ANLAŞMA OLMAZSA BÜYÜK ZARARLAR OLUR: YDÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Ali Dayıoğlu, Annan planı temelinde bir anlaşmaya varılmaması durumunda Türkiye'nin büyük zararlara uğrayacağını kaydetti. Dayıoğlu, 'Ancak bu Annan planının müzakere edilmeden, olduğu gibi kabul edilmesi anlamına gelmemelidir' dedi

MEBLAĞ ÇOK YÜKSEK: Türkiye Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk'ün verdiği rakamlara dayanarak 1987-2001 döneminde Güney Kıbrıs'tan 2 bin 250 kişinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne bireysel başvuru yaptığını bildiren Dayıoğlu, 'Bu davaların kaybedilmesi durumunda, ki kaybedilmesi olasılığı çok yüksektir, ödenmesi muhtemel rakam 8-10 milyar ABD Doları civarındadır' şeklinde konuştu

l HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ, DEMOKRASİ, İNSAN VE AZINLIK HAKLARI: Yakın Doğu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Dayıoğlu, 'Avrupa Birliği (AB) üyeliği Kuzey Kıbrıs'ta, hukukun üstünlüğü, demokrasi, insan ve azınlık haklarına saygının vurgulanacağı bir sistemin oluşmasına imkan yaratacak' dedi

Anıl IŞIK

Yakın Doğu Üniversitesi (YDÜ) Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyelerinden Dr. Ali Dayıoğlu, Annan planı temelinde Kıbrıs'ta varılacak bir anlaşmanın hem Kıbrıslı Türkler, hem de Türkiye'nin yararına olacağını kaydetti. Dayıoğlu, 'Ancak bu Annan planının müzakere edilmeden, olduğu gibi kabul edilmesi anlamına gelmemelidir' dedi.

Yurtdışında çeşitli üniversitelerde çalışan insan hakları ve azınlık hakları uzmanı Dr. Ali Dayıoğlu

adada taraflar arasında bir anlaşma olmaması durumunda, Kıbrıslı Türkler kadar Türkiye'nin de zarara uğrayacağını ifade ederken, bunun Annan planının olduğu gibi kabul edilmesi anlamına gelmediğini vurguladı. Planın olumlu ve olumsuz yanlarının belirlenerek, bir görüş birliğine varılmasıyla Kıbrıs sorununun bir çözüme ulaştırılması gerektiğini belirtti.

Olası bir Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin Kuzey Kıbrıs'a, hukukun üstünlüğü, demokrasi ve insan ve azınlık haklarına saygının yer alacağı bir anlayış getireceğini anlatan Dayıoğlu, adada insan hakları ve azınlık haklarının uluslararası sözleşmeler tarafından güvence altına alınacağını belirtti.

Dayıoğlu, Kıbrıs'ta bir anlaşmaya varılmasının, sadece taraflar arasındaki sorunlara bir çözüm getirmeyeceğini, aynı zamanda toprak konusunun çözümlenmesiyle, Türkiye'nin aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) açılan davaların kararlardan doğan yükümlülüklerinden muaf tutulacağını dile getirdi.

Dayıoğlu'na göre bir anlaşmaya varılamaması durumunda ise Türkiye maddi tazminat ödemekle kalmayacak, aynı zamanda AİHM kararlarına uymamaya devam etmesi durumunda, Avrupa Konseyi'ndeki üyeliğinin askıya alınması veya üyelikten çıkarılması söz konusu olabilecek.

Ali Dayıoğlu, bunun da Türkiye'nin AB üyeliğini zorlaştıracağını vurguladı.

Dr. Ali Dayıoğlu, KIBRIS'ın sorularını yanıtladı. Soru ve yanıtlar şöyle:

Soru: Olası bir Avrupa Birliği üyeliğinin Kuzey Kıbrıs'taki insan hakları ve azınlık hakları üzerinde nasıl bir etkisi olabilir?

Dayıoğlu:

Bugün Avrupa Birliği (AB) gerek üye, gerekse aday devletlerin hukuki, siyasi ve ekonomik rejimleri üzerinde kesin bir belirleyiciliğe ve etkiye sahiptir. AB, kendisine üye olma hedefinde olan devletlerden, hukuki, siyasi, ve ekonomik sistemlerini kendi sistemiyle uyumlu hale getirmelerini beklemektedir. Bu durum insan ve azınlık hakları bakımından özellikle böyledir. Bu çerçevede, başta AB Adalet Divanı olmak üzere, AB organları çeşitli tarihlerde aldıkları kararlarda genel olarak insan hakları, çoğulcu demokrasi, hukukun üstünlüğü ve sosyal adalet konularının önemini vurgulayarak, AB'ye üyelikle bu ilkelere, özelikle de insan ve azınlık haklarına saygı gösterilmesi arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, bu ilkelere saygının birliğe üyeliğin vazgeçilmez unsuru olduğunu belirtmişlerdir.

Birlik organlarının kararları dışında çeşitli zirve toplantılarında da insan ve azınlık hakları konuları gündeme gelmiş, bu konularda çeşitli kararlar alınmıştır. Bu zirveler arasında 1993'te AB üyesi ülkelerin devlet veya hükümet başkanlarının bir araya geldikleri Kopenhag Zirvesi önemli bir konuma sahiptir. 1989 yılındaki gelişmelerin ardından Doğu Avrupa'da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği sisteminin çökmesi üzerine AB bünyesinde yeni bağımsızlıklarını kazanan devletlerin tekrar Rusya'nın etkisi altına girebilecekleri endişesiyle bunların birliğe nasıl dahil edilebilecekleri konusu tartışılmaya başlanmıştır. Bu devletlerin demokratik bir siyasal düzene sahip olmamalarının yanı sıra, AB'den büyük bir ekonomik destek beklentisi içerisinde olmaları nedeniyle bu genişlemenin belirli kriterler çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiği konusu gündeme gelmiştir. Bu çerçevede, Kopenhag'da toplanan zirvede AB'nin hangi kriterlere göre genişleyeceği konusu tartışılarak bu konuda çeşitli kararlar alınmıştır. 'Dar Anlamda Kopenhag Kriterleri' olarak tanımlanan bu kararlarla, başta Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, AB'ye üye olmak isteyen aday ülkelerden uymaları gereken siyasal, ekonomik ve idari alanlarla ilgili ölçütler belirlenmiştir. Burada demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan ve azınlık haklarına saygı ve bunların korunması konuları siyasi ölçütler olarak ortaya konulurken, insan ve azınlık hakları konularında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ile Avrupa Konseyi'nin (AK) temel belgelerine atıfta bulunulmuştur. Bundan yola çıkılarak, AB'ye üye olmak isteyen devletlerden öncelikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne (AİHS) taraf olmaları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) bireysel başvuru hakkını tanımaları ve azınlık hakları ile ilgili temel metinleri onaylamaları istenmiştir. 1995 yılındaki Madrid Toplantısı'nda ise AB'ye üye olmak isteyen devletlerin bu uyumu gerçekleştirebilecek idarî kapasiteye sahip olmaları gerektiğine ilişkin kararların alınmasıyla ve bunların 1993 tarihli Kopenhag Kriterlerine eklenmesiyle 'Geniş Anlamda Kopenhag Kriterleri' dediğimiz kriterler ortaya çıkmıştır. Tüm bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda AB ile üyelik ilişkisi içerisine girmek isteyen devletlerin Avrupa insan ve azınlık rejiminin bir parçası olmak durumunda oldukları ve kendi iç hukuk mevzuatlarını AB normlarıyla ve AK belgeleriyle uyumlu hale getirmek yükümlülüğü altında bulundukları görülmektedir. Bu durum AB'ye üye olmayı amaçlayan Kuzey Kıbrıs bakımından da geçerlidir.

Soru:

Bu çerçevede Annan planını insan hakları ve azınlık hakları açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Dayıoğlu:

Gerek Kuruluş Antlaşması'na, gerekse anayasa taslağına bakıldığı zaman söz konusu belgelerde insan haklarıyla ilgili düzenlemelerden çok, parça devletlerde ikamet edecek olan etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların haklarıyla ilgili düzenlemelere yer verildiği görülmektedir. Bununla birlikte, anayasa taslağının Üçüncü Bölümü'nün 10/1. maddesinde AİHS, Kıbrıs bakımından yürürlükte olan Ek Protokoller ile BM Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi anayasanın ayrılmaz birer parçası sayılmışlardır. Dolayısıyla, söz konusu uluslararası sözleşmelerde insan haklarıyla ilgili tüm hükümlerin Kıbrıs'ın tümü bakımından geçerli olacağı vurgulanırken, Kıbrıs'ta yaşayan herkesin hakları uluslararası güvence altına konulmuştur.

