha baş başa odada kalarak sohbet ettiler.

Talat, Annan'ın talebi üzerine pencere önünde bir araya gelerek baş başa bir süre görüşmelerine ilişkin bir soruya ise "Bunu açıklayamam, çok özel görüştük" yanıtını vermekle yetindi.

KIBRIS 21/11/06

Maraş ve Lokmacı için yasa önerisi komitede

Ülkemizde Kapalı Maraş ve Lokmacı Barikatı gibi askeri yerleri görüntülemeyi suç saymaktan çıkaran yasa önerisi, meclis komitesinde ivedilikle görüşülecek.

Barış ve Demokrasi Hareketi (BDH) Genel Başkanı Mustafa Akıncı'nın geçtiğimiz günlerde meclise sunduğu yasa önerisine, dün mecliste hükümetten de destek geldi.

Söz konusu yasa önerisinin komitede ivedilikle görüşülmesi oybirliği ile onaylandı.

Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu, dün saat 10.45'te toplandı.

Mecliste dün ilk olarak Akıncı'nın sunduğu Askeri Suç ve Cezalar (Değişiklik) Yasa Önerisi'nin komitede ivedilikle görüşülmesine ilişkin tezkere okundu.

Öneri sahibi Akıncı tezkereyle ilgili konuşurken, Kapalı Maraş ve Lokmacı Barikatı'nda yapılan değişiklikleri görüntülemek isteyen yabancı basının 6 kez mahkemeye çıkarıldığını hatırlattı.

Polis Genel Müdürü'nün yasayı uyguladıklarını belirterek eleştirileri yanıtladığını kaydeden Akıncı, çağdışı kalan yasaların değişmesi gerektiğini ve değişmesi gereken iki konu hakkında yasa değişiklik önergesi hazırladığını ifade etti.

Akıncı, yasa önerisinin sadece Maraş ve Lokmacı Barikatı'nı içerdiğini ve sadece dışarıdan yapılan fotoğraf ve görüntülemeyi kapsadığını vurguladı.

Özgür Parti Milletvekili Mustafa Gökmen ve CTP-BG Genel Sekreteri Ömer Kalyoncu da söz alarak öneriye olumlu yaklaştıklarını söyledi.

Daha sonra önerinin komitede ivediliği oybirliğiyle kabul edildi.

Tasarılar

Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu daha sonra oylaması yapılacak 7 karar tasarısını ard arda oylayarak hepsini oyçokluğuyla kabul etti.

Oylanarak kabul edilen kararlar şunlar:

"1-Gönendere Köyü Camii'ne Ait 3 Adet Zeytin Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar;

2-Vakıflar İdaresine Ait Ozanköy'de Bulunan V/H:XII/30 E2'deki 387 No'lu Parselin kısmen İstibdal Edilmesinin Onaylanmasına İlişkin Karar;

3-Girne Kazasına Bağlı Ağrıdağ Köyünde 6 Adet Harup Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar;

4-Lapta Kocatepe Mahallesinde Bulunan V/H;EI-XI/15.E2 Parsel No:519.1 Tapu Referanslı Vakıf Emlakin Onaylanmasına İlişkin Karar;

5-Girne Kazasına Bağlı Ağırdağ Köyünde 2 Adet Zeytin Ağacının İstibdalinin Onaylanmasına İlişkin Karar Tasarısı;

6-Kazafana K.C.K Vakfına Ait Parselden Geçit Hakkı Verilmesinin Onaylanmasına İlişkin Karar;

7-Girne'nin 5 km Doğusunda Bulunan 25 Dönüm 3 Evlek Alanındaki V/H:XII/22.E1-E2 Parsel 32'de Kain Vakıflar İdaresi'ne Ait Bumerang Travel Club Ltd'e 49 Yıllığına Kiralanmasının Onaylanmasına İlişkin Karar."

Emeklilik Değişiklik Tasarısı

"Emeklilik (Değişiklik) Yasa Tasarısı (Y.T.No:221/3/2006)" görüşülürken de söz alan Akıncı, yasa tasarısının 2006 yılı protokolünü yerine getirmek için hazırlandığını, sendikaların da onayını aldığını ifade etti, tasarıya olumlu oy vereceğini belirtti.

Meclis önünde yapılan eyleme de değinen Akıncı, geçen hafta geçirilen ve Cumhurbaşkanı'ndan onay almayı bekleyen yasaya sadece Meclis önünde eylem yapmakta olan KAMU-İŞ'in değil, diğer sendikaların da tepkisi olduğunu kaydederek, yasanın geri çekilerek yeniden değerlendirilmesini istedi.

Akıncı, Maliye Bakanı Ahmet Uzun'un Sosyal Sigorta'dan para alıp kamuda çalışanlar hakkında yaptığı açıklamaların da yasayla çeliştiğini savundu.

Maliye Bakanı Ahmet Uzun da söz alarak, herhangi bir emeklilik kurumundan emekli olanları çalıştırmamaya kararlı olduklarını söyledi. Uzun, yasa onaylandığı takdirde iki maaş alanların 2 aylık sürede tercihlerini belirlemelerini isteyeceklerini ifade etti.

Devletin 2 yıl içinde emekli olacaklarla birlikte bu yükü kaldıramayacağına dikkati çeken Uzun, sendikaların bu konuda kendilerine onay vermesinin mümkün olmadığının bilincinde olduklarını söyledi.

Uzun, bundan sonra işçi statüsünde istihdam edilen kişilerin işçi olarak çalıştırılacağını ve başka bir statüde çalıştırılmayacağını anlatan Ahmet Uzun, bu konudaki kararlılıklarını da ifade etti.

Uzun, "radikal" diye nitelediği yasanın doğru olduğunu belirtti.

Ahmet Uzun, dün görüşülen Emeklilik (Değişiklik) Yasa Tasarısı'nın ise sendikalarla uzlaşma içinde hazırlandığını ve var olan noksanlıkların ortadan kaldırılmasını hedeflediklerini ifade etti.

Uzun, önerilen değişiklikle polislerin bu yasa kapsamına alınacağını da açıkladı.

Özgür Parti Milletvekili Mustafa Gökmen, ülkenin bütçesinin kamunun bugünkü yükünü kaldıracak durumda olmadığını söyledi.

Kendilerinin reformist bir parti olduğunu ifade eden Gökmen, gerekenin yapılacağını vurguladı.

Gökmen'in konuşmasının ardından da tasarı madde madde görüşüldü ve bazı değişikliklerle oybirliği ile kabul edildi.

Çocuklar (Değişiklik) Yasa Tasarısı

Meclis daha sonra Çocuklar (Değişiklik) Yasa Tasarısı'nı kabul etti.

Tasarı hakkındaki komite raporunun okunmasının ardından, Tasarı'nın madde madde görüşülmesi yapıldı ve daha sonra bütünü oylandı. Tasarı oybirliğiyle kabul edildi.

Çocuklar (Değişiklik) Yasası, Sosyal Yardım Dairesi'yle ilgili "müdür" tefsirinin günün koşullarına göre yeniden düzenlenmesini; Sosyal Yardım Dairesi Müdürü'nün himayesinde olan çocukların barınmaları, istihdamları ve benzeri sorunların çözümlenmesi amacıyla Bakanlar Kurulu'na tüzük yapma yetkisi verilmesini amaçlıyor.

2 tasarı daha

Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu, Üst Kademe Yöneticiliği Yapan Kamu Görevlilerinin Atanması Hakkında (Değişiklik No:2) Yasası ile Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabi Hizmetlerin Hesaplanması (Değişiklik) Yasasını onayladı.

Üst Kademe Yöneticiliği yapan Kamu Görevlilerinin Atanması Hakkında (Değişiklik No:2) Yasa Tasarısı hakkında konuşan Akıncı, hükümetin kamu sektöründe ciddi bir reforma gitmesine ihtiyaç olduğunu belirtti.

Üçlü kararname kapsamının daraltılması gerektiğini ve teknik kadroların siyasi atamayla belirlenmemesi gerektiğini vurgulayan Akıncı, ancak yeni yasa tasarısında da bu konuda fazla ilerleme sağlanamadığını söyledi.

Akıncı tasarıda, kadınlar konusuna değinilmemesini ve YÖDAK gibi bir kuruma Üçlü Kararname'yle atama yapılmasının öngörülmesini de eleştirdi.

Akıncı, tasarıya olumlu oy vermeyeceğini söyledi.

Akıncı'nın konuşmasının ardından tasarı madde madde görüşülerek oyçokluğuyla kabul edildi.

Sosyal Güvenlik Kurumları

Genel Kurul daha sonra Sosyal Güvenlik Kurumlarına Tabii Hizmetlerin Hesaplanması (Değişiklik) Yasasını görüştü.

İdari ve Sosyal İşler Komitesi'nin raporunun okunmasının ardından, tasarı hakkında söz alınmaması üzerine madde madde görüşmeye geçildi. Tasarı daha sonra oy çokluğuyla kabul edildi.

Genel Kurul 27 Kasım Pazartesi günü saat 10.00'da toplanacak.

KIBRIS 21/11/06

 

So-Called Cyprus Problem?
by
Herkul Millas



11.21.2006 Tuesday - ISTANBUL 16:27

Whenever I went to Cyprus, something always bothered me there. The first was seeing four national flags waving at the same time in central Nicosia. I always thought the number of Turkish, Greek, and Northern and Southern Cyprus flags were more than enough.

Crossing the street through customs is another problem. In the past, even this used to be impossible. There were only two ghettos, and fighters determined to keep their ghettos intact. To discuss this situation was also odd. There was no common language. On one hand, there were those who believed they had become a legitimate political entity by virtue of a self-proclaimed identity; on the other hand, there was a mindset prone to refuse the facts by prefixing a bunch of words with “so-called.” Hence, a “dialogue of the deaf” seemed to be the best expression to describe what was going on.

However, what I experienced and sensed through Nov. 8-11 was quite different; not because Cyprus has changed, but because of the uniqueness of the environment I visited. The Peace Journalism Conference organized by the Faculty of Communication at the Eastern Mediterranean University was attended by scholars and intellectuals from Turkey, both sides of Cyprus, Israel and Palestine, and presented an alternative and different framework. The attendees had a priority outside the assumption that along with the presence of the shared defects commonplace in the media and throughout society every individual had contributed to this “flawed” situation. It was observed that nationalist clashes – be it in Cyprus or in the Middle East - resembled each other strongly. The speakers created an environment based on “a conflict resolution” paradigm, where understanding and dialogue were given a chance to blossom. This was a peaceful experience.

Suffice it to say that the organizers (S. Alankus, B. Azgin, S. Irvan and many others) should be commended and congratulated, but I promise I will return to these issues when the minutes of the conference are published. To me, the main message and approach of the conference was its openness to utopian thoughts. I am aware of the negative connotation of utopia. However, I’m referring instead to its positive meaning: I draw on the vision to achieve utopia as an understanding that refuses to accept the given in the name of “realism,” and as the shift toward a currently non-existent better and happier future that could be built via the beliefs and endeavors of the people. It is such a dream that people moves the people to improve their lives.

A two-community chorus for peace in Cyprus


Some were upset by this conference, including those from the Greek side. An administration eager to perpetuate the ghetto spirit, which raised its voice asserting the participation of Greek scholars in the conference held in a “so-called” university legitimized it, saw the citizens as its tool and made its existence heard. And so did an indirect fascist threat. However, the Greek participants were of a different opinion and understanding: Above all, the administration is accountable to the citizens, not vice versa.

I had the opportunity to meet with Mehmet Ali Talat. We have known each other for a long time. How could not I be delighted to see him unchanged, with all his qualities intact? He eloquently explained the necessity to lift the long-imposed isolations on the Turkish side. From this and a number of conversations I have had with other politicians, I concluded that unlike the Turkish side, the Greeks had no plan, no proposal and no initiative on resolving the Cyprus issue.

But what was actually amazing was the Two-Community Chorus for Peace in Cyprus, which joined us at the dinner. The chorus was founded by Salih Oztoprak’s initiative in 1997. For years, in order to meet, both Turks and Greeks had to sidestep the bans. They could only meet in the buffer zone. Today, because passage through “borders” is permissible, they can meet on either side and sing their songs. Their performance was an unforgettable and emotional moment for me. Above all, they were the most cheerful persons I have ever met. They greeted each other by hugging and kissing, they sung their songs hand-in-hand. The amateur gathering was composed of people from virtually all ages. They sang in both Turkish and Greek.

I asked psychologist Kostas Kiranidis if he dreamed of a world that did not exist. He replied, “Yes!” and further added, “We do not represent the majority. But we want to. We seek to live together with differences without experiencing discrimination, and we are not bothered by this; on the contrary, we are happy about such differences. We do not sing alone, but we are enjoying the taste of a different life.” The concert was followed by a surprise performance by Salih Oztoprak. He, along with his young partner, Yesim, staged a vibrant mambo show. I then discovered that Salih was a dance teacher, not just a locksmith.

While watching the different chorus members, I could not help comparing them with the conference participants. We made such modest speeches, perhaps laced with many insights. However, what often came to mind was that the career concerns of the academics, the ambition of journalists, the short-term interest of politicians and the pursuit of fame by the activist, were behind this “peace” discussion. We have offered a world of peace. However, they have already built, and live in it.

While listening to them, I thought how different not only Cyprus but also the whole world could be. I asked myself why we couldn’t create a borderless world, where we could live without rifts, mutual concerns and express our love and respect. When talking to these people, I realized that they did not have such expectations. They were aware that Cyprus was not yet ready for such a future. However, they have the opportunity and ability to live however they want to in their narrow and limited environment, and I think they make the most of it.

If only they would not be spoiled by external interference, I thought as I drifted off to sleep. I had nice dreams in Nicosia.

11.15.2006  ZAMAN

 

No flights to Israel from Ercan

THE ISRAELI embassy in Nicosia said yesterday it was surprised by reports in the Greek Cypriot press claiming that Israeli officials were talking with their Turkish Cypriot counterparts for flights between Tel Aviv and Tymbou (Ercan) airports.

“We are trying to find out,” said a spokeswoman for the embassy. “We don’t know anything about this.”

The spokeswoman said that as far as Israel was concerned, there was no question of operating direct flights to the north of Cyprus.

According to the report in Alithia newspaper, Israeli interests held discussions with Turkish Airlines at the recent World Travel Market in London on the possibility of organising direct flights.

It said negotiations had gone so far as to prompt Turkish officials to hope that such flights would be operational before summer 2007.
CYPRUS MAIL 21/11/06

Probe into military scandal

By Elias Hazou

Top names on list of people who pulled strings in the army

A RATTLED government yesterday promised a full investigation into an explosive story broken naming politicians as the benefactors of conscripts and officers in the military.

Since the weekend, Greek-language daily Politis has been publishing a series of National Guard documents listing transfers with the word ‘nepotism’ written all over in fine print.

The lists feature in the left column the politician who interceded for the transfer, and in the right column the person (name deleted) and rank applying for a transfer. The date of the request is also included.

Though nepotism in the armed forces is no secret in Cyprus, this is the first time that allegations have been backed up by what seems to be hard data.

So far the ‘list of shame’, as it has been dubbed, includes illustrious personalities such as:

House Speaker Demetris Christofias, former government spokesman Kypros Chrysostomides, former presidential aide Polakis Sarris, former Finance Minister Marcos Kyprianou (now EU Health Commissioner), former Finance Minister Makis Keravnos, former Health Minister Dina Akkelidou, former Interior Minister Andreas Christou, DIKO deputy Nicos Cleanthous, current Agriculture Minister Photis Photiou, and DIKO deputy Antigoni Papadopoulou.

“First we shall investigate whether the lists are genuine, and if they are, we shall see if the cases constitute favouritism,” government spokesman Christodoulos Pashiardis told journalists at the daily news briefing.

“Rest assured, there will be consequences if nepotism did indeed take place,” he added.

He said the President had already instructed Defence Minister Nicos Simeonides to launch a probe.

Simeonides himself pledged that “meritocracy in the National Guard shall prevail.”

Politis insists its material is authentic, debunking the argument that the documents lack a National Guard stamp, since no one in their right mind would have left their tracks.

One of the report’s more outrageous revelations concerns the case of a low-ranking officer who apparently got a transfer thanks to his political connections. On the list, the beneficiary’s name is accompanied by a footnote that he is a DIKO supporter and that he can be counted on to raise “votes” for the party in a certain local community.

According to the latest list, published yesterday, people working at the Presidential Palace had also tried their hand in setting up friends and acquaintances with cushy postings in the military.

Meanwhile House Speaker Demetris Christofias shocked journalists at the weekend, when he disarmingly said it was normal for parties to interfere in such matters.
When asked what people who are not affiliated with parties should do, Christofias offered: “They should go see their local deputy.”

Whether true or false, the disclosures have flown in the face of assertions by the Papadopoulos administration that it has cracked down on nepotism in the broader civil service.

In May 2005 former Defence Minister Kyriacos Mavronicolas was on the back foot defending against allegations that he carried out 900 transfers of National Guard conscripts to garner votes for his party just days before the European elections.

The issue resurfaced right after the legislative elections this year, when coalition partners AKEL and socialists EDEK fell out after the communists attacked Mavronicolas for preferential treatment inside the military.

“Rusfeti [nepotism] has become a way of life in our country,” DISY deputy Christos Pourgourides told the Mail yesterday.

“Everyone does it…I’ve done it myself on a couple of occasions, I must admit,” he said.

The outspoken Pourgourides, who in the past served as chairman of the House Watchdog Committee, said nepotism is a vicious cycle because the overriding impression among people is that nothing can get done without pulling strings.

“You have people who visit not one, but maybe five deputies, belonging to different parties. People are onto us. They know we do favours; we prefer to accommodate them rather than not. But it’s a rotten relationship, if you ask me.”

A typical arrangement works like this: the concerned parents of a recruit visit a parliamentarian; the deputy then calls the Defence Ministry’s permanent secretary, or the minister himself if he has the pull. Provided the request is feasible, it is usually approved.

“Of course there are cases where requests for transfers are justified, for example due to health reasons. But that’s in the minority. What’s worrying thing is that, if someone benefits from a transfer, then some other poor fellow without connections gets shafted.”

And Pourgourides was not at all optimistic that the situation could be remedied.
“In all honesty, I think it’s a lost cause,” he said.
CYPRUS MAIL 21/11/0

Annan: Lift Isolation on Turkish Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com

The economic Isolation imposed on Turkish Cyprus must be lifted, the United Nations (UN) Secretary General Kofi Annan said after his meeting with Mehmet Ali Talat, the President of the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), in Geneva on Monday.

Annan, who will relinquish his post January 1st 2007, met with the Turkish Cypriot leader to discuss the decades-long problem.

The meeting came as the European Union warned the Turkish government that it had to speed up efforts to resolve the stalemate in Cyprus if it wanted to continue accession talks with the bloc.

"We want to see action from both sides that close the gap between words and deeds," Annan told reporters in Geneva following a half hour meeting.

