Bu
Türkler de nereden çıktı?
Ortaçağda özellikle Katolik Avrupa, Türklerin Troya kökeninden
geldiğine inanıyordu. Avrupalının o zaman da sorduğu
soru şuydu: "Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi,
değil mi?"
Troyalılar Türk müydü? - 1 / Haluk Şahin yazıyor
Tarihte bazı tartışmalar mevsim fırtınalarına
benziyor: Bir süre estikten sonra duruyor. Zamanla insanlar öyle bir
fırtına olduğunu bile unutuyorlar. Ama, günün birinde rüzgâr
yeniden esmeye başlıyor. Bakıyorsunuz, a, aynı
fırtına!
Troyalıların Türk olup olmadığı
tartışması böyle bir şey. Ortaçağ boyunca Avrupa'da
tüm şiddetiyle esmiş. Sonra yavaş yavaş unutulmuş. Ama
zaman zaman, çeşitli vesilelerle yeniden hissettirmiş kendisini.
Tıpkı şimdi, Troya filminin ardından, bir kez daha
hatırlanması gibi.
İkinci filmin altyapısı mı?
Filmi görenler biliyorlar. Troya'nın tahta at hilesi sonucunda
düşmesinin ardından, kent cayır cayır yanarken, güzel
Helen'in sevgilisi Paris, babası Kral Priamos'un kendisine verdiği
Troya kılıcını Aenas adlı bir gence (ki
yeğenidir) veriyor ve ona ağzında bulundukları tünelden
kenti terk etmesini söylüyor. Burada belki de yönetmen Wolfgang Petersen bundan
sonra yapacağı bir filmin altyapısını
hazırlıyor.
Çünkü, Aenas'ın Troya'dan kaçısı ve İtalya'ya gelerek
Roma'yı kuruşu, büyük Latin ozanı Vergilius'un Aenid adlı
klasik eserinin konusunu oluşturur. Bakarsınız, Troya'nın
gişe başarısından memnun kalan Warner Brothers
şirketi, Petersen'e Troya soyundan gelenlerin serüvenlerine ilişkin
bir "epik" film daha yaptırır...
Troyalılar 'örnek-ata'
Troya savaşının öyküsü efsane ile tarih arasındaki gri
bölgede olsa da, Yunanlıların kılıcından
kurtulmayı başarabilen Troyalıların nereye gittikleri,
neler yaptıkları hep merak konusu olmuştur. Avrupa'da bu konuda
çeşitli spekülasyonlar yapılmış, özellikle şövalyeler
döneminde Troyalı kahramanlardan esinlenen pek çok öykü
yazılmıştır.
Anadolulu ozan Homeros'un İlyada adlı destanında sevecen bir
yaklaşımla anlattığı Troya yiğitleri, birçok
Avrupalı ulus için "örnek-ata" rolü oynamış;
başta İtalyanlar, Fransızlar, İsveçliler olmak üzere pek
çoğu soylarının Troya'ya dayandığını öne
sürmüştür.
Türklerin Troyalı olduğu iddiası bunlardan biraz farklı,
çünkü Türklerin Troyalı olduğu iddiası bizzat
Avrupalılardan geliyor. Gerçi daha sonra Fatih Sultan Mehmet de bu
iddiayı destekleyen şeyler söylüyor ama; soru,
Avrupalıların kafasında beliren ve bugün bile tam olarak
yanıtlayamadıkları anlaşılan bir sorudur:
"Bu Türkler de nereden çıktı? Bunlar bizden mi, değil
mi?"
Bu sorunun özellikle Türklerin Malazgirt Savaşı'yla (1071)
Anadolu'nun kapılarını açmaları ve Türk
akıncıların Avrupa sınırlarını zorlamaya
başlamalarıyla Avrupalıları
sıkıştırmaya başladığını, 1453'te
İstanbul'u almalarıyla doruğa çıktığını
düşünebiliriz. Hiç tanınmayan, farklı bir dini olan, Asyalı
bir güç hızla ilerlemektedir. Kimdir bunlar? Niçin bu kadar güçlü ve
başarılıdır?
Türkler,
Turkus'un torunları
Türklerin Troyalıların soyundan gelmiş olabileceği
iddiası bu bağlamda ortaya atılır. Bu öneriye göre, Türkler
Troya'nın soylu cengâverlerinden Turkus'un torunlarıdır. Troya
düştükten sonra Asya'nın içlerine çekilmiş olan bu Turkusçular,
intikam almak için geri dönmektedir.