Bu noktada birkaç hususa değinmekte yarar vardır. Öncelikle, Kıbrıs'ta yaşayan kişilerin hakları bugün de AİHS ile Güney Kıbrıs ve Türkiye bakımından geçerli olan ek protokoller aracılığıyla güvence altındadır. AİHS'de düzenlenen bir hakkın ihlâli durumunda, Kıbrıs'ta yaşayan herkes güneyde meydana gelen bir ihlâle karşı Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ne (GKRY), kuzeyde meydana gelen bir ihlâle karşı da Türkiye'ye karşı iç hukuk yollarını tükettikten sonra AİHM'ye başvurabilmektedirler. Kuzey'deki bir ihlâlden dolayı Türkiye'nin sorumlu tutulmasının nedeni KKTC'nin ayrı bir siyasi varlık olarak uluslararası alanda tanınmaması ve adanın kuzeyinde Türkiye'nin fiili otoritesinin varolduğunun kabul edilmesinden dolayıdır. Burada deyinilmesi gereken bir diğer husus KKTC'deki mahkemelere başvurma olanağının bulunmadığı durumlarda, ki Güney Kıbrıs'tan yapılan başvurularda bu olanağın bulunmadığı varsayılmaktadır, kuzey bakımından iç hukuk yollarını tüketme şartının aranmadığıdır.

Soru:

Bu konuyu biraz açalım. Bilindiği gibi, bugüne kadar Türkiye'ye karşı AİHM'ye gerek Güney Kıbrıs'ta yaşayan kişiler tarafından bireysel başvurular, gerekse Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) tarafından devlet başvuruları yapılmıştır. Bunlardan bazıları görüşülerek karara bağlanırken, bazıları da AİHM'de görüşülmek üzere beklemektedir. Yukarıda verdiğiniz bilgiler ışığında, bir anlaşmaya varılması durumunda Kıbrıs'ta, özelikle de Kuzey Kıbrıs'ta insan hakları ve azınlık hakları ile ilgili olarak nasıl bir durum ile karşı karşıya kalınır? Bu konuyu nasıl değerlendirebiliriz?

Dayıoğlu:

Öncelikle, bir anlaşmaya varılması durumunda insan hakları açısından, özelikle de davalar bakımından kazançlı çıkacak olan Türkiye'dir. Şu nedenden dolayı; Eylül 1974'ten günümüze kadar Güney Kıbrıs'tan Kıbrıs'taki insan ve azınlık haklarının ihlâl edildiği gerekçesiyle açılan dört dava da Türkiye'ye karşı açılmıştır. Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'ta ya da Kıbrıs'ın tümünde meydana gelen hak ihlâllerinden kendisinin sorumlu olmadığı yönündeki iddiaları bugüne kadar gerek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK), gerekse AİHM tarafından kabul edilmemiştir.

Bilindiği gibi, Güney Kıbrıs'tan Türkiye'ye karşı AİHM'ye yapılan başvuruların çok büyük bir çoğunluğunu mülkiyet konusuyla ilgili davalar oluşturmaktadır. Türkiye'ye karşı GKRY'nin yaptığı 4 devlet başvurusunun dışında, Adalet eski Bakanı Hikmet Sami Türk'ün verdiği rakamlar çerçevesinde, 1987-2001 döneminde Güney Kıbrıs'tan yaklaşık 2 bin 250 bireysel başvuru yapılmıştır. Bu davaların kaybedilmesi durumunda, ki kaybedilmesi olasılığı çok yüksektir, ödenmesi muhtemel rakam 8-10 milyar ABD doları civarındadır. Özellikle mülkiyetle ilgili konularda bir anlaşmaya varılması ve Annan Planı'nda ortaya konulan anayasa taslağının yürürlük kazanması durumunda, Türkiye ödemesi kararlaştırılan tazminatları ödemekten kurtulacak ve artık Kıbrıs'ta meydana gelecek olan olaylardan sorumlu tutulmayarak hak ihlâli iddialarından kurtulacaktır. Eğer sonraki tarihlerde bir hak ihlâli ortaya çıkarsa, bu konuda artık ilgili parça devletler sorumlu olacaktır.

Dolayısıyla, bu aşamada mülkiyet sorununun çözümü çok önemli bir nokta olarak gözükmektedir. Çünkü, planın tartışılan yönlerinden bir tanesi taşınmaz malların Rumlara iadesi konusudur. Kuzey'deki kimi kesimlerin de karşı çıktığı başlıca konulardan bir tanesi budur. Eğer taraflar arasında bir anlaşmaya varılırsa, toprak konusu bir çözüme kavuşturulacağından dolayı, bugüne kadar Türkiye aleyhine, özellikle toprak mülkiyeti konusunda, yapılan başvuruların birçoğu da görüşülmeden bırakılacaktır. Türkiye, ödemesi ihtimal dahilinde bulunan 8-10 milyar dolar civarındaki bir tazminat miktarını da ödemekten kurtulacaktır. Dolayısıyla, toprak sorunun çözümü yalnızca iki taraf arasındaki ihtilafları ortadan kaldırmayacak, ayrıca Türkiye'nin de taraf olduğu sorunlu bir konuyu da gündemden çıkaracaktır.

Soru:

Peki, Kıbrıs'ta bir anlaşmaya varılmaması durumunda nasıl bir tablo ile karşı karşıya kalınabilir?

Dayıoğlu:

Eğer bir anlaşmaya varılamazsa, AİHM'de bekletilen ve görüşülme aşamasında olan özelikle mülkiyet hakkı ile ilgili olan davalar sonuçlandırılmaya başlanacak ve çok büyük bir olasılıkla hemen hemen tamamına yakını Türkiye aleyhine sonuçlanacak. Bu da yalnızca Türkiye'nin maddi tazminat ödemesi anlamına gelmeyecek, Türkiye'nin AB'ye girme yolundaki en önemli engellerden birisini oluşturacak. Yukarıda belirttiğimiz gibi, AB'ye üye olmak isteyen bir aday devletin uyması gerek bazı kurallar söz konusudur. Bunların başında insan ve azınlık haklarına saygı ilkeleri gelmektedir. Bu bağlamda, mülkiyet hakkı da bir temel insan hakkı olduğundan dolayı,Türkiye'nin bu hakkın yerine getirilmesini engelleme gibi bir pozisyonda bulunması onun AB'ye girişini engelleyebilecektir.

Daha da önemlisi, AK üyesi olan ve AİHM'ye bireysel başvuru hakkını tanıyan AİHS'ye Ek 11 Numaralı Protokolü onaylayan bir devlet olarak Türkiye, AİHM'nin aldığı kararları yerine getirmek zorundadır. Türkiye, AK üyesi ülkeler arasında, Titina Loizidou davası gibi Güney Kıbrıs'tan açılan davalardan dolayı, AİHM kararlarını yerine getirmeyen tek devlettir. Eğer Türkiye AİHM kararlarına uymamaya devam ederse, bu durumda AK Statüsü'nün 8. maddesinde öngörülen üyeliğin askıya alınması veya üyelikten çıkarılma gibi bir yaptırımla karşı karşıya kalabilecektir. Böyle bir durumda, AK'den çıkarıldığı zaman, Türkiye'nin AB üyeliği iyice zorlaşacaktır. Çünkü, AK'ye üye olmayan, AİHS'ye taraf bulunmayan ve AİHM'nin yetkisini tanımayan bir devletin AB'ye girmesi imkânsızdır. Bunların dışında Türkiye'ye verilmesi gereken fonların dondurulması gibi ekonomik baskılar da gündeme gelebilecektir.

Soru:

Yukarıda belirttiğiniz gibi, GKRY çeşitli tarihlerde AİHM'ye başvurarak Türkiye'nin Kıbrıs'ta insan ve azınlık haklarını ihlâl ettiğini iddia etmiştir. Bu davaların Türkiye'ye karşı açılmasının nedeni de KKTC'nin siyasi varlığının uluslararası alanda tanınmamasından dolayıdır. Bir anlaşmaya varılmasının ardından Kıbrıs'ta insan hakları ve azınlık haklarının ihlâl edilmesi durumunda, AİHM'ye başvurular kime karşı yapılacaktır?

Dayıoğlu:

Bir anlaşmaya varılması ve Kıbrıs'ın kuzeyinin AB'ye dahil olması durumunda, Kıbrıs'ta herhangi bir hak ihlâlinin olması halinde artık Türkiye sorumlu olmayacak, bu yöndeki sorumluluk ihlâlin gerçekleştiği parça devletlere ait olacaktır. Annan planına göre uluslararası alanda tek bir egemenlik olacağından dolayı AİHM'de yalnızca Ortak Devlet'e karşı dava açılabilecek, ancak daha sonra Ortak Devlet, ihlâlden sorumlu olan Parça Devlet'ten istenilen tazminat miktarını talep edebilecektir.

Soru:

Böyle bir durumda, kuzey veya güney parça devletlerin herhangi birisinde hakkı ihlâl edilen bir kişinin AİHM'ye başvurabilmesinde hangi parça devletin uyruğu olduğu önemli midir?