Annan is on a final visit to the UN’s European headquarters in Geneva before he leaves office. Earlier today he addressed a conference on biological weapons.

Talat asked Annan to keep up his efforts in reaching a settlement for the divided island, even after leaving his post to the next UN Secretary General Ban Ki-moon.



For further information please visit http://www.cihannews.com




Israel Planning Direct Flights to Turkish Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com

A Greek Cypriot newspaper reported that Turkish Airlines (THY) and Israeli authorities met in London for talks on direct flights between Tel Aviv and Turkish Cyprus.

The Greek Cypriot Alithia daily claimed that officials from Turkey's national carrier met Israeli officials at a tourism fair in London earlier this month.

According to the report, they discussed direct flights between Tel Aviv and Antalya airport in southern Turkey and Ercan airport in North Cyprus. The newspaper said that an agreement in principle had been reached.

Ercan airport is located near Lefkosa, the capital of the Turkish Republic of Northern Cyprus, a country only recognized by Turkey.



For further information please visit http://www.cihannews.com




Russian Couple Arrested for Buying House in N. Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com

A Russian couple has been arrested by Greek Cypriot police on charges of "buying a house in the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC)."

The Russian couple, crossing from the Ledra Palace border gate located north of the U.N.-controlled buffer zone on the divided island, was stopped by Greek Cypriot police on Sunday. They were detained since they were in possession of a property deed showing that they bought a villa and flyers about real estate.

The couple was later arrested by Nicosia authorities on Sunday for buying a house purported to be built on property belonging to a Greek Cypriot.

The arrested woman is reported to be of Russian origin and her husband is from Latvia. The couple also has European citizenship, but were carrying Russian passports.



For further information please visit http://www.cihannews.com
11.21.2006 Tuesday - ISTANBUL 16:23

'UN Sole Platform for a Solution to Cyprus Deadlock'
By Cihan News Agencys zaman.com

The United Nations (U.N.) is the only platform for a comprehensive settlement to the decades-long Cyprus problem, said Mehmet Ali Talat, the President of the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC) following his meeting with the U.N. Secretary General Kofi Annan on Monday.

Turkish Cypriot leader Talat came together with the head of the United Nations in Geneva, Switzerland, to discuss ways to break the Cyprus deadlock.

The Finnish formula prepared for a solution to the Cyprus issue is unbalanced and unfair, and a solution under the auspices of the U.N. is the only way for a comprehensive deal, Talat told reporters in Geneva, following a half an hour meeting with Annan.

Saying that he had had "a fruitful meeting" with Annan, Talat stated that he hoped Turkish and Greek Cypriots would resume full-fledged negotiations in the near future to reach a settlement on the island.

"It is wrong to link Turkey's accession process with the rights of Turkish Cypriots in a comprehensive settlement plan," Talat remarked, in an apparent response to the E.U., which set Dec. 6 as deadline for Turkey to find a solution to the "chronic" Cyprus issue.

Last week, U.N. Undersecretary General for Political Affairs Ibrahim Gambari had sent a letter requesting Turkish and Greek Cypriot leaders resume the stalled Cyprus talks.

Talat said that the letter was not clear on a timetable, which could cause problems for the northern part of the island.

"We want to see actions from both sides that close the gap between words and deeds," Annan had remarked after their meeting.



For further information please visit http://www.cihannews.com




Annan: Lift Isolation on Turkish Cyprus
By Cihan News Agency zaman.com

The economic Isolation imposed on Turkish Cyprus must be lifted, the United Nations (UN) Secretary General Kofi Annan said after his meeting with Mehmet Ali Talat, the President of the Turkish Republic of Northern Cyprus (TRNC), in Geneva on Monday.

Annan, who will relinquish his post January 1st 2007, met with the Turkish Cypriot leader to discuss the decades-long problem.

The meeting came as the European Union warned the Turkish government that it had to speed up efforts to resolve the stalemate in Cyprus if it wanted to continue accession talks with the bloc.

"We want to see action from both sides that close the gap between words and deeds," Annan told reporters in Geneva following a half hour meeting.

Annan is on a final visit to the UN’s European headquarters in Geneva before he leaves office. Earlier today he addressed a conference on biological weapons.

Talat asked Annan to keep up his efforts in reaching a settlement for the divided island, even after leaving his post to the next UN Secretary General Ban Ki-moon.



For further information please visit http://www.cihannews.com



Government Dismisses Vanhanen's New Deadline
By Cihan News Agency zaman.com

The Turkish government has dismissed a proposal by the European Union (E.U.) that sets Dec. 6 as a deadline for Turkey to resolve the Cyprus deadlock.

"Our position is definite and we will take no further steps," government spokesman Cemil Cicek told reporters on Monday following a cabinet meeting.

Prime Minister Matti Vanhanen of Finland, the current EU term president, said on Monday in Helsinki that the E.U. gave Turkey a respite until Dec. 6 to reach a settlement on the Cyprus issue.

In response to Vanhanen's new proposal, Cicek stated that Turkey has fulfilled its commitments.

Recalling that Turkish Cypriots voted "Yes" for the Annan Plan in an April 2004 referendum for reunification of the divided island, Cicek said: "This is not fair. It is the E.U. and Greek Cyprus that should take a step."

"Time is running out", Vanhanen remarked. "If Turkey does not honor its commitments, the E.U. will need to reconsider the implications for the accession process," the Finnish PM noted.

The European Commission will take a recommendatory decision about the Cyprus issue in the first week of December, and the decision will then be discussed at the General Affairs and External Relations Council meeting on Dec. 11.

Despite growing pressure from the E.U., the Turkish government refuses to open its ports to E.U. member Greek Cyprus until economic sanctions imposed on Turkish Cypriots are lifted.

ZAMAN 21/11/06



Rumlardan Kibrisli Türklere hapis öngeren yasa

LEFKOSA (A.A)

Güney Kibris Rum Yönetimi, KKTC'de kalan eski Rum mallarini kullanan yabancilarin yani sira Kibrisli Türklere de hapis cezasi verilmesini öngören bir yasa çikardi.


Rum basininda yer alan haberlere göre, Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakani Sofoklis Sofokleus, “sahibinin onayi olmadan, eski Rum mallarinin alim-satimina karisan istisnasiz herkesin sorusturulacagini” söyledi. Rum Bakan, “Kuzeyde ikamet edip Rum mallarindan istifade eden Kibrisli Türklerin de tutuklanacagini” kaydetti.

Bu yönde hazirlanan yasanin 7 yil hapis öngördügünü kaydeden Sofokleus, “bu cezanin Rum hükümetinin konuya ne kadar ciddi baktigini gösteren bir mesaj oldugunu, bunun bu tür 'yasa disi' alim-satimlara karisanlarca dikkate alinmasi gerektigini” belirtti.

AKEL partisi basin sözcüsü Andros Kiprianu da, yeni yasayi yorumlarken, ”(Isgal) bölgelerindeki Kibris Rum mallari her sekilde korunmalidir. Kibris Türklerine gelince, konu öncelikle siyasi açidan ele alinmalidir. Sistematik olarak topragimizi yabancilara satanlar ise Kibrisli Türk de olsa yeni yasanin öngördügü cezalara çarptirilmalidir” dedi.

Rum basini, Kozanköy'den eski Rum arazisi üzerinde insa edilen bir villa satin aldigi için, geçen Cumartesi günü Ledra Palace Sinir Kapisinda Rum polisi tarafindan tutuklanan Rus çiftin davasinin da ilk kez yeni yasa çerçevesinde ele alinacagini duyurdu.

Yeni yasa çerçevesinde ele alinacagi için, Rus çiftin davasinin ayri bir ilgi odagi olmasi bekleniyor. Önceki gün Lefkosa Rum Kaza Mahkemesine çikarilan Rus çiftin 5 gün tutuklu kalmasina karar verilmisti.

21 Kasim 2006 HURRIYET

 

Evaluation Of The Property Issue In Northern Cyprus

According to the Turkish Republic of Northern Cyprus (“TRNC”) legal system, everyone, both citizens and foreigners, have the right to ownership and inheritance of property. The rights of foreigners may only be restricted by law in accordance with international law (Art. 13 of the TRNC Constitution). In such cases, just compensation should be paid for any restriction or limitation (Art. 36 of the TRNC Constitution).

In accordance with the Population Exchange arrangements of 1975, almost all Greek Cypriots living in North Cyprus were settled in the South and Turkish Cypriots living in South Cyprus were settled in the North. This caused cases of dispossession from immovable properties. In order to meet certain basic social and economic needs of the Turkish Cypriot people, Turkish Cypriot administration allocated Greek Cypriot properties in the North to dispossessed Turkish Cypriots via a program particularly designed for re-housing of refugees. This arrangement aimed to strike a balance between the properties in the North with those properties Turkish Cypriots were dispossessed from in the South. The process of taking the Greek Cypriot properties in North Cyprus started in 1974 in accordance with the legislation in force at that time and turned into an expropriation by virtue of Article 159 of the TRNC Constitution. Hence, the TRNC authorities could issue title deeds in respect to such expropriated properties. In this respect, the TRNC legal system gives equal treatment to title deeds issued by the TRNC authorities to such expropriated properties as well as other properties.
Despite the fact that just compensation was foreseen to the dispossessed Greek Cypriot property owners by the TRNC Constitution, abnormal situation in Cyprus prevented such provisions from being implemented. In 2003, however, with the opening of the border between North and South, a new law aimed at regulating conditions of compensation for those dispossessed Greek Cypriot owners entered into force. Taking further guidance from the European Court of Human Rights (ECHR) judgments, certain changes were introduced to this compensation scheme and today there is a special commission (Immovable Property Commission-IPC) that is empowered to provide numerous redresses to dispossessed Greek Cypriots, including payment of the value of their immovable properties and/or loss of use since 1974 as well as reinstatement to some immovable properties. The provisions of this law do not affect the acquired property rights to such properties under the TRNC legal system since this law foresees reinstatement to those immovable properties where the ownership or use of which has not been transferred to any natural or legal persons.
Prior to the introduction of this new property law, the primary intention of which is to align the TRNC legal system with international law, some Greek Cypriots resorted to adjudication before the ECHR (against Turkey) and also to Greek Cypriot courts in South Cyprus (against current owners of such immovable properties in North Cyprus). Their primary allegation was the violation of their property rights. As mentioned above, the ECHR is closely following the IPC established in North Cyprus and indicating required conditions for this commission to be considered as an effective domestic remedy. For more information regarding the particular case pending before the ECHR and the positive approach of this

TRNC PRESIDENCY 21/11/06

 

Hristofias’ın ‘Bağımsızlık Günü’ Konuşması Üzerine Bazı Düşünceler

Güney Kıbrıs egemen güçleri, 1 Ekim’i “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağımsızlık Günü” olarak kutluyor. AKEL Genel Sekreteri, partisinin 3 Ekim 2006’da Limasol’da düzenlediği bağımsızlık günü etkinliğinde bir konuşma yaptı. Hristofias’ın Kıbrıs sorununun dünü ve bugünü üzerine görüşlerini, çözüme yönelik değerlendirme ve önerilerini içeren bu konuşmanın bir özeti Yeni Düzen gazetesinde yayınlandı. Cenk Mutlukayalı, kendi köşesinde Hristofias’ın görüşlerini tartışmaya açtı. Hristofias’a haksızlık yapmamak için konuşmanın tamamını AKEL’in internet sitesinden okudum.[1] Bu yazıyı konuşmanın tümünü dikkate alarak yazıyorum.

Hristofias’ın Limasol konuşmasını ele alan uzun ve kapsamlı bir yazı yazmak neden gerekti? Solcu olduğunu iddia eden kimi yazarlar Hristofias’ın konuşmalarını ve AKEL’in açıklamalarını derinliğine incelemeden ve AKEL’in günümüzdeki siyasi tutumunu dikkate almadan Kıbrıs sorununun çözümünde AKEL’e kilit bir rol biçiyorlar. Bu ve benzeri düşünceleri savunanlar, konuşma ve açıklamalarda aktarılan fikirleri derinlemesine çözümlemeden, metinleri üstünkörü, yüzeysel değerlendirerek benimsiyorlar. Onlara, böyle yaparak yanlışa düştüklerini göstermek gerek. Onları, AKEL’i Kıbrıs sorununa çözüm için mücadelede en önemli bağlaşık ilan etmeden önce, söylenen ve yazılanları derinlemesine ve ayrıntılı değerlendirmeye yöneltmek gerek.

Yüzeysel değerlendirmelere dayalı, “şurada federasyonu, burada siyasal eşitliği, filan yerdeki konuşmasında en kısa sürede çözümü savundu” gibi yorumlarla AKEL’i “Barış Neferi” ilan etmek ve Kıbrıs Türk halkının ilerici güçlerinin doğal müttefiki olarak sunmak ciddi bir yanılgıdır. AKEL’in siyasi eşitlik ya da nasıl bir federasyon konusundaki ayrıntılı düşünceleri dikkate almadan yapılacak yüzeysel bir değerlendirme, AKEL’in biçimsel söylemleriyle özde savunduklarının birbiriyle örtüşmediğini görmeyi engeller. İşçi sınıfının “öncüsü” olduğunu iddia eden bir siyasi partinin ve onun liderliğinin ikiyüzlü ve işçi düşmanı görüşlerini saklamaya hizmet eder.

Bu yazının uzun tutulmasının nedeni budur. Şimdi Hristofias’ın 3 Ekim günü yaptığı konuşmayı adım adım ele almaya çalışalım.

1 Ekim’in ‘Bağımsızlık Günü’ Olarak Benimsenmesi

Kıbrıs’ın İngiliz sömürgesi olduğu dönemini sona erdiren ve Türkiye, Yunanistan ile İngiltere’nin garantörlükleri altında Kıbrıs Türk ve Rum halklarının (yüzde yüz olmasa da) siyasal eşitliğinin ifade edildiği, coğrafi temele dayanmayan bir tür federal yapıya sahip (üniter olmayan) Kıbrıs Cumhuriyeti 16 Ağustos 1960’da ilan edildi. Dolayısı ile eğer bir “bağımsızlık günü” benimsenecekse, o günün sömürge yönetiminin sona erdiği 16 Ağustos olması beklenir.

1 Ekim’in nereden çıktığı ise belli değildir. İddia edildiğine göre Ağustos ayı çok sıcak olduğu ve “halkın yığınsal katılımını etkilediği” için kutlamaları sıcakların azaldığı Ekim’e çekmişler! Kıbrıs’ın en sıcak dönemi olan Temmuz ayının ortasında 15–20 Temmuz’u protesto için gösteriler, törenler düzenleyen bir yönetimin, sıcakları bahane göstermesi son derece saçmadır.

Bağımsızlık Günü’nün 16 Ağustos yerine 1 Ekim’e alınmasının altında başka bir anlayış yatmaktadır. En başta, 16 Ağustos 1960 tarihinde ilan edilen bağımsız devletin, iki halkın ortaklık devleti olduğu gerçeğinin halkın bilincinden silinmesi amaçlanıyor.

Hatırlanacağı gibi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen ardından, devletin ortaklık devleti olma karakterini ortadan kaldırmaya yönelik anayasa değişikliği önerileri gündeme gelmişti. Anayasa değişikliği önerileri aslında bugünlere gelineceğinin habercisiydi. Anayasa değişikliği tartışmaları, Kıbrıslı Türkler arasında savunma psikolojisinin ön plana çıkmasına neden oldu. Bu gelişme içinde TMT güçlendi, Kıbrıslı Türkler arasında güç topladı.

Elbette TMT de, kuruluş amacıyla tutarlı olarak, anayasa değişikliği girişimi ile girileceği kesin olan kaos ortamından yararlanmak istiyordu. 21 Aralık 1963 günü karşılıklı küçük provokasyonlarla başlayan çatışmalar, Rum hâkim sınıflarının düzenlediği bir faşist darbe girişimi ile kısa sürede Kıbrıs Cumhuriyetinin tümüyle ele geçirilmesi ve devlette ortak olan Kıbrıslı Türklerin devlet organlarından tasfiye edilmesine yol açtı.

“Zorunluluk Doktrini” ile Ortak Devletin Gaspı

Birleşmiş Milletler (BM) bu faşist darbenin ardından ülkeye yayılan çatışmaları durdurmaya yönelik olarak Kıbrıs’a bir Barış Gücü göndermeye karar verdi. Barış Gücü gönderme kararının uygulamaya konabilmesi için Kıbrıs’ta yasal bir otoritenin var olduğunun kabul edilmesi gerekiyordu. BM, Barış Gücü’nün yasal zeminini hazırlamak amacıyla. 4 Mart 1964’te “Zorunluluk Doktrini” kararını kabul etti.

BM, Barış Gücü konusundaki kararını yürürlüğe koyabilmek, yani iki halkın arasındaki sıcak çatışmaları durdurabilmek ve yeniden parlamasını engelleyebilmek adına, o günkü, yani faşist darbe ile ele geçirilmiş olan Kıbrıs Cumhuriyetini “zorunlu olarak” adanın tümü adına yasal otorite olarak kabul etti.

Yani BM’in, adaya asker gönderebilmek için bulduğu yasal kılıf, Rum yönetimini “zorunlu olarak” adanın tümünün yasal otoritesi kabul etmek oldu. Bu yönetimin 1964 Mart’ından günümüze dek tüm Kıbrıs adına “yasal iktidar” olarak kabul edilmesinin altında yatan gerçek budur.

Kıbrıs sorununun çözülmeden süregitmesinin ve Rum hâkim sınıflarının “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında adanın tümü üzerinde egemenlik kurma çabasını sürdürebilmesinin altında yatan en önemli etken, bu “1964 Zorunluluk Doktrini”dir. Bu doktrin, zorunluluk adı altında devletin, Rum hakim sınıflarının devletine dönüşmesinin sözde “yasal” gerekçesini oluşturdu. 4 Mart 1964 tarihli bu anti-demokratik “Zorunluluk Doktrini”, Kıbrıs sorununun dış müdahaleler temelinde bugünlere kadar uzamasına yol açtı. Adada yaşayan iki halka da büyük acılar yaşattı ve Rum hakim sınıflarına büyük yarar sağladı.

Bu kararın ardından BM Barış Gücü adaya geldi ve çok sınırlı bir çerçevede iki halk arasında bazı çatışmaları engelleme işlevi gördü. Öte yandan BM Barış Gücü, Kilisenin başını çektiği Rum egemen güçlerinin, “zorunluluk doktrini” kararının ardından adada yaklaşık 3,5 yıl süren bir faşist terör dönemine öncülük etmesine de nesnel destek sağladı.

Demokrasi Yerine Faşizm

Faşist terör dönemi Kıbrıslı Türkler üzerine bugün hala uygulanmakta olan insanlık dışı tecrit politikasının da başlangıcı oldu. Şovenizmin doruğa çıktığı, faşist güçlerin her tür baskı ve şiddet eylemine başvurma özgürlüğünün olduğu bu dönem Kıbrıs tarihine bir kara leke olarak geçti.