Benim Türklerin Troyalılığına değinildiğini
gördüğüm ilk kaynak da 6. yüzyıla gidiyor. Yani Türklerin Avrupa'ya yönelmelerinden
çok öncelerine. Fransız tarihçisi Jean Poucet, "Le myth de l'origine
troyenne au Moyen age et la Renaissance: un exemple d'ideologie politique"
(Ortaçağda ve Rönesans'ta Troyalı kökenlilik mitosu: siyasal bir ideoloji
örneği) adlı kitapçığında 6. yüzyılda
yaşamış olan tarihçi Fredegaire'ın şunları
yazdığını aktarıyor:
"Troyalılar Avrupa'ya geldiklerinde ikiye ayrıldılar. Bir
tanesi Francion'lu Frankların, ötekisi ise Turcoth'lu Türklerin ortaya
çıkmasına yol açtı. Franklar Ren Nehri'ne doğru yöneldiler,
ötekiler ise Tuna dolaylarında kaldılar. Bunlar kendilerine Turcoth
adlı bir kral seçtiler. Türklerin adı da buradan geliyor."
Franklar ve Türkler
Yine Poucet, 1190 ile 1264 yılları arasında
yaşamış olan Vincent de Beauvais'nin "Speculum historiale"
adlı Latince eserinden şu alıntıyı yapıyor:
"Troya'nın tahrip edilmesinden sonra Troya askerleri ikiye
ayrıldılar. Bir grup Troya kralı Priamos'un oğlu Hektor'dan
torunu Francon'u takip etti; ötekilerse Priamos'un oğlu Troilus'tan torunu
Turkus'un peşinden gittiler. İşte bu yüzden bugün adları
Franklar ve Türkler olan iki halk var."
Görüldüğü gibi, Kral Louis IX'a sunulan ve o dönemdeki tarih bilgisini
özetleyen bu eserde spekülatif değil, olgusal bir dil
kullanılmış.
Kafkas
dağlarının arkası
Tarih Vakfı tarafından yayımlanan Toplumsal Tarih dergisinin
116. ve 118. sayılarında bu tartışmayı geçen yıl
gündeme getirmiş olan tarihçi Stefanos Yerasimos, o dönemde egemen olan
algılamaya örnek olarak Andrea Dandolo adlı Venedik tarihçisinin 1354
yılında yazdığı şu cümleleri örnek gösteriyor:
"Türklerin vatanı Kafkas dağlarının
arkasındadır. Kökenleri Troyalıların kralı Priamos'un
oğlu Troilos'un oğlu Turkos'a dayanmaktadır. Turkos kentin
alınmasından sonra yandaşlarının büyük bir bölümüyle
bu yörelere sığınmıştır."
Gene Fransız tarihçisi Poucet'ye göre, 1460'lı yıllarda yazan
Sebastien Mamerot adlı tarihçi de benzer şeyler
yazmıştır:
"İşte bu yüzden günümüzde oralarda egemen olan Türk kadın
ve erkekleri çok yiğit ve çok güçlü Hektor'un soyundan gelmektedir."
Bu arada Türklerle Troyalılar arasındaki ilişkiyi Vergilius'un
sözünü ettiği "Teucri'ye bağlayanlar, bu kelimeyi 'Türk'
anlamına gelen Latince 'Turci' ve İtayanca 'Turchi' kelimelerinin
kaynağı sayanlar da çıkmış.
'Troya'nın öcü alınacak'
Öyle anlaşılıyor ki, ayrıntılarda
farklılıklar olsa da, Türklerin Troya kökenli olduğu
"mitos"u, bu dönemde Katolik Avrupasında çok yaygın kabul
görmüş, adeta sorgulanmaz bir olguya dönüşmüştür. Bunu Ortaçağın
sonlarında Türkiye'yi ziyaret eden gezginlerin yazdıklarından da
anlıyoruz.
Örneğin, İstanbul'un Fatih tarafından alınmasından 15
yıl kadar önce Türkiye'ye gelen, bu arada Troya'yı arayan ve
Bozcaada'yı gezen Katalan gezgin Petro Tafur, Türklerin Troyalı
olmaları nedeniyle Troya'nın öcünü mutlaka alacaklarını
yazmıştır. Hiç lamı cimi yoktur.