Dayıoğlu:

Kesinlikle değildir. AK'ye üye olan devletlerin herhangi birisinde bulunan ister yerli, ister yabancı, isterse de uyruksuz olsun herkesin o sözleşmenin korumasından yararlanma hakkı vardır. Bu durum Kıbrıs'ın tümü bakımından geçerli olacaktır. Kuzey veya güney parça devletlerinde AİHS'de düzenlenen bir hakkın ihlâl edilmesi durumunda uyruğu ne olursa olsun herkesin iç hukuk yollarını tükettikten sonra AİHM'ye bireysel başvuruda bulunma hakkı söz konusudur.

Soru:

Bir çok uluslararası hukukçu ve köşe yazarının söylendiği gibi, eğer Güney Kıbrıs bütün Kıbrıs'ı temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti adı altında AB'ye girerse, Türkiye'nin 'işgalci güç' olarak tanımlanacağı söyleniyor. Bu durumda AB ile Türkiye arasındaki üyelik görüşmeleri ne hale gelir? Sizin bu konu hakkındaki görüşünüz nedir?

Dayıoğlu:

Kıbrıs sorununun, özellikle de toprak meselesinin çözülmemesi Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerini doğrudan etkiler. Öncelikle, daha önce de belirttiğimiz gibi, bir aday ülke AB'ye girmek istiyorsa, yerine getirmesi gereken kriterlerin başında insan haklarına saygı gelmektedir. Toprak konusunun ve özel mülkiyet sorununun çözümlenememesi demek, bir temel insan hakkı olan mülkiyet hakkının çiğnenmesi demektir. Bir ülkenin AB'ye adaylığı için insan haklarına saygılı olması temel ölçüt olarak ortaya konulduğuna göre, insan haklarının bir unsurunu oluşturan mülkiyet hakkını çiğneyen bir devlet ile AB'nin masaya oturması mümkün görünmemektedir. Eğer bir ülke AB'ye üye olmak istiyorsa insan ve azınlık hakları ile ilgili sorunlarını çözmesi gerekmektedir. Bunların arasında mülkiyet konusu önemli bir yer tutmaktadır. Bunları çözmeden Türkiye'nin AB'ye üye olabileceğini sanmıyorum.

Soru:

Diğer bir konu ise, AB'nin üye ülkelerine sağladığı temel özgürlükleri arasında yer alan serbest dolaşım ve seyahat hakkı ile ilgilidir. Güney Kıbrıs'ın bütün Kıbrıs'ı temsilen AB'ye girmesi durumunda, Kıbrıslı Türklerin seyahat özgürlükleri ile ilgili olarak ne gibi bir durum ile karşı karşıya kalabiliriz?

Dayıoğlu:

Eğer bir anlaşmaya varılamazsa, Kuzey Kıbrıs'ta yaşayanların önemli bir bölümünün, özellikle de gençlerin şu ya da bu şekilde Kıbrıs Cumhuriyeti, dolaysıyla da Avrupa Birliği vatandaşı olma yoluna yönelecekleri ve pasaport almayı düşünmeleri olasıdır. Böyle bir durumda AB vatandaşlarının serbest dolaşımlarının engellemesi diye bir şey söz konusu olamaz. Serbest dolaşım özgürlüğünün 1963 tarihli AİHS'ye Ek 4 numaralı protokolün 2. maddesinde güvence altına alınmasının dışında, AİHS'nin 8. maddesinde kişinin özel yaşamına saygı gösterileceği belirtilmiştir. Bir AB vatandaşının serbest dolaşım hakkının engellenmesi durumunda söz konusu kişinin bu hakkı engelleyen devlete karşı AİHM'ye başvuru hakkı doğabilecektir. Bu durum AB pasaportu almak isteyen Kıbrıslı Türkler bakımından da geçerli olabilecektir.

Soru

Buraya kadar Kıbrıslı Rumların ve Türklerin insan haklarından bahsettik, ancak merak edilen diğer bir konu da Kıbrıs'ta yaşayan azınlıkların- Maronitler,Latinler ve Ermenilerin durumudur. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Dayıoğlu:

Kurucu antlaşma ile anayasa taslağının yürürlüğe girmesi halinde gerek parça devletler, gerekse ortak devlet azınlıklarla ilgili olarak BM bünyesinde kabul edilen Kişisel ve Siyasal Hakların Uluslararası Sözleşmesi hükümleri ile AK bünyesinde kabul edilen Ulusal Azınlıkların Korunmasına İlişkin Çerçeve Sözleşme hükümlerini kendi yetkileri dahilinde bulunan azınlıklara tanımak zorundadırlar. Bu iki sözleşmeden çok kısa da olsa söz etmek gerekir. Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi'nin 27. maddesi ile Çerçeve Sözleşme'nin bütünü uluslararası azınlık hakları hukukunda bugüne kadar yapılan en önemli düzenlemelerdir. 27. madde taraf devletleri kendi ülkelerinde bulunan etnik, dinsel ve dilsel azınlıkların kimliklerinin korunması ve geliştirilmesi yönünde çaba gösterme yükümlülüğü altına koyarken, Çerçeve Sözleşme de taraf devletlerden kendi yetkileri dahilinde bulunan azınlıklara kendi dillerinde eğitim görme, kendi dini kurumlarını, örgütlerini kurma, kendi dillerinde dinî ayinler yapma, yoğun olarak yaşadıkları yerlerde sokak isimlerinde ve tabelalarda azınlık dillerini kullanma gibi hakları tanımalarını istemektedir. Yani, bu anlaşmanın yürürlüğe girmesi her iki parça devlette yaşayacak olan azınlıklara geniş bir koruma getirmektedir.

Eğer bir anlaşmaya varılırsa ve anlaşma hükümlerine uygun davranılırsa, 2001'de sonuçlanan 4. devlet başvurusunda Türkiye'nin Kuzey Kıbrıs'taki Rumların haklarını ihlâl ettiği yönünde AİHM'de alınan karar gündemden çıkacaktır. Söz konusu kararda Karpaz'da yaşayan Rumlara miras hakkı tanınmadığı, okul kitaplarının sansüre tabi tutulduğu, kuzeydeki kiliselere papaz verilmesinin engellendiği ve kuzeydeki Rumlar için orta eğitim olanaklarının tanınmadığı yönündeki GKRY iddiaları AİHM tarafından kabul edilmiş ve bu konularda Türkiye suçlu bulunmuştur. Eğer bir anlaşmaya varılırsa ve gerek Çerçeve Sözleşmenin hükümleri, gerekse 27. madde hükmü hayata geçirilirse ve ilgili azınlıklara bu haklar tanınırsa, bu gibi sorunlar zamanla azalacaktır. Böyle bir durumda Türkiye'nin üzerinden bir yük daha kalkacaktır. Burada Güney Kıbrıs'ta yaşayan veya yaşayacak olan Türklerin de benzer hakları olduğunu söylemek gerekmektedir. Orada yaşayan Türklerin de kendi dillerinde eğitim görme, dinî ibadetlerini yerine getirme, gazetelerini çıkarma, derneklerini kurma gibi hakları vardır ve bu hakları uluslararası güvence altındadır. Bu hakları çiğnenen Kıbrıslı Türklerin de başta AİHM olmak üzere uluslararası organlara başvuru hakları vardır.

Soru

Sonuç olarak neler söylemek istersiniz?

Dayıoğlu:

Buraya kadar BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın başlattığı yeni uzlaşma süreci çerçevesinde Türk ve Rum tarafları arasında bir anlaşmaya varılması ve varılamaması durumlarında özellikle Kuzey Kıbrıs'ta ortaya çıkabilecek genel insan ve azınlık rejimi ile Türkiye'nin bu konuda karşılaşabileceği sorunlardan bahsettik. Gördüğümüz gibi, eğer adada bir anlaşmaya varılamaz ise, bundan Kıbrıslı Türkler kadar Türkiye de büyük zarara uğrayacaktır. Ancak, bu saptama Annan'ın sunduğu planın müzakere edilmeden olduğu gibi kabul edilmesi anlamına da gelmemelidir. Planda % 28'lik bir Rum göçmen kitlesinin kuzeye dönüşüne izin verilmesi ve bu kitleye siyasi haklar tanınması gibi konuların ilerde ciddi sorunlar doğurması olasıdır. Her ne kadar bu konular teorik olarak Rum göçmenlerin haklarının birer yansıması olarak değerlendirilse bile, bu hakların kullanımının ilerde Kıbrıslı Türklerin haklarının daraltılması sonucunu doğurabileceği olasılığını da göz önünde tutmak gereklidir. Bu nedenle, ülkemizdeki tüm kesimlerin biran önce bir araya gelerek planın olumlu ve olumsuz yanlarını saptayarak bir görüş birliğine varmaları ve Kıbrıs sorununun çözümü yönünde ciddi ve ivedi adımlar atmaları gerekmektedir. Halkımızın da gerek siyasilerden, gerekse sivil toplum örgütlerinden beklentisinin bu olduğuna inanıyorum.