Faşist terör dönemi, Kıbrıs Türk halkını teslim alamadı. Ancak binlerce Kıbrıslı Türkün zorunlu göçüne ve Kıbrıslı Türk nüfusun bir kaç bölgede yoğunlaşmasına yol açtı.

Anayasa değişikliği tartışmaları, karşılıklı provokasyonlar ve ardından bir faşist darbe ile iktidarın gasp edilmesi, Kıbrıslı Türkler arasında sağcı bir liderliğin güç kazanmasına yol açtı. Bu liderliğin, faşist teröre karşı korunma güdüsünden yararlanarak Kıbrıs Türk halkını milliyetçi bir içyapıda örgütlemesine olanak sağladı. Halkı anti-demokratik ve gerici uygulamalara ses çıkaramaz hale getirdi.

Kıbrıs Rum hâkim sınıflarının bu 3,5 yıllık faşizm denemesi, Kıbrıs’ta kapitalist gelişmenin önündeki engelleri temizleyip, bu gelişmeyi hızlandırma işlevini gördü. Bunun yanı sıra, ortaklık devletini Kıbrıs Rum devletine dönüştürme; Kıbrıs Rum halkını gerici ve şoven bir yapı içinde örgütleme işlevi de gördü.

1967 sonlarına doğru ekonomik patlama ile faşist terör dönemi çözüldü. Bu süreç 1974 yılı Temmuz ayındaki faşist Yunan darbesine kadar sürdü.

Hızla gelişen kapitalizm, Kıbrıs Türk halkının Rum hâkim sınıfların devletine asimile edilmesi sürecini de başlattı. Her ne kadar küçük özerk bölgelerin varlığı sürse de, yani o bölgelerde Kıbrıs Rum devleti tam hâkimiyeti sağlayamamış olsa da, ekonomik gelişme bu küçük direniş noktalarını hızla çözülmeye zorluyordu.

74 olayları gündeme gelmeseydi, belki de bu ekonomik gelişme asimilasyon sürecini belirli bir süre içinde tamamlayacaktı. Bu sürecin tamamlanmasıyla Kıbrıs Türk halkı azınlık statüsü altında, bazı kültürel hakları tanınmış olarak, 4 Mart 1964 Zorunluluk Doktrini uyarınca yasal otorite olarak tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti içinde asimile edilmiş olacaktı.

Hangi Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığı

Kutlanan bu “bağımsızlık günü” aslında 1960 Cumhuriyetinin değil, 1963 Aralığı ile başlayan provokasyonlarla Rum hâkim sınıfları tarafından gasp edilen devletin bağımsızlık günüdür. Biz bu devlete “1964 Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti” diyoruz.

Bu “bağımsızlık günü” kutlamalarının 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti ile ilgisi yoktur. Bu devlet 1964’te ortadan kalktığı için olsa olsa 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti için bir “Anma Günü” yapılabilir.

Rum hâkim sınıflarının, onların büyük ve güçlü bağlaşığı AKEL’in ve o örgütün Genel Sekreterinin bu gerçekle yüzleşebilecek cesareti yoktur.

Hristofias, Rum hâkim sınıflarının çıkarlarına yönelik olarak devletin ortaklık karakterini ortadan kaldırmak üzere başlatılan anayasayı değiştirme girişiminin, 1963 Aralığında toplumlar arası çatışmaların başlamasına; devletin Rum hâkim sınıfları tarafından ele geçirilmesine; binlerce Kıbrıslı Türkün zorla göçe uğratılmasına ve 3,5 yıllık bir terör dönemine yol açmasına hiç değinmiyor.

Tam tersine, Hristofias “usta manevralarla” böyle bir dönemin yaşandığını unutturmaya çalışıyor. 1963–74 döneminde “bir tek Kıbrıslı Türk öldürülmedi” diyen ve bu görüşünü dünyaya kabul ettirmeye çalışan Papadopulos’u “demokrasi şampiyonu” gösterip, AKEL tabanının da desteği ile “Kıbrıs Cumhurbaşkanı” seçilmesini sağlayarak Kıbrıs Rum halkını da aldatmanın bedelini ödemekten kaçınıyor.

Hristofias’ın 1960 Öncesi Sömürgeciliğe Karşı Mücadeleyi Değerlendirmesi

Hristofias konuşmasının bağımsızlık öncesi döneme ilişkin değerlendirmesinde şöyle diyor:

“Halkımızın özgürlüğe ulaşmasının yolu uzun ve çetindi. Sömürgecilerin Kıbrıs’a ayaklarını bastıkları ilk andan itibaren, Kıbrıs halkı yabancıların boyunduruğunu üzerinden atmak için mücadele etti. Tarih bilgisinden yoksun bazılarının, halkımızın özgürlük mücadelesini sadece 1955–1959 yılları arasında ve sadece bir örgütün çerçevesi içerisinde sınırlamaya kalkışmaları halkımızı aşağılamaya yönelik bir tutumdur.

Kıbrıs halkının özgürlük için verdiği mücadelelerde Kıbrıs Solu’nun katkısı belirleyici öneme sahipti. Bu nedenle de, bu akşamki etkinlik sadece 1 Ekim’e değil, ayni zamanda KKP-AKEL’in 80. yılına adanmaktadır. AKEL, halkımızın sömürgeciliğe karşı mücadelesine damgasını vurmuştur. Daha sonrasında da yabancı komplolar ve aşırı sağın hain faaliyetleri karşısında Kıbrıs’ın bağımsızlığının savunulması mücadelelerinde AKEL en ön safta yer almıştır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan müttefik güçlerin galip çıkmasının ardından sömürgeciliğe karşı mücadeleler tüm dünyada yoğunlaşmıştır. Kıbrıs’ta da bu yaşandı. Binlerce Kıbrıslı İkinci Dünya Savaşı sırasında antifaşist güçler safında gönüllü olarak yer aldılar. AKEL’ciler antifaşist silahlı güçlere örgütlü ve bilinçli olarak katıldılar ve savaştılar. Kıbrıslılar savaşın sonunda ve Hitler faşizminin çökertilmesinin ardından kendi kurtuluşlarının da gelmesini bekliyordu. Ancak sömürgecilerin beyanlarının ve sözlerinin karşılığı olmadığını çok çabuk kavradılar ve böylece savaşı izleyen yıllarda Kıbrıs’ta da sömürgeciliğe karsı mücadele yükseldi.

Kıbrıs halkının karşısında çok güçlü ve sinsi bir düşman vardı: Sömürgeci Britanya imparatorluğu. Kıbrıs’ın jeo-stratejik konumu mücadelemizin koşullarını daha da zor hale getiriyordu. Bunların yani sıra, soğuk savaşın uluslararası alanda yarattığı koşullar ve Yunanistan’daki iç savaşın etkileri durumu daha da zorlaştırıyordu.

AKEL’in ısrarla dile getirdiği gibi, Kıbrıs halkının bütün güçlerini birleştirerek, güçlü silahı olan birliği ile tüm bu zorlukların karşısına çıkabilmesi gerekiyordu. Ancak birlik silahını değerlendirmeyi başaramadık. Sağ liderliğin tutumu nedeniyle halk güçleri sonuna kadar bölünmüş bir durumda kaldılar. Bazı çok kısa dönemler dışında Sağ-Sol ilişkileri hep gergin oldu ve hatta bazı zamanlarda iç savaşın eşiğine kadar götürecek noktaya geldiler. Ayni zamanda Sağ liderlik Kıbrıslı Türkleri tamamen küçümsedi ve yok saymak istedi.

Sömürgeciliğe karşı mücadelenin en kritik zamanında ilk toplumlar arası çatışmalar başladı.

Sağın liderliğinin silahlı mücadele yolunu seçmesi büyük hataydı ve bunun sonuçları yaşandı. Başarıya ulaşacak bir silahlı mücadelenin koşulları Kıbrıs’ta yoktu. Tam aksine yapılması gereken, kitlesel siyasal mücadelenin yoğunlaştırılması ve halkların anti sömürgecilik hareketiyle bağlantılı olarak Kıbrıs sorununun uluslararasılaştırılması idi. Silahlı mücadele, bazı kahramanca anlarına rağmen, maceralara ve çıkmazlara götürdü. AKEL’in öngörüleri ve 1955’ten itibaren yaptığı değerlendirmeler haklı çıktı. Emperyalizm, Zürih ve Londra Anlaşmalarını Kıbrıs’a dayatmak için bu çıkmazları kullandı.

Adamızda emperyalist mevcudiyeti kalıcı ve bağımsızlığı yaralı kılacağı için, Kıbrıs’ı garantör güçlerin askeri varlık bulundurma ve müdahale hakkı koşulu altına sokacağı için ve halkımıza antidemokratik bir anayasayı dayatacağı için Zürih Anlaşması’nı imzalamamasını AKEL’in Makaryos’a önerdiğini hatırlatmak istiyorum.”

Bu uzun alıntıdaki fikirleri alt alta sıralayarak Hristofias’ın sömürgecilik dönemine ilişkin değerlendirmesini ve AKEL’in tutumunu anlamaya çalışalım.

Hangisi Gönüllü Anti-Faşist?

Önce Hristofias, sömürgeciliğe karşı mücadele, “sömürgecilerin adaya ayak bastığı günden itibaren başlıyor” diyerek, sömürgeciliğe karşı mücadeleyi, söz yerinde ise Hazreti İsa’nın dönemine götürüyor! Daha sonra bunu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sömürgeciliğe karşı mücadelenin dünya çapında yükselmesine bağlıyor.

Ne var ki Hristofias, İkinci Dünya Savaşını ve sonuçlarını işçi sınıfı ya da emekçi halk bakış açısından değerlendirmiyor. İkinci Dünya Savaşını, Hitler faşizmine karşı bir anti-faşist savaş olarak gören basmakalıp önyargıyla değerlendiriyor. Böylece İkinci Dünya Savaşının emperyalist doğasını gizliyor. Bu savaşın bir emperyalist paylaşım savaşı, dünyanın büyük güçler arasında yeniden paylaşılması olduğunu unutturuyor.

Hristofias, bu aldatmacaya boşuna başvurmuyor. Hristofias bu aldatmaca ile İkinci Dünya Savaşına İngiliz ordusu saflarında gönüllü katılan tüm Kıbrıslıları bir anda anti-faşist ilan ediveriyor! Böylece 1936’da İspanya İç Savaşında Uluslararası Tugaylara gönüllü katılıp Cumhuriyetçi saflarda dövüşen; Yunanistan İç Savaşında sol güçlerin savaşında gönüllü yer alan ve bu uğurda hayatlarını kaybeden Kıbrıslı ilericilere haksızlık ediyor.

Emperyalist paylaşım savaşına gönüllü olarak katılanlarla, İspanya ve Yunanistan iç savaşlarına gönüllü olarak katılanları birbirine karıştırmak basit bir yanılgı değildir. Bu, bilinçli olarak olayları çarpıtmaktır.

Enosis Hedefi Gizlenebilir mi?

Hristofias, emperyalist ittifak cephesinin sözlerine aldanarak bu savaşta yer aldıklarını, ama savaşın sonunda emperyalist güçlerin sözlerini tutmadığını, bunun üzerine sömürgeciliğe karşı mücadeleyi başlattıklarını söylüyor.

Hristofias burada da kavramları birbirine karıştırıyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, özellikle Yunanistan’da gericiliğin İç Savaş’tan galip çıkmasının ardından başlatılan sömürgeciliğe karşı mücadelede hedef, Yunanistan’la birleşmeydi. Hedef Enosis’ti.

Yunanistan’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanması öncesinde Yunan bağımsızlık mücadelesine damgasını vuran akım, Büyük İskender’in İmparatorluğunu yeniden kurma hayali ya da günlük dildeki “Megalo İdea” fikriydi. Bu fikir Osmanlı döneminde Kıbrıs Rumları arasında da taraftar bulmaya başlamıştı ve Yunanistan’la birleşme, Enosis, fikrinin temelleri Megalo İdea’da yatıyordu.

Osmanlı’dan sonraki İngiliz egemenliği döneminde Kıbrıs’ta sömürgeciliğe karşı mücadele, Kıbrıs’ta yaşayan iki halkın özgürlüğü temelinde bağımsız bir Cumhuriyet için ortak bir mücadele olarak yükselmedi. Sömürgeciliğe karşı mücadelede belirleyici olan Kilise’nin Yunanistan’la birleşme hedefiydi. Bu çok önemlidir, çünkü Kilise, Cumhuriyet öncesi dönemde Kıbrıs’ta en büyük toprak sahibi ve çeşitli alanlardaki yatırımları ile en büyük kapitalistti. Kapitalist gelişmeyi temsil eden Kilise’nin bu hedefi sömürgeciliğe karşı mücadelenin belirleyici hedefi oldu.

Hristofias’ın sömürgeciliğe karşı mücadeleye komünistlerin damgasını vurduğu iddiası gerçeklerle örtüşmüyor. Sömürgeciliğe karşı mücadelede AKEL’li komünistlerin kilisenin, yani Kıbrıs egemen sınıfının, ortaya koyduğu görüşlerin kuyrukçuluğunu yaptığı ortadayken, bu iddia gerçekleri çarpıtmaktır.

Hristofias’a komünistler sömürgeciliğe karşı mücadeleye damgalarını nasıl vurdular diye sorulmaz mı? 1950’de Kilise’nin önderliğinde yürütülen plebisit sürecine, yani halktan toplanan imzalarla Kıbrıs halkının (Kıbrıs Rum halkının) Yunanistan’la birleşme yönünde iradesini beyan etmesi sürecine, en aktif katılan ve çalışan güç AKEL olmuştu. O dönemin AKEL Genel Sekreteri bildirgeye imzalayan ilk on kişiden birisiydi.

Unutmayalım, bu dönemde AKEL’in damgasını vurduğunu iddia ettiği mücadelenin hedefi, iç savaşta komünistlerin yenik düştüğü ve gericiliğin erkte mutlak hâkimiyet sağladığı, gericiliğin kalesi haline gelmiş Yunanistan’la birleşmeydi.

Enosis Dayatması, Taksim Projesini Güçlendirdi

Plebisitin sonuçları uluslararası kamuoyunda kabul görmeyince sömürgeciliğe karşı mücadele yeni bir aşamaya dönüştü. Yunanistan’la içli dışlı Rum hakim sınıfları, plebisitle elde edilemeyen sonucu silahlı mücadele ile sağlama stratejisini uygulamaya koydu. Bu mücadeleyi de Yunanistan devletinin gizli güçleri ile Kilise birlikte örgütledi ve EOKA örgütüyle eylem başlattı.

İngiliz sömürge yönetimine karşı yürütülen bu mücadele, Kilise, Elen şovenizmi ve Yunanistan’la birleşme hedefi doğrultusunda yürütüldüğü için kaçınılmaz olarak Kıbrıs Türk halkını yok sayan bir tutumla gelişti. Bu dönemde sömürgeciliğe karşı mücadelede hedefinin Yunanistan’la birleşme olması, Kıbrıslı Türkler arasında, azınlık olarak Yunanistan’la birleşmek yerine İngiliz mandası altında kalmak ya da Türkiye ile birleşmek fikrini ve bu yöndeki eylemleri ve örgütlenmeleri güçlendirmeye başladı.

EOKA’nın kuruluşu, Türk milliyetçiliğinin harekete geçmesini hızlandırdı ve kısa süre içerisinde Türk Genelkurmayına bağlı Özel Harp Dairesi eliyle TMT örgütlenmesine başlatıldı. TMT’yi kuranlar daha sonra yazdıkları anılarında, Özel Harp Dairesi’nin TMT örgütünü kurmasındaki amacın, “İmparatorluğun kaybettiği topraklarının tümünü, olmazsa bir bölümünü geri alma” projesi olduğunu açıkladılar.

EOKA’nın silahlı mücadeleyi başlattığı süreçte AKEL Kıbrıs sorununun silahlı mücadele ile değil, uluslararası platformlara taşınarak görüşmelerle çözüleceği tezini ileri sürdü. Dikkat edilirse bu tez, Yunanistan’la birleşme hedefini dışlayan, buna almaşık olarak öne sürülen bir tez değildi.

Garantörlük Üzerine Spekülasyonlar

Sonuçta, uluslararası güçlerin önerileriyle bir çözüme doğru ilerlemeye başladı. Londra, Zürih, vb, anlaşmaları ile sömürge dönemi sona erdi. Üç ülkenin bağımsızlığını garanti ettiği Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Bu ülkelere verilen garantörlük hakları yeni cumhuriyetin kuruluş antlaşmalarına dâhil edildi. Yeni Cumhuriyetin bağımsızlığının garantörü ülkelerden İngilizlere iki egemen üs bölgesi verilirken, Türkiye’ye 650 asker, Yunanistan’a da 950 asker bulundurma hakkı, yani bu iki devlete de küçük birer üs sağlanarak İngiliz sömürge dönemi sona erdi.

Hristofias, Cumhuriyeti kuran bu anlaşmaları emperyalist müdahale olarak yorumluyor ve Cumhuriyetin anayasasının anti-demokratik olduğunu belirtiyor. Bu nedenle yeni cumhuriyete karşı olduklarını, garantörlük haklarına karşı çıktığını söylüyor.

Kurulan Cumhuriyetin iki halkın siyasal temsiline dayalı bir ortaklık devleti olduğundan hiç söz etmeyen Hristofias burada da açık düşüyor. Cumhuriyete karşı çıkışlarının gerçek nedenini gizlemeye çalışıyor. AKEL’in anayasayı demokratik bulmayışının gerçek nedeni bu belgenin, iki halkın –tam olmasa da– siyasal eşitliğine dayalı olmasıdır.

Limasol konuşmasında Kıbrıs sorununa bulunacak bir çözümde garantörlük haklarının kaldırılmamasının da kabul edilebileceğini söylüyor, yani kalkmasa da olur diyor. AKEL’in 2004 yılında yapılan referandumda Annan Planı’nın reddedilmesi için öne sürdüğü gerekçelerin en önemlilerinden biri garantörlük ve müdahale hakkıydı. Bu gerekçenin, asıl hedeflerini perdelemek için kullanıldığı Limasol Konuşması ile açıkça ortaya çıkmıştır. Garantörlük hakları konusu “Hayır” oylarını güçlendirmek için özellikle abartılarak kullanıldı, ama son konuşmasıyla Hristofias bu konuya aslında çok önem vermediklerini ortaya koyuyor.

Halkın Birliğini Sağlamak

Hristofias, 60 öncesi dönemi değerlendirirken “halkın birliğini” sağlayamadıklarından söz ediyor. Halkın birliği derken, her şeyden önce iki halkın var olduğunu kabul etmek gerekir. Mücadelenin hedefi de iki halkın sömürgecilikten kurtuluşu ve ortaklık devleti kurması olarak belirlemek gerekirdi. Bunları yapmadan halkın birliğinden konuşmak, aslında Kıbrıs Türk halkını yok saymak değil midir?