Ondan 5 - 6 yıl sonra (1444) gelen gezgin Anconalı Cyriac da
Türklerin Troyalılığını sorgulamaya bile gerek
görmemiştir. Ona göre dünyamız (ki Akdeniz o dönemde öyle
görülüyordu) ikiye parçalanmıştır ve bu bölünmüşlüğe
son vermenin sorumluluğu iki kavmin omuzlarındadır:
"Yunanların çocuklarının ve Troyalıların
çocukları olan Türklerin!"
Anconalı Cyriac, 15. yüzyılda Türklerle Yunanlıları
barış yapmaya ve uygarlıklar çatışmasına son
vermeye davet ediyor!
Günümüzde Ege'nin nasıl paylaşılacağı ya da
bütünleştirileceğinin tartışmasını yapan Türk ve
Yunan diplomatları rollerinin bir zamanlar böyle
tanımlandığının farkındalar mı acaba?
Bu dönemde Türklerle Troyalıların özdeş tutulmalarının
bir örneğine de Eski İzlandaca sözlüklerde rastlıyoruz. Bu
sözlüklerde "Tyrkir" kelimesinin iki anlamı olduğu
görülüyor:
1) Türk, 2) Troyalı.
Ortodokslarla
çatışma
Türklerin Troya kökenli olduğuna ilişkin savının özellikle
Katolik dünyasında benimsenmiş olmasını, onların büyük
rakipleri Ortodokslarla çatışmaları çerçevesinde
açıklayabiliyoruz. Türklerin Ortodoks Bizansı yenmesi, Trakya'ya
geçip Ortodoks Sırpları yenilgiye uğratması, Katolik
dünyasında memnuniyet yaratmıştı. Balkanlarda Ortodoksların
da, Katolik boyunduruğuna düşmektense Müslüman Osmanlıların
yönetimi altında yaşamayı tercih ettiklerini söylediklerini
tarihçiler belirtiyorlar...
Ama, ne zaman ki, Osmanlılar Avrupa'nın içlerine yönelip Katolikler
için de tehlikeli hale geliyorlar, bu kez tam tersi oluyor, bizzat Katolikler
tarafından Türklerin asla Troyalı olamayacağı yönünde
savlar üretilmeye başlanıyor.
Tehdit olunca savlar değişti
Tarihçi James Harper, bu dönüşümü şöyle anlatıyor:
"Katolik Avrupa, Osmanlı İmparatorluğu'nun yeni topraklar
alarak genişlemesinden ve kültürel 'ötekiliğinden' doğrudan
doğruya tehdit edildiğini hissettiğinde Türklerin
Troyalılığına karşı çıkan savlar büyük bir
önem kazandı. Troya kökeni soyluluk ve üstün ahlaklılık
işareti sayılıyordu; İstanbul ile Roma arasındaki
düşmanlık artınca, bu hasletlerin düşman halka
tanınmaması bir zorunluluk haline geldi. Başta Papa II. Pius
olmak üzere alimler tüm enerjilerini Türklerin Troyalı
olamayacağını kanıtlamaya yönelttiler." ("Rome
versus Istanbul: Competing Claims and the Moral Value of Trojan Heritage"
- Roma İstanbul'a karşı: Karşılıklı
İddialar ve Troya Kökenliliğin Ahlaki Değeri.)
Roma'da durum değişmişti. Peki, bu sırada İstanbul ne
yapıyordu?
YARIN:
FATİH SULTAN MEHMET HEKTOR'UN ÖCÜNÜ ALDIK" DEDİ Mİ?
MILLIYET 30/05/04
'Troyalıların
öcünü aldım!'
Mustafa Kemal Atatürk'ün de, Fatih Sultan Mehmet gibi, 'Dumlupınar'da
Troyalıların öcünü aldık' dediği iddia ediliyor
Troyalılar Türk müydü? - 2 / Haluk Şahin yazıyor
Ortaçağ boyunca özellikle Katolik Avrupa'da Türklerin Troyalıların
soyundan geldiği inancı çok yaygındı. Peki, Türkler bunun
farkında mıydı? Farkında iseler bu konuda ne
diyorlardı?