KIBRIS 20/01/2003


Weston: Umudumun sebebi, liderlerin taahhüdüdür

ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston, Kıbrıs sorununa 28 Şubat'a kadar çözüm bulunacağında ısrar etmesiyle ilgili elindeki göstergenin liderlerin çarşamba günü yaptıkları toplantıdan çıkan taahhüt olduğunu söyledi.

Fileleftheros, pazar günleri yayınladığı Politiki ekinde ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston'la yaptığı bir söyleşiye yer verdi. Söyleşi şöyle:

Soru:Kıbrıs sorununa 28 Şubat'a kadar çözüm bulunacağında ısrar ediyorsunuz. Bunun için elinizde ne gibi göstergeler var?

Cevap: Ne gibi göstergelerim mi var? En iyi gösterge her iki liderin çarşamba günü yaptıkları toplantısından çıkan taahhüdü görmüş olmamdır. Bunu 28 Şubat'a kadar bir çözüm bulunması yönünde bir taahhüt olarak görüyorum. Diğer ilgili ülkelerin de, -yani Türkiye'yi kastediyorum- bu zaman çerçevesi içinde bir çözüme ulaşmamız arzusunu dile getirdiklerini işittim. Kanımca temel göstergeler, ilgili tarafların çoğunluğunun çok net bir anlayış gösteriyor olmalarıdır.

16 Nisan'da Kıbrıs'ın AB'ye katılım anlaşmasının imzalanması ve anlaşmaya dahil edilecek bir uzlaşmanın unsurlarına gereksinim duyduğumuz olgusunda kabul değil ama bir anlayış bulunuyor. Bu tarihten önce bir anlaşmaya ulaşmalıyız. Bunun da anlamı, varılacak anlaşmanın kabulü yönündeki referandumların yapılması gerektiğidir. Bundan dolayı referandumlara hazırlanmak için belli bir dönem gerekiyor. Vatandaşların, neye oy verdiklerini bilmeleri için de bir zaman gerekecek. Bunlar da bizi az-çok sözünü ettiğimiz şubat sonu tarihine götürür. Kanımca bu anlayışla karşılanabilir. Böyle olduğuna ve bir anlaşma sağlanması için bir taahhüt da olduğuna göre bir dereceye kadar iyimserlik içindeyim.

Soru: Kopenhag'da anlaşmaya varılmaması başarısızlığından sonra çözüm bulunması dinamiği ters dönmedi mi?

Cevap: Gerçekten biz açıkça, bu çözümün Kopenhag'a kadar ve pek tabii bunun öncesindeki herhangi bir zamanda başarılabileceği umudundaydık. Gecikmeden bir anlaşma sağlanmış olsaydı daha iyi olurdu.

Ancak biz her zaman şunu söyledik: Kopenhag'da ne olursa olsun, anlaşma sağlamaya çalıştığımız başka herhangi bir zaman da, adanın bölünmüşlüğüne bir çözüm bulma gerekliliğini azaltmıyor. Kopenhag'da bir sonuca varmanın daha iyi olacağına inanmakla birlikte, sözünü ettiğimiz nedenlerden dolayı anlaşmanın, katılım anlaşmasına dahil edilmesi gerekliliği hala daha geçerlidir. Bundan dolayı bunu başarmak amacıyla çalışmayı sürdürmek için her türlü nedene sahibiz.

Kopenhag'a oranla şimdi çözüm bulma olasılığı daha mı az? Bu konuda o kadar da emin değilim. Bana göre, örneğin Türkiye'deki değişiklikler, adanın Kuzey kesimindeki gösteriler ve çözüm arzusu dahil olmak üzere bir anlaşmayı başarma yöntemlerini etkileyebilecek dinamiklere bütün olarak bakmamız gerekir. Bütün bu dinamikler bana şunu işaret ediyor; bu zaman çerçevesi içinde bir uzlaşma sağlamanız için çok büyük bir basınç (itme) mevcuttur. Siz isterseniz bunu 'baskı' olarak niteleyebilirsiniz, Böylece, bütün faktörleri, çözümü etkileyecek unsurları bir araya toplarsam, çözüm bulunması ihtimalinin daha az olduğu inancında değilim.

Soru: Türkiye'nin politika değiştirmekte olduğu görüşünde misiniz?

Cevap: En azından Türkiye'de hükümet değişmiş bulunuyor ve bu da çözüm sağlanması olasılığı konusunda çok önemlidir.

Soru: Kıbrıs sorunuyla ilgili değişiklik saptıyor musunuz?

Cevap: Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde en büyük partinin başkanı olan Erdoğan ve bu partinin başbakanı ile dışişleri bakanı, Kıbrıs konusunda izlenmekte olan politikadan farklı bir politika izlenmesi gerektiği konusunda demeçler vermiş bulunuyorlar. Arzular net bir şekilde dile getirildi. Ayrıca bir anlaşmaya varmak için ellerinden geleni yapacakları konusunda bir taahhüt yapıldı.

Her ne kadar da aleni olarak fazlaca dile getirilmemişse de, görebileceğiniz başka bir fark vardır:

Hatırlayacağımız gibi daha önceki hükümet örneğin Kıbrıs, sorunu çözümlenmeden AB üyeliği konusunda Kopenhag'da karar alınması durumunda neler olacağı hakkında açıkça görüşlerini ortaya koymuştu. Kıbrıs'ın AB üyeliği konusunda bu karar Kopenhag'da alındı fakat bundan önceki Türkiye Hükümeti tarafından alınacağı belirtilen önlemler alınmadı.

Soru: Kıbrıs sorunuyla ilgili çabalarda ordunun rolü nedir?

Cevap: Bizim Ankara'da gördüğümüz, ordunun rolünün önemli olduğudur. Çünkü Kıbrıs en azından kısmen de olsa Türkiye için bir güvenlik konusudur. Şu ana kadar ordu liderliğinde gördüğümüz görüş ve yaklaşım şudur: Kıbrıs sorununu, siyasi liderliğin meşgul olması gereken bir konudur. Kararları siyasi liderliğin alması gerekir, askeri bir konu değildir.

Türkiye genelkurmay başkanının Kuzey'de bulunduğu sırada verdiği demeci hatırlayalım. Sanırım, Annan planına karşı tepkisinin ne olduğu soruldu. Cevabı ise, 'bu siyasi makamların işidir ve yorumlamayacağım' şeklindeydi. Bu demeç, genelde Türk ordusu tarafından, ada için verilen demeçlerden çok farklı bir demeçti. Kıbrıs'ta neler olması veya neler olmaması gerektiği konusunda Türk ordusu içinde her türlü görüşlerin bulunduğundan kuşkum yoktur. Türk ordusu içinde anlaşmadan yana görüşler olduğu gibi, muhakkak çözüme olumlu bakmayan görüşler de vardır. Ancak bizim yararlanmamız gereken 'Kıbrıs sorunuyla siyasi liderlik ilgilenecek' şeklindeki görüştür. Pek tabii olarak Türkiye'deki siyasi liderlik şimdi Kıbrıs sorununun çözümünü istiyor.

Soru: Hükümet olarak işgal bölgelerindeki hareketlenmeleri desteklemiş bulunuyorsunuz. Bu durum size Denktaş'la sorun yaratmıyor mu?

Cevap: Kuşkusuz olarak, biz bunun -orada kaç kişinin hazır bulunduğu konusunda detaylara girmeden- demokrasinin çok önemli bir şekilde dile getirilişi olduğunu söyledik. Pek tabii Kuzey'deki nüfusun önemli bir bölümü, tamamen barışçı bir şekilde ve tek bir mesajla toplandı. Mesaj ise şuydu:

'Çözüm istiyoruz. BM genel sekreterinin planı, en azından hemen imzalanabilecek bir anlaşmaya varılması için iyi bir zemin oluşturuyor ve Kıbrıs'ın AB'ye katılmasında Rumlarla birlikte katılmak istiyoruz'. Bütün bu hedefler ABD'nin uzun zamandan beri desteklediği hedeflerdir. Görüşlerin demokratik bir şekilde dile getirilmesi, barışçı ve bahsettiğim hedeflere destek verdiği olgusu içinde gösterinin çok iyi bir şey olduğunu söylememek mümkün değil.

Soru: Denktaş'ın bu sesi işitmesi gerektiğine inanıyor musunuz?

Cevap: Duymuş olması gerekir. Göstericilerin seslerini işitmiş bulunuyor. Bu sesi işitmekten nasıl kaçınabilir, bilemiyorum. Şimdi nasıl davranacak, bu farklı bir sorudur. Bu konuda cevap veremem. Ancak kanımca bunu işitmekten kaçınamaz.

Soru: Annan belgesinde önemli değişiklik olanağı bulunmadığı şeklinde De Soto tarafından dile getirilen görüşü paylaşıyor musunuz?