Halkın (yani Kıbrıs Rum Halkının) birliği ile amaçladıkları hedef ise Yunanistan’la birleşmeydi. Plebisit yapıldığı zaman bu birlik nerede ise yüzde yüze yakın bir destekle sağlandı. Ancak plebisit Yunanistan’la birleşme amacını gerçekleştirmeye yetmeyince, yöntem üzerine ortaya çıkan taktik ayrılıklarla bu birlik bozuldu. AKEL’in taktiği; sorunu uluslararası platforma taşımak, EOKA’nın taktiği ise silahlı mücadeleye girişmek oldu. Ama amaç hep aynı kaldı – Enosis!

Hristofias, bu dönemi değerlendirirken hedefin yanlışlığından söz etmiyor. Hristofias, yöntemin yanlışlığından, yani silahlı mücadelenin yanlışlığından söz ediyor.

Hristofias’ın 1960–1974 Dönemi Değerlendirmesi:

Hristofias, 1959 yılına gelindiğinde yürütülen silahlı mücadelenin olumsuz bir sonucu olarak uluslararası müdahalenin arttığını ve Kıbrıs’a Londra-Zürih anlaşmalarının dayatıldığını söylüyor.

AKEL’in o zamanki taktiği, soruna çözüm bulmak için en doğru yöntem olan mücadeleyi, yani Kıbrıs Türk halkı ile Kıbrıs Rum halkının özgür bir gelecek için ortak çıkarlarının temsil edileceği bir zeminde mücadeleyi öne çıkartmıyordu. Tam tersine, çözümün adresi olarak uluslarası platformu seçmişlerdi.

Hristofias’ın, bu seçimle uluslararası müdahaleyi çağıran bir rol oynadıkları gerçeğini gizlemeye çalışması boşunadır. Dış karışmaların sorumluluğu tümüyle silahlı mücadeleye bağlaması da yersizdir.

Hristofias, AKEL’in o dönemde Makarios’a Londra ve Zürih antlaşmalarını kabul etmemesini önerdiğini, bu yolla kurulacak yeni cumhuriyete karşı olduklarını söylüyor.

Hristofias’ın söylemeyi unuttuğu şey, sözünü ettiği dönemde Makarios’un yanında EOKA’nın siyasi kanadının lideri olan (daha sonra, 2003 yılında AKEL’in tam desteği ile Cumhurbaşkanı seçilecek olan) Papadopulos’un durduğudur. Papadopulos da Makarios ve AKEL gibi iki halkın temsil edileceği bir ortaklık devletine karşıydı.

Siyasi Eşitlik Tanımamada Birleşenler

Hâkim güçlerin temsilcilerinin Zürih ve Londra antlaşmalarına karşı çıkmalarının altında yatan esas etmen, kurulacak Kıbrıs Cumhuriyeti iki halkın bir tür siyasal eşitliğine dayanmasıydı. Bu devlet üzerinde Kıbrıs Rum hâkim sınıflarının mutlak egemenliğinin olmamasıydı. Annan Planını reddederken gözlerinden yaşlar akarak, “ben devlet aldım, toplum teslim etmem” diyen Papadopulos, o dönemde de iki halkın siyasal eşitliğine dayalı birleşik bir Kıbrıs devletinin kuruluşunu öngören çözümü kabul etmemişti.

Dolayısı ile Hristofias’ın partisinin Papadopuloslarla dostlukları ve ortak mücadele zeminleri o yıllara dayanmaktadır.

1960 Cumhuriyeti’nin kurulmasından kısa bir süre sonra, bu Cumhuriyet işlemiyor diyerek başta Makarios anayasanın değiştirilmesini gündeme getirdi. Anayasa değişikliği önerilerinin özü, Kıbrıslı Türklerin temsilini azınlık statüsüne düşürerek Rum hakim sınıflarının devlet üzerinde mutlak hâkimiyetini sağlamaktı. 21 Aralık çatışmalarını denilen barut fıçısını ateşleyen, Rum hakim sınıflarının devlet üzerinde mutlak hâkimiyet sağlama çabalarıydı.

Hristofias, ‘baştan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına karşıydık, ama daha sonra Cumhuriyetin olumlu unsurlarını dikkate alarak bağımsızlığının öne çıkarılması hedefiyle desteklemeye başladık’ diyor. AKEL’in bu desteği, Makarios’un Anayasayı değiştirme girişimiyle bağlıdır.

Hristofias, hem Makarios’un, hem de demokratik güçlerin bu dönemde hatalar yaptığından, ancak asıl hatayı EOKA ve sağcı güçlerin yaptığından söz ediyor. Makarios’un ve demokratik güçlerin hatalarını, sağcıların aşırı istemlerine, yani iç güçler etmenine bağlıyor. Ama 1974 olaylarının en önemli nedeni olarak emperyalist dış güçlerin müdahalelerini görüyor.

Yayılmacı Emeller Yalnız Türkiye’de mi Var?

Hristofias, dış güçlerin müdahaleleri derken, dış güçleri emperyalizm, NATO ve Türkiye’nin yayılmacı eğilimleri olarak sayıyor, ancak bu güçler arasında Yunanistan’dan nedense hiç söz etmiyor, Yunanistan’ın yayılmacı niyetlerine değinmiyor!

Hristofias, Makarios’un “Bağlantısız Ülkeler” diye bilinen topluluğa üye olmasını “bağımsızlıkçı çizgi” izlemek olarak yorumluyor ve AKEL’in de bu çizgiyi desteklediğini söylüyor. Bu görüş de irdelenmelidir.

Kıbrıs’taki faşist terör dönemi, 1967 sonlarında ekonominin kendi ayakları üzerinde doğrulmasıyla çözülmeye başlıyor. Faşişt terör döneminin ardından Kıbrıs’ta ekonomik patlama dönemi başlıyor. Faşist dönemden ekonomik olarak güçlenerek çıkan Kıbrıs Rum burjuvazisi bu yeni dönemde hem kendi pazarını örgütlüyor ve hem de dünya pazarına açılmaya başlıyor.

Aynı yıllarda Avrupa’da ciddi bir ekonomik kriz baş gösteriyor. Bu kriz temelinde sınıf mücadelesi keskinleşiyor. Emperyalist güçler, süper karlar ve daha fazla sermaye ihracı ile bu krizi kısa sürede aşıyor. Yunanistan ve Türkiye ise diğer orta gelişmiş ülkeler gibi paylaşılmış dünyada kendi ekonomik krizlerini aşabilecek süper karlar sağlayamadıkları için ülke içindeki sömürüyü yoğunlaştırmaya yöneliyorlar.

Bu ülke içinde ekonomi-dışı şiddetle hak ve özgürlüklerin budanmasını gerektiriyor. Bunun yanında dışarıya açılma ve yeni pazarlar elde etme ile eski nüfuz bölgelerini yeniden işgale girişme, vb, gibi yöntemler öne çıkıyor.

1970’li yıllar orta derecede gelişmiş ülkelerin kendi krizlerini engellemek için emperyalistleşme siyasetlerini öne çıkardıkları bir dönemdir Dışa yönelik emperyalistleşme siyasetleri, ülke içinde kapitalist gelişmenin önündeki engelleri zorla temizleme siyasetleriyle bağlıdır. Hemen hepsinde askeri faşist darbeler görülmüştür. Kimisinde darbeler kısa sürede işlevini tamamlayarak geriye çekilmiş, kimisinde ise yıllarca süren faşist diktatörlük dönemlerine yol açmıştır.

O dönemde Kıbrıs’taki erk mücadelesinin, Makarios’un temsil ettiği Kıbrıs sermayesi ile Yunan hakim sınıfları arasındaki kavganın altında yatan neden, Makarios’un anti-emperyalist olması değil, Kıbrıs pazarına kimin hakim olacağı kavgasıdır.

1960–1974 dönemi değerlendirmesini yapan (bu değerlendirmeye ilişkin görüşlerini yukarıda anlatmaya çalıştık) Hristofias, sonunda Yunanlı generallerin eliyle bir darbeye, ardından da uygun koşulları bekleyen Türk işgaline yol açtı ve ada bölündü diye yorumluyor. Ancak Hristofias, 1964 faşist darbe girişiminden; ortaklık devletinin zor kullanımıyla Rum Hakim sınıflarının mutlak hâkimiyetine geçirilmesinden; ‘zorunluluk doktrini’ uyarınca iktidarın yeni sahiplerinin çıkarları doğrultusunda 1960 Anayasasında değişikliklerin yapıldığından ve 1974 yılı 15 Temmuz Darbesi öncesine gelindiğinde mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti ile 1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin isim benzerliği dışında bir ilgisinin kalmadığından hiç mi hiç söz etmiyor.

Hristofias’ın 1974 Sonrası Değerlendirmesi

Hristofias, Kıbrıs sorununun özünü, 1974 faşist Yunan darbesi ve ardından Türkiye’nin askeri müdahalesinin yol açtığı sorunların oluşturduğunu söylüyor.

Türk müdahalesi ile Kıbrıs bölünmüş; adanın nerede ise yüzde 36’sı işgal edilmiş; 160 bin dolayında Kıbrıslı Rum işgal bölgesinin sınırları dışına itilmiş ve göçmen konumuna düşmüştür. İşgal güçleri Rumların bıraktığı mal ve mülkleri yağmalamış; işgal bölgesine Türkiye’den nüfus taşıyıp Kıbrıs’ın demografik yapısını bozmuş ve bu taşıma nüfusla Kıbrıs’ta kendi siyasetinin geleceğini garanti altına almıştır. Adanın işgal bölgesine yaklaşık 35 bin asker konuşlandırılmıştır. Bu yolla işgal bölgesinin fiili kontrolü Türkiye’nin eli altına alınmıştır.

Hristofias’ın “Kıbrıs sorunun özü” olarak gördüğü yukarıdaki bu durum değerlendirmesi, Kıbrıs Rum hakim sınıflarının bakış açısından yapılmıştır. Rum hâkim sınıfları açısından Kıbrıs sorununun özü, elbette ki adanın yüzde 36’lık bölümünün bir sınırla ayrılması ve bugün KKTC denilen bu bölüm üzerinde Kıbrıs Cumhuriyetinin etkin ve fiili kontrolünün olmamasıdır.

O sınıfa göre ana hedef, işgalin sona ermesi; işgalin yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması; adanın yeniden birleştirilmesi, yani 1974 öncesi statükonun yeniden kurulması, yani 1964 Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin adanın egemen gücü olarak tesisidir.

74 askeri müdahalesinin uluslararası arenada yarattığı ortamın da etkisiyle yapılan ekonomik ve siyasi desteklerin de etkisiyle kısa sürede toparlanma sağlandı ve Güney Kıbrıs ekonomisi 1980’lerde hızla ilerlemeye başladı. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından Rus sermayesi ve bazı eski sosyalist blok ülkelerinden Güney’e milyarlarca dolarlık kara para aktı. Sonra bu fonlar eski sosyalist blok ülkelere sermaye ihracı olarak geriye döndü. Bugün Güney Kıbrıs Cumhuriyetinin Rusya Cumhuriyetinde dolaylı ya da doğrudan yatırımı yaklaşık 23 milyar dolar tutarındadır. Diğer eski sosyalist blok ülkelerinde de toplam 3–5 milyar dolar civarında yatırıma sahiptir.

Bunların yanında kıyı bankacılığı (Off-shore Banking) ve benzeri mali hizmetlerden sağlanan girdilerle, 1968’lerden itibaren gelişen Kıbrıs ekonomisi, işgalin getirdiği yıkımın ardından toparlanıp 15–20 yıllık süreçte emperyalist bir güç haline gelmiştir.

Bu nedenle Rum hakim sınıfları, Kıbrıs sorununu emperyalist hegemonya anlayışı içerisinde çözmeye çalışıyor. Ne yazık ki Hristofias da bu emperyalistleşen egemen sınıfın çıkarlarının temsilcilisi olarak konuşuyor.

Hristofias, 74 askeri müdahalesinin dayatması ile iki bölgeli, iki toplumlu federasyon tezini benimsemek zorunda bırakıldıklarını söylüyor. Türkiye ise en başından beri federasyona değil, konfederasyona dayalı bir çözümü dayatmaya çalıştığını; bu tezini güçlendirmek için müttefiklerini yanına alıp uluslararası arenada tezinin kabul görmesi için uğraştığını söylüyor. Türkiye, tezini güçlendirmeye çalışırken esas olarak bir noktayı kullanıyor; bu da siyasal eşitliktir diyor. AKEL, Papadopulos ve Rum Ulusal Konseyi siyasal eşitlik konusunu BM’in kabul ettiği anlamda kabul eder ve uygulamak isterken, Türk tarafının siyasal eşitliği federal olmayan iki ayrı devlet kurulması için kullandığını söylüyor.

Siyasal Eşitliğin Karşıtı Zorla Asimilasyondur

Hristofias’a göre siyasal eşitlik nüfusa orantılı olmalıdır, yani her iki toplum devlette nüfusuna göre temsil edilmelidir. Yani Hristofias’a göre devlette eşit siyasal temsil, iki ayrı devlet demektir. Ancak Güney’in AB’ye girmesiyle, AB’nin karar organlarında 750 bin kişilik nüfusuyla, örneğin, 80 milyonluk nüfusa sahip Almanya ile eşit düzeyde siyasal temsil hakkına sahip olduğundan bahsetmiyor. Örneğin, Avrupa Birliği 26 Aralık 2004 tarihinde Kuzey Kıbrıs’a yönelik tecritlerin kaldırılması için oybirliğiyle aldığı kararı, karardan beş gün sonra AB üyesi olan Kıbrıs Rum yönetimi karşı çıktığı için yürürlüğe koymadığını unutuyor.

Nüfusa göre temsil ilkesi geçerli olsa Kıbrıs’ın AB içinde değil söz sahibi olmak, sinek kadar bile vızıltısı çıkamaz. Hristofiyas, AB içinde siyasal eşitliğe dayanan temsili savunuyor, ancak Kıbrıs’ta kurulacak bir birleşik Kıbrıs Cumhuriyetine geldiği zaman aynı ilkeden yan çiziyor.

Bu yan çizme, AB’ye girişten çok öncelere, 1960 Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bile öncesine dayanıyor. Dolayısıyla Rum Hakim Sınıflarının ve onların bağlaşığı olan Hristofias’ın “İki bölgeli, iki toplumlu, her iki toplumun siyasal eşitliğine dayalı Kıbrıs’ı yeniden birleştirme” genel söylemi, özünde Kıbrıs Türk halkını azınlık statüsünde mevcut Kıbrıs Cumhuriyetine entegre etme siyasetinden başka bir şey değildir. Söylem belki kulağa hoş geliyor, ama söylediklerinin ayrıntısına girmeye başladığında Hristofias’ın Limasol konuşmasında olduğu gibi ya da Papadopulos’un 2005 yılında BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada yansıdığı gibi başka amaç izledikleri ortaya seriliyor.

Hristofias’ın çözüm anlayışının özü, Kıbrıs Türk halkını kısmi özerklik ve kültürel haklar tanıyarak mevcut Kıbrıs Cumhuriyeti içinde asimile etmek siyasetidir. Siyasal eşitliğin olmadığı federal çözüm özünde Kıbrıs Türk halkının Rum hakim sınıflarının egemenliği altında zorla asimilasyonu demektir.

Hristofias’ın “yerleşikler” konusunda söyledikleri de ikiyüzlülüğünün bir kanıtıdır. Annan Planının “yerleşikler” yada Türkiye kökenlilerin kaçının Kıbrıs’ta kalacağına sınırlama getirdiği (rakam 43 bindi) belli idi. Bugünkü yasadışı Kıbrıs Cumhuriyetinin 1964 yılından itibaren günümüze kadar ne kadar kişiye vatandaşlık ya da Kıbrıs’ta yerleşim hakkı verdiğini açıklamadığı koşullarda bu konuda ağzını açmaması gerekiyor. Konuşulan rakamlar Güney için yaklaşık 200 bin civarındadır. Hristofias’tan bu konuda çıt bile yok.

Hristofiyas’ın Yanıtlaması Gerekenler

Hristofias’a bazı sorular sormak istiyoruz, aslında emekçi halktan yana her siyasetçinin bu soruları yanıtlaması gerek.

Hristofiyas, 1974 İşgali, iki bölgeli–iki toplumlu çözümü bize empoze etti diyor. 1974 Harekâtı yapılırken amacı, “Yıkılan Kıbrıs Cumhuriyetini yeniden tesis etmek” olarak açıklanmıştı. Burada sözü edilen ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’, 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyetiydi. Kıbrıs Rum hakim sınıfları o günlerde bile 1960 ortaklık Cumhuriyetinin yeniden kurulmasını kabul etmemişti.

Onların zamana oynayarak adanın tümü üzerinde egemenlik kurma siyaseti, 1975’lerden başlayarak 2000’li yılların kadar güçlü bir eğilim olarak süren Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı entegre etme siyasetinin en büyük destekçisi oldu. Türkiye’nin entegrasyon siyaseti gücünü, Rum hakim sınıflarının adanın tümüne sahip çıkma isteklerinden aldı.

Öyleyse adadaki nüfus yapısının bozulmasının, yıllarca Kıbrıs Türk halkının özgür iradesinin baskı altına alınmasının sorumluluğu kimdedir? Bugün dün yaptığınızı tekrar etmiyor musunuz? Kıbrıs sorununun Türkiye ile Kıbrıs Cumhuriyeti arasında bir sorun olduğunu söyleyerek Kıbrıs Türk halkını yok saymaya devam etmiyor musunuz? Kıbrıs devletinin eşit ortağı olacaklarına, Türkiye’ye entegre olsunlar siyasetinin devamı değil mi bu?

2000’li yıllarda Kuzey Kıbrıs Türk halkı hem Türkiye’nin entegrasyon siyasetine, hem de Rum hakim sınıflarının yayılmacı siyasetlerine karşı mücadelesini giderek yükseltmeye başladı. Bunu bir halk ayaklanmasına dönüştürdü ve Kuzey’de entegrasyon siyasetini paramparça etti, Güney’deki sınıf kardeşlerini bu mücadeleye katılmaya, onların da yayılmacı Rum hakim sınıflarına karşı mücadeleye davet etti.

Ne var ki bu mücadelede emekçi halkın yanında yer alması gereken AKEL, tam tersine kendi burjuvazisinin erkine yönelen bu mücadelede en büyük takoz görevini görmedi mi? Halkı sokağa davet etmediği gibi, çözüme yol açabilecek halk hareketini Papadopulosların mitinglerine yöneltmedi mi?