En azından bir Osmanlı padişahının bunun farkında
olduğu hemen hemen kesin: II. Mehmet. Yani Fatih. Onun bu konuda
yaptığı söylenen yorum da çağlar ötesinden
yankılanarak günümüze ulaşıyor...
İleri görüşlü bir hükümdar olan II. Mehmet Arapça ve Farsça'nın
yanı sıra İtalyanca ve Rumca da biliyordu. Eski Yunanca
okuyabilen genç padişah için özel olarak yazılmış Ilyada
kopyası Topkapı Müzesi'nde bulunuyor. Geçen yıl İstanbul'da
açılan Troya sergisinde sergilendi. Fatih'in İlyada'yı bir çok
kez okuduğu, Akhilleus (Aşil) ve Hektor gibi kahramanları iyi
bildiği düşünülüyor.
Fatih'in Troya'ya ilişkin sözlerinin kaynağı İmrozlu
Kristovulos adlı bir Rum tarihçi. İmroz bugünkü adıyla Gökçeada.
Kritovulos bir çeşit saray tarihçisi olarak padişahla seferlere
katılırmış. Prof. Dr. Ekrem Akurgal'ın Anadolu
Uygarlıkları kitabına göre, Fatih'in yakın çevresinde
bulunan bu tarihçinin tek nüsha olarak yazdığı eser
yüzyıllar boyu Topkapı Sarayı arşivinde unutulmuş
olarak kaldıktan sonra bulunmuş ve 1912 yılında
Osmanlı Meclisi'ninde İzmir milletvekili Karolidi tarafından
Türkçeye çevrilmiş.
Haksızlığın cezasını verdim
Fatih'in 1462 yılında çıktığı seferi Kritovulos
anlatıyor: "II. Mehmet Çanakkale Boğazı'nı ordusuyla
birlikte geçti, Küçük Frigya'ya doğru ilerledi ve Ilion'a vardı.
Harabeleri ve eski Troya kentinin kalıntılarını gezerek,
büyüklüğünü, konumunu, artbölgesinin genişliğini, karayla ve
denizle olan ilişkisinin yararlarını inceledi. Akhilleus ve
Ajaks gibi kahramanların mezarları hakkında da bilgi aldı.
Anılarını ve kahramanlıklarını saygıyla
andı ve bu yüce anıyı yaşatan Homeros gibi şairleri
bulunduğu için mutlu olduklarını düşündü.
Başını yavaştan sallayarak 'Tanrı bunca yıl sonra
da olsa bu şehrin ve sakinlerinin öcünü almayı bana bahşetti.
Düşmanlarını dize getirmek, şehirlerini talan etmek ve
ganimeti Mysia'lılara vermek bana nasip oldu. Geçmişte bu
toprakları Grekler, Makedonyalılar, Tesalyalılar ve
Peleponezliler talan etmişlerdi. Onların soyundan gelenlere hak
ettikleri cezayı ben verdim, o zaman ve daha sonraki yıllarda biz
Asyalılara yapılan haksızlık benim gayretlerimle telafi
oldu' dediği rivayet edilir."
'Biz
Asyalılar'
Bu çeviriyi Stefanos Yerasimos'un "Kostantiniye ve Ayasofya
Efsaneleri" adlı kitabından aldım. Yerasimos, Toplumsal
Tarih dergisinin 116. sayısında çıkan yazısında, bu
alıntının "resmi tarihçi" Kritovulos tarafından
Fatih'in onayı olmaksızın yazılamayacağına göre,
gerçeği yansıtması olasılığının yüksek
olduğunu belirtiyor. Görüldüğü gibi, bu alıntıda Fatih
Sultan Mehmet, Troya kentinin öcünü aldığını açıkça
söylüyor ve kendisinden "Biz Asyalılar" dize söz ediyor.
Asyalılık hep Troyalılığın övünülen
özelliklerinden birisi olagelmiş. Troya Savaşı da
(tıpkı 3 bin yıl sonraki Çanakkale Savaşı gibi)
başta Heredot olmak üzere tarihçiler tarafından bir Avrupa - Asya
savaşı olarak değerlendirilmiş.
Asya: Soyluluğun kaynağı
1951 yılında "Türklerin Avrupalılarla Müşterek Troya
Menşeleri Efsanesi Üzerinde Araştırma"
başlıklı bir kitapçık yayımlayan tarihçi Reşid
Saffet Atabinen, Homeros'un İlyada'yı yazdığı ya da
topladığı dönemde Avrupa - Asya kavramının Ege
denizinin doğu ve batı kıyılarına özgü olduğunu
hatırlatıyor ve "Şu halde Troya menşei denilmekten
maksat, Avrupa Helenlerine karşı Asya menşeidir" diyor.