Cevap: Bizim istediğimiz bir anlaşmadır. Bu anlaşmada nelerin yer alacağı ise bize düşmez. Bir çözüme varmamız için iki taraf arasında bir anlaşmaya varılması gerektiğini biliyoruz. Bana göre bu plan, her iki tarafça kabul edilmesi gereken bir anlaşma unsurlarını sunuyor. Her iki tarafın çıkarları açısından dengeli bir oluşumdur. Bize göre çok dikkatli bir dengeyle her iki tarafın özlü çıkarlarını ele alıyor. Taraflardan herhangi birinin denge veya felsefeyi sarsan değişikliklerde ısrar ettiği açısından bakarsak, özellikle sözünü ettiğimiz kısa dönemde bir çözüme varılacağını görmek zordur. Bu bakış açısından, eğer bir çözüm bulunmasına ilgi gösteriyorsak, pek tabii olarak planın bütünlenmesi açısından tadilatlar yapılabilir. Ancak planın dengesini sarsıyorsa önemli tadilatların yapılması zordur.

Soru: Alvaro de Soto ayrıca, 28 Şubat'a kadar çözüm bulunmaması durumunda, daha sonraki imkanlarının sınırlı olacağını söylemişti.

Cevap: Neden bahsettiğinizden emin değilim. 28 Şubat'tan söz ediyorsunuz. Şubat sonu, daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı seçildi. 28 Şubat'a kadar değil de Mart ayının 1'inde çözüm olursa bahsettiğiniz gerçekleşebilir. Ancak 28 Şubat'a kadar hedeflenen gerçekleşmezse 16 Nisan öncesi yapılması gerekenleri yapmak o kadar daha zorlaşır. Bu bakış açısından De Soto haklıdır. Çözüm bulmak için değil de, tam üyeliğe kadar bir anlaşmayı hayata geçirmek için yapması gereken o kadar çok şeyi yapması çok zorlaşacak.

Soru: Nisan sonrası daha mı zor olacak?

Cevap: Nisan sonrası farklı bir şey olacak, bu da şudur. Bir katılım anlaşması olacaktır ve çözüm olmaması durumunda bu anlaşma bir çözüm anlaşması unsurlarını içermeyecek. Katılım anlaşması 16 Nisan'dan sonra 15 AB üyesi devlet ve AB Parlamentosu tarafından onaylanmaya başlanacak. Bütün bunların yapılacağı sırada, böyle bir senaryo, çözümü içermeyen bir katılım anlaşması olacak.

Soru: 28 Şubat veya 16 Nisan'a kadar çözüm sağlanmazsa ABD çabalarına son mu verecek?

Cevap: ABD her ne olursa olsun adanın bölünmüşlüğüne son verme çabalarını sürdürecek. Bize göre bu, Kıbrıs'ın AB üyeliğiyle ilgilidir. Ve pek tabii olarak masada bulunan plan Kıbrıs'ın AB'a katılımına dayanıyor. Ancak 28 Şubat'a çözüm bulunmaması halinde çabalardan vazgeçeceğimizi söyleyemem. 16 Nisan'a kadar çözüm olmazsa da ABD'nin vazgeçeceğini söylemiyorum. Ancak şunu söylüyorum: inancımız odur ki Şubat ayı sonrasına kıyasla Şubat ayı sonundan önce iki tarafça pek tabii olarak kabul edilir olacak bir çözüm bulunması ihtimali daha büyüktür.

Soru: Çözümsüzlüğün, çözüm olduğuna inanıyor musunuz?

Cevap: Pek tabii çözümsüzlüğün çözüm oluşturmadığına inanıyorum. Sanırım bunu Erdoğan da söylemiş bulunuyor.

Soru: ABD'nin, Kıbrıs konusunda üst düzeyde devreye girişi olacak mı? Dışişleri Bakanı Colin Powell'in bölgeyi ziyaret edeceğinden söz edildi.

Cevap: ABD uzun zamanda beri bütün ilgili taraflara görüşünü bildiriyor. Pek tabii sizin tabirinizle bu gibi 'devreye girişiler' bir çözüme ulaşması için katkı koyucu görülürse, ABD böyle bir devreye girişi ihtimal dışı etmeyecektir.

Soru: Irak savaşı Kıbrıs konusundaki ilginizi azaltacak mı? Bunun, Türkiye'nin ABD'ye karşı olan stratejik konumunu yükselteceği görüşünde misiniz?

Cevap: Hayır ve hayır. Kıbrıs konusundaki ilgimizi azaltmayacak.'

Öte yandan Mahi Weston'un, Atina'da yayımlanan NEA gazetesiyle yaptığı bir söyleşiden bazı alıntılara yer verdi.

Gazeteye göre Weston, Annan planında yapılacak herhangi bir tadilatın karşılıklı kabul edilmesi gerektiği için önümüzdeki haftalarda iki taraf arasında çok sert bir 'al-ver' yer alacağını söyledi.

Alithia da Weston'un NEA gazetesiyle yaptığı söyleşiden bazı alıntılara yer verdi ve haberi 'Annan Planında Boşluklar Vardır, Değişiklikler Yapılacak' başlığıyla verdi.

KIBRIS 20/01/2003

Denktaş ve Klerides, bugün yeniden buluşuyor

BM Barış Gücü kontrolündeki Lefkoşa Uluslararası Havaalanı yakınlarında oluşturulan konferans merkezinde yer alacak görüşme, saat 16:00'da başlayacak ve 2.5 saat sürecek

Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides, Kıbrıs sorununa bir çözüm bulmak amacıyla bugün yeniden bir araya gelecekler.

BM Barış Gücü kontrolündeki Lefkoşa Uluslararası Havaalanı yakınlarında oluşturulan konferans merkezinde yer alacak görüşme, saat 16:00'da başlayacak ve 2.5 saat sürecek.

Cuma günü yapılan son görüşmede, pazartesi, çarşamba ve cuma günleri öğleden sonra 16.00'dan 18.30'a haftada üç defa görüşme kararı alınmıştı.

Görüşmelere BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro de Soto da katılıyor.

KIBRIS 20/01/2003

Talat'tan Denktaş'a 'hodri meydan'

Talat: Denktaş'ı, vatandaşlık dahil, tüm Annan planı üzerinde kamuoyu önünde açık tartışmaya davet ediyorum. Halep orda ise arşın buradadır. Yanına köy köy gezip, kendisi gibi, halka gerçek dışı beyanlarda bulunan UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu'nu da alsın ve birlikte açık oturuma çıkalım

CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın bir taraftan 'halkın istemlerine karşın' görevde kalmayı ve Annan planı görüşme sürecinde yer almayı sürdürdüğünü, öte yandan ise planda varolmayan olguları varmış gibi göstererek gerçekdışı konuşmalar yaptığını iddia etti.

CTP Genel Başkanı Talat, dün yaptığı yazılı açıklamada, Denktaş'ın 'içimize gelecek Rumların bizi 3 yıl içerisinde adadan sökeceklerini' söylediğini belirtip konu hakkındaki görüşünü şöyle aktardı:

'Şu anda görüştüğü Annan planında bulunan ve Kuzey'e gelmesi olası Kıbrıslı Rumların 4 yıldan sonra gelebileceklerini; 7 yıl ikametten sonra ve Rum oluşturucu devletinin vatandaşlığını terk ederek, üstelik de eğer Kıbrıs Türk oluşturucu devleti kendi yasaları çerçevesinde onu vatandaşlığa kabul ederse vatandaşlığa geçebileceklerini; yani en erken 11 yıl sonra bunun gündeme gelebileceğini bildiği halde '3 yılda vatandaş olacaklar' diyerek gerçek dışı ifadelerde bulunması hiçbir etik değere sığmaz.'

'Halkın iradesini yok sayıyor'

Denktaş'ı doğru olmayan daha birçok iddiada bulunmakla suçlayan Talat, Denktaş'ın açık bir şekilde Kıbrıs Türk halkının iradesini de yok saydığını öne sürdü.

Denktaş'ın 'Meclisin ve halkın referandumda vereceği kararı tanımayacağını' söylediğini ifade eden Mehmet Ali Talat, 'Ama aynı Denktaş, miting alanlarında 60 bin Kıbrıslı Türk kendisini istifaya davet ederken halka rağmen ısrarla görüşmeci olarak kalmasını meclis kararına bağlayan Denktaş, şimdi nasıl olur da meclis 'belgeyi imzala' diye karar alsa bile bu kararı tanımayacağını açıkça ilan ediyor?' dedi.

Talat, Cumhurbaşkanı Denktaş'ı Annan planıyla ilgili olarak kamuoyu önünde açık tartışmaya davet ederek, 'Halep oradaysa arşın buradadır' ifadesini kullandı. Talat, Denktaş'ı, 'gerçek dışı beyanlarda bulunmakla' suçladığı bir diğer isim olan UBP Genel Başkanı Başbakan Derviş Eroğlu'nu alıp kendisiyle açık oturuma çıkmaya çağırdı ve 'hodri meydan' dedi.