Sahte Devlet Söylemi, Egemen Biziz Demektir

Bir taraftan “insan hakları” diyorsunuz, ama ayni anda Kıbrıs Türk halkının ada üzerinde yaşayan iki halktan birisi olduğunu ve bu ada üzerinde en az Rum halkı kadar eşit haklara sahip olması gerektiğini kabul etmiyorsunuz. Üstlük bir de hâkimiyetçi Rum egemen sınıflarının Kıbrıs Türk halkını temsil etme ve Kıbrıs Türk halkı adına konuşma hakkına sahip olduğunuzu iddia ediyorsunuz. Adanın tümü üzerinde egemenlik hakkının Kıbrıs Rum hakim sınıflarına ait olduğunu savunuyorsunuz. “Sahte devlet, sahte başbakan, sahte cumhurbaşkanı” vb. nitelemeleriniz bu anlayışların ürünü değil mi?

İşleyebilir bir devlet için ekonominin birleştirilmesinin zorunlu olduğundan söz ediyorsunuz. Doğrudur, ekonomi uzun dönemde en önemli birleştirici öğedir. Ancak eşit gelişme düzeylerinde olmayan iki ekonomiyi hemen birleştirmenin doğuracağı sonuçları düşünmeden mi konuşuyorsunuz?

Duvarın yıkılıp Batı Almanya’nın Doğu Alman ekonomisini yutması bile ne sonuçlara yol açtı, bunu göz önüne alıyor musunuz? Ekonomisi, gelişmiş Batı ekonomisi tarafından yutulurken patlayan işsizlik Doğu Almanya aşağılanan bir ucuz emek deposuna dönüşmesine yol açtı. Ekonomik şiddete dayalı bu bütünleşme eski Doğu Almanya’da milliyetçiliğin hızla yükselmesine, yeni Nazi akımların güçlenmesine ve ülke genelinde adaletsizliklerin diz boyu yükselmesine neden oldu.

Kıbras’ta iki tarafın ekonomisinin birleştirilmesinde izlenmesi gereken yöntem güçsüz ekonomi yönünde olumlu ayrımcılık (positive discrimination) uygulaması olmalıdır ki birleşme çok daha az sancılı ve emekçiler açısından daha az acılı olsun.

Hrtistofias, Kıbrıs’a bulunacak çözümün insan haklarının korunup uygulayacağını garanti etmeli diyor. Hristofias’ın ya da Rum hakim sınıflarının anlayışına göre Kıbrıs’ta insan hakları, 1974 İşgali ile evini ve malını terk etmek zorunda bırakılan Kıbrıslı Rumların evlerine geri dönmeleri ve sahip oldukları mülklerinin iade edilmesi demektir. Onlara göre insan haklarının uygulanması taşınır–taşınmaz mülklerin, yani sermayenin sahiplerine iadesi ile mümkündür.

Ne mantık değil mi? 1974 öncesindeki insan hakları ihlallerinden hiç söz edilmiyor. Örneğin Hristofias değerlendirmelerinde, 1963–74 döneminde Kıbrıslı Türklere ait 103 köyün kimisinin zorla, kimisinin can güvenliği korkusuyla boşaltılmış olduğuna; bunların bir bölümünün yerle bir edildiğine; yaklaşık 30 bin civarında Kıbrıslı Türkün göçmen edildiğine; onların da insan haklarının ihlal edildiğine hiç değinmedi.

1960 Kıbrıs Cumhuriyetinin kurucu ortağı olan bu halkın faşist bir darbe ile siyasal haklarının gasp edilerek devletin dışına itildiği ve bu yolla Kıbrıs Türk halkının kendi sağcılarının baskıcı uygulamalarına maruz bıraktığı dönemde ki insan hakları ihlallerinden hiç söz etmiyor. Bu çifte standart niye yoldaş Hristofias?

Uygulanan Tecritleri İnkâr

Hristofias, insan haklarına değinirken Kıbrıslı Türklerin bir aldatmacasından söz ediyor. Nedir bu konu? Kıbrıslı Türklere tecrit uygulandığı yaygarasıdır! Üstelik dünyada birçok kesim bu yaygaraya aldanmaya başlamıştır, hatta AB bile bu yaygarayı dikkate almaktadır. Tecrit iddiası o kadar ileri götürülmüştür ki, nerede ise Kıbrıs Rumlarının Kıbrıslı Türkleri tahakküm altına aldıkları iddia ediliyor diyor Hristofias.

Hristofias, tecrit yaygarasının Kıbrıs sorununun özünü (yani işgali) gizlemek için Türkiye’nin uydurduğu bir siyaset olduğunu öne sürüyor. Bu siyasetle adanın bölünmüşlüğünü kalıcılaştırmak ve yasadışı devletin konumunu güçlendirmek amaçlanıyor diyor. Yani Hristofias’a göre Kıbrıslı Türklere tecrit uygulandığı iddiası asılsızdır. Bu bir yana, Hristofias başka vesilelerle yaptığı konuşmalarda, Kıbrıslı Türkler tecridi kendi kendilerine uyguluyorlar ... Kıbrıslı Türkler , Kıbrıs Cumhuriyetinin otoritesini tanıma koşulu ile doğrudan ticaret yapabilirler, ürettiklerini ihraç edebilirler diyor.

Hatta, Papadopulos yönetiminin Kıbrıslı Türklere yönelik olumlu uygulamalarından, Kıbrıslı Türklere Güney’deki sağlık hizmetlerinden, emeklilik hakkından ve çalışma hakkından yararlanma olanağı sağlandığından bahsediyor. Bu alanlarda herhangi bir ayrımcılık yapılmadığını iddia ediyor.

Hristofias’ın Rum hakim sınıflarının gereksinimlerini dikkate alarak geliştirdiği bu savunma mekanizması, Kıbrıs Türk halkına 1963 Aralığından bu yana, yani ortaklık devletinin gasp edilmesiyle birlikte siyasal, ekonomik, kültürel, sportif ve diğer açılardan uygulanan tam tecrit politikasının iç yüzünü gizlemeye yöneliktir.

Tecrit, Kıbrıs Türk halkını, Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’nin otoritesi altında bir azınlık olarak örgütleme siyasetinin bir parçasıdır. Hristofias’ın 24 Nisan 2006’da,  referandumun ikinci yıldönümünde AB’de yaptığı konuşma söylediği şu sözler bunun kanıtı değil mi?

“Kıbrıslıtürklerin tecridinin kaldırılması adına, İşgal koşulları altında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin işgal altındaki bölge üzerindeki egemenliğini reddetmesinin ve bu bölgeyi yasadışı bölücü bir oluşuma vermesinin mümkün olmadığını siz de anlamaktasınız.”[2]

1960 Cumhuriyetini faşist bir darbe ile ele geçiren Rum hâkim sınıfları, 24 Nisan referandumuna kadar geçen kırk yıllık sürede, bu durumu kabul etmeyen 1960 Cumhuriyetinin eşit ortağı Kıbrıs Türk halkının, yeni bir ortaklık devleti kurulana kadar kendi kendini yönetme mekanizmasına olan özlem, gereksinim ve eylemlerini, bilinçli olarak, Kıbrıs Türk hâkim sınıflarının özlemleri ile bütünleştirmeye ve ‘ayrılıkçılık’ damgası vurarak engellemeye çalıştı.

2004 Nisan referanduma kadar olan süreçte Kuzey Kıbrıs’taki sağcı liderlik kendilerin gerçek istemlerini gizleyerek, ayrı devlet fikrini Kıbrıs Türk halkının isteğiymiş gibi öne çıkartmak yoluyla Kıbrıs Türk halkı üzerinde uygulanan tecrit siyasetine meşruluk örtüsü sağladı. Ancak 24 Nisan Referandumu Kıbrıs Türk halkının ‘ayrılıkçı’ siyasetlerin değil, siyasal eşitliğe dayalı bir yeni ortaklığın özlemi içerisinde olduğunun en büyük kanıtıdır.

Rum hâkim sınıflarının Kuzey’in egemen sağcı güçlerini dikkate alarak sürdürdükleri ve kendi gerçek arzularını gizleyen maske 24 Nisan referandumu ile yırtılıp atıldı. Kimin birleşmeden, kimin ayrılmadan yana olduğu gün ışığına çıktı, yani ‘takke düştü, kel göründü’. Böylece Rum hâkim sınıflarının referanduma kadar olan kırk yıllık sürede Kıbrıs Türk halkına karşı uyguladıkları insanlık dışı tecridin sürdürülmesinin hiçbir gerekçesinin, mantığının kalmadığı sergilendi. Aslında kendilerinin, o çok eleştirdikleri ve ‘ayrılıkçı’ diye suçladıkları Kuzey’in sağcı güçlerinden daha fanatik bölücüler oldukları da kanıtlandı.

Referandumun ardından, BM Genel Sekreterinin hazırladığı ve Kıbrıslı Türklere karşı uygulanan tecridin devam ettirmenin hiç bir mantıki dayanağının kalmadığını ifade eden rapor da bunu itiraf ediyor. AB’nin 26 Nisan 2004’da Kıbrıslı Türkler üzerindeki tecritlerin kaldırılması kararı da bu nedenle alındı.

Halkın İradesi: Tecritlere Derhal Son Verin!

Kıbrıs Türk halkının referandumda dile getirdiği iradeyi doğru okumak gerekiyor. Referandumda ‘Hayır’ kampanyası yürütenler, iki halkın siyasi eşitliği temelinde kurulacak olan birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ne de hayır dediler.

Günümüzde siyasal eşitliğe dayalı bir çözüme giden en kısa yol Kıbrıs Türk halkının üzerindeki tecritlerin kaldırılması için mücadeleden geçiyor. Bu nedenle, Kıbrıs Türk halkı ve Kuzey Kıbrıs üzerinde uygulanan tüm tecritler derhal ve kayıtsız şartsız sona erdirilmelidir. Uluslararası topluluk, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin, “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında, Kıbrıs Türk halkını temsil etme hak ve yetkisine sahip olmadığını kabul etmelidir. Kıbrıs Türk halkının seçilmiş temsilcileri ile doğrudan ilişki başlatmalıdır.

Aşağıdaki konulardaki tecritler bir an önce kaldırılmalıdır:

·        Kuzey Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında doğrudan uçuşlar yapılması;

·        Kuzey Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında doğrudan posta ve telekomünikasyon bağlantıları kurulması;

·        Kuzey Kıbrıs ile diğer ülkeler arasında engelsiz ticaret yapılması;

·        Kuzey Kıbrıs’a doğrudan maddi yardım ve yatırım yapılması;

·        Kuzey Kıbrıs limanlarının tüm dünya gemilerine açılması;

·        Kıbrıs Türk halkının kurum ve temsilcilerinin, uluslararası siyasi, sosyal, kültürel ve sportif etkinliklere, organizasyonlara katılması ve bu kurullarda temsil edilmesi;

·        Kuzey Kıbrıs’ın uluslararası etkinliklere ev sahipliği yapabilmesini engelleyen tecritler bir an önce koşulsuz kaldırılmalıdır..

Yoldaş Hristofias, Kıbrıs Türk halkının Kıbrıs Rum hakim sınıflarının maruz bıraktığı bu insanlık dışı tecrit siyaseti konusunda, “Kıbrıslı Türkler kendi kendilerine tecrit politikası uyguluyor” gibi bir söylemin ne kadar boş söz olduğunu herhalde anlıyorsundur.

İki halkın siyasal eşitliliği temelinde Kıbrıs’ın birleştirilmesi istemini ve iradesini ortaya koymuş bu halkı hangi yüzle hala ayrılıkçı olarak suçlayabiliyorsun?

Hristofias seni ya göründüğün gibi olmaya ya da olduğun gibi görünmeye davet ediyoruz.

İtle Yatan Bitle Kalkar

Hristofias şöyle diyor:

“Türkiye’nin Avrupa Birliği süreciyle ve Kıbrıs karşısındaki tutumu ile de ilgili bazı gelişmelerin yaşanacağı barizdir. AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın düşünceleri de dahil olmak üzere gelişmeler üzerine tartışmak için, izlenecek yol hakkında birlikte sorumluluk üstlenmek için, bu kritik anda Ulusal Konsey’in bugünkü toplantısında bütün siyasal güçlerin bulunması beklenirdi. Bu olacağına, maalesef Demokratik Seferberlik Partisi DISI liderliği dışarıda kalıp, garantili bir konumdan eleştiri yapıyor.”

AKEL, Ulusal Konsey’in toplanıp ortak bir tutum belirlemesi gerektiğinden söz ediyor ve DİSİ’yi bu toplantıya katılmadığı için eleştiriyor.

Rum Ulusal Konseyi, Kıbrıs Rum hakim sınıflarının siyasal cephe organıdır. Kıbrıs sorununun 1974 İşgali ile başladığını; işgalin sonuçlarıyla birlikte sona erdirilip işgal öncesi, yani 1963 Aralık sonrası döneme dönülmesini siyasetini asgari müşterek olarak kabul etmiş olan sağdan “sol”a tüm Rum siyasi partilerinin platformudur. Kıbrıs’ta bu günlere gelinmesinin, adadaki bölünmüşlüğün en büyük günahı Kıbrıs Rum Ulusal Konseyi’nin ve bu konseyin üyelerinin sırtındadır. AKEL bu sorumluluktan kaçamaz.

AKEL, eli kanlı faşistlerle, gözünü kan bürümüş kiliseyle, egemen sınıfın diğer temsilcileriyle “ulusal çıkarlar” temelinde böyle içli dışlı olduğu için bu işçi-emekçi düşmanı cephenin (hem Türk, hem Rum işçisinin, emekçisinin düşmanı) bir parçası olup çıkmıştır. Bu yolla, Kıbrıs’ta özgür bir gelecek için, emeğin erk üzerindeki egemenliğinin sağlanması için ittifak yapması gereken ana güç olan Kıbrıs Türk işçilerini ve emekçi halkını, “kendi kendilerine tecrit uygulamak” ile suçlayacak kadar ahmak ve ikiyüzlü hale gelmiştir.

Gerçeğe Davet

İyi ki Hristofias Limasol konuşmasını yaptı ve temsil ettiği partinin Kıbrıs sorununun özüne ilişkin siyasetinin iç yüzünü sergiledi. Kendisinin ve partisinin ulusalcı bir çizgide durduğu bir kez daha açıkça görüldü.

Hristofias’ın ve AKEL’in Kıbrıs sorununun özünü oluşturan temel konulardaki görüşleri, siyasi mücadele programı ve hedefleri böyle iken, kimi solcu görünen, ama özünde teslimiyetçi çizginin temsilcisi olan çevreler, “AKEL; ille de AKEL; AKEL olmadan çözüm olmaz” diye koro halinde bağırmaya devam ediyorlar. Onlar bu siyasetleriyle ne demek istediklerini namuslu bir şekilde –eğer varsa ya da kaldıysa– gerekçeleri ile açıklamak zorundadır.

Bu örgütü “işçi sınıfının öncüsü” olarak idealize eden ve bu nedenle pek çok devrimciyi yanlış ve burjuva kuyrukçusu bir ideolojiye mahkûm eden yanılsamaları bir an önce yıkmak gerek. Her solcuyu gerçeklere gözlerini kapatmamaya ve hayatın nesnelliği yönünde, işçiden ve emekçiden yana tutum almaya davet ediyoruz.

HE 20/11/06

 


KKTC, "Fiilen kapilar kapatilmis olacak"

LEFKOSA(A.A)

KKTC Cumhurbaskani Mehmet Ali Talat, Kibris Rum yönetiminin KKTC'de kalan eski Rum mallarini kullanan yabancilarin yani sira Kibrisli Türklere de 7 yil hapis cezasi verilmesini öngören yasa çikarmasinin ”atesten bir gömlek” oldugunu belirterek, yasanin uygulanmaya konmasinin, fiilen kapilarin kapanmasi demek oldugunu söyledi.


Cumhurbaskani Talat, Bayrak Televizyonu'nda (BRT) bu aksam yayimlanan Akis programinda yaptigi açiklamada, Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos'un yasayla iki toplum arasindaki gerginligi artirmayi hedefledigini ifade ederek, “çok riskli bir oyun oynuyorlar” dedi.

Rumlarin bu tavirlarini devam ettirmeleri halinde ayriligin pekisecegini kaydeden Talat, Kibris sorununun çözümünün imkansiz bir hale gelmesinin söz konusu oldugunu vurguladi.

Rum yönetiminin konuya gözü dönmüs bir biçimde yaklastigina isaret eden Talat, dikkatli olunmasi gerektigini söyledi. Yasada yer alan, Rum mallarini kullanan Kibrisli Türklerin de yargilanacagi seklindeki ifadenin, Kibrisli Türklerin Güney Kibris'a geçisini engelleyecegini ifade eden Talat, bunun ”Fiilen kapilarin kapatilmasi” demek oldugunu söyledi.
Cumhurbaskani Talat, Kuzey Kibris'taki Rum mallariyla iliskisi olmayan Kibrisli Türk bulunmadigina isaret ederek, bugüne kadar son derece barisçi bir tutum sergileyen Kibris Türk halkinin bu gelisme karsisinda nasil bir tutum içine girecegini düsünemedigini kaydetti.

Yapilanin mantik disi oldugunu anlatmaktan baska yapacak bir sey bulunmadigini dile getiren Talat, Birlesmis Milletler (BM) ve Avrupa Birligi (AB) düzeyinde gereken girisimleri yapacaklarini açikladi.
Rum halki arasinda “çözüm için ne yapiliyor” seklinde bir sorgulamanin basladigina dikkat çeken Talat, Rum yönetimi lideri Papadopulos'un yasayla iki toplum arasindaki gerginligi artirmayi hedefledigini vurguladi.

-“YENI NIFAK TOHUMU EKILECEK”-


Söz konusu yasayla iki toplum arasindaki gerginligin iyice artacagini belirten Talat, Kibrisli Türklerin Güney Kibris'a geçisinin engellenmesiyle iki toplumun arasina yeni bir nifak tohumu ekilmis olacagini söyledi.
Iki halkin birbirinden ayrilmasinin çözüme olan arzuyu azaltacagini kaydeden Talat, Kibris sorununun çözümünün imkansiz bir hale gelmesinin de söz konusu oldugunu söyledi.

Yasanin, BM Genel Sekreteri'nin Siyasi Islerden Sorumlu Yardimcisi Ibrahim Gambari'nin mektubu, Türkiye'ye limanlarini açma dayatmasi ve dogrudan ticaret konularinin gündemde oldugu bir dönemde ortaya çikmasinin da ilginç bir nokta olduguna isaret eden Talat, “Tüm bunlar bir paket haline getirilirken, Güney Kibris'ta pismis asa su katarcasina girisim yapiliyor. Bunun maksadi iyi degil” dedi.
Cumhurbaskani Talat, Rum tarafinin iyi niyetli olmadiginin tartisma götürmedigini belirterek, tek yolun izolasyonlarin kalkmasi oldugunu, Papadopulos'un politikalarinin ancak böylece iflas edecegini söyledi.