Yani: Bir yanda Yunanlılar, öte yanda Troyalılar. Bir yanda
Avrupalılar, öte yanda Asyalılar! Avrupalı ulusların ve soyluların
kökenlerini Troya'ya bağlamak istemelerinin nedeni ise, Ortaçağ'da
Troya'nın, yani Asya'nın, üstün cengaverliği ve ahlakı
temsil ettiğine inanılmasıdır. Avrupalı kendi
soyluluğunu, kökenlerini Asya'ya bağlayarak kanıtlamaya
çalışmaktadır. Üstün ve görkemli olan Asya'dır!
Fatih'in Bizans'ı mağlup ederek Troya'nın öcünü
aldığı görüşüne İstanbul'un fethinden sonra
Batılı kaynaklarda da rastlanıyor. Tarihçi Atabinen, Floransa
şehrinde Yunan edebiyatı okutan Demetrius Chalcondylas'ın 1462
tarihinde (yani Fatih'in Troya'yı ziyaret ettiği yıl)
yazdığı eserde şöyle bir söylentiyi kağıda
döktüğünü belirtiyor: "Vaktiyle Troya şehri Rumlar
tarafından tahrip edilmiş olup, İstanbul'un bu
Troyalıların (soyundan) geldikleri söylenen yabancılar
tarafından zaptı, bir çoklarının ve bilhassa Latinlerin
kanaatlarına göre, tedip ve intikam eseri olarak telakki
edilmiştir." Kostantinopolis'in kuşatması
sırasında kentte bulunan Kardinal İsidore'nin
yazdığı bir mektupta Sultan II. Mehmet'e
"Troyalıların Prensi" demesi de anlamlıdır. Demek
ki, kuşatma altındaki kentte de Türkleri Troyalıların
devamı sayanlar varmış
Fatih'ten
Papa'ya mektup
Fatih'in İstanbul'u aldıktan sonra kendisini Roma
İmparatorluğu'nun varisi saydığı biliniyor. Bu yüzden
ülkeden "diyar-ı Rum", Fatih'ten de "Kayzer-i Rum"
yani "Roma hükümdarı" diye söz edildiği de olmuş.
Fatih, bu iddiayı, biraz da, Romalılar gibi Türklerin de
Troyalıların soyundan geldiklerine dayanarak yapmış
olabilir mi?
Bu görüşü destekleyen önemli bir işaret var. Hem de edebiyatta deneme
türünün babası sayılan Montaigne'nin denemelerine geçmiş bir
"belge". Buna göre Fatih kendisine karşı kampanya
açmış olan Papa II. Pius'a mektup yazarak şöyle demiş:
"İtalyanlarla aynı kökten olduğumuz ve onlar gibi Rumlardan
Hektor'un kanının intikamını almaya hakkım olduğu
halde, İtalyanların bana düşmanca davranmalarına ve
Rumları bana karşı korumalarına hayret ediyorum."
Troya Savaşı sürüyor!
Daha önce belirttiğim gibi, Osmanlı'nın yükselişi ve
Avrupa'nın içlerinde ilerleyişi Katolikleri de tehdit etmeye
başlayınca, o güne kadar yüzlerce yıl Türklerin Troya kökenli
olduğunu savunan çevreler bu kez Türklerin niçin Troyalı
olamayacağının gerekçelerini araştırmaya
başlamışlardır. Papa II. Pius bunlardan biridir. Katolik
dünyası Türklere karşı Hristiyanlık duvarını
yükseltme çabasındadır. Aradan 500 yıldan fazla zaman geçmesine
rağmen Katolik çevrelerin bu kez de Türklerin Avrupa Birliği'ne
alınmasına karşı benzer savlar kullanmaları ilginçtir.
"Türkiye alınırsa Avrupa biter," diyen Giscard d'Estaing gibi
koyu Katolikler aşağı yukarı Papa II. Pius'la aynı dili
kullanıyorlar. Bu anlamda Doğu - Batı
çatışmasını simgeleyen Troya savaşı hala devam
ediyor!
Atatürk de dedi mi?