'Hiçbir etik değere sığmaz'

CTP Genel Başkanı Talat'ın açıklaması aynen şöyle:

Cumhurbaşkanı Denktaş bir yandan halkının istemlerine karşın görevde kalmayı ve Annan planına bağlı yeni görüşme sürecinde yer almayı sürdürüyor, öte yandan ise planda var olmayan olguları varmış gibi göstererek gerçek dışı konuşmalar yapıyor.

Sayın Denktaş kendini ziyaret edenlere, Annan planında 3 yıl içinde içimize gelen Kıbrıslı Rumların vatandaş olup senatodaki 24 sandalyemize ortak olacaklarını iddia ederek, 3 yıl içinde bizi adadan sökecekleri gibi tamamen gerçek dışı iddialarda bulunuyor.

Şu anda görüştüğü Annan planında bulunan ve kuzeye gelmesi olası Kıbrıslı Rumların, 4 yıldan sonra gelebileceklerini; 7 yıl ikametten sonra ve Rum oluşturucu devletinin vatandaşlığını terk ederek, üstelik de eğer Kıbrıs Türk oluşturucu devleti, kendi yasaları çerçevesinde onu vatandaşlığa kabul ederse vatandaşlığa geçebileceklerini; yani en erken 11 yıl sonra bunun gündeme gelebileceğini bildiği halde, '3 yılda vatandaş olacaklar' diyerek gerçek dışı ifadelerde bulunması, hiçbir etik değere sığmaz. Bir görüşmeci bile bile bu kadar gerçek dışı iddialarda bulunamaz... Doğru olmayan daha birçok iddia da yine Sayın Denktaş tarafından televizyon ekranı kullanılarak uzun uzadıya aktarılıyor.

Kendi halkına karşı gerçekleri geçiştirerek, en hayati konularda bile halkını yanıltmaya çalışan bir görüşmeci, hangi gerçek hakkı koruyabilir? Böyle bir yaklaşımla masada oturan biri sorunları olumlu yönde çözebilir mi?

Üstelik Denktaş, açık bir şekilde Kıbrıs Türk halkının iradesini de yok saydığını ilan ediyor. Kıbrıs'ta hak eşitliğine dayalı, egemenlikteki ortaklığı ve kendi kendini yönetme hakkını kazanmak için mücadele eden bir halk adına görüştüğünü iddia ederken, egemenliğin en üstün organı olan meclisin ve halkın referandumda vereceği kararı dahi tanımayacağını söyleyebiliyor. Meclis kararına rağmen imzalamayacağını kendisini ziyaret edenlerin alkışları arasında ilan ediyor.

Ama aynı Denktaş, bugün miting alanlarında 60 bin Kıbrıs Türkü kendini istifaya davet ederken, halka rağmen ısrarla görüşmeci olarak kalmasını ise 'KKTC Meclisi bana bu görevi verdi' diyerek savunmaktadır. Halka rağmen görüşmeci olarak kalmasını meclis kararına bağlayan Denktaş; şimdi nasıl olur da meclis belgeyi imzala diye karar alsa bile bu kararı tanımayacağını açıkça ilan ediyor?

Halep ordaysa arşın buradadır

Denktaş'ı, vatandaşlık dahil, tüm Annan planı üzerinde kamuoyu önünde açık tartışmaya davet ediyorum. Halep orda ise arşın buradadır. Yanına köy köy gezip, kendisi gibi, halka gerçek dışı beyanlarda bulunan UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu'nu da alsın ve birlikte açık oturuma çıkalım. Kendisini açıkça davet ediyorum. Halep sarayda, kameraların önüne çıkıp halka, gerçek dışı beyanatlar vermekte ise; arşın da halkın önünde, Annan planını birlikte açık açık canlı yayınlarda tartışmaktadır. Hodri meydan.

KIBRIS 20/01/2003

Solana: 'Kıbrıs'ta, küçük bir çabayla çözüme varılabilir'

AB Ortak Dış Politika ve Güvenlik Yüksek Temsilcisi Javier Solana, Kıbrıs'ta 'küçük' bir çabayla çözüme varılabileceğini söyledi.
Solana, Kıbrıs konusunun çözüm aşamasına geldiğini ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın planı çerçevesinde bir anlaşma sağlanabilmesi için herkesin gerekli çabayı göstermesi gerektiğini belirtti.
Rum Kesimi'nin AB üyeliği ile ilgili tüm kararların Kopenhag'da belirlendiğini ve sürdürülen müzakerelerin başarısızlığa uğramasının bu konudaki gelişmeleri etkilemeyeceğini v
urgulayan Solana, 'Üyeliğe kabul anlaşması Atina'da imzalanacak ve 2004'ün Mayıs ayında 10 ülke AB'nin bir parçası olacaktır' dedi.
Solana, Irak konusuyla ilgili bir soru üzerine, bu konuda uluslararası hukuk çerçevesinde hareket edilmesinin AB-ABD ilişki
leri açısından önem taşıdığını vurguladı.
YENIDUZEN 20/01/2003

NATO: ‘Kıbrıs’taki bölünmüşlük geride kalacak’

NATO Genel Sekreteri George Robertson, “Kıbrıs'daki bölünmüşlüğün yakın zamanda geçmişte kalacağına inanmak istiyorum. Dünyanın başka yerlerinde çok daha tehlikeli çarpışmalar var' dedi.
Robertson, Türkiye'nin, herhangi bir saldırı karşısında NATO tarafından 'tam destek' göreceğini söyledi.
Robertson, Atina'da yayımlanan Katimerini gazetesindeki demecinde, NATO üyesi her ülkenin saldırıya uğradığında ittifakın 5. ve 4. maddelerinin uygulanmasını talep etme hakkı bulunduğunu belirtti.
Robertson, 'NATO'nun BM'ye desteği konusunda Prag'da alınan karar kesindir. Ancak henüz bir şey bulunamadı. Savaş kesin değildir. Sonucu bekliyoruz' diye konuştu.
'Kıbrıs'ın NATO'ya katılımıyla ilgili bir soruyu yanıtlayan Robertson, böyle bir başvuruda bulunulmadığını ve bu konuya girmek istemediğini belirtti.
Robertson, 'Ancak ben Kıbrıs'ı yeterince tanıyorum. Ada'daki bölünmüşlüğün yakın zamanda geçmişte kalacağına inanmak istiyorum. Dünyanın başka yerlerinde çok daha tehlikeli çarpışmalar var' ifadesini kullandı.
Robertson, Avrupa Ordusu ile ilgili bir soru üzerine de, böyle bir ordunun bulunmadığını, oluşturulması amaçlanan şeyin NATO'nun olanaklarından yararl
anabilecek bir Avrupa acil müdahale gücü olduğunu söyledi.
YENIDUZEN 20/01/2003

“Annan Planı’nda boşluklar var”

ABD’nin Kıbrıs Özel Koordinatörü, Annan Planı’nda güvenlik konusunda bazı boşluklar bulunduğunu belirtti.

ABD’nin Kıbrıs Özel Koordinatörü Thomas Weston, Yunanistan’da yayınlanan Ta Nea gazetesine verdiği demeçte, “Planda hala önemli boşluklar var, güvenlik konusunda ve bazı başka konularda değişiklik yapılabilir” dedi.
Ancak Weston, herhangi bir değişiklikte iki tarafın da mutabık kalması ge
rektiğine dikkat çekti.
Weston, 28 Şubat’ın “sihirli bir tarih” olmadığını belirterek, çözüm ve referandumlar için nihai tarih olarak Avrupa Birliği’ne üyelik anlaşmasının imzalanacağı 16 Nisan’ı gösterdi. Kuzey Kıbrıs’ta düzenlenen gösterileri de değerle
ndiren Weston, “Denktaş toplumun sesini dinlemeli” ifadesini kullandı.
YENIDUZEN 20/01/2003

“Annan Planı önemli fırsat”