-TÜRKIYE-AB-

Cumhurbaskani Talat, bir soru üzerine, Türkiye'ye limanlarini Güney Kibris'a açma dayatmasi yapilmasinin büyük bir haksizilik oldugunu ifade ederek, Türkiye'nin üzerine düseni yaptigini kaydetti. Talat, Türkiye'den, anormal bir yapiya dönüsen “Kibris Cumhuriyeti” ile iliskilerini normallestirmesini istemenin normal olmadigini da dile getirdi.

Talat, KKTC'nin 23. kurulus yil dönümü olan 15 kasimda düzenlenen törende, bir subayin “program disi” konusma yapmasiyla ilgili olarak Basbakanligin sorusturma açtigini belirtti. Programda olsa bile öyle bir konusmayi dogru bulmadigini kaydeden Talat, 15 kasimin cumhuriyetin kurulus yil dönümü oldugunu o gün de söz hakkinin cumhurbaskaninda oldugunu söyledi.

Talat, KKTC'nin Cumhurbaskaninin Mehmet Ali Talat oldugunun altini çizerek, kimsenin olayi baska yönlere çekmemesi gerektigini belirtti.

HURRIYET 22/11/06

 

Lord Maginnis' address to the House of Lords

 

 Monday, on 20 Nov, 2006

   
Lord Maginnis of Drumglass (Crossbench)

My Lords, I am grateful for the opportunity to speak about the Turkish
Republic of Northern Cyprus in this debate.I last addressed this House
on the Cyprus issue in July 2005. Since then, our Government have done
virtually nothing other than rehearse their good
intentions-meaninglessly and without achievement. While one cannot force
an agreement if either of the two traditions in Cyprus is unwilling,
there are things that the United Kingdom Government could and should do.
They can take action on matters within their own competence and
influence the policy of other nations within the European Union and the
United Nations.

In April 2004, the Annan plan for a Cyprus settlement was endorsed by
virtually the whole world as a fair and reasonable compromise. Despite
the fact that it contained considerable risks for them, the Turkish
Cypriots accepted it. The Greek Cypriots rejected it. They were entitled
to reject it but-and this is the crucial point-having rejected it, they
should no longer expect the world to assist them to keep the Turkish
Cypriots in isolation.

I shall address some of the practical effects of this isolation. It
denies Turkish Cypriots the right of representation in almost every
international forum. It prevents or restricts the use of ports and
airports in Northern Cyprus. It precludes Turkish Cypriots having access
to financial markets, curtails trade and tourism, and hampers all
cultural and sporting relations between the TRNC and other countries.

Turkish Cypriots have done nothing to deserve this treatment, nor has it
ever been authorised by a sanctions resolution under Chapter 7 of the
United Nations Charter. Neither did this situation emanate simply from
the 2004 Annan plan referendum. Turkish Cypriots have been under
isolation from as long ago as 1963, when the Greek Cypriots massacred
hundreds of their men, women and children and drove them into defensive
enclaves. The Turkish defence of these people in 1974 was necessary and
justifiable. In his memoirs, Sir Alec Douglas-Home wrote:

"I was early convinced that if [the Greek Cypriot leader] could not
bring himself to treat the Turkish Cypriots as human beings, he was
inviting the invasion and partition of the island".

Perhaps I may remind your Lordships what world leaders have said about
the isolation of the Turkish Cypriots after they accepted the Annan
plan. On26 April 2004, the European Council said in a statement:

"The Turkish Cypriot community have expressed their clear desire for a
future within the European Union. The Council is determined to put an
end to the isolation of the Turkish Cypriot community and to facilitate
the reunification of Cyprus by encouraging the economic development of
the Turkish Cypriot community".

A foreign affairs committee report in another place, dated 1 February
2005, said that,

"undertakings given to Turkish Cypriots by the international community
must be honoured. We recommend that the Government do more to turn its
words into action".

One particularly urgent matter is the denial of direct flights to
Turkish Cypriot airports. This means that all flights to Ercan have to
stop over at a Turkish airport, adding considerably to time, cost and
inconvenience, and putting Northern Cyprus at a major competitive
disadvantage. On 18 May 2004, Prime Minister Blair had this to say:

"I think it is important...that we end the isolation of northern
Cyprus... that means lifting the embargoes in respect of trade, in
respect of air travel".

Again, the Foreign Office Minister told this House that,

"the British Government fully support the agreed EU policy of ending the
isolation of Turkish Cypriots. Direct flights to Northern Cyprus could
play a useful role in bringing that about".-[Official Report, 8/7/04;
col. 916.]

Yet, when I asked the Foreign Office Minister on1 February 2005 when
direct flights were going to commence, I was told that the Government
were considering the legal issues. I accept that the legal issues may be
complex, but even the slowest lawyers would have come to a conclusion by
now.

The Government have not produced any legal argument as to why direct
flights should not be permitted. I therefore conclude that none exists,
a conclusion I have had confirmed by two eminent British legal counsel.
I understand it is a matter within the United Kingdom Government's own
competence, not a matter for the EU. Therefore, direct flights could
commence without further delay. Thereafter, I would also expect our
Government to encourage other Governments, within and outside the EU, to
follow suit. Turkish Cypriots earned the right to be relieved of their
isolation when they voted for the Annan plan. As the United Nations
Secretary-General said at the time:

"The Turkish Cypriot vote has undone any rationale for pressuring and
isolating them".

If time had permitted, I would have sought to address the property
issue, which is one of the most contentious. Suffice that I should draw
attention to the Orams case, where the English judge intimated that
property issues in Cyprus are international issues which cannot be
settled in the courts. I trust that his judgment will be upheld on
appeal. The Turkish Cypriot government have now, unilaterally,
established a claims commission, and Greek Cypriots, despite official
disapproval and hindrance by the Greek Cypriot Government, are already
applying for reinstatement or compensation. When considering the
property issue, however, we must never forget that there is a quid pro
quo-those thousands of Turkish Cypriots who lost properties in the south
that are now occupied by Greek Cypriots.

In conclusion, I challenge the Government to say whether this farce has
not gone on long enough. Are a quarter of a million Turkish Cypriots,
living at peace with their neighbours, not as important in human rights
terms as Iraqis, Afghans or ourselves? Let us have an end of hypocrisy
and mere lip service and ensure that Turkish Cypriots at long last
achieve their rightful place in a democratic Europe.

Lord Gilbert (Labour)

Lastly, I shall say a word about Turkey. The attitude of the
international community generally towards Turkey has been disgraceful.
The Turks are making enormous efforts to meet the quite proper
requirements of the EU on how they handle their social arrangements in
Turkey, but it is inexcusable how the international community has
discriminated against the Turkish Republic of North Cyprus compared with
the way in which it handles the Greek republic of south Cyprus.

Lord Ahmed (Labour)

I also emphasise my delight at the Government's support for the start of
Turkey's EU membership negotiations. I hope that the Government carry on
their determination that talks should continue. It will contribute
substantially to the democratic, economic and social improvement of
Turkey; however, enthusiasm for joining is fast fading away due to the
prejudice of old Europe, as we have seen.

You can find more at the following website:

http://www.theyworkforyou.com/lords/?id=2006-11-20a.112.2&s=Cyprus#g203.

 

Koçaryan Rum kesimine gidiyor

Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan, 4 günlük bir ziyaret için Kıbrıs Rum kesimine gidiyor. Koçaryan’ın ziyareti sırasında Ermeni soykırımı anıtının temel atma törenine de katılması bekleniyor.

 

NTV

Güncelleme: 12:51 TSİ 22 Kasım 2006 Çarşamba

LEFKOŞA - Güney Kıbrıs’taki temaslarına yarın başlayacak olan Koçaryan, başkanlık sarayında düzenlenecek karşılama töreninin ardından Rum lider Tasos Papadopulos’la biraraya gelecek. Koçaryan, Güney Kıbrıs’taki Ermeni toplumunun temsilcileriyle görüşecek. Koçaryan’ın ziyareti sırasında Larnaka’da Ermeni soykırımı anıtının temel atma törenine katılması da bekleniyor. Rum meclisi 1982 yılında Ermeni soykırımı iddialarını tanıyan bir karar almıştı.

Talat: Ada’da tam bölünme olur

Kıbrıs Rum kesiminin, Kuzey Kıbrıs’taki Rum mallarını kullanan ya da alıp satanlara 7 yıl hapis cezası öngören yasayı yürürlüğe sokması tepki çekti. KKTC Cumhurbaşkanı Talat, yasanın Ada’da tam bölünmeye yol açacağını söyledi.

 

NTV

Güncelleme: 13:54 TSİ 22 Kasım 2006 Çarşamba

LEFKOŞA - Mehmet Ali Talat, bu yasa nedeniyle Kıbrıslı Türklerin Güney Kıbrıs’a hiç geçemeyeceklerine dikkat çekti ve “O kadar gözü dönmüş bir şekilde yaklaşıyorlar ki şu sırada. Dikkat etmek lazım çünkü Kıbrıs Rum malını kullanan Kıbrıslı Türkleri de biz sorgulayacağız veya yargılayacağız iddiasını ortaya koyuyorlar. O zaman Güney Kıbrıs’a Kıbrıslı Türkler hiç geçemeyecek demektir. Yani fiilen kapıların kapatılması gerçekleşecek” yorumunu yaptı.

Başbakan Ferdi Sabit Soyer de tutuklanması gerekenlerin KKTC’deki eski Rum mallarını kullananlar değil, BM çözüm planına Rum halkının ‘Hayır’ demesini sağlayan Kıbrıs Rum yönetimi olduğunu söyledi.

Soyer yasayı, Rum tarafının Kıbrıs’ın bölünmüş kalması için art niyetli tutumunun bir göstergesi olarak niteledi. Başbakan Soyer, “Halkımız hiçbir endişeye kapılmasın. Bu KKTC ekonomisine ve varlığına karşı Rum yönetiminin sürdürdüğü sistemli kampanyanın bir parçasıdır” dedi.

 

Rumlar Türk öğrencilere saldırdı

Kıbrıs Rum Kesimi’ndeki İngiliz okulunda okuyan Kıbrıslı Türk öğrenciler, bir grup Rum’un saldırısına uğradı. Olayda bazı öğrenciler hafif yaralandı.

 

NTV-MSNBC

Güncelleme: 17:45 TSİ 22 Kasım 2006 Çarşamba

 

LEFKOŞA - Edinilen bilgilere göre, öğle saatlerinde öğrencilerin teneffüste bulunduğu sırada ellerinde sopalar ve bıçaklarla okulu basan Rumlar, Türk öğrencilere saldırdı. Yüzleri maskeli 20 kişilik grup, bazı Türk öğrencileri dövdü. Önce öğrencilerin müdahale ettiği saldırganlar, polis de olay yerine gelince kaçtı.

Rum lider Papadopulos, saldırganların suç işlediğini söyledi. Saldırının ardından 68 Kıbrıslı Türk öğrenci, polis nezaretinde Ledra Palace sınır kapısına getirilerek velilerine teslim edildi.

Rum polisi soruşturma başlattırken, NTV’ye bilgi veren öğrenci yakınları, Rum Simerini gazetesinin 2 gündür “Bir Türk öğrenci, Rum öğrencinin boynundaki haça tükürdü” şeklinde asılsız haberler yaydığını, saldırının bu yayınlardan kaynaklandığını belirtti.

Okul basan Rumlar, Türklere saldırdı


22 Kasım, 2006 17:43:00 (TSİ) CNN TURK

 

Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nu basan maskeli Rumlar, Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırdı. Olayda yaralananlar olurken, Rum polisi saldırıyla ilgili soruşturma başlattı.

Rum radyosunun haberine göre, öğleden sonra gerçekleşen olayda yüzü maskeli kişiler bazı Kıbrıslı Türk öğrencileri darp etti.
 
Radyo, saldırıların boyutunun büyümesinin Rum öğrencilerinin müdahaleleri sonucu önlendiğini duyurdu. Olayda hafif yaralananlar oldu.
 
Rum radyosu, olayın nedeninin, okul müdürü tarafından yayımlanan, Türk ve Rum öğrencileri birbirlerini tahrik edebilecek semboller takmamaya çağıran genelgesi olduğunu belirtti.
 
Bu arada Rumlar, olayın çıkış nedenini geçen günlerde Kıbrıslı bir Rum öğrencinin Kıbrıslı Türk öğrenciler tarafından tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.
 
Kıbrıslı Rum öğrencinin dövülmesinden sonra, okul yönetiminin, öğrencilerin dinini ya da milliyetini belirleyecek semboller taşımaması yönünde genelge yayımladığı belirtildi.
 
Papadopulos'dan kınama
 
Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos da, İngiliz Okulu'nda Rum öğrencilerin Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarının ardından bir kınama mesajı yayımladı.
 
Rum yönetimi başkanlığından yapılan açıklamada, Papadopulos'un, 'beyinsiz haydutların Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarını en ağır şekilde kınadığı' belirtildi.
 
Açıklamada, ''Sorumsuz yaramazların bu suç faaliyeti ülkemizi teşhir ediyor ve ülkemizin iki toplum arasında dostluk ve güven ortamı yaratma çabalarını erozyona uğratıyor'' denildi ve 'dini kriterlerin hiçbir zaman iki toplum arasında kapışma nedeni olmadığı' kaydedildi.
 
Açıklamada, Papadopulos'un olayı haber alır almaz Rum Polis Genel Müdürlüğü'yle irtibata geçtiği ve suçluların bulunup, tutuklanarak yargı önüne çıkartılması için bu kabul edilemez hareketin derhal soruşturulmasını emrettiği belirtildi.
 
KKTC Başbakanı'ndan Rumlara çağrı
 
KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer de, Güney Kıbrıs'taki yönetimin, Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nda Türk öğrencilere saldıranları saptayarak, adalete teslim etmesini istedi ve ''Güney Kıbrıs'taki yönetim, eğer bu saldırganları kovuşturmaz ve gereken tedbiri almazsa yalnız ırkçılığı teşvik eden değil, gözeten ve koruyan bir yönetim olduğunu da kanıtlamış olacaktır'' dedi.
 
Soyer, Güney Kıbrıs'ın bunu yapmadığı takdirde, devlet müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş olacağını ifade ederek, halka provokasyonlara kapılmaması çağrısında bulundu.

 

"Limanlarla ilgili şantaj yok"


22 Kasım, 2006 09:16:00 (TSİ) CNN TURK

AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, Türk limanlarının Kıbrıslı Rumlara açılmasıyla ilgili talebin, Türk hükümeti yetkililerinin söylediği gibi 'şantaj' değil, iki taraf için de 'kazanım' olduğunu söyledi.

Avrupa Parlamentosu Dış İlişkiler Komisyonu'nda bir konuşma yapan Olli Rehn, Türkiye'nin Ek Protokolü onaylamaması halinde, 11 Aralık'ta toplanacak olan AB Konseyi'ne bir 'tavsiye'de bulunacaklarını belirtti.
 
Olli Rehn, AB içinde bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Türkiye'de reformların durmadığını, yavaşladığını belirterek, "Türkiye ile bir krizden kaçınmalıyız. Müzakerelerin sürmesi hepimizin çıkarınadır" dedi.
 
AB Komisyonu temsilcisi, 14-15 Aralık'ta yapılacak olan AB Zirvesi'nin bir 'Türkiye zirvesi' haline dönüşmemesi gerektiğini, Türkiye ile ilgili kararın,  11 Aralık'ta AB Dışişleri Bakanları toplantısında alınacağını kaydetti.
 
Bu tarihe kadar herhangi bir gelişme olmazsa, AB Komisyonu'nun bir tavsiyede bulunacağını belirten Olli Rehn, bu tavsiyenin 'müzakerelerde bazı başlıkların açılmaması' şeklinde olabileceğini ima etti.
 
Olli Rehn, bu tavsiyeyi 'kısmi askıya alma' olarak açıkladı.
 
Kıbrıs trafiği hızlandı
 
Avrupa Birliği, Türkiye'nin Ankara Protokolü'nü uygulamasını, yani Güney Kıbrıs'a havaalanlarını ve limanlarını açmasını istiyor.
 
İlerleme Raporu'nda yer alan bu istek için Finlandiya Başbakanı Matti Vanhanen süre de verdi, Türkiye'den 6 Aralık'a kadar adım atmasını istedi.
 
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise açıklamayı, "Bu işler tarih verme, şantajla olmaz öyle bir şey yok" sözleriyle değerlendirdi, orta yol bulunması halinde Türkiye'nin de memnuniyetle kabul edeceğini söyledi.
 
Abdullah Gül de, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da yaptıkları açıklamalarda Kıbrıs'la ilgili trafiğin hızlanacağı mesajını verirken, Türkiye'nin politikasında değişiklik olmayacağının da altını çiziyor.
 
Başbakan Erdoğan, ilgili bürokratların Helsinki'ye gittiklerini açıkladı. Dışişleri Bakanlığı'nın yeni Müsteşarı Ertuğrul Apakan başkanlığında bir heyet perşembe gününe kadar Helsinki'de kalacak, Kıbrıs'la ilgili Fin planı müzakere edilecek.
 
Pazar günü ise Dışişleri Bakanı Gül, Euromed zirvesine katılmak üzere Finlandiya'nın Tampere kentine gidecek. Eğer Kıbrıs konusunda bir gelişme sağlanabilirse Gül'ün rotasını Helsinki'ye çevirme ihtimali de var.
 
Yetkililer, Finlandiya'nın Maraş konusunun kapsamlı çözümün bir unsuru olduğunu anladığını belirtiyor. Ancak Rum kesiminin konuya yaklaşımı henüz net değil. Pazar gününe kadar yapılacak görüşmelerde Rum kesiminin de tavrı netleşecek.
 
AB'nin verdiği sözleri yerine getirmesi gerektiğini belirten Erdoğan, "Kabullenemeyeceğiz şeyler önümüze geldiğinde farklı adım atmayız" diye konuştu.
 
Türkiye'ye 6 Aralık'a kadar süre veren Finlandiya'nın önerileri Helsinki'de önce bürokratlar tarafından, pazar günü de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün katılacağı görüşmelerde ele alınacak.

 

Erdoğan: "AB'nin dilini anlamıyoruz"


22 Kasım, 2006 15:54:00 (TSİ) CNN TURK

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, AB'nin, Kıbrıs Rum kesimine limanlarını açması için Türkiye'ye 6 Aralık'a kadar zaman vermesini eleştirdi ve ''Türkiye'yi köşeye sıkıştırma politikaları anladığımız dil değil'' dedi.

MÜSİAD'ın düzenlediği kongrenin ardından gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan, ''Böyle tarih koymak suretiyle, Türkiye'yi köşeye sıkıştırma politikaları, öyle bizim anladığımız dil değildir. Biz o dilden pek anlamayız. Biz yapacaklarımızı yaptık, bundan sonra yapması gerekenler görevlerini yapsın'' dedi.
 
Erdoğan, bir gazetecinin, ''6 Aralık süreci daralıyor. Rumlar'a limanların açılması konusundaki süreç hayli daraldı. Bu süreçte daha etkin bir B planınız var mı?'' sorusuna, Türkiye'nin planlarının uygulayıcılarının şu an Helsinki'de olduğunu ve görüşmelerin devam ettiği yanıtını verdi.
 