Bu savaşın bir başka evresinde Mustafa Kemal Atatürk'ün de Fatih
gibi "Hektor'un öcünü aldık!" deyip demediğine gelince...
Sabahattin Eyüboğlu "Mavi ve Kara" adlı denemeler
kitabında Atatürk'ün yanındaki bir subaya "Dumlupınar'da
Troyalıların öcünü aldık," dediğini yazar, benzer
sözleri 1921'de Sakarya muharebesinden sonra söylediğini öne sürenlere de
rastladım. Ancak tarihsel belge yok. Bu konulara çok kafa yormuş
sinema yönetmeni ve araştırmacı Metin Erksan bu iddianın
doğru olmadığını söylüyor... En büyük Troya
savaşlarından biri olan Çanakkale'de yıldızı parlamış
olan ve saldırganlara karşı Asyalıların onurunu
savunmuş olan Mustafa Kemal'in böyle bir şeyi söylemiş olmasa
bile, söyleyebileceğini varsayabiliriz. Düşünün ki, 1915'te, yani tam
3000 yıl sonra aynı yöreye saldıran düşmanın
gemilerinden birisi Akhalıların komutan Agamemnon'un adını
taşıyordu.
Başka bir yazımda dediğim gibi, yakıştırma olsa
da yakışan bir yakıştırma!
YARIN: TÜRKLER TROYALIDIR. TROYA'NIN BİR ANADOLU KENTİ OLARAK
YENİDEN KEŞFİ...
YENİ TROYA SAVAŞLARI VE TÜRKİYE
MILLIYET
31/05/2004
Troya
Anadolu'ya aitti
Troya, 1870 yılından bu yana üçüncü kez kazılıyor.
Üçüncü dalga kazıları yöneten Manfred Korfmann Troya'ya Anadolu'dan
bakıyordu. 1982'den beri yörede yaptığı kazılar ve
Hititologların bulguları onu haklı çıkardı
Troyalılar Türk müydü? - 3 / Haluk Şahin yazıyor
Troyalılar Türk müydü sorusuna sağlıklı bir yanıt verebilmek
için önce sormak gerekir: Troya neresidir? Troya nedir? Yüzyılı
aşkın bir süreden devam eden arkeolojik araştırmalar, bu
sorulara yanıt vermeye çalışıyor ve önemli ilerlemeler
kaydediyor.
Troya, 1870 yılından bu yana üçüncü kez kazılıyor. İlk
iki kez kazanlar oraya Yunanistan'dan bakıyorlardı ve
kafalarındaki bir şeyi kanıtlamaya
çalışıyorlardı. İlk kazıyı başlatan
Alman serüvencisi, amatör arkeolog Heinrich Schliemann, bir Homeros ve antik
Yunan uygarlığı hayranıydı. Bu yüzden eşini
boşayıp Yunanlı bir kadınla evlenmişti. O,
İlyada'nın tamamen gerçeklere uygun olduğuna inanıyor,
Tahta At hilesiyle düşürülen kenti, Priamos'un sarayının
kalıntılarını arıyordu. Ölümünden sonra kazılarını
devam ettiren asistanı Dörpfeld de, daha gerçekçi olmakla birlikte, bu
bakış açısını paylaşmaktaydı.
Schliemann, 1874'te bulduğu ve Yunanistan'a kaçırdığı
hazinenin Priamos'un hazinesi olduğunu düşünüyordu. Sonradan bunun
aslında tam 1200 yıl öncesine, yani MÖ 2500'e ait olduğu
kanıtlandı!
Miken uygarlığı bağlantısı
Troya kazılarının ikinci dalgasını yöneten (1932-1938)
Amerikalı Carl Blegen de bölgeye Atina'dan, benzer bir bakış
açısıyla gelmişti. Buluntulara hep Ege'deki Miken
uygarlığına bağlantı açısından bakıyor,
Troya'nın Yunan uygarlığının bir uç karakolu
olduğu düşünüyordu.
Bunun bir nedeni, bu arkeologların hiç de haksız olmayan antik Yunan
uygarlığı hayranlığı ise, bir başka nedeni
de henüz Anadolu'da bir alternatifin ortaya çıkmamış olması
idi. Schliemann zamanında Hititler hakkında hemen hemen hiçbir
şey bilinmiyordu, Blegen zamanında ise Atatürk tarafından da
desteklenen "Eti" kazılarının meyveleri yeni yeni
toplanmaktaydı.