Kıbrıs Rum Yönetimi Sözcüsü Mihalis Papapetru, Rum Kesimi’nde haftalık yayımlanan Kipros Simera Gazetesi’ne verdiği demeçte, “Annan Planı, Kıbrıslı Rumlar için neden bu kadar büyük bir fırsattır?” sorusuna karşılık, “Uluslararası camianın, 40 yıldan sonra, Kıbrıs sorununun çözülmeyeceği sonucuna varabileceği bir noktada bulunuyoruz ki, bu sonuç, bizim için trajik ve olumsuz etkiler yap
acak” diye konuştu.
“ABD’nin, Yunanistan’ın ortakları olan Avrupalıların, KKTC’yi tanımasını bekliyor musunuz?” sorusuna karşılık ise Papapetru, şunları söyledi:
“Uluslararası camianın, sorunun çözülmeyeceği sonucuna varması halinde bu tehlike büyüktür.
Hatırlatmak isterim ki, bir dizi İslam-Arap ülkesi, sahte devleti tanıma niyetini ortaya koydular ve bunları Amerikalılar ile İngilizler engelledi. Bunları tartışacağımıza, (Böyle bir olasılıktan kaçınmak için çalışmalıyız) diyorum. Annan Planı’nda müzakere etmek ve düzeltmek istediğimiz noktalar var, ancak temel parametrelerinin bizim taraf için olumlu olduğuna inanıyorum. (Plan), Kıbrıs devletinin devam etmesini, tek egemenliği, tek uluslararası kimliği, tek vatandaşlığı, Türk askerinin gitmesini ve göçmenlerin büyük kısmının geri dönmesini tesis ediyor.”
YENIDUZEN 20/01/2003

“3’üncü harita çıkabilir”

Başbakan Derviş Eroğlu, Kıbrıs konusunda sürdürülen yüz yüze görüşmeler çerçevesinde 3’üncü bir haritanın ortaya çıkabileceğini ve Annan Belgesi’nin 3’üncü kez revize edilerek gündeme gelebileceğini belirtti.
Eroğlu, Annan belgesini, iyiletşirmeden imzalamanın ise, Kıbrıs Türkünün kendi kendinin kuyusunu kazmak anlamına geleceği uyarısında bulundu.
Ankara’daki temaslarını dün tamamlayarak KKTC’ye dönen Başb
akan Eroğlu, TRT’de yayımlanan “Pazar Panorama” programına katılarak, Kıbrıs’taki yeni süreçle ilgili soruları yanıtladı.
Başbakan Eroğlu, Kıbrıs’taki hareketliliğin 28 Şubat’a endekslendiğini belirtti ve Annan belgesi ile ilgili müzakerelerin sürdüğünü ve
bu çerçevede Cumhubaşkanı Denktaş ile Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı Glafkos Klerides’in her hafta Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri biraraya geleceğini hatırlattı.
“Barış ve Avrupa Birliği” adı altında kararlılık mitingi düzenlendiğinin hatırlatılma
sı ve bu konudaki değerlendirmesinin istenmesi üzerine Eroğlu, “Bu mitingler, cepheleşmeler beni endişelendiriyor” dedi.

Eroğlu’yla birlikte Kutan da geldi
Başbakan Derviş Eroğlu, Ankara’daki temaslarını tamamlayarak dün yurda döndü. Başbakan Eroğlu’nun yolculuk yaptığı uçakla Türkiye’deki Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Recai Kutan da KKTC’ye geldi.
Bir heyetle birlikte KKTC’ye gelen Recai Kutan, Annan planını “tuzaklar içeren” bir belge olarak değerlendirip konuyla ilgili tutumlarından dolayı Cumhurbaş
kanı Rauf Denktaş ile Eroğlu hükümetine destek belirtti.
Recai Kutan, “TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın KKTC’de son yapılan miting hakkındaki ağır ithamları”nın hatırlatılıp görüşünün sorulması üzerine de, şöyle dedi:
“Biz Saadet Partisi olarak böyle bir üslup
içerisinde değiliz. Yapılan şeyleri ‘vatan hainliği, hıyanet’ olarak değerlendirme uslubumuz yok. En azından ifade ettiğim, bir yanlışlık vardır. Yanlışlığın sebebi de Annan planının yeterince incelenmemiş, içerisindeki tuzakların yeterince belirlenmemiş olmasından kaynaklandığına inanıyoruz.”

Erdoğan’la da görüşmüştü

Derviş Eroğlu, Ankara’da bulunduğu süre içerisinde AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'la da görüşmüştü. AK Parti Genel Merkezi’ndeki görüşme yaklaşık 50 dakika sürdü.
Eroğlu, görüşmenin ardından yaptığı açıklamada, Kıbrıs’taki gelişmeleri Erdoğan ile görüşme ve görüşlerini alma fırsatı bulduklarını belirtti. Görüşmede Kıbrıs konusunu ve başlayan müzakereleri değerlendirdiklerini belirten Eroğlu, “Son derece mutluyum. İnşallah yakın
bir gelecekte kendilerini KKTC’de görme mutluluğuna da ulaşacağız” dedi. AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ise Başbakan Eroğlu’na, son gelişmeler hakkında bir fikir teatisinde bulunma fırsatı verdiği için teşekkür etti. Erdoğan, şöyle konuştu:
“Kuzey Kıbrıs
’taki 28 Şubat süreciyle ilgili atılan adımlar ve başlamış olan müzakere süreci, temennimiz odur ki, inşallah hayırla sonuçlanır, şu andaki sıkıntılı dönemler de aşılmış olur diye düşünüyorum. Bu konuda, başta Sayın Denktaş olmak üzere Sayın Başbakan’a ve heyetine başarılar diliyorum.”
YENIDUZEN 20/01/2003

Denktaş mesajı alıyor mu?

İsmet Berkan

20/01/2003 RADIKAL

Tansu Çiller Başbakan, Murat Karayalçın da Dışişleri Bakanı. İkilinin amacı, Türkiye'yi Gümrük Birliği'ne sokmak. Aynı dönemde Yunanistan'ın amacı da Kıbrıs Rum Kesimi'ni adanın tümünü temsil etmek üzere Avrupa Birliği'ne sokmak.
1995 sonunda Türkiye, Gümrük Birliği'ne giriyor, Kıbrıs ise AB'ye tam üye adayı oluyor. Türkiye'de, 'Gümrük Birliği s
evdasıyla Kıbrıs'ı sattınız' tartışmaları başlayınca Türkiye Büyük Millet Meclisi toplanıyor ve bir bildiriyi kabul ediyor.
Buna göre eğer AB, Güney Kıbrıs'ı adanın tümünü temsilen tam üye yapacak olursa Türkiye de Kuzey Kıbrıs ile entegrasyona gidecek.
'İlhak' denemiyor da, 'entegrasyon' deniyor bildiride. Sonraki yıllarda Dışişleri Bakanlığı formülasyonu iyice şekillendiriyor. 11 Aralık 2002'ye kadar Türkiye'nin deklare edilmiş resmi Kıbrıs politikası 'Güney, AB'ye ne kadar yakınlaşırsa Kuzey de Türkiye'ye o kadar yakınlaşacak' cümlesiyle özetleniyor. Bu amaçla entegrasyon planları yapılıyor vs.
Ama AB'nin 12-13 Aralık'taki Kopenhag zirvesinden sonra Güney Kıbrıs tam üye olarak birliğe alınınca, yıllardır hazırlanan bu politikanın hiçbir aşaması hayata
geçirilmiyor.
İşte, Deniz Baykal'ın peşinde olduğu Kıbrıs'ta politika değişikliği tam olarak bu. Türkiye, önceden açıkladığı politikasını uygulamadı. Neden uygulamadı? 'Gerçekçi değildi' diyebilirsiniz, 'O politikayı uygulamak
Türkiye'nin başını belaya s
okardı' diyebilirsiniz, 'Türkiye politikayı şimdilik uygulamıyor, 28 Şubat'ı bekliyor' diyebilirsiniz.
Amacım bu nedenleri tartışmak değil. Amacım, Kıbrıs'a bir politika değişikliği olduğunu söylemek.
Nitekim dünkü Radikal'de Murat Yetkin'in yazısında da
bu politika değişikliği en yetkili ağızlardan anlatılıyordu. Türkiye artık Kıbrıs politikasını Annan Planı çerçevesinde oluşturuyor ve Kıbrıs'ta çözümü arıyor.
Üstelik o yetkili ağızlar Murat Yetkin'e, "Yeni politika Denktaş'a da ulaştırıldı" demişler. Y
ani, Rauf Denktaş da Türkiye'nin yeni tutumunu biliyor, görevinin bir çözümü aramak olduğunun farkında.
Peki çözümü arıyor mu? Yavaş yavaş yelkenlerin suya indiğine dair bazı belirtiler görülse de, Denktaş'ın bu yeni durumu tam olarak kavradığını gönül ra
hatlığı içinde söyleyemiyorum.
Denktaş'ın bu tutumu onu da zor durumda bırakıyor. Sokağa çıkıp gösteri yapan 50-60 bin Kıbrıs vatandaşını 'kendisini destekleyen bir güç' olarak göreceğine 'elini zayıflatan bir eylem' olarak görüyor.
Oysa birinci günden b
eri aynı şeyi söylüyorum, Denktaş o masada oturuyor çünkü Annan Planı'nın müzakere edilmesi lazım. Müzakereye devam ediyor, çünkü isteyerek ya da kerhen Denktaş da çözümü arıyor. O zaman, bir halkın çözüm olması için sokağa çıkıp gösteri yapması Denktaş'ın elini güçlendirir sadece, zayıflatmaz.
Denktaş son olarak, "Eğer 28 Şubat'a kadar benim içime sinecek bir anlaşma çıkmazsa Meclis'e konuyu getiririm" demiş. Elbette getirecek. "Meclis yine de imzalayalım derse, benim yerime başka birini bulsunlar imzayı
atacak" diye devam etmiş. Kendini Meclis'in üstünde mi görüyor Kıbrıs'ın çıkarlarını savunma konusunda Denktaş?
Ankara, Annan Planı'nı etraflı biçimde tartıştı mı? Olmazsa olmazlarını belirledi mi? Bunları Denktaş'a 'devlet kararı' olarak bildirdi mi?
Bu
soruların cevaplarını tam olarak bilmiyoruz. Cevaplar çok önemli.