Soykırım tasarısı çabaları:
Erdoğan, ABD'deki Fransa'daki 'Ermeni soykırımı' tasarısına benzer girişimle ilgili bir soruya da, ''Bizim bu noktada tavrımız iktidarıyla muhalefetiyle şu ana kadar neyse, bundan sonra da aynı tavrımızı sürdüreceğiz. Yani Amerikan Kongresi'nde verilecek kararı, biz psikolojik olarak ne kadar etkileyebilirsek, azami ölçüde bunu etkilemenin gayreti içinde olacağız" dedi.
 
Verilmiş sözler olduğunu söyleyen Erdoğan, "bundan sonraki süreçte, bu verilen sözleri nasıl uygulamaya koyarlar bilemem ama biz de buna yönelik çalışmalarımızı yapacağız. Tabi bunun, şu an verilecek kararın duygusallıktan uzak olması gerekir" ifadesini kullandı.
 
ABD ile Türkiye'nin stratejik ortaklığının çok iyi değerlendirilmesi, ardından böyle bir kararın alınması gerektiğini kaydeden Başbakan, aradaki bağın 'sıradan, kenara atılacak bir bağ' olmadığını vurguladı.
 
Lübnan'a asker gönderilmesi:
Başbakan Erdoğan, Arap dünyasını da Lübnan'a asker göndermedikleri için eleştirdi. Erdoğan, pek çok Arap ülkesinin Birleşmiş Milletler üyesi olmakla birlikte, Lübnan'a asker göndermek için çabalamadığını söyledi ve "Arap ligi daha duyarlı olmak durumundaydı" dedi.

 

Okul basan Rumlar Türk öğrencileri dövdü

LEFKOŞA (A.A)

Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulunu basan maskeli Rumlar, Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırdı.

Rum radyosunun haberine göre, yüzü maskeli kişiler, öğle saatlerinde Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nu baskın yapıp, Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırdı. Saldırıların büyümesini, Rum öğrencilerin müdahalesinin önlediği belirtilen haberde, saldırı sonucu hafif yaralanmalar meydana geldiği duyuruldu.

Radyo, maskeli kişilerin okula girip Kıbrıslı Türk öğrencileri darp etmelerinin nedeninin, okul müdürü tarafından yayımlanan, Türk ve Rum öğrencileri birbirlerini tahrik edebilecek semboller takmamaya çağıran genelgesi olduğunu kaydetti.

Bu arada Rumlar, olayın çıkış nedenini, geçen günlerde Kıbrıslı bir Rum öğrencinin Kıbrıslı Türk öğrenciler tarafından tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.

Kıbrıslı Rum öğrencinin dövülmesinden sonra, okul yönetiminin, öğrencilerin dinini ya da milliyetini belirleyecek semboller taşımaması yönünde genelge yayımladığı belirtildi.

PAPADOPULOS'DAN KINAMA

Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, İngiliz Okulunda Rum öğrencilerin Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmaları üzerine kınama mesajı yayımladı.

Rum yönetimi başkanlığından yapılan açıklamada, Papadopulos'un, “beyinsiz haydutların Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarını en ağır şekilde kınadığı” belirtildi.

Açıklamada, “Sorumsuz yaramazların bu suç faaliyeti ülkemizi teşhir ediyor ve ülkemizin iki toplum arasında dostluk ve güven ortamı yaratma çabalarını erozyona uğratıyor” denildi ve “dini kriterlerin hiçbir zaman iki toplum arasında kapışma nedeni olmadığı” kaydedildi.

Açıklamada, Rum yönetimi liderinin, olayı haber alır almaz Rum Polis Genel Müdürlüğü'ne suçluların bulunması talimatı verdiği ve polisinde soruşturma başlattığı bildirildi.

HURRIYET  22/11/06

 

Okul basan Rumlar, Türklere saldırdı


      CNN TÜRK

Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulu'nu basan maskeli Rumlar, Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırdı. Olayda yaralananlar olurken, Rum polisi saldırıyla ilgili soruşturma başlattı.
      Rum radyosunun haberine göre, öğleden sonra gerçekleşen olayda yüzü maskeli kişiler bazı Kıbrıslı Türk öğrencileri darp etti.
      Radyo, saldırıların boyutunun büyümesinin Rum öğrencilerinin müdahaleleri sonucu önlendiğini duyurdu. Olayda hafif yaralananlar oldu.
      Rum radyosu, olayın nedeninin, okul müdürü tarafından yayımlanan, Türk ve Rum öğrencileri birbirlerini tahrik edebilecek semboller takmamaya çağıran genelgesi olduğunu belirtti.
      Bu arada Rumlar, olayın çıkış nedenini geçen günlerde Kıbrıslı bir Rum öğrencinin Kıbrıslı Türk öğrenciler tarafından tuvaletlerde dövülmesi olarak gösteriyor.
      Kıbrıslı Rum öğrencinin dövülmesinden sonra, okul yönetiminin, öğrencilerin dinini ya da milliyetini belirleyecek semboller taşımaması yönünde genelge yayımladığı belirtildi.
     
      Papadopulos'dan kınama

      Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos da, İngiliz Okulu'nda Rum öğrencilerin Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarının ardından bir kınama mesajı yayımladı.
      Rum yönetimi başkanlığından yapılan açıklamada, Papadopulos'un, 'beyinsiz haydutların Kıbrıslı Türk öğrencilere saldırmalarını en ağır şekilde kınadığı' belirtildi.
      Açıklamada, ''Sorumsuz yaramazların bu suç faaliyeti ülkemizi teşhir ediyor ve ülkemizin iki toplum arasında dostluk ve güven ortamı yaratma çabalarını erozyona uğratıyor'' denildi ve 'dini kriterlerin hiçbir zaman iki toplum arasında kapışma nedeni olmadığı' kaydedildi.
      Açıklamada, Papadopulos'un olayı haber alır almaz Rum Polis Genel Müdürlüğü'yle irtibata geçtiği ve suçluların bulunup, tutuklanarak yargı önüne çıkartılması için bu kabul edilemez hareketin derhal soruşturulmasını emrettiği belirtildi.
     
      RUM POLİSİ AÇIKLAMA YAPTI

      Kıbrıs Rum polisi, Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulunda Kıbrıslı Türk öğrencilerin darp edilmesiyle ilgili açıklama yaptı.
      Rum kaynakların verdiği habere göre, polis açıklamasında, başka okuldan bir grup Rum öğrenci, yüzlerinin bir bölümü kapalı şekilde ve ellerinde sopalarla İngiliz Okuluna girerek, okulda eğitim gören yaklaşık 5 Kıbrıslı Türk öğrenciye saldırarak yaraladı.
      Başka okullardan öğrenciler oldukları anlaşılan 15-20 kişinin saat 11.30 sıralarında İngiliz Okuluna girdiği belirtilen açıklamada, saldırgan öğrencilerden ikisinin elinde sopa, başlarında şapka bulunduğu, yüzlerini de atkıyla kapattıkları kaydedildi.
      Bu kişilerin, okulun, KKTC'den giden yaklaşık 5 Kıbrıslı Türk öğrenciye saldırdığı ve Kıbrıslı Rum öğrencilerin müdahale etmesi üzerine kaçtığı açıklandı. Olay sırasında Kıbrıslı Türk öğrencilerden birinin yüzünden hafif şekilde yaralandığı kaydedildi.
      Olay yerinde bulunan polis memurları ve öğretmenlerin, olaya karışan öğrencileri hastaneye götürmek için çaba harcadıkları, ancak öğrencilerin hastaneye gitmeyi reddettikleri belirtilen polis açıklamasında, şu ana kadar elde edilen bilgilere dayanılarak, olaya, Lefkoşa'nın Rum kesimindeki çeşitli okullarından üç öğrencinin karıştığı, bunlar hakkında tutuklama emri alınmaya çalışıldığı, polisin konuyla ilgili tahkikatının sürdüğü belirtildi.
     
     KKTC BAŞBAKANI SOYER'DEN RUM YÖNETİMİNE ÇAĞRI: "GÜNEY KIBRIS'TAKİ YÖNETİM IRKÇI SALDIRIYI YAPANLARI TESPİT EDEREK YARGIYA TESLİM ETMELİ"

      KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer, Güney Kıbrıs'taki yönetimin, Lefkoşa'nın Rum kesiminde bulunan İngiliz Okulunda Türk öğrencilere saldıranları saptayarak, adalete teslim etmesini istedi ve "Güney Kıbrıs'taki yönetim, eğer bu saldırganları kovuşturmaz ve gereken tedbiri almazsa yalnız ırkçılığı teşvik eden değil, gözeten ve koruyan bir yönetim olduğunu da kanıtlamış olacaktır" dedi.
      İngiliz Okulunda Kıbrıslı Türk öğrencilere yapılan saldırıyla ilgili olarak Türk Ajansı-Kıbrıs'a (TAK) açıklama yapan Soyer, Güney Kıbrıs'ın bunu yapmadığı takdirde, devlet müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş olacağını ifade ederek, halka provokasyonlara kapılmaması çağrısında bulundu.
      AB'nin hiçbir ilkesinde ırkçılığa müsamaha olmadığını ifade eden Soyer, "Irkçılığı teşvik edenlerin şişeden çıkardıkları cini, şişenin içerisine koyma becerisini de göstermeleri gerekir. Bu bakımdan Kuzey Kıbrıs'tan Güney Kıbrıs'a hangi maksatla olursa olsun geçen her Kıbrıslı Türkün güvenliğinde Güney'deki idarenin sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu yerine getirmeyen bir idare 'Ben AB üyesi demokratik bir hukuk devletiyim' diyemez" ifadesini kullandı.
      Başbakan Soyer, KKTC hükümeti olarak her düzeyde bu konunun tüm AB arenasında takipçisi olacaklarını ve ırkçılığa boyun eğmeyeceklerini belirtti. Soyer, "AB ilkeleri çerçevesinde her dilden, dinden ırktan insana en güvenli yer ve ülke olma özelliğini sürdüreceğimizi de açıklıkla vurgulamak isterim. Tüm halkımızı sağduyulu kararlı ve provokasyonlara kapalı, demokratik güzelliğimizi devam ettirmeye çağırıyorum" dedi.
     
     İNGİLİZ OKULU VE OLAY

      1900 yılından bu yana Kıbrıslı Türkler arasında "İngiliz Okulu" olarak tanımlanan Güney Lefkoşa'daki kolejde, sınır kapılarının açılmasıyla sınavları geçen belli sayıda Kıbrıslı Türk gencinin de öğrenim görmeye başladığını ifade eden Soyer, yıllardır gerek Kıbrıslı Türkler gerek Kıbrıslı Rumlar arasından çok değerli insanın yetişmesine zemin yaratan bu okulun, aynı zamanda çok kültürlü ve farklı etnik kökenden gelen insanların birbirlerine saygı gösterdikleri bir yer olduğunu kaydetti.
      Başbakan Soyer, okulda yaşanan olayı şu sözlerle özetledi:
      "Güney Kıbrıs'taki fanatizm sürekli olarak (Tasos) Papadopulos yönetimi tarafından kışkırtıldığı ve AB ilkelerine aykırı ırkçılık temelinde bir davranış geliştirildiği için özellikle Kıbrıs Rum gençleri arasında, Hristi Avgi ve benzerleri arasında bağnaz ırkçılık eğilimleri gelişmektedir. Bu çerçevede Güney Kıbrıs'ta günlerdir bir kısım fanatik medya mensuplarının İngiliz Okulunda Kıbrıslı Türk gençlere dönük olarak yaptığı kampanya maalesef belli bir sonuç vermiş ve aldığım bilgilere göre siyah elbise giyinmiş bir kısım Rum fanatik, bu okulda okuyan gençlerimize fiziki saldırıda bulunmuştur. Gençlerimizin bir kısmı yaralandı." Başbakan Soyer, Güney Kıbrıs Rum yönetimine yaptığı çağrıda şu ifadeleri kullandı:
      "Güney Kıbrıs'taki yönetim, ırkçı saldırıyı yapanları tespit etmeli ve yargıya teslim etmelidir. Bunu yapmadığı takdirde devlet müsamahasıyla ırkçılığı ödüllendirmiş olur." Soyer, "KKTC hükümeti olarak her düzeyde bütün AB arenalarında bu konunun takipçisi olacağız ve ırkçı davranışlara boyun eğmeyeceğiz" dedi.

MILLIYET 22/11/06

 

Kıbrıs düğümü haftaya çözülebilir


      "Liman krizi"nin çözümlenmesi için Türkiye’ye bir çeşit "ültimatom" veren AB Dönem Başkanı Finlandiya’nın, 25-28 Kasım’da Finlandiya’nın Tampere kentinde düzenlenecek 8’inci Euromed Konferansı sırasında bir uzlaşı sağlamak için büyük bir çaba göstermesi bekleniyor.
      Türkiye’nin Ek Protokol’den kaynaklanan "yükümlülükleri"ne karşı limanlarını Rumlara açmaması halinde 11-12 Aralık’ta yapılacak AB Dışişleri Bakanları toplantısında bir karar alınacağını bildiren Finlandiya’nın üçüncü büyük kenti Tampere’de yapılacak konferansın gündeminde bulunmamasına karşı Türkiye ve Kıbrıs sorunu kulislerde çok konuşulacak.
      Dışişleri bakanları düzeyindeki Euromed toplantısı, 27-28 Kasım günlerinde Finlandiya Dışişleri Bakanı Erki Tuomioja’nın ev sahipliğinde yapılacak. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün bulunacağı toplantıya ayrıca Filistin Devleti ve İsrail’in yanı sıra, Cezayir, Mısır, Ürdün, Lübnan, Fas, Suriye ve Tunus da katılacak.
      AB kurumlarının da temsil edileceği toplantıda Libya, gözlemci olarak yer alacak. Filistin-İsrail sorununun ağırlıklı bir konu olması beklenen Euromed Konferansının hazırlığı amacıyla 25-26 Kasım günlerinde üst düzeyli bürokratlar düzeyinde bir toplantı yapılacak.
     
     FİNLANDİYA’NIN ÇABALARI
      AB ile Akdeniz ülkeleri arasındaki işbirliğini genişletmeyi amaçlayan Euromed Konferansına ilişkin toplantılar sırasında Finlandiya’nın "liman krizi"nin önlenmesi için yoğun bir çaba göstermesi bekleniyor.
      Bu çerçevede, Finlandiya, gerek Abdullah Gül ile gerekse üst düzey Türk diplomatları ile temaslarda bulunarak bir uzlaşı sağlamaya çalışacak. Ancak, Finlandiya’nın çabalarının sonuç vermesi zor görülüyor.
      Finlandiya tarafından geliştirilen önerilerin en "tartışmalı" unsurunu kapalı Maraş kentinin BM gözetiminde açılması oluşturuyor. Ankara, Maraş’ın kapsamlı bir çözümün bir parçası olduğunu belirterek Maraş’ın uzlaşının bir parçası haline getirilmesine karşı çıkıyor.
      Türkiye’nin liman ve havaalanlarını Rumlara açmasının karşılığında Kıbrıslı Türklerin izolasyonunun kaldırılmasını da öngören formül, KKTC’de de tepki yarattı. Rum Yönetimi ise, Maraş’ı içermeyen hiç bir formül kabul etmeyeceğini bildirmiş bulunuyor.ANKA

MILLIYET 22/11/06

 

Herald Tribune: Limanlar açılmazsa altı başlık askıya alınabilir


      International Herald Tribune gazetesi, Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin kısmen raydan çıkması halinde bile bunun Türkiye’de İslamcıların ve milliyetçilerin elini güçlendirebileceği uyarısında bulundu.
      Gazetede yayınlanan “Türkiye AB’nin son tarihine yanıt vermeyecekö başlıklı haberde Finlandiya’nın, Türk limanlarının Rum gemi ve uçaklarına açılması için 6 Aralık’a kadar verdiği süreye, Ankara’nın uymayacağını açıkladığı kaydedildi. Haberde bu durumda Ankara’nın AB üyelik müzakerelerinin raydan çıkabileceği ifade edildi.
      Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün “Bu işler tarih verme ve şantajla olmazö şeklindeki sözlerine yer veren gazete, Türk yetkililerin, KKTC’ye yönelik ambargolar kalkmadıkça Kıbrıs Rum Kesimi ile uzlaşamayacaklarını söylediğini kaydetti.
     
     ALTIYA YAKIN BAŞLIK ASKIYA ALINABİLİR

      Haberde, Türkiye’nin limanlarını Rumlara açmaması halinde AB ile yürütülen müzakerelere altıya yakın başlığın askıya alınabileceği kaydedildi.
      Ancak gazete, Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin kısmen askıya alınması halinde bile bunun Türkiye’de uzun süreli etkileri olabileceği uyarısında bulundu. Haberde, bu durumda Türkiye’deki İslamcıların ve milliyetçilerin güç kazanabileceği ifade edildi.
      Haberde ayrıca, Türk yetkililerin 2004 yılında Kıbrıs’ta yapılan ve Ada’nın tekrar birleşmesini öngören referanduma Türklerin evet, Rumların ise hayır dediğini hatırlatarak Avrupa Birliği’ni çifte standart uygulamakla suçladığı belirtildi.(ANKA)

MILLIYET 22/11/06

 

AB, kendini aldatıyor



Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi dönem Başkanı Finlandiya sadece Türkiye'yi değil, Kıbrıs'ı da hedef alan bir açıklama yaptı: Limanlar sorunu, 6 Aralık Pazartesi gününe kadar çözümlenmelidir.

Finlandiya Başbakanı'nın bu çıkışı, içeriği ve tonlamasıyla tam bir ültimatonu andırıyor. Sözleri incelendiği zaman iki hedef ön plana geçiyor.

1. ZAMAN KAZANMAK:

Hem Güney Kıbrıs, hem de Türkiye ellerini saklıyorlar. Çözüm için, 14 Aralık doruğunun sabahını bekliyorlar. Ne Rumlar, ne de Türkler adım atmıyorlar. Kriz politikası izliyorlar. Finlandiya, işte bu kısır döngüyü kırmak istiyor. Zira, AB liderleri, bu doruğun yine Türkiye zirvesi olmasını arzulamıyorlar. Kıbrıs sorununun daha önce kesinleşmesi üzerinde duruyorlar. Eğer, 6 Aralık'a kadar son pozisyonlar alınabilirse, 11 Aralık günü dışişleri bakanları tarafından gözden geçirilebilecek. Böylece 14 Aralık doruğuna, karar verilmiş olarak girilebilecek. Finlandiya, işte bu nedenle bastırıyor.