Korfmann
ve kazılar
Derken, üçüncü dalga kazılar için bölgeye Almanya'nın Tübingen
Üniversitesi'nden Manfred Korfmann geldi. Korfmann'ın kazı
geçmişinde Anadolu önemli bir yer tutuyordu. O, Troya'ya Anadolu'dan
bakıyordu. 1982 yılından beri yörede yaptığı
kazılar ve Hititologların bulguları onu haklı
çıkardı: Troya Anadolu'ya aitti!
Troya'nın o büyük savaşın olduğu dönemde, yani MÖ 12 - 13. yüzyılda
Hititlerle sıkı ilişkileri olan Wilusa adlı bir Luvi kenti
olduğu artık bilim çevrelerince kabul edilmiş bulunuyor. Yoksa
Troya'daki ören yerine mermer üzerinde Wilusa - Ilios levhası
asılamazdı. Bu işler belediye encümeni kararıyla sokak
adı değiştirmeye benzemiyor.
Troya'nın Anadoluluğu yukarıda sorduğumuz soru
açısından büyük önem taşıyor. Troya Anadolulu, biz de
Anadoluluyuz. O zaman Troyalılar ne? Aramızda nasıl bir
bağlantı var? Irksal anlamda değilse bile, mekânsal ve tinsel
anlamda onlar bizim atalarımız değil mi?
Troyalılar Türk müydü? sorusuna bir de başka bir sorunun
merceğinden bakalım: Hangi Troyalılar?
1870'lerden beri devam eden kazılar Troya olarak bilinen Hisarlık
ören yerinde üst üste dokuz kent olduğunu ortaya koydu. Troya'nın 3000
yılı aşkın yerleşim döneminde, bazen kesintilerle,
orada farklı kavimler yaşadı. Bilinenler: Luwiler, Helenler,
Romalılar... Muhakkak ki, başkaları da var.
Ve tabii, ören yerinin hemen yanı başında Tevfikiye köyünde,
onuncu Troya'da bugün yaşayanları unutamayız. Son
Troyalılar. Onlar kesinlikle Türk!
Troya filminde öyküsü anlatılan Troyalılara gelince... Onların
Hititlerin akrabası Luviler olduğu kabul ediliyor. Hititçeye benzeyen
bir dil konuşuyorlarmış. Yani bir Hint - Avrupa dili. Malum,
Türkçe o dil ailesine değil, Ural - Altay dilleri ailesine ait.
Peki, o Troyalılar, kimilerine göre savaş, kimilerine göre
yangın, kimilerine göre deprem sonucu kentlerini terk ettikten sonra
nereye gittiler? Kimlere karıştılar? Nerelerde yerleştiler?
İşte bu soruların yanıtı henüz bilinmiyor.
Tıpkı bir zamanlar Türklerin ön-atası ilan edilen Hititlerin
(Etilerin) nereye gittikleri bilinmediği gibi.
YARIN: HEPİMİZ TROYALIYIZ
MILLIYET
01/06/2004
Hepimiz
Troyalıyız
Homeros uzmanlarının araştırmaları ve arkeolojik
çalışmaların ışığında
İlyada'nın gerçeği yansıttığı savı
güçleniyor. Halikarnas Balıkçısı, "Türklerde Etrüsk
kanı var" demişti. Ya Troya kanı?
Troyalılar Türk müydü? - 4 / Haluk Şahin yazıyor
Troya filminde, birçok değişiklikler yapılmış olsa da
senaryoya esas alınan İlyada Destanı gerçek olaylara mı
dayanıyor, yoksa tamamen hayal gücünün eseri mi? Yüzyıllar boyunca
çok araştırılmış bir soru bu. Son yıllarda
tarihçilerin, Homeros uzmanlarının ve arkeologların
yaptıkları araştırmalarla bu büyük destanın gerçek bir
tarihsel fona oturduğu görüşü güçleniyor.
Örneğin, J.V. Luce adlı bir Homeros uzmanı İlyada'da
adı geçen yöreleri teker teker dolaştıktan sonra Homeros'un
topografyasının doğru olduğunu belirtiyor. İlyada'da
adı geçen fiziksel nirengi noktaları da son kazılarla
doğrulanıyor. Örneğin, destanda adı geçen
mağara-pınar birkaç yıl önce keşfedildi.