RADIKAL 20/01/2003

'Çözüm olmazsa KKTC tanınabilir'

20/01/2003 RADIKAL

AA - LEFKOŞA - Kıbrıs Rum Kesimi'nde yapılan anketler halkın BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çözüm planına hiç de sıcak bakmadığına işaret ederken,
Rum yönetimi ikna için kolları sıvadı. Rum Kesimi'nde yayımlanan haftalık Kipros Simera gazetesinin sorularını yanıtlayan Hükümet Sözcüsü Mihalis Papapetru, uluslararası camianın, Kıbrıs sorununun çözülmeyeceği sonucuna v
arması halinde, KKTC'nin tanınma olasılığının büyük olduğunu söyledi. Mihalis Papapetru, "Uluslararası camianın, 40 yıldan sonra, Kıbrıs sorununun çözülmeyeceği sonucuna varabileceği bir noktada bulunuyoruz ki, bu sonuç, bizim için trajik ve olumsuz etkiler yapacak" dedi.
Rum Sözcü, 'ABD'nin, Yunanistan'ın ortakları olan Avrupalıların, KKTC'yi tanımasını bekliyor musunuz?' sorusuna yanıtında ise "Uluslararası camianın, sorunun çözülmeyeceği sonucuna varması halinde bu tehlike büyüktür" ifadelerini kullandı
.

'ABD önledi'
Bir dizi İslam ve Arap ülkesinin KKTC'yi tanıma niyetinde olduğunu belirten Papapetru, bu ülkeleri ABD ve Britanya'nın engellediğini öne sürdü. "Böyle bir olasılıktan kaçınmak için çalışmalıyız. Annan Planı'nda müzakere etmek ve düzeltmek istediğimiz noktalar var, ancak temel parametrelerinin olumlu olduğuna inanıyorum" diyen Mihalis Papapetru, "Plan Kıbrıs devletinin devamını, tek egemenliği, tek uluslararası kimliği, tek vatandaşlığı, Türk askerlerinin adadan gitmesini ve Rum göçmenlerin
de büyük kısmının geri dönmesini tesis ediyor" ifadelerini kullandı.

Annan belgesi Türkiye’yi sıfırla çarpıyor

Denktaş, "Annan belgesi Türkiye’nin garantörlüğünü sıfırlıyor. Üstüne 6 Rum kantonu istiyor, nasıl imzalarım?" diyor


KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’a Annan belgesinde itiraz ettiği noktaları sormadan önce Kıbrıs’ta mücadeleye ne zaman ve nasıl başladığını soruyoruz. Denktaş’ın yaşam öyküsü Kıbrıs Türklerinin mücadele tarihi aynı zamanda.
"Ben, 1924’te Baf’ta doğdum" diye söze başlıyor: "2.5 yaşında annemi kaybettim. Dört kardeşin en küçükleri benim. Babam, yargıçtı. Baf’tan Lefkoşa’ya geldi. İngiliz kolonisi döneminde yargıçlık yapıyordu. Bana da hukuk oku, iyi bir avukat ve iyi bir gazeteci ol, dedi."

KRALİÇE’NİN SAVCISI
Denktaş, babasının bu isteğine karşı asker olmayı hedeflediğini belirttikten sonra devam ediyor: "Babam beni İstanbul’a gönderdi. O zaman Fevziye Mektepleri’nde bir yıl okudum. Bir Kıbrıs lirası, on Türk lirasıydı. Sonra bir Kıbrıs lirası sekiz Türk lirası oldu. Babam da beni Kıbrıs’a geri çağırdı. İngiliz lisesini bitirdim. 1944’te Londra’ya gittim ve üç sene hukuk okudum. Niye derseniz? 17 yaşında babamı kaybetmiştim. O zaman vasiyetini tutayım diye hukuk okudum. 1947’de Ada’ya geldim ve avukatlığa başladım. İyi de para kazanı
yordum. Ama yargıda Türklerin işleri açısından bir şube bile yoktu. Bir daire kurulması için başvurular yaptık. O zaman savcılıkta bir yer açtılar. Ben de o görevi üstlendim. Savcı oldum. O zaman tabii davaları İngiltere Kraliçesi adına açardık. Kraliçe’nin savcısıydık yani. 1957 sonuna kadar bu görevde kaldım. Bu sürede Dr. Küçük’le mücadeleyi başlatmıştık. Kendimi gizleyerek savcılıkta mücadeleye yardım ediyordum. Sonra artık anlarlar diye Dr. Küçük’ün de telkiniyle istifa ettim ve 1957 sonunda TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı)’nı kurduk. Mücadeleyi örgütledik. İşte o gün bugündür mücadelem sürüyor."
Denktaş’a yarım asırlık bu mücadele sonunda ortaya çıkan Annan belgesi üzerinden bir anlaşmaya varma umudunun ne olduğunu sorduk. Denktaş, Klerides’le yaptığı i
ki görüşmenin özetini anlatarak şu bilgileri verdi: "Belgede ve Klerides’le yaptığım görüşmede kabul edilmesi mümkün olmayan noktalar ortaya çıktı. Bir kere şunu söyleyeyim, adamın (Klerides’in) oturuşundan belli ki taleplerimizi kabul etmeye niyeti yok. Belge Türkiye’nin garantörlü-ğünü sıfırlıyor. Diyor ki, Türk askerinin sayısı, Yunan askerinin sayısı 7 bin 200 olsun. Ama bununla kalmıyor. Diyor ki, 30’dan fazla Türk askeri bir kamyona binemez, 3 kamyondan fazla araç da hareket edemez. Bunlar BM’ye bildirilir. Bu Türk askerinin güvencesini de, güvenliğini de, Türkiye’nin garantörlüğünü de bitirir. Buna nasıl imza atayım? Bununla da kalmıyor Klerides, Türk toprakları içinde 6 tane Rum kantonu istiyor. Ayrıca Annan’ın iki haritasını da birleştirip kabul etmemi istiyor. Bu haritaları kabul edeceğim, ayrıca bizim topraklarda 6 tane de Rum kantonu kurulmasını kabul edeceğim. Bunun neresine imza atabilirim? Benim halkıma anlatmaya çalıştığım bu."

TAPU SORUNU VAR
Denktaş, Rum tarafının tapu konusunda da ağır hükümler öngördüğünü vurguluyor: "Müzakerede diyorlar ki, Kuzey’den göç eden Rumların tapuları geçerlidir. Ama KKTC’nin Türklere verdiği tapular geçerli değildir. Bu Türklerin malını, mülkünü elinden almak demektir. Buna nasıl imza atılır? Halkım bu gerçekle
ri bilerek karar vermeli. Ben buna imza atarsam, ortada Türk’ün malı, mülkü, tapusu kalmaz."

Karpaz’ı vermemiz söz konusu olamaz

Denktaş, Klerides’in Karpaz Burnu’nu da istediğini anımsatarak, şu değerlendirmeyi yapıyor: "Karpaz’ı vermemiz mümkün olamaz. Karpaz Burnu, İskenderun’a uzanmış bir parmaktır. Burnu almaları Türkiye’nin güvenliği için de, KKTC’nin güvenliği için de büyük tehlike oluşturur."

Rumlara oy hakkı olmaz

Denktaş’ın itiraz noktalarından birini de Annan belgesine göre Kuzey’e gelecek Rumlar oluşturuyor: "Belge bu Rumlara Kuzey’de oy hakkı tanınmasını istiyor. Ayrıca Türkiye’den gelip KKTC’ye yerleşmiş olan Türklerin de geri gönderilmesini istiyor. Bu hükümleri kabul edersem egemenlik dengesi bozulur. En fazla 10-15 yılda Kuzey’de Türk kalmaz." Denktaş, ayrıca Klerides’in adil bir çözüme ulaşma niyeti taşımadığını, bunun Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’deki bazı kesimler tarafından göz ardı edildiğini vurguluyor. Denktaş, belgede yapılmasını istediği değişiklikleri, resmi bir yazıyla Klerides’le bugün yapacağı görüşmede masaya getirecek. Denktaş-Klerides müzakeresi asıl bugün başlayacak.
MILLIYET 20/01/2003 – FIKRET BILA