2. ELİMİZDEN GELENİ YAPTIK:

Finlandiya'nın takvimi hızlandırma çabası, hem Rumlara, hem de diğer ülkelere "ellerinden geleni yaptıklarının mesajını" da veriyor. Zira herkes, sadece Türkiye'nin değil, Rumların da hareketlenmeleri gerektiğini biliyor. Rumlar ellerindeki kartları, gerçek değerinden çok daha fazla zannediyor ve hiçbir uzlaşıya yanaşmıyor.

BOŞUNA ZAMAN HARCANIYOR…

Eğer Finlandiya dönem başkanlığı, 6 Aralık ültimatonunu, sırf Türkiye'yi korkutmak ve son önerisini kabul ettirmek için yapıyorsa, çok yanılıyor.

Türk hükümeti şu sıralarda rahat. Zira kamuoyu ile aynı yere bakıyorlar. KKTC üzerindeki izolasyonlar hafifletilmedigi taktirde, limanların açılması söz konusu olmayacak. Başka bir deyişle, hükümet istese dahi, böyle bir adım kamuoyunun engeliyle karşılaşacak.

Eğer, bu nedenle Türkiye-AB ilişkileri donacak, müzakerelerde 10-15 başlık askıya alınacaksa, varsın donsun, varsın askıya alınsın…

AB, Türk kamuoyunun nabzını iyi tutamıyor veya kararını verdiği için, buna ihtiyaç duymuyor.

Bakalım Finlandiya bu işin içinden çıkabilecek mi?

* * *

FRANSA, SON DARBEYİ DE İNDİRECEK Mİ ACABA?


Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin incelmesi ve müzakerelerin kopma noktasına gelmesinde Fransa'nın önemli bir payı var. Hem Ermeni soykırım iddialarına itiraz edeni cezalandırmaya yönelik Fransız Parlamentosu'nun yasası, hem de Rum gemilerine Türk limanlarının açılması konusundaki sert tutumu arka arkaya gelince, Fransa Türk kamuoyunda "düşman" olarak nitelenmeye başlandı.

İstenildiği kadar, Ermeni ve AB sorunlarının birbirinden çok farklı nedenlerden kaynaklandığını söylesinler, her birinin çok değişik hisler ve tarihi gerekçelere dayandığını belirtsinler, Türk kamuoyu bunu kabul edemiyor. Fransa şimdiye kadar görülmemiş derecede olumsuz algılanıyor.

Türk kamuoyu bu tutumun altındaki mantığı anlayamıyor. Durup dururken Fransa'nın neden, çok iyi giden ilişkileri çomakladığı, rahatını bozduğunu çözemiyor.

Ayrıca, daha önceki örneklerle karşılaştırıldığı zaman, kamuoyunun Fransa'ya tepkisinin abartılı olmadığı görülüyor. Türkiye'nin nasırına basan başka ülkelere karşı tepkiler ile Fransa'ya yaklaşım arasında hala bir fark var. Bunun böyle olmasında, hükümetin temkinli adım atmayı tercih etmesi önemli rol oynadı. Başbakan başta olmak üzere, sokağı kimse kışkırtmadı. Ateşli demeçler verilmedi. Son günlerdeki askeri kanattan gelen jestler de belirli bir ölçü dahilinde tutuldu.

Ancak, asıl bundan sonrası çok tehlikeli.

14-15 Aralık doruğundan çıkacak olan karar, hepimize İlerleme Raporu sırasında önlenen tren kazasının bir tekrarını yaşatabilir. Eğer doruk toplantısında, AB Komisyonu'nun önerdiği gibi 3 müzakere başlığını askıya almak yerine, Fransa'nın istediği ileri sürülen 15 başlık askıya alınırsa, yeni bir tren kazası ile karşı karşıya kalınacaktır.

Kıbrıs Rumları'nın, 15 başlığı askıya aldıracak güçleri bulunmadığını herkes biliyor. Yine herkes, Fransa'nın tayin edici rol oynayacağını biliyor.

Peki, Paris ne yapacak ?

İnadına, Türkiye'nin nasırına basmayı mı tercih edecek ?

İlişkilerin daha da kötüleşmesini, her türlü Fransız markasının taşlanmasını mı tahrik edecek ?

İç politikada ne getireceği bilinmeyen hesaplardan dolayı, koskoca bir ilişki yumağını feda mı edecek ?

Bu aşamada ne olacağını anlayamıyoruz. Zaten bir süredir, Fransız politikalarını ve politikacılarını anlayabilmek giderek imkansızlaşıyor.

İşte bu açıdan, aralık ayındaki AB doruğu son derece önemli. Özellikle Fransa'nın Aralık doruğu sırasında takınacağı tutum, Türkiye ile ilişkilerin kalın çizgilerini çizecek. Karşımızda, 15 başlığın askıya alınması için kampanya açan, Rumlardan da Rumcu bir tutum takınan, Türkiye'yi vurup kıran bir Fransa bulursak, kamuoyunun gözünde nokta konulmuş olacak.

Aksine, Aralık doruğunda, Fransa hiç değilse sessiz kalırsa, bugüne kadarki zararların belirli bir bölümü kurtarılabilir. Yaralar derinleşmez, ilişkilere merhem sürülüp tedavi edilebilir. Belki de, bıraktığımız yerden tekrar başlanabilir.

Acaba bütün bu yaşananlar, yeniden inşa edebilmek için uzun yıllardır emek verilen ve önemli bir düzeye getirilen Türk- Fransız ilişkilerini, yeniden ayaklar altına alınmasına değer mi ?

MEHMET ALI BIRAND MILLIYET 22/11/06

 

AB ile ilişkiler uçurumun kenarında...



AB'nin şu sırada Türkiye'ye karşı izlediği politikaya, İngilizce diplomasi dilinde "brinkmanship" derler. Bunun Türkçe anlamı, "uçurumun kenarına kadar" gitmektir.
Oldukça riskli bir tavır bu. Zamanında ve yerinde frene basılmazsa, uçuruma yuvarlanmak da mümkün...
AB dönem başkanı Finlandiya'nın son çıkışı, Türkiye-AB ilişkilerini uçuruma biraz daha yaklaştırmış oldu.
Fin Başbakanı Matti Vanhanen'in açıklamasına göre, AB Komisyonu Kıbrıs'la ilgili "limanlar krizi"ni halletmek için, AB Konseyi'ne "tavsiyelerini" 6 Aralık'ta sunacak. Dolayısıyla Türkiye'nin o tarihe kadar Kıbrıs Rumlarına deniz ve havalimanlarını açması kararını vermesi isteniyor. Ankara'nın olumlu veya olumsuz bu kararı da 11 Aralık'ta yapılacak AB Dışişleri Bakanları toplantısında değerlendirilecek.
Bu ne demek? Eğer Türkiye o tarihe kadar limanları açmaya razı olduğunu bildirirse mesele yok: O takdirde büyük olasılıkla üyelik müzakereleri devam edecek... Eğer Ankara buna "hayır" demeye devam ederse, müzakerelerin geleceği üzerine nihayet bir karar alınacak: Ya tamamen kesilecek, ya kısmen askıya alınacak veya bir süre ertelenecek...

Son dakikaya kadar
Peki, Fin diplomasisi böyle zorlamalarla sorunun çözümlenemeyeceğini bilmiyor mu? Biliyordur herhalde. Ama, "AB içi dayanışma ve prensip" uğruna, Türkiye'yi sıkıştırmaya uğraşıyor. Diğer bir deyişle AB, Türkiye'de hükümetin tek yanlı ve karşılıksız bir adım atamayacağını bildiği halde inadını sürdürüyor ve sonunda Türkiye'nin belki de son dakikada varılabilecek bir uzlaşma formülünü kabul edeceğini tahmin ediyor...
Böyle bir uzlaşma mümkün mü? Finlandiya Başbakanı'nın koyduğu süre (6 Aralık) oldukça az zaman bırakıyor. Şimdi belki uçuruma daha da yaklaşıldığı bir noktada, "bir şeyler" olur...
Ne gibi? Bir uzlaşma olması için, karşılıklı taleplerde bir dengenin kurulması şart. Açıkçası Türkiye'nin "izolasyonun kaldırılması" konusunda AB'den herhangi bir "karşılık" almadan, tek yanlı "veren" taraf olması mümkün değil.
"İzolasyonun kaldırılması" pratikte ne demek? AB üyeleri KKTC'ye karşı ekonomik kısıtlamaları, Türkiye'nin limanları açmasıyla eş zamanda kaldıracaklar mı? KKTC'deki havaalanını da buna dahil edecekler mi?
Tabii ki, Papadopulos'un nefesini her an ensesinde hisseden AB yetkilileri için böyle dengeli bir karar almak kolay değil. Birlik Kıbrıs Rum Kesimi'ni üye almakla zaten kendini böyle bir zorluğa mahkûm etmiş. Bazı AB üyeleri bunu artık açıkça söylüyorlar...

Kötü senaryo
Finlandiya Başbakanı Vanhanen, önceki günkü açıklamasında, Türkiye ile (limanlar konusunda) anlaşmaya varılamadığı takdirde, AB'nin bunun Türkiye'nin katılım süreci üzerindeki etkilerini değerlendirmek zorunda kalacağını belirtti ve bunun "iyi bir senaryo olmayacağını ve belirsiz bir gelecek anlamını taşıyacağını" vurguladı.
Peki, "iyi olmayan senaryo" sadece Türkiye için mi? "Değerlendirilecek" önlemler ne olursa olsun, Türkiye'den kopmak veya Türkiye'yi uzaklaştırmak, AB için de kötü olmayacak mı?
AB'nin (özellikle Konsey'in) alacağı karar, "limanların açılması" gibi büyük tablo içinde ufak görünen teknik bir sorunun ötesinde, temel "stratejik" bir konuyla ilgilidir. Bu, AB için Türkiye ile beraber olmak ile Türkiye'yi kaybetmek arasında bir seçim niteliğindedir. Türkiye için de AB ile yola devam etmekle ondan kopmak arasında bir tercih olduğu gibi...
Bu nedenle "uçurumun kenarına" fazla yaklaşmamak lazım...

SAMI KOHEN MILLIYET 22/11/06

 

AB ile sır diplomasi

Murat Yetkin

Hükümet, Kıbrıs için gizli diplomasi yürütüyor. Hedef, Türkiye'nin liman ve havaalanlarını Rumlara açması karşılığında izolasyonların kaldırılması

22/11/2006 RADIKAL

Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün, Kıbrıs konusunda AB Dönem Başkanlığı tarafından verilen 6 Aralık tarihini dün 'şantaj' olarak eleştirmesine karşın, Kıbrıs konusunda son bir haftadır gizli bir diplomasi sürdüğü ve önceki gün itibarıyla
gizli diplomatik trafiğin hızlandığı öğrenildi.
Kamuoyuna açıklanmadan süren temaslar, dün AK Parti grup toplantısı ardından Erdoğan, Gül ve AB Başmüzakerecisi, Hazine Bakanı
Ali Babacan arasında yapılan değerlendirme toplantısında da ele alındı.
Radikal'e bilgi veren diplomatik kaynaklar, temasların amacını, Türkiye'nin liman ve havaalanlarını tamamen ya da kısmen Kıbrıs Rum uçak ve gemilerine açması karşılığında Kıbrıs Türk havaalanı ve limanları üzerindeki izolasyonların kırılması olduğunu söylediler. KKTC Cumhurbaşkanı
Mehmet Ali Talat'ın Cenevre'de BM Genel Sekreteri Kofi Annan ile görüşmesinden sonra, bir grup AB ülkesinin, Kıbrıs sorununa AB bünyesinde çözüm bulunmasına imkân olmadığı kanaatine vardığı ve gizli diplomasinin BM görüşmelerinin yeniden nasıl başlayabileğine de yoğunlaştığı bildiriliyor.
Temasların, özellikle 13 Kasım'da yapılan AB dışişleri bakanları toplantısı ardından hızlandığı da gelen bilgiler arasında. Kaynaklar, bunda Türkiye'nin üzerine Kıbrıs nedeniyle haksız derecede gidildiğine inanan bir grup ülkenin, Türkiye ile ilişkilerin Kıbrıs Rum Cumhuriyeti tarafından 'rehin alınmasına' tepki göstermesinin de önemli payı bulunduğuna işaret ediyorlar. Özellikle liman ve havaalanlarının açılması için Türkiye'ye 'ültimatom' verilmesi ve 20'ye kadar varan sayıda müzakere faslının dondurulduğunun açıklanması tekliflerinin bu ülkeleri harekete geçirdiği bildiriliyor.
Türk Dışişleri'nin, AB cephesinden daha önce gelen '3-7 müzakere faslı Gümrük Birliği nedeniyle fiilen dondurulabilir' haberlerinin son gelişmeler ardından '15-20'ye kadar çıkabilir' bilgisine AB'nin beklemediği bir tepki vermesinin de bu gelişmede rol oynadığı anlaşılıyor. Üst düzey bir Türk diplomatın, "Bizim için üç ya da 35 faslın dondurulması arasında bir fark bulunmadığını, muhataplarımıza en açık bir şekilde söyledik" ifadesi, Ankara'nın içinde bulunduğu asabiyeti anlatıyor.

Fransa sürprizi
Dolayısıyla Ankara, verilen demeçlere karşın, önceki gün AB Dönem Başkanı Finlandiya'nın başbakanı Matti Vanhanen'in demecindeki 'Kıbrıs
için tarih' cümlesinden çok, 'Türkiye konusunun 14-15 zirvesinde ele alınmayacağı' kısmına yoğunlaşmış bulunuyor. Türkiye'nin AB zirvesinde olmaması, Ankara'ya göre, Türkiye ile müzakerelerin devamını resmen durduracak bir kararın oylanmaması demek. Ancak 12 Haziran'dan bu yana
müzakerelerin fiilen durmuş olması Türkiye'yi rahatsız ediyor. Müzakere fasıllarının bir kısmının fiilen de olsa askıda kalması, Kıbrıs sorununun sürekli olarak Türkiye'nin önüne çıkması demek olacak.
Bu yüzden Dışişleri, Kıbrıs sorununun AB'yi ilgilendiren kısmı olan Gümrük Birliği bölümüne AB bünyesinde bir çözüm bularak, geri kalan kısmının BM görüşmelerine bırakılması tutumu üzerinde duruyor. Ankara'nın gizli diplomasiye destek vermesi altında bu siyaset yatıyor.
AB bünyesinde süren diplomasinin tarafları da belli. Türkiye'yi köşeye sıkıştırmayı amaçlayan safta Kıbrıs Rum ve Yunanistan hükümetleri başı çekiyor. Ankara'da, Dora Bakoyannis'in dışişleri bakanlığı altında Yunanistan'ın Türkiye'ye ilişkin tavrının iç politik kaygılara yenik düşerek olumsuza kaydığı saptaması yapılıyor. Yine iç politik kaygılarına Kıbrıs'ı bahane yapan ülkeler safında Avusturya, Hollanda ve Danimarka başı çekiyor. Ocak-Haziran 2007'de dönem başkanlığını üstlenecek Almanya, deyim yerindeyse 'iki arada, bir derede'.
Fransa'nın, son hafta içinde sürpriz bir gelişmeyle Kıbrıs konusunda Türkiye yanında diplomasiye katıldığı, Türk diplomatik kaynaklarca ifade ediliyor. Ancak Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyonların, Türk liman ve havaalanlarının Rumlara açılması karşılığında kırılması diplomasisinde başı İngiltere, İspanya, İsveç ve İtalya çekiyor. Bu ülkelerin çabaları, Kıbrıs konusuna aslında pek ilgi duymayan diğer AB üyelerinin tavrını da etkileme gücüne sahip sayılıyor.
Diplomatik kuliste, Dışişleri Bakanı Gül'ün hafta sonu Finlandiya Dışişleri Bakanı Rekki Tuomioja ile ve Riga'daki NATO zirvesinde yapacağı görüşmelerin Kıbrıs diplomasisi üzerinde belirleyici rol oynayabileceği yorumu yapılıyor.

Rum'dan büyük tehdit

SADECE YABANCILARI DEĞİL, TÜRKLERİ DE TUTUKLAYACAKLAR... "7 yıllık hapis cezası, konuya ne kadar ciddi baktığımızı gösteren bir mesajdır" diyen Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, yeni yasanın, 1974'ten sonra kuzeye geçen ve burada Rumlardan kalan evlerde oturan Kıbrıslı Türkleri de kapsadığını belirtti ve Güney'e geçmeleri halinde onların da tutuklanacağını açıkladı

ERHÜRMAN: ÇARESİZLİĞİN İŞARETİ...Yrd. Doç. Dr. Tufan Erhürman, Rum yönetiminin bu girişimini çaresizliğin bir işareti olarak nitelerken, göz korkutup kuzeydeki yapılaşmayı belli bir süre için de olsa durdurma niyeti taşıdığını söyledi. Erhürman, "Ancak bu tutum, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin hukuk sistemine olan saygının daha da azalmasından başka bir şeye hizmet etmemektedir" dedi

ERK: ÇÖZÜME KATKISI OLMAZ, KAOS YARATIR...İnsan Hakları Vakfı Başkanı Avukat Emine Erk, Rum Yönetimi'nin mülkiyet konusunda yürürlüğe koyduğu yeni yasanın, Kıbrıs sorununun çözümüne katkı sağlamayacağını aksine ilişkileri kaosa sürükleyeceğini söyledi. Erk, "Bu girişim barışı ve kapsamlı çözümü uzaklaştıran bir girişimdir" dedi

Dilek ÇETEREİSİ

Rum yönetimi, Kıbrıs sorununu daha da içinden çıkılmaz bir hale sürükleyecek, çözüm yerine kaos getirecek yeni bir adım daha atarak, mülkiyet konusunda tutuklamaları yeniden gündeme getirdi.

Rum yönetimi, Kuzey Kıbrıs'ta eski Rum arazileri üzerine ev inşa eden, bunları alıp satan ve Rum evlerinde oturanların 7 yıl hapis cezasına çarptırılmasını öngören bir yasayı yürürlüğe koydu ve bu yönde geçtiğimiz günlerde bir Rus çifti tutukladı.

Rum Adalet ve Kamu Düzeni Bakanı Sofoklis Sofokleus, yeni yasanın, 1974'ten sonra kuzeye geçen ve burada Rumlardan kalan evlerde oturan Kıbrıslı Türkleri de kapsadığını belirtti ve güneye geçmeleri halinde onların da tutuklanacağını açıkladı.

Kıbrıs sorununun en can alıcı konularının başında gelen mülkiyet karmaşasını da içerecek şekilde kapsamlı çözüme yaklaşmayan Rum tarafı, tutuklamaları gündeme getirmekle yeni tahriklerin de kapısını açmış oldu.

Konuyla ilgili görüşüne başvurduğumuz Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Tufan Erhürman, Rum yönetiminin bu girişimini çaresizliğin bir işareti olarak nitelerken, göz korkutup kuzeydeki yapılaşmayı belli bir süre için de olsa durdurma niyeti taşıdığını söyledi. Erhürman, "Ancak bu tutum, Güney Kıbrıs Rum Yöneti