Ayrıca, Hitit metinlerinin çözülmesiyle bu sav daha da kuvvetleniyor.
Birkaç yıl önce çözülen bir metinde deniz ülkesi Ahhawiya (Akha?) ile
Luviler arasında büyük bir savaş yaşandığından
söz ediliyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu dönemde Troya uzaktaki
kavimlerin iştahını kabartacak kadar zengin bir ticaret
merkeziymiş. Bu yüzden saldırılara uğramış.
Troya'ya Ege tarafından bakanlar ve onu antik Yunan
uygarlığı bağlantısı içinde
değerlendirenler, Troyalıların da denizden gelip
yerleşmiş Yunan kökenli bir kavim olduğunu öne
sürüyorlardı. Bu savın bilimsel olarak savunulabilmesi artık
mümkün değil. Troyalılar Anadolulu.
Kaldı ki, Homeros da Troyayı savunanların Yunanlılardan
farklı diller konuştuklarını belirtmişti. Yiğit
Hektor ve arkadaşları deniz ötesinden talan için gelmiş
saldırganlara karşı çarpışan, farklı kavimlerden
Anadolu çocuklarıydı. Bu açıdan da Çanakkale Savaşı
ile paralellikler kurulabilir.
'Etrüsk kanı vardır'
Atatürk milliyetçiliği Türk'ün tanımını ırksal olarak
değil, yurttaşlıkla, gönüllü bağlılıkla
açıklıyor. Anadolu'da yaşayan tüm etnik grupları
yurttaşlık düzeyinde Türk sayıyor. Konuyu ille kan
bağına indirgemek isteyenlere verilecek en iyi yanıtın Halikarnas
Balıkçısı'nın Etrüsklerle ilgili olarak söyledikleri
olduğunu düşünüyorum. Güneş-Dil teorisi çerçevesinde Etrüsklerin
Türk olup olmadığı da bir zamanlar
tartışılmıştı. "Hayır,"
demişti Balıkçı, "Etrüskler Türk değildir, ama
Anadolu'daki Türklerde Etrüsk kanı vardır."
Biz de, ırksal anlamda Troyalıların Türk olup
olmadıklarını bilmesek de, şunu rahatlıkla
söyleyebiliriz: "Günümüz Türklerinde Troya kanı vardır!"
Daha bile kesin olarak söyleyebileceğimiz bir şey var: "Günümüz
Türkleri Troyalıdır."
Troya Savaşı devam ediyor
Troya Savaşı döneminde Troya'nın Doğu ile Batı, Asya
ile Avrupa arasındaki geçiş çizgisini temsil ettiğini daha önce
belirttik. Eski Yunanlılar kendilerinden farklı diller konuşan
halkları "barbar" sayıyorlardı. Troya, uygarlık
olarak onlardan üstün olsa bile, bir "barbar" ülkesiydi. Daha
ilerideki dönemlerde, Avrupa Hristiyan olduktan sonra da Ege'nin iki
yakası arasındaki uygarlık farklılığı devam
etti. Batı tarafı Hristiyan, Doğu tarafı ise Müslüman
dünyanın bir parçası oldu. Bu nedenle, Troya savaşları bir
ganimet savaşı olsalar bile, hep uygarlıklar savaşı
olarak algılandı. 1915 Çanakkale Savaşları'nda da şair
Mehmet Akif bölgeye yönelik saldırının "medeniyet"
denilen bir "canavar" tarafından
yapıldığını söylememiş miydi?
Türkiye'nin Avrupalı olup olmadığı
tartışmalarının alevlendiği 2004 yılında
durumun hâlâ bu şekilde algılandığını görüyoruz.
Ege'nin bir tarafında yaşayanları aralarına kabul ederken
öne sürülmeyen itirazlar, öte yanında yaşayanlar için ısrarla
kullanılıyor. Troya'nın günümüzdeki sahiplerine ilişkin bir
"kültür" farkından söz edilmekte. Bu tabii ki,
Doğu-Batı, Asya-Avrupa, Müslümanlık-Hristiyanlık
farkının adlarından biridir.
Bazılarının kafasında Troya savaşı devam ediyor.
Troya onlar için hâlâ o eski Troya'dır. Türkler ise çağdaş
Troyalılar!
-BİTTİ-
MILLIYET
02/06/